Kategori: Dahiliye – İç Hastalıkları

  • Romatizmal hastalıklarda (otoimmun hastalıklarda) beslenme neden önemlidir?

    Otoimmunite basitçe, bağışıklık sistemi hücrelerinin kendi doku ve organlarını yabancı olarak algılayıp onları yok etmek için saldırması olarak açıklanabilir. Çoğu romatolojik hastalık bu mekanizma ile oluşmaktadır. Romatolojik hastalıklar dışında tiroidin ve bağırsakların da otoimmun hastalıkları olduğunu bilmekteyiz.

    Normal şartlarda bağışıklık sistemi hücrelerimiz (savunma hücreleri) sadece yabancı hücrelerle (bakteri, virüs, yabancı madde vb.) mücadele etmek için programlanmıştır. Kendi hücrelerini bilir, tanır ve onlara zarar vermez. Ancak genetik olarak yatkınlığı olan bireylerde bazı dış etkenler nedeniyle (ultraviyole, bakteri, virüs, parazit, kimyasal maddeler vb…) “kendinden olanı tanıma” durumu ortadan kalkar ve vücut kendi kendiyle savaşmaya başlar. Bu dış etkenlerin kendi hücrelerimizde yaratmış olduğu değişiklikler, onları bağışıklık sisteminin hedefi durumuna getirmektedir. Bu savaş hem hücresel düzeyde hem de antikorlar yoluyla olur.

    Bakterilerin, virüslerin ve güneş ışığının hücrelerimizde DNA kırıklarına ve bazı farklılıklara neden olduğu gösterilmiştir. Hücrelerimizdeki farklılaşmayı başlatan sebepler olduklarını eskiden beri bilmekteyiz. Bu nedenle enfeksiyonlardan korunmayı ve direkt güneş ışığına çıkmamayı önermekteyiz. Tüm bu dış etkenler kişinin genetik alt yapısına göre romatizmal süreci başlatabilir veya başlatmayabilir…

    Bu durumu yaratan dış etkenler arasında beslenmenin rolü yeterince bilinmiyordu. “Doktor olmayan birtakım şifacıların” otları kaynatarak bu hastalıkları tamamen tedavi ettiğini iddia etmesi nedeniyle birçok romatolog konuya mesafeli yaklaşıyordu ve buna yeterince önem vermiyordu.

    Ancak bu konuda yapılan gözlemsel çalışmalara dayanarak, besinlerin vücudumuzda yaratabileceği değişiklikler ve takipler sonucunda beslenmenin önemini yadsıyamaz durumdayız. Fakat yine de “bitkisel tedavi” adı altında belirli otları kaynatıp içirmek amacında değilim.

    Aldığımız bazı gıdalar hücrelerimizin sağlığını bozmakta, serbest oksijen radikallerinde artışa neden olmakta, sağlıksız hücrelerin vücut tarafından doğal yollarla temizlenmesini (apopitoz) engellemekte, yüzeylerindeki “tanıtıcı moleküllerin” yapısını bozmakta ve bağışıklık hücrelerimizin onları yabancı olarak algılamasına yol açmaktadır… Buna karşılık yeterince antioksidan içeren besinler yenmediğinde bu durum daha da hızlanmaktadır. Yani kısaca otoimmuniteyi biz yanlış beslenerek kolaylaştırmaktayız maalesef…

    Özellikle hazır ve işlenmiş gıda sektörünün giderek gelişmesi, hayvansal proteinlerin çok tüketilmesi, protein tozlarının sıklıkla kullanılması, bazı besin maddelerinin tüketilmesinin şart olduğu şeklindeki iddialar, son yıllarda romatolojik hastalıkların (diğer otoimmun hastalıkların), kanserin ve alerjilerin daha da artmasıyla sonuçlanmıştır.

    Biz romatologlar kontrolden çıkmış bağışıklık sistemi hücrelerini baskı altına alabilmek için birtakım ilaçlar kullanmaktayız. Bunlar önemli ilaçlardır ve “sitotoksik ilaçlar-immunsupresif ilaçlar” olarak adlandırılır. Yani hücrelere toksik etki yapan ve bağışıklık sistemini baskılayan ilaçlardır. Zaman zaman bu nedenle bağışıklığımız zayıflayabilir, sık sık enfeksiyon geçirebilir ve kendi sağlam hücrelerimize de zarar verebiliriz. Ancak bu ilaçları vermek durumundayızdır… Yani ortada bir sorun vardır ve bu sorunun çözüm yollarından biri ilaçlardır.

    Sorunun bir diğer çözüm yolu da otoimmuniteye yol açan faktörleri engelleyebilmek ve azaltabilmektir. Yani önleyici hekimliktir. Bunun için hastalarımıza mümkün olduğunca enfeksiyonlardan korunmalarını, kimyasal maddelerle temastan kaçınmalarını, direk ve çıplak güneş ışığından uzak durmalarını ve beslenmelerinde bazı konulara dikkat etmelerini önermekteyiz… Böylece tedavide kullandığımız ilaçların da etkinliğini artırabilir ve gereken ilaç dozlarını da minimuma indirebiliriz.

    Beslenmemizde kalori almak yerine “gerçek besinler” almamız çok önemlidir. Hem makrobesinleri hem de mikrobesinleri gözetmemiz gereklidir.

    Otoimmuniteyi azaltmak, bağışıklık sistemimizi güçlendirmek ve hücrelerimizi korumak için dikkat edilmesi gerekenler;

    1. Hayvansal proteinlerden (et, yumurta, süt ve süt ürünleri) mümkün olduğunca uzak durmak

    2. Beyaz un ve onunla üretilmiş her türlü besinden uzak durmak

    3. Şeker ve tatlandırıcılardan uzak durmak

    4. Protein ihtiyacımızı da karbonhidrat ihtiyacımızı da sebzeler, meyveler ve bakliyatlardan (mercimek, kuru fasülye, nohut vb) karşılamak

    5. Yağ ihtiyacımızı kabuklu yemişlerden (ceviz, fındık, badem vb) ve gerçek tohumlardan (zeytin, ayçiçeği, keten tohumu, kabak çekirdeği vb) ve soyadan karşılamak

    6. Zencefil, zerdeçal gibi doğal iltihap önleyici gıdaları diyetimize eklemek

    7. Bol su içmek

    Romatolojik hastalıkların tedavisinde ilaçlara ek olarak beslenmeye de dikkat edilmesi tedavinin başarısını artıracaktır. Hastalıkları daha kolay kontrol altına alabiliriz ve ilaç sayılarını ve dozlarını azaltma şansına sahip olabiliriz.

    Bu tarz bir beslenme ile ideal kiloya da rahatlıkla ulaşılabilir. Böylece özellikle eklem hasarına yol açan romatizmalarda kilo kaybetmiş olmak, eklem ağrılarının ve hasarın da azalmasına yardımcı olacaktır.

    Romatizma türleri de tedavisi de her hasta için farklıdır. Yani hastaya özel bir ilaç ve diyet programı ile daha başarılı sonuçlar elde edilmektedir. Tedaviye mutlaka probiyotiklerin, D vitamininin ve omega-3’ün de eklenmesi gereklidir.

  • Bilinçsiz vitamin kullanımı hasta ediyor

    Sağlıklı yaşam, hastalıklardan korunma ya da enerji kazanmak için alınan vitaminlerin kullanımı giderek artıyor. Vitamin ihtiyacını doğal besinlerden almak yerine bilinçsizce ek vitaminler kullanmak ise hastalıklara davetiye çıkarıyor.

    Karaciğer ve böbrek sağlığını tehdit edebilir

    Sağlıklı bireylerin gıdalarına ek olarak vitamin almalarına gerek yoktur. Ancak kişinin vitamin eksikliği varsa isteğine bağlı olarak değil doktor kontrolünde ek vitaminleri alması gerekmektedir. Çünkü bilinçsizce tüketilen A vitamini karaciğer bozukluğuna; C vitamini, böbrek taşına ve mide rahatsızlıklarına yol açabilmektedir.

    Gereksiz vitamin kullanımı vücuda zarar verir

    Gereksiz yere alınan A vitaminin fazlası vücutta birikip karaciğer zehirlenmesine yol açabilmektedir. D vitamininin fazlası ise kandaki kalsiyumun yüksek konsantrasyonda olmasına neden olabilir. Kalsiyumun fazlası böbrek taşına sebep olabilirken; yüksek miktardaki niasin (B3) sinir sisteminde, kandaki glukoz ve yağda uyuşturucu etkisi yaratabilmektedir. B6 vitamininin uzun süreli yüksek dozda alımı ise kimi zaman geri dönüşümü olmayan sinir hasarlarına neden olabilmektedir. ABD’de yapılan bir bazı bilimsel araştırmalar da aşırı vitamin kullanımı ile ilerlemiş prostat kanseri arasında bağlantı olduğu da gösterilmektedir.

    Fazla alınan C vitamini taş oluşumuna neden olabilir

    Soğuk algınlığı, grip gibi hastalıklarda ilk başvurulan C vitamini tüketimi olmaktadır. Ancak yüksek dozda ve uzun süre C vitamini alınması oksalat taşları oluşturabilmektedir. Ayrıca C vitamininin mide asidini artırdığı ve midenin saldırgan faktörlerinden biri olduğu da bilinmektedir. Anemik hastalarda demirle birlikte C vitamini alınması önerilir; ancak demir birikimi olan hemokromatoz durumlarında ve hemolitik anemilerde C vitamini önerilmemektedir.

    Her bireyin vitamin ihtiyacı farklıdır

    Gerekli olan vitaminler ve miktarları doktor kontrolünde belirlenmelidir. Genellikle büyüme ve gelişme çağında, hamilelikte, ileri yaşlarda, kronik hastalığı olanlarda, alkolizmde eksikliği belirlenen vitaminler kullanılmaktadır. Vitaminlerin tavsiye edilen günlük miktarları “RDA” olarak tanımlanmaktadır. Bu değerler vitaminlerin etiket bilgilerinde yer almaktadır. Ama yine de ihtiyaç duyulan miktar kişiden kişiye farklılık gösterebileceğinden mutlaka doktor kontrolünde olunmalıdır. Çünkü belirli hastalıklarda kişiye daha yüksek oranda vitamin tavsiye edilir; ayrıca ilaçlar vitaminlerin aktivitelerini engelleyebilmektedir.

    Vitaminleri doğal yolla besinlerden alın

    Doğru bir beslenme programı ve besin çeşitliliği ile vücudun günlük vitamin ihtiyacı karşılanabilmektedir. Vitaminlerin çoğu bitkisel ve hayvansal besinlerde zaten bulunmaktadır. Bunun için doğal yollarla sebze ve meyve ağırlıklı ve dengeli bir beslenmeyi tercih edilmelidir. Mevsimine göre uygun miktarlarda tüketilen taze meyve ve sebzeler en zengin vitamin ve mineral kaynaklarıdır.

  • Tiroid hastalıkları kısırlık ve düşüğe sebep olur mu ?

    Tiroid hastalıkları diyabetten sonra üreme çağındaki kadınlarda en sık karşılaşılan endokrin bozukluklardır. Üreme çağındaki kadınlarda kısırlığın çok sayıda sebebi vardır. Bu sebepler anatomik, hormonal, trombotik (kanda pıhtılaşma bozuklukları), genetik, enfektif, ototimmün (bağışıklık sisteminin kendini harap etmesi) ve bilinmeyen sebepler olarak sınıflandırılabilir. Otoimmün sebeplerden biri de tiroid otoimmünitesidir. Tiroid otoimmünitesi ; Anti –tiroperoksidaz (TPO), Anti –tiroglobülin (TG) yüksekliği ile beraber tiroid fonksiyonlarının normal veya bozulmuş olmasını tanımlar.

    Normal sağlıklı kadınların %5-20 sinde tiroid antikorları yüksek bulunmaktadır. Tekrarlayan düşüğü olan kadınların %20-25’de, tüp bebek tedavisi yapılan kadınların %20’de tiroid antikorları yüksek bulunmaktadır. Çeşitli çalışmalarda infertilite ile beraber , endometriozis, polikistik over sendromu, prematür over yetersizliği ile tiroid otoimmünitesi arasında ilişki bulunmuştur. Tiroid otoimmünitesi embriyonun rahim duvarına tutunmasını hücresel ve immünolojik yolları etkileyerek engellemektedir. Tiroid otoimmünitesi yüksek olan hastalarda düşük riski 3-5 kat artmıştır. Tekrarlayan düşükleri olan kadınlarda tiroid antikorları yüksek bulunmuştur. Tiroid hormonları normal olan tiroid antikorları yüksek hastalarda bile düşük riski yüksek bulunmaktadır.

    Amerika Endokrin Birliği TSH düzeyininın gebelikten önce veya ilk trimestırda (ilk 3 ay) tüm kadınlarda ölçülmesi gerekliliğini savunmaktadır. Tekrarlayan düşük hikayesi olan veya infertilite nedeni ile tüp bebek tedavisi yapılacak olanların TSH ile beraber mutlaka tiroid otoimmünitesi açısından da taranması gerekmektedir. Gebelik öncesi hedef TSH değerinin ise <2.5 mU/L olması önerilmektedir. Triod antikorları yüksek olan hastalarda tiroid hormon desteği ile doğal yoldan gebe kalma ihtimalleri artmaktadır.

    Yard.Doç.Dr. Fevzi Balkan

    Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı

  • Karın ve sırt bölgesinde şiddetli ağrıya dikkat!

    Karın ve sırt bölgesinde şiddetli ağrıya dikkat!

    Karın ağrısı, mide bulantısı, kusma ve şiddetli kanama ile ortaya çıkabilen pankreastaki ani bir iltihaplanma olan akut pankreatit hayati tehlikeye yol açabilir. Bu rahatsızlığın en önemli nedenleri arasında alkol kullanımı ve safra yolu taşları gelmektedir.

    Pankreas, başta kan şekeri düzenlenmesi olmak üzere hormonları ve sindirim için gerekli enzimleri salgılamaktadır. Akut pankreatitin en önemli nedenleri arasında alkol kullanımı ve safra yolu taşları gelmektedir. Yabancı ülkelerde alkol tüketimi akut pankreatitlerin birinci nedeniyken, ülkemizde safra taşlarına bağlı pankreatit daha sık görülmektedir. Fazla miktarda alkol tüketimi, pankreas dokusunda ödem ve akışın engellenmesine yol açarak hastalığa neden olabilmektedir. Safra taşları ise; safra kesesini bağırsağa bağlayan kanala geçerek burada kalıcı veya geçici tıkanıklığa neden olabilir. Pankreas kanalında tıkanıklık, ödem ve sonrasında da pankreatit tablosu ortaya çıkabilmektedir.

    İlaç kullanımı tetikleyebilir

    Başta bir kısım tansiyon ilaçları olmak üzere kişinin kullandığı ilaçlar, kanda trigliserid artışı, kalsiyum yüksekliğine neden olan hastalıklar da akut pankreatit yaratabilmektedir. Daha önceden akut pankreatit geçirmiş kişiler de tekrar ataklar için risk grubundadır.

    Karın ve sırt ağrısı görülebilir

    Akut pankreatitin ilk ve en önemli belirtisi karın ağrısıdır. Özellikle karnın üst bölgesinde başlayan ve sırta yayılan çoğu zaman kuşak tarzında karnı çevreleyen şiddetli bir ağrıdır. Ağrı genellikle akut ve ani başlangıçlı, giderek şiddetlenen tarzdadır. Ağrıya çoğu zaman bulantı ve kusma da eşlik etmektedir.

    Safra taşı kanalda tıkanıklığa neden olabilir

    Bazı hastalarda idrar renginde koyulaşma, gözlerde sararma gibi bulgular da ortaya çıkabilir. Akut pankreatit oluşumu için risk taşıyan kişilerde bu bulgular ortaya çıktığında mutlaka en yakın hastaneye başvurulmalıdır. Kan tetkikleri ve ultrasonografik inceleme ile akut pankreatit tanısı konulabilmektedir. Tipik karın ağrısı, beraberinde bulantı ve kusma şikayeti de olan kişilerde kanda bakılan pankreas enzim (amilaz ve lipaz) düzeylerindeki yükselme akut pankreatit tanısının konulmasını sağlar. Tipik ağrısı olan, amilaz ve lipaz adı verilen değerleri yüksek olan kişilerde akut pankreatit tanısı konulduktan sonra sebebe yönelik olarak “karın ultrasonografik incelemesi” yapılmalıdır. Bu hem hastalığın nedeni hem de şiddeti hakkında bilgi sağlar. Bu sayede safra taşının olup olmadığı ve varsa kanalda tıkanıklığın devam edip etmediği hakkında bilgiler elde edilir.

    Önce ilaçla tedavi yoluna gidilir

    Akut pankreatit hastalığında ilk olarak ilaç tedavisi uygulanır. Altta yatan sebebe göre endoskopik girişimler de gerekebilir. Hastada ilk olarak ağızdan beslenmenin kesilmesi, bozulan sıvı dengesinin yeniden sağlanması için serum tedavisi ve birtakım ilaçlar ile pankreas istirahate alınır. Altta yatan neden safra taşı ise ve safra yolu tıkanıklığı halen devam ediyorsa endoskopik olarak yapılacak müdahale (ERCP) ile safra kanallarının ağzı genişletilerek var olan taş dışarıya alınıp, akış yeniden sağlanarak hem safra kanalı hem de pankreas kanalındaki basınç düşürülmektedir.

    Tedavi süresi hastalığın evresine göre değişir

    Akut pankreatitte tedavi süresi hastalığın şiddetine göre değişkenlik gösterir. Hafif ve orta şiddetli pankreatitte birkaç gün içerisinde iyileşme sağlanırken, pankreas organında doku kaybı ile birlikte olan şiddetli pankreatitin tedavisi hem daha güçtür hem de daha uzun sürmektedir. Bu gibi durumlarda oluşan ölü dokuların temizlenmesi için endoskopik ve/veya cerrahi müdahale gerekebilmektedir.

    Erken tanı ile kontrol altına alınabilir

    Akut pankreatit hastalığı erken ve doğru teşhis edildiği takdirde uygun tedavi ile kontrol altına alınabilir. Ancak hastalığın nasıl seyredeceğini kesin olarak ön görmek her zaman mümkün olmayabilir. Bu nedenle hastaneye yatırılarak tedavi edilen kişide, belirli aralıklarla tekrarlanacak tetkikler sayesinde hastalığın gidişatı hakkında fikir sahibi olunarak tedavi yeniden şekillendirilir. Hafif ya da orta şiddetli pankreatitte çoğu zaman tam bir iyileşme söz konusu olmaktadır. Şiddetli pankreatit tablosu ise hayati risk taşıyan ciddi bir hastalıktır. Özellikle alkol kullanan, safra taşı tanısı konulmuş kişiler, trigiliserid değerleri yüksek olan ve bazı grup tansiyon ilaçlarını kullanan kişiler risk altında oldukları için karın ağrısı ortaya çıktığında akut pankreatit açısından değerlendirilmelidirler.

    Pankreas hastalığından korunmak için

    Alkol ve sigara kullanımı sınırlandırılmalı

    Aşırı yağlı ve ağır yiyeceklerden uzak durulmalı

    Diyabet (şeker hastalığı) tanısı olanlar düzenli kontrollerini yaptırmalı

    Kan yağları (trigliserid) yüksek olanlar tedavi için gerekli önlemler almalıdır.

  • Kilo artışının sebebi ciddi hastalıklar olabilir

    Kilo artışının sebebi ciddi hastalıklar olabilir

    Yemek düzeninizde herhangi bir değişiklik yapmamanıza rağmen her geçen gün kilo alıyorsanız ve aldığınız kiloları veremiyorsanız ciddi bir sağlık sorunu yaşıyor olabilirsiniz.

    Tiroid hormonlarının azalması kilo aldırabilir

    Tiroid hormonları kişilerin metabolizma hızını ayarlayan en önemli hormonlardır. Eğer tiroid hormonları vücutta normal değerine göre azalırsa kilo alıma eğilim artabilmektedir. Bu kilo alımı genellikle vücutta serbest su atılımının bozulması, yani böbreklerin suyu yeterince süzememesi sonucu oluşmaktadır. Ayrıca hipotiroidinin uzun sürede metabolizmayı yavaşlatması nedeniyle, yapılan diyetlere yanıt alınamaması ve kilo vermede zorlanma oluşmaktadır. Tiroid hormonları var olan metabolik aktiviteyi hızlandırırken, metabolizma büyüklüğünü etkilenmez. 80 kg. civarında bir kişinin vücut kompozisyonu (kas yapısı vs.) ile oluşturabileceği metabolik aktivite bellidir. Bu aktivite tiroid hormonları ile maksimuma çıkartılır. Bu nedenle metabolik aktivitenin tiroid hormonları ile zorlanması sonucu elde edilebilecek kilo kaybı sınırlıdır ve genellikle kalp yorgunluğu ve iskelet sistemi aşınması ile sonuçlanmaktadır. Ayrıca, birlikte iştah artışı olacağı için kilo alımına da yol açabilmektedir..

    Karın bölgesindeki yağlanma “Cushing sendromu” olabilir

    Vücudun strese dayanıklılığını, enerjisini, su ve tuz dengesini ayarlayan hormonlara “Adrenokortikal hormonlar” denilmektedir. Bu hormonların aşırı salgılanması ile “Cushing Sendromu” denilen özel bir obezite çeşidi oluşmaktadır. Bu rahatsızlık nedeniyle yağlar belirli bölgelerde toplanmaktadır. Daha çok gövdede toplanan yağlar sonucu karın genişlemekte ve ciltte kırmızı renkli yırtılmalar veya çatlamalar oluşmaktadır. Ayıca bu hastalıkta kişilerin yüzleri kırmızı ve yuvarlak olmaktadır. Kilonun yanında tüylenme, adet düzensizlikleri, ciltte sivilcelenme, kolesterol yüksekliği gibi birçok hastalık ve bulguya yol açabilmektedir.

    İnsülin direnci ve polikistik over yağlanma yapıyor

    Polikistik over sorunu yaşayan kişide adet düzensizliği ve erkek hormonu fazlalığına (androjen) bağlı olarak bel bölgesinin genişlemesi tipinde (android) bir kilo artışı görülmektedir. Bu tip kilo alımlarında kalp hastalıklarına daha sıklıkla rastlanmaktadır. Bunun yanında insülin direnci, polikistik over hastalığının hem göstergesi hem de nedeni olarak bilinmektedir. İnsülin direnci sadece polikistik hastalık değil karaciğer yağlanması, kolesterol yüksekliği gibi birçok rahatsızlığın da nedeni olmaktadır.

    Tek suçlu menopoz değil

    Menopoz ile birlikte alınan kilolarda, vücuttaki hormonal değişimin etkisi bilinmektedir. Bununla birlikte, yaş durumuna göre, kas kitle oranının azalışı, zaman içinde birtakım hastalıkların geçirilmiş olması, hareket azalışına neden olduğu için kilo alımı görülmektedir

    Uykusuzluk ve stresten uzak durun

    Günlük yaşamın içinde yaşanan üzücü olaylar, stres, karar verme baskısı gibi nedenler kişileri etkilemektedir. Bu tür durumlar uykusuzluğa ve geç yatmaya neden olabilmektedir. Hormonal dengesizliği bozan stres, iştah artışı ile sonuçlanabilmektedir. İştah artışı olan kişi, kendini ödüllendirme şeklinde ortaya çıkan atıştırmalarla, ekstra kalori alımına yönelebilmektedir.

    Antidepresan haplara dikkat!

    İlaç kullanımına dikkat etmek gerekmektedir. Özellikle, sık kullanılan antidepresan ilaçlar, kişinin kendini daha mutlu hissetmesine ve yemek konusunda kısıtlamaları kaldırmasına yol açabilmektedir. Bazı durumlarda antidepresanın kendi etkisi ile de kilo alımı olabilmektedir. Bunun yanında epilepsi, migren ve diyabet gibi durumlarda kullanılan ilaçlar da kilo alımını tetikleyebilmektedir. Doğum kontrol ilaçlarının iddiaların aksine obezite yaptığı kanıtlanmamıştır. Bazı durumlarda su tutulması ve kilo artışı gözlemlenmektedir ancak bu durum obezite olarak değerlendirilmemektedir.

  • Gebelere şeker yüklemesi yapılması zararlı mı?

    Tüm gebelere 24-28. Haftalar arasında 50 gram şeker yüklemesi ile şeker taraması yapılması gerekiyor. Amaç tarama ile şekeri yüksek çıkanları tesbit edip gerekli önlemleri almak ve tedaviye başlamak. Gebelik şekeri tüm gebeliklerin 7’de birinde çıkıyor ve tedavi edilmediğinde anne karnında ölümlere, düşüklere, çocuğun gelişiminde sıkıntılara neden olabiliyor yine doğum esnasında sakatlıklara ve sinir felçlerine, doğan çocukta ölümcül şeker düşmeleri ve elektrolit bozukluklarına yol açabiliyor.

    Son dönemlerde meşhur bir kadın doktorumuz televizyonlarda gebelerde şeker yüklemesi yaptırmak çocuğa zararlıdır diye nutuklar atmaya başladı. Meşhur doktorumuz gebelerin insülin düzeyine bakılsın yeterli diyor. Evet gebelikte plesantadan salgılanan çok sayıda hormon fizyolojik bir insülin direncine sebep olur, insülin direncinin en yüksek olduğu dönem 24-28. Haftalar arasındadır ve insülin düzeyini ölçtürmek tedavi için bize yol göstermez. Zaten bu haftalarda insülin direnci maksimum düzeyde olduğu için şeker yüklemesini bu haftalarda yaparız ki yanılma şansımız az olsun. Meşhur doktorumuzun dedikleri doğru olsa her 50-75 gram şekere eşdeğer tatlı –çikolata yiyen gebenin çocuklarının zarar görmesi lazım.

    Tıp her geçen gün gelişiyor ve bir Dokturun herşey hakkında bilgisinin olması olasılık dışı. Hastalara önerim bir hastalık veya konu ile ilgili bilgi alırken o branşın uzmanına kendinizi teslim edin, herşeyi ben bilirim diyenlerden kaçın. Sağlıkla kalın.

    Yard. Doç. Dr. Fevzi Balkan

    Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı

  • Diyabet sessizce yakalayabiliyor

    Diyabet sessizce yakalayabiliyor

    Genellikle kalıtımsal bir hastalık olarak bilinen şeker hastalığı yani diyabet hiçbir belirti vermeden de ortaya çıkabiliyor. Toplumda görülme sıklığı giderek artan diyabet hastalığından korunmak için doğru beslenme ve düzenli egzersizleri kapsayan bir yaşam şekli benimsenmesi gerekiyor.

    Tatlı sevmediğim için bende diyabet yoktur demeyin

    Diyabetik hastalarda en çok rastlanan belirtiler çok su içme, sık tuvalete gitme, çok yemek yeme veya iştahsızlık, halsizlik, çabuk yorulma ve ağız kuruluğudur. Ayrıca bulanık görme, açıklanamayan kilo kaybı, inatçı enfeksiyonlar, tekrarlayan mantar enfeksiyonları, kaşıntı gibi hastayı ve doktoru uyarması gereken yakınmalar da olabilmektedir. Ancak son yıllarda bu belirtiler görülmeden ve hiçbir yakınma olmadan sadece taramalar sırasında yakalanan vakaların sayısı da giderek artmaktadır. Bu nedenle ailesinde diyabet öyküsü bulunan, hipertansiyon, kolesterol ve trigliserid değerleri yüksek olan, sıklıkla kan şekeri düşen kişilerin yılda bir kez kan şekerine baktırmaları gerekmektedir.

    Türkiye’de 6,5 milyon diyabet hastası var

    Diyabet; yaşam boyu süren bir hastalıktır. Kontrol altına alınmadığı takdirde kalp hastalıkları, böbrek yetmezliği, körlük gibi birçok hastalığa yol açabilir. Ülkemizde yaklaşık 6.5 milyon kişi diyabetle mücadele etmektedir. Bu oranın %7.5’u yeni tanı konulmuş diyabetik hastalardan oluşmaktadır. Toplumda giderek salgın haline gelen diyabetten korkmak yerine, hastalığı tanımak ve yaşam tarzını sağlıklı bir şekilde düzenlemek gerekmektedir.

    Diyabet hastası mısınız?

    Diyabet hastalığında tanı için açlık kan şekeri önemli bir kriterdir; ama yeterli değildir. Doğru tanının konulması için çok su içme, çok idrara çıkma gibi yakınmalar ile birlikte günün herhangi bir zamanında kan şekerinin 200 mg/dl ve üzerinde olması, açlık kan şekerinin (en az 8 saat açlığı takiben) 126 mg/dl üzerinde olması, 75 gr. glukoz yükleme testinde 2. saat kan şekerinin 200 mg/dl ve üzerinde çıkması ve A1c değerinin %6.5’in üzerinde olması gerekmektedir.

    Kimler risk altında?

    Obez veya kilolu bireyler özellikle risk grubundandır. (Beden kitle indeksi ≥25 kg/m2) Kadınlarda bel çevresi 88 cm, erkeklerde 102 cm üstünde ise bu durum tehlikeye işaret edebilir.

    Birinci derece yakınlarında diyabet bulunan kişiler

    İri bebek doğuran veya daha önce “Gebelik diyabeti” tanısı almış kadınlar

    Hipertansiyonu olanlar, kan yağları yüksek ve bozuk olanlar (HDL-kolesterol ≤35 mg/dl veya trigliserid ≥250 mg/dl)

    Daha önce diyabet öncesi durumlar saptanmış olanlar

    Polikistik over sendromu olan kadınlar

    İnsülin direnci ile ilgili klinik hastalığı veya bulguları bulunan kişiler

    Kalp damar hastalıkları veya serebral damar hastalığı bulunanlar

    Düşük doğum tartılı olarak doğan kişiler

    Hareketsiz ve yüksek kalorili dengesiz beslenenler ( Doymuş yağlardan zengin ve posa miktarı düşük beslenme alışkanlıkları)

    Şizofreni hastaları ve bazı ilaçları kullanan kişiler

    Solid organ (özellikle böbrek) nakli yapılmış hastalar beden kitle indeksi ≥25 kg/m2 seviyesinde ise özellikle dikkat etmelidir.

    Gebelik diyabeti taraması çok önemli

    Bebeğin yaşamsal risklerini en aza indirmek, iri bebeğin getirebileceği doğum zorluklarını azaltmak, annede ileride gelişebilecek Tip 2 diyabeti ön görebilmek amacı ile risk grubunda olsun olmasın tüm gebelerde diyabet taraması yapılmalıdır.

    Kişiye özgü bir tedavi planı belirlenmeli

    Tip 1 diyabet, kan şekerini kontrol eden hormonlardan insülin isimli hormonun yetersizliği veya etkisizliği temelinde gelişmektedir. Bu hastalarda çok su içme, çok idrara çıkma ve istemsiz hızlı kilo verme yakınmaları kısa bir sürede olmaktadır. Tip 2 diyabet adı verilen olgularda ise insülin hormonuna duyarsızlık vardır. Bu kişiler insülin yetmezliğinden önceki dönemlerde uzun bir süre insülin fazlalığı olan olgulardır. Ayrıca kan şekerinin kontrolünde etkili olan diğer hormonların düzensiz salınımları ile ortaya çıkan diyabet tabloları da bulunmaktadır. Burada doğru teşhis tedaviye olumlu etki etmektedir.

    Obez veya kilolu olan kişilerde, 40 yaşından itibaren 3 yılda bir diyabet taraması yapılması önerilmekle birlikte, risk faktörleri olan kişilerde açlık kan şekeri ile her yıl tarama yapılması gereklidir. Doğru beslenme ve egzersizi kapsayan bir yaşam değişikliği tedavinin ilk ve en öncelikli basamağıdır. Hastayı tanımak ve kişiye bağlı en uygun yöntem ne ise o tedavinin uygulanması gereklidir. Tip1 diyabet tedavisi için olmazsa olmaz ilaç insülindir. Tip 2 diyabet tedavisinde ise; tedavinin ilk basamağından itibaren düzenli ilaç kullanımı ve kilo kontrolü önemlidir. Hastalara beslenme alışkanlıklarının kalıcı olarak değiştirmesi ve bunun yaşam boyu devam edeceğinin anlatılması gereklidir.

  • Diyabet farkındalığını artırma günü ;14 kasım

    Dünyada diyabet sıklığı giderek artmaktadır. Günümüzde dünyada 382 milyon şeker hastası ve 316 milyon prediyabet(gizli şeker) hastası vardır. 2035 yılında dünyada 592 milyon diyabet hastası olması beklenmektedir. ABD’de 5.1 mlyon kişi her yıl diyabet ve bağlı komplikasyonlar yüzünden ölmektedir. Ülkemizde diyabet ve diyabete bağlı gelişen sağlık problemleri önemli bir yer tutmaktadır. ÜLKEMİZDE her 100 kişiden 14 de şeker hastalığı, her 100 kişiden 12’ de gizli şeker vardır. Her yıl 14 Kasım’ da kutlanmakta olan Dünya Diyabet Günü, diyabet dünyasının en önde gelen farkındalık kampanyasıdır. Bu kampanya tüm dünyada giderek yükselmekte olan diyabet hastalığındaki artış oranlarının önemli bir endişe kaynağı halini alması üzerine, Uluslararası Diyabet Federasyonu(IDF) ile Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından 1991 yılında başlatılmıştır. 1921 yılında insülini bularak diyabet hastası milyonlarca hastanın tedavisini mümkün kılan biyokimyacı Fredrick BANTİG’in doğum yıl dönümü anısına her yıl 14 Kasım’da “Dünya Diyabet Günü” olarak düzenlenerek çeşitli etkinlikler yapılmaktadır.

    Diyabet ve sorunları konusuna dikkat çekmek amacıyla 14 Kasım Diyabet Günü’nün Mavi Halka şeklinde bir amblemi bulunuyor. Mavi renk, umudu; halka da birliği temsil ediyor. Yapılan bilimsel çalışmalarla ülkemizde 7 milyonun üzerinde diyabetli olduğu, yaklaşık 3 milyon kişinin ise diyabetli olduğundan haberdar olmadığı tespit edilmiştir. Diyabet hastalığının görülme sıklığının obezitenin artışına paralel olarak hızla arttığı ve 20 yaş üzeri her yedi kişiden birinin diyabetli olduğu ortaya çıkmıştır. Yapılan büyük bir çalışmanın sonuçlarına göre, (TURDEP-II) son 12 yılda diyabet sıklığı ülkemizde yüzde 90 artarak yüzde 7,7’den yüzde 13,7’e çıkmıştır, obezite oranı yüzde 44 artmıştır. Hareketsiz yaşam tarzı, sağlıksız beslenme ve obezitedeki (şişmanlık) artışın bu sonuca çok önemli katkısı olduğu bilinmektedir. Diyabet kısaca, vücudun kan şekerini uygun şekilde kullanamaması ve depolayamaması olarak tanımlanabilir. İnsülin eksikliğinde veya etkisizliğinde “diyabet” ortaya çıkar. Kanda şeker miktarı artar ve böbreklerden idrarla dışarı atılır. Rahatsızlığın iki tipi vardır: İnsüline bağımlı diyabet ve İnsüline bağımlı olmayan diyabet. Kişinin kan şekeri düzeyi normalden yüksek olmasına karşın, diyabet tanısı koymaya yeterli yükseklikte değilse, bu durumda kişi prediyabetik yani gizli şeker hastası olarak tanımlanabilir. Pre-diyabetik olan kişilerin çoğunda 10 yıl içinde Tip 2 diyabet geliştiği çalışmalarla tespit edilmiştir. Diyabetli kişilerde sıklıkla: halsizlik, aşırı iştah, aşırı susama ve su içme, sık idrara çıkma, kilo kaybı, bulanık görme, cilt enfeksiyonları, İyileşmeyen yaralar meydana gelebilir. Diyabet tanısı için 10-12 saatlik açlık sonrası kan şekerine bakılır. Aşağıdaki kriterlerden birisi varsa, kişi diyabetli olabilir. Açlık kan şekeri 126 mg/dl’den yüksek, rastgele ölçülen kan şekeri düzeyi 200mg/dl’den yüksek, şeker yükleme testi sırasında kan şekeri düzeyi 200mg/dl veya üzerinde ise kişi diyabetli olabilir. Hemen doktora başvurmalıdır. En önemli tedavi şekli yaşam değişikliğidir. Diyabet tedavisinde diyet tedavisi, egzersiz yapmak ve şeker kontrolü sağlanamadığı durumlarda ilaç tedavisi yapılmaktadır. İlaç tedavileri içinde oral antidiyabetikler, insülin tedavisi seçenekleri bulunmaktadır. Ne yazık ki diyabeti tamamen iyileştirici bir tedavisi yoktur. Dünyada her 30 saniyede bir, diyabetik ayak ülseri nedeni ile bir hastanın ayağı kesildiği tahmin edilmektedir. Ayrıca diyaliz ünitelerinde tedavi gören hastaların yüzde 50’si diyabetlidir. Diyabetli hastaların %10-20’si bobrek yetersizliği nedeniyle kaybedilmektedir. Dünya’da her 10 saniyede üç kişi diyabet oluyor ve her 15 saniyede iki kişi diyabete bağlı nedenlerden ölüyor. Birçok ülkede ölüme neden olan hastalıklar içinde diyabet beşinci sırada yer almaktadır. Yetişkin diyabetlilerde, diyabetli olmayan yaşıtlarına kıyasla kardiyovasküler olay riski 4 kata kadar çıkmaktadır. Diyabetlilerin %60-75’i kardiyovaskuler hastalıklar (koroner arter hastalığı ve inme) nedeniyle kaybedilmektedir.Diyabet, yaşam süresini beş ile on yıl arasında kısaltmaktadır. Tüm dünyada böbrek yetmezliği tedavisi uygulanan olgular ile 65 yaş altı körlük ve travma dışı amputasyon olgularının en yaygın nedenini diyabet oluşturmaktadır. Diyabet suresi 15 yıla ulaşan diyabetlilerin %2’sinde korluk ve %10’unda ciddi gorme kaybı geliştiği bilinmektedir.

    Tip 2 Diyabet Ve Komplikasyonlarından Korunmak İcin Aşağıdaki Tedbirler Önerilmektedir:

    Boya uygun vucut ağırlığı hedeflenmeli ve bu ağırlığın korunmasına calışılmalıdır.

    Yeterli ve dengeli beslenmeli; gunde en az 5 (beş) porsiyon sebze ve meyve tuketilmelidir.

    Gunluk enerjinin %25-30′ u yağlardan sağlanmalı, enerjinin doymuş yağ asidinden gelen
    oranı %10′ un altında olmalıdır.

    Şeker gibi basit karbonhidratlar gunluk enerjinin ≤%10′ unu aşmamalı, basit karbonhidratlar
    yerine kurubaklagiller, tam tahıl urunleri tercih edilmelidir.

    Gunluk alınan tuz miktarı 5 g’ı aşmamalıdır.

    Fiziksel olarak aktif olunmalıdır. Haftanın en az 5 gunu, duzenli olarak en az 30 dk orta yoğunlukta aktivite (orneğin tempolu yurume egzersizleri) yapılmalıdır. Kilo kaybı sağlanması icin daha fazla fiziksel aktivite yapılması gereklidir.

    Sigara kullanılmamalı ve aşırı alkol tuketiminden kacınılmalıdır.

    Gunumuzde Tip 1 diyabetin onlenmesini sağlayabilecek etkin bir yontem mevcut değildir.

    Diyabetin komplikasyonlarından korunmak icin erken tanı şarttır.

    Yard.Doç.Dr.Fevzi Balkan

    Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı

  • Kanserde immunoterapi ve bağışıklık sistemi

    Bağışıklık sisteminin ne kadar önemli olduğu artık çok iyi biliniyor. Onun korunmasının, güçlendirilmesinin ve dengeli çalışmasının gerekliliği çeşitli yayınlarla topluma anlatıldı.

    Hastalıklar ile savaşırken bağışıklık sisteminin silahşorları olan akyuvarlar yani lökositler bizim için en önemli hücrelerdir. Bunların yeterli sayıda ve fonksiyonlarının sağlıklı olması bizi hastalıklardan korur veya hastalıkları kolaylıkla atlatmamızı sağlar. Akyuvarların birçok alt kolları vardır. Makrofajlar, dentritik hücreler, natural killer (doğal öldürücü hücreler) , B ve T lenfositler, monositler ve bu hücrelerden salınan binlerce faktör, enzim vb. bağışıklığımızı oluşturan, dengede tutan faktörlerdir. Bağışıklığımız neden bozuluyor da biz hastalanıyoruz? İşte bu tüm bilim adamlarının yıllar yılı araştırdığı ve hastalıklarla mücadelede odaklandığı konu budur! Birçok mikrobik hastalıklara karşı antibiyotiklerin, antivirallerin keşfi, aşıların ortaya çıkarılması bu yolla sağlanmıştır.

    Günümüzde İmmünoloji ve bağlantılı bilim dallarının yeterli önemi kazanmadığını düşünmekteyim. Sağlam bir bağışık sistemi, oluşan her kanser hücresini her an fark eder ve aynen mikropları ve yabancı cisimleri temizlediği gibi yok eder. Peki, bu neden herkeste çalışmaz? Aslında herkeste çalışabilir. İmmunoterapi burada devreye girer. Biz bağışıklığımızı tam olarak sağlıklı hale getirirsek kanseri yenebiliriz!

    Öncelikle bağışıklığımız neden bozulmuş olabilir gelin bir göz atalım.

    Gece uykusu: Bağışıklığımızın en önemli belirteçlerinin başında gece uykusunu vaktinde, çok düzgün uyumak ve sabah dinç kalkmak gelir. Bunu sağlayabiliyor muyuz? Sağlayamıyorsak nedenlerini bulup düzeltmeliyiz.

    Vücut sıcaklığımız: Sabah yataktan kalmadan uyanır uyanmaz ölçümleyeceğimiz beden sıcaklığımız bağışıklık ve metabolizmamızın en önemli göstergelerindendir. Aynı zamanda tiroid bezimizin de çalışıp, çalışmadığını bize gösterir. 36,5ºC civarı bir sıcaklığımız olmalıdır.

    Beslenme: Bu konuda sayfalarca yazı yazılabilir, ancak en önemli faktörler; tedavi esnasında şeker, rafine gıda, unlu mamullerin tümü, her tür ekmek asla tüketilmemelidir. Şekere dönüşen alkol ve benzeri gıdalar da derhal terkedilmelidir!

    Güneş ve D vitamini: Güneşten gerektiği kadar faydalanılmalıdır. D vitamin seviyesinin uygun düzeyde (80-120 ng/ml) olması için her gün en az 20 dakika güneş görülmelidir.

    B12 ve folat (Folik asit): B12 seviyesinin 500pg/ml üzerinde, folik asit seviyesinin de 15 ng/ml üzerinde olması uygundur. Böylece vücutta DNA sentezi düzgün yürüyecek, lökositler sağlıklı üretilecek, kemik iliği doğru çalışacak ve bağışık sistemi güçlenecektir.

    Bağırsak flora dengesi: Tiroid fonksiyonları, kortizol seviyesi, pankreasın çalışması, insülin direnci, kolesterol, karaciğerin dengesi gibi birçok ana faktörü etkileyen en önemli husus bağırsak flora dengesidir. Alerjilerin tümü, anjiyo-ödem, ürtiker, egzama, sedef, vitiligo gibi cildi etkileyen tüm hastalıklar yine bağırsakların bozukluğunun değişik nedenler ile oluşması sonucu gelişmektedir.

    Gıda duyarlılıkları: Glüten hassasiyeti ve laktoz in-toleransı en önemlileridir. Yapılan araştırmalar, glüten hassasiyeti olduğunu düşünen birçok hastanın aslında çölyak-dışı glüten hassasiyetine (ÇDGH ) sahip olabileceğini ve glütenden de fazlasına hassasiyet geliştirmiş olabileceklerini göstermiştir. (New York Times “Well” adlı blogunda kaleme alan Jane Brody). Glüten, buğday, arpa ve çavdarda bulunur. Çölyak hastalarında bu protein oto- immün tepkisine yol açıp, bağırsaklara zarar vermesine sebep olur. Ulusal Çölyak Farkındalık Kurumuna göre, Amerika’da iki ila üç milyon insan çölyak hastasıyken, 18 milyon insanda ise glüten hassasiyeti saptanmıştır. Wallstreet Journal soruyor: “Glütensiz bir diyet daha mı sağlıklıdır?” Yapılan son araştırmalara göre, bahsi geçen 18 milyon glüten hassasiyeti bulunan Amerikalının bir kısmının ÇDGS hastası olabileceği tahmin ediliyor. 2011’de yapılan bir araştırmada, Monash Üniversitesinde görevli olan gastroenterolog Peter Gibson, 34 tane IBS (irritabl bağırsak sendromu) hastasını muayene ediyor ve bu hastaların çölyak olmadığı halde glütene kötü tepki verdiklerini saptıyor. Araştırmalarının sonucunda ÇDGS nin var olabileceğini savunuyor. Daha da önemlisi, başka araştırmalar ÇDGS hastalarının sadece glütene değil, bazı karbonhidratlara da hassasiyetleri olabileceğini göstermektedir. Bu karbonhidratlar fermente olabilen oligosakkaritler, disakkaritler, monosakkaritler ve polyollardır. (Sorbitol, xylitol, maltitol ve isomalt gibi şeker türü alkol ve tatlandırıcılarda bulunan, birden fazla hidroksil grubu barındıran alkol türleri içeren karbonhidratlar). Araştırmacılar henüz sorunun çölyak hastalarında olduğu gibi oto-immün bir tepkiden mi, yoksa glütenin salınım yaptığı kimyasallardan ötürü mü oluştuğundan emin değiller. Başka bir araştırmada Gibson, incelediği 37 tane IBS ve ÇDGS hastalığına sahip kişilerin sadece %8’inde glütene özellikle tepki verildiğini saptıyor. Bu sonuç araştırmacıları semptomlarda esas sorumlu olan Fodmap (Polyol) karbonhidratlarına yönlendirdi.

    Yeni ‘Glütensiz’ amblemler ne anlama geliyor? IBS’den şikâyetçi hastalar, Fodmap (polyol) karbonhidratlarını altı ila sekiz hafta tüketmediklerinde, sıkıntılarının azaldığını ve hatta kaybolduklarını görmekteler. Uzmanlar bu tür hastaların Fodmap’ları tamamen diyetlerinden çıkarmalarını ve sorunların ortadan kalktıktan sonra tekrar yavaş ve azar azar diyetlerine katıp hassasiyetlerini kendi kendilerine ölçmelerini öneriyorlar. ÇDGS tanısını yüzeysel olarak koymak için, Mayo Clinic’te Görevli olan Joseph Murray, çölyak hastalığı kan testinin negatif olması, bağırsak biyopsisinin, bağırsakta bir zararın olmadığını göstermesi, semptomların başka hiçbir açıklamasının olmaması, glütensiz bir diyette semptomların kaybolması, glüteni tekrar diyete dahil ettiğinizde semptomların geri dönmesine dikkat edilmesini öneriyor.(Brody, “Well,” New York Times, 10/6).

    Bu gün bir çok bağırsak şikayeti olan hastanın; kabızlık, şişkinlik, aşırı ishal atakları gibi altında yatan ana nedenlerinin gıda intoleransları ve bağırsak flora bozuklukları ile bunlara bağlı gelişmiş metabolik hormonal bozukluklar ve yetmezlikler, emilim bozukluklarına bağlı gelişmiş demir, B12, folat, D vitamin, çinko selenyum magnezyum eksiklikleri ve sonuçları kaynaklı olduğunu biliyoruz. Bir kişinin kolesterolü çok yüksek ise bağırsak florası çok bozuk demektir. Bir kişinin ürtikeri varsa bağırsak ve midesinde kötü huylu bir bakteri ve/veya mantar mutlaka araştırılmalıdır. Eğer bunlar çok önce tespit edilir ve önlenirse kanser dâhil birçok hastalığa karşı korunmuş oluruz. Kanserde İmmunoterapi tüm bağışıklığı bozan nedenleri tek tek ele aldığı için çok önemli bir tedavi şeklidir. Bağışıklığı onaran, güçlendiren bir tedavidir. Kemoterapi ve radyoterapiden çok farklıdır. Bağışıklıktaki bozukluğu gidererek, hedefe yönelik tedavi uygular. Bu da tedavide yanıtı güçlendirir, yan etkiyi minimalize eder.

    CEA seviyesinin önemini önceki makalelerimde de anlatmıştım. Bağışıklığımızın en önemli belirteçlerindendir. Yeni belirteçlerden biri de bağırsakta salgılanan kalprotektin miktarı, bağırsaktaki inflamasyon ve permeabilitenin yani geçirgenliğin göstergesidir. Bir de bağırsaktaki mukozal bağışıklık seviyesidir. Günümüzde bunların hepsini ölçümleyebiliyoruz. Glüten duyarlılığının olması kişide kanser riskini 5 kat arttırmaktadır. Glüten duyarlılığı olan kişinin glütenden fakir beslenmesi bu riski normalize edebilmektedir. Aynı durum laktoz duyarlılığı için de mümkündür. 18 yaşından büyük, ve büyüme, gelişme çağını tamamlamış tüm erişkinlerde laktoz duyarlılığı olsun olmasın süt içilmesini önermiyoruz. Çünkü süt tüketiminin vücutta bir çok growth hormon -IGF -1(büyüme hormonları) ve benzeri yolakları uyardığını ve bağışıklığı kötü yönde etkilediğini artık biliyoruz. Bu hormonların uyarılması en çok kanser hücrelerinin beslenip büyümesi ve vücuda kolayca yerleşmelerine yol açmaktadır.

    Bağırsak florasının bozulmaması için, yetiştirme kümes hayvanları, bunların yumurtaları, yetiştirme büyük ve küçükbaş hayvanlar, yetiştirme balık ve türevleri tüketilmemelidir. Bunlar aynı şeker gibi bağırsağımızın çürümesine, bağışıklığımızın bozulmasına yol açar. Alfatoksin içeren karabiber, pulbiber, yerfıstığı gibi gıdalardan da mümkün olduğunca uzak durulmalıdır. Kızartmaları, margarinleri, toksik yağları saymama gerek yok sanırım.

    Peki ne yemeliyiz? İyi koşullarda hazırlanmış soğuk sıkım çörekotu yağı, üzüm çekirdeği yağı, EPA DHA sı yüksek omega 3’ler hindistancevizi yağı özütü MCT, zerdeçal, spiruluna gibi yosunlar, koenzim Q10, alfa lipoik asit, C vitamini, antioksidanların tümü ve beta glukan bağışıklığı destekleyen etkinliği kanıtlanmış gıdalardır.

    Kanserde immunoterapi bağışıklıkta oluşmuş arızaların tamiri ile meşgul olduğu için başarılıdır. Günümüzde bilim dünyası bu tedaviden uzak kalınamayacağını, hatta daha fazla yakınlaşması gerektiğini anlamıştır. Bugüne dek binlerce antibiyotik üretildi ama mikroplar hep galip geldi ve direnç geliştirdiler, bizi yenmeyi başardılar. Bunun çözümünün vücudumuzun doğal savunma sisteminin güçlendirilmesi olduğu yeni yeni anlaşılmaktadır.

    Zararın neresinden dönsek kardır diyerek, daha bilinçli beslenerek, bağışıklığımızı güçlendirelim. Bunu bir yaşam şekli haline getirelim.

    Sağlıcakla kalın.

  • Diabetes mellitus

    Diabetes mellitus

    Diabet (şeker) hastalığı nedir?

    Diabetes mellitus,insülin salgılanmasında eksiklik ya da insülin etkinliğindeki yetersizliğin neden olduğu kan şekerindeki yükselme ile ortaya çıkan kronik metabolik bir hastalıktır.

    İnsülin üretimindeki yetersizlik ya da hücrelerin insülini kullanmadaki yetersizliği kan şekerinde yükselmeye yol açar.

    Glukoz yiyeceklerdeki basit şekerdir ve vücut hücrelerinin uygun şekilde çalışması için gereken enerjiyi sağlar.Yemek sonrası yiyeceklerdeki karbonhidratların parçalanması ile ortaya çıkan glukoz ince barsak hücreleri tarafından emilir.Kana geçen glukoz gerekli vücut hücrelerine taşınır.Glukozun hücre içine girmesi ve kullanılması için insüline ihtiyaç vardır.

    İnsülin pankreastan üretilip kana salınan bir hormondur.Glukozun hücre içine girmesine yardım eder ve kan şekerini düzeyini düzenler.Yemek sonrası kan şekeri düzeyi yükselir.Artan kan şekeri düzeyine yanıt olarak pankreas kan dolaşımına daha fazla insülin salgılar.Böylece glukozun hücre içine girmesi ve yemek sonrası artan kan şekerinin düşürülmesi sağlanır.Kan şekeri normal düzeye gelince pankreastan insülin salınımı da normal düzeye döner.Açlık durumunda da insülin belirli bir oranda kana salınarak kan şekerinin dengede tutulması sağlanır.Diabetik hastalarda insülin yokluğu,vücut ihtiyacına göre göreceli olarak eksikliği ya da vücut hücreleri tarafından uygun şekilde kullanılamaması söz konusudur.Tüm bu faktörler kan şekeri düzeyinin yükselmesine neden olur.

    Kaç tip diabet vardır?

    Başlıca 2 tip diabet vardır.Tip 1ve 2

    Tip 1 Diabet insülin bağımlı ya da erken başlangıçlı diabet olarak bilinir.Bu tipte pankreas insülin üretemez ve salgılayamaz.Bu tip diabetik hastalar mutlaka insülin tedavisi kullanmak zorundadır.

    Tip 2 Diabet insülin bağımlı olmayan ya da geç başlangıçlı diabet olarak adlandırılır.Bu tipte pankreas insülin üretebilir ancak üretilen insülin vücut için yetersizdir ya da özellikle yağ ve kas hücrelerinin insüline duyarlılığında azalma mevcuttur.Tip 2 diabet genellikle 30 yaş sonrasında ortaya çıkar ve yaşla sıklığı artar.Başlıca nedenleri kötü beslenme alışkanlıkları,kilo artışı ve egzersiz eksikliğidir.

    Tip 1 ve 2 formları dışında diabet oluşabilen diğer durumlar,gebelik ,pankreasın insülin üreten hücrelerini hasara uğratan durumlar (kronik pankreatit,cerrahi,travma vb gibi),hiperglisemiye (kan şekeri yüksekliği) neden olabilen diğer hormon bozukluklarıdır.

    Diabet belirtileri nelerdir?

    Diabetin erken dönem belirtileri artmış kan şekeri düzeyi ve idrarla şeker atılımının artması sonucudur.Ağız kuruluğu,çok su içme sık idrar çıkma ile kendini gösterir.

    İnsülinin göreceli ya da mutlak yokluğu iştah artışına rağmen kilo kaybına eğilim yaratır.

    Diabetik hastalarda halsizlik yorgunluk bulantı kusma görülebilir.Safra kesesi,deri ve genital bölge infeksiyonlarına eğilim artar.

    Kan şekerinde yükselme görmede bulanıklaşmaya neden olabilir.

    Diabet tanısı nasıl konur?

    Açlık kan şekeri düzeyine bakılması tanı için ilk yoldur.En az 8 saatlik gece açlığından sonra alınan kan örneğinde normal plazma glukoz(şeker) düzeyi 100mg/dl den az olmalıdır.

    Açlık plazma glukoz düzeyinin farklı zamanlarda yapılan 2 ya da daha fazla testte 126dan yüksek olması diabet tanısı koydurur.

    Herhangi bir zamanda yapılan kan şekeri düzeyi 200 ve üzerinde ise diabet mevcuttur.

    Açlık kan şekeri düzeyi 100mg/dl üzerinde ancak 126mg/dl altında ise(100-126) bu duruma bozulmuş açlık glukozu adı verilir.Bu durum prediabet denilen diabet öncesi dönemdir ve kişinin diabet açısından risk taşıdığını ifade eder.Bu durumda glukoz tolerans testi (şeker yükleme testi) yapılmalıdır.

    Prediabet evresi nedir?

    Tip 2 diabet belirtileri gelişmeden önceki dönemdir.5-15 yıl olabilir.Bu sürede Bozulmuş Açlık Glukozu (açlık kan şekerinin 100-125 arası olması) ve Bozulmuş Glukoz Toleransı (şeker yükleme testinde 2.saat kan şekeri düzeyinin 140-199 arası olması) evreleri görülür.

    Prediabet evresinden diabet tanısına geçiş önlenebilir mi?

    Prediabet evrelerinden biri saptandığında günlük kalori ve yağ alımı azaltılmalı ve fiziksel aktivite arttırılmalıdır.Bu şekilde yaşam tarzı değişikliği ile diabet gelişimi önlenebilir.Ayrıca yaşam tarzı değişikliği diabet tedavisinin tüm basamaklarında yer alır.Yaşam tarzı değişikliği sadece kan şekeri düzeyi üzerine değil tüm risk faktörleri üzerine de olumlu etki gösterir.

    Diabetin vücuttaki etkileri nelerdir?

    Diabetin zamanla yol açabileceği durumlar körlük,böbrek yetmezliği,sinir hasarı,damar sertliği,inme,kalp damar hastalığıdır.Bunlar kronik komplikasyonlardır.

    Ayrıca diabet seyrinde kan şekerindeki anormal yükselme ve düşmelere bağlı olarak hiperglisemik ya da hipoglisemik koma gelişebilir.Bu durumlar da akut komplikasyonlardır.

    Diabet tedavisi nedir?

    Diabet kronik bir durumdur.Yani tedavi hastalığı ortadan kaldırmaz kontrol etmeyi sağlar.Diabet tedavisi kan şekeri dengesinin sağlanmasını ve komplikasyonların önlenmesini ya da geciktirilmesini amaçlar.

    Tedavi diabetin tipine ve ağırlık derecesine göre değişir.

    Tip 1 diabette tedavi mutlaka insülindir.Bu hastalarda pankreas insülin üretmediği için gerekli insülinin ilaç tedavisi olarak verilmesi yaşamın sürdürülmesi için şarttır.Yanısıra diabetik diyet ve egzersiz de önemlidir.

    Tip 2 diabette ise tedavinin ilk basamağı öncelikle kilo azaltılması diabetik diyet ve egzersizdir.Bu basamakta kan şekeri düzenlemesi sağlanamazsa ağız yoluyla alınan ilaçlar kullanılır.Ağız yoluyla alınan ilaçlar kan şekeri kontrolünde yetersiz kalırsa insülin tedavisine geçilebilir.

    Diabet belirtisi olmasa da diabet açısından risk taşıyanlar kimlerdir?

    Beden kitle indeksi 25 ve üzeri olanlar (obezite)

    Fiziksel aktivitesi az olanlar

    Birinci derece yakınlarında diabet olanlar

    Gebelik diabeti olanlar ve 4 kilo üzerinde bebek doğuranlar

    Hipertansiyonu olanlar

    HDL(iyi)kolesterol düzeri 35 ‘in altında ya da trigliserid düzeyi 250 üzerinde olanlar

    Bu kriterlerden bir ya da birkaçına sahip kişilerde diabet taraması yapılmalıdır.

    Bu kriterler yoksa tarama testleri 45 yaşında başlamalı ve sonuçlar normalse 3 yılda bir tekrarlanmalıdır.

    7 soruda diabet riskiniz test edebilirsiniz:

    1.Kaç yaşındasınız?

    40 yaşından küçük (0 puan)

    40 – 49 arası (1 puan)

    50 – 59 arası (2 puan)

    60 yaş üstü (3 puan)

    2.Cinsiyetiniz

    Erkek (1puan)

    Kadın (0 puan)

    3.Kadınsanız, gebelik diabeti teşhisi konuldu mu?

    Evet (1 puan)

    Hayır (0 puan)

    4.Diabeti olan anne, baba ya da kardeşiniz var mı?

    Evet (1 puan)

    Hayır (0 puan)

    5.Yüksek tansiyon teşhisi konuldu mu?

    Evet (1 puan)

    Hayır (0 puan)

    6.Fiziksel olarak aktif misiniz?

    Evet (0 puan)

    Hayır (1 puan)

    7.Beden kitle indeksiniz kaç ?

    (Beden kitle indeksi:Vücut ağırlığının (kg) boy uzunluğunun metre cinsinden karesine bölünmesi) (örnek:Kilo:50 Boy:1.5m BKİ: 50/(1,5X1,5) =22,22)

    24.9 (0 puan)

    25-29.9 (1 puan)

    30-39.9 (2 puan)

    40ve üzeri (3 puan)

    Sonuç: 5 veya üzeri ise diabet için risk yüksektir.