Kategori: Dahiliye – İç Hastalıkları

  • Kilo verememenizin sebebi olabilir ?

    Kilo vermekte zorluk çeken, diyet ve egzersize rağmen yetersiz kilo verenlerin aşağıdaki hormonal sebepler yönünden araştırılması gerekiyor.

    1-İNSÜLİN DİRENCİ: Göbek yağlanması, karaciğer yağlanmasının en sık sebeplerinden biridir. Açlık krizleri, doyamama, halsizlik, yorgunluk, sık acıkma gibi şikayetlere sebep olur. 8 saat açlık sonrası ölçülen insülin ve kan şekeri düzeyi ile hesaplanabiliyor.

    2-TİROİD HORMONLARININ YETERSİZ ÇALIŞMASI: Hashimoto hastalığı, tiroid ameliyatı veya tiroid iltihabı sonrası gelişebiliyor. Tiroid hormonlarının yetersiz salgısı vücutta su tutulumu, ödem, kilo alımı, kas ağrısı, adet düzensizliği, kabızlık yapabiliyor. Tanı kandaki hormon düzeylerine bakılarak konabiliyor. Tedavisi ömür boyu dışarıdan tiroid hormon ekstresi alarak yapılabiliyor.

    3-BÖBREKÜSTÜ BEZLERİNİN FAZLA ÇALIŞMASI:Böbreküstü bezinden aşırı kortizol salgılanması cushing sendromu olarak da biliniyor. Aşırı kortizol salgısı kilo alımı, insülin direnci, şeker hastalığı, tansiyon yüksekliği, adet düzensizliği, tüylenme artışı ve aydede yüze sebep olabiliyor.

    4-POLİKİSTİK OVER SENDROMU: Genç bayanların %7’de görülebiliyor. Adet düzensizliği, tüylenme artışı, yüzde tedaviye rağmen geçmeyen sivilceler, kilo alımı gibi belirtiler gösteriyor. Yumurtalık ultrasonunda çok sayıda kistin görülmesi ve hormon tetkiklerinde bozukluklar ile teşhis edilebiliyor. Tedavi edilmezse kemik erimesi, kilo alımı, kısırlığa sebep olabiliyor ve rahim kanser riskini artırabiliyor.

    5-CİNSİYET HORMONLARININ AZALMASI :Erkeklerde testosteron bayanlarda östrojen hormon düzeylerinin azalması ile teşhis edilebiliyor. Erkeklerde testosteron azlığı kas gücünde kayba, ereksiyonun olmamasına, yağlanma artışına ve kısırlığa sebep olabiliyor. Kadınlarda östrojen azalması daha çok menapozda adetlerin kesilmesi ile oluyor. Sıcak basmaları, stres,çarpıntı, kilo artışı ile kendini gösteriyor.

    6-PROLAKTİN HORMON FAZLALIĞI: Hipofiz bezinden salgılanan bir hormondur. Kadınlarda memeden süt gelme, adet düzensizliği, tüylenme artışı ile kendini gösterirken erkeklerde daha çok ereksiyon olamama ve görme kaybı ile kendini gösterir. İlaç ve bazı özel durumlarda cerrahi tedavi gerektirebilir.

    7-D VİTAMİNİ EKSİKLİĞİ :Eksikliği maalesef çok fazla. Güneş ışınlarına yetersiz maruziyet, ofis ortamında çalışma sıklığını artırıyor. Genelde belirti vermiyor. Kas kemik ağrıları, halsizlik, bağışıklık sistemi zayıflığına bağlı sık enfeksiyon geçirme, kemik erimesine sebep olabiliyor. Eksikliği insülin direncini ve şeker hastalığı riskini artırabiliyor.

  • Vitiligo hastalığında immunoterapik iyileşme sonuçları

    Vitiligo hastalığı tüm sistemleri tutan ancak sadece ciltte görüldüğü için diğer tüm nedenlerini ve tedavi edebilmemizi uzun yıllar biz hekimlerden çok iyi gizleyebilmiş bir hastalıktır.

    Gerçek yüzü yani foyası artık ortaya çıkarılmaktadır. Son yaptığımız çalışmalarda gördük ki cilde odaklanmak sadece cilde yönelik lokalize tedaviler vermek hastalığı tedavi etmemektedir. Hastalığın içeride başka nedenlerden güç aldığı , köken aldığı artık okadar aşikardır ki hangi kremi kullanırsak kullanalım hangi ışık terapisini verirsek verelim bir yere kadar bu hastaları tedavi edebiliyoruz ve hastalık ya daha hızla artarak geri dönüyor ya da hiç geçmiyor. Yanıtsız kalıyor. Ya da çok az vak’a da sınırlı yanıt alabiliyoruz. Biz de çaresiz kalıyoruz.

    Gittiğimiz hekimlerin genel söylemleri :

    ‘’vitiligo çaresiz tedavisi olmayan bir hastalıktır bununla yaşamaya alışacaksın zaten bak sadece cildinde olan kozmetik bir hastalık’’

    Ya da Bu hastalık sinirsel psikolojik psikolojii bozma stres yapma vs…

    Evet psikoloji önemli çünkü stresle böbrek üstü bezlerimizden kortizol , adrenalin ve birçok bağışıklığımızı etkileyen hormonlar salgılanır ki buların immunosüpresif etkilidir yani bağışıklığımızı baskılar.

    Halbuki son yıllarda tıp otörlerinin yapmış olduğu bir çok araştırmada durumun böyle olmadığı bağışıklığımızın bu hastalıkta temel rol oynadığı ortaya konmuş ve bir çok hastalıkla da beraber olabileceği saptanmıştır.

    E. Helen Kemp (Department of Dermatology, Royal Hallamshire Hospital, Sheffield, United Kingdom ) ve arkadaşlarının yaptığı bir araştırma olan Vitiligoda Otoimmünite çalışması oldukça kapsamlı bir çalışma olup ülkeler ve ırklara özgü Vitiligo vakalarında hangi tip HLA alellerinin anlamlı olarak baskın olduğunu göstermiştir. (1)

    Türklerde DRB1*03, DRB1*04, DRB1*07 Taştan ve arkadaşları tarafından bu alleller baskın bulunmuştur. Almanlarda A2 aleli yüksektir. Yani genetik yatkınlık durumu….(1)

    Son çalışmalarda yine bir çok vitiligo ile ilişkili antijen çalışmaları yapılmış ve vitiligo ilişkili antikorlar saptanmıştır. Melanogenic enzim trozinaze, trozinaze related proteine2 vs…(1)

    Lamin A antijeninin vitiligo ilişkili antijen olduğu saptanmıştır. (1)

    Bu çalışmaların hepsi göstermektedir ki vitiligo immün bir hastalıktır. Bağışıklığımızın tetiklenmesi ile gelişir. Stres bağışıklığımızı etkileyebilir ancak genetik yatkınlıklarımız ya da zaafiyetlerimiz yok ise ve bağışıklığımız zayıf değil ise asla vitiligo olmayız. Veya bunları düzeltirsek vitiligodan kurtulabiliriz.

    Neden bazen vitiligomuz yıllarca tek tük benek şeklinde kalır? Birden artma yayılma neden gösterir? Dikkat edelim artma yayılma gösterdiği dönemler bayanlarda sütverme emzirme gibi doğum sonrası ağır kayıpların olduğu vücudun ağır travmatize olduğu dönemlerdir. Erkeklerde bağışıklığın bozulabildiği askerlik dönemi gibi dönemlerde daha sık artarak karşımıza çıkar. Ondan önce uslu uslu tektük duruyordur, hatta farkına bile varmayabiliriz. Bağışıklığımız zaten zayıftır ki vitiligo olmuşuz, daha da zayıflar vitiligo miktarımız artar…

    Vitiligoda İmmunoterapi bu esaslara dayanan bir tedavi şeklidir. Bunu artık anladık. Genetik yatkınlık konusunu biraz açmak istiyorum çünkü bu konu şimdiye kadar biraz yanlış ya da eksik anlaşılmış.

    Yani ailede vitiligo olması EVET bir genetik yatkınlık ancak 5 kişiden birinde var diğer dört kişi neden vitiligo değil? Bence hepsinde genetik yatkınlık var ! İddia ediyorum nasıl mı ?

    Çünkü ailede şeker gizli şeker , HT , Kalp hastalığı allerji astım olması , barsak hastalıkları iltihaplı romatizma olması , sedef egzema, guatr olması , tiroidit olması kanser olması da genetik yatkınlık sayılır çünkü bunların hepsi bağışıklığı bozar……..

    Benim ailemde hiçbirşey yok diyorsanız eksik ya da yanlış biliyorsunuz daha iyi inceleyin derim…. Amcalar teyzeler atalar önemli.

    Bu arada 2,5 yaşında bebeklerde de vitiligo çıkıyor NEDEN? tabii ki hem anneden hem babadan ağır genetik kofaktörler çocukta çakışıyor da ondan tabii ki psikolojik değil. Tamamen bağışıklığı çok bozuk çocuklar bunlar ve çok iyi tedavi edilmeleri gerekiyor. Çünkü çok uzun bir ömür var önlerinde ve hayatları boyunca bir çok ağır hayat stresi ile karşılaşavaklar ve hayata zaten 1-0 mağlup başlamışlar. Bu çocuklarımızı ve toplulumuzun bağışıklığını korumak aslında koruyucu hekimlik görevlerimizdendir.

    Özetle ; vitiligo tamamen bir bağışıklık sistemi hastalığıdır. Genetik yatkınlıklar çerçevesinde ilerler. Bilim insanları bunları kanıtlamak için yıllarını adamaktadır.

    İmmunoterapinin özünde de bağışıklıkta ve genetikte bulunan risk faktörlerini bulup tedavi etmek vardır.

    Tedaviye yanıt kişiye göre değişmektedir.

    Hastada eşlik eden başka hastalık varsa örneğin ağır bir gluten intoleransı, çölyak hastalığı, veya Tip1 diabet , ağır barsak koliti, iltihaplı romatizma , ağır kabızlık , aktif hashimato gibi altta yatan ağır hastalığın tedaviye yanıt hızına bağlı olarak pigmentasyon hızı değişmektedir.

    4 çeşit pigmentasyon yanıt tipi görülebilmektedir.

    Aynı hastada her tip pigment yanıtı birden görülebilmektedir.

    Tüm vücutta aynı anda pigmen yanıtı genelde başlar.

    İlginç olarak Koebner Fenomeni geçiren ve ya beklenen yanık alanları ya da ağır herpes enfeksiyonu geçiren alanlar gibi travmatik bölgelerde immunoterapi altında pigmentasyon daha hızlı gelişmektedir.

    Bilindiği üzere normalde bunun tersi beklenir.

    Yanıt hızı 1 haftada başlayabilmekte bazen 5 aya kadar da uzayabilmektedir. Tedavinin tamamlanması bağışıklığın tamamen toparlanmasına bağlıdır ki bu 2 yılı bulabilmektedir.

    Tedavinin erken kesilmesi , ilaçların etkin ve yeterli dozda kullanılmaması, kontrollere düzenli gelinmemesi özetle hasta uyumsuzluğu tedavinin başarısını negatif yönde etkiler. Yani tedavi başarısız sonuçlanır.

    Hasta uyumu tedavinin başarısını belirleyen ana faktörlerden birisidir. Diğer faktörler iyileşme hızını gösterir. İyileşme tipleri üzerine etkileri görülmemiştir.

    Bu faktörler nelerdir?

    1- Hastada gıda intoleransının şiddeti: Hastada gluten duyarlılığı ve laktoz duyarlılılığının saptanması ve bunun derecelendirilmesinin önemini önceki makalemde de bahsetmiştim.

    Çölyak hastalığı ve vitiligo ilişkisi yapılan birçok bilimsel çalışmada ortaya konamamıştır.(2) Ancak bugün biliyoruz ki değişik gıda duyarlılıklarının varlığı , laktoz ve gluten duyarlılığı da varsa bunlara yönelik çok dikkatli bir diet programı başlatılması , takipleri önemlidir.

    Hastaların tedavide en çok zorlandıkları ve tedaviyi bırakacak duruma kadar geldikleri durum da budur. Çünkü kimse diet yapmak istemez. Kimse tatlıyı hamurişini bırakmak istemez. Ancak bu yola baş koyduysak iyileşme tamamlanıncaya kadar mutlaka beslenmenin mükemmel uygulanması ve hekim ve/veya dietisyen gözetiminde ilerlemesi gerekmektedir.

    Yarımyamalak dietle sonuç da yarımyamalak olur. Takip bu nedenle çok önemlidir. Her kontrolde hasta sağlık ekibi tarafından bilinçlendirilir. Eğitilir.

    Bu gün biliyoruz ki 132 gıdaya karşı gıda intoleransı olan vitiligo hastası da vardır sadece 6 gıdaya karşı intoleransı olan da vardır. İyileşme hızı her ikisinde aynı olmamaktadır. Ancak iyileşme olmaktadır.

    2- Gizli şeker veya şeker hastalığının varlığı:

    Tip 1 diabet ve/ veya Tip 2 DM hastalığının kişide vitiligo ile beraber bulunması tedavi hızını yavaşlatan diğer bir faktördür.

    Çünkü bu hastalarda öncelikle kan şekerinin çok iyi regüle olması gerekmektedir ki vücuttaki inflamasyon kontrol altına alınabilsin. Bu hastalarda ideal kan şekeri değeri ki bu her hasta için de geçerli olabilir AÇLIK KAN ŞEKERİ: 80mg/dl Tokluk kan şekeri 90-95mg/dl i geçmemelidir.

    Bu kadar rijit sonuçlar istemekteyiz ki bağışıklığı düzeltebilelim. Bütün hastalarımız için bu kan şekeri seviyeleri geçerlidir, diabet hastaları için de bu ideali yakalamaya çalışırız.

    Kan şekerinin her yükseldiği durumlar ( dieti bozma , enfeksiyon vs ) tedavinin akışını ve iyileşme hızımızı etkiler.

    3- Kanser varlığı :

    Kanser hastalığı olan ve/veya geçirilmiş kanser öyküsü olan vitiligo hastalarında iyileşme hızını daha yavaş gözlemlemekteyiz. Bu çok normaldir çünkü bağışıklığı daha çökmüş vakalardır. Geç de olsa bu vakalarda da yanıt alınır.

    4- Hashimato tiroidit ve /veya Graves hastalığı veya diğer tiroiditler

    Hastalarda agressif tiroid hastalıklarının olması yanıt hızımızı yavaşlatır çünkü önce bu soruna yönelik immunoterapiyi yoğunlaştırmak gerekmektedir ki diğer tedavilerde başarı sağlayalım. Ancak tüm tiroiditlerde yanıtlar mükemmeldir. Tiroiditlerin bir diğer avantajı özellikle hashimato ve markerlı olanlarda otoantikor seviyesini takip ederek immunoterapi yanıtlarını kontrol edebilmekteyiz. Bu hastalarda genellikle tiroid otoantikorları azalmakta bazen kaybolmaktadır.

    5- Allerji seviyesi yüksekliği

    Bu durum da hem barsak florasındaki bozuklukların çok olduğunun bir göstergesi hem de gıda intoleransının çok kötü düzeyde olduğunun kandaki önemli bir göstergesidir. İyi bir takip kriteridir. Bu nedenle takip edilmelidir. Düzeliyor olduğundan emin olunmalıdır.

    6- Organ yetmezlikleri, Diğer endokrin (hormonal) bozukluklar, Obezite , Metabolik sendrom , Sedef hastalığı Romatizmal hastalıklar, Psikiatrik hastalıklar vs:

    Bilindiği üzere vitiligo tek başına bir cilt hastalığı değildir. Mutlaka eşlik eden başka sistemik bozukluklar vardır. Bu bozuklukların varlığının tespit edilmesi, şiddetinin anlaşılması ve tedavisinin uygulanması elzemdir. Bunlar yapılmazsa sonuç alınmaz.

    Karaciğer böbrek yetmezliği ve/veya kronik hepatit varsa buna yönelik de dahili önlemler alınmalıdır. İleri düzeyde organ yetmezliği olanlara immunoterapi uygulanamaz.

    Kronik hepatit ve vitiligosu olanlar hem hepatitten hem vitiligodan birlikte kurtulma şansı yakalarlar. Cushing sendromu , akromegali vs gibi hormonal bozukluğu olan vitiligo hastalarının mutlaka bu hastalıklarının öncelikli kontrol altına alınması şarttır. Obez metabolik sendromlu vitiligo hastalarında immunoterapi ile kilo kaybı olmakta ve metabolizmaları düzelmektedir. Bu mümkün olmazsa immunoterapik yanıt almamız yavaşlar.

    Hastalarda sık gördüğümüz bir diğer eşlik eden hastalık sedef hastalığıdır. Bu da immunoterapi ile tedavi edilir. Ailede sedef olması ile vitiligonun ilişkisi şuana kadar saptanamamış olsada barsak flora testinin keşfinden sonra bu ilişkinin varlığı netleşmiştir.

    Sedef ve vitiligo birlektiliği sıktır. Nedeni de mide- barsak floralarındaki bozukluklardır.

    İltihaplı romatizmaların her tipi ; Sistemik lupus Eritamatozus ve Romatoid artrit daha ön planda gibi gözüklmekle beraber Ankilozan spondulit gibi genetik alt yapısı kuvvetli ıspatlanmış romatizmalar da vitiligo ile beraber görülür. Bunların varlığında hem romatizmal hastalığın tedavisi hem de vitiligonun tedavisi birlikte yürütülür. İmmunoterapiden çok iyi sonuçlar alınabilir.

    Psikiatrik bozuklukların varlığı ve ağırlığı tedaviye uyum sürecini bozacağı için önemlidir. Depresyon panik atak,uyku bozuklukları , aşırı heyecan aksiete bozukluğu , obsesyonlar gibi durumlar vitiligo hastalarında en sık rastlanan psikolojik sorunlardır. İmmunoterapi ile bunların durumunun da takibi lekelerin kapanma hızının takibi kadar önemlidir.

    Hastanın huzurlu iyi bir uyku uyuması , anksietesinin düzelmesi, depresyon aşırı isteksizliğinin düzelmesi, libido kaybının düzelmesi, panik atağının düzelmesi vücuttaki hasarların onarımı ile mümkün olabilir. Bu aşamada hastalıklarının derinliğine bağlı olarak bir psikiatri uzmanı ile omuz omuza takip imunoterapik tedaviye yanıtı hızlandırır ve kesinleştirir.

    İmunoterapinin psikolojimize uyku düzenimize etkisi nasıl olabilir?

    Aynen lekelerimize kapanma yönünde etkisi olduğu gibi psikolojimizdeki oluşan bu hassasiyetlerin bazı ytemel nedenleri vardır. Tabii ki ağır major depresyonu şizofreniyi kastetmiyorum. Basit panik atak anksiete bozukluğu uykusuzluk heyecan gibi sorunların temelinde tiroid bezimiz ve vitamin eksikliklerimiz, bağısak emilim bozukluklarımız vardır. Bunlar tamir edildiğinde bu hastalıklardan hızla kurtuluruz ve en ağır hayat olayını bile yaşasak vitiligo ve benzeri hastalık çıkarmayız. Bu hastalık sadece strese bağlıdır diyenler 2,5 yaşıda da vitiligo vakaları olduğunu hatta doğumsal vakalar olduğunu unutmamalıdırlar.

    ÇOCUK VİTİLİGOLULAR:

    Bu bebeklerin psikolojik hiç bir sorunları yoktur. Bu bebeklerde anne ve babalarının her ikisinden de gelen sorunlar olan (çünkü tektaraflı ağır immün yetmezlik anamnezi çocukta vitiligo için yeterli değildir) şeker hastalığı , hipertansiyon, kalp hastalıkları, kanser, vitiligo , sedef, iltihaplı romaizma hastalıkları guatr öykülerinin birleşimi ile vitiligo ilk yaşlarında gelişmektedir . Tedaviye yanıtları yine uyumlarına bağlıdır ancak naive kök hücreleri olduğu için olsa gerek yanıtları hızlı olmaktadır. (resimlerde görüldüğü üzere www.ulkuduraksoy.com)

    Yılların Vitiligoya Etkisi

    Genel bilinen yaklaşımlara göre 5-10 yılını gecen vitiligo hastası tüm tedavilere yanıtsızdır. Hücreler otoimmün saldırı veya direk apopitozisle yıkılmış veya ölmüştür. Yıkılan hücrelerin yerine birdaha yenileri asla gelmez

    İmmunoterapi ile vitiligo tedavisi bu anlayış ve öngörüyü, inancı da yıkmayı başarmıştır. (resimlerde görüldüğü üzere)

    44-45 yıllık vakalar dahil olmak üzere immunoterapi ile pigmente 1 ay içinde olmayı başarmışlar . Hem de diğer metabolik sorunları da tedavi olmaya başlamıştır. Burada da hasta uyumu çok önemli bir faktördür.

    Özetle ; immunoterapi tedavisi vitiligo hastalarının tedavisinde umut vericidir. Hasta uyumu, klinik yakın takip çok önemlidir.

    Hastanın altta yatan genetik, metabolik, hormonal sorunlarının tümünün tespiti ve tedavisi zorunludur.

    Referanslar:

    1- Autoimmunity in Vitiligo (review)

    E. Helen Kemp1, Sherif Emhemad1, David J. Gawkrodger2 and Anthony P. Weetman1

    1Department of Human Metabolism, The Medical School, University of Sheffield, Sheffield, 2Department of Dermatology, Royal Hallamshire Hospital, Sheffield, United Kingdom

  • Hasimoto tiroiditi

    Hasimoto tiroiditi

    HASHİMOTO TİROİDİTİ

    (KRONİK LENFOSİTİK TİROİDİT, OTOİMMÜN TİROİDİT)

    Hashimoto tiroiditi kronik otoimmün tiroiditlerden birisi olup, 1912 yılında Hashimoto tarafından tanımlanmış ve ilk önce “struma lenfomatoza” ismini almıştır.

    Tüm toplumlarda çok sık görülür. Tiroid bezinde genişleme ile başlar, hipotiroidi ile sonuçlanır. Genellikle asemptomatiktir.

    Hashimoto tiroiditi prevalansının iyot alımıyla ilişkisi gösterilmiştir. ABD ve Japonya gibi iyot alımının yüksek olduğu ülkelerde yüksek prevalans saptanmıştır. İyot yetmezliği olan bölgelerde yapılan iyot profilaksisinin tiroid bezinde lenfosit infiltrasyonunu 3 kat arttırdığı ve serum tiroid antikor pozitifliği prevalansınının %40’ın üzerine çıktığı saptanmıştır. Yine amiodaron kullananlarda iyotla oluşan hipotiroidizm sıktır. Lityum kullanan hastalarda da sıklıkla geçici de olsa 1/3 olguda hipotiroidizm gelişir. İnterferon alfa tedavisi kullanan olgularda da tiroid antikorları ve hipotiroidizm gelişebilir.

    Hashimoto tiroiditi tüm tiroid hastalıkları içinde en yaygın olanıdır ve popülasyonun %2’sinde bulunur. Tüm yaşlarda ortaya çıkarsa da, 30-50 yaş arasında sıktır. Kadınlarda erkeklere göre 15-20 kat fazla görülür. en sık karşılaşılan tablo asemptomatik guatrı olan yaşlı bir kadındır. %20 olgu hipotiroidizm bulguları ile karşımıza çıkar.

    Hashimoto tiroiditi; hipogonadizm, Addison hastalığı, diabetes mellitus, hipoparatiroidizm ve pernisiyöz anemi ile birlikte sık görülür. Bu kombinasyona “Poliglandüler yetmezlik sendromu” denir. %2-4 olgu hipertiroidizm ile kendini gösterir ve buna “Hashitoksikozis” adı verilir. Tirotoksik fazdan sonra geçici hipotiroidizm, sonra ötiroidizm fazı ve sonunda kalıcı hipotiroidizm oluşur.

    Ultrasonografik incelemede tiroid bezinde büyüme, düşük ekojenite ve heterojen görünüm karakteristiktir.

    Laboratuvar bulguları olarak; anti-tiroid peroksidaz antikor pozitifliği-anti TPO ve anti-tiroglobülin antikor pozitifliği bulunur. Tiroid antikorları pozitif olguların %50-75’i ötiroid iken, %25-50’sinde subklinik hipotiroidizm saptanmıştır.

    Tiroid lenfoması, Hashimoto tiroiditinin nadir fakat ciddi bir komplikasyonudur. Tiroid lenfoması yaşlı kadınlarda dahya sıktır ve tiroid bezine sınırlıdır.

    TEDAVİ

    1. Hashitoksikozisin tedavisi: Tedavi beta bloker ilaçlarla yapılır. (örn: propranolol 20-40mg 3×1/gün). Hashitoksikozisi klinik olarak Graves hipertiroidizminden ayırt etmek zordur. Bezin palpasyonunda Hashitoksikoziste sert bir guatr varken, Graves hastalığında yumuşak bir guatr vardır. Yüksek antikor titreleri yine Hashitoksikozisi düşündürebilir.

    2. Hipotiroidizm tedavisi: Aşikar hipotiroidizmi olan tüm olgular levotiroksin ile tedavi edilmelidir. Levotiroksin dozu serum TSH düzeyini normalin alt sınırına yani 0.3-1.0 IU/L getirecekı şekilde ayarlanmalıdır. Kadınların çoğunda gebelik süresince dozda %25-50’lik bir artış gerekir. TSH >4IU/L ve anti-TPO (+) ise mutlaka tedaviye başlanmalıdır.

    3. Guatr tedavisi: Guatrlı Hashimoto tiroiditli olgularda hasta ötiroid bile olsa guatrı küçültmek için levotiroksin verilmelidir. 6 aylık levotiroksin tedavisiyle guatrın %50-90 olguda küçüldüğü gösterilmiştir. Özellikle genç hastalarda iyi cevap genellikle alınır.

    4.Cerrahi tedavi: Cerrahi tedavi sadece önemli bası semptomları mevcudiyetinde ve kanser yönünden kuvvetli şüphe varsa düşünülebilir. Hashimoto tiroiditli hastalara iyotsuz tuz önerilmektedir:
    Hashimoto Hastalığından şüphelenilecek durumlar

    Diğer nedenlere bağlanamayan hipotiroidi

    Tiroid disfonksiyonu/guatr olmadan anti-TPO veya anti-TG pozitifliği

    Tiroid lenfoma şüphesi olan vakalar

    Ultrasonografik incelemede hipoekoik, heterojen görünüm

    HAZIRLAYAN:UZM.DR.ELYESA KARACA

    İÇ HASTALIKLARI UZMANI

  • Metabolik sendrom ve insülin direnci

    Metabolik sendrom ve insülin direnci

    Metabolik sendromun etyolojisi tam olarak bilinmemekle birlikte, insülin direncinin anahtar rolü oynadığı düşünülmektedir. metabolik sendromun tüm bileşenlerinin birbirleriyle ve insülin direnci ile olan ilişkilerini gösteren çeşitli bulgular vardır.

    Metabolik sendrom sıklığı ilerleyen yaş ve vücut ağırlığı artışıyla artar. ABD’de 20 yaş ve üzeri kişilerde metabolik sendrom sıklığı %27 bulunmuş, metabolik sendrom sıklığının kadınlarda daha hızlı olmak üzere artmakta olduğu saptanmıştır. Ülkemizde 2004 yılında yapılan METSAR (Türkiye Metabolik Sendrom Araştırması) sonuçlarına göre 20 yaş ve üzerindeki erişkinlerde metabolik sendrom sıklığı %33.9 saptanmıştır. Bu araştırmada kadınlarımızda metabolik sendrom sıklığı erkeklere göre daha yüksek bulunmuştur. (kadınlarda %39.6, erkeklerde %28). Geniş kapsamlı bir diğer çalışma olan TEKHARF (Türkiye’de Erişkinlerde Kalp Hastalığı ve Risk Faktörleri Sıklığı) çalışmasında ise metabolik sendrom sıklığı 30 yaş ve üstü erkeklerde %28, kadınlarda %45 olarak tespit edilmiştir. TURDEP (Türkiye Diyabet Epidemiyolojisi) çalışmasında erişkinlerimizin %7.2’de diabetes mellitus, %6.8’inde glukoz tolerans bozukluğu, %22’sinde obezite saptanmıştır.

    Metabolik Sendrom Tanı Kriterleri (bu beş durumdan üçünün olması tanı koydurur)

    1. Bel çevresi (abdominal obezite) kadınlarda >88cm – erkeklerde >102cm

    2. Trigliseridler >150mg/dl

    3. HDL erkeklerde <40mg/dl - kadınlarda <50mg/dl

    4. Kan basıncı >130/85mmHg ya da tedavi altındaki hipertansiyon

    5. Açlık glukozu >100mg/dl

    Obezite, metabolik sendromun en önemli bileşenlerinden biridir ve insülin direnciyle yakından ilişkilidir. Açıkçası, metabolik sendromu olan bireylerin çoğunda ya kilo fazlalığı vardır ya da aşırı derecede obezdirler ve insülin direncine sahip olan insanların çoğu abdominal obeziteye sahiptir.

    Tip 2 diyabette sıklıkla görülen insülin direnci, normal glukoz toleransı olan ve diyabeti olmayan bireylerde de görülebilir. Tip 2 diyabetlilerin obez olmayan ve diyabeti bulunmayan yakınlarında da insülin direncinin saptanması genetik yatkınlığın rolünü desteklemektedir. Obezite, sedanter yaşam tarzı, sigara içimi, düşük doğum ağırlığı ve perinatal malnütrisyon da insülin direnci gelişimi ile ilişkili bulunmuştur.

    İnsülin direncinin sempatik sinir sistemi aktivasyonunu arttırması, renal sodyum tutulumunda artma ve kan basıncı yükselmesi gibi hemodinamik bozukluklara yol açar. Hipertansif hastaların yaklaşık %50’sinde insülin direnci bulunmaktadır. Polikistik over sendromu (PKOS) da insülin direnci ile seyreden klinik tablolardan birini oluşturmaktadır. Bunlara ek olarak, nonalkolik steatohepatit (NASH) ve bazı kanserlere de insülin direnci/hiperinsülinemi tablosunun eşlik ettiği görülebilir. İnsülin direnci diğer risk faktörlerinden bağımsız olarak ateroskleroz ve kardiyovasküler olayların gelişimini etkilemektedir. İnsülin direncinin metabolik sendromda oynadığı patofizyolojik rolde immünitenin ve inflamasyonun etkili olduğu düşünülmektedir.

    Bozulmuş açlık glukozu (BAG), tanınmlamasında açlık glukoz seviyelerinin 110 ile 126mg/dl arasında olması kabul edilirken, yakın zamanda alt sınır daha da aşağıya çekilerek 100 ile 126mg/dl arası olması önerilmiştir.

    Bozulmuş glukoz toleransı (BGT) ise, OGTT’nin 2. saat değerlerinin 140 ile 200mg/dl arasında bulunmasıdır. BAG ve BGT birarada olabileceği gibi birbirinden bağımsız olarak da bulunabilir. Bu hastalıklarda diabetes mellitus ve makrovasküler komplikasyonların gelişme riski yüksektir. Hastaların yaklaşık üçte birinde 10 sene içinde aşikar diyabet gelişebilir. Normal açlık glukoz seviyeleri bulunan kişilerde de insülin direnci bulunabilmektedir.

    İnsülin duyarlılığın değerlendirilmesiğnde çeşitli metodlar kullanılmaktadır. Homeostaz modeli değerlendirmesi-Homeostasis Model Assesment (HOMA) günümüzde altın standart olarak değerlendirilmektedir. Bu metodda, tek bir açlık insülinve açlık glukoz ölçümü yeterli olmaktadır.

    HOMA IR=Açlık insülinxaçlık glukoz/405

    Bu değerin 2.5 ve üzeri çıkması insülin direnci için anlamlıdır.

    TEDAVİ:

    Metabolik sendromun tedavisine yönelik geniş, randomize çalışmalar yayınlanmıştır. Öncelikle, temel bozukluk olarak görülen insülin direncinin düzeltilmesi amaçlanmalıdır. Ayrıca metabolik sendromun herbir bileşeninin ayrı ayrı kontrolü ile diyabet, hipertansiyon ve kardiyovasküler hastalıkların önlenmesi veya geciktirilmesi sağlanmalıdır. Öncelikli yaklaşım, yaşam tarzının düzenlenmesi olmalıdır. Uygun bir beslenme ve egzersiz programı ile sağlanan kilo kaybı, metabolik sendromda görülen tüm bozuklukları düzeltici yönde etki sağlar. Bu yaklaşımla, genel ve kardiyovasküler mortalitenin azaltalabileceği gösterilmiştir.

    Yaşam tarzı değişikliklerinin yetersiz kaldığı durumlarda insülin duyarlılığını arttıran ajanların kullanımı düşünülebilir. Metformin ve tiazolidindionların insülin direncini azaltıcı etkileri vardır. Glukoz tolerans bozukluğu olan obez kişilerde metformin ile, gestasyonel diyabet anamnezi olan kadınlarda pioglitazon ile tip 2 diyabet gelişimi riskinde azalma sağlandığı gösterilmiştir.

    Metformin, insülin duyarlılığını karaciğer düzeyinde iyileştirirken, tiazolidindionlar periferik yağ dokusundaki insülin duyarlılığını iyileştirmede daha etkilidirler.

    Özetle, fazla yememelerine rağmen son zamanlarda kilo almaya başlayan kişiler, diyet yapmalarına rağmen kilo veremeyen kişiler, aşırı ve özellikle geceleri tatlı yeme isteği artan kişiler, acıktıklarında eli, ayağı titreyen kişiler, vücut tüylenmesi artan kişiler, yüz ve vücudun değişik yerlerinde sivilce çıkmaya başlayan kişiler, adet düzensizliği yaşayan bayanlar ve ailelerinde diyabet öyküsü olan kişilerin “insülin direnci” açısından değerlendirilmelerini önermekteyiz.

  • Tiroid kanserli bir hastamın hikayesi

    Birkaç ay önce polikliniğe halsizlik ve boyunda şişlik şikayeti ile gelmişti. Şikayetlerinin bir kaç aydır olduğunu ama boğaz enfeksiyonuna bağlı olduğunu düşünüp ağrı kesici ve antibiyotik kullandığını, şişliği geçmeyince aile hekimine gittiğini, yapılan tiroid hormon tetkiki normal çıkmasına rağmen aile hekiminin kendisini Endokrin bölümüne yönlendirdiğini ifade ediyordu.

    Onu can kulağıyla dinledikten sonra muayene etmiş ve sol tarafında ele gelen sert kıvamda, yutkunmakla hareket etmeyen bir nodulü olduğunu ve boynunda bir kaç tane lenf bezesi şiştiğini farketmiştim. Bunun üzerine klinikte kullandığım ultrasonografi cihazı ile tiroidlerine bakmaya karar verdim. Hasta henüz 23 yaşındaydı. Üniversiteyi yeni bitirmiş, özel bir okulda anaokulu öğretmenliği yapıyordu. Tiroid ultrasonografisinde tiroid bezinin normal büyüklükte olduğunu fakat sol lobda en büyüğü 14*12*16 mm boyutunda , düzensiz sınırları olan tiroid bezine göre daha koyu kıvamlı , kanlanması artmış nodülü vardı. Hastaya tiroid bezinin normal çalıştığını, guatrı olmamasına rağmen Tiroid bezindeki nodüle ultrason eşliğinde iğne biyopsisi yapılması gerektiğini anlattım. Hasta başta biyopsi işlemini tereddütle karşıladı, şiddetli ağrı olacağından endişeliydi, ailesi ile görüştükten sonra karar vereceğini söyledi. İşlemin basit bir işlem olduğunu, nodülün huyu ile ilgili bizi bilgilendirip yönlendireceğini anlattım. Hastaya bir saat kadar düşünüp gelmesini önerdim. Dönüşte hasta ailesi ile konuşmuş, annesi daha önce bir arkadaşından benzer şekilde biyopsi yapıldığını ve sonucu iyi geldiği için ameliyattan kurtulduğunu anlatınca ikna olmuş şekilde geldi. Ultrason eşliğinde nodülünün bir kaç yerinden biyopsi yaptık, biyopsi sonrası ultrason kontrolünde işlem ile ilgili bir sıkıntı olmayınca hastaya 1 hafta sonra sonucu alması için randevu verdik . Bir hafta sonra geldiğinde bir haftadır endişeden dolayı uyuyamadığını, işine konsantre olamadığını ifade etmiş, biyopsi sonrası boynunda hafif bir ağrı olduğunu ama basit ağrı kesicilerle geçtiğini söylemişti.

    Hastanın biyopsi sonucu papiller tiroid kanseri şüphesi olarak gelmişti . En kısa sürede ameliyat olması gerektiğini söyleyip tanıdığım tecrübeli bir tiroid cerrahına gönderdim. Hasta 1 ay sonra ameliyat olmuştu. Patolojisi tanıyı teyit etmişti şimdi ne yapacaktı? Daha çok gençti, çocuk sahibi olmak istiyordu bunun engel olup olmayacağını soruyordu. Ona ameliyata ilave olarak tedavi amaçlı atom tedavisi vermemiz gerektiğini, atom tedavisinden belli bir süre sonra gebe kalabileceğini , ömür boyu tiroid ilacı kullanması gerektiğini ifade ettim. Radyoaktif iyot tedavisi için nükleer tıp bölümüne yönlendirdim, atom tedavi sonrası ilaç ayarı için kontrole çağırdım. Hasta 2 ay sonra atom tedavisi almış olarak geldi, atom tedavisinden sonra ağızdan tiroid ilacı başlandığını kendini şimdi çok iyi hissettiğini ameliyat sonrası olan şişliğinin geçtiğini ve aldığı bir kaç kiloyu verdiğini söyledi. Bende takiplerini ömür boyu aksatmaması gerektiğini ifade ettim.

    Hasta 5 yıldır takiplerini aksatmıyor, belli aralıklarla hormon kontrolü, tiroid ultrasonografisi ve vücut taraması yapıyoruz, ilacını hergün aç karınla almayı ihmal etmiyor. Hasta çok sağlıklı, keyifli, bu arada sağlıklı bir kızı oldu. Tiroid kanseri tedavi edilebilen bir hastalıktır.

    Yard. Doç. Dr. Fevzi Balkan

    Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı

  • Hashimoto hastalığı; bağışıklık sisteminin tiroid ile savaşı

    Tiroid bezi, kelebek şeklinde, boynumuzun ön tarafında soluk borusunun üzerinde bulunan bir salgı bezidir. T3 ve T4 dediğimiz, metabolizmanın çalışması için gerekli olan hayati öneme sahip hormonları salgılıyor. Bu hormonların miktarları azaldığında hipotiroidi, arttığında ise hipertiroidi meydana geliyor. Tiroit bezinin salgıladığı hormonlar azaldığında metabolizma yavaşlıyor, yorgunluk, kilo alma, saç dökülmesi, adet düzensizliği, kabızlık ve depresyon gibi yan etkiler gözleniyor.

    Hashimoto hastalığı tiroid bezinin az çalışmasının en sık görülen sebebidir.
    Hashimoto; tiroit bezinin bağışıklık sistemi tarafından oluşturulan antikorlar tarafından saldırıya uğraması ve bu savaşı yavaş yavaş kaybetmesi şeklinde özetlenebilir. Teşhis basit bir kan testi ve tiroid ultrasonografisi ile konulabiliyor. Bir bağışıklık sistemi hastalığı olduğu için kişinin, aynı tip bir başka hastalığa yakalanma olasılığı da yüksek. Her Hashimoto hastası hipotiroidi olmak zorunda değil. Hastalık yavaş seyrettiği için zamanla kişide tiroit hormonu yetersizliği ve buna bağlı bulgular da gelişebiliyor. Sıklığı toplumda %2 oranında görülüyor, kadınlarda erkeklere göre 15 kat daha sık görülüyor.

    Hashimoto hastalığında, tiroit hormon düzeylerinde bir azalma var ise eksikliği giderecek hormon ilacının sabah aç karnına, düzenli bir şekilde alınması gerekiyor. Tedaviye başlandıktan 2-3 ay sonra kan testi ile ilacın dozu ayarlanıyor. Hamileler de tedavi asla yarım bırakmamalı, aksine ilaç dozunu yüzde 30 ila 50 oranında artırmaları gerekiyor. Takiplerde TSH hormon düzeyinin 2-3 arasında olması gerekiyor. Hastaların iyotlu tuz kullanmaması tiroid hasarının artmaması için önemli.

    Yard. Doç. Dr. Fevzi BALKAN

  • D vitamini mucize mi?

    Giderek artan sayıda gözlemsel çalışma çok sayıda kanser, kalp hastalığı, diyabet, otoimmün hastalıklar, multiple skleroz, enfeksiyon, kemik erimesi ile D vitamini eksikliği arasında ilişki olabileceği belirtiliyor. İnsanların kapalı ofis ortamlarında çalışmaya başlaması, güneşten kaçmaları, güneş ile teması azaltmak için gözlük, şapka gibi aksesuarların sıkça kullanılmaya başlaması yazlık beldelerde yaşayanlarda bile D vitamini eksikliğine yol açabiliyor.

    D vitamini eksikliğinin sıklığı ile ilgili ülkemizde yapılan geniş çaplı bir araştırma maalesef yok, ama giderek artan oranda D vitamini yetersizlikleri/eksiklikleri tesbit edilmeye başlandı. D vitamini eksikliği genellikle non-spesifik belirtilere yol açtığından maalesef akla gelmiyor.

    Eğer yaygın vücut ağrısı, kas-kemik ağrılarınız varsa, bağışıklık sisteminiz zayıfsa, kilo vermekte zorlanıyorsanız D vitamini eksikliğiniz olabilir. D vitamini eksikliğinin teşhisi kanda 25-OH D vitamini ölçülerek konabiliyor.

    Tedavisi D vitamini içeren ampul, kapsül ve damlaların kullanılması ile yapılabiliyor.

    Yard.Doç.Dr.Fevzi BALKAN

  • D vitamininin bilinmeyen etkileri

    VİTAMİN D bağışıklık sistemini kuvvetlendirir. Bazı enfeksiyon hastalıklarının iyileşmesini hızlandırır . Vitamin D hem doğal hem de kazanılmış immünitede önemli rol oynar. Aktif D vitamini antimikrobiyal proteinlerin üretimini artırır. Tüberküloz (Verem Hastalığı) gibi bazı enfeksiyonlara vitamin D eksikliği eşlik etmektedir.

    Deri, D vitamininin hem sentezlendiği, hem de D vitamininin hormon olarak otokrin ve parakrin olarak etkili olduğu tek organdır. Aktif D vitamini psöriazisli (Sedef )hastalarında lezyonları geriletmektedir.

    Aktif D vitamininin muhtemel antikanser etkisi yaklaşık 30 yıldır hayvan ve hücre çalışmalarında değerlendirilmiştir. Prostat, meme,kolorektal(kalın bağırsak) kanserlerinde D vitamini düzeyinin önemli olduğu çalışmalarda vurgulanmıştır. Daha sonra Gözlemsel çalışmalarda kolorektal kanserler dışındaki kanserlerde D vitamini düzeyi ile güçlü bir ilişki gösterilememiştir.

    Gözlemsel çalışmalarda düşük serum 25(OH)D düzeyleri ile obezite, diyabetes mellitus ve metabolik sendrom ilişkisi gösterilmiştir.

    Şeker hastalığında D vitamini eksikliği sık görülür. D vitamini eksikliği olan gebelerden doğan çocuklarda tip 1 şeker hastalığı daha sık görülür.

    Hashimato hastalığında D vitamini eksikliği sık görülür.

    Yard.Doç.Dr. Fevzi BALKAN

  • Mide balonu

    Mide Balonu Nedir?
    Mide balonu tamamen ameliyatsız, organ kaybının olmadığı, kolay uygulanabilir bir zayıflama yöntemidir. Mide içerisine endoskopik yöntemle yerleştirilen silikon yapıdaki materyal, yaklaşık 450-600 cc arasında sıvı ya da hava ile şişirilerek hem midenin hacmini azaltmakta hem de mide duvarı üzerinde basınç etkisi oluşturarak iştah ile ilgili bazı hormonların salınmasına neden olmaktadır. Bu uygulama risklerinin oldukça düşük olması, kolay uygulanabilir olması ve tekrar edilebilir olması nedeniyle çok geniş bir hasta grubunda kullanım alanı bulunmaktadır. Mide balonları hastalarda ameliyatsız olarak kilo kaybı sağlamakta ve kalıcı kilo kaybı ile yaşayacakları konforun yolunu göstermektedir. Mide balonu uygulanacak hastalar BMI (body mass index – vücut kitle indeksi) değerleri 33’ün üzerinde olan ve yandaş problemleri olmayan insanlardır. Bu hastalarımızın büyük çoğunluğu daha önce defalarca diyet programlarına katılmış, kısmen kilo kaybetmiş ya da hiç kilo verememiş kişilerden oluşmaktadır. Birçok hasta açlık hissini bastırmanın çok küçük porsiyonlar ile mümkün olamadığından yakınmaktadırlar. Mide balonunun en belirgin etkisi de zaten bu noktada ortaya çıkıyor. Hızlı tokluk hissine ulaşma ile uygulanan diyete uyum çok daha kolaylaşır. Beraberinde uygulamanızı istediğimiz egzersiz programı ile desteklendiğinde mide balonu ile çok başarılı sonuçlar alacaksınız. Bununla birlikte BMI 30’un üzerinde olan ve Diyabet, hipertansiyon gibi sağlık problemi olan hastaların kilo kontrolünün sağlanmasında da mide balonu uygulaması 1nci seçenek olmaktadır.
    Mide Balonu ile Nasıl Kilo Veririm?
    Mide balonları aralarında farklılıklar gösterse de etkilerini mide hacmini azaltarak ortaya çıkartırlar. Mide içine yerleştirilen mide balonu, hava ya da sıvı ile dolması fark etmeksizin, belli bir hacimle mide içinde yer kaplar. Mide balonları arasında bu hacim değişebilmektedir. Bazı mide balonları hacimleri ayarlanabilir olarak üretilmişlerdir. Mide zaman içinde balonun varlığına karşı uyum göstererek hacmini büyütmektedir. Bu ise mide balonun sabit hacminin mide hacminde yaptığı kısıtlamayı ortadan kaldırabilmektedir. Hacimleri ayarlanabilir mide balonlarının üretiliş amaçları bu sorunu azaltmaktır. Mide balonunun yerleşimini takiben kilo kaybının yavaşlaması başlarken bu balonların hacimlerinde ek artışlar yapılarak etkinin uzaması hedeflenir.
    Mide Balonu ile Ne Kadar Kilo Verebilirim?
    Mide balonu 6 aylık bir süre içinde size yaklaşık 20-25 kg arasında kilo kaybı sağlayabilecek ameliyatsız bir zayıflama yöntemidir. Mide balonu ile kilo vermenin en önemli şartı mutlak bir destek programı çerçevesinde bu işlemi yaptırmaktır. Tek başına mide balonu yerleştirilmesi yeterli kilo kaybını sağlamaz. Başarı ancak diyet ve egzersiz programına sadık kalarak doğru beslenme ve yaşam alışkanlıkları kazanarak olabilir. Mide balonu sizin bu yolda ki en önemli yardımcınız olacaktır. Çeşitli mide balonları ile yapılan çalışmalar, doğru programlar ile desteklendiğinde fazla kiloların % 35-45 düzeyinde azaltılabildiğini göstermektedir. Yapılan bir çalışmada mide balonu yerleştirilen 24 hastada ortalama % 46 oranında fazla kilo kaybı sağlanmıştır. (Turk J Gastroenterol. 2010 Dec;21(4):333-7. Intragastric balloon treatment of obesity must be combined with bariatric surgery: a pilot study in Turkey.Saruç M, Böler D, Karaarslan M, Baysal Ç, Rasa K, Çakmakçi M, Uras C, Tözün N.) 49 hastalık başka bir çalışmada ortalama fazla kilo kaybı yüzdesi kadın hastalarda % 35.2 erkeklerde ise % 23.4 olarak saptanmıştır. Bu hastalar içinde egzersiz ve fiziksel aktivite programına düzenli uyan hastalar incelendiğinde ise kadınlarda % 39.7 erkeklerde ise % 45.8’e varan oranlarda kilo kaybına erişildiği gösterilmiştir. (Nutr Hosp. 2009 May-Jun;24(3):282-7. Intragastric balloon and multidisciplinary team. Mazure RA, Salgado G, Villarreal P, Cobo B, Valencia A, Culebras JM.) Mide balonu ile ne kadar kilo kaybı sağlanabileceği uygulanacak destek programı ile doğrudan alakalıdır. Obezite tedavisi deneyimli bir ekip tarafından yürütüldüğünde başarı şansı belirgin olarak artmaktadır. Endokrinolog, gastroenterolog, diyetisyen, psikiyatrist ve psikolog ve egzersiz uzmanı bu ekipte birlikte çalışmaktadır. Mide balonu taktırmaya karar vermeden önce, bunun bir hayat tarzı değişikliğine başlangıç olması gerektiğini anlamalısınız. Sağlıklı bir hayata yeni bir başlangıç yapmak için bizimle bağlantıya geçin. Hasta temsilcilerimiz size en kısa sürede geri dönecek ve konsultasyon randevunuzu ayarlayacaklardır.
    Mide Balonunun Avantajları Nelerdir?
    Birçok kişi fazla kilolarından şikâyetçidir. Bunların bir kısmı morbid obezite dediğimiz ağır şişmanlık sınıfına girerler. Bu grup içinde başarısız diyet öykülerini çok duymaktayız. Bütün bu hastalar için en güvenilir ve sonuçları açısından en yüz güldürücü yöntem mideye balon yerleştirilmesidir. Mide balonu ameliyatsız bir zayıflama yöntemidir. Mide balonu sedasyon ile yapılan endoskopi ile mideye kolayca yerleştirilir. Birçok hastada günübirlik tedavi olarak ayaktan uygulanmaktadır. Modern mide balonları ile güvenle ve etkin olarak kilo verebilirsiniz. Mide balonu yaşamınızın geri kalan kısmında yapmanız gereken hayat tarzı değişiklikleri için gerçek bir yardımcıdır. Mide balonu tamamen geri dönüşümlü bir işlemdir. İstediğiniz zaman mide balonunuz midenizden çıkartılır ve her şey eskisi gibi olur. Hiçbir organ değişikliği yapmaz. Mideniz balon çıktıktan sonra eski formuna döner. Mide balonu ile elde edilen kilo kaybının korunması doğru beslenme ve egzersiz alışkanlıklarının yerleşmesi ile mümkün olmaktadır. Mide balonu bu alışkanlıkların edinilmesinde çok iyi bir motivasyon sağlamaktadır. Bütün bu uygulama kolaylığı gibi avantajlarının yanı sıra, mide balonu şişmanlık tedavisinde en ekonomik seçenek olmayı sürdürmektedir. Mide balonu belli aralıklar ile tekrarlanabilir. Bu özelliği ile kilo kaybetmeyi başaramayan hastalar için erişilebilir ve tekrarlanabilir tek seçenek olarak görülmektedir. Mide Balonu Öncesinde Değerlendirme: Mide balonu kilo vermek hasta için yardımcı bir yöntemdir. Mide balonunun başarısı ilk planda doğru hasta seçimi ile mümkündür. Mide balonu ile kilo vermek sadece balonun uygun şekilde midenize yerleştirilmesi ile sağlanamaz. Bu işlemden sonra ilk bir yıl boyunca takip programında kalmanız gerekmektedir. Balon uygulanmasından önce hastaları bir değerlendirme sürecine sokarız. Bu süreçte özellikle yemek alışkanlıkları, yeme bozuklukları ve hayat tarzı değişikliklerine uyumunuzu değerlendiririz. Bunun için psikiyatrist, dietisyen, endokrinolog ve gastroenterolog tarafından değerlendirilirsiniz. Gerekli ön hazırlıklar içinde size uygun ve kalorisi ihtiyaçlarınıza göre ayarlanmış bir ön diet programına balon takılmadan başlamanız sağlanır. Bunda sorunsuz ilerlendiği ve sizin uyum gösterdiğiniz görüldükten sonra mide balonu uygulamasına karar verilir. Takip Programı Mide balonunuz yerleştirildikten sonra ilk 6 ay boyunca çok sıkı şekilde takip programınıza uymanız istenecektir. Kişisel farklılıklar olmakla birlikte ilk ay her hafta, ikinci aydan sonra ise iki haftada bir kontrolleriniz yapılacaktır. Takipleriniz balonun çıkartıldığı 6. ayda bitmez. Sonraki altı ay boyunca da ayda bir kontrollere gelmeniz, sağlanan kilo kaybının korunması açısından önemlidir. İkinci altı aylık kontrolleriniz balonla geçen süre içinde geliştirdiğiniz yaşam değişikliklerinin alışkanlık haline getirilmesi açısından büyük önem taşımaktadır

  • Tiroid ultrasonografisinde nodülün kanserli olduğu anlaşılabilir mi ?

    41 çalışmanın verilerinin alındığı bir metaanalizde Tiroid ultrasonografisinde hangi özelliklerin kanser riskini ne kadar artırdığı ODDS oranı ile hesaplanmıştır.

    Tiroid ultrasonografisinde nodülün yüksekliği genişliğinden büyükse kanser riskini 10.15 kat artırır.

    Tiroid nodulunde halonun kaybolması kanser riskini 7.14 kat ,düzensiz kenar olması 6.12 katartırır.

    Tiroid nodülünde mikrokalsifikasyon olması kanser riskini 6,76 kat artırır

    .

    Tiroid nodülünün hipoekoik olması kanser riskini 5.07 kat artırır

    .

    Tiroid nodülünde intranodüler vaskülarizasyon olması kanser riskini 3.76 kat artırır

    .

    Tiroid nodülünün >4 cm üzerinde olması kanser riskini 1.63 kat artırır

    Kaynak: Campanella P, Ianni F, Rota CA, Corsello SM, Pontecorvi A. Quantification of cancer risk of each clinical and ultrasonographic suspicious feature of thyroid nodules: a systematic review and meta-analysis. Eur J Endocrinol. 2014 Apr 10;170(5):R203-11. doi: 10.1530/EJE-13-0995

    Yard.Doç.Dr.Fevzi Balkan