Kategori: Dahiliye – İç Hastalıkları

  • Diyabetin farkında olmak

    Diyabetin farkında olmak

    Dünyada ve ülkemizde diyabet ve diyabete bağlı gelişen sağlık problemleri giderek artmaktadır. Bu nedenle dünyada 14 Kasım Dünya Diyabet Günü olarak çeşitli etkinliklerle kutlanmakta ve bu anlamda farkındalık yaratmak hedeflenmektedir.

    1- Açlık kan şekeri ve tokluk kan şekeri nedir? Normal olarak kabul edilen değerler nedir?

    Açlık kan şekeri en az 10-12 saat açlıktan sonra sabah aç karnına alınan kanda yapılan kan şekeri ölçümüdür. Normalde açlık kan şekeri 100 mg/dl’nin altındadır. Açlık kan şekeri 126 mg/dl veya daha yüksekse birey diyabetlidir. Tokluk kan şekeri ise yemekten 2 saat sonra yapılan kan şekeri ölçümüdür. Tokluk kan şekeri 200 mg veya üzerinde ise yine diyabet tanısı konur.

    2- Gizli şeker hastalığı ne demektir?

    Eğer bir kişinin kan şekeri düzeyi normalden yüksek olmasına karşın diyabet tanısı koymaya yeterli yükseklikte değilse bu durumda kişi pre-diabetik (gizli şeker hastası) olarak tanımlanır.

    Pre-diyabet varsa açlık kan şekeri 100-125 mg/dl arasındadır veya tokluk kan şekeri 140-199 mg arasındadır. Prediyabette kalp damar hastalığı riski 1.5 kat fazla iken diyabette kalp sdamar hastalığı riski 2-4 kat daha fazladır.

    3- Şeker yüklemesi nedir? Hamilelikte ne zaman şeker yüklemesi yapılır?

    OGTT’de, bireyin kan şekeri açlıktan sonra ve glikozdan zengin içecek içildikten yarım, 1 ve 2 saat sonra ölçülür. Normal kan şekeri 2. saatte 140 mg/dl’nin altındadır. 2.saat kan şekeri 140-199 mg/dl arasında ise pre-diyabet, 2. saat kan şekeri 200 mg/dl’nin üstünde ise diyabet tanısı konulur.

    Hamile kadınlarda şeker hastalığı teşhisi için 24 üncü gebelik haftasında (altıncı gebelik ayında) şeker yükleme testi yapılmalıdır. Ailesinde şeker hastalığı olanlar, ileri yaşta gebe kalanlar ve aşırı kilolularda testler daha erken önerilir. Önce basit bir tarama testi yapılır. Gebe kadına günün herhangi bir saatinde açlık veya tokluk aranmaksızın 50 gr glikoz içirilir, bir saat sonra kan glikoz düzeyi 140 mg/dl altında ise şeker hastalığı yoktur. 140 mg/dl üzerinde ise şeker hastalığı şüphesi vardır. Bu durumu netleştirmek için 3 saatlik 100 gram glikoz ile yükleme yapılması gerekir. Üç saatlik şeker yükleme testinde açlık kan şekeri 95 mg/dl altı, birinci saat sonrası kan şekeri 180 mg/dl altı, ikinci saatlik kan şekeri 155 mg/dl altı ve üçüncü saatlik kan şekeri 140 mg/dl altında olmalıdır. Bu değerlerin iki tanesi fazla ise hamilelik diyabeti yani tıp dilindeki adı ile gestasyonel diyabet teşhisi konulur

    4- Şeker hastalığında kalıcı tedavi var mı?

    Tip1 şeker hastalarında vücutta insülin yetersizliği olduğu için bu hastalar insülin kullanmak zorundadır. Yaşam tarzı değişikliği ile birlikte insülin tedavisi kaçınılmazdır ve süreklidir. Tip 2 şeker hastaları iyi bir diyet , egzersiz ile hastalığı bir süre kontrol altında tutabilirler bir süre sonra ağızdan şeker ileçlerı kullanmak zorunda kalabilirler. Bazı tip 2 diyabet hastalarında ağızdan kullanılan şeker ilaçları yetersiz gelir ve insülin kullanma ihtiyacı olur. Prediyabet hastaları diyet ve egzersiz yaparsa normal metabolik duruma dönebilir, dikkat etmezler ise şeker hastalığı gelişir.

    Eğer şeker hastalığı gelip geçici bir pankreas hastalığına bağlı ise o hastalık iyileştiğinde şeker de normalleşebilir. Ya da şeker yüksekliği bazı ilaçların kullanılmasına bağlı ise ( kortizon gibi) , o ilaç kullanımı sonlandığında şeker deüzeyide normalleşir.

    5- İnsülin hangi değeri aşınca kullanılır?

    Ağızdan uygun dozda ve çeşitte kullanılan şeker ilaçları ve diyete rağmen kan şekeri değerleri hala yüksek seyrediyorsa insülin kullanmak gerekir. Karar vermekte kullanılan laboratuar değeri genellikle 3 aylık şeker ortalaması denilen hemoglobin A1C testidir. Bu testin normali %6 nın altında olmasıdır. %6-7 arasında olması iyi kontrolü gösterir, %7-8 iyi kontrol değildir, %8 üzerinde olması tedavi değişikliğini gerektirir. Ağızdan ilaç kullanma seçeneği kalmadı ise %8 üzerinde insüline geçmek gerekir.

  • Tiroid nodülleri ve takibi

    Tiroid nodülleri tiroid bezinin içinde, tiroidden farklı olarak ayırt edilebilen kitlelerdir. Bu kitlelerin en önemli özelliği, nadir de olsa bir tiroid kanserini temsil etmeleridir. Bu nedenle bazı özellikleri taşıyan nodüllerde iyi huylu oluşum-kanser ayrımının yapılması gerekir. Bu ayrım tiroid ince iğne aspirasyon biyopsisi (TİİAB) ile alınan doku örneğinin patolojik olarak incelenmesi ile yapılabilir. Tiroid boyun ön yüzünde, hemen cilt altında yerleşmiş, yani kolay erişilebilir bir organdır. Tiroid kanserleri de tanı konulduğunda büyük oranda tam şifa şansına sahip kanserlerdir. Dolayısıyla TİİAB işlemi ultrasonografinin de yaygın olarak kullanımı sayesinde nispeten kolay uygulanabilir bir işlem olduğundan, gereken durumlarda ihmal edilmeden yapılması gereken bir işlemdir.

    Tek nodüller, 40 yaş altı bireyler ve erkek cinsiyette görülen nodüller ve ultrasonografik bazı özellikler (nodül yapısı, ultrasonografik ekosu, kalsifikasyon içeriği ve tipi, kanlanma özelliği, nodülün sınırları, vs.) taşıyan nodüllerde değerlendirme yapılırken çok daha titiz olunmalıdır.

    Aspirasyon biyopsisi yapılarak iyi huylu olduğu kanıtlanan nodüllerin kanser olasılığı çok çok düşmekle birlikte tamamen sıfırlanmaz. Bu nedenle de bu nodüllerin boyut, boyut artışı durumunda ise biyopsi tekrarı açılarından periyodik olarak takibi gerekir. Bu takipte en önemli noktalardan birisi de ultrasonografinin hacim ölçümü açısından nodülün üç boyutunu da içermesidir. Aksi durumda nodülün boyut takibi mümkün olamamaktadır.

  • Ülser nedir?

    Tüm gastrointestinal yani mide barsak sisteminin yüzeyini saran mukoza adını verdiğimiz zar gibi bir tabaka mevcuttur ve bu katmanda başlayıp daha derine kadar uzanan katlarda oluşan yarıklara yaralara ülser denilir.

    En sık mide asidine bağlı olarak oluşan peptik ülser dediğimiz tipi görülür, nadiren de mide kanserlere bağlı ülser görülebilir.

    Peptik ülserin nedeni nedir?

    Peptik ülserler en çok sırasıyla incebarsak, mide ve yemek borusunda görülür. Mide asidinin artmasına bağlı olarak ortaya çıkarlar. Mide asidi artınca pepsin denilen enzim aktifleşir ve mide barsak duvarını hasarlandırır. Normalde mide yüzeyi aside karşı koruyucu bir tabaka ile sarılıdır. Asidin artması ve ya bu tabakanın zarar görmesi ya da azalmasına bağlı olarak mukoza hasar görür ve önce yüzeyel yaralar daha sonra ise derin yaralar gelişir.

    Mide asidi ise strese, yenilen yemeklere ve bazı hastalıklara bağlı olarak artar. Bunun yanında ağrı kesiciler ve h.pylori bakterisi midenin koruyucu tabakasının zarar görmesine neden olur ve normal miktarda olan mide asidi dahi mideye zarar verebilir.

    H.pylori bakterisinden bahsedecek olursak; bu bakteri Türk halkının neredeyse yüzde 80’nde bulunurken sadece bazı kimselerde şikayetlere ve hastalığa neden olur. Bakterinin kendine has bazı direnç mekanizmaları nedeniyle diğer birçok bakterinin aksine tek bir antibiyotik tedavisi le ortadan kaldırılamaz, 15 gün kadar süren çoklu antibiyotik tedavileri gerekir. Bakteri tedavi edilmediğinde uzun yıllar içinde ülser yanında diğer bazı ciddi hastalıklara da yol açabilir.

    Peptik ülser belirtileri nedir?

    En sık şikayet mide üzerinde ağrıdır. Sırat vuran ağrılar ülseri işaret eder.

    Bulantı, kusma, kilo kaybı olabilir.

    Uykudan uyandıran ağrılar, kusma, kilo kaybı ülserin derin ya da kötü huylu bir ülser olabileceğinin habercisi olabilir.

    Bunun yanında ülserin ilk belirtisi kanama ya da yırtılma, perforasyon da olabilir ki bunlar hayatı tehdit eden durumlardır.

    Tanısı nasıl konulur?

    Belirgin şikayetler ile peptik ülserden kuvvetlice şüphe edilebilir ancak kesin tanısı endoskopi ile konulur. Endoskopi ile ülserin varlığı, ülserin yeri , büyüklüğü, kanama riski olup olmadığı, karakteri hakkında bilgi edinilir. Endoskopi biyopsi alınarak ülser hakkında daha değerli bilgiler elde etmemizi sağlar.

    Uykudan uyandıran ağrılar, kusma, kilo kaybı ve ailesinde mide kanseri olan ve mide ağrısı olup 35 yaşın üzerinde olan tüm hastaların endoskopik incelemesi yapılmalıdır.

    Endoskopi nasıl bir işlemdir?

    Endoskopi işlemi, ucunda görüntüleme sistemi olan esnek bir tüp şeklindeki aletle vücudun dışarıdan görünmeyen yerlerini görme işlemidir. Tıpta çeşitli uygulamaları vardır. Peptik ülser tanısını koymak için üst sindirim sisteminin endoskopisi uygulanır. Bu işlemle yemek borusu, mide ve ince bağırsağın başlangıç kısmı görülür. Endoskopi sırasında gerekir ise doku örnekleri alınabilir. Bu yöntemle üst sindirim sistemindeki gözle görülebilecek anormallikler genellikle her zaman yakalanır.

    Peptik ülser tedavisi güç müdür?

    Peptik ülserin en sık nedeni daha önce de değinildiği gibi H.pylori enfeksiyonudur. Ülser teşhisi endoskopi ile konulurken alınan biyopsiler h. Pylori tayini de sağlar. Eğer h.pylori var ise bunu tedavisi ile ülser hızlı iyileşme gösterir. Eğer yok ise Mide asidi azaltıcı ilaçlar ile ülserin gerilemesi sağlanır.

    Peptik ülser tedavisinde cerrahi yani ameliyatın yeri azdır . Nedeni ise artık çoğu ülser yırtılma ya da yırtılarak çevre organlara yapışma derecesine gelmeden ilaçlarla tedavi edilebilmektedir. Bunun yanında kanayan mide ülserleri de eskiye oranla endoskopik yöntemle daha başarılı bir şekilde tedavi edilebilmektedir.

    Ağrı kesici ya da asprin gibi ilaçların kullanması zorunlu olan kişiler ne yapmalıdır?

    Asprin dışında ağrı kesici gibi ilaçları uzun süre kullanması gereken hastalara hekim yanında mide asidini azaltıcı ilacı da reçete eder. Ancak asprinin yanında her zaman mide asidi ilaç verilmez eğer hastanın şikayet, varsa gastroenteroloğa başvurmalıdır. Yapılan endoskopide ülser tespit edilirse kardiolog ile birlikte asprin ya kesilir ya da başka bir ilaç ile değiştirilir.

    Sigara, alkol, asitli yiyecek ve içecekler, kahve, ağrı kesiciler..

  • D vitamin eksikliği

    Tanım olarak D vitamin eksikliği, kanda kemik sağlığının devamını sağlayacak kadar D vitamini düzeyinin olmamasıdır. Yeterince güneşlenme ve sağlıklı beslenme söz konusu ise D vitamin eksikliğinin görülme olasılığı düşüktür. Ancak bağırsaktan emilim bozukluğu olan hastalarda, karaciğer ve böbrek hastalığı olanlarda D vitamin eksikliği görülebilir. Bazı riskleri taşıyan kişilerde kanda D vitamin düzeyinin ölçülmesi gerekir. Bu kişileri şöyle sıralayabiliriz.

    1) Koyu cilt rengine sahip olanlar

    2) Geleneksel giyim tarzı nedeniyle yeterince güneşlenemeyenler

    3) Üç ya da daha fazla gebelik öyküsü olup, uzun emzirme dönemi olan kadınlar

    4) Güneşten az yararlanan coğrafi bölgelerde yaşayanlar (örneğin kutup bölgesi ve kutup bölgelerine yakın yaşamak)

    5) Yaşlılar ve bakım evinde yaşayanlar

    6) Osteoporozu olanlar

    7) Bağırsaktan emilim bozukluğu yaratan hastalığı olanlar

    8) Düşme öyküsü bulunanlar

    9) D vitamini metabolizmasını hızlandıran ilaç kullananlar (bazı epilepsi ilaçları)

    10) Güneş koruyucu krem kullananlar

    11) Yaşlılar

    D vitamin eksikliği kemik sağlığının devamı için mutlaka gereklidir. Ancak pek çok organda D vitaminin etkilerinin olduğu bilindiğinden, çeşitli hastalıkların gelişmesinde de D vitamin düzeyinin yetersiz ya da eksik olmasının rolü olabileceği ile ilgili görüşler vardır. Bu görüşlerin kanıtlanması için bilimsel çalışmalar halen devam ettiğinden bu konuda net bir veri sunmak zordur. Ancak bu çalışmalar sonlandığında daha kesin görüşlere yer vermek doğru olur.

    D vitamin eksikliği tanısı kanda D vitamini ölçümü ile konur. Toplumumuz için riski olan kişiler dışında rutin bir D vitamin taraması yapmak önerilmemektedir.

    D vitamin eksikliğinin tedavisi ise, kişide bağırsaktan bir emilim bozukluğu yoksa, fizyolojik yol olan ağzı yoluyla D vitamininin yerine konması ile yapılır. Emilim bozukluğuna neden olan bir hastalık varsa, bu durumda enjeksiyon yolu tercih edilir. Kan vitamin D düzeyine göre belirli bir süre yükleme dozu yapılarak, günlük ihtiyaç kadar olan doza geçilir.

  • D vitamini ve kemik sağlığı

    D vitamini hem vücuda dışarıdan alınan, hem de güneş ışığı sayesinde ciltte yapılan bir vitamindir. Günümüzde çok yaygın etkileri ve kendi özel reseptörleri de olduğundan bir hormon olarak da kabul edilmektedir. D vitamininin görevi, kemik yapımı için gerekli olan harç maddelerinden kalsiyum ve fosforun bağırsaklardan emilimini sağlamaktır. Yiyeceklerle aldığımız ve ciltte yapılan D vitamini öncül maddedir. Yani aktifleşmeden D vitamininden beklenen etkileri gösterememektedir. D vitamininin aktifleşmesi ilk olarak karaciğerde, ikinci olarak da böbreklerde gerçekleşen iki aşamalı bir aktivasyon sürecini gerektirir. Dolayısıyla ciddi karaciğer ve böbrek hastalıklarında D vitaminin aktivasyonu olmadığından eksiklik belirtileri görülür.

    Sağlıklı bireylerde yeterli güneşlenme ve yiyeceklerle alım söz konusu ise D vitamin eksikliği gelişmez. Ciltte yeterince D vitamininin yapılması bazı şartlara bağlıdır. Ülkemiz için D vitamini yapılabilecek dalga boyundaki güneş ışınlarının uygun açısı, Mayıs-Kasım ayları arasında ve saat 10:00-15:00 arasında ulaşmaktadır. Yeterli D vitamini yapımı için güneşlenirken cilt-güneş ışını arasında herhangi bir engel (giysi, cam ve kozmetik madde gibi) bulunmamalıdır. Cilt hafif pembeleşinceye dek ve vücudun en az %70’i güneşe maruz kalınca sentezlenen D vitamini miktarı yaklaşık 3 bin üntedir. Buna minimal pembeleşme miktarı denir ve cilt rengine göre bu düzeye ulaşma süresi değişir. Örneğin açık cilt rengi olanlar daha kısa sürede bu kadar D vitamini yapabilir. Günlük D vitamin gereksinimi, sağlıklı bir yetişkin için 600-800 ünitedir. D vitamini yağda depolanabilir bir hormon olduğundan, yeterli yapıldığı takdirde kış aylarında D vitamin takviyesi de gerekmez.

    Yiyeceklerden en fazla D vitamini içeren besinler karaciğer, balık, yumurta, tereyağı, peynir ve mantardır.Ancak mantarın da yeterince D vitamini içermesi için güneş görmüş olması gerekir.

    D vitamini eksikliğinde kemik yapımında kullanılan kalsiyum ve fosfor emilemeyeceğinden osteomalazi dediğimiz kemik rahatsızlığı olur. Şiddetli D vitamin eksikliğinde kemiklerde ağrı ve hassasiyet, çok uzun sürmesi durumunda kan kalsiyum ve fosforunda düşme ve buna bağlı belirtiler görülebilir.

    Yaşla birlikte ciltte D vitamini yapımı azalır, bağırsaktan kalsiyum emilimi azalır ve böbreklerde de D vitaminin aktifleşmesi azalır. Bu nedenle yaşlı kişilerde günlük D vitamini ihtiyacı biraz artmakta ve ağız yoluyla takviye gerekebilmektedir.

  • Düşünceler insanı hasta eder mi

    Düşünceler, özellikle de olumsuz düşünceler insanda gerçekten hastalığa neden olur mu? Bunun cevabı kocaman bir EVET.

    Öncelikle algıdan bahsedelim, yani dış dünyayla beden ve zihnimizin iletişimini sağlayan olgudan konuşalım önce. TDK sözlüklerinde algı için: “Bir şeye dikkati yönelterek o şeyin bilincine varma, idrak” açıklaması yapılıyor. Peki algımız kesin gerçekliği gösterir mi bize? Yani dış dünyadaki her durum herkes için aynı şekilde mi yorumlanır? Daha da net sorarsak algılarımız gerçek midir? Örneklerle düşünelim. Sık kullanılan bir söz vardır: “ Gözümle gördüğüme inanırım” diye. Görmek, bir cisimden gelen ışınların görme organı olan gözden geçip görme sinirleri vasıtasıyla elektriksel sinyallere dönüştürülerek beynin görme merkezine ulaştırılması ve bu sinyallerin görme merkezinde yorumlanması işlemidir. Yorumlamadan bahsedildiğinde de kesin bir gerçeklikten bahsetmek mümkün olmaz doğal olarak. Bir köpek, bir kartal, bir örümcek aynı cismi bizden farklı olarak görürler, farklı algılarlar. Keza biz de aynı cismi parlak ışıkta, güneş gözlüğüyle, mikroskopla farklı görürüz. Algıyla ilgili bir başka olgu da uyaran aynı olsa da bizde uyandırdığı duygu hep aynı olmaz. Bayıldığınız bir yemeğin kokusunu düşünün, örneğin bol kaşarlı, sucuklu, kızaran ekmeğin ve üzerindeki tereyağın nefis kokularını duyduğunuz tostun kokusunu canlandırın zihninizde. Açken insanın ağzını sulandırıyor. Şimdi aynı kokunun hasta olduğunuzda, mideniz bulanıp kusarken size nasıl geldiğini düşünün. İğrenç mi? Koku aynı, tost aynı, lezzeti aynı ama algınız değişti, size hissettirdikleri değişti, öyle değil mi?
    Yani algılarımız değişmez değil, kesin gerçekliği yansıtmıyor. Dahası algı her canlı, her doku, her hücre için de bu şekilde değişken.

    Bu olguyu vücudumuzun küçük modeli olan hücrelerin işleyişi açısından inceleyelim.

    Vücudumuz normal işlevlerini sürdürmek, olumsuz durumlara tepki verip vücudu yeniden sağlıklı haline döndürmek, tehditlerden kaçınmak için harika bir mekanizmaya sahip. Örneğin yolda yürürken karşımıza çıkan vahşi bir havyan olduğunu düşünün. Öncelikle duyu organlarımız devreye girer. Gözlerimizle görür, burnumuzla koklar, kulaklarımızla hayvanın tehditkar sesini duyarız. Aldığımız bu bilgiler vücudumuzda elektriksel sinyallere dönüştürülüp tehlike varlığı konusunda bizi uyarır, yani tehlikeyi algılarız. Vücut buna tepki vermek için gerekli mekanizmaları devreye sokar. Örneğin adrenalin gibi hormonların salgılanması uyarılır. Bu hormonların etkisiyle kalp atışlarımız hızlanır, kan basıncımız yükselir, kan iç organlardan kol ve bacaklara doğru yer değiştirir. Amaç kaç ya da savaş tepkisini vermektir. Kaçmak veya mücadele etmek gerekirse kalbimizin daha hızlı atması, koşmak veya dövüşmek için kol ve bacaklarımızın daha kuvvetli olması ve bu bölgelere daha çok kan ulaştırılması gerekir. Tehdit ortadan kalkınca, yani vahşi hayvan ortadan kaybolunca tüm bu değişen vücut işlevleri eski normal haline döner. Kısaca duyu organlarımızla dış dünyadaki tehdidi fark eder, sinir sistemimiz yoluyla bunu yorumlayıp algılar, tepki vermemizi sağlayacak hormonlar gibi ara mesajcı denebilecek maddelerle ilgili organlara haber verir ve tepki vermesi gereken organların hazırlanması ve harekete geçmesini sağlarız.

    Hücrelerimiz de aynı mantıkla çalışır. Hücrenin de aynı vücudumuzda olduğu gibi duyu organları, algılama mekanizmaları, ara mesajcıları ve yanıt veren son organları vardır. Hücre dışında hücreye faydalı olacak bir maddenin bulunduğunu varsayalım. Hücre dışındaki madde yararlı olsa bile direkt hücre zarından geçip hücreye giremez, girebilmesi için o maddeye özgü bir kanalın hücre zarı yüzeyine yerleştirilmesi ve hücreye maddenin faydalı olduğuna dair bilgi gitmesi gerekir, yani hücrenin duyu organlarına ihtiyacı vardır. İşte bu duyu organlarına “reseptör” denir. Hücre zarı yüzeyinde ilgili maddeye uyumlu çıkıntılar oluşur, o maddeye bağlanır ve hücre içine bu maddenin niteliğine dair (faydalı, zararlı veya gereksiz) mesaj iletir. İletilen mesaj ara mesajcılar vasıtasıyla hücre çekirdeğine taşınır. Hücre çekirdeğinin içinde DNA denen ve genlerimizi taşıyan yapılar mevcuttur. Genler bir dizi inşaat planı, DNA da bu planların saklandığı bir kütüphane gibidir. İletilen uyarıya göre gerekli olan gen kütüphaneden yani DNA’dan çıkartılıp aktif hale getirilir ve bu planda yani gende yazılı olan protein üretilir. Örneğimize dönersek hücre dışında faydalı bir madde algılandı ama hücre zarı geçirgen olmadığı için hücre içine alınamadı, duyu organları yani reseptörler içeri haber gönderdi, ara mesajcılar bu bilgiyi çekirdeğe iletti, çekirdek içinde DNA kütüphanesinden gerekli gen planı çıkarıldı, bu gen planına uygun protein üretildi. Üretilen bu protein de hücre zarından içeri alınmak istenen faydalı maddenin geçebileceği bir kanal oluşturmak üzere hücre zarına yerleşti. Özetle duyu organlarıyla hissedilen etkenle ilgili mesaj iletildi, ara mesajcılar haberi merkeze taşıdı, gerekli hazırlık yapıldı ve bu istenen etki sağlandı. Aynı vücudumuzda olduğu gibi.

    Şimdi bu bilgiler rehberliğinde düşüncelerin bizi nasıl hasta edebileceğini görelim.

    Önce algının değişkenliğini bir örnekle inceleyelim. İki farklı kişi düşünün, Okan ve Zeynep, yakın arkadaşlar ve bir bahar günü ağaçlı bir yolda sohbet ederek yürüyorlar. O sırada karşıdan süratle kendilerine doğru koşan bir köpek görüyorlar. Zeynep çocukluğundan beri köpeklere bayılıyor, yakın zamana kadar da evinde baktığı köpeği vardı. Okan’ın ise köpeklerden fobi düzeyine ulaşan bir korkusu var, 4-5 yaşlarında sokakta tek başına oynarken bir köpek tarafından oyun amaçlı da olsa yere yıkılmış, o günden beri köpek düşüncesiyle bile titremeye başlıyor. Kendilerine doğru süratle koşan köpeğin amacı oyun oynamak, Zeynep bunu kolaylıkla hissediyor, algıları açık. Okan ise yaşadığı endişeyle bir yorum yapabilecek durumda değil, sadece kendisine doğru koşan köpeğin korkusunu hissediyor; koşup koşmamak konusunda kararsız, karnında bir ağrı ve sıkışma hissi var ve kalbi dakikada 120’den fazla atıyor. Köpek iyice yaklaştığında Okan yaşadığı korkunun etkisiyle düşüp bayılıyor ve omzunu ciddi biçimde incitiyor. Önümüzdeki 1 ay boyunca incinen kolunu kullanmaması gerekecek, dahası günlerce de ağrıları olacak. Ortada gerçek bir tehlike, bir tehdit yokken, köpeğin tek amacı oyun oynamakken Okan algılarının verdiği yanlış mesajlar yüzünden kendine zarar verdi, vücudunda hasara neden oldu.

    Şimdi bu olguyu hücre düzeyinde düşünelim. Öncelikle hücrelerin dış etkenlere karşı yanıt verme mekanizması hakkında ek bir bilgiyi paylaşmamda fayda var. Bruce Lipton’ın “İnancın Biyolojisi” kitabından kısa bir alıntı yapayım: “Alıcılar (yani hücre reseptörleri) enerji alanlarını algılayabildikleri için, hücre fizyolojisi üzerinde sadece fiziksel moleküllerin etkili olduğu düşüncesi eskide kalmıştır. Biyolojik davranış, düşünce de dahil olmak üzere bazı görünmez güçler tarafından da kontrol edilebilir” Daha net açıklamak gerekirse hücrelerin duyu organları olan reseptörlerin harekete geçmesi ve sinyal iletmesi için fiziksel bir molekülün var olması ve reseptöre direkt bağlanması şart değil. Düşünceler de reseptörün, sanki üzerine bağlanan bir madde varmış gibi aktif hale geçmesini ve hücrede bir yanıt tepkisini sağlayabilir. Somut bir örnek vermek gerekirse hasta oldunuz ve hastalığınız ile ilgili size bir ilaç verildi. İlacı kullanmaya başladınız ve bir süre sonra hastalığınız iyileşti. Ama sonradan aldığınız tabletin içinde gerçek bir ilaç olmadığı, sadece bir nişasta tableti olduğu söylendi. Yani sizi iyileştiren ilaç değil ilacın sizi iyileştireceğine yönelik olumlu düşünceleriniz. İşte bu etkiye tıpta “plasebo etkisi” deniyor”.

    Düşüncelerin etkisi olumlu olabildiği kadar olumsuz da olabiliyor. Hepimiz doğarken anne ve babalarımızdan bize aktarılan ve hücre çekirdeğinde saklanan bir DNA yapısıyla, yani bir gen-plan kütüphanesi ile doğuyoruz. Bu genlerin içinde bize kişisel özelliklerimizi, başkalarından farklı yanlarımızı kazandıracak genler olduğu kadar hastalıklara yol açabilecek genler de var. Ama ilginç bir gerçek var, DNA yapımızda bir hastalıkla ilişkili bir gen olması mutlaka o hastalığın ortaya çıkmasını sağlamıyor. Yani bu gen planının kütüphaneden çıkarılıp kullanılmaya başlaması için buna neden olacak başka etkenlerin de olması gerekiyor. Bu dış faktörlerin bazıları net olarak biliniyor, örneğin sigara, kötü beslenme. Bu dış etkenler kadar etkili bir diğer etken stres ve olumsuz düşünceler. Olumsuz düşünce de reseptörlerce bir tehlike varlığı olarak algılanıp hücrenin gen-plan kütüphanesinden hastalık içeren geni açığa çıkarmasına ve bu plan doğrultusunda kullanmaya başlamasına, yani hastalığın başlamasına neden olabiliyor.

    Düşüncelerimiz o kadar kuvvetli ki olmayan hastalığı başlatabildiği gibi var olan hastalığın da ortadan kalkmasını sağlayabiliyor, tabii ki tıbbi destekle çok daha etkili biçimde. Ve tabii ki algının ve daha da önemlisi bilinçaltı olumsuz düşüncelerin de olumlu olanlarla değiştirilmesi önemli. Bu noktada da EFT (Emotional Freedom Technique) ve psikokinesyoloji gibi yöntemler fayda sağlıyor.

    Sonuç olarak özetlemek gerekirse:
    1. Algılarımız kesin gerçekleri yansıtmaz
    2. Bir hastalığa ait genleri taşıyor olmamız o hastalığın bizim mutlak kaderimiz olduğu anlamına gelmez
    3. Vücudumuz kendini iyileştirme bilgisine sahiptir
    4. Düşünceler bizi hasta edebildiği gibi iyileşmemizi de sağlayabilir

    5. Olumsuz düşünce kalıplarımızı ve bilinçaltı olumsuz mesajları düzeltmek mümkün

  • Obezite ve insülin direnci

    Tanım olarak obezite vücudun yağ oranındaki artıştır. Her ne kadar obezite tanım ve sınıflamasında vücut kitle indeksi (VKİ) (boy ve vücut ağrılığı kullanılarak hesaplanan bir değerdir. Vücut ağırlığının kg olarak, boya m2 cinsinden bölünmesi ile elde edilir. Bu değer 30 kg/m2 ise obezite olarak kabul edildir) kullanılıyor olsa da, nadiren bu değerle bazı kişilere yanlışlıkla obezite tanısı konulabilir (ağırlığın büyük kısmı kas olabilir, örneğin; sporcular). Ancak genellikle sahip olunan fazla kilolar yağ formunda olduğundan, bazı özel koşular haricinde VKİ halen en geçerli ve yaygın kullanılan obezite tanımlama ve sınıflama aracıdır. Vücutta biriken bu aşırı yağ, özellikle karın içi organlarda ve çevresinde depolanmaktadır. Bu bölgede depolanan yağ dokunun en önemli özelliği bazı hormon ve faktörleri salgılayabilecek kapasitede olmasıdır. Bu faktör ve hormonlar iştah kontrolü, metabolik hız, insülinin etkisini göstermesi (başlıca etki şekerin vücut tarafından kullanılmasını sağlamaktır) ve sistemik yangı (iltihap, inflamasyon) üzerine etki eder. Bu yolla da uzun dönemde kanser, Tip 2 Diabetes Mellitus, kalp ve damar hastalıkları, hipertansiyon ve hiperlipidemi gibi ciddi sorunların gelişiminde rol oynar. Obezite vücuttaki yağ doku fazlalığı olduğundan ve yağ doku da hormon yapan bir endokrin organ (salgı bezi) olarak kabul edildiğinden, endokrinolojik bir hastalık olarak kabul edilmektedir.

    İnsülin direnci, kabaca salgılanan insülinin hücre üzerinde etkisini gösterememesidir. İnsülin direnci, alınan fazla kalorilerin, karın içinde yağ olarak depolanması ve bu yağ dokudan salınan hormon ve faktörlerin etkisi ile ortaya çıkan bir durumdur, yani obezitenin sonucudur. Çok nadiren ailesel özellikte insülin direnci de görülebilir. İnsülin direncinde insülinden beklediğimiz normal etkilerin ortaya çıkması için daha fazla insülin gerekir. Bu fazla insülini salgılamak için, en kaba tabiriyle kan şekerini ayarlamak için pankreas daha fazla insülin salgılamak, daha fazla çalışmak zorunda kalır. Bu da kanda insülin düzeylerinin yükselmesine neden olur. Ancak insülinin şekeri hücre içine sokmak dışında büyüme ve hücre çoğalması ile ilişkili olaylarda da etkisi vardır. Bu etkileri göstermede ise bir direnç söz konusu değildir. Bundan dolayı insülin direnci olan bireyin vücudunda, yüksek insülin düzeyleri ile bu olaylar abartılı olarak sürdürülmüş olur. İşte bu abartılı yollar da kanser, damar sertliği, kadınlarda kısırlık, tüylenme ve yumurtlama bozuklukları gibi hastalıkların gelişmesine neden olabilir. Önceden de bahsettiğimiz gibi insülin direnci sıklıkla bir neden değil, bir sonuçtur. Kısacası kazanılan fazla yağ dokunun bir sonucudur ve bu fazla yağ dokunun kontrollü olarak azaltılması ile düzelebilir bir durumdur.

  • Düzensiz beslenme ve hareketsizlik karaciğeri yağlandırıyor

    Ülkemizde her 5 kişiden birinde görülen karaciğer yağlanmasının en önemli iki nedeni, düzensiz beslenme ve hareketsiz yaşamdır. Kilo fazlalığı olanlar, şeker hastaları, hızlı kilo alıp veren kişiler ve bazı genetik hastalığı olan bireyler karaciğer yağlanması yönünden risk grubundadır.

    Karaciğer yağlanması siroza yol açabilir

    Karaciğer yağlanması karaciğer hücreleri içinde yağ damlacıklarının birikmesiyle ortaya çıkan bir hastalıktır. Karaciğer hücrelerinde yağ birikiminin yanı sıra karaciğerde sertleşme ve bazı ilerleyici hasara yol açan durumlar, siroza kadar gidebilmektedir. Karaciğer yağlanmasının görülme sıklığı, obezite ve insülin direncinden kaynaklanan, hareketsizlik ve beslenme bozuklukları gibi nedenlere bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Bu yüzden önümüzdeki yıllarda yapılacak karaciğer nakillerinin çoğunun, karaciğer yağlanmasına bağlı gelişen sirozlu ve bu nedenle gelişecek karaciğer kanserli hastalara yapılacağı öngörülmektedir.

    Halsizlik ve yorgunluk karaciğer yağlanması belirtisi olabilir

    Karaciğer yağlanması olan kişilerde sıklıkla görülen belirtiler; halsizlik, bitkinlik ve isteksizliktir. Özellikle karaciğer testleri yükselen hastalarda halsizlik belirginleşir. Hastalığın tanısında kullanılan en temel yöntem ultrasonografidir. Bu yöntemle hastaya herhangi bir zararlı ışın vermeden, ses dalgalarıyla karaciğerin yapısı belirlenebilir. Ultrasonografik olarak yağlanma saptanan hastanın kanında karaciğer testlerinde yükselme ve insülin direnci olup olmadığına bakılmalıdır. Karaciğer testlerinde yükselme saptanan hastalar 3 veya 6 aylık düzenli takibe alınmalıdır. Hastalığın basit yağlanmamı yoksa ilerleyici tip mi olduğunu anlamanın en önemli yöntemi “karaciğer biyopsisi”dir. Bu yöntemde karaciğerden bir iğne ile parça alınıp incelenir ve karaciğerde inflamasyon olup olmadığı, karaciğerdeki sertleşme derecesi(fibrozis) ve risk durumu tespiti yapılır.

    Haftada en az 150 dakika tempolu yürüyüş yapın

    Karaciğer yağlanmasını önlemede en önemli iki yöntem diyet ve spordur. Burada amaç hem kilo fazlası olan bireylerde ideal kiloya ulaşmak hem de insülin direncini düzeltmektir. Diyette özellikle günlük kalori alımının azaltılması, trigliseridden fakir beslenilmesi, bol sebze tüketilmesi, glisemik indeksi yüksek gıdalardan kaçınılması önerilmektedir. Hastaların ayda en fazla 3 kg vermesi hedeflenmelidir. Çünkü hızlı kilo alıp vermek de karaciğer yağlanmasının şiddetlendirebilmektedir. İnsülin direnci, karaciğer yağlanmasına neden oluşturma teorilerin temelini teşkil etmektedir. Bu nedenle karaciğer yağlanması olan kişiler günlük aktivitelerini artırmalıdır. Haftada en az 150 dakika olacak şekilde hızlı tempolu yürüyüş veya hafif tempolu koşu en çok önerilen spordur. Ağır kas egzersizleri ise önerilmemektedir.

  • Ağız kokusu (halitozis)ve helikobakter pilori

    Halitozis, diğer bir deyişle ağız kokusu, toplumda sık olarak karşılaşılan ve kişilere sosyal anlamda sorun yaratan toplumsal bir problemdir. Dünyada çeşitli ülkelerden yapılan çalışmalarda her 100 kişiden 30’unda Ağız Kokusu vardır.

    Ağızdan kaynaklanan kötü kokunun esas nedeni volatil sülfür bileşikleri ( VSB) adı verilen (hidrojen sülfit, metil merkaptan ve dimetil sülfittir) maddedir. Bu madde ağız içi bakteriler tarafından üretilebildikleri gibi proteinler ve sülfür içeren maddelerin ağız içerisinde yıkımına bağlı olarak da ortaya çıkabilirler. Ayrıca bazı sistemik hastalıklarda vücutta biriken maddelerin nefesle kokuları ortaya çıkabilir, örneğin diyabetik hastalarda aseton kokusu, böbrek yetmezliği hastalarındaki üre ve sirozlu hastalardaki amonyak kokusu gibi.

    Ağız Kokusunun %90 sebebi ağız kaynaklı olmakla beraber üst solunum yolları, gastrointestinal hastalıklar ve sistemik infeksiyonlar, ilaçlar, yiyeceklerde nedenler arasında sayılmaktadır. Ağız Kokusuna neden olan mide hastalıkları arasında midede yaşayan Helikobakter pilori adlı bakterinin yaptığı infeksiyon önemli bir yer tutmaktadır. Özellikle Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde bu bakteriye sık rastlanmaktadır. Kontrolsüz ve sık kullanılan antibiyotikler nedeniyle bu bakteri birçok antibiyotiğe direnç kazanmıştır ve tedavi edilememektedir. Nitekim, ülkemizde yapılan araştırmalarda çeşitli bölgelerde her 100 kişiden 80’inde Helikobakter pilori olduğu tesbit edilmiştir.

    Ağız Kokusunun mekanizması net olarak bilinmemekle beraber bu bakterinin ağız kokusunun oluşumundaki rolü konusunda birçok farklı düşünce bulunmaktadır. Bu bakterinin Ağız Kokusu oluşumundaki rolü konusundaki bir düşüncede , bu bakterinin ağız içerisinde yerleşerek sülfir bileşikleri oluşumuna neden olduğudur. Midelerinde bu bakteri varlığı tesbit edilen ve ağız kokusu olanlara tedavi verildikten sonra ağız kokusunun kaybolduğu tesbit edilmiştir. Ağız kokusunun temel nedeni net olarak bilinmemekle beraber bu bakteride sebepler arasında yer almaktadır. Sonuç olarak: Kulak burun boğaz enfeksiyonu, diş eti hastalıkları, şeker hastalığı, böbrek hastalığı olmayan kişilerde ağız kokusu olabilmektedir. Bu durumda ister mide şikayeti olsun ister mide şikayeti olmasın ağız kokusu şikayeti olanlar mutlaka bu bakteri (Helikobakter pilori ) açısından incelenmeli ve midesinde bu bakteri varlığı tesbit edilenlerde bunun tedavisi verilmelidir. Tedavi edilenlerin büyük çoğunluğunda büyük bir sosyal problem olan ağız kokusu kaybolmaktadır.

  • Böbrek hastalığını akla getirebilecek 11 temel yakınma

    Böbrek hastalığını akla getirebilecek 11 temel yakınma

    Böbrek hastalığı ileri evrelere varana kadar genelde pek belirti veya bulguya neden olmaz.

    Diğer taraftan hastalığa ait belirti ve bulgular da direkt olarak böbrekleri akla getirmez (örneğin bacakların şiş olması, halsizilik, çarpıntı, kaşıntı, kramp ve bacaklarda ağrı gibi).

    Sık görülen bu hastalığın (memleketimizde yaklaşık 20 erişkinden üçünün kronik böbrek hastası olduğu hesaplanmaktadır) farkındalık oranının ise çok düşük, yaklaşık % 10 larda olduğu bilinmektedir.

    Özellikle erişkinler arasında kronik böbrek hastalığı bakımından riskli grup olarak kabul edilen hipertansiflerin, diabetes mellitusluların (şeker hastalarının), ailesinde böbrek yetmezliği hikayesi bulunanların ve 60 yaşın üzerindeki kişilerin yılda bir kez böbrek fonksiyonlarını kontrol etmesi önerilir.

    Aşağıda açıklanan belirti ve bulguların da sinsi bir kronik böbrek hastalığı varlığının habercisi olabileceği akıldan çıkarılmamalı gerek hekimler hastaların yakınmalarını sorgularken gerek hastalar yakınmaları ile ilgili varsayımlarda bulunurken bu hususlara dikkat etmelidirler.

    1. Halsizlik, bitkinlik, yorgunluk ve konsantrasyon eksikliği hissi,

    2. Uykusuzluk, uykuya dalamama,

    3. Ciltte kuruluk ve kaşıntı hissi varlığı,

    4. Geceleri uykudan uyanıp idrara çıkma sıklığında artış,

    5. Kanlı idrar yakınması veya hikayesi,

    6. Köpüklü idrar yakınması,

    7. Gözlerin çevresinde ödem, şişlik,

    8. Her iki bacakta ödem, şişlik,

    9. Kramp yakınması,

    10. Her iki bacakta kemik ağrıları

    11. İştahsızlık ve bulantı yakınması