Kategori: Dahiliye – İç Hastalıkları

  • Karaciğer yağlanması nedir?

    Karaciğer yağlanması, günümüzün en önemli sindirim sistemi sorunlarından biridir. Çocukluk çağından, erişkin yaşlara kadar görülebilen bu sorunun gelecek yıllarda önemini artırarak sürdürmesi beklenmektedir.

    Karaciğer yağlanması nedir ?
    Karaciğer hücreleri içinde yağ damlacıklarının birikmesi ile oluşur. Zamanla bu yağ damlacığı karaciğer hücresinin tahribatına yol açar. Bu duruma, yağlanmaya bağlı hepatit yani “steatohepatit” adı verilir. Steatohepatitin senelerce sürmesi, siroz ile sonuçlanabilir.

    Karaciğerde yağ birikmesi neden oluşur?
    Bunun başlıca nedeni, vücuda giren enerji miktarının harcanan enerji miktarından fazla olmasıdır. Bu kalori fazlası, vücutta pek çok bölgede olduğu gibi karaciğerde de depolanır. Yani aşırı beslenme, hareketsizlik, özellikle nişasta ve şekerli gıdaların fazla tüketilmesi, bu durumun oluşmasındaki temel etkendir. Kuşkusuz bu süreçte kişinin genetik altyapısı da belirleyici rol oynar. Buradaki temel mekanizma, “insülin direnci” diye adlandırılan metabolik bozukluktur.

    Karaciğer yağlanmasının belirtileri nelerdir?
    Diğer karaciğer hastalıklarından olduğu gibi fazla belirti olmaz. Halsizlik, genel yorgunluk hali, karın sağ üst bölgesinde dolgunluk tarzında ağrı, en sık rastlanan belirtilerdir.

    Karaciğer yağlanması tanısı nasıl konulur?
    Başlıca tanı aracı, ultrasonografidir. Bu yöntemle karaciğerin büyüdüğü ve içinde yağ biriktiği görülür. Bu yağlanma derecelendirilir. Ayrıca kanda bakılan karaciğer fonksiyon testlerinde de yükselme araştırılır. Kan yağları ve insülin direnci tayini yapılır.

    Karaciğer yağlanması nasıl tedavi edilir?
    Tedavide başlıca önlem, yaşam tarzının değiştirilmesidir. Öncelikle tatlı, şekerli ve nişastalı gıdaların tüketiminin kısılması ve günde en az 30 dakika olacak şekilde tempolu yürüyüş veya hafif koşu tarzı egzersiz programının başlatılması gerekir. Buna ek olarak, E vitamini ve gerekirse insülin direnci üzerine etkili ilaçlar verilebilir.

    Karaciğer yağlanması hangi sonuçlara yol açar ?
    Karaciğer yağlanması, basit yağlanma durumundan “steatohepatit” sürecine geçmişse, gelecek için risk oluşturur. Çünkü, bu süreç uzun yıllar içinde siroz ile sonuçlanabilir. Siroz geliştikten sonra yağlanma düzeltilse de hastalık kalıcı olabilir, karaciğer kanseri ile sonuçlanabilir. Siroz aşamasında bu nedenle karaciğer nakli düşünülebilir.

  • Detoksla yaza sağlıklı girin

    Mevsim değişiyor, gün ışığından yararlanma saatleri ile birlikte hava sıcaklıkları artıyor. Yeni mevsime hazırlanmak için en iyi yöntem ise doğayı taklit etmek olarak tanımlanıyor. Sabahın ilk ışıkları ile uyanmak, mevsime göre giyinmek, açık havanın keyfini çıkarmak ve mevsimin sunduğu taze sebze ve meyveleri tüketmek kışın rehavetini üzerimizden atıp yenilenmemizi sağlıyor.

    Doğru egzersiz programları ile vücut yorgunluğunu üzerinizden atın

    Yazın gelmesi ile birlikte gün ışığına maruz kalış süresindeki artış hormonal değişikliklere neden olmaktadır. Eğer kişi bu gece gündüz arasındaki gün ışığının değişimlerine uyku saatlerini adapte edemezse kortizol ve üreme hormonlarının gün içindeki salınım grafiği de gün ışığı sürelerine uyum gösteremez. Bu hormonlar anabolizan; yani bizi güçlü olmaya beslenmeye, üreme fonksiyonlarında artışa teşvik eden hormonlardır. Bu hormonların mevsimin değişmesi ile birlikte sabah saatlerindeki doğal artışları gecikir ya da beklenen dönemlerde salınım şiddetini kaybeder. Böylece sabahtan başlayan ve gün boyu devam eden bir yorgunluk hali oluşur. Egzersiz için güçlerinin olmadığı görülür ve zamanla bu kısır döngüye kendilerini bırakırlar. Beslenme davranışları değişir, kilo kontrolü zorlaşır. Bu kısır döngüye düşmemek ve inatla vücudumuzun kabul edebileceği şiddette egzersize yönelmek gereklidir.

    Uykunuzu alın ve kapalı ortamlardan uzak durun

    Mevsim değişimlerinde yeterince ve kaliteli uyku önemlidir. Uyuma ortamında yeterli karanlık olmasına da özen göstermek gerekir. Mevsim değişimleri sırasında hormon değişimlerine ek olarak ortaya çıkabilecek immün sistemimizdeki değişimlerde enfeksiyon hastalıklarına yakalanma konusunda hassas bir pencere dönemi oluşturabilir. Bunun için çevredeki enfekte kişilerden ve kapalı ortamlardan uzak durmak uygun olacaktır.

    Metabolizmayı dışarıdan hormonlar ile canlandırmak doğru değil

    Metabolizmayı dışarıdan alınan hormonlar ile arttırmaya çalışmak doğru değildir. Her bireyin yaşam tarzının getirdiği değişikliklere bağlı olarak (gece çalışma gibi) hormonlarında küçük ama anlamlı değişiklikler olmaktadır. Ama bu değişiklikleri düzeltmek ilaçlarla değil, mümkün olduğunca yaşam şeklini doğaya ve mevsimlere uyarlama şeklinde olmalıdır. Tiroit hormonu, insülin gibi devamlı ilaç kullanmakta olan hastaların özellikle mevsim geçişlerinin olduğu bu dönemlerde ilaçlarının dozlarında değişiklikler olup olmayacağını mutlaka doktorları ile görüşerek kontrol etmelidirler.

    Doğa gibi yap, yenilen

    Yenilenme, arınma için doğayı taklit etmek en önemli yöntemdir. Özellikle mevsim geçişlerinde vaktinde yatmak, yeterli ve kaliteli uyku, sabahın ilk ışıkları ile birlikte kalkmak, sabahları kapalı ortamlarda spor yapmak yerine açık havada yürüyüşler yapmak sabah dinçliği için en önerilmesi gereken uygulamalardır. Mevsim sebze ve meyveleri de beslenme zincirine eklenmelidir. Coğrafyamızdaki geleneksel mutfağımız içinde kalarak; ama daha az kalorili beslenmeye özen göstermek gerekir. Yemeklerde porsiyonları küçültmek hedeflenmelidir. Her zaman vurgulandığı gibi hazır gıdaları da olabildiğince daha az tüketmek gerekir.

    Moda diyet ve detoksların kanıtlanmış bir yararı yok

    Sansasyonel, moda diyet ve detoks listelerinin gösterilebilmiş (pozitif bilimsel) bir yararı yoktur. Faydası gösterilebilen tek yöntem; daha az kalorili beslenmek, kişinin fizyolojisine uygun daha fazla egzersiz yapmak, içeriği bilinmeyen, katkı maddelerinden ve hava-çevre kirliliğinden uzak yaşamak, stresle baş edebilmeyi öğrenmek ve dünyaya daha olumlu bakabilmektir.

    Yanlış detokslar hormon dengesine zarar verir

    Gelişi güzel ve içeriğinde ne olduğu resmi onaylı raporlar ile ortaya konmamış detoks uygulamalarının hormonlara beklenmedik etkileri olabilmektedir. Ancak detoks uygulamaları yapılacak ise bunu sağlığınızı bozmayacak şekilde, doktor kontrolünde yapılmalıdır. Bu detokslar öncesinde kişinin kardiyolojik açıdan değerlendirilmesi de uygun olur. Özellikle diyabet, hipertansiyon, kalp (koroner ve ritim bozuklukları olanlar) ve böbrek hastaları, karaciğer fonksiyon bozukluğu olanlar, kemoterapi gören kişiler doktorlarına danışmadan bu tür uygulamaları yapmamalıdırlar. Bir başka riskli grup da gençlerdir. Genç yaşlardan itibaren bu tür yöntemleri uygulamak kişilerin vücut dengelerinin bozulmasına ve ileri yaşlarda kilo ve metabolik olumsuzluklar ile giden hastalıklara aday olmalarına neden olabilmektedir.

    Hayatınıza detoks dokunuşu…

    · İşlenmiş, hazır gıdalar yerine, doğal ürünleri tercih edin.

    · Mevsiminde bol sebze ve meyve tüketin.

    · Kapalı ortamlarda değil açık havada yürüyüş, spor yapın.

    · Az kalorili beslenmeye çalışın.

    · Bol su tüketin.

    · Yaşadığınız ortamı sık sık havalandırın.

    · Yeterince ve kaliteli uyku uyumaya çalışın.

    · Kullandığınız kozmetik ürünlere dikkat edin, güvenli ve doğal olanları kullanmaya özen gösteriniz.

    · Kimyasal temizlik ürünlerini aşırı kullanmayın.

    · Stresle baş edebilmeyi öğrenin.

    · Kendinize zaman ayırın, sevdiğiniz aktiviteleri yapın ve tazelenin.

  • Gebelik ve emzirmede vitiligo (ala ) tedavisi

    Gebelik ve emzirme dönemlerinde vitiligo neden tedavi edilmelidir?

    Gebelikte tedavi yaklaşımı ve takip nasıl olmalıdır?

    Emzirmede tedavi ve takip yaklaşımı nasıl olmalıdır?

    Annenin riskleri nelerdir?

    Bebeğin riskleri nelerdir?

    Tedavinin yanetkileri var mıdır?

    Bağışıklık sisteminin kendi kendine saldırması sonucu ile gelişen, cilt pigmentlerinin kaybı ile seyreden Vitiligo, halk arasındaki adıyla Ala hastalığı için tıp bilimi yıllarca değişik teoremler üretmiş ancak nedeni bir türlü anlaşılamamış ve bu sebeple tedavisi de oldukça kısıtlı kalmıştır. Son yıllarda yapılan araştırmalarda edinilen bulgular, bu eski ve hazin hastalığın tedavisinde farklı ve çok olumlu sonuçlar alınmasına yol açmıştır.

    Vitiligo yıllar boyunca yalnızca bir cilt hastalığı gibi görülmüş ve tedavisi de buna uygun olarak yapılmıştır. Sadece cilde odaklanarak lokalize tedaviler gerçekleştirilmesi, kremler kullanılması ve ışın terapileri uygulanması hastalığın tedavisinde geçici çözümler olmuş ancak hastalık mutlaka tekrarlamış ve hatta artarak çoğalmıştır. Ancak son yıllarda hastalığın gerçek boyutu ortaya çıkmış, otoimmün yani temelinde bağışıklık sistemi olan bir hastalık olduğu tıp otoritelerince kanıtlanmıştır.

    Bu nedenle Ala (beyazlama ) hastalığı gebelerde ve süt veren annelerde daha fazla önem taşımaktadır. Çünkü bilinmektedir ki otoimmün hastalıklar doğum sonrası veya gebelikte atağa geçebilir. Vitiligolu annelere bakacak olursak her doğum sonrası emzirme dönemlerinde vitiligolarında hızlı bir artış yaşamışlardır. Düşükler bile bunu tetikleyebilir.

    Gebelik döneminde vitiligonun uysallaştığını daha çok görmekteyiz. Ancak doğum sonrası için vitiligolu anne adayını hazırlamak , güçlendirmek, anne karnındaki bebeği vitiligo ve diğer potansiyel hastalıklardan korumak çok önemlidir. Özellikle emzirme dönemine geçen annede biz ne kadar kişiyi buna hazırlamışsak bebeği de o kadar korumuş oluruz.

    Vitiligolu anneyi gebeliliğe hazırlama dönemlerinde immunoterapiye alırsak ne yaparız?

    Tabii ki en ideali hem anneyi hem babayı gebelik planlanırken tedaviye almaktır. Koruyucu hekimlik adına en güzeli budur. Anne veya baba vitiligo hastası ise durum değişmez. Her ikisini de gebeliğe hazırlamak gerekir. Bunun için ön testler yapılmalıdır. Risk faktörleri belirlenmelidir. Bunların sonuçlarına yönelik de kişilere özel tedavi ve onarım progamları hem sperm sağlıklı gelişimi, hem yumurtlamanın sağlıklı oluşması hem de embriyonun yani bebeğin sağlıklı büyümesi açısından gereken herşey sağlanmış olur.

    Peki bu kadar idealini yapamadık, kişi gebe kalıp geldi… Ozaman ne yaparız.

    GEBELİKTE VİTİLİGO İMMUNOTERAPİSİ

    Gebelerde de gebelik haftasına göre değişen tedavi yaklaşımımız mevcuttur. Yan etkiler açısından gebelerde çıkan barsak mantarı veya helikobakter pylori medikal öldürücü tedavisi verilmez. Bunun yerine kontrol altına alıcı tedaviler seçilir ki hem bağışıklığı düzeltilir hem de risk faktörleri kontrol altına alınmış olur. Çünkü biliyoruz ki emzirme dönemine geçen annede vitiligoda mutlaka atak olacaktır. Bu da engellenmiş olur. Bütün bunlar ciddi elde edilen karlardır.

    Annenin gebelikte tüm vitamin mineral depolarının düzeltilmesi hem annenin hem bebeğin gelişimi için çok önemlidir. Gebeliğin düşükle sonlanmaması da immunoterapinin başarısıdır. Çünkü bilinmektedir ki vitiligolu bireylerde yüksek ANA pozitifliği ve düşük riski mevcuttur.

    Takipte özellikle tiroid fonksiyonları, gebenin uyku durumu, vücut ısısı beslenmesi , ödem durumu çok önemlidir. Aslında bir çok kişiye özel şikayetlerin düzelip düzelmediği gebelik boyunca immunoterapi alan hastada takip edilir.

    EMZİRMEDE VİTİLİGO İMMUNOTERAPİSİ

    Şayet anneye tedaviye emzirme döneminde başlandı ise vitamin ve probiotik takviyesinden öteye bir tedavi pek uygulanmaz. Bunun da faydası hem bebeğe hem anneye oldukça fazla olabilmektedir. Çünkü annenin sürekli veren bir yapısı ve boşalan depoları mevcuttur. Bu da vitiligoda ataklara yolaçar. Buna engel olmanın yolu onarımdan geçer. Bu dönemde aylık takip çok önemlidir Annede doğumu takip eden 3.-4. aydan itibaren tiroid otoantikorları pozitifleşerek postpartum tiroidit atakları gelişebilmektedir.Bununla beraber diğer otoimmün hastalıklarda ve vitiligoda da artış olmaktadır. Bu nedenle bu dönemlerde yakın takip ve iyi tedavi çok önemlidir. Asla başıboş bırakılmamalıdır. Annenin sağlığı ve bebeğin sağlığı açısından çok önemlidir. Günümüzde yapılan en büyük hata bu dönemlerde anne ve bebeği takipsiz ve tedavisiz bırakmaktır.

    TEDAVİNİN YANETKİLERİ VAR MIDIR?

    Gebelik ve emzrme immunoterapisinin herhangi bilinen bir yanetkisi yoktur çünkü yanetki saplayabilecek tedavilerden özellikle bu dönemde kaçınılmaktadır.

  • Yalnızca yiyecekler değil kozmetikler de hasta edebilir

    Karın ağrısı, şişkinlik ve kilo alamamak gibi masum şikayetlerle kendini belli eden çölyak hastalığı genellikle farklı hastalıklarla karıştırılıyor. Buğday, arpa, çavdar ve yulaf gibi tahıllarda bulunan glüten proteininden uzak durarak beslenmek, çölyak hastalığının tek tedavisi olarak biliniyor.

    Alerji ömür boyu devam eder

    Glüten enteropatisi yani çölyak hastalığı ince bağırsağın glüten proteinine karşı ömür boyu gösterdiği bir alerjidir. Çölyak hastalığı, yaşam boyu devam eden bir gıda alerjisi olarak bilinmektedir. Vücudun verdiği tepki neticesinde 12 parmak bağırsak yapısı bozulmakta ve ince bağırsağın özellikle başlangıç kısmı normal yeteneğini kaybetmektedir. Dolayısıyla kişiler bu noktada gelişmesi gereken emilim faaliyetlerinden yoksun kalmaktadır.

    Bu belirtiler varsa siz de çölyak olabilirsiniz

    Çölyak hastalığı farklı yaşlarda ortaya çıkabilmektedir. Çocukluk yaşlarında ortaya çıkabileceği gibi ilerleyen dönemlerde de kendini gösterebilmektedir. Hastalığın çok hafif ilerlemesi ve belirtilerin farklı rahatsızlıklarla karıştırılması teşhisin ileri yaşlarda konulmasına neden olabilmektedir. Çocukluk döneminde en bilinen belirtisi büyüme geriliği olan çölyak hastalığı;

    · Karın bölgesinde öne doğru şişkinlik

    · Yaşa göre kilo azlığı

    · Kas zayıflığı ve kansızlık

    · Gaz şikayetleri ve dışkıda anormallik

    · Kusma, halsizlik ve iştahsızlık

    · Ağız içinde oluşan aftlar

    · Eklem ve kemik ağrıları

    · Sinirlilik

    · Ciltte kaşıntılı ve döküntüler gibi belirtilerle kendisini göstermektedir.

    Çölyak hastalığının belirtileri farklı hastalıkları da akla getirebilir. Doğru tanının konulabilmesi için bazı özel kan testleri, endoskopi ve alınan doku örneklerinin patoloji tarafından incelenmesi gerekmektedir.

    Yiyeceklerinizi ayırın

    Çölyak hastalığının tek tedavisi glütensiz diyet olarak bilinmektedir. Glütensiz bir yaşama geçildiğinde hastalıkla ilgili bir sorun görülmemektedir. Burada önemli olan glütenli ve glütensiz gıdaların iyi ayrılmasıdır. Glüten daha çok buğday, arpa, çavdar ve yulaf gibi tahıllarda bulunmaktadır. Ancak günümüzde hazır gıda sektöründe glüten sıklıkla kullanılmaktadır. Bisküviler, hazır çorba ve köfteler, malt içecekler, glüten içeren sakız ile çikolatalar çölyak hastaları için tehlikeli olabilmektedir. Hatta kadınların kullandığı bazı kozmetik ürünlerinin içinde bile gluten bulunabilmektedir. Bunların yanı sıra ilaç, şampuan, krem gibi ürünler glüten içerikleri nedeniyle dikkatli kullanılmalıdır. Çok iyi bir etiket okuyucusu olunmalı, gıdaların etiketleri mutlaka okunmalıdır. Özellikle evde glütenli ve glütensiz gıdaların birbirinden ayrı ve uzak saklanması önemlidir. Yemek hazırlığı sırasında glütenli gıdalara değmiş veya bulaşmış çatal, kaşık, süzgeç, tabak gibi gereçler kesinlikle çölyaklı kişilerin gıdalarına dokundurulmamalıdır. Bir ton gıdada 2 kaşık glütenin bile tehlikeli olabileceği unutulmamalıdır.

    Bu gıdaları tercih edin

    Çölyak hastaları tükettikleri her gıdayı sorgulamak zorunda kalmaktadır. Glütensiz ama sağlıklı beslenme alışkanlığı yaşam şekli haline getirilmelidir. Mısır, pirinç, patates, nohut, mercimek, kestane, soya, fasulye, fındık gibi besinleri ve bu besinlerden elde edilen un ve nişastaları tercih etmek gerekmektedir. Ceviz, fındık gibi kuruyemişler ile incir ve kuru üzümü beslenme zincirinden eksik etmemek önemlidir. Bunların yanı sıra kümes hayvanları ve kırmızı et, tüm sebze ve meyveler, bakliyatların tüm çeşitleri, yumurta, bal gibi gıdalar rahatlıkla tüketilebilmektedir. Buğday ekmeği yerine mısır ekmeği yenilebilir. Hazır alınan mısır ekmeklerinin içine farklı unların karışabileceği ihtimaline karşı mısır ekmeğini evde yapmak daha sağlıklıdır.

    Diyeti aksatmanın sonuçları ağır olabilir

    En sık görülen sıkıntı bağırsaklardaki emilimle ilgili sorunlardır. Kötü beslenme ve besin emilimi bozukluğu en sık görülen rahatsızlıklardır. Bunlarla birlikte halsizlik, kemik erimesi, osteoporoz, kısırlık, düşük ve depresyona neden olabilir. Tedavi edilmemiş çölyak hastalığı uzun dönemde ince bağırsak kanseri ve lenfoma gibi rahatsızlıkların ortaya çıkma riskini de artırır. Çocuklarda ise boy kısalığı, davranışsal sorunlar ve gelişme geriliğine neden olabilir. Kişi eğer diyetine gerekli dikkati gösteriyorsa ömrünün sonuna kadar rahatça yakınmasız yaşamını sürdürebilir. Ancak yine de belirli aralıklarla gerekli tetkikleri yaptırmak önemlidir.

  • Çocuğunuzun cebinde saatli bombayla gezmesine izin verir misiniz?

    Çocuğunuzun cebinde saatli bombayla gezmesine izin verir misiniz?

    Geçtiğimiz günlerde çocuklarımızla otururken sık sık yaşadığımız bir diyalog tekrar etti:

    Çocuklar: Anne, baba bize ne zaman cep telefonu alacaksınız?

    Biz: Biraz daha büyüyünce, hem bizce şu an cep telefonuna ihtiyacınız yok.

    Çocuklar: Ama bir sürü arkadaşımızın cep telefonu var, aileleri almış, bizim niye yok?

    Biz: Çünkü hem herkes için ama daha da çok çocuklar için zararlı etkileri var, hem de şu an cep telefonu sizin için gerekli değil.

    Çocuklar: Peki siz alsanız, biz az kullansak, sadece yanımızda taşısak. Böylece hem zararlarından uzak oluruz hem de siz istediğinizde bizi arayabilirsiniz.

    Biz: Ne yazık ki öyle değil çocuklar. Sadece yanınızda taşımakla bile uzun yıllar sonra ciddi hastalıklar ortaya çıkabilir. Yaşınız biraz daha büyüyünce bakarız.

    Çocuklar: Öffff anne, öfffff baba, çok kötüsünüz.

    Benzer konuşmalar pek çok ailede yaşanıyordur tahmin ederim ya da umarım yaşanıyordur. Çünkü başlıkta dediğim gibi hiç birimiz çocuklarımızın cebine kendi ellerimizle ve ne zaman patlayacağını bilmediğimiz bir bomba koymak istemeyiz.

    Cep telefonu ve benzeri radyofrekans yoluyla manyetik dalga radyasyonu üreten cihazların güvenilirliği yıllardır tartışma konusu. Ancak pek çok veri bu cihazların ciddi zararları olduğunu ortaya koyuyor.

    Dünya Sağlık Örgütü (WHO) bünyesinde toplanan Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı (IARC)’ın 2011’de 14 farklı ülkeden gelen 30 uzman ile aldığı karara göre cep telefonu ve benzeri manyetik alan radyasyonu üreten cihazlar güvenlik açısından “2B” sınıfında değerlendirilmişler yani “İNSANLAR İÇİN OLASI KANSER YAPICI ETKİLİ”

    Bu kararı almalarına neden olan pek çok bilimsel veri mevcut.

    Sadece cep telefonları değil, kablosuz ev telefonları, Wi-Fi bağlantıları, bluetooth cihazlar, yüksek elektrik akımı oluşturan ev aletleri, baz istasyonları da risk içeren cihazlar arasında

    Hepimiz risk altındayız ancak kanıtlar çocuklarımızın daha da büyük bir tehdit altında olduğunu gösteriyor. Çocuklar ve anne karnındaki bebekler hızlı çoğalan ve büyüyen hücrelere sahip olduklarından her türlü kanser yapıcı etkene daha duyarlı. Cep telefonu kaynaklı tehlikeye neden daha duyarlılar dersek:

    1. Çocukların beyin dokuları manyetik alan radyasyonunu erişkinlere göre 2 kat daha çok emiyor. Kafatasındaki kemik iliğinde ise bu oran 10 kat fazla.

    2. Bariyer etkisiyle koruyucu olabilecek kafatası kemikleri çocuklarda daha ince.

    3. Beyin dokusunun erişkinlere göre daha küçük olması alınan manyetik alan radyasyonun daha yoğun zarar vermesine neden oluyor.

    “Cep telefonu gerçekten zararlı olsa bir sürü insan kanser olurdu, ben çevremde bunu görmüyorum” diyenlerdenseniz buna iki cevabım var. Birincisi az sonra vereceğim pek çok veri böyle bir artış olduğunu ortaya koyuyor, ikincisi ise kansere neden olan etken ile katı (solid) doku kanseri oluşumu arasında geçen sessiz dönem 30 yıla kadar uzayabiliyor. Bu açıdan olumsuz sonuçları ne yazık ki önümüzdeki 5-10 yıl içinde görmemiz muhtemel.

    Ne yazık ki ekonomi çok zaman insan hayatından çok kazanca değer veriyor. Olası kanser yapıcı denen bu cihazların çocuklar için cazip hale getirildiği, çocuklara yönelik pazarlama stratejileri geliştirildiğini görüyoruz. Tehlikelerinden yeterince haberdar edilmediğimiz için de oyalanmaları için daha birkaç aylık bebeğin bile hemen önüne bu cihazları koymaktan, oyun oynasınlar diye hediye etmekten çekinmiyoruz. Hatta okullarımızda bile küçücük öğrencilerin sürekli wi-fi etkisi altında, ellerinde tabletlerle dolaşması eğitim sisteminin gelişmesi olarak değerlendiriliyor, tüm tehlikeler göz ardı edilerek.

    Hindistan, Fransa, Belçika gibi ülkelerde kablosuz cihazların çocuklara yönelik zararlarına yönelik uyarıcı bilgilendirmeler ve bu tür cihaz reklamlarının çocuklara yönelik olmasını engelleyen kanunlar çıkarılıyor.

    Tüm akıllı telefonlarda, diz üstü bilgisayarlarda ve tablet bilgisayarlarda cihazların insana tehlikeli olabilecek manyetik alan radyasyonundan kaçınmak için kendimizden ne kadar uzakta tutmamız gerektiğine dair yazılan, ancak pratikte uygulanması mümkün olmayan bilgilendirmeler mevcut. Örneğin akıllı telefonlar için 10-20 mm, Tablet ve dizüstü bilgisayarlar için 20 cm ve üzeri gibi. Peki cep telefonunu kaç kişi taşırken veya konuşurken kendinden 20 mm; dizüstü bilgisayarını kullanırken vücudundan 20 cm uzakta tutuyor?

    Pek çok uzun süreli çalışmada cep telefonuyla konuştuğumuz kulak tarafında beyin tümörleri ve tükrük bezi tümörleri gelişme riskinin arttığı gösterilmiş. Bir başka yazıda 20’li yaşlarda meme kanseri tanısı konan 4 genç kadının risk faktörleri incelenmiş ve bunlardan ikisinin 15 yaşından beri cep telefonunu sütyen içinde taşıdıkları saptanmış, tesadüfe bakın ki meme kanserleri de telefonu koydukları taraftaki memede ortaya çıkmış.

    Risk, bu cihazların toplam ve günlük kullanma süreleri ve vücudumuza olan yakınlığı ile artıyor.

    Wi-fi bağlantılarının olası etkilerine yönelik de bilgiler mevcut. En çarpıcılarından biri bir Wi-fi bağlantılı bir dizüstü bilgisayara 4 saat kadar yakın mesafede tutulan sperm hücrelerinin hareketliliğinde azalma ve DNA yapılarında kırılmalar saptanmış.

    Peki bu konuda neler yapabiliriz? O da bir sonraki yazımızın konusu.

  • İnsülin direnci olan bir annenin hikayesi

    Genç kızken çok ince, alımlı, arkasından baktıran duru bir güzelliğe sahipti. Hayat devamlı devinim halindeydi, hergün başka bir değişikliğe gebeydi, onun hayatında olduğu gibi. Güzel bir evlilik yapmış ilk çocuğunu daha 22 yaşındayken doğurmuştu, 2 yıl sonra yeni bir bebek sonra bir yenisi daha. Hayat çocukları ile daha güzeldi ama gebeliklerinde vücut hatları değişmiş, gebelikte aldığı kiloları bir türlü verememişti. Şimdi de kendine ayıracak vakit bulamıyordu. Çocuklarının ihtiyaçları büyük kızının okul hayatı, eşinin yoğun iş temposu derken bunlardan en çok etkilenen o ve giderek artan kilolarıydı.

    Bir gün çevresinde çok tavsiye edilen, bu konuda deneyimli bir Doktora (Naçizane ben oluyorum 🙂 ) gitmeye karar verdi. Artık açlığa tahammül edemiyordu, sık sık tatlı tüketmek istiyor, düzenli yemek yiyemesine rağmen kiloları gün geçtikçe artıyordu. Bir türlü doygunluk hissi gelmiyordu. Doktorunun sorduklarına içtenlikle cevap verdi. Doktorun bir sorusu aklından çıkmadı. Genç kızken 175 boy ve sadece 56 kiloydu şimdi ise geçen 10 yılda tam 25 kilo almıştı. Doktoru onu ayrıntılı muayene ettikten sonra bazı tetkikler istedi birkaç gün sonra sonuçlarla görüşmek üzere randevulaştılar. 3 gün sonra sonuçlarını aldı.

    Hayatını etkileyecek önemli bir hastalık çıkmadığı için çok rahatlamıştı. Evet insülin direnci vardı ama dikkatli olursa tamamen düzelbiliyordu.Az bile yese kilo almasının sebebi buymuş. Eğer gecikseymiş kiloları artıkça şeker hastalığı oluşma riski artacakmış. Uygun yiyecekleri düzenli yemesi gerekiyordu. Doktoru glisemik indeks diye bir şeyden bahsetmişti gıdaların şekeri yükseltme düzeyi imiş. O gıdaları uygun miktarda tüketmesi gerekiyormuş, ara öğünlerini ihmal etmemeli, gerekirse çocukları da beraber alıp hergün en az yarım saat yürüyüş yapmalıymış. Doktoru, hedefinin 6 ayda kilosunun %10 u vermesi gerektiğini söylemişti.Bu da çok önemliydi:çünkü daha önce yaptığı diyetlerde kilo veremediğini düşünüp yarı bırakmıştı. Halbuki 6 ayda 8 kilo verme hedefi hem gerçekçi idi hemde kolayca hedefine varabilirdi.

    Fazla kilolarınızla mücadeleyi ertelemeyin.

    Yard.Doç.Dr.Fevzi BALKAN

    Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı

  • Fibromiyaljide iyi uyku şart

    Fibromiyaljide iyi uyku şart

    Tüm vücutta yaygın ağrıların hissedildiği, eşlik eden yorgunluk, uyku düzensizlikleri, karın şişkinliği ve gaz, baş ağrılarının olduğu Fibromiyalji Sendromunu pek çok kişinin ne yazık ki hayat kalitesini ciddi biçimde azaltıyor.

    Aslında Fibromiyaljiye çare bulmak mümkün. Özenli bir şekilde bu ağrıya neden olan faktörleri düzeltecek yaşam biçimi düzenlemeleri yapılmalı.

    Yaşam düzenlenmesinde ele alınması gereken ilk alan uyku mekanı. Uyku sorunları bu hastalığın bir parçası olabildiği gibi, yeterli ve kaliteli uykudan mahrum olmak da ağrıları ve diğer şikayetleri artırıyor.

    Derin uykuda salgılanan büyüme hormonu ve melatonin gibi hormonların vücuttaki hasarları tamir edici etkileri var. Keza yetersiz uyku, “serotonin” adlı hormonun düzeylerini azaltarak hem ağrıları hem de fibromiyaljiyle birlikte sık görülen depresyon, çökkünlük hissini artırıyor.

    Sonuç olarak iyi ve sağlıklı bir uyku için dikkat edilmesi gerekenler şunlar:

    1. Yatak odasında uyku zamanı tam karanlık sağlamak önemli. Az bir ışık bile derin uykuya geçişi bozarak uyku kalitesini düşürüyor. Başucunuzdaki ufak elektrikli alarm saatinin ışığı bile, hele ki mavi ışık ise uykunuzu olumsuz yönde etkiliyor

    2. Yatak odasındaki elektromanyetik alan kaynaklarını olabildiğince azaltmak elzem. Elektromanyetik uyku sırasında bize verdiği zarar daha fazla. Cep telefonu kapalı bile olsa yatak odamızda kesinlikle bulunmamalı. Kablosuz telefonlar için risk belki daha bile fazla. Televizyon, elektrikli saat, çok sayıda elektrikli cihaz da benzer zararlara neden oluyor. Kablosuz internet bağlantısının kapatılması da önemli. Komşularımızdan gelen Wi-Fi sinyallerini engellemek mümkün olmasa da bize en yakın kaynağı kapatmak maruz kaldığımız olumsuz etkileri azaltıyor.

    3. Yatak odasında televizyon seyretmek, çalışmak, bilgisayar kullanmak gibi aktivitelerden kaçınmak gerek ve bu alanı sadece uyku alanı olarak belirlemekte fayda var.

    4. Akşamüstü saatlerinden sonra kafeinli içecek ve gıdalardan kaçınılmalı. Yine akşam saatlerinde yenecek şekerli, karbonhidratlı gıdalar ve abur cuburlar gece şeker düşmelerine neden olarak uykumuzu bozuyor.

    5. Uykunun hemen öncesinde televizyon, bilgisayar, cep telefonu ile uzun zaman geçirmek uykuyu olumsuz etkileyen faktörlerden. Bu aktiviteleri uykudan en az bir saat önce bırakmak daha sağlıklı bir uyku sağlıyor.

    6. Yatak odasını çok sıcak tutmak da uykuyu bozan bir diğer faktör. İdeal sıcaklık 21-24 derece arası, yani pek çoğumuzun yaptığının aksine yatak odasının hafif serin olması daha iyi.

    7. Egzersiz fibromiyalji tedavisinin olmazsa olmazlarından. Egzersizin bir diğer olumlu etkisi de uyku üzerine. Gün içinde yapılan egzersiz, fizik aktivite gece uykuya dalmayı kolaylaştıran bir faktör.

  • Her yerim ağrıyor, sakın bende fibromiyalji olmasın??

    Her yerim ağrıyor, sakın bende fibromiyalji olmasın??

    Her gün sırtınızda, kol ve bacaklarınızda, tüm kaslarınızda gün boyu süren ağrılar; bir türlü geçmeyen halsizlik ve isteksizlik, sık sık tekrar eden baş ağrısı ve karın şişkinlikleriniz mi var? Daha da kötüsü gittiğiniz doktorlarda yapılan tahlillerde herhangi bir sorun saptanmadığı söylenip, bunun psikolojik nedenlerle olabileceği mi söyleniyor? Artık çevrenizi rahatsız etmek endişesiyle bu rahatsızlıklarınızdan söz etmekten bile kaçınır hale gelip, bu durumu “başa gelen çekilir” diyerek görmezden gelmeye mi çalışıyorsunuz? Bu soruların çoğuna yanıtınız “evet” ise sizde büyük ihtimalle “FİBROMİYALJİ SENDROMU” var.

    Öncelikle vurgulanması gereken ilk nokta “AĞRILARINIZ GERÇEK !!”. Şikayetleriniz her ne kadar stres, üzüntü, moral bozukluğu gibi nedenlerle artsa da, “her yerim ağrıyor” dediğinizde bunun naz yapma, ilgi çekme yolu olmadığını biliyoruz. Özel görüntüleme yöntemleri ile yapılan tetkiklerde beyinde ağrı merkezlerinin belirgin aktif olduğu, yani ağrının gerçek olduğu bilimsel olarak kanıtlanmış bir gerçek.

    Ancak esas önemli bilgi “ÇARESİZ DEĞİLSİNİZ”. Bu rahatsızlığın tedavisiyle ilgilenen pek çok doktorun kaçındığı, görmek istemediği bir durum Fibromiyalji. Çünkü tedavi zaman ve emek harcanmasını; tek bir yöntemle değil de pek çok tedavi yönteminin bir arada uygulanmasını, yani multidisipliner yaklaşımı gerektiriyor.

    İlaç tedavisi ne yazık ki genelde beklenen iyileşmeyi sağlayamadığı gibi yan etkileri ile kişileri yıpratabiliyor. Düşük dozda verilen bazı depresyon ve epilepsi ilaçları ve farklı türden ağrı kesiciler bazı kişilerde kısmi rahatlama sağlasa da kalıcı etki göstermiyor.

    Tedavide kişiye özel yaşam biçimi düzenlemeleri yapılması gerekli. Tedavinin başlıca 3 önemli unsuru var:

    1. Uyku alanının düzenlenmesi, sağlıklı uykunun sağlanması. Tam karanlık ortamın sağlanacağı ve cep telefonu, televizyon gibi elektromanyetik alanların olabildiğince uzaklaştırıldığı sağlıklı uyku alanı önemli.

    2. Beslenme mutlaka düzenlenmeli. Katkı maddeleri içeren gıdalar, rafine şeker ve buğdaydan uzak durulmalı; organik gıdalar, sebze ve meyveler tercih edilmeli. Besin alerjileri ve duyarlılıklarının da tespit ve tedavisi şart

    3. Egzersiz ve tamamlayıcı metotlar tedaviye katılmalı. Seviyesi yavaşça artırılan aerobik egzersiz, Pilates, Yoga ve Tai-Chi’nin faydaları bilimsel çalışmalar ile kanıtlanmış. Bir tamamlayıcı tıp metodu olan “Biorezonans” ile de gerek besin alerjilerinin tespit ve tedavisi, gerekse de bağışıklık sistemini zorlayan yüklerin uzaklaştırılıp bağışıklığın da desteklenmesi yoluyla kalıcı ve çok iyi sonuçlar elde etmek mümkün. Biorezonans, Avrupa ve Asya’da oldukça bilinen, 30 yıldır uygulanan, Almanya kökenli, tıbbi cihazla uygulanan bir terapi metodu. Uygulama sırasında hasta herhangi bir ağrı hissetmiyor. Yöntemin temelleri kuantum fiziği, vücudun sağlıklı frekanslarının güçlendirilmesi ve hastalık yapıcı etkenlere ait frekansların silinmesine, geleneksel Çin tıbbı ve akupunktura dayanıyor.

  • Dengeli tıbbi beslenme

    Şişmanlık, şeker hastalığı, kalp hastalığı, hipertansiyon gibi metabolik hastalıklar, bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de gittikçe artan sağlık sorunlarıdır. Dünya Sağlık Örgütü, şişmanlığı da mutlaka tedavi edilmesi gereken kronik bir hastalık olarak tanımlamıştır. Bu artışın altında yatan ana neden genetik yapımıza fiziksel aktivitemizin azalması ve yediğimiz yiyeceklerin çeşidinin değişmesi ile miktarının artmasının eklenmesidir. Bermuda Şeytan Üçgeni diyebileceğimiz bu tehlikeli birlikteliğin yol açtıklarına en iyi örnekler olarak, ABD’de Pima yerlileri, Avustralya’da Aborjinler ve Kanada yerlileri gösterilebilir. Eskiden tarım, hayvancılık ve avlanma ile yaşamlarını sürdüren bu topluluklarda kabile şefleri dışındakilerin büyük bir çoğunluğu zayıf ve sağlıklı iken, şimdi bu toplumların ortalama %70’i şişman ve yarıdan fazlası şeker hastasıdır. Bu değişimin ana nedeni, mevcut hükümetlerin bu topluluklara maaş bağlaması, traktör gibi tarım aletlerinin gelişmesi ve açılan bol miktardaki fast food zincirleridir. Ürettiği ve avladığı sürece yiyecek bulan ve bunu elde edebilmek için vücut güçlerini kullanan bu insanlar, hareketsizleşip bol miktarda yüksek kalorili yiyeceğe kavuşunca hızla kilo almışlardır. Daha önce kıtlık durumlarında metabolizmayı yavaşlatarak, hayatta kalmalarını sağlayan insulin hormonu bu sefer ne yazık ki şeker hastalığı, kalp hastalığı ve hipertansiyon gibi metabolik hastalıkların ve kanserin artmasına yardımcı olmuştur.

    Şişmanlık ve metabolik hastalıkların artması üzerine 1980’li yıllarda sağlık otoriteleri tarafından yağ kısıtlanmasına gidilmesi önerilmiştir. Ne yazık ki şişmanlık ve yol açtığı hastalıklar azalacağına, aksine daha da artmıştır. Şeker hastalığı görülme sıklığı ile ilgili daha önceki 2050 yılı öngörülerine daha şimdiden yaklaştığımız için bu rakamlar revize edilmiştir. Bütün yağlar kötüdür yaklaşımının neticesinde, yağların yerini karbonhidratlar almıştır. Bunun olması zaten doğanın gereğidir, çünkü bir yiyeceğin tadını veren iki unsurdan birisi yağ, diğeri ise karbonhidrattır. Bunlardan birisini kısarsanız, boşluğu diğeri doldurur (bu yüzden diyet ve diyabetik ürünleri hiç sevemedim gitti zaten). Bu tür değişimin çoğu kişi için anlamı beyaz undan yapılmış mamuller, patates, makarna ve pirinç gibi glisemik indeksi yüksek yiyeceklerdir. Bu yiyeceklerdeki gibi hızlı sindirilen nişastaları tüketmek, kan şekerinde ani yükselme ve sonrasında ani düşmelere sebep olur. Bu kan şekeri oynaması ve buna bağlı insulin salgısındaki dalgalanmalar, çabuk acıkmaya ve iştah artmasına neden olur, kişiyi tatlı veya tuzlu bir karbonhidrata yönlendirir. Bu kısır döngü neticesinde iştah artması, gece yemek yeme ihtiyacı ortaya çıkar. İnsulin depocu bir hormon olduğu için metabolizmayı yavaşlatır, iştahı açar, başta karın bölgesi olmak üzere vücutta yağ depolanmasına neden olur. İnsanların yaşam şartlarındaki değişikliklere bağlı olarak hızla kilo almaları ve kronik hastalıkların artması neticesinde özellikle gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde ilaç kullanımı hızla artmıştır. Tıbbi beslenme tedavisi ve ilaç kullanımındaki bu artışa rağmen şişmanlığın ve ona bağlı kronik hastalıkların gittikçe daha da artması doğal olarak insanları başka arayışlara itmektedir. Şimdiye kadar geliştirilmiş olan anti obezite ilaçları ya yan etkileri nedeni ile piyasadan çekilmiştir ya da yeterli etkiyi göstermemektedir. Bu sefer insanlar mucize diyetler ve alternatif ilaçlar sunan kişilerin kucağına düşmüşlerdir. Kilo vermek son yılların en güncel konusu haline geldi. Yeryüzündeki insanlar şişmanladıkça çözüm olarak bir sürü paralar dökülüyor. Doğal olarak ülkeler arasındaki fark açısından obezite sayısı fazla olan ülkeler zayıflama uğruna daha çok para harcıyor. Örneğin ABD’de zayıflamak geleneksel bir hobi haline geldi. Bu çaresizlik ve çıkar ilişkisi arasında popülaritesi hızla artan birçok uygulama gündeme gelmektedir. Bu yazıda ana konumuz ilaçlar olmadığı için bu konuya değinmeyeceğim, fakat kısaca bunların hiçbirisinin işe yaramadığını söylemekle yetineceğim. Bunları deneyen bazılarınızın ama bende işe yaradı dediğini duyar gibi olduğum için sadece şu kadarını ekleyeyim. Olumlu etki görenler ya beraberinde düşük kalorili diyet ve egzersiz yapmıştır, ya da kullandığınız ürünün içine belirtmedikleri halde efedrine, pseudoefedrine, yüksek doz sibutramine vs gibi metabolizma hızlandırıcı, fakat ani ölüme kadar varabilecek yan etkiye sahip bir madde eklenmiştir.

    Günümüzde çoğu insan bir mucize ilaç veya diyet arayıp durmaktadır, ama ne yazık ki hayatın gerçeğinde mucize olmadığı için çoğu arayış, birbirleri ile çelişen diyet kitapları ve haberlerin boş vaatlerine aldanıp boşa çıkıyor. Birkaç hafta işe yarayan diyetler deniyor ve sonra bırakıyorlar ya da hiç işe yaramayanları deniyorlar ve sinirleri bozulmuş halde hala aşırı kilolu kalabiliyorlar. Diyetlerin hayal kırıklığına uğratmasına şaşırmamalı. Sorunun en önemli kısmı herkes için doğru tek bir diyet olduğu düşüncesidir. Genlerimiz, aile ve çevremiz gibi birçok unsur nasıl, neden, neyi ne kadar yediğimizi etkiler. Bir başka önemli sorun herkesin bilir bilmez bir diyet uydurmasıdır. Hiçbir alt yapısı olmayan kişiler, ortaya sağlıklı yaşam koçu, diyet gurusu vs olarak çıkmaktadır. İlaçlar, beslenme veya fizyoloji hakkında bir şey bilmelerine gerek yoktur. Tek ihtiyaçları birkaç haftalık veya aylık bir kurs sonrası veya direkt olarak, bir fikir ve bu fikri pazarlayıp satacak cüretlerinin olmasıdır. İnternet ve medya sayesinde çok rahat bir şekilde pazarlayabilecekleri kitleye ulaşabiliyorlar. Kısa zamanda hızla kilo verdiren moda diyetler mezarlığı birçok mucize diyetle doludur. Lahana çorbası diyeti, Hollywood 48 saatlik mucize diyet, İsveç diyeti, taş devri diyeti, Metro diyeti, Rus Hava Kuvvetleri diyeti, elma sirkesi diyeti, ananas diyeti, greyfurt diyeti, Scarsdale rejimi, bir sürü ünlü sanatçı ve sporcu diyetleri gibi diğer diyetler. Daha az kalori almamızı sağlayan her diyet, en azından kısa bir süre işe yarar. Kısıtlayıcı diyetlerin birçoğu daha baştan uzun dönemde başarısızlığa mahkumdur. Daha az yemenin neden olduğu açlık hissi ve sevilen yiyeceklerden uzak kalarak tek düze beslenmek bir süre sonra diyeti sürdürebilmek için gereken çaba ve gayreti bozar. Kilo vermek, sağlıklı olmak yolunda çarkın tek dişlisidir. Sosisli sandviç veya pasta rejimi yapılarak da kilo verilebilir ancak bu kalıcı olmayacaktır ve uzun vadede sağlıklı da olmayacaktır. Önemli olan yıllarca sürdürebileceğiniz kalıcı bir kilo kaybı sağlayan sağlıklı bir beslenme planı ile yaşam tarzıdır. Sağlık açısından, çeşitli diyetler uygulayarak kilo verip geri almak, hiç kilo vermemekten daha kötüdür. Kilo verdiğimiz zaman verdiğimiz kilonun ortalama %70-80’i yağdan giderken, %20-30’u yağsız dokudan gider, verdiğimiz kiloyu geri aldığımızda hepsi yağ olarak geri döner. Kilo verip geri almalar neticesinde, vücutta yağ-yağsız doku oranı gittikçe yağ lehine gelişir ve metabolizma gittikçe daha fazla yavaşlar ve bozulur.

    POPULER DİYETLER

    Düşük yağ içerikli diyetlerin en meşhuru Dr. Dean Ornish’in ”Daha Çok Ye, Daha Zayıf Ol” diyetidir. Yağlı gıdalardan karbonhidratlı yiyeceklere geçerek daha fazla kalori almadan tükettiğiniz yiyeceği kilo almadan iki katına çıkarabilirsiniz. Bu diyette tam tahıllar, meyve ve sebze gibi düşük glisemik indeksli karbonhidratlara izin verilir ve egzersiz şarttır. Bu tip diyetin en azından kısa vadede kilo vermeye yardımcı olacağına şüphe yok. Bazıları böyle bir diyete uzun dönemde de bağlı kalmayı başarabilir, ancak bunun için gerçekten kararlı olmak gerekir. Düşük yağ içerikli diyetler diğer beslenme çeşitlerine göre daha lezzetsizdir, kısıtlayıcı olduğu için özellikle dışarıda yemek yerken zorlayıcı olur. Çabuk acıkmaya neden olduğu için ara öğünlerde doygunluk hissini arttıran yüksek lif oranlı yiyeceklere yer verilir. Bu diyetler, birçok uzmanın tüm yağların kalp için kötü olduğunu düşündüğü zamandan kalma olarak kalp için mükemmel diye tanıtılır. Fakat doymamış yağlar, kolesterol düzeyini düzeltir ve kalp ritm bozukluklarını engelleyebilir. Düşük yağ içerikli diyetler kilo verdirebilir. Bazıları kilo verip bunu koruyabilirken, bazıları geri alırlar veya hiç veremeyebilirler. Bu tip diyetin en önemli zararlı yanı yağın yerine kolay sindirilebilen glisemik indeksi yüksek karbonhidratları geçirmektir. Bu durum kilo kaybını engellemekle beraber, trigliserid düzeyini yükseltip, iyi kolesterol olan HDL kolesterolü düşürebilir ve şeker metabolizmasını bozabilir.

    Uzun yıllar, önde gelen beslenme uzmanları, Dr. Robert Atkins’in karbonhidrat kısıtlı diyetini dışladılar. Tıp otoriteleri, yağın beslenmedeki öcü olduğu bilinirken, yüksek oranda protein ve yağ ile düşük oranda karbonhidrat içeren bir beslenme kilo kaybına nasıl yol açabilir diye sorguladılar. Karbonhidratları sınırlayarak, et, peynir ve yumurtaya yüklenmek sindirim sistemine daha fazla çalışma yükü getirir ve sindirim süresi uzar, ayrıca kan şekeri ve insulin iniş çıkışlarını düzeltir. Böylece daha uzun süre tok hissetmemize yardım eder. Ancak sınırsız miktarda kırmızı et, sosis, tereyağı ve peynir yemek uzun dönemde sağlık açısından kötü bir fikirdir. Kemik kaybı potansiyel yan etkilerden birisidir. Çok fazla protein sindirildiğinde ortaya çıkan asidi nörtralize etmek için kemiklerden kalsiyum salınması gerekebilir. Böbrekler üzerine ekstra bir yük yükler ve ürik asit seviyesini yükseltebilir. Bu ürünlerde bulunan doymuş ve trans yağlar kardiyovasküler hastalıklar yönünden risk oluşturur. Ayrıca tam tahıllardan, meyvelerden ve sebzelerden uzak kalmak tahıl lifi, doymamış yağ, vitamin ve mineral alımının azalması besin desteklerinin üstesinden gelemeyeceği eksikliklere neden olabilir. Bunun yanlışlığını tespit eden Atkins daha sonra esas olarak meyve, sebze ve bazı tam tahıl ürünlerine izin verdi. Bu şekilde South Beach rejimine benzer hale geldi. Atkins diyeti neredeyse sınırsız yağa izin verirken, South Beach diyeti kötü yağlara karşı daha katı bir tutum takınıyor. Daha sonra benzer şekilde düşük karbonhidrat yüksek protein içeren Dukan Diyeti ve ülkemizde Karatay Diyeti gibi diyetler popülerlik kazanmıştır. Düşük kalorili diyet çabuk kilo vermeye yardımcı olabilir, ancak uzun vadede düşük yağ içerikli diyetten daha fazla işe yaradığına ilişkin bir kanıt yoktur. Düşük karbonhidrat içerikli diyetler ayrıca pahalıya mal olabilir, porsiyon büyüklüklerine ve malzemelere bağlı olarak gıda harcamalarını iki katına kadar çıkarabilir.

    Sugar Busters ve Glisemik Devrim gibi diyetler, bütün karbonhidratları yasaklamak yerine zararlı karbonhidratları yasaklarlar. Bolca meyve, sebze ve tam tahıl tüketip, rafine şekerleri (beyaz şeker, mısır şurubu, bal, pekmez, reçel gibi) ve işlenmiş tahılları kestirirler. Bu tür diyetler glisemik indeks ve glisemik yükün azaltılmasına dayanır. Beyaz undan yapılmış gıdalar (ekmek, poğaça vs), simit ve kraker gibi rafine tahıllardan yapılmış ürünlerle pirinç, patates, bezelye ve mısır yüksek glisemik indekse sahiptir. Bu nedenle kan şekeri ve insulin düzeylerini hızla yükseltir sonra hızla düşürürler. Bu döngü çabuk acıkma ve iştah artması, metabolizmada yavaşlama ve karın bölgesinde yağlanmaya neden olur. Glisemik indeksi ya da glisemik yükü düşük tam tahıllar, baklagiller, sebzeler ve meyvelerin ise kan şekeri ve insulin salınımı üzerinde yavaş ve istikrarlı etkileri vardır. Doğru karbonhidratları içeren diyetler, meyve, sebze, baklagiller ve tam tahıllar üzerinde odaklanarak sağlıklı beslenmeyi teşvik eder. Ancak glisemik indeks tablolarına dayalı olmaları özellikle dışarıda yemek yerken nelerin yenebileceğini seçme işini çok karmaşık bir hale getirir. İlave şeker eklenmiş gıdaların kısıtlanması, kalori alımını azalttığı için kesinlikle yararlıdır. Geleneksel Akdeniz diyetleri bol sebze ve meyveye yer verirler, yağ oranları daha fazladır ve kolay sindirilen karbonhidratları az içerdikleri için kan şekeri ve insulin üzerinde nispeten az etkilidir.

    Zone diyetine göre her ana ve ara öğünde karbonhidrat, yağ ve proteinler arasında doğru dengeyi yakalamak kilo kaybına, enerji artışına yol açan ve sağlık için başka faydalar doğuran hormon dengesini yaratır. her 7 gram protein ve 1,5 gram yağ için 9 gram karbonhidrat içeren (%40 karbonhidrat, %30 yağ ve protein) ana ve ara öğünler hazırlayarak Zone hedefine ulaşabilirsiniz. Beslenmeye bu kadar katı yaklaşımın uzun vadede kilo kaybı ve muhafazası için yararlı olduğuna dair. çok az kanıt vardır. Bu yaklaşım hayatı çok zorlaştırır, ancak kalıplardan ve kurallardan hoşlanan analitik bir kişilik yapınız var ise Zone sizin için yararlı olabilir.

    Kan grubu diyeti garip ve hatta daha az bilimsel bir yol izler. Bu yaklaşıma göre, kan grubunuz ne yemeniz, nasıl egzersiz yapmanız, hangi besin desteklerine ihtiyaç duyduğunuzu ve kişiliğinizi belirler. Bu diyete göre kan grubu 0 olanlar buğday ve baklagillerden kaçınan, düşük karbonhidrat, yüksek protein içeren diyete ihtiyaç duyarken, kan grubu A olanlar bol balık ve baklagil içeren, kırmızı et, süt ve süt ürünleri ile buğdaydan uzak duran düşük karbonhidrat, yüksek protein içeren diyete ihtiyaç duyar. Bu diyeti yapmak iyi ve kötü gıdalar listesi dahil pek çok bilgiyi bilmeyi gerektirir ve dengeli bir diyet değildir. Ayrıca pek çok ailede farklı kan gruplarına sahip aile üyeleri bulunduğu için beslenme daha da karmaşık bir hal alır.

    Volumetrik Kilo Kontrolü Planı, kalorisi düşük yiyeceklerle mideyi dolduran yiyecekleri önererek, doygunluk hissi ile uğraşır. Bunlar meyve, sebze, az yağlı süt, pişmiş tahıllar, yağsız et, tavuk ve balık gibi su oranları yüksek gıdalardır. Çorbalar, buharda pişirilmiş yiyecekler, güveçler, sebzeli makarnalar, meyve ağırlıklı tatlılar önerilirken, patates cipsi, krakerler, kurabiyeler, yoğun kremalı ve yağlı tatlılar gibi kalorileri yoğun gıdalar dışlanır. Sizi çok kalori sağlamadan doyuran bu yeme stratejisi de diğer diyetler gibi seçeneklerinizi kısıtlayarak kilo vermenize yardım eder, ancak çok basite indirmektedir. Örneğin bir kutu kola düşük enerji yoğunluğuna sahiptir, fakat sizi doyurmayan ya da geç acıkmanızı sağlamayan bol kalori sağlar. Bu diyet aynı zamanda bir gıdanın ne kadar hızlı sindirilip hazmedildiğini hesaba katmaz, ancak bunun yeniden acıkma üzerinde büyük etkisi olabilir.

    Bazı diyetler ne yediğiniz kadar, ne zaman, nasıl ve neden yediğiniz ile de ilgilenir. bazı insanlar depresif durumlarda yiyecekleri rahatlamak için kullanırlar. Üzüldüklerinde, sinirlendiklerinde, yalnız kaldıklarında, canları sıkıldığında, hayal kırıklığına uğradıklarında özellikle de glisemik indeksi yüksek yiyecekleri aşırı yerler. Bir süre sonra tekrar acıkıp tekrar yiyerek Uzakdoğu mitolojisindeki kuyruğunu ısıran yılan misali kısır döngüye girerler. Yiyeceklerle aralarındaki bu sağlıksız kısır döngüyü kırmak bu kişilere yardımcı olabilir. Dr. Phil McGraws kalıcı kilo kaybı için yedi anahtar önerir. Bunlar, doğru düşünme, şifa veren duygular, kusursuz çevre, yiyecekler ve dürtüsel yemek yeme üzerinde hakimiyet, amaca uygun egzersiz, bir destek çevresi ve yüksek tepki maliyetli ve yüksek getirili gıdalarla beslenmedir. Otomatik Diyet ise bir çeşit kendi kendine analiz yaptırır ve sağlıklı beslenmeye uygun alışkanlıkların yeniden programlanması için davranış ayarlama teknikleri sunar. Alışkanlıklarımızın, davranışlarımızın ve diğer insanlar ile yiyeceklerle ilişkimizin kilo vermemizi ve kilomuzu korumamıza yardımcı olacağına şüphe yoktur. Neyi ne kadar yediğimiz kadar egzersizin de büyük önemi vardır. Her aşırı kilolu kişinin hatalı alışkanlıkları ya da besinlerle aralarında bozuk ilişki yoktur, eğer altta yatan metabolik bir neden yok ise onların yiyecekler ve egzersiz üzerine odaklanmaları gerekir.

    Diyet planı bolluğu, kilo kaybı için etkili stratejiler üzerinde sağlam kanıtların endişe verici azlığı nedeni ile çok büyük tehlikeleri de içermektedir. Daha önce bahsettiğim gibi herkes bir diyet uydurup satabilir. Hiçbir kanun bunun önce denenmesini ve sonra sonuçlarının takibini zorunlu tutmaz. Sadece, eğer o diyetten birisi zarar görür ve medyaya yansır ise işte o zaman otoriteler harekete geçer. Bazıları hazırladıkları diyeti kendileri, aileleri ve arkadaşları üzerinde dener. Kilo verenler, medyada, internette ve diyet kitaplarında başarı öyküleri olurlar. Fakat diyete başlayanların ne kadarının diyete bağlı kaldığı, kilo verdiği, sağlıklı olduğu ve kiloyu koruduğu ile ilgili bir değerlendirme yoktur.

    İnsanlar farklı diyetlere farklı cevap verirler. Düşük karbonhidrat içerikli diyetler bazı kişilerde uzun vadede işe yararken, düşük yağ içerikli diyetler başkalarında işe yarayabilir. En iyisi, kendi üzerinizde deneme yaparak kendi planınızı oluşturmanızdır. Makul bir diyet burada bahsettiğim pek çok diyetin kombinasyonundan oluşturulabilir. Diyetler tek başına sınırlı olsa da bunlar bir takım geçerli ve değerli strateji ve felsefeleri barındırmaktadır. Ornish rejimi diyetin yanı sıra yaşam tarzı değişikliklerinin önemini vurgularken, Sugar Busters iyi ve kötü karbonhidratlar arasında ayırım yapmanıza yardım eder, The Zone ise iyi ve kötü yağlarla uğraşır. Volümetrik yaklaşım meyve ve sebzelere ağırlık verir, Dr. Phil davranış bozuklukları üzerinde durur.

    Benim önerim ise, yediğinizin yarısı sebze yemeği ve salata, dörtte biri protein, dörtte biri ise karbonhidrat olsun. Üç öğünde de yemeğe oturduğunuzda önce domates, salatalık, ve maydanoz, roka, tere, marul, ıspanak türü yeşillik yiyiniz. Böylece yiyeceğiniz karbonhidratın emilimini geciktirerek şeker ve insulin oynamalarını minimize edersiniz, kabızlık sorununuz varsa çözersiniz, ayrıca ihtiyacınız olan vitaminleri, mineralleri ve fitokimyasalları almış olursunuz. Salata olarak yiyecekseniz, limon sıkıp, zeytinyağı dökebilirsiniz. Protein olarak et, tavuk, balık, peynir ve yumurta yiyebilirsiniz. Eğer seviyorsanız birinci tercihinizin balık olması doymamış yağ almak açısından çok daha iyidir. Karbonhidrat olarak, tam buğday, bulgur, yulaf ezmesi gibi tam tahılları, baklagilleri ve tam buğdaylı, tam tahıllı, kepekli veya içerisinde muhtelif katkı maddeleri içermeyen çavdar ekmeğini tercih ediniz. Dikkat edeceğiniz iki önemli unsur var; karbonhidratlı yiyecekleri birbirisi ile yemeyin, yani aynı öğünde önce çorba, sonra pilav, makarna, baklagiller veya ekmek birlikte olmasın, veya kuru fasulye, pilav ile ekmeği bandırarak yemeyelim, sadece bir tanesi olsun. ikinci önemli unsur ise karbonhidratlı yiyecekleri tek başına yemeyin; az yiyeyim veya acelem var diye tek başına simit, poğaça, tost, sandviç, pilav, makarna vs yerseniz, yanında emilimini geciktirecek başka bir şey olmadığı için hızla emilerek şekerinizi ve insulin seviyenizi oynatır. Pirinç, patates, beyaz unlu mamuller, simit, pasta, börek, çörek, tatlılardan uzak durunuz. En çok gördüğüm yanlışlardan birisi de hafif tatlı diye sütlü tatlıların tercih edilmesidir. Sütlü tatlılarda, sütün içerisinde sadece pirinç veya pirinç unu ile şeker olduğu için hızla emilerek şeker ve insulin seviyelerini uyarırlar. Bol sebze diyorum ama, özellikle mısır, bezelye ile pişmiş havucun glisemik indeksi yüksektir. Sebze yemeği olarak, bezelye yemeği yeriz, fakat içerisinde bezelye, havuç ve patates, yanında ise pilav ve ekmek olduğu zaman beşi bir yerde gibi glisemik indeks yönünden muhteşem beşliyi oluştururlar; ayrıca mısır ekmeği, corn flakes ve nestfit gibi ürünlerden uzak durunuz. Meyveleri yemekten hemen sonra yemeyiniz, çünkü yemekte karbonhidrat ve meyvede de karbonhidrat olduğu için karbonhidrat oranını arttırmış olursunuz; yemekten ortalama 2 saat sonra yememiz daha uygun olur. Muz, üzüm, incir, hurma, kavun, karpuz, kestane ve ananas gibi tatlı meyveleri miktar olarak az tüketiniz, eğer çok seviyorsanız az ve sık yemeniz daha uygundur. Meyve suyu yerine meyvenin kendisini tercih edip, şekerli meşrubatlardan uzak durunuz, böylece boş kalori almaktan kurtulursunuz.

    İyi bir diyet, bol tercih sunarken nispeten az kısıtlama içermeli ve pahalı özel yiyeceklerden oluşan alışveriş listesi içermemelidir. Sağlığınız için yararlı ve ömür boyu sürdürebileceğiniz bir diyet olmalıdır. Aksi taktirde kısa dönemde hızla kilo verip geri alacak iseniz, bence o yönteme kesinlikle bulaşmayın. Daha önce de belirttiğim gibi size yararından çok zararı olur.

  • Ağız ve genital aftları behçet hastalığının habercisi olabilir!

    Ağız bölgesinde ayda bir veya daha sık çıkan aftlar varsa, ağrılı yaralar oluşmuşsa ve bu tabloya bir de genital aftlar eşlik ediyorsa, mutlaka bir romatoloji uzmanına başvurmalı. Çünkü bu belirtiler, özellikle genç yaş grubunu etkileyen Behçet hastalığının en tipik belirtilerini oluşturuyor!

    Her insanda hayatının bir döneminde nadiren ağız aftları çıkabiliyor. Ancak ayda bir veya daha sık, birkaç adet, dudak ve dilde, büyük ve uzun sürede iyileşen ağrılı yaralar varsa, bu ağrılı yaralara genital yara da eşlik ediyorsa mutlaka bir romatoloji uzmanına başvurmak gerekiyor. Romatoloji Uzmanı Dr. Selda Öktem, özellikle ailesinde Behçet hastalığı olan kişilerin bu hastalık yönünde araştırılması gerektiğine dikkat çekerek, “Çünkü bu tür yakınmalar Behçet hastalığının en tipik belirtilerini oluşturuyor.” uyarısında bulunuyor. (bu aftlar ağız sadece dudak ve dilde mi çıkıyor, yoksa ağızda da görülüyor mu? )

    Tekrarlayan göz enfeksiyonu Behçet hastalığı habercisi olabilir!

    Tedavi edilmeyen Behçet hastalığı körlük nedeni!

    Gözde kızarıklık, ağrı ve bulanık görmeyle kendini gösteren görme tabakasında iltihaplanma, verilen tedaviler sonucunda tümüyle geçmiyorsa ya da sorun iyileştikten sonra tekrarlıyorsa, dikkatli olmalı! Çünkü Behçet hastalığının önemli belirtilerini oluşturan bu tablo ve geç fark edilir ve iyi tedavi edilmezse körlüğe neden olabiliyor!

    Ciltten eklemlere kadar birçok sistemi etkileyebiliyor!

    Behçet hastalığı her insanda çok farklı seyir gösteriyor. Romatoloji Uzmanı Dr. Selda Öktem hastalığın birçok sistemde yakınmaya neden olduğunu, ancak tüm bulguların aynı anda ve aynı kişide görülmesi diye bir durumun söz konusu olmadığını belirterek, “Yani bazı hastalar hafif cilt bulgularıyla yıllarca sorunsuz yaşayabilirken, bazı hastalar görme kaybı ve damar tıkanıklıkları nedeniyle yaşamı tehdit eden sorunlarla karşılaşabiliyor. Bu nedenle hiçbir Behçet hastası bir diğerine tam anlamıyla benzemiyor” diyor. İlginç olarak hastalık ilk başladığı yıllarda daha şiddetli yakınmalara yol açarken, ilerleyen yıllarda daha selim olma eğilimini taşıyor. Romatoloji Uzmanı Dr. Selda Öktem, Behçet hastalığının belirtilerini şöyle sıralıyor:

    En belirgin yakınmaları ağız içinde sık ve çok miktarda olan aftlar, cinsel organlarda tekrarlayan yaralar oluşturuyor.

    Diğer cilt bulguları arasında yaygın büyük sivilceler ve ağrılı, sıcak cilt altı bezeleri yer alıyor. Hastalar bu yakınmalarla ilk olarak ve cilt hastalıkları uzmanına başvuruyor.

    Gözde kızarıklık, ağrı ve bulanık görmeyle kendini gösteren, görme tabakasında iltihaplanma diğer önemli bulgularını oluşturuyor. Geç fark edilirse ve iyi tedavi edilmezse körlüğe neden olabiliyor.

    Daha çok diz ve ayak bilek ekleminde görülen şişlik, ağrı ve kısıtlılıkla giden iskelet sistemi bulguları olabiliyor. Bazen standart tedavilere dirençli eklem iltihabı sakatlığa neden olabiliyor. Behçet hastalarında omurga boyunca ve kuyruk sokumu bölgesinde, özellikle sabah ağrıları ve tutuklukları olabiliyor.

    Enfeksiyonun eşlik etmediği, sık tekrarlayan testis iltihabıyla üroloji hekimlerinin kapısını çalabilirler.

    Bazen bacak ve kol damarlarında, bazen iç organları besleyen damarlarda ve bazen de beyin içindeki damarlarda pıhtı oluşması ve tıkanıklıklar görülüyor. Eğer beyin damarlarında ise ani bilinç kaybı ve felç bulgularına neden oluyor.

    Bağırsakları besleyen damarlar etkilendiğinde karın ağrısı, kanlı ishal gibi yakınmalar yapabiliyor. Akciğer ve kalpte bile hafif bulgular oluşabiliyor. Birçok sisteme ait değişik yakınmaların varlığı hekim tarafından fark edilirse Behçet hastalığı düşünülebiliyor ve o zaman hastalar romatoloji bölümüne yönlendiriliyor.

    Kontrol altına almazsa

    Romatoloji Uzmanı Dr. Selda Öktem, Behçet hastalığının yaşam kalitesi üzerindeki yansımasının hastalığın etkilediği organlara göre değiştiğini söylüyor. Sıklıkla ağrılı ağız aftı ve ağrılı genital yarası olan bir kişi için sürekli bir ızdırap söz konusu oluyor. Hasta yemek yerken, konuşurken ve yürürken acı çekiyor. Ağzındaki aftlar nedeniyle tat alamıyor. Gözünde sık tekrarlayan enfeksiyonu olan bir hasta tanı konamaz ve yeterli tedavi almazsa görme kaybı yaşayabiliyor. Eklem ve kas etkilenmesi olan bir hastada hareket etmek, yürümek ve koşmak büyük bir işkenceye dönüşebiliyor. Hatta hastalar gündelik aktivitelerini ve kişisel bakımlarını yapamaz hale gelebiliyor. Diğer önemli organ etkilenmelerinin varlığı ise hayatı tehdit edici boyutlara ulaşabiliyor.

    Uykusuz kalmayın, stresten kaçının!

    Eğer eklemlerinizle ilgili bir yakınmanız yoksa, istediğiniz sporu yapabilirsiniz.

    Hemen her hastalıkta olduğu gibi stresten kaçınmanız çok önemli. Çünkü stresli dönemlerde yakınmalarınızın şiddeti artabiliyor.

    Yorgunluk, yoğun tempo ve uykusuzluk dönemlerinde aftlar sıklaşıyor, halsizlik belirginleşiyor ve üveit atağı tetiklenebiliyor. Bu nedenle sağlıklı beslenmeye ve yeterli süre kaliteli uyumaya dikkat edin.

    Hastanın yakınmalarının detaylı öyküsü şart!

    Behçet hastalığı için tanısını hastanın yakınmalarının ayrıntılı sorgulanması gerektiğine dikkat çeken Romatoloji Uzmanı Dr. Selda Öktem, “Çünkü hastalar bazı belirtileri dikkate almadıkları için söylemeyebiliyor. Bu nedenle tek tek her bulgunun olup olmadığının sorulması gerekiyor.” diyor. Ağız ve genital aftların varlığı tanıda en önemli kriteri oluşturuyor. Diğer organ belirtileri de olabiliyor veya olmayabiliyor. Ancak Behçet için tanı konulmasını sağlayan özel bir laboratuar testi yok. Genetik molekülün varlığı (HLA-B5 ve B-51) tanıyı desteklerken, negatif olması bu hastalığın olmadığı anlamına gelmediği için ancak yardımcı tanı yöntemi olarak bakılabiliyor. Paterji testi olarak isimlendirilen bir deri testi tanıya yardımcı olabiliyor.

    Atakları ilaçlar ile kontrol altına almak mümkün!

    Romatoloji Uzmanı Dr. Selda Öktem, Behçet hastalığının kronik bir hastalık olduğu için tamamen yok edilemediğini ancak ilaç tedavileri sayesinde belirtilerin kontrol altında tutulabildi bilgisini veriyor. Tedavi yöntemi belirlenirken tamamen hastalığın şiddetine ve organ tutulumlarına göre hareket ediliyor. Cilt bulguları ile sınırlı hafif bir hastalık varsa, tekli ve basit ilaçlar kullanmak yeterli oluyor. Beyin, damarlar ve göz gibi organlarda yakınma varsa, o zaman çok daha karmaşık ve özel ilaçlar kullanmak gerekiyor. Çünkü tedavi edilmeyen göz iltihapları körlüğe neden olabiliyor. Damar tıkanıklığı ve beyin tutulumu yaşamı tehdit edici olabiliyor, bu nedenle daha ciddi bir tedavi gerektiriyor. Böyle durumlarda birkaç ilaç bir arada kullanılıyor. İlaç kullanırken hastaların yakın ve sık takip edilmesi gerekiyor.