Kategori: Dahiliye – İç Hastalıkları

  • Gebelik ve tiroid!

    Gebeliğin oluşması ve sağlıklı bir biçimde devamı için endokrin sistemin normal çalışması gerekir. Gebelik öncesi ve gebelik sırasında oluşan özellikle iroid, hipofiz, over ve böbreküstü bezleriyle ilgili endokrinolojik bozukluklar gebe kalmayı, bebek kayıplarını, gebeliğin sağlıklı seyrini etkileyebilir. Gebelikte gelişebilecek hormonal ve metabolik sorunlar açısından gebelik öncesinde ve gebelik süresince ilgili uzmanlar tarafından endokrinolojik takip gerekir.

    Tiroid hormonu gebelikte önemlidir. Her kadın gebelik öncesi ve gebelik sırasında tiroid hormonları açısından değerlendirilmelidir. Çünkü tiroid hormon eksikliği olan kadınların gebe kalamama ve düşük riski yüksektir. Tiroid hormon eksikliği olan kadınların bebeklerinde büyüme ve zekâ geriliği oluşabilir. Gebelikte gebelikle ilişki olarak tiroid hormon fazlalığı gelişebilir. Bu durumlarda tedavi gereksinimi olan hastaların endokrinoloji uzmanları tarafından saptanıp uygun şekilde tedavi edilmesiyle birçok hastada gereksiz yere ilaç kullanımı ve bu ilaçlara bağlı doğumsal anomali oluşma riskinin artışının önüne geçilebilecektir.

    Hipotiroidi nedeniyle tedavi altında olani hastalarda gebelik planlanmadan önce tiroid hormon düzeylerine bakarak yeterli tiroid hormon desteği sağlandığından emin olmalıdırlar. Tiroid hormon düzeylerinin yeterince sağlanamadığı hastalarda gebelik planlanmadan önce tiroid hormon alımının düzenlenerek kandaki tiroid hormon düzeylerine ulaşılması hedeflenmelidir. Gebelik oluştuktan sonra ise tiroid hormon düzeyleri 1.5-2 ayda bir takip edilerek yeterli desteğin sağlandığından emin olunmalıdır.

  • Gebelik ve diyabet

    Gebelik ve diabet konusu; gebelikte ortaya çıkan diabet (gestasyonel diabet) ve diabetik gebe (pregastasyonel diabet) olmak üzere başlıca iki çerçevede ele alınmaktadır.

    Gestasyonel diyabet ( gebelikte ortaya çıkan şeker hastalığı)

    Daha önce şeker hastalığı olmayan ve gebelikte şekerin yükselmesiyle seyreden hastalığa gestasyonel diabet( gebelik şekeri) denir. İleri anne yaşı gebeliklerinde,yüksek kilolu annelerde, ailesinde diabet öyküsü olanlarda ve önceki gebeliğinde de aynı hastalığı yaşamış olanlarda gebelik şekeri rastlanma riski artmıştır. Gebelik diyabeti yaklaşık olarak tüm gebelerin % 5 inde ortaya çıkar. Genellikle hamileliğin 24. haftasında başlar ve doğumdan sonraki 6. haftaya kadar devam eder. Gebelikte bebeğin gelişimini sağlamak için kan şekerinin doğal olarak genel yükselme eğilimi vardır, ama diyabet e yatkın durumu olan annelerde bu durum kontrol dışına çıkıp gestasyonel diabet in oluşmasına neden verebilir.Takiplerde bebeğin suyu (amnion mayi) fazla olan, bebek ölçüleri normalden iri olan, gebelik sırasında fazla kilo alan, tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonu ve dirençli vajinal mantar enfeksiyonları olan annelerde bu durumu gözden kaçırmamak gerekir. Tüm gebelere gebeliğin 24-28 hafta arası tarama testi olarak 50 gr şeker yükleme testi yapılır.Gestasyonel diabet 24. haftalardan sonra görüldüğü için bebekte anomali, sakatlık riski yoktur, fakat doğuma yakın açıklanamayan anne karnında bebek kayıpları, aşırı iri bebek nedeniyle bebeğin doğumda omuzunun takılması, zor doğum ve artmış sezeryan oranları görülür ayrıca doğumdan sonra ise bebeklerin akciğerlerinin tam gelişememesi ile ilgili yoğun bakım takipleri gerekebilir. Teşhis edilmiş her hasta yoğun takibe alınmalı ve gerekirse insülin hormonu ile( ağızdan alınan şeker ilaçları gebelikte kullanılmaz!) tedavi edilmelidir.

    Gebelikten önce meydana gelen ve şeker hastası olup da gebe kalanlarda çok sıkı şeker takibi yapmak gerekir. Geç dönemlerde ortaya çıkan gestasyonel diyabet in aksine gebeliğin ilk zamanlarında, ilk 12 hafta, kandaki yüksek şeker bebekte sakatlık meydana getirebilir. Sıkı bir şeker takibi yapılmalı, gerekirse yine insülin hormonu başlamak gerekmektedir. Bu tür gebeliklerin önceden planlı ve gebe kalmadan sıkı bir şeker takibi ile kurgulanması sağlıklı olacaktır.

  • Diyabetin ayak sesleri

    Diyabet, kan şekerinin yüksek olması ile kendindi gösteren karbonhidrat, protein ve yağ metabolizması bozukluğudur. Diyabet ani gelişen bir hastalık olmaktan çok sinsice ilerleyen bir hastalıktır.

    Diyabet, insülin hormonunun vücutta şekerin kullanımı üzerindeki etkilerine karşı direnç gelişmesi ile başlayan bir süreçtir. Bu sürecin ilerleyen aşamalarında insülin direnci daha fazla insülin üretmek suretiyle gidermeye çalışılır ve hastalar yüksek insülin düzeylerine maruz kalırlar.

    Diyabet gelişme sürecinin ilk dönemlerinde hastalarda özellikle karbohidratlı gıdalarla beslendiğinde yemekten sonraki erken dönemde şekerin yükselmesine bağlı olarak halsizlik, yorgunluk ve uyuklama şikâyeti oluşur. Yüksek insülin miktarı hastalarda yemekten sonraki ikinci saat ve sonrasında şeker düşüklüklerine yol açarak, halsizlik, yorgunluk, sinirlilik, ellerde titreme, çarpıntı, soğuk terleme, baş ağrısı ve görme bozukluklarına sebep olabilir. Bu hastaların gözü mutfakta olur ve hastalarda özellikle tatlı yeme düşkünlüğü gelişir.

    Kanda şekerin yükselmesine bağlı olarak böbreklerden atılan şeker beraberinde sıvı atılımını da arttırarak susama hissi ve ağız kuruluğuna yol açar. İdrar miktarının artması ve bununla ilişkili olarak vücuttaki sıvı kaybını karşılamak için daha fazla su içme ihitiyacı oluşur. Bunların yanında çabuk yorulma, görme bulanıklığı, kadınlarda genital bölge mantar enfeksiyonları gibi bulgular da görülür.

    Sadece açlık kan şekeri düzeyine bakmak gizli şeker hastalığını ve şeker hastalığı öncesi sorunları saptama konusunda yetersiz kalır. O yüzden bu hastalarda açlık kan şekeri yanında insülin düzeyi, şeker yükleme testi sonrasındaki 5 saat boyunca kan şekerinin izlenmesi gerekir. Buna bakılarak hastada diyabet varlığı, insülin direnci varlığı, gizli şeker varlığı ve reaktif hipoglisemi varlığı konusunda fikir sahibi olunarak uygun tedavi planlanması yapılabilir.

    Diyabet, insülin direnci, gizli şeker ve reaktif hipoglisemi gibi durumların hepsinde beslenme tarzının düzenlenmesi, günlük enerji alımının azaltılması, karbohidratların azaltılması, porsiyonların küçültülmesi ve sık sık beslenme önerilmelidir. Hastaların haftada en az 3 kez 45 dakika düzenli fiziksel aktivite yapmaları teşvik edilmelidir. Sadece bu şekilde yaşam tarzının değişmesi bile bu hastaların çok büyük bir kısmında sorunu çözecektir.

  • Yağlı karaciğer ve önemi nedir, nasıl tedavi edilir?

    Yağlı karaciğer ya da karaciğer yağlanması gelişmiş toplumlarda sıklıkla görülen, obezite ve insülin direncinin bir sonucu olarak ortaya çıkan bir durumdur. Karaciğer yağlanması olan kişilerde kalp ve damar hastalıkları, şeker kastalığı, kolsterol yüksekliği, ölüm ve karaciğer ile ilgili hastalıkların (karaciğer iltihabı, siroz ve karaciğer kanseri) riski artmaktadır. Karaciğer yağlanmasının ilerlemesinde çevresel ve genetik faktörlerin yanı sıra, kişinin yaşam alışkanlıkları (diyet ve egzersiz) önemli rol oynar. Bu nedenle de bu tip hastalara ilk öneri sağlıklı bir beslenme düzenine geçmesi ve düzenli egzersiz yapmasıdır. Ancak hastaların çok azı yaşam tarzını değiştirdiğinden hekimler sıklıkla çeşitli ilaçlar önermek zorunda kalıyorlar. Fakat bu günün şartlarında karaciğer yağlanmasında ve yağlanmanın hasara ilerlemesinin önlenmesinde yüksek etkinliği olan bir ilaç henüz yoktur. Karaciğerdeki yağlanma süreci, takiben iltihaba ve sonrasında da hasar ve hasarın onarımı (en ileri haline siroz) sürecine gider. Bu olaylar dizisinde en kritik noktalardan biri artmış oksidatif stres ve buna karşı çalışan anti-oksidan sistemin yetersizliğidir.

    Yağlı karaciğer nasıl tedavi edilir?

    Öncelikli olarak sağlıklı bir kiloya inmek gerekir. Bunun için de sağlıklı beslenmek ve mümkün olduğunca günlük yaşama egzersizi dahil etmek gerekir. Yağlı karaciğerin ilerlemesinde oksidatif stres önemli bir rol oynadığından, oksidatif strese iyi geldiği bilinen doğal çözümler de günümüzde tedavi ve yaklaşımda güncel bir yer tutmaktadır. Bu doğal çözümler içerisinde, bazı hayvan ve insan deneylerinde olumlu etkileri gösterilmiş olan bitkisel kimyasallardan polifenoller bulunmaktadır. Polifenoller sağlık açısından bitkilerde bulunan vitaminler kadar hayati bir öneme sahip olmasa da, meyve ve sebzelerden yarar elde etmemizi sağlayan maddeler arasında yer alır. Bitkisel polifenoller açısından en zengin bitkileri sıralayacak olursak kırmızı soğan, elma, berry meyveler, turunçgiller, kiraz, vişne, erik, üzüm gibi kırmızı-mor-mavi meyveler, yeşil çay, siyah çay (karaciğer yağlanması üzerine siyah çay daha etkili), kahve, kekik, karnabahar, brokoli ve soya sayılabilir. Resveratrol karaciğer yağlanması üzerinde etkisi en çok çalışılan, insanlarda da denenmiş olan polifenolleren birisidir. Silmarin de yine insanlarda karaciğer yağlanmasında en sık denenmiş anti-oksidanlardandır ve sınırlı bir çalışma da olsa, karaciğer yağlanması üzerine olumlu sonuçlar elde edilmiştir. Ancak bu antioksidanlar bilimsel açıdan henüz ilaç olarak kullanılabilir boyutta değildir. Bitkisel kimyasallar antioksidan etkileri nedeniyle potansiyel olarak karaciğer yağlanmasında ve yağlanmaya bağlı hasar gelişmesinde yararlı olduğu için, günlük yaşamda bu sebze ve meyvelere daha çok yer verebiliriz. Karaciğer yağlanması takiben gelişebilecek karaciğer ve eşlik eden risk faktörlerinin de ortaya konması açısından (obezite, insülin direnci, gizli şeker, şeker hastalığı, metabolik sendrom, kolesterol yüksekliği ve siroz) önemli bir durumdur ve mutlaka uzman bir hekim ile hastanın risklerinin araştırılması ve tedavisinin düzenlenmesi gerekir.

  • Allerjik rinitler ve tedavisi

    Allerjik rinitler ve tedavisi

    ALLERJİK RİNİT (ALLERJİK NEZLE)

    Rinit (nezle) burun içindeki müköz zarların iltihabı olarak tanımlanabilir. Allerjik rinitler polenler, ev tozu akarları, mantar sporları veya hayvan tüy ve deri döküntüleri gibi allerjenlerin neden olduğu rinitlerdir. Hapşırık, burun akıntısı, burun tıkanıklığı ile burun, boğaz, gözler ve kulaklarda kaşıntı gibi yakınmalara neden olur.

    Polenlerin neden olduğu allerjik rinitlerde yakınmalar, polen mevsimi olan ilkbahar, yaz ve sonbahar dönemlerinde mevsimsel olarak ortaya çıkar. Buna karşılık ev tozu akarları, mantarlar ve hayvansal allerjenlere bağlı allerjik rinitler yıl boyu sürer. Yakınmalar genellikle yirmili yaşlardan önce başlar ve tedavi edilmediği takdirde yaşam boyu sürer. Anne-babanın allerjik bünyeli olması, annenin sigara içmesi ve bebeğin anne sütü yerine yapay mamalarla beslenmesi durumunda hayatın daha erken dönemlerinde başlayabilir.

    Muayene bulguları nelerdir?

    Allerjik rinit tanısında yapılacak burun muayenesi oldukça önem taşır. Allerjik rinitli bir hastanın burun muayenesinde burun içindeki zarların şiş, ödemli, donuk mavi-mor renkte olduğu gözlenir. Genellikle bu bulgulara şeffaf su gibi bir salgı artışı eşlik eder. Ayrıca göz altlarında parlak kahverengi-morumsu bir renk değişimi (allergic shiners), göz altlarında çizgilenme (Dennie-Morgan çizgisi) ve burun kaşımaya bağlı olarak burun alt 1/3 kısmında yatay bir çizgi oluşumu (nasal crease) gözlenebilir. Allerjiden gözler de etkilenmiş ve allerjik konjuktivit gelişmişse gözyaşı salgısı artmış olup gözler kızarık ve kaşıntılıdır.

    Tanı için gerekli başlıca laboratuar yöntemleri nelerdir?

    Burun mukozasında eozinofil adı veren hücrelerin artmış olduğunun gösterilmesi allerjik rinit tanısını destekler. Tanıda bugün için en geçerli yöntem allerji deri testleri ile sorumlu allerjenlerin belirlenmesidir. Allerji deri testleri ile allerjenler belirlendikten sonra tedavi planlanır.

    Allerjik rinit nasıl tedavi edilir?

    Ev içi allerjenlere duyarlı olan hastalar, ev tozu akarları ve evcil hayvanların alerjenlerinden kendilerini sakınmak için bazı çevresel kontrol önlemleri alarak karşılaştıkları allerjen yoğunluğunu bir ölçüde azaltabilirler. Çevresel kontrol önlemlerinin yeterli olmadığı ve hastanın yakınmalarının devam ettiği durumlarda ise ilaç tedavisine geçilir.

    Tıbbi tedavide, ağız yoluyla alınan antihistamin grubu ilaçlar ve dekonjestanların yanı sıra kortikosteroidli burun spreyleri kullanılabilir. Ancak, bu ilaçlar hastalığa ait belirti ve bulguları kullanıldıkları sürece geçici olarak baskılayan (semptomatik) ilaçlardır ve kesilmeleri durumunda yakınmalar tekrar ortaya çıkar. Bu ilaçların konunun uzmanı bir hekimin önerileri doğrultusunda kullanılmaları gerektiği unutulmamalıdır.

    “İmmunoterapi” veya halk arasında bilinen adıyla “aşı tedavisi” ise, sorumlu allerjenlerin düşük konsantrasyon ve dozlardan başlanarak belirli aralıklarla ve giderek artan dozlarda deri altına injekte edilmesi şeklinde uygulanan bir tedavi yöntemidir. Bu tedavi, direkt olarak bağışıklık sistemine etki ederek temeldeki allerjik mekanizmayı ortadan kaldırdığından, hastalar tam olarak düzelmekte ve ilaç gereksinimleri tamamen ortadan kalkmaktadır. Çevre kontrol önlemleri ve çeşitli ilaçlarla yakınmaları tam olarak baskılanamayan hastalar ile yakınmaları uzun süren ve sürekli ilaç kullanma durumunda olan hastalar için immunoterapi en uygun tedavi seçeneğidir. Ayrıca, yapılan bilimsel çalışmalar immunoterapi uygulanan hastalarda astım gelişim riskinin de anlamlı olarak azaldığını ortaya koymuştur.

  • Anafilaksi tedavisinde hayat kurtarıcı olarak adrenalin otoenjektörü

    Anafilaksi tedavisinde hayat kurtarıcı olarak adrenalin otoenjektörü

    Adrenalin otoenjektörü nedir?

    Adrenalin, yaşamı tehdit eden şiddetli allerjik reaksiyonların tedavisinde kullanılan hayat kurtarıcı tek ilaçtır. Adrenalin otoenjektörü ise hastanın acil durumlarda “adrenalin” adlı ilacı kendi kendine uygulayabilmesi için geliştirilmiş bir cihazdır.

    Nasıl temin edebilirim?

    Adrenalin otoenjektörü yurtdışından ithal edilen bir ilaçtır ve eczanelerde satılmaz. İlacı “Türk Eczacıları Birliği, Willy Brandt sok. No:9, Çankaya-Ankara” adresinden elden veya kargo ile teslim alabilirsiniz. Gerekli belgeleri öğrenmek ve bilgi almak için 0 (312) 409 81 81 numaralı telefonu arayabilirsiniz.

    Nerede muhafaza edilmelidir?

    Adrenalin otoenjektörü oda sıcaklığında saklanmalıdır. Çok sıcak veya çok soğuk ortamlarda tutulmamalıdır. Otoenjektörü uygun bir kılıf içinde üzerinizde veya çantanızda da bulundurabilirsiniz. Otoenjektörün sizin yaşam sigortanız olduğunu unutmayınız. Ani bir anaflaktik reaksiyon gelişmesi halinde otoenjektörü bulunduğu yerden almaya zaman bulamayabilirsiniz. Bu nedenle otoenjektörü nerede sakladığınızı anaflaksi durumunda size yardım edebilecek yakın çevrenize mutlaka söyleyiniz. Otoenjektörü çocukların ulaşamayacağı biryerde bulundurmaya özen gösteriniz.

    Anafilaksi belirtileri nelerdir?

    Deride yaygın kızarıklık, kabarıklık veya kaşıntı (ürtiker),

    Dudaklarda, göz kapaklarında, dilde, yüzde şişme (anjiyoödem),

    Burun akıntısı, burunda dolgunluk hissi,

    Nefes alamama, öksürük, boğazda tıkanıklık hissi,

    Bulantı, kusma

    Baş dönmesi, baygınlık hissi, bayılma

    Ne zaman kullanmalıyım?

    Nefes darlığı, nefes alamama, boğazda tıkanıklık hissi,

    Baş dönmesi veya bayılacakmış gibi olma hissi söz konusu ise veya,

    Belirtileriniz hafif olsa bile sağlık kuruluşlarından uzakta olmanız halinde adrenalin otoenjektörünü gecikmeden kullanınız

    Belirtilerinizin şiddeti ile ilgili tereddüdünüz varsa adrenalin uygulamaktan çekinmeyiniz. Gecikme durumunda anaflaksi daha şiddetli olabilir ve uygulanan adrenalin etki etmeyebilir. Gerekirse 5-15 dakika sonra adrenalin dozunun tekrarlanabileceğini biliniz.

    Nasıl kullanmalıyım?

    Otoenjektörü kabından çıkarınız ve avucunuzun içinde tutunuz.

    Otoenjektörün uçlarına dokunmadan bekleyiniz.

    Adrenalin otoenjektör kullanmanız gereken durum oluşursa güvenlik kapağını çıkarınız.

    Otoenjektörün siyah ucunu uyluk orta-dış kısmına kas içine sıkıca bastırarak uygulayınız ve 10’a kadar sayınız.

    Adrenalin otoenjektörü acil durumlarda giysileriniz üzerinden uygulanabilir. Bu durumda ilacı uyguladığınız bölgede madeni para, cüzdan gibi eşyalar olmamasına dikkat ediniz.

    Reaksiyonun ilk dakikalarında uygulanması adrenalinin etkisini arttıracağından gecikmemeye dikkat ediniz.

    Semptomların adrenaline rağmen kötüleşmesi veya tekrarlaması söz konusu olursa çevrenizdeki birinden sizi en yakın sağlık kuruluşuna götürmesini isteyiniz.

    112 acil sağlık hizmetinin olduğu yerlerde, hemen 112’yi arayınız veya çevrenizdekilerden aramalarını rica ediniz.

    Adrenalin yan etkileri nelerdir?

    Adrenalin kısa bir süreyle, hızlı veya kuvvetli kalp atışlarına, sinirlilik, baş dönmesi, titreme ve baş ağrısına neden olabilir.

  • Ürtiker ve anjiyoödem

    Ürtiker ve anjiyoödem

    Deride değişik büyüklüklerde olabilen, hafifçe kabarık, oldukça kaşıntılı kızarıklıklardır (Resim-1).

    Görünümü ısırgan otuna (Urtica urens) temas sonucu ortaya çıkan kaşıntılı kızarıklıklara benzediğinden bu ad verilmiştir. Ürtiker plakları genellikle aniden ortaya çıkar ve genellikle bir iki saat içinde kaybolur. Bazen de kümeler halinde olur ve vücudun bir yerinde kaybolurken başka bir yerinde yenileri belirebilir. (Resim-2).

    Halk arasında “kurdeşen” diye bilinen ürtiker, oldukça sık görülen bir rahatsızlıktır ve insanların %20’sinin yaşamlarının herhangi bir döneminde ürtiker atağı geçirdiği tahmin edilmektedir.

    Ürtiker neden olur?

    Ürtiker genellikle yenilen özel gıdalar veya kullanılan ilaçlara bağlı olarak ortaya çıkar. Ürtikere yol açan gıdaların başında süt ve süt ürünleri, yumurta, kabuklu yemişler (fındık, yer fıstığı, ceviz), çilek, domates, balık ve kabuklu deniz hayvanları (istakoz, karides, pavurya) gelir. Ürtikere yol açabilen başlıca ilaçlar ise penisilin grubu antibiyotikler, sülfonamidler, aspirin ve epilepsi (sara hastalığı) ilaçlarıdır.

    Ürtikerin diğer olası nedenleri nelerdir?

    Özel bir ürtiker şekli olan dermografizm, derinin sert bir cisimle çizilmesi veya ovulmasını izleyerek, ya da giysi ve çamaşırların vücudu sıktığı yerlerde ortaya çıkan ürtiker şeklidir. Toplumun % 5’inde görülür (Resim-3).

    Kolinerjik ürtiker, vücut sıcaklığını arttıran aktivitelerden sonra ortaya çıkan, etrafı kızarık, toplu iğne başı gibi küçük ürtiker plaklarıdır. Egzersiz, sıcak banyolar, sauna, yüksek ateş veya psikolojik stresler kolinerjik ürtikere yol açabilir. Ürtikerli hastaların % 5-7’sini oluşturur.

    Soğuk ürtikeri, soğuk hava veya soğuk suyla temastan sonra ortaya çıkar. Genellikle kollar ve bacaklar etkilenir. Soğuk havayla temas veya soğuk su içilmesi, dudaklar ve ağızda da ürtiker oluşmasına yol açabilir.

    Solar ürtiker, duyarlı kişilerde güneş ışınlarının oluşturduğu bir ürtiker tipidir. Güneşe çıkıldıktan birkaç dakika sonra lezyonlar belirir.

    Kronik ürtiker ne demektir?

    Bazen herhangi belirgin bir neden bulunamamasına karşın ürtiker tekrarlayabilir. Ataklar halinde altı haftadan daha uzun sürmesi durumunda kronik ürtiker olarak adlandırılır.

    Kronik ürtikerli bir hastada, öncelikle altta yatan başka bir hastalık olup olmadığı araştırılmalıdır. Çünkü bazı infeksiyonlar, barsak parazitleri, damar iltihapları, romatizmal hastalıklar, tiroid bezi hastalıkları, kanserler ve lenf dokusu tümörleri kronik ürtikere yol açabilir. Altta yatan böyle bir hastalık bulunmaması durumunda, nedeni belli olmayan (idiyopatik) ürtiker olarak adlandırılır ve çeşitli ilaçlar kullanılarak belirti ve bulgular baskılanır. Kronik ürtiker genellikle hayat boyu sürmeyip birkaç ay ile birkaç yıl arasında iyileşen bir durumdur.

    Anjioödem nedir?

    Ürtikerin deri yüzeyini tutmasına karşın anjioödem derinin daha derin tabakalarında şişme ile karakterizedir. En sık dudaklar, göz kapakları, el ve ayaklarda görülür. Boğazda olması durumunda solunum yolları tıkanabileceğinden acil tedavi önlemleri alınmalıdır. Ancak bu son derece nadir görülebilen bir durumdur. Anjioödem atakları genellikle göz kapakları ve dudaklarda şişmeye yol açar, bir iki gün sürer ve ürtikerle birlikte ya da ürtiker olmaksızın herhangi bir zamanda tekrarlayabilir.

    Herediter anjioödem nadir görülen kalıtsal bir hastalıktır ve bazı olgularda ölümcül seyredebilir. Bu nedenle diğer kronik anjioödem tiplerinden ayrılmalıdır. Anjioödem, yani şişlikler yüz, kol ve bacakların yanı sıra nefes borusu, dil ve gırtlak gibi hava yollarını etkileyebilir. Hatta bazen karın bölgesindeki anjioödemin neden olduğu şiddetli ağrı, hastaların yanlışlıkla apandisit tanısıyla ameliyat edilmelerine yol açabilir. Kandaki özel bir proteinin eksikliğinin bu kalıtsal hastalığa yol açtığı bilinmektedir.

    Ürtiker-anjioödem nasıl tedavi edilir?

    Ürtikere yol açabilecek gıdalar, gıda katkı maddeleri, ilaçlar ve psikolojik stresler gibi tetikleyici faktörlerden olabildiğince sakınmak tedavide temel prensiptir. Atakları tedavi etmek için en çok antihistamin denilen bir grup ilaç kullanılmaktadır. Ürtiker ataklarının antihistaminlerle kontrol edilememesi durumunda, antihistaminlerle birlikte kısa süreyle kortizon içeren ilaçların (kortikosteroidler) kullanımı gerekebilir.

    Hastaların büyük çoğunluğu kortikosteroid tedavisinden yarar görür; ancak potansiyel yan etkileri nedeniyle bu ilaçların uzun süreli ve kontrolsüz kullanımından kaçınılmalıdır. Akut ve şiddetli anjioödem olgularında ödemi düzeltmek için bazen adrenalin injeksiyonları gerekebilir. Herediter anjioödem ise özel bazı ilaçlarla tedavi edilebilir. Bütün bu ilaçların mutlaka bir allerji uzmanının önerileri doğrultusunda kullanılması gerektiği unutulmamalıdır.

  • Kabızlık hastalık değildir, belirtidir.

    Kronik Kabızlık

    Kabızlık terimi; az miktarda, sert kıvamda, seyrek ve güç dışkılama olarak algılanabilir. Dışkılamada güçlük, dışkılama sonrası boşalmamışlık duygusu gibi durumlar kabızlık olarak değerlendirilmemelidir.

    Kabızlık bir belirtidir, hastalık değildir. Ancak bu belirtiye yol açan çok sayıda organik hastalık olduğu unutulmamalıdır.

    Kabızlıkta dışkının niteliği sert olmasıdır. Diğer niteliği dışkılama miktarıdır. Toplumlara, bireylere ve yiyeceklere bağlı olarak değişmekle birlikte; haftada 3 ve daha az dışkılama, sert ve zor dışkılama ile birlikte alındığında kabızlık olarak değerlendirilir.

    Normal dışkılama mekanizması

    İnce barsaklardan yarı sıvı kıvamda kalın barsağın ilk kısmına gelen barsak içeriğinin kalın barsakta suyu emilerek dışkının normal kıvamı oluşmağa başlar. Bu işlemler sonucunda kıvamı koyulaşan dışkı, son barsağın üst kısmına gelip burada depolanır. Genellikle yemeklerden sonra gastroenterik reflex ile gaita son barsağa doğru itilir. Son barsak içinde birikmeğe başlayan dışkı, son barsak duvarını gererek dışkılama ihtiyacı meydana getirir. Son barsak kaslarının, karın içi adalelerin kasılması ile dışkılama meydana gelir. Özetle kabızlık 3 mekanizma ile meydana gelir.

    1-Kalın barsağın ilk kısmına ulaşan materyalin azlığı (açlık ve posa bırakmayan diyetle beslenme sonucunda böyle olur)

    2-Kalın barsağın dışkıyı ileri doğru iten hareketlerin azalması (bazı nörolojik hastalıklarda olduğu gibi )

    3-Dışkılama mekanizmasının bozulması (son barsak ve anüse organik, nörolojik, psikolojik nedenlerle dışkının dışarı atımını engelleyen olaylarda olduğu gibi)

    Kabızlığın nedenleri

    Doğuştan olma bozukluklar, kültürel, psikolojik, çevresel faktörler, dışkılama ihtiyacının uygun koşullar olmadığı için baskılanması, barsakta dışkının ilerlemesini zorlaştıran hastalıklar, yaşlılarda uygun dışkılama pozisyonunu engelleyen bozukluklar, eklem sorunları, Parkinson hastalığı gibi bazı nörolojik hastalıklar, hareket azlığı kabızlık nedeni olabilir. Kullanılan bazı ilaçlar da, kabızlık nedeni olabilir.

    Bu saydığımız nedenler dışında ülkemizde ve batı dünyasında en sık kabızlık nedeni; barsak sağlığı yönünden yanlış beslenme sonucunda gelişen kabızlıktan kurtulmak için alınan ve bir müddet sonra alışkanlık yapan birçok kabızlık ilaçlarının yanlış ve uygunsuz kullanımıdır.

    Kabızlık olduğunda ne zaman doktora gitmeli?

    Uzun süre kabızlık çeken kişiler nedenini belirlemek amacıyla doktora başvurup bazı tetkikler yaptırmalıdır. Bunun dışında dışkılama alışkanlığında yeni meydana gelmiş bir değişiklik, kilo kaybı, şiddetli karın ağrısı veya dışkılama ile birlikte kan gelmesi halinde hemen doktora başvurulmalıdır. Bu belirtiler çok ciddi bir durum belirtisi olabilir. Guatr bezi hastalığı ve şeker hastalığında da dışkılama alışkanlığı değişebilir.

    Kabızlığı olanlarda ne gibi testler yapılmalıdır?

    Önce problemin şiddeti belirlenmeye çalışılmalıdır. Fizik muayene, laboratuvar testleri yapılmalıdır. Kalınbağırsak filmi veya rektoskopik tetkikler istenebilir. Tüm kalın barsağın değerlendirilebildiği Kolonoskopi denilen ışıklı, kıvrılabilen bir cihazla yapılabilir. Bu şekilde polip (barsak içinde küçük veya büyük”ben’e”benzeyen oluşumlar) veya tümörler saptanabilir.

    Kabızlık problemi nasıl çözümlenir?

    Düzenli yemek yemek, sağlıklı yiyecekler ve yeterli miktarda sıvı alınmalıdır. Düzenli egzersiz, zengin lifli gıdalarla beslenmek, kısaca özetlemek gerekirse günde 10-12 bardak su, fiziksel hareket (örneğin yürüme) ,bol lifli diyet.

    Lif nedir?

    Lif bitkisel yiyeceklerin sindirilmeyen kısımlarıdır.2 çeşit lif vardır. Suda eriyen ve erimeyen. Suda eriyen lifler kalın barsaktaki bakteriler tarafından sindirilirler. Yulaf kepeği suda eriyen liflere örnektir. Kan kolesterolünü düşürmede de yardımcıdır. Suda erimeyen lifler kabızlık için en iyileridir. Buğday kepeği, tahıl taneleri ve elma, armut gibi çeşitli meyvelerin kabukları örnek olarak verilebilir.

    Lif niçin önemlidir?

    Lifler dışkının hacmini arttırır. Lifler su tutarak gaitanın miktarını ve su içeriğini arttırırlar. Bu şekilde kalın barsak içerisindeki materyalin barsak boyunca hareketini arttırarak yardımcı olurlar. Toksik maddeleri adsorbe edip atmaları da çok önemlidir.

    Lifi nereden ve ne miktarda almalıyız?

    Uygun bir hareketi için günde 30-35 gr lif alınmalıdır. (Dünya Sağlık Örgütü önerisi) Liften zengin birçok yiyecek vardır. Meyve, sebzeler, kepekli undan yapılmış ekmek en mükemmel örnekleridir. Beyaz pirinç yerine kahverengi pirinç kullanılmalıdır. Kepek büyük bir lif kaynağıdır. Çeşitli doğal tahıl ürünlerinde bolca bulunur. Diğer yiyeceklere karıştırılarak hazır kepek yenebilir.

    Pratik Öneriler

    Sabahleyin aç karna birkaç adet kuru kayısı, kuru incir veya kuru erik üzerine 2 bardak su içildikten sonra yapılacak bol bir kahvaltı sonrası; tuvalet ihtiyacı olsun ya da olmasın tuvalete gidip 10-20 dk. Oturulmalıdır. Bu şekilde sağlanabilecek bağırsak alışkanlığı uzun süreli rahatlatıcı olacaktır. Birey her gün sabahları bu dışkılama girişimine zaman ayırılmalıdır. Bu dışkılama eğitiminde gençlerde daha iyi neticeler alınmaktadır. Ozmotik dışkılatıcılar (Magnezyum tuzları sodyum fosfat, laktüloz bu gruptandır)emniyetle uzun süre kullanılabilir.

    Barsak hareketlerini uyarak dışkılama meydana getirenler piyasada birçok tablet ya da draje şeklinde hazır olarak bol miktarda tüketilmektedir. Elektrolit bozuklukları, kemik erimesi, protein kaybı ve bağımlılık yapabilirler. Bazıları uzun süre kullanıldıklarında barsak mukozasında pigment birikimine neden olarak melanosis koli adı verilen oluşuma yol açabilirler.

    Sıvı vazelin, mineral yağlar, ağzından veya lavman yoluyla verilebilir. Şiddetli kabızlıkta özellikle karında şişkinlik de mevcutsa lavman ile barsak boşaltılmaya çalışılmalıdır.

  • Tiroid ilacınızı düzenli almanız için 10 neden

    Tiroid bezi yetersizliği (hipotiroidi) sık görülen problemlerdendir. Bu hastaların çoğu tiroid ilacını (levotiroksini) ömür boyu kullanmalıdır. Peki ilaç düzgün alınmayınca neler yapabilir.

    İşte 10 sonuç

    1-Tansiyon ve kalp rahatsızlıkları (ritim problemi ve damar tıkanıklıkları) sık görülür.

    2-Barsak hareketlerinin yavaşlamasına bağlı kabızlık, karaciğer enzimlerinde yükseklikler ve yağlanma görülür.

    3-Solunum kaslarında çabuk yorulmalar, uyku apneleri görülebilir.

    4-Kilo alımları ve buna bağlı kronik rahatsızlıklar görülebilir.

    5-Kansızlık (demir, folik asit, b12 eksikliği), vitamin emilim bozuklukları görülebilir.

    6-Uyku bozuklukları (fazla uyuma) ,psikyatrik problemler (depresyon, panik atak, anksiyete) görülebilir.

    7-Kas krampları, el-ayak ve vucutta uyuşukluk ve karıncalanmalar, sinir iletiminde bozukluklar görülebilir.

    8-Deride kalınlaşmaya bağlı ve karoten birikimine bağlı renk değişiklikleri(sarımtırak renk) ve cilt kurluğu sık görülür.

    9-Erkeklerde sperm sayısında azalma, kadınlarda yumurtlama bozuklukları ve kısırlığa sebep olabilir.

    10-Konuşma ve düşünme hızında yavaşlama, öğrenme güçlüğü olabilir.

    Doç.Dr.Fevzi BALKAN

    Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı

  • D vitamini

    D vitamini, yağda çözünen ve sardalye, ton balığı, kılıç balığı gibi yağlı balıklarda, karaciğer, peynir ve yumurtada bulunan bir vitamindir. Ayrıca bazı ülkelerde süt ürünleri, meyve suyu ve tahıllara eklenmektedir. Bununla beraber, %80-90’ını güneş ışığı etkisi ile vücudun kendisi üretir. Güneş ışığı, yiyecekler ve destek olarak alınan D vitamini aktif değildir. Karaciğerde kalsidiol yani 25-hidroksi vitamin D (25(OH) D)’ye dönüşür, daha sonra böbrekte fizyolojik olarak aktif olan kalsitriol yani 1,25-hidroksi vitamin D (1,25(OH)2 D)’ye dönüşür.

    D vitamini, bağırsaktan kalsiyum emilimini sağlayarak gerekli kalsiyum ve fosfor dengesini sağlar. Eksikliğinde kemik gelişimi ve yeniden yapılanma bozulacağı için kemikler ince ve kırılgan olur. D vitamini, aynı zamanda hücre büyümesi, nöromuskuler ve immun fonksiyonda, ve enflamasyonda önemli rol oynar. Hücre yapımı, değişimi ve ölümünde rol oynayan proteinleri kodlayan genler de D vitamini tarafından düzenlenir. Serum 25(OH) D seviyesi yarılanma ömrü ortalama 15 gün olduğu için, D vitamin seviyesini belirleyen en iyi indikatördür. Buna karşın, yarılanma ömrü ortalama 15 saat olan 1,25(OH) D, iyi bir indikatör olmadığı için bazı özel durumlar haricinde bakılmamalıdır. Normal 25(OH) D seviyesi ile ilgili tam bir görüş birliği yoktur, genel yaklaşım açısından 30-50 ng/mL arası olması uygundur. Normal şartlarda günlük 400-800 IU D vitamini yeterlidir. Kişi ihtiyacını yiyecekler ve güneş ışığı sayesinde karşılayamıyor ise takviye almalıdır. Bazı kaynaklar günde 2000 IU vitamin D alımını önerse de yüksek doz alımının artı herhangi bir faydası yoktur. Günde 1000 IU üzeri doz alanlarda, her 40 IU vitamin D alımı 25(OH) D seviyesini ortalama 1 nmol/L yükseltirken; 600 IU altı dozlarda, her 40 IU vitamin D alımı 25(OH) D seviyesini ortalama 2,3 nmol/L yükseltir. Günlük alınan dozun yanı sıra, mevcut 25(OH) D seviyesi de etkinlikte önem arz eder, düşük olanlarda yararlınım daha fazladır.

    Yüksek doz vitamin D takviyesi, osteoporoz (kemik erimesi), prostat, meme ve kolon kanserlerinin, diyabet, hipertansiyon, multipl skleroz, vitiligo gibi çeşitli hastalıkların önlenmesi ve tedavisinde önerilmektedir, fakat osteoporoz dışındakilerde etkinliği tartışmalıdır. Bazı çalışmalar etkin gösterirken, bazılarında hiçbir faydası görülmemiştir. Hatta bazı çalışmalarda, kanser riskini arttırabileceği de belirtilmiş.

    Ülkemizde son zamanlarda yüksek doz vitamin D takviyesi çılgınlığı görülmektedir. 25(OH) D seviyesine dahi bakılmadan sık aralıklarla Devit 3 ampul bazı meslektaşlarımız veya kişinin arkadaşları tarafından hararetle tavsiye ediliyor. Her bir ampul 300.000 IU D vitamini ihtiva etmektedir, yağda çözünen bir vitamin olduğu için, fazlasının vücutta birikerek vitamin D zehirlenmesine yol açabileceği göz ardı edilmekte. D vitamin fazlalığı, kalsiyum yüksekliğine yol açarak, ciddi kalp ritim bozukluklarına, damar ve doku kireçlenmesi neticesinde, kalp, damar ve böbrekte hasara neden olabilir.

    Kesinlikle, 25(OH) D seviyesini kontrol etmeden yüksek dozda D vitamini almayınız, yararından çok zararını görebilirsiniz.