Kategori: Dahiliye – İç Hastalıkları

  • Akciğer kanserinde tedavi yöntemleri!

    Son yıllarda, akciğer kanseri tedavisinde oldukça umut vadedici gelişmeler olmuştur. Moleküler patoloji ve özellikle görüntüleme tekniklerinde yaşanan gelişmeler, akciğer kanserini ve seyrini çok daha iyi anlamamızı sağlamıştır. Özellikle son 15 yılda kullanıma giren yeni kemoterapi ilaçları, hedefe yönelik akıllı moleküller, cerrahi tekniklerde gelişme, radyoterapi cihazlarında modernizasyon, 3-4 boyutlu tümör dokusuna odaklanan radyoterapi uygulamaları, küçük boyutlu ve ameliyat edilmesi uygun olmayan tümörler için cyber-knife gibi nokta atışı yapan yeni teknolojiler, girişimsel radyolojide tümörü yakan, donduran, atar damardan yoğun tedaviyi doğrudan tümöre ulaştıran baş döndürücü yöntemler, akciğer kanserini çok daha iyi yönetilebilir duruma getirmiştir. Tüm bu gelişmeler hastaya son derece olumlu katkılar sağlarken, aynı zamanda doğru tedavi planlaması ve yönetim organizasyonu ile tedavi sıralamalarındaki karmaşaları ortadan kaldıracaktır. Tedavi planlarken hastalığınızla ve sizin özellikleriniz ile ilgili bir dizi faktörü göz önünde bulundururuz.

    -Akciğer kanserinizin türü

    -Tümörün akciğerde bulunduğu yer

    -Hastanın genel sağlık durumu

    -Kanserin yayılım düzeyi ve kritik organlar ile ilişkisi (kanserin evresi)

    -Görüntüleme ve kan testlerinin sonuçları

    -Tedavi alternatifleri konusunda kapsamlı bilgi edindikten sonra sizin tercihiniz tedavi planlamada oldukça önemlidir.

    Akciğer kanseri tedavisinde kanser türünün önemi var mıdır?

    Akciğer kanseri başlıca iki grupta incelenir ve tedavi seçimi iki alt grupta ayrı ayrı değerlendirilir. Akciğer kanserleri küçük hücreli akciğer kanseri ve küçük hücreli olmayan akciğer kanseri olarak ayrılır. Küçük hücreli olmayan akciğer kanserinde uygulanan tedavi, küçük hücreli akciğer kanseri tedavisinden farklıdır.

    Küçük hücreli akciğer kanseri, çoğunlukla kemoterapi ve radyoterapi ile tedavi edilir. Cerrahi, nadiren kanserin göğüs merkezindeki lenf bezlerine (mediyastinal lenf bezleri) yayılım göstermediği ve çok küçük boyutta olduğu durumlarda tercih edilebilir. Küçük hücreli akciğer kanseri teşhis edildiğinde genellikle kanserin yayılmış olduğu gözlenir. Bu sebeple de, çoğunlukla kemoterapi ana tedavi olarak kullanılır. Bu tür akciğer kanseri tedavisinde radyoterapi de kemoterapiye yardımcı tedavi olarak uygulanır.

    Küçük hücreli olmayan akciğer kanseri tedavisi hastalık teşhis edildiğinde evresine bağlı olarak cerrahi, kemoterapi, radyoterapi ardışık veya eş zamanlı uygulanarak gerçekleştirilir. İleri evre akciğer kanseri olan bazı hastalarda, biyolojik tedavi de uygulanabilir. Toplumda önemli yanlış bilgilerden birisi küçük hücreli olmayan akciğer kanseri denince akla sadece büyük hücreli akciğer kanserinin gelmesidir. Küçük hücreli olmayan akciğer kanseri ifadesi küçük hücreliden farklı özellik taşıyan ve özellikle erken evrede (evre 1-3 arası) benzer tedavi stratejisi ile tedavi edilen 4 ana grubu içerir. Bunlar sıklık sırasına göre adenokanserler, yassı hücreli kanserler, büyük hücreli ve karma tip kanserler olarak alt gruplara ayrılır. İleri evre yani metastatik (sıçrama yapmış) hastalarda bu grupların tedavisinde de gerek kemoterapi seçiminde gerekse hedefe yönelik akıllı tedavilerin seçiminde ayrışırlar.

    Evrelerine göre küçük hücreli akciğer kanseri tedavisi

    Erken evre küçük hücreli akciğer kanseri teşhisi koyulan hastalara çoğunlukla kemoterapi eş zamanlı veya sonrasında akciğere radyoterapi uygulanır. Sağlık koşulları, kanserin yayılımı, evresi ve test sonuçları uygun olan hastalara kemoterapi ve radyoterapi aynı anda verilebilir (kemoradyoterapi). Bu kanser türünde beyine yayılım oldukça sık rastlanır. Bu nedenle, kemoterapi tedavisi ile tümörü küçültülen hastalarda genellikle ana tümörün bulunduğu akciğer alanına ve beyine radyoterapi önerilir. Bu radyoterapi genellikle kemoterapi tedavisi tamamlandıktan sonra verilir ve beyine yayılım göstermiş ve görüntüleme testlerinde görülemeyecek kadar küçük olası kanser hücrelerini öldürme hedeflenir. Bu yönteme, profilaktik kranial ışınlama veya PKI denir.

    Göğsün ortasındaki lenf bezlerine (mediyastinal lenf bezleri) yayılım göstermemiş çok erken evre küçük hücreli akciğer kanserinde, tümörle birlikte tümörün bulunduğu bölgede akciğerin bir kısmı alınabilir (lobektomi). Cerrahiyi takiben hastaya kemoterapi ve zaman zaman radyoterapi uygulanır. Ancak, küçük hücreli akciğer kanseri teşhis edildiğinde genellikle yayılım göstermiş olur ve cerrahinin tedavide uygulanması pek mümkün olmaz.

    Lenf bezlerine veya vücudun diğer bölgelerine yayılım göstermiş küçük hücreli akciğer kanserinde kemoterapi, radyoterapi veya belirtileri hafifletmek için palyatif tedavi uygulanabilir. Kemoterapi, akciğerdeki tümörü küçültmeyi başarırsa, yüksek ihtimalle beyine yayılmış olan kanser hücrelerinin öldürülmesi için beyine radyoterapi uygulanabilir demektir.

    Neredeyse 30 yılı aşkın süredir küçük hücreli akciğer kanserinin yaşam süresinde ve tedavi seçeneklerinde anlamlı gelişmeler elde edilememiştir. Çok sayıda akıllı molekül bu hastalıkta araştırılsa da yaşam süresine katkı sağlamamıştır. Bu yıl Amerika (ASCO) ve Avrupa Onkoloji (ESMO) kongrelerinde sunulan tedavi stratejileri, bu türde tercih ettiğimiz tedavi stratejilerimizde küçük de olsa değişikliklere yol açmıştır. Özellikle yeni nesil immünoterapi ilaçları (pembrolizumab) küçük hücreli akciğer kanserli hastalar için umut olmuştur, fakat henüz klinik pratikte kullanılmaya başlanmamıştır. Bunu yanında metastaz yapmış küçük hücreli akciğer kanserinde daha önce sadece kemoterapi ve iyi yanıt sonrası beyine koruyucu ışınlama yapılırken, yeni çalışmalar sonrası kemoterapiye iyi yanıt veren hastalarda kanserin kaynaklandığı alana ışın uygulamak bu hastaların yaşam sürelerini uzatmıştır. Beyine uygulanan ışın tedavisinin yararı ise son yıllarda sorgulanmaya ve yakın incelemeye alınmıştır. Bu konudaki yeni gelişmeleri takipte olacağız ve sizleri bilgilendirmeye devam edeceğiz.

    Evrelerine göre küçük hücreli olmayan akciğer kanseri tedavisi

    Evre I

    Küçük hücreli olmayan akciğer kanserinde I.evreye nadir rastlanır. Bu evrede, akciğerin bir kısmı (lobektomi) veya tamamı (pnömonektomi) alınarak cerrahi müdahale gerçekleştirilir. Başka sağlık problemleri yüzünden ameliyat olamayan hastalara, kanserin iyileştirilmesine çalışmak yerine hedefe yönelik radyoterapi önerilebilir. Ameliyat olamayan küçük tümörü olan hastalar için başka bir seçenek, radyofrekans ablasyonudur (RFA).

    Evre II

    Evre II küçük hücreli olmayan akciğer kanserinde, cerrahi önerilebilir. Tümörün bulunduğu yere göre, akciğerin bir kısmı (lobektomi) veya (pnömonektomi) tamamı alınabilir. Kanser tamamen alınırsa, hastaya koruyucu amaçlı kemoterapi önerilebilir. Kemoterapide kanserin tekrarlama riskinin azaltılması hedeflenir. Bu kemoterapi uygulamasına, adjuvan kemoterapi adı verilir. Tedavi öncesinde doktorun kemoterapinin yan etkileri ve faydaları hakkında hastaya bilgi vermesi önemlidir. Tümörün tamamı alınamazsa, hastanın cerrahi sonrası radyoterapi görmesi mümkündür.

    Başka sağlık problemleri nedeniyle ameliyat edilemeyen hastalara radyoterapi veya kemoterapi ve radyoterapi kombine tedavisi (kemoradyoterapi) önerilebilir. Bu tedavi, kanserin tamamen yok edilmesini hedefler.

    Evre III

    Üçüncü evre hastalığın evrelendirilmesi iki grupta incelenir. 3A ve 3B olarak iki gruba ayrılırken bu her iki grupta son derece hayati öneme haiz ve tedavi stratejisi belirleyen ikişer alt gruba ayrılır. 3A evresi mediasten olarak anılan göğüs boşluğu lenf bezi tutulum şekline göre minimal tutulum (minimal N2) ve ciddi tutulum (bulky N2) olarak iki grupta incelenir. Göğüs boşluğu lenf bezlerinde minimal tutulum filmlerde saptanmazken tesadüfi örnekleme ile saptanması anlamına gelir. Bu evrede, göğüs boşluğu lenf bezlerinde çoklu metastaz saptanmaz. Evre 3A minimal tutulumu olan uygun hastalarda kemoterapi sonrası ameliyat önemli bir seçenektir. Bununla birlikte cerrahiye uygun olmayan hastalarda radyoterapi eş zamanlı kemoterapi en etkin yöntemdir. Bu evrede kliniğimizde yenilikçi tedavi uygulamalarından olan intra-arteryel kemoterapi seçeneği hastalarımıza sunulmaktadır. Atar damardan uygulanan tedavi ile tümöre yoğun kemoterapi uygulanabilmekte ve tedavi yanıt oranı belirgin düzeyde artırılırken, cerrahi başarı şansıda aynı paralelde artmaktadır. IIIA evresinde Bulky N2 diye adlandırdığımız grupta göğüs boşluğu lenf bezlerine çoklu metastaz yapmıştır. Bu grupta cerrahi dünyada tercih edilen bir yöntem değildir. Genel durumu uygun fit hastalarda, radyoterapi eş zamanlı kemoterapi tek tercih edilecek yöntemdir.

    Evre IIIB’de kendi içinde iki grupta incelenir. Bunlardan ilki tümör kritik organlara ciddi düzeyde temas etmiştir, ancak agressif mediastinal lenf nodu tutulumu (karşı tarafta lenf bezleri tutulumu) yoktur; bu grupta yer alan hastaların bir kısmı doğrudan yetkin cerrahlarca ameliyat edilebileceği gibi kimi zaman da kemoterapi ile tümörde makul düzeyde bir gerileme elde edilirse ameliyat şansı sunulabilir. Ancak, 3B grubunun yaygın yani agresif göğüs boşluğu lenf bezi tutulumu var ise ameliyat mümkün olmaz ve en doğru tedavi, hastanın genel durumu iyi ise radyoterapi eş zamanlı kemoterapi uygulamasıdır.

    Evre IV

    Dördüncü evrede nadiren cerrahi yöntem tercih edilir. Nadiren cerrahiye uygun olan durumlarda, hastalar kapsamlı tetkik edilerek hata oranı en aza indirilmeye çalışılır. Dördüncü evre akciğer kanserinde üç durumda cerrahi tercih edilebilir. Akciğer kanserinde ana tümör çok büyük değil ve kritik organ tutulumu yapmamış bununla birlikte göğüs boşluğu lenf bezlerine yayılmamış aynı zamanda karşı akciğere tek, beyine tek veya tek bir böbrek üstü bezine metastaz yapmış ise her iki tümöre yönelik cerrahi uygulanabilir. Bu grup hastalarda alınacak kararlar, multidsipliner çalışan yetkin onkoloji grupları tarafından detaylı incelenerek gerçekleştirilmelidir. Bu tür kararlar, tek bir hekimin kendi başına vereceği kararlar olamayacak kadar cididi ve farklı bakışlar gerektirir.

    Evre IV küçük hücreli olmayan akciğer kanseri tedavisinde, kanserin mümkün olduğu kadar uzun süre kontrol edilmesi ve belirtilerin azaltılması için tümörü küçültme hedeflenir. Birçok araştırmada, bu durumda kemoterapi kullanılmış ve hastanın yaşam süresinin uzadığı ayrıca belirtilerin hafiflediği görülmüştür.

    Belli başlı proteinleri (reseptör) olan kanser hücrelerine sahip hastalar, erlotinib( Tarceva), gefitinib (Iressa) veya krizotinib (Xalkori) olarak adlandırılan biyolojik ilaçlarla tedavi edilebilir.

    Kemoterapi tedavisi gören ve kanserin yayılımı kontrol edilemeyen hastalar, durumları uygun görülürse tekrar kemoterapi tedavisine alınır. Kanserde EGFR reseptöründe mutasyon (değişme) varsa erlotinib tedavisi önerilebilir. ALK geninde değişiklik varsa Xalkori ismli hedeflenmiş ilaç tercih edilir.

    Öksürük veya ağrı gibi bazı belirtilerin kontrol altına alınması için radyoterapi uygulanabilir. Tümör ana havayollarından birindeyse (sağ veya sol bronş), radyoterapi kadar diğer tedavilerde belirtileri hafifletebilir veya önleyebilir. Bu tedaviler şöyle sıralanabilir:

    -İçten radyoterapi (brakiterapi)

    -Tümörü dondurma (kriyoterapi)

    -Hava yolunu açık tutmak için sert bir tüp (stent) kullanmak

    -Işık tedavisi (fotodinamik tedavi)

    Akciğer kanserinde immünoterapi

    Opdivo (nivolumab)

    4 Mart 2014 tarihinde ileri evre yassı hücreli akciğer kanserli hastalarda, 9 Ekim 2015 tarihinde adenokanser türünde küçük hücreli dışı akciğer kanserinde ikinci basamak tedavi olarak FDA onayı almıştır. Opdivo, immun sistem hücrelerimizi baskılayan PD-1 proteininin aktivitesine engel olmaktadır ve böylece immün sistem hücrelerimiz çalışmasını sürdürebilmektedir. Opdivo, daha önce melanom tedavisinde de onay alan bir immünoterapi ilacıdır. En önemli yan etkisi isilik olarak gösterilmiştir.

    Keytruda (pembrolizumab)

    Pembrolizumab etken maddeli Keytruda adlı ilaç, 2 Ekim 2015 tarihinde küçük hücreli dışı akciğer kanserinde kullanım onayı almıştır. Henüz ülkemizde onay almamıştır. Gelişmeleri yakından takip edip sizlerle paylaşıyor olacağız.

  • Bir zamanlar çok nadir görülen bir hastalık: akciğer kanseri!

    Bir zamanlar çok nadir görülen bir hastalık: akciğer kanseri!

    Akciğer kanseri, dünya genelinde kansere bağlı yaşam kayıplarının önde gelen nedeni olarak, birçok bireyi ve ailesini etkileyen önemli bir sağlık sorunudur. Artık çok iyi bilindiği üzere akciğer kanseri sıklıkla tütün kullanımı sonucu oluşur, fakat akciğer kanseri riskini arttıran başka faktörler de mevcuttur. Bir zamanlar çok nadir görülen bir hastalıktı akciğer kanseri; öyle ki hekimler akciğer kanserli bir hasta gördüklerinde, meslek hayatlarında çok nadir görülecek bir durumla karşılaştıklarını düşünürlerdi. Peki, ne oldu da akciğer kanseri bir halk sağlığı sorunu halini aldı?

    18 yüzyılın sonunda başlayan sanayi devrimi, makina üretimi sigara ve kitlesel pazarlamanın sonucu olarak sigara alışkanlığı popülerleşti. Bununla birlikte akciğer kanseri, neredeyse dünya genelinde salgın bir hastalığa dönüştü.

    Özellikle Dünya Savaşları ile sigara kullanımı tavan yaptı. Aynı dönemlerde sigaranın zararlarına işaret eden bilimsel araştırmaların sonuçları açıklanmaya başlanmıştı. Sigara üreticileri ise, sigara satışlarını kurtarmak için bilimsel araştırmaların sonuçlarının tartışmalı olduğu iddiasıyla kamu propagandalarına ve reklam kampanyalarına başladılar. Bu reklamların afişlerinde hekimler ve hatta bebekler resmedildi. Sigara üreticilerinin anti-propagandaları ve güçlü lobisel faaliyetleri bir müddet daha siyasal karşılık buldu ve milyonların sağlığına büyük zararlar verilmeye devam edildi. Günümüzde sigara kullanımına bağlı akciğer kanserinden yıllık 1.5 milyon yaşam kaybı meydana gelmekte ve eğer sigara kullanım oranları azalmazsa bu rakamın 2020’li yıllarda yıllık 2 milyona ulaşacağı tahmin edilmektedir. Sigara kullanımını azaltmaya yönelik birçok tedbirle birlikte, alenen sigara reklamı yapmak da birçok ülkede yasaklanmış durumdadır. Fakat bu zararlı tüketimi tamamen durdurmak için daha birçok zorlu adımın atılması gerekmektedir.

  • Akciğer kanseri nedir? Türleri ve belirtileri nelerdir?

    Akciğer kanseri, bir veya iki akciğerde birden normal olmayan hücrelerin kontrolsüz büyümesi anlamına gelir. Akciğer kanseri, öncelikli olarak akciğere giden havanın giriş ve çıkışını yöneten soluk borusunda başlar. Akciğerde oluşan kanserin nasıl meydana geldiği mikroskop altında incelenerek sınıflandırılır.

    Akciğer kanseri çeşitleri nelerdir?

    Akciğer kanseri başlıca 2 grupta incelenir:

    1. Küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK),

    2. Küçük hücreli akciğer kanseri (KHAK),

    1. Küçük hücre dışı akciğer kanseri (KHDAK)

    Akciğer kanserlerinin %75’ini oluşturan küçük hücreli olmayan akciğer kanserleri genellikle daha yavaş gelişme yayılma gösterir.

    Bu tür akciğer kanserleri;

    – Adenokanser,

    – Yassı (skuamöz) hücreli kanser,

    – Büyük hücreli kanser

    – Karma olmak üzere dört ana grupta sınıflandırılır

    Bu akciğer kanseri türlerinin tedavileri benzer olmak üzere özellikle hedeflenmiş genomik özelliklerine göre bazı farklılıklar vardır.

    2. Küçük hücreli akciğer kanseri (KHAK)

    Zaman zaman yulaf hücresi kanseri olarak da adlandırılan küçük hücreli akciğer kanseri ise, tüm akciğer kanserlerinin %15-20’sini temsil eder. Bu akciğer kanser türü daha hızlı gelişme gösterir ve vücutta yayılımı daha fazladır.

    Akciğer kanserinin belirtileri nelerdir?

    Akciğer kanseri, öncelikli olarak akciğere giden havanın giriş ve çıkışını yöneten soluk borusunda başlar. Düzinelerce farklı çeşitte akciğer kanseri olmasına rağmen %90 ından fazlası küçük hücreli olmayan ve küçük hücreli akciğer kanserleri olarak iki gurupta sınıflandırılır. Küçük hücreli olmayan akciğer kanserleri adeno kanser, yassı hücreli kanser, büyük hücreli kanser ve karma tür olarak dört grupta sınıflandırılır ve akciğer kanserlerinin %75 ini oluştururlar. Küçük hücreli akciğer kanseri, tüm akciğer kanserlerinin %20-25 ni temsil eder.

    Aşağıdaki bulgular akciğer kanserinden ya da daha hafif seyreden başka hastalıklardan kaynaklanabilir. Bu sebeple vakit kaybetmeden bir doktora başvurarak uzman görüşü almanız yerinde bir karar olacaktır.

    – Bitmek bilmeyen ve zamanla daha kötüye giden öksürük

    – Kalıcı göğüs ağrısı

    – Kan tükürmek

    – Nefes darlığı

    – Hırıltılı nefes alıp-vermek

    – Sık sık zatürre veya bronşit hastalığına yakalanmak ve tedaviye yanıt alamamak

    – Boyun ve yüzde şişlik

    – İştahsızlık ve kilo kaybı

    – Yorgunluk

  • Homeopati nedir, kanser tedavisinde yarar sağlar mı?

    Homeopati nedir, kanser tedavisinde yarar sağlar mı?

    Homeos (benzer) ve pathos (ızdırap) kelimelerinin birleşiminden oluşan homeopatinin temelinde “benzer benzeri iyileştirir” mantığı yatar. İlk olarak 18. yüzyılda kullanılmaya başlanan homeopati, en sık kullanılan tamamlayıcı tıp yöntemlerinden biridir. Uygulayan kişiye “Homeopat”, Hometpat’ın önerdiği tedavi ajanına ise “remedi” denilir.

    Homeopatinin çıkışı enteresan bir gözleme dayanır. Bilindiği üzere geçmiş zamanlarda sıtma hastalığı ciddi bir halk sağlığı sorunu idi (sosyokültürel düzeyi düşük toplumlarda hala ciddi bir sorundur). Sıtma hastalığının belirti ve bulguları ateş, üşüme ve terlemedir. Sıtma tedavisinde en sık olarak kullanılan ilaçlar olan kininler de fazlaca kullanıldığında, yani kinin zehirlenmesi durumuda da ateş, üşüme ve terleme gözükmektedir. Bu gözlemden hareketle, acaba “Benzer benzeri iyileştiriyor mu?” fikri ortaya atılmıştır.

    Homeopatik ilacın yaşam gücüne hastalık ile aynı etkiyi yaptığına inanılmaktadır. Dolayısı ile yaşam gücü, hastalığa ve bu hastalık için üretilmiş homeopatik ilaca karşı tepkiyi aynı veya farklı şiddetlerde gösterir denilmektedir. Homeopatik tedavinin dayandığı ilkeler şunlardır:

    – Benzer benzeri iyileştirir.

    – Tek bir ilaç kullanılır.

    – Her zaman en düşük doz kullanılır.

    – Remedinin potensi seyreltildikçe artmaktadır.

    – Sadece homeopatik ilaç kullanılır.

    1 ölçek ilaç, su ile 10 ölçeğe tamamlanırsa 1X; 100 ölçeğe tamamlanırsa 1C; 50.000 ölçeğe tamamlanırsa 1Q olarak adlandırılmaktadır. Ana karışım, seyreltme ve çalkalama yöntemi sonrası laktoz tabletlerine emdirilmekte ve bu şekilde kullanılmaktadır. Homeopatlara göre, tedavide önerilen madde ileri derecede seyreltildiği için oldukça güvenilirdir ve güncel ilaçlarla etkileşime girmez.

    Homeopatinin bilimsel kanıtı var mıdır?

    1854 yılında Londra Kolera Salgını’nda homeopati ile tedavi edilen 90 hastanın 73’ü sağlığına kavuştuğu, buna karşılık o dönemin standart kolera ilaçları ile tedavi edilen hastaların yaklaşık %40’ı kurtulabildiği iddia edilmiştir. Fakat bu sonuçlar sonradan yapılan çalışmalarla desteklenememiştir.

    Modern zamanlarda ise birçok klinik çalışma ile homeopatinin hastalıkları tedavi etmedeki gücü araştırılmıştır. Bu araştırmaların hiçbirinde homeopatinin kanser de dahil herhangi bir hastalığı iyileştirdiğine dair güçlü kanıtlara ulaşılamamıştır.

    2005 yılında saygın tıp dergisi Lancet’te yayımlanan bir makalede 110 homeopati çalışmasının sonuçları derlenmiştir. Bu çalışmalarda homeopatinin çeşitli hastalıkları tedavi edip etmediği sorgulanmıştır. Ayrıca homeopatinin faydalarının plasebo etkisine bağlı olup olmadığına da bakılmıştır. Plasebo etkisi, farmakolojik olarak etkisiz bir ilacın telkine ve inanca dayalı bir etki ortaya çıkarma halidir.

    Bu derleme çalışmasına göre, homeopatinin hastalıkları tedavi etme gücü, modern ilaçlarla kıyaslanamayacak derecede zayıftır. Bununla birlikte bazı çalışmalarda homeopati uygulamalarının, kişinin genel durumunda bir iyileşme sağladığı gözlenmiştir, fakat bu etki plasebo etkisi olarak yorumlanmıştır.

    Sonuç olarak, homeopatinin plasebo etkisi dışında bir faydası olduğu bilimsel ve klinik olarak kanıtlanmamıştır. Homeopatik ilaçlar genellikle herhangi bir aktif madde barındırmadıkları için zararsız kabul edilirler. Fakat bu ilaçların özellikle standart kanser tedavileri yerine kullanılması şeklinde bir yaklaşım hastaları ciddi şekilde tehlikeye atacaktır, bu nedenle önermemekteyiz.

  • Sigara bırakmada hangi yöntem daha etkili: azaltarak bırakmak mı, birden bırakmak mı?

    Sigara bırakmada hangi yöntem daha etkili: azaltarak bırakmak mı, birden bırakmak mı?

    Sigara ve sigaranın neden olduğu hastalıklar dünyada en önde gelen yaşam kaybı nedenleridir. Sigara dünyada her yıl 5 milyon, Türkiye’de 100 bin yaşam kaybından sorumlu tutulmaktadır. Akciğer kanserine bağlı yaşam kayıplarının %90’ı, kronik obstrüktif akciğer hastalığına (KOAH) bağlı yaşam kayıplarının %90’ı, erkeklerde tüm kanserlere bağlı yaşam kayıplarının %35’i, kadınlarda %15’i sigaraya bağlıdır.

    Sigaranın ciddi derecede hastalıklara; yaşam, yaşam süresi ve yaşam kalitesi kayıplarına neden olduğu ortadadır. Bu nedenle sigara, kanserin önlenebilir en büyük nedenidir.

    Sigarayı bırakma konusunda yapılan çalışmalar, alternatif tütün ürünleri kullanılmasının istenilen başarıyı sağlamadığını; azaltarak bırakırım tarzında bir düşüncenin de sanılanın aksine yeterli düzeyde etkili olmadığını göstermeye devam etmektedir.

    Bu bağlamda yine yakın zamanda Oxford Üniversitesi’nde sigara kullanımını birden bırakan ve sigara kullanımını aşamalı olarak bırakan kullanıcıların karşılaştırıldığı yeni bir çalışma yapılmıştır. Yapılan kontrollü çalışmada rastgele seçilmiş 697 sigara kullanıcısı 4 haftalık dönemde ve 6 aylık dönemde incelenmiştir.

    Çalışmayı yapan ekip; toplumlarda aşamalı olarak sigara kullanımının bırakılmasının, sigarayı bırakmakta faydalı olduğunun düşünülmesine karşın, sigara kullanımının bir defada bırakılmasının daha etkili olduğunu kaydetmiştir.

    Araştırmacılar sigarayı birden bırakan 355 yetişkin kullanıcı ile sigarayı aşamalı olarak bırakan 342 yetişkin kullanıcının bulunduğu iki grup ile çalışmışlardır.

    Sigarayı birden bırakmayı seçen katılımcılar, sigarayı 2 hafta içinde hangi gün bırakacaklarını önceden belirlemişlerdir.

    Sigarayı aşamalı olarak bırakan katılımcılar, sigara kullanımını ilk haftanın sonunda %50 oranında azaltırken, ikinci hafta %25’lik bir azalma daha sağlamaya çalışmışlardır.

    Hemşireler her iki grupta da davranışsal destek vermişler ve her iki gruptaki hastalarda sigarayı bırakmadan önceki ve sonraki dönemde nikotin replasman (yerine koyma) yamaları uygulamışlardır. Sigarayı bir defada bırakan katılımcılar ayrıca öngörülen bu zaman diliminde tekrar kullanıma karşı gelmek için kısmen zor ve gelişmiş başa çıkma stratejileri izlemişlerdir. Araştırmacılar sonraki her klinik oturumda ise hastaların tükürüklerinden kotinin (nikotinin bir son ürünü) miktarını ve üfledikleri karbonmonoksit konsantrasyonunu değerlendirmişlerdir.

    4. haftada aşamalı olarak sigarayı bırakan gruptaki katılımcıların %39.2’si; bir defada sigarayı bırakan katılımcıların bulunduğu grubun ise %49.0’u bu perhizi sağlamışlardır.

    6. ayda ise aşamalı olarak sigarayı bırakan gruptaki katılımcıların %15.5’inin bu perhizi sağladığı görülürken; bir defada sigarayı bırakan katılımcıların bulunduğu grubun ise %22.0’si bu perhizi sağlamışlardır.

    Sonuç olarak açık kanıtlarla gösterilen bu çalışmanın da işaret ettiği şekilde; aşamalı olarak sigara bırakmanın etkili bir yöntem olduğu düşünülse de uzun ya da kısa dönem fark etmeksizin sigarayı bırakmanın bir defada olması, sigarayı bırakma üzerinde daha etkilidir.

  • Kalınbağırsak kanserli hastalarda televizyon karşısında geçirilen fazla zaman yaşam sürelerini kısaltıyor mu?

    Kalınbağırsak kanserli hastalarda televizyon karşısında geçirilen fazla zaman yaşam sürelerini kısaltıyor mu?

    Hareketsiz yaşam tarzının kalp hastalıkları, diyabet, obezite gibi ciddi sağlık problemlerine zemin hazırladığı bilinmektedir. Ayrıca hareketsizlik; iskelet, kas, dolaşım, solunum, sindirim, boşaltım sistemi, endokrin sistem gibi vücuttaki pek çok mekanizma, pek çok sistem üzerinde olumsuz etkilere sahiptir. Bunların yanı sıra hareketsiz yaşam, bazı kanser türleriyle de yakından ilişkilidir. Özellikle hareketsiz yaşamın kalınbağırsak kanserine etkisi üzerine birçok çalışma yapılmış ve bu hastalarda hareketsiz yaşamın, ölüm oranlarını artırdığı, fiziksel aktivitelerin ise bu oranları azalttığı gösterilmiştir.

    Özellikle de televizyon karşısında geçirilen zaman, bunda en büyük pay sahibi olarak gösterilmiştir. Çünkü; televizyon izleme, hareketsiz yapılan en yaygın aktivitedir. Öyle ki; yapılan araştırmalara göre Türk halkı, günde ortalama 4 saatini televizyon karşısında geçirmektedir.

    Journal of Clinical Oncology’nin Mart 2014 sayısında yayımlanan kapsamlı bir çalışmada ilk kez kalınbağırsak kanserli hastalarda, günlük televizyon karşısından geçirilen süreyle ölüm oranları arasındaki ilişki ortaya konulmuş, ayrıca hastalığa yakalanmadan önce ve sonra yapılan fiziksel aktivitelerin bu oranlara etkisi karşılaştırılmıştır.

    Bu çalışmada; kalınbağırsak kanserli yaklaşık 5600 hasta değerlendirilmiş, teşhis öncesi ve teşhis sonrası günlük televizyon izleme süreleri ve haftalık düzenli fiziksel aktivite süreleri ile genel ölüm oranları arasındaki ilişki incelenmiştir. Ve sonuçta; teşhisten önce, haftada 7 saat ve üzeri düzenli fiziksel aktivite yapmış olan kalınbağırsak kanserli hastalarda genel ölüm riskinin %20, hasta olduktan sonra haftada 7 saat ve üzeri düzenli fiziksel aktivite yapanlarda genel ölüm riskinin %31 daha düşük olduğu görülmüştür. Bunun yanında, teşhis öncesi günde 0-2 saat arası tv izleyenlere kıyasla günde 5 saat ve üzeri tv izleyenlerde genel ölüm riskinin %22; teşhisten sonra günde 0-2 saat arası tv izleyenlere kıyasla günde 5 saat ve üzeri tv izleyenlerde ise genel ölüm riskinin %25 daha yüksek olduğu belirtilmiştir.

    Sonuç olarak; televizyon karşısında geçirilen fazla zamanın, yaşam sürelerini doğrudan etkilediği ortadadır. Bu yüzden televizyon karşısında geçirilen vaktin olabildiğince azaltılması, fiziksel aktivitelerin olabildiğince artırılması gerekmektedir. Unutmayalım ki; televizyonsuz yaşamak elbette ki kolaydır, ancak sağlığı bir kere kaybettikten sonra yeniden kazanmak hiç de kolay değildir. Bu yüzden sağlığımızı kaybetmeden gereken önlemleri almamız ve bu konuda hekimlerimizin tavsiyelerine kulak vermememizde son derece yarar vardır.

  • Soya tüketmenin akciğer kanserli kadınlarda yararlı olduğu söyleniyor

    Soya tüketmenin akciğer kanserli kadınlarda yararlı olduğu söyleniyor

    Amerikan Ulusal Kanser Enstitüsünün desteği ile yapılan bir araştırmaya göre soya tüketimi akciğer kanserinde olumlu etki sağlıyor.

    Soya içeren yiyecekler tüketmek, bazı kanser formlarında hastalığa bağlı yaşam kaybı riskini azaltıyor.

    Dünyada, kanser hastalığında yaşamsal riski en çok taşıyan ülke olan Çin’de bile, soya tüketen kadınların kanser riskinin azaldığı tespit edildi.

    Klinik Onkoloji Dergisinde yayınlanan bulgulara göre, destek düşüncesinden yola çıkılarak diyete eklenen soyalı yiyecekler, insanlara birçok yolla yardımcı olabilir, belki de diyet menüsünü biraz değiştirmeli ve daha fazla soyalı yiyecek tüketmeliyiz. Gerçekten soyanın faydaları, kalp sağlığının ötesinde olabilir.

    Vanderbilt Üniversitesi Tıp Merkezinden Gong Yang ve meslektaşları, Şangay Kanser Enstitüsü ve Ulusal Kanser Enstitüsü; Şangay Kadın Sağlığı araştırması adı altında, akciğer kanseri olan toplam 444 çinli kadın üzerinde yapılan geniş çaplı araştırmanın verilerini inceledi.

    Araştırmaya katılan kadınlar, verilen anketi doldurarak günlük ne yediklerini detaylı olarak yanıtladılar. Verilerin güvenilirliği için anket iki kez tekrarlandı. İkinci tekrar, iki yıl sonra yapıldı.

    Akciğer kanseri olan 444 bayan hastada yapılan çalışma sonucu araştırmacılar, “tüm hastalar üzerinde yapılan analizlere göre, soyalı yiyecekler, hastanın yaşam kalitesini arttırarak tedaviye yardımcı bir destek unsuru olduğu gözlenmiştir” diye belirttiler.

    Yapılan araştırmada, az soya tüketen kadınların 1.8 kat fazla yaşam kaybı riski taşıdığı, çok soya tüketen kadınların yaşam kaybı riskinin ise %11 oranında azaldığı bildirildi.

    Araştırmacılar, “bu bulgular ve bizim daha önceki gözlemlerimiz sonucunda, fazla miktarda tüketilen soyanın, akciğer kanseri riskini yaklaşık %40 oranında azalttığı ve hastalığın gerilemesinde önemli rol oynadığını,” yazdılar.

    Araştırmaya katılan birçok kadın, daha önce hiç sigara kullanmayan hastalardı.

    Asya ülkelerinde, akciğer kanseri olan kadınların % 80’i hiç sigara içmeyenlerden oluşuyor, ülkemizde ise akciğer kanserlerinin hemen çoğunluğunu erkek bireylerde olduğu gibi bayanlarda da sigara içenler oluşturuyor.

    Ayrıca araştırmalar, bol miktarda soya tüketmenin osteoporoz (kemik erimesi) ve kalp hastalıkları riskini de azalttığını belirtiyor. Menopozun etkilerini azaltıyor ve bazı kanser türlerinin riskini minimize ediyor.

    Araştırmalar, soya proteininin sağlığa fazla bir yararı olmadığını gösterdi. Ancak, soyalı yiyeceklerin içindeki soya sütü ve soya peynirinin faydası çok. Soyalı yiyeceği bütünüyle tüketmek, içeriğindekileri tek tek tüketmekten daha önemli olabilir.

    Bazı araştırmacılar, soyalı yiyecekleri soyanın kendisinden daha fazla tüketen batılı insanların, nasıl daha fazla yarar gördüklerini merak ettiler. Belki de, etin yanında ve süt ürünleri ile tükettikleri için olabilir şeklinde düşündüler. Çin’de yapılan araştırmada, soya diyetin bir parçası ve süt ürünleri daha az tüketiliyor ve soyanın kendisinin yarar sağladığı öne sürülüyor.

    Soya fitoöstrojen hormonu içerir. Bu, östrojen receptör beta olarak da bilinen hücre bileşiğini etkiliyor olabilir. Bu bileşik, birçok akciğer kanseri vakasında önemli rol oynadığı bilinen epidermal büyüme faktörü reseptörünü (EGFR) etkiliyor ve bu yoldan yarar sağlıyor olabilir.

    Soyanın olumlu etkileri ile birlikte özellikle içeriğinde östrojen hormonu benzeri maddelerin olması nedeniyle hormona duyarlı meme kanserli hastalarda olumsuz etkiler de gösterebilir. Bu nedenle meme kanserli hastaların bu haberden yola çıkarak hekimlerinin görüşünü almadan soya tüketimini artırmaları doğru olmayacaktır.

    Kanser riskini azaltmak her yaşta mümkündür. Sigaradan uzak kalmak, sebze ve meyve tüketimini artırmak, sedanter (hareketsiz) yaşamdan uzaklaşıp düzenli spor yapmak sizi sağlıklı kılacak ve kansere yakalanma ihtimalinizi son derece azaltacaktır.

    Unutmayın! Fiziksel sağlığınızı yitirmeniz, yaşamınızı her yönden etkiler.

  • Yüksek kan glukoz değerleri pankreas kanseri riskini arttırır mı?

    Yüksek kan glukoz değerleri pankreas kanseri riskini arttırır mı?

    İngiliz Tıp Dergisi’nde yayınlanan çalışmaya göre sadece diyabet değil, prediyabetin de pankreas kanseri için bir risk faktörü olma olasılığı var.

    Pankreas kanseri, yüz güldürücü sonuçların çok fazla alınamadığı, en ciddi kanser türlerinden biridir ve dünyada her yıl yaklaşık 227.000 kişinin yaşamını yitirmesine neden olmaktadır. Bunda en büyük neden; kanserin teşhis edildiğinde genellikle ameliyat edilemeyecek düzeyde ilerlemiş olmasıdır. Bu nedenledir ki pankreas kanserinden korunmak, bunun için de hastalığın gelişiminde etkili risk faktörlerini belirlemek özellikle önemlidir.

    Yapılan klinik çalışmalarla; Tip 2 diyabetin pankreas kanseri için bir risk faktörü olduğu belirlenmiştir. Bunda altta yatan nedenin; kan şekeri ve insülin hormonu yüksekliği olduğu gösterilmiş, bunların pankreas hücrelerinin çoğalma ve yayılma yeteneğini artırıyor olabileceği belirtilmiştir. Ancak bunun yanında, prediyabetin (diyabet değil ancak sınırda=açlık kan şekeri 100-126 mg/dl) ve hatta daha düşük kan glukoz değerlerinin pankreas kanseri ile ilişkisi de son derece önemlidir. Çünkü dünya nüfusunun yaklaşık %7’si (350 milyon kişi) prediyabetiktir ve eğer prediyabet pankreas kanseri ile ilişkiliyse, birtakım yaşam tarzı değişiklikleriyle (kilo verme, sağlıklı beslenme, egzersiz) bu durumun tersine çevrilmesi ve pankreas kanseri oranlarının önemli derecede azaltılabilmesi mümkündür. Bu yüzden geçtiğimiz günlerde yayınlanan bir çalışmada; kan glukoz değerleriyle pankreas kanseri riski arasındaki ilişki değerlendirilmiştir.

    Yapılan bu çalışma; son yıllarda bu konuda yayınlanmış 9 ayrı araştırmaya ait 2408 pankreas kanserli hastaya ait verilerin derlenip, analiz edilerek yapılmış bir çalışmadır. Çalışmada hastaların, kan glukoz değerleri ile pankreas kanserine yakalanma riskleri arasındaki ilişki değerlendirilmiş ve açlık kan glukozundaki her 10 mg/dl’lik artışın, pankreas kanseri riskinde %14 artışla ilişkili olduğu görülmüştür. Yani prediyabetin de pankreas kanseri için bir risk faktörü olduğu belirlenmiştir.

    Sonuç olarak; bu çalışmaya göre sadece diyabet değil, prediyabetin de pankreas kanseri için bir risk faktörü olma olasılığı vardır. Bu durum, pankreas kanserinden korunma adına önemli bir fırsat sunmaktadır. Çünkü diyabet saf dışı bırakılamayacak bir risk faktörüyken, prediyabet birtakım yaşam tarzı değişikleriyle (sağlıklı beslenme, kilo verme, egzersiz) geri dönüşü sağlanabilen bir durumdur.

  • Restaurant ve fast-food yemeklerinin günlük enerji ve besin öğeleri yönünden karşılaştırılması

    Restaurant ve fast-food yemeklerinin günlük enerji ve besin öğeleri yönünden karşılaştırılması

    Beslenme şekliyle sağlık ilişkisi en çok merak edilen ve üzerine en çok araştırma yapılan konulardan biridir. Modern hayat ve yoğun iş temposuyla birlikte yeme alışkanlıklarımızda ciddi değişiklikler olmuştur. Bu değişikliklerin en belirgini evden uzakta yenilen öğün oranının artmasıdır. Dışarıda yeme alışkanlığı denilince akla fast-food mekanları ve restaurantlar gelmektedir. Yeme alışkanlıkları ile ilgili şimdiye değin yapılan araştırmaların sonucu olarak “fast-food” kelimesinin anlamı “kötü yemek alışkanlığı” haline gelmiştir. Peki, restaurantlarda yeme alışkanlığı ne kadar masumdur?

    Kalori alımı ve yemek kalitesi, gıdanın kalitesi ve tüketimin yapıldığı yere göre değişir. 1 Temmuz’da Avrupa Klinik Beslenme Dergisi’nde yayımlanan çalışmada, restaurant ve fast-food yemekleri, günlük enerji ve besin öğeleri yönünden karşılaştırılmıştır.

    Çalışma kapsamında yaşları 18 ve üstü olan 18 098 Amerikalı, günlük toplam kalori ve 24 temel besin alımı yönünden takip edilmiş. Evde yiyecek/içecek tüketimine karşı, evden uzakta (fast-food ya da restaurant) beslenme alışkanlıkları incelenmiş.

    Çalışmanın sonucuna göre fast-food ve restaurantta yiyecek/içecek tüketmenin, günlük alınan toplam enerji miktarını belirgin olarak arttığı bulunmuştur. Bununla birlikte toplam yağ, doymuş yağ, kolesterol ve tuz alımında da belirgin artış saptanmıştır.

    Sonuç olarak, evde yeme dışındaki seçenekler benzer derecede sağlıksız gözükmektedir. Bu nedenle sağlıklı beslenme için sadece fast-food tüketimi hedef alınmamalı, restaurantların da gıda kalitesini ve içeriğini geliştirmesi için politikalar üretilmelidir.

    Aslında hepimizin bildiği üzere evde yemek en sağlıklısı. Gelin eve daha cok zaman ayıralım, çocuklarımızı evde yemeye alıştıralım ve annenin yemek lezzetini elimizden geldiğince vazgeçilmez kılalım.

  • Karşılanmamış enerji fazlalığı: obezite kansere neden olur mu?

    Karşılanmamış enerji fazlalığı: obezite kansere neden olur mu?

    Günümüzde kansere neden olma kapasitesine en çok sahip çevresel faktör sigaradır, sonra ise obezite gelmektedir. Fakat 2020 yılına gelindiğinde obezitenin tüm dünyada birincil kanser etkeni olacağı tahmin edilmektedir.

    Uzun yıllardır yapılan çalışmalar bireylerde aşırı kilo alımı ile birlikte vücudumuzda bazı istenmeyen ve kanseri tetikleyen maddelerin düzeyinde artış olduğunu kanıtlamıştır. Bu maddeler bazı hormonlar olabileceği gibi sitokin olarak adlandırılan hücre uyarıcılar da olabilmektedir. İnsülin benzeri büyüme faktörü, estrojen, testosteron bunlara örnek olarak verilebilir. Bu maddelerin uzun süreli artışı vücutta kronik iltihabi durumu tetiklemekte ve kanser oluşum sürecini başlatmaktadır. Karın bölgesinde yağlanma, bir başka deyişle bel kalça oranının artması kanser süreci ile ilişkilendirilebilir. Bu nedenle bu oranın ideal düzeyde olması sağlıklı bireyler için bir hedef olmalıdır.

    Aşırı kilolu yani obez olmak kansere bağlı yaşam kaybına yaklaşık % 20 oranında katkı sağlamaktadır. Aşırı kilolu olmanın erkelerde kolon ve rektum (kalın barsak), böbrek ve özofagus (yemek borusu) kanseri ve pankreas kanseri dahil birçok kanser gelişiminde riski arttırdığı gözlenmiştir. Ayrıca safra kesesi ve karaciğerde kanser gelişme riskini arttırabilir ve hodgkin dışı lenfoma, multipl miyelom, ve prostat kanseri riskinde etkin rol oynayabilir.

    Son yapılan çalışmalara göre obez olan bayanlarda kanser görülme ihtimali normal kilolu olanlara göre %40 daha fazladır. Bayanlarda obezite ilişkili kanserler bağırsak, mesane, rahim, böbrek, pankreas, yemek borusu ve özellikle menapoz sonrası görülen meme kanserleridir.

    Çok sayıda klinik araştırma kanser ve dengesiz beslenme üzerine odaklanmıştır. Kilolu olan bireylerin düzenli beslenme ve egzersiz sonucu zayıflaması ile kanser risklerinde azalma olduğu gösterilmiştir. Kilo artışı ile kanser ilişkisinde suçlanan en önemli mekanizma insülin direnci ve insülin benzeri maddenin aşırı salınmasıdır. Kilo veren ve sağlıklı yaşama adım atan bireylerde bu mekanizma tersine dönmektedir. Yaşamsal risk taşıyan birçok hastalığı tetiklediği bilinen aşırı kilo veya obezitenin önüne geçmek için kişilerin kilo vermesi için cesaretlendirilmesi ve desteklenmesi gerekmektedir.

    Beslenme şekliniz ve ne yediğinize dikkat etmeniz hem vücudunuzun gerekli mineral ve vitaminleri almasını sağlayacak hem de aşırı kilo almanızı önleyerek obezitenin önüne geçecektir. Doğal sebze, meyve ve tam tahıllı gıda ağırlıklı beslenmeye özen gösterin. Tükettiğiniz yiyeceklerin dondurulmuş, aşırı yağlı, tuzlu, şekerli ya da katkı maddeli olmaması önemlidir. Öğünlerinizi kaçırmayın ve üç öğün beslenmeye dikkat edin. Günün en önemli öğünü olan kahvaltıyı atlamayarak hem kendinize bir iyilik yapın hem de çocuğunuza iyi bir örnek olun. Kırmızı eti yakmadan pişirerek kanserojen maddelerin sağlığınıza zarar vermesini engelleyin ve haftada bir kez et tüketmeye dikkat edin. Yine haftada 2-3 kere balık yemeniz ve tavuk eti tüketmeniz omega-3 ve vitamin ihtiyacınızı gidermenize katkı sağlayacaktır.

    Düzenli ve sağlıklı beslenen çocuklarınız aşırı kilo almayacaktır. Abur cubur, çikolata, cips, yağ ve şeker içeren yiyecek ve içecekleri tüketirken kısıtlama getirin. Mümkünse organik bolca doğal meyve, sebze ve belli oranlarda et, tavuk ve balık tüketmelerini sağlayın. Aşırı kilo alan çocuklarda hastalıkların gelişme riski daha fazladır. Aşırı kilolu yetişkinlerde de kanser gelişme riskinin yüksek olduğu unutulmaması gereken önemli bir noktadır. Öyleyse, her yaşta sağlıklı kiloda kalmaya dikkat etmek gerekir.