Kategori: Dahiliye – İç Hastalıkları

  • Ameliyatsız zayıflamada kişiye özel yöntemler

    Birçoğumuz fazla kilolarımızdan şikayetçiyiz. Sağlığımız tehlikede, hayatımızı yaşayamıyoruz. Kıyafetlerimize sığamıyor, beğendiklerimizi giyemiyor, başarısız diyet hikayelerinin kahramanları oluyoruz. Şehir hayatı, stres, kapalı çalışma ortamları bizi abur cuburlara sürüklüyor, en büyük egzersizimiz ofiste kahve makinesine yaptığımız yürüyüş oluyor.

    Kilo vermek adına uygulanan diyet listeleri, egzersiz ya da yaşam tarzı değişiklikleri her hastada aynı derecede başarılı olmayabiliyor. Bu yöntemlerle bazı hastalar kolaylıkla kilo verebilirken, büyük kısmında sonuçlar istendiği gibi olmuyor. Çoğunlukla da diyet bırakıldığında verilen kiloların daha fazlası geri alınıyor. Yani fazla kilo ve obezite tedavisinde her yöntem her hasta için işe yaramayabiliyor. Kişiye özel, ameliyatsız tedaviler ise başka hastalıklara sebep olmadan tüm metabolik değerleri normalleştiriyor ve hastaların yaşam konforuna zarar vermeyen, koruyucu çözümler oluyor.

    Obezite ve kilo fazlalığında “Kişiye Özel, Ameliyatsız Tedavi” Etkili Çözüm

    Kilo fazlalığı ve obezitenin kişiye özel, ameliyatsız tedavisine hastanın genel sağlık durumunun değerlendirilmesi ile başlanıyor Değerlendirmeyle obeziteye ve ya kilo fazlalığına neden olan hormonal ve metabolik değerlerdeki bozukluklar saptanıyor ve ardından diyet, egzersiz, davranış değişikliği, ilaç, biyoenterik intragastrik sistem gibi tedavi yöntemlerinden uygun olanları seçilerek tedavi gerçekleştiriliyor.

    Diyabeti, Tiroid Hastalığı Ve Hipertansiyonu Olan Hastalara da Uygulanabiliyor

    Diğer yöntemlerden sonuç alamayan ve vücut kitle indeksi (kilo/boy2) 27 kg/ m2’nin üzerinde olan bireylerin, ideal kilolarına ulaşmaları için en güvenilir ve kalıcı yöntemlerden biri Biyoenterik İntragastrik Balon uygulaması. Kan glisemi düzeyini ve tansiyon yüksekliğini kolaylıkla dengeleyebildiği için diyabeti, tiroid hastalığı ve hipertansiyonu olan tüm fazla kilolu ve obez hastalara da, Biyoenterik İntragastrik Balon uygulaması öneriliyor. Çoğu şeker hastasında sağlanan kilo kaybı hastaların ilaçlara ve insüline olan ihtiyacını ortadan kaldırıyor. Vücut kitle indeksi 40 kg/m2 nin üzerinde olan morbid (aşırı) obez hastalarda da cerrahi öncesi kilo kaybı sağlamak için bu yöntem uygulanabiliyor.

    Günlük Hayata Hemen Dönmek Mümkün

    Tedavi programına dahil olan hastaya önce kan tahlilleri ve mide endoskopisi uygulanarak intragastrik uygulamaya engel bir hastalık olup olmadığı inceliyor, sorun yoksa 15 dakikalık uygulamayla Biyoenterik İntragastrik Balon, endoskopik olarak mideye yerleştiriliyor. Uygulama bir ameliyat değil, kalıcı hiçbir değişiklik yaratmıyor, biyoenterik balon ömür boyu vücutta kalmıyor, istenildiğinde kolaylıkla çıkartılabiliyor. Hastanede yatış gerekmiyor, uygulama sonrasında normal yaşama kolayca dönülebiliyor.

    Biyoenterik İntragastrik sistemlerin mide içerisindeki hacmi, hastanın yaşam konforunu bozmayacak, herhangi bir şikayet yaratmayacak ve istenilen kilo kaybını sağlayacak şekilde ayarlanıyor. Biyoenterik İnstragastrik balon uygulamalarının klasik mide balonu uygulamalarından temel farkı ise klasik uygulamada hastanın yaşam konforunu bozan sorunlarla intragastrik uygulamada karşılaşılmaması, hastaların günlük yaşam kalitelerinin korunması. Hastalar hedefledikleri kiloya ulaştıklarında, sistem yine endoskopik yolla yaklaşık 10 dakika içerisinde çıkarılıyor. Uygulanan intragastrik sistemlerin midede kalma süresi 12 ay. Aşırı kilolu hastalarda ise hedef kiloya ulaşmak için birinci yılın sonunda eski sistem çıkarılıyor, aynı seansta yeni bir sistem uygulaması yapılıyor.

    Sonuçları Yüz Güldürüyor

    Biyoenterik İntragastrik Sistem uygulamalarıyla birlikte, obezite ve kilo fazlalığının altında yatan metabolik ve endokrinolojik hastalıkların da tedavisi yapılarak ayda 4 – 6; 6 ayda 35.5, yılda 47.9 kiloya kadar kilo kaybı sağlanabiliyor. Uygulama küçük porsiyonlarla açlık hissinin bastırılmasını, uyulmakta zorlanılan diyetlere ve diğer önerilere kolayca uyulmasını sağlamakla birlikte, hızlı ve gözle görülür etkisiyle hastanın kararlılığının ve motivasyonunun arttırip, adım adım hedeflenen sağlık ve mutluluğa ulaştırıyor.

  • Göbek yağlandıran hormonlar

    Vücudumuzdaki yağ oranın artmasına obezite adı verilmektedir. Erkeklerde vücut yağ oranın %20, kadınlarda %30’u geçmesi durumu artık vucutta değişimlerin başladığının göstergesidir. Yağlanma başlangıçta göbek bölgesinde başlar göbeğimiz yağlandıkça bazı hormonların salgısı değişir. Salgıların artması göbek yağlanmasını artırır, bu kısır döngü artarak devam eder. İç organ yağlanmamızdan en çok etkilenen organların başında karaciğer gelir.

    Göbek yağlandıran hormonların başında insülin hormonu gelmektedir. İnsülin hormonu fazla salgıladığımızda şekerimizi düşürerek daha fazla acıkmamızı sağlar fazla yediğimizde de göbek yağlanmamız artar. Bir diğer göbek yağlanmasını artıran hormon tiroid bezimizin az çalışmasıdır.

    Vücudumuzda strese yanıt olarak artan, böbreküstü bezinden salgılan kortizol hormonu, insülin direncini ve kanda şeker düzeyini artırmaktadır. Cushing sendromu adını verdiğimiz kortizol hormonunun aşırı salgılandığı durumlarda , göbek yağlanması, karaciğer yağlanması , yüzde ve sırt bölgesinde yağlanma olabilmektedir. Stres durumunda kilo alımının en büyük sebebi kortizol hormunun salgısının artmasıdır.

    Artan yağ dokusu hormon salgılayan bir bez gibi davranarak vucütta metabolik bozuklukları artırabilir. Yağ dokusundan salgılanan başlıca hormonlara adipokin adı verilmektedir. Adipokinler; leptin, adiponektin, rezistin, tümör nekroz faktör-alfa, interlökin-6, visfatin, apelin, adipsin, asilasyon uyarıcı protein, plazminojen aktivatör inhibitör-1, omentin, obestatin gibi hormonları kapsamaktadır. Özellikle göbek bölgesindeki yağlanma bu hormon seviylerinde değişimlere sebep olabilmektedir. Özellikle Rezistin, visfatin, omentin, obestatin, apelin gibi hormonlar insülin direncini de dahada artırılar.

    Sağlıklı zayıflamak ve göbek yağlarımızdan kurtulmak için hormonların etkisi gözardı edilmemeli. Sağlıklı beslenme programı öncesi gerekli hormonlarımızın seviyesi ölçülmelidir. Sağlıkla kalın.

    Yard.Doç.Dr.Fevzi Balkan

    Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı

  • Hayvansal proteinler romatizmal hastalıkları ve ağrıları nasıl tetikler?

    Uzun zamandır romatizma tedavisinde birçok ilaç kullanılmakta ve her geçen gün yeni ilaçlar piyasaya çıkmaktadır. Bizler, yoldan çıkmış ve kendi vücuduna zarar vermeye başlamış bağışıklık sistemi hücrelerini nasıl durduracağımızın çarelerini aramaktayız. Bunun için iltihap kaskadında belirli noktaları bloke eden ilaçlar kullanıyoruz. İltihabı oluşturan moleküllerin üretimini kimyasal yollarla engellemeye veya bunu üreten hücrelerin elini kolunu bağlamaya çalışıyoruz. Özellikle son yıllarda yeni geliştirilen bazı ilaçlar hem maliyetleri hem de yan etkileri nedeniyle son derece dikkat edilmesi gereken ilaçlardır…

    Romatizmal hastalıkların büyük çoğunluğu otoimmun hastalıklardır. Yani bağışıklık sisteminin kendi hücrelerini artık tanıyamaz duruma geldiği ve kendi hücrelerine savaş açtığı haller olarak tanımlayabiliriz. Peki, bu neden oluyor? Genetik yatkınlığın katkısı büyük ama çevresel bazı etkenler nasıl bir değişim yaratıyor da hücreler birbirini tanıyamaz hale geliyor?

    Elbette ki bu ince mekanizmaları aşağı yukarı biliyoruz ve ilaçları da bu mekanizmalar üzerinden geliştiriyoruz. Kesinlikle verilen ilaçlar işe yarıyor. Ama bir yandan da yan etkilere neden oluyor… Üstelik ilaçları kullandığımız sürece etkili ve bırakınca olay bir süre sonra başlangıç noktasına dönüyor. Acaba daha uzun süre etkili ve olayın başlamasına engel olacak bir çözüm bulunabilir mi?

    Tedavi dendiğinde akla sadece ilaç mı gelmelidir? Ya da bitkisel ya da kimyasal bir maddeyi düzenli uygulamak mıdır?

    Tedavinin bir diğer şekli hastalıkları engellemeye çalışmaktır. Yani olayı başlatan nedenleri ortadan kaldırmaktır. Bazen dışarıdan ilaç vermenin yanında, bazı şeyleri de yasaklamaktır.

    Birtakım araştırmalar ve çalışmalar sonunda yanlış beslenmenin hücre hasarına yol açtığı, üzerindeki “kendini tanıtıcı reseptörlerin” ve “insülin reseptörleri” gibi diğer moleküllerin yapısını bozduğu, böylelikle o hücrenin immun sistem hücreleri tarafından ve hatta insülin tarafından tanınmaz hale geldiği bilinmektedir.

    Yanlış beslenme kapsamına giren tüm gıdalar bu yazının konusu değil ama romatizma özelinde özellikle hayvansal proteinler konusunu uyarmam gerekiyor. Hayvansal proteinler kapsamına hayvan etleri, süt-süt ürünleri ve yumurta giriyor.

    Hayvansal gıdaların hazmı zordur. Birincisi midede daha fazla asit salgılanmasına neden olurlar, asite bulanmış olan bulamaç mideden ince bağırsağa geçtiğinde ise pankreastan daha fazla sıvı salgılanması için onu yorar. Bu da vücuttaki asiti tamponlayan (nötralize eden) alkali rezervlerin çok harcanmasına neden olur.

    Parçalanan proteinler bağırsaktan emilmeye başlar. Bağırsaktan emilen her molekül bağırsak çeperindeki “immun sistem hücreleri” tarafından tek tek kontrol edilir. Aslında, günde 3-4 kez veya daha fazla yiyeceklerle alınan molekülleri kontrolden geçiren immun sistemimizi yorduğumuzu ve onu oyaladığımızı bilmenizi isterim… Ne kadar çok yerseniz o kadar çok yorarsınız…

    Hayvansal proteinler enzimlerle parçalanarak aminoasitlerine ayrılır. Proteinlerin son yıkım ürünleri yoğun asite neden olur. Ürik asit de bunlardan biridir. Bilindiği gibi ürik asitin fazlalığı ve bunların kristalleşerek eklem sıvısına çökmesi “gut artritine” neden olur.

    Diğer son ürün ise amonyaktır ve vücut için son derece toksik bir maddedir. Oluşan amonyak bir an önce üreye çevrilir ve böbrekler yoluyla vücuttan atılmaya çalışılır. İşte bu basamakların her birinde asit yük vücut tarafından bazı özel sistemlerle tamponlanmaya çalışılır. Ama her seferinde hücre cepten yemeye başlar. Özellikle de hücre zarı…

    Hücre zarı hasarlandığında üzerindeki reseptörlerde değişim yaşanır. Bu da otoimmuniteyi başlatmış olur. İmmun sistem hücreleri kendinden olanı tanıyamaz hale gelmeye başlar… Böylece romatizmal hastalıklara adım atılmış olur.

    İnsülin reseptörlerindeki değişim nedeniyle, insülinle doğru iletişim kuramamaya başlar. İşte size insülin direnci… Aslına bakarsanız insülin direnci sadece çok karbonhidratlı ve şekerli beslenenlerde olmuyor anlayacağınız…

    Proteinin fazlası da sanıldığının aksine kaslarda protein olarak depolanmıyor. Proteinin fazlası glikojen ve yağ olarak depolanıyor!

    Bunlara ek olarak özellikle kırmızı etin içinde “araşidonik asit” denilen bir molekül yoğun olarak bulunur. Bu molekül iltihap kaskadının başrol oyuncusudur. Yani bir hammaddedir. Ortamda bulunan omega-3 miktarına göre ya iltihap moleküllerine döner ya da anti-iltihap moleküllerine… Eğer beslenmenizde yeterince omega-3 yoksa iltihap moleküllerinin miktarı artar. Siz de ağrı çekersiniz. Balık da hayvansal protein olmasına rağmen içeriğinde yoğun omega-3 olduğu için iltihap moleküllerinin değil, anti-iltihap moleküllerinin miktarını artırır. Hayvan etlerinden sadece balık yemenizi öneririm. Hatta haftada 3-4 öğün… Omega-3’ü alabileceğiniz bir diğer besin maddesi tohumlardır (keten tohumu, ayçekirdeği gibi)…

    Hayvan etleri tüketilmesiyle yaşanan her şey süt-süt ürünleri ve yumurta için de geçerlidir.

    Serbest hayvansal proteinler ise sadece LOR ve BALIK’tır.

    Diğerlerinden canınız çok çekerse ne yapalım?

    Kırmızı-beyaz eti ayda bir öğün yiyebilirsiniz ama yanına onun 3 katı kadar taze yeşil salata ve omega-3 (hap olarak veya keten tohumu olarak) ile birlikte…

    Lor dışında peynir yemek isterseniz keçi sütünden üretilenleri tavsiye ederim ve 2 haftada bir kez… Yine yanına yeşillikle birlikte…

    Yumurtayı ise haftada 1 kez tüketebilirsiniz…

    Hayvansal proteinleri hayatımızdan çıkardığımızda proteinsiz mi kalırız? Hayır… Onun yerine bitkisel protein kaynakları olan bakliyatlar (kuru fasülye, mercimek, nohut, börülce…), yemişler (badem, fındık, fıstık, kaju…) ve tohumları (ay çekirdeği, kabak çekirdeği, keten tohumu) diyetinize eklemelisiniz…

    Bu tarz bir beslenmeye geçerek verilen ilaçlarla birlikte tedavi başarısını artırmış olursunuz. Zamanla durumunuz iyiye gittikçe ilaç dozlarında azalma bile yaşanabilir…

  • Kişiye özel beslenme modeli metabolik balans nedir? Kimlere uygulanabilir?

    Metabolik Balans, sizin metabolizmanız göz önüne alınarak yalnızca size özgü hazırlanan kisisel beslenme planıdır. Her beslenme planı kişiye ve labaratuvar tetkiklerine özel olarak hazırlanır.

    Metabolizmanızı düzenleyecek beslenme programı 4 dönemden oluşur

    1. Asama: Hazırlık Dönemi (2 gün)

    2. Asama: Sıkı Dönem (14 gün): Metabolizmanın düzene girmesi için en az 14 günlük bir süre gerekir. İstediğiniz hedef kiloya ulaşmak için daha uzun yapmak gerekebilir.

    3. Asama: Rahat Dönem: Rahat döneme en erken 14 günlük sıkı dönemin sonrasında geçilir.

    4. Asama: Koruma Dönemi (süre yok) :Verilen kiloların geri alınmasını engeller.

    Metabolik balans kimlere uygulanmaz?

    Hamileler, Emzirenler, Böbrek veya Karaciger yetmezliği veya başka organ yetersizliği olanlar veya < 10 yaşından küçük çocuklara ve bazı istisna durumlarda uygulanmayabilir.

    Metabolic Balans programına kimler katılabilir ?

    – Kendi isteğinizle kilo vermek veya almak için kesin bir çözüme ihtiyaç duyuyor ve özellikle de bunu sağlıklı bir şekilde başarmak istiyorsanız

    – Fazla kilo ya da beslenme bozukluğu nedeniyle bazı sağlık sorunlarınız varsa (örneğin şeker hastalığı, romatizma, kronik migren, metabolizma bozukluğu, yüksek tansiyon vs.)

    – Hangi yaşta olursanız olun, enerji dolu, canlı ve formda olmak istiyorsanız

  • Diyabet hastalarında kan şekeri seviyesi ne olmalı?

    Tip2 Diyabet hastalarında ağızdan kullanılan birkaç grup ilaç vardır. Bunların bir kısmı insülin direncini azaltıcı bazıları pankreas beta hücrelerinden insülin salgılatarak etkili olurken bir kısmı bağırsak üzerinde bazı hormonların salgısını artırarak etkili olmaktadır. Şeker emilimini azaltarak etkili olan ilaçlar da vardır. Kan şekeri ağızdan kullanılan ilaçlar ile ayarlanamayan hastalarda veya komplikasyon gelişmiş hastalarda insülin tedavisi gerekebilmektedir.

    Tip1 şeker hastaları hastalığın ilk tanısından itibaren insülin kullanmalıdır.

    Tip 2 diyabetli hastalarda kan şekeri hedefleri hastanın özelliklerine ve klinik durumuna uygun olarak bireysel bazda belirlenmelidir.

    KAN ŞEKERİ HEDEFLERİ

    1- Genel olarak diyabetli hastalarda 3 aylık şeker ortalamasını gösteren HbA1C hedefinin ≤%6.5 olarak belirlenmesi tercih edilmelidir. Yaşlı hastalarda veya şekeri sık düşenlerde daha yüksek hedefler belirlenebilir.

    2-Şeker hastalarında tedavi seçiminde hastanın günlük ihtiyaçları beslenme düzeni dikkate alınmalı tedavi bireyselleştirilmelidir.

    3-Hastada açlık kan şekeri (öğün öncesi şeker ) 70-120 mg/dl olmalıdır.

    4- Şeker hastalarında tokluk kan şekeri önemlidir. Tokluk kan şekeri, öğünün başlangıcından 2 saat sonra ölçülmelidir. Tokluk kan şekeri hedefi <140 mg/dl olmalıdır. Yaşlı hastalarda tokluk kan şekeri için daha yüksek hedefler belirlenebilir.

    5- Gece uykudan önce hastaların kan şekeri 90-130 mg/dl olmalıdır.

  • Adrenal kitlelere yaklaşım nasıl olmalı?

    Adrenal kitleler (adenomlar), adrenal bezin iyi huylu tümörleridir. Adrenal adenomlar, adrenal bezin en sık görülen kitle lezyonlarından olup görüntülemelerde sıklıkla rastlantısal olarak tespit edilirler. Adrenal adenomlar, bezin korteks adı verilen dış tabakasından kaynaklanırlar .Genellikle küçüktürler; nadiren boyutları 4 cm.i geçebilir. Adrenal korteks steroid yapılı hormonları üreten kısımdır. Eğer adrenal adenom hormon üretiyorsa fonksiyonal adenom, hormon üretimi yoksa fonksiyonsuz adenom olarak adlandırılır. Adrenal adenomların %85’i fonksiyonsuzdur. Fonksiyonal bir adrenal adenom tedavi edilmezse, bunun ciddi sonuçları olabilir. Adrenal adenomlar tüm yaş gruplarında görünmekle beraber sıklıkları yaşla beraber artmaktadır. Tüm toplumda iyi huylu adrenal adenomların sıklığı %5 civarındadır. Çoğu adrenal adenom, adrenallerle ilişkisiz semptomları olan hastalarda yapılan abdomen ultrasonografisi veya tomografisi sonucu şans eseri tespit edilirler. Bu vakaların %80’ini hormon üretimi olmamaktadır. Adrenal adenomların çoğu fonksiyonsuzdur, dolayısıyla da semptom vermezler. En sık görülen hormon fazlalığı kortizol aşırı üretimi ile ilişkilidir. Adrenal adenomlar yıllarca sessiz kalabilir ve genelde rastlantısal olarak bulunurlar. Adrenal adenomda hormon üretimi olursa salgıladığı hormona göre farklı şikayetlere sebep olabilir. Bu şikayetler halsizlik, yorgunluk, tansiyon yüksekliği, baş ağrısı, başdönmesi, şeker yüksekliği, kemik erimesi, kilo fazlalığı, tüylenme artışı şeklinde olabilmektedir.Fonksiyonal adrenal adenomların tedavisi etkilenmiş olan adrenal bezin cerrahi olarak çıkartılmasıdır(adrenalektomi). Mümkünse laparoskopik adrenalektomi tercih edilmelidir. Hormon üretimi olmayan, görünümü benign kitleler 6ay-1yıl aralıkla izlenmelidir. Adrenal adenom saptandığında hastanın endokrinoloji uzmanlarınca takibi ve hormonal aktivite açısından değerlendirilmesi gerekir. . Adrenal adenomda hastalığın seyri genelde iyidir. Adrenal adenomlar adrenal bezlerin en sık görülen benign kitleleridir. Hormon salgılamayan ve boyutu <4 cm olan, şüpheli görüntü vermeyenler cerrahisiz izlenebilirler.

    Yard.Doç.Dr.Fevzi BALKAN

    Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı

  • Şeker hastalığı nedir? Nasıl teşhis edilir?

    Diyabet (Şeker Hastalığı) insülin hormonunun eksikliği veya etkisizliği sonucu oluşan, ömür boyu süren bir hastalıktır.2 tipi bulunmaktadır. Tip 1 diyabet, genetik olarak yatkın kişilerde vücudu virüslere ve bakterilere karşı koruyan doğal savunma sisteminin, pankreasta insülin yapan hücreleri tahrip etmeye başlaması ile oluşur. Tip 2 diyabet şeklinde vücutta yeterli insülin hormonu olduğu halde insüline karşı hücre düzeyinde etkisizlik vardır.

    Şeker hastalığında teşhis için bazı yöntemler vardır. En sık kullanılanı çok su içme, sık idrara çıkma, çok yeme şikayeti olan bir hastada herhangi bir anda bakılan kan şekeri düzeyinin >200 mg/dl üzerinde olması veya 8 saatlik açlık sonrası kan şekeri düzeyinin >126 mg/dl çıkması durumunda şeker hastalığından sözedilir. Kan şeker düzeyinin 100-125 arası olduğu bazı durumlarda şeker teşhisi için şeker yüklemesi yapmak gerekebilir. Son dönemde kan şekerinin 3 aylık ortalaması gösteren HbA1C değeri ile de şeker tanısı konulabilmektedir.

    Tip 1 diyabetli hastalar yaşam boyu insülin kullanmak zorundadırlar. Tip 2 diyabetli hastalar ise diyet, egzersiz ve ağızdan alınan ilaçlarla tedavi edilebilir. Tip 2 şeker hastalığında hastanın şekeri ağızdan alınan ilaçlarla tedavi edilemiyorsa insülin verilebilir. Kilosu aşırı olan şeker hastalarına bazen cerrahi tedavi de gerekebilmektedir.

    Yard.Doç.Dr.Fevzi Balkan

    Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı

  • Soğuk havalar kanser tedavinizi aksatabilir

    SOĞUK HAVALAR KANSER HASTALARI İÇİN RİSKLİ

    Birçok solunum yolu hastalığına sebep olan ‘soğuk havalar’, kanser hastalarının sağlığını da tehdit ediyor. Kanser hastalarının soğuk havalarda daha da dikkatli olması gerekiyor.

    Soğuk havalar, tedavisi devam eden kanser hastaları için risk oluşturuyor. Tedaviler, bağışıklık sistemini baskıladığından hastaların beslenmesinden sosyal yaşamlarına kadar birçok noktada daha dikkatli olması gerekiyor. Bu süreçte en ufak bir mikrop veya soğuk algınlığı yatağa düşmenize sebep olabilir. Bu durum ise tedavinizi aksatabilir.

    BOL BOL MEYVE TÜKETİN

    Kış ayları bilindiği gibi hastalık dönemidir. Ama tedavi gören kanser hastalarını daha fazla etkileyebilir. Bu nedenle hastalanmamaları için gerekli önlemleri almak şart. Kişinin kendi düzenine dikkat etmesi gerekiyor. Özellikle de beslenmeye önem vermeleri şart. Bu nedenle kış aylarında hastalıklardan korunmak için yapılacak en güzel şey bol bol taze meyve ve sebze tüketmek olacaktır. Ama kanser hastalarının aldıkları tedavi doğrultusunda alınacak meyvelerin belirlenmesi gerekiyor. Özellikle onkolojik tedavi gören hastaların greyfurt tüketmesi çok önemli. C vitamini içeriğinden yüksek portakal, kivi ve mandalina gibi meyvelerin tüketilmesi ise bağışıklık sisteminin toparlanabilmesi için gerekli.

    YEŞİL YAPRAKLI TAZE SEBZELER VE PROTEİN TÜKETİLMELİ

    Özellikle kemoterapi tedavisi sırada beslenme çok büyük önem taşıyor. Mevsiminde bulunan taze meyveler ve doktorunuzun önerdiği şekilde hazırlayacağınız protein ağırlıklı besinler bağışıklık sisteminizi toparlamanıza yardımcı olacaktır. Yine tüketeceğiniz taze sebzelerin vitamin değerlerini kaybetmemeleri açısından doğru pişirme yöntemleri ile hazırlanmasına da dikkat etmek gerekiyor.

    BİTKİ ÇAYLARINDAN UZAK DURUN

    Böyle zamanlarda doktorunuzun önerileri doğrultusunda ıhlamur gibi bitki çaylarını tek başına tüketebilirsiniz. Ancak içeriği bilinmeyen, karışık bitki çayı adı altında sunulan bitki çaylarından kesinlikle uzak durmanız gerekmektedir. Bitkilerin kullandığınızın ilaç ile etkileşimleri olabilir ve bu etkileşimler olumsuz sonuçlar doğurabilir.

    KALABALIK ORTAMLARA DİKKAT

    Sağlıklı bireyleri bile hasta eden soğuk havalar gribal ve boğaz enfeksiyonları, bronşit ve zatürre gibi hastalıklara neden olabiliyor. Bu nedenle girdiğiniz kalabalık ortamlarda bu mikropları almanız kaçınılmaz hale gelebilir. Zaten tüm tedavi süresince enfeksiyon riskinden korunmak için kalabalık ortamlardan uzak durmanız gerekiyor. Ancak özellikle kış aylarında herkesin potansiyel olarak mikrop taşıdığını düşünürsek kendinizi kalabalık ortamlardan, toplu taşıma araçlarından, enfeksiyon riski oluşturan tüm ortamlardan uzak tutmanız önemli.

    KENDİ KENDİNİZE İLAÇ KULLANMAYIN

    Tüm kendinizi koruma çabalarınıza rağmen mikrop kapmış olabilir veya soğuk algınlığı yaşıyor olabilirsiniz. Ama kesinlikle bu süreçte kendi kendinize karar vererek herhangi bir ilaç kullanmayın. Doktorunuzun önerisi olmadan kullanacağınız her ilaç, tedavinizi olumsuz etkileyebileceği gibi istenmeyen sonuçlara da yol açabilir. Hastalandığınızı hissettiğiniz an doktorunuzla temasa geçerek onun önerileri doğrultusunda tedavi planlaması yapmak en doğrusu olacaktır.

    SOĞUK HAVALAR KANSER TEDAVİNİZİ AKSATABİLİR

    SOĞUK HAVALAR KANSER HASTALARI İÇİN RİSKLİ

    Birçok solunum yolu hastalığına sebep olan ‘soğuk havalar’, kanser hastalarının sağlığını da tehdit ediyor. Kanser hastalarının soğuk havalarda daha da dikkatli olması gerekiyor.

    Soğuk havalar, tedavisi devam eden kanser hastaları için risk oluşturuyor. Tedaviler, bağışıklık sistemini baskıladığından hastaların beslenmesinden sosyal yaşamlarına kadar birçok noktada daha dikkatli olması gerekiyor. Bu süreçte en ufak bir mikrop veya soğuk algınlığı yatağa düşmenize sebep olabilir. Bu durum ise tedavinizi aksatabilir.

    BOL BOL MEYVE TÜKETİN

    Kış ayları bilindiği gibi hastalık dönemidir. Ama tedavi gören kanser hastalarını daha fazla etkileyebilir. Bu nedenle hastalanmamaları için gerekli önlemleri almak şart. Kişinin kendi düzenine dikkat etmesi gerekiyor. Özellikle de beslenmeye önem vermeleri şart. Bu nedenle kış aylarında hastalıklardan korunmak için yapılacak en güzel şey bol bol taze meyve ve sebze tüketmek olacaktır. Ama kanser hastalarının aldıkları tedavi doğrultusunda alınacak meyvelerin belirlenmesi gerekiyor. Özellikle onkolojik tedavi gören hastaların greyfurt tüketmesi çok önemli. C vitamini içeriğinden yüksek portakal, kivi ve mandalina gibi meyvelerin tüketilmesi ise bağışıklık sisteminin toparlanabilmesi için gerekli.

    YEŞİL YAPRAKLI TAZE SEBZELER VE PROTEİN TÜKETİLMELİ

    Özellikle kemoterapi tedavisi sırada beslenme çok büyük önem taşıyor. Mevsiminde bulunan taze meyveler ve doktorunuzun önerdiği şekilde hazırlayacağınız protein ağırlıklı besinler bağışıklık sisteminizi toparlamanıza yardımcı olacaktır. Yine tüketeceğiniz taze sebzelerin vitamin değerlerini kaybetmemeleri açısından doğru pişirme yöntemleri ile hazırlanmasına da dikkat etmek gerekiyor.

    BİTKİ ÇAYLARINDAN UZAK DURUN

    Böyle zamanlarda doktorunuzun önerileri doğrultusunda ıhlamur gibi bitki çaylarını tek başına tüketebilirsiniz. Ancak içeriği bilinmeyen, karışık bitki çayı adı altında sunulan bitki çaylarından kesinlikle uzak durmanız gerekmektedir. Bitkilerin kullandığınızın ilaç ile etkileşimleri olabilir ve bu etkileşimler olumsuz sonuçlar doğurabilir.

    KALABALIK ORTAMLARA DİKKAT

    Sağlıklı bireyleri bile hasta eden soğuk havalar gribal ve boğaz enfeksiyonları, bronşit ve zatürre gibi hastalıklara neden olabiliyor. Bu nedenle girdiğiniz kalabalık ortamlarda bu mikropları almanız kaçınılmaz hale gelebilir. Zaten tüm tedavi süresince enfeksiyon riskinden korunmak için kalabalık ortamlardan uzak durmanız gerekiyor. Ancak özellikle kış aylarında herkesin potansiyel olarak mikrop taşıdığını düşünürsek kendinizi kalabalık ortamlardan, toplu taşıma araçlarından, enfeksiyon riski oluşturan tüm ortamlardan uzak tutmanız önemli.

    KENDİ KENDİNİZE İLAÇ KULLANMAYIN

    Tüm kendinizi koruma çabalarınıza rağmen mikrop kapmış olabilir veya soğuk algınlığı yaşıyor olabilirsiniz. Ama kesinlikle bu süreçte kendi kendinize karar vererek herhangi bir ilaç kullanmayın. Doktorunuzun önerisi olmadan kullanacağınız her ilaç, tedavinizi olumsuz etkileyebileceği gibi istenmeyen sonuçlara da yol açabilir. Hastalandığınızı hissettiğiniz an doktorunuzla temasa geçerek onun önerileri doğrultusunda tedavi planlaması yapmak en doğrusu olacaktır.

  • Metabolik sendroma uygun beslenme modeli: metabolik balans

    Metabolik sendrom;beslenme alışkanlıklarımızın değişmesi ve hareketsizlik ile sıklığı artan, merkezinde insülin direncinin olduğu karIn yağlanması, şeker yüksekliği, kan yağlarında artış, tansiyon yüksekliği ve göbek çevresinin artışı ile seyreden tedavi edilmediğinde önemli sorunlara yol açan ölümcül bir hastalık maalesef. Ülkemizde 2004 yılında yapılan Türkiye Metabolik Sendrom Araştırması sonuçlarına göre 20 yaş ve üzerindeki erişkinlerde metabolik sendrom sıklığı % 35 olarak saptanmıştır.(kadınlarda % 41.1, erkeklerde % 28.8) . 2010 yılında yapılan Metabolik Sendrom Derneği Türkiye Sağlık Çalışması (PURE TÜRKİYE)’nda 4057 birey çalışmaya dahil edilmiş, bel çevresi erkeklerde > 94 cm, kadınlarda ise > 80 cm kriter olarak alınmıştır; kadınlarda metabolik sendrom sıklığı %43.5, erkeklerde ise %41.4 olarak saptanmıştır. Aynı çalışmada, yaş arttıkça metabolik sendrom sıklığının da artmasıyla, 60-64 yaşlarındaki bireylerde metabolik sendrom sıklığı %57.7 olarak saptanmıştır. Bu çalışmada bir başka özellik kadınların %63.6′sının, erkeklerin %34.5′inin obez olduğunun saptanmasıdır. Hastalığın tanısı için çeşitli dernekler farklı kriterler ortaya koysada en sık kullanılanı Ulusal Kolesterol Eğitim Programı Erişkin Tedavi Paneli (NCEP-ATP III) 2005 yılında revize ettiği yetişkinlerde, abdominal obezite (erkeklerde >102 cm kadınlarda >88 cm ), hipertrigliseridemi ( >150 mg/dl), düşük HDL (erkeklerde <40 mg/dl, kadınlarda < 50 mg/dl ), hipertansiyon (kan basıncı >130-85 mm-Hg ), hiperglisemi (Açlık kan şekeri >110 mg /dl ) . Çalışmalar metabolik sendrom tanısı için bu beş kriterden üçünün varlığının yeterli olduğunu bildirmiştir

    METABOLİK SENDROMDA TEDAVİ YAKLAŞIMLARI

    Genetik özellikler dışında, çevresel faktörlerin etkisiyle ortaya çıkan bir hastalık olan metabolik sendromda öncelikli yaklaşım, yaşam tarzının düzenlenmesi olmalıdır. Amaç şeker hastalığı ve kalp hastalığından biryei korumaktır. Uygun bir beslenme ve egzersiz programıyla sağlanan kilo kaybı, şeker gelişimini, kalp damarlarının tıkanmasını düzeltici yönde etki sağlar.

    YAŞAM TARZI DEĞİŞİKLİKLERİ

    Metabolik sendromun tedavisinde, abdominal obezitenin önlenmesi öncelikli bir çözüm gibi görünmektedir. Bunun için 6-12 aylık sürede toplam vücut ağırlığında %7-10’luk bir düşüş sağlayacak ve bunu idame ettirecek bir yaşam tarzı düzenlenmesinin; kalori alımının kısıtlanması, fiziksel aktivitenin artırılması ve kişilerin bu konuda motive edilmesiyle sağlanabileceği bildirilmektedir. Uygun bir egzersiz programıyla enerji tüketimi kademeli olarak artırılarak insülin duyarlılığı artırılır, böylece hem kardiyovasküler olay riski hem de metabolik sendrom gelişimi azaltılabilir . Güncel klinik kanıtlar, haftalık fiziksel aktivitede 150 dakika ve vücut ağırlığında yalnızca %5-7′lik bir azalma sağlayan yaklaşımların bile metabolik sendromu engellemeye yettiğini; kan yağlarını, insülin direncini düzeltiği ve tansiyonu normale getirdiği yönündedir. Metabolik sendromlu kişiler için genel olarak; doymuş yağlardan ve kolesterolden kısıtlı, kompleks karbonhidratlardan zengin, bol meyve ve sebze tüketimini ve hipertansiyonu olanlarda tuz kısıtlamasını içeren diyet modelleri önerilmektedir. Geleneksel Akdeniz diyeti koroner kalp hastalığının ve metabolik sendromun önlenmesinde en önemli tedavi seçeneklerinden birini oluşturmaktadır. Akdeniz diyetinin önemli bir komponenti olan zeytinyağının, kan basıncını düşürmede de etkisi olduğu savunulmaktadır. Yine benzer şekilde Akdeniz diyetinin başka bir önemli komponenti olan omega-3 yağ asidi ve antioksidanlardan zengin balık, sebze ve meyve, kuru baklagil, saflaştırılmamış taneli tahıllar gibi besinlerin tüketiminin artırılmasının koroner hastalıkların riskini ve ölüm riskini azalttığını gösteren epidemiyolojik çalışmalar bulunmaktadır. Yavaş şekilde sindirilen düşük glisemik indeksli diyetler de lipid metabolizması üzerinde yararlı etkilere sahip olabilir. Düşük glisemik indekse sahip gıdalar insülin direncini düşürebilir ve metabolik sendromu iyileştirebilir.DPP çalışmasında yaşam tarzı değişklikleri ile diyabet riski %58 oraninda düşmüştür. Metformin kullananlarda diyabet riski %31oraninda azalmıştır . Tansiyon yüksekliği yine diyet tedavisi ve kilo kaybı ile normale gelebilir. Tüm çalışmalarda

    Metabolik sendromun önlenmesinde ve tedavisinde yaşam tarzının düzenlenmesi en öncelilkli ve etkili yaklaşımdır.

    METABOLİK BALANS METABOLİK SENDROMDA NASIL ETKİ EDİYOR?

    1-Metabolic balans nedir? Metabolic balans Dr Wolf Funfack ve Besin uzmanları tarafından geliştirilmiş, kilo düzenleyici bir metabolizma programıdır. Bu program sayesinde, önceden edindiğiniz beslenme alışkanlıklarınız sağlıklı, tamamen dengeli ve sadece size özgü bir beslenme şekline dönüşecektir. Size özel olan bu beslenme programı kişisel bilgileriniz, güncel laboratuvar tahlilleriniz ve sağlık durumunuz göz önüne alınarak hazırlanmaktadır. Bu program sizi sağlığınızı koruyarak ve kilo problemlerinizi çözerek 4 aşamada başarıya götürecektir.

    2-Metabolic balans nasıl etki ediyor? Kişisel beslenme programınızla, “beden kimyanız” göz önünde bulundurularak ve size

    uygun “gıda maddeleri” seçilerek metabolik dengenizin oluşması sağlanacaktır. Sizin için sağlıklı ve gerekli olan besinleri, vitamin ve mineralleri içeren gıdaları tüketmenizin yanı sıra, metabolizmanızın dengede kalabilmesi için ihtiyaç duyduğu besinleri almanız da sağlanacaktır. Bu nedenle, size özel hazırlanan bu program, sadece sizin metabolizmanıza uygundur ve tamamen sizin kişisel özelliklerinize göre hazırlanmıştır.

    3-Metabolic balans neden başarılı oluyor? Beslenme programınız, metabolizmanızın sağlıklı biçimde çalışmasını sağlar ve kilonuzu

    dengeleyerek sizi ideal kilonuza kavuşturur.

    4-Metabolic balans kilo kaybını nasıl sağlıyor? Kisiye özel hazırlanan beslenme programı sayesinde vücudun ihtiyaç duyduğu tüm sağlıklı

    besinler alınıyor. Programda yer alan besinler sadece içerdikleri kaloriye, yağ, protein ya da karbonhidrat miktarlarına göre seçilmiyor, aynı zamanda sağlık durumu ve hormon düzeyi de dikkate alınıyor. Bu sayede metabolizmanın sağlıklı çalışması sağlanıyor. Beslenmenizi bu yeni ve kolay uygulanabilen kurallara göre düzenlediğiniz için kilonuz kontrol altına alınıyor, aynı zamanda metabolizmanızın hormon dengeleri de düzenleniyor.

    5-Metabolic balans ile sağlığım nasıl düzeliyor? Düzenli ve dengeli beslenme sayesinde (özellikle uygun egzersizleri de uygulayarak)

    kalıcı bir sağlığa kavuşabilir; kendinizi çağın önemli hastalıklarından koruyabilirsiniz. Doğal ve dengeli beslenme sayesinde vücudunuz olması gereken doğal kilosuna kavuşur. Bu beslenme programı sayesinde, günlük veriminizde ve konsantrasyonunuzda da gözle görülür bir düzelme, enerji düzeyinizde de artış görülür. Daha iyi uyuyabilir, fiziksel anlamda kendinizi daha güçlü hissedebilirsiniz. Sonuç olarak; daha sağlıklı, daha aktif, daha zinde olup bu özellikleri çevrenize de yansıtırsınız. Programı uygularken vücuttaki yağlar azalır, bu arada kas ve bağ dokusu metabolic balance® sayesinde dengelenir. Böylece cildiniz de daha gergin ve pürüzsüz bir hale gelir.

    6-Metabolic balans programına ne zaman katılmam gerekir? Programa katılmanız ancak aşağıdaki durumlarda başarılı ve yararlı olacaktır:

    – Kendi isteğinizle kilo vermek veya almak için kesin bir çözüme ihtiyaç duyuyor ve özellikle de bunu sağlıklı bir şekilde başarmak istiyorsanız

    – Fazla kilo ya da beslenme bozukluğu nedeniyle bazı sağlık sorunlarınız varsa (örneğin şeker hastalığı, romatizma, kronik migren, metabolizma bozukluğu, yüksek tansiyon vs.)

    – Hangi yaşta olursanız olun, enerji dolu, canlı ve formda olmak istiyorsanız

    Yard.Doç.Dr.Fevzi Balkan

    Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı

  • Karakışla gelen hastalıklara kapınızı kapatın

    Kış soğuklarının kendisini bütün şiddeti ile göstermeye başladığı bu dönemde hastalıklarda da artış yaşanıyor. Soğuk havalara karşı tedbir almamak kalpten cilde, gözlerden iç organlara kadar genel sağlığımızı olumsuz etkiliyor.

    Kışın sofranızı C, A ve E vitamini açısından zengin besinlerle donatın

    Kış aylarında sık görülen grip, nezle ve bronşit gibi kış hastalıklarından korunmak için bağışıklık sistemi güçlendirilmelidir. Güçlü metabolizmanın temelinde ise yeterli ve dengeli beslenme yatar. Beslenmede C vitaminine özel yer verilmelidir. Bu vitamin; yeşilbiber, maydanoz, tere, roka, karnabahar, ıspanak, portakal, limon, mandalina, kuşburnu gibi besinlerde bol miktarda bulunur. Bir diğer önemli antioksidan olan E vitamininin en zengin kaynakları; fındık, ceviz, badem gibi yağlı tohumlar, sıvı yağlar, yeşil yapraklı sebzeler, kuru baklagiller ve tahin gibi besinlerdir. A vitamini de güçlü bir antioksidandır. Yumurta, süt, balık, ıspanak, portakal, havuç, yeşilbiber, kayısı gibi sarı, turuncu ve yeşil sebze-meyvelerde bulunur. Haftada 2-3 kez kuru fasulye, nohut, mercimek gibi kuru baklagiller tüketilmelidir. Öğünlerde yoğurt, ayran veya kefire mutlaka yer verilmelidir. Gün içinde bol su tüketmeye özen gösterilmelidir.

    Soğuk algınlığına yakalandıysanız…

    Soğuk algınlığı durumunda dinlenmek ve sağlıklı beslenmek çok önemlidir. Çay ve kahve yerine kuşburnu, ıhlamur, adaçayı gibi bitki çayları tüketilmelidir. Bunların vücuda etkilerini tam olarak gösterebilmesi için, tüketilecek bitkilerin mutlaka doğal kurutulmuş olmasına ve çay haline getirirken de demlenme sürelerine özen gösterilmelidir. C vitamini başta olmak üzere her öğünde düzenli olarak sebze ve meyve tüketilmelidir. Çorba gibi sıvı ağırlıklı besinler tercih edilerek, vücuttan toksik maddelerin uzaklaştırılması için bol su tüketimine özen gösterilmelidir.

    Şikayetler uzun sürdüğü takdirde mutlaka doktora başvurulmalıdır.

    Kalp krizi riski kış aylarında 3 kat artıyor

    Soğuk havanın kalp üzerinde doğrudan etkisi vardır. Bu nedenle kalp hastaları, soğuk havalarda sağlığına dikkat etmesi gereken grubun başında gelmektedir. Mümkünse yaşam şekli, mevsim şartlarına göre planlanmalıdır. Çünkü kalp krizi riski kış aylarında ciddi oranda artmaktadır. Bunun nedeni soğuk havanın uyardığı damarlardaki büzülme ve kışın hareketin azalmasıdır. Soğuk hava, kalp hastası olmayan kişilerde bile göğüs ağrısına neden olabilir. Bunun için mevsime uygun giyinilmeli, ilaç düzeni kış şartlarına göre ayarlanmalı, fiziksel aktiviteleri hmal edilmemelidir. Soğuk havalarda göğüs ağrısı ve kalple ilgili şikayetler görüldüğünde mutalak bir kardiyoloji uzmanına gidilmelidir.

    Kış aylarında artan yüz felci vakalarına dikkat!

    Soğuk havaya maruz kalma, yutaktaki yapıları etkileyip, herpes virüsünü aktifleştirebilir. Bunun sonucunda yüz felci gelişir. Yüzün bir tarafında kaş kaldırma, göz kapatma ve ağız büzme hareketlerini yapamamak ilk belirtilerdir. Genç ve orta yaşlı yetişkinlerde daha sık görülür. Yüz felcinden kısmen korunmak mümkündür. Nemli yüz ve ıslak saçla sokağa çıkılmamalıdır. Açık alanda soğuk havaya uzun süre maruz kalınmamalı, soğuk havada açık pencereli bir arabada seyahat edilmemelidir. Kışın kaşkol kullanmayı alışkanlık edinmek önemlidir.

    Soğuk havalar göz hastalıklarına zemin hazırlıyor

    Kış aylarında en sık yaşanan rahatsızlıklardan biri de kırmızı göz hastalığıdır. Soğuk hava ve rüzgar kişinin yüzüne çarptığında gözde batma, yanma ve kaşıntı olabilir. Sabah uyanıldığında gözde çapaklanma sorunu yaşanıyorsa gözde kuruluk olabilir. Bu, tedavisi olan ancak ciddi bir hastalıktır. Bu nedenle; rüzgarlı havada dışarı çıkarken gözlerin etrafını saran gözlükler takmak uygun olacaktır. Belirli aralıklarla bilinçli olarak göz kırpmak önemlidir. Klima ve saç kurutma makinesi gibi cihazların gözlere direkt hava üflemesinden kaçınılmalıdır.

    Soğuk ve rüzgarlı hava cildinizi kurutmasın

    Kuruluk, kızarıklık, pullanma ve kaşıntı kış aylarında sık görülen cilt şikayetlerinin başında yer almaktadır. Çevresel koşullara bağlı gelişen bu şikayetleri, alınacak bazı basit önlemlerle engellemek mümkündür. Cilt doğru şekilde nemlendirilmeli, kış aylarında da güneş koruyucu kullanılmalı, bol sıvı alınmalı ve taze meyve-sebze tüketilmelidir.