Kategori: Dahiliye – İç Hastalıkları

  • Kemik sağlığı için egzersiz

    Kemik sağlığı için egzersiz

    Ağırlık binen egzersizler tercih edilmelidir (Dans, aerobik hareketler, yürüme, koşma, ip atlama, merdiven çıkma, tenis) . Ancak kas güçlendirici ve germe egzersizler ile de desteklenmelidir. Yoga ve pilates güclendirme, denge ve esneklik açisindan en fazla tercih edilen egzersizlerdir. Haftada 3-4 veya daha fazla 30 dakika ağırlık binen egzersiz, haftada 2 veya 3 gün germe egzersizi, denge, postur egzersizleri hergün veya gerektikçe yapılmalıdır. Kas güçlendirme ve germe egzersizleri ile, ekleme binene yük azalacak, hareket ve dengeniz rahatlayacaktır. Bu aynı zamanda düşme riskiniz de azaltacaktır. Bu egzersizler fizyoterapist ile çalışilarak da size uygun egzersizleri bulabilirsiniz.

    Düşmeyi önlemek için:

    – Dısarda düşmeyi önlemek için:

    – Alçak topuklu ayakkabılar ve kışın düz ayak tabanını destekleyen ayakkabılar giyin

    – Merdivenlerden çıkarken el tutunma yerlerinden-trabzandan tutarak çıkın

    – Kaldırım kaygan ise çim veya sert zeminde yürüyün

    – Kışın yanınızda kaya tuzu taşıyın ve bunu evinizin kaldırımlarına dökün

    – Akşamları aydınlık alanlardan yürüyün

    – Sırt çantası kullanın elleriniz açıkta kalsın

    – Kalçanıza yastıkçıkları kullanın

    – Yürüteç veya baston kullanın

    – Bazı özel servis hizmetleri edinin Özellikle kötü hava şartlarında 24 saat açık eczane, market vs telefonla sipariş verebilirsiniz.

    Ev içi güvenlik:

    – En çok kullandığınız eşyalara kolay ulaşilabilir yerlere yerleştirin

    – Yardımcı eşyalar ile yaralanmayı azaltın. Örneğin uzun kollu bir aletle bazi esyalari eğilmeden alabilirsiniz.

    – Yalnız yaşıyorsanız kişisel acil aramalar için üzerinizde devamlı telefon veya çağrı cihazı bulundurun

    – Merdiven mutlaka kullanacaksanız, basamakları geniş ve yanında sağlam trabzanı olanı tercih edin.

    – Gevşek tel veya kordon bırakmayın,

    – Tüm halı veya kilim gibi yer döşemelerini mümkünse kaldırmak veya açık serbest uçları olmayacak şekilde duvarla bitişik (duvardan duvara döşemeli) olmalı

    – Yerlerı cilalamayın

    – Mobilyaların yerini değiştirmeyin

    – Banyoda duş, küvet veya tuvalet kenarlarına tutunma barları yaptırın

    – Duşa kaydırmayan kauçuk paspas

    – Ayakta durmakta zorlanıyorsanız, banyonuzu kaymayan destekli sağlam bir sandalye üzerinde yapın

    – Mutfaktada kaymaz paspas ve halı tecih edin.

    – Bir şey döküldüğunde hemen temizleyin

    – Uygun ev ayakkabısı kullanın (terlik yerine)

    – Alkol aldığınızda refleksleriniz zayıflar ve dengeniz bozulur,

    – Acele hareket etmekle dengeniz yine bozulur,

    – Eviniz aydınlık olsun ve lambalarınızı kolay ulaşılabilir açma –kapama düğmesi olsun ve gece kullandığınız lambanız olsun.

  • Kemik sağlığı için beslenme ipuçları

    Kemik sağlığı için beslenme ipuçları

    Araştırmalara göre zeytinyağı, soya fasulyesi, böğürtlen ve omega 3’den zengin gıdalar (balık yağı gibi) kemik sağlığı açısından yararlıdır.

    – Fasulye; kalsiyum, magnesyum, lif ve fitatlar gibi başka besleyiciler açısından zengindir. Fitatlar, vücudun kalsiyum emilimini olumsuz etkiler. Fakat, fitat seviyesi fasulyeleri bir kaç saat su içinde tuttarak ve sonra taze suda pişirerek düşürülebilir.

    – Yeterli seviyede, aşırı olmamak kaydıyla protein tüketimi, kemik sağlığı ve genel vücut sağlığı için faydalıdır. Bir çok yaşlı-erişkinler diyetlerinde yeterince protein bulundurmuyor ve bu da kemikleri icin zararlıdır. Ancak yoğun proteinden içeren diyetler de vücudun kalsiyum kaybetmesine neden olur. Bu kaybı yeterince kalsiyum alarak telafi etmek mümkün. Örneğin süt ve süt ürunleri kalsiyumdan zengindir ve diyet içinde mutlaka bulundurulmalıdır.

    – Çok fazla tuz içeren yemek seçimi, vücudun kalsiyum kaybına dolayısıyla kemik kaybına neden olur. Bu nedenle tuz alımı olabildiğince azaltılmalıdır. Eğer bir yiyeceğin ne kadar sodyum içerdiğini öğrenmek için mutlaka içindekiler etiketine bakın. Eğer %20 ve daha fazla ise yüksek sodyum içeriyor demektir. Hedef günlük 2400mg/gün veya daha az sodyum alımı olmalıdır.

    – Ispanak ve diğer okzalat içeren diğer gıdalarla kalsiyum emilemez. Ispanak, yeşil pancar ve fasulye türleri gibi bazı yemekler sağlıklı besleyicilerden olmasına rağmen kalsiyum kaynağı olarak kabul edilemez.

    – Buğday kepeği; fasulyeler gibi yüksek miktarda fitat içerir bu da vücutta kalsiyum emilimini etkiler. Ancak fasulyelerin aksine buna sut eklendiğinde sutteki kalsiyumun tamami emilmez. Bu nedenle kalsiyum desteği buğday kepeği almadan en az 2 saat önce alınmalıdır.

    – Alkolün fazla tüketimi kemik kaybına neden olur. Alkol tüketimi günlük 2-3 kadehten daha fazla olmamalidir.

    – Kafein; Kahve, çay, sodalı icecekler; kafein içerir ve kalsiyum emilimini azaltarak kemik kaybına neden olurlar. Günde 3 bardaktan fazla kahve ve çay tüketmek, kalsiyum emilimini azaltarak kemik kaybına neden olur. Kolalı içecekler, kafein ve fosfor içerir ve kalsiyum emilimini bozar, böylece kemik kaybına neden olur.

  • Osteoporoz tanısı nasıl konur?

    Osteoporoz tanısı nasıl konur?

    Kişinin hastalıklar ve risk faktörleri açısından sorgulanması (hastalık ve ilaç öyküsü, sigara, beslenme alışkanlığı, alkol kullanımı, menapoz yaşı ve menapoza doğal olarak mı yoksa cerrahi olarak mı girmiş? gibi sorularla), osteoporoz için erken tarama yapıp yapmamız gerektiği konusunda bize bilgi verir. Kemik mineral dansitesi (KMD) DEXA yöntemiyle ölçülür. Bu ölçüm açık alanda çekilir (MR gibi kapalı değil) ve ölçüm sırasında bir röntgen filminden bile çok daha düşük radyasyon alırsınız; maksimum 15 dakika sürmektedir. Ağrısızdır ve vücudunuza, derinize iğne dahil herhangi birşey yerleştirmeden ölçüm yapılır. KMD ölçümü, 1-2 yılda bir tekrarlanır.

    Ölçüm standart olarak bel ve kalçadan yapılır; buna göre T ve Z skoru belirlenir. T skoru; genç erişkin yaş grubuna göre kemik yoğunluğundaki standart sapma, Z skoru ise kendi yaş grubunuzdakilerin kemik yoğunluğuna göre sapmadır. Elli yaş üzerindekilerin KMD, sağlıklı genç erişkinlerin kemik yoğunluğuyla karşılaştırılır; yani T skoruna bakılır. Buna göre; genç erişkinlerinkinden daha az ise, kemik yoğunluğu düşük demektir. Bunun derecesi: T skoru: -1’den büyükse normal (osteoporoz yok), T skoru: -1 ile -2,5 arasında ise osteopeni (kemik yoğunluğunda hafif azalma) ve T skoru: -2,5’dan daha da düşük ise osteoporoz (kemik yoğunluğu azalma) var demektir. Ayrıca gelecekteki kırık riskini belirlemek için, bazı risk faktörlerinin sorgulanmasıyla (FRAX) da gelecekteki kırık riskiniz ve buna bağlı ilaç ihtiyacınız yine doktorunuz tarafından belirlenecektir. Doktorunuz ayrıca osteoporoz riskini belirlemek için bazı kan testleri (tiroid fonksiyon testleri, paratiroid hormon seviyesi, erkekte testesteron seviyesi, vitamin D seviyesi gibi) ve omurga kırığı olup olmadığını değerlendirmek için röntgen filmi isteyebilir.

    Kemik yoğunluğu testi kimlere yapılmalı?

    Yaygın olarak yapılan bir hata; menapoza yeni giren bir bayan, panik halde kemik yoğunluğunu ölçtürüyor; belki sonraki birkaç yıl daha yaptırıyor normal olduğunu görünce artık bu konudaki heyecan ve endişesinin yerini bir rahatlama alıyor ve sonraki seneler ölçtürmemeye başlıyor. Alması gereken artmış kalsiyum ve D vitaminini ihtiyacını da karşılamıyor. Emeklilik dönemiyle birlikte egzersizden uzak, daha sedanter hayata geçiyor. İşte tam da bu dönemde osteoporoz kolayca gelişiyor. Bu nedenle kemik yoğunluğu testini:

    -65 yaş ve üzerindeki tüm kadınlara

    -70 yaş ve üzerindeki tüm erkeklere

    -50 yaşından sonra kırığı olanlara

    -65 yaşın altında postmenapozal ve risk faktorü varsa

    – Risk faktörü olan 50-69 yaş arasındaki erkeklerde

    -Yüksek riskli ilaçları uzun süre kullananlarda KMD yapılması önerilir.

    Peki kimlere osteoporoz tedavisi verelim?

    Eğer kemik yoğunluğu ölçümünüzde, T skoru ≤ -2.5 ve altında ise veya T skoru -1 ila -2.5 fakat kırık riski yüksek olanlara veya daha önce vertebral veya kalça kırığı olanlara osteoporoz ilacına ilaveten kalsiyum ve D vitamini verilir.

    Tedavide amaç; KMD’nin arttırılmasının yanısıra kırıkların önlenmesidir.

    Kadınlarda 50 yaş altında kalsiyum ihtiyacı 1000mg/gün iken 50 yaş üzerinde 1200mg/gün iken erkeklerde 70 yaş öncesinde günlük gereksinim 1000mg iken 70 yaşindan sonra 1200mg kadardır.

    240 mL süt = 300mg

    180mL yoğurt = 300mg

    30mL 1 kibrit kutusu peynir = 200mg

    240 mL sıkma portakal suyu = 300mg

    Vitamin D ihtiyacı da 50 yaş altındaki kadın ve erkeklerde 400-800 IU iken 50 yaş üstünde 800-1000 IU’dir.

  • Osteoporoz nedir

    Osteoporoz nedir

    Halk arasında kemik erimesi olarak da bilinen osteoporozun kelime anlamı; Latincede, ‘os’ kemik ve ‘por’da delik demektir yani delikli kemik anlamına gelir. Mikroskop altında kemiklerimize baktığımızda bal peteği gibi delikli bir görünümü vardır. Eğer osteoporozunuz varsa, bu bal peteği görünümü sağlıklı olanlara göre daha geniş boşluklar halinde görünecektir. Bu kemik dokunuzdaki yoğunluğun veya kitlenin azalması anlamına gelir ki böylece kemikleriniz daha zayıf ve kırılgan olur. 1994 yılında dünya sağlık örgütü (DSÖ), osteoporozu, kırık riskinde artış ile sonuçlanan kemiğin mikromimarisinde bozulma ve azalmış kemik kitlesi ile karakterize, yaygın kemik hastalığı olarak tanımlamıştır.

    Osteoporoz çok yaygın bir hastalıktır. Kafkas ırkında, 50 yaş üzeri her iki kadından birinde ve her dört erkeğin birinde kemik yoğunluğunun düşük olduğu görülmüştür. Erkeklerin 70 yaş üstü, kadınların 50 yaş üstü %20-25’inin, osteoporozu vardır.

    Osteoporoz önemli bir hastalıktır. En önemli komplikasyonu, kırıktır; özellikle ileri yaşlarda daha önemli hatta ölümcül sonuçlara neden olabilir. Osteoporoza bağlı kırık sıklıkla, kalça, omurga ve el bileğinde olur. Kırığa bağlı ciddi/ inatçı ağrılar gelişebilir. Osteoporozlu kişilerde omurgada gelişen volüm kaybı ve çökme kırıklarına bağlı boy kısalır. Bu da kişide kamburluk gibi duruş bozukluğuna neden olur. Kalça kırığına bağlı cerrahi müdahale yapılsa bile %20 yaşlıda ölüme neden olmakta ve bir çoğu ise bakıma muhtaç hale gelmektedir.

    Osteoporoz sizi gizlice yakalar; çok sessiz gelişir ve kemiklerin giderek güçsüzleşmesi hissedilmez. Kişi boyunun kısalması, sırtında bükülme / kamburlaşma ve ağrıdan şikayet edebilir.

    Bazı insanlar kemiği sert ve cansız olduğunu düşünür; fakat kemiklerimiz de tıpkı cildimiz veya kaslarımız gibi canlı ve büyüyen dokulardır. Kemiklerimiz ona esneklik ve güç veren üç önemli yapıdan oluşur. Bunlar:

    -Kalojen: kemiğe esnek bir çatı oluşturan bir protein,

    -Kalsiyum-fosfat mineral kompleksi, kemiği güçlü ve sert yapar,

    -Canlı hücreler: kemiğin yenilenmesini sağlar.

    Çocuk ve gençlerde, kemik yapımı, yıkımdan daha fazladır. Kemik yoğunluğu bu dönemde giderek artar ve 18-25 yaşlarında en üst seviyeye gelir. 25-50 yaşları arasında kemik yapımı ve yıkımı arasında denge korunurken; daha sonraki yıllarda kadınlarda menapozla birlikte östrojen seviyesinde azalmaya bağlı, menapozdan 5-7 yıl sonra kemik yoğunluğunun %20’sini kaybederler.

    Kemiklerinizi korumak için her yaşta adımlar atabilirsiniz; asla çok geç değil.

    Osteoporoza yatkınlık sağlayan bazı risk faktörleri vardır. Bunların bazıları kontrol edebileceğimiz bazıları ise kontrol edemeyeceğimiz risklerdir.

    -Kadın cinsiyet, 50 yaş üzerinde olmak, etnik köken (Asyalı, Kafkas ve Latin ırkında, Afrikalı ve Hispaniklere göre daha fazladır), ailede osteoporoz geçmişi olmak, ince ve zayıf yapılı olamak, kırık geçirmek; kontrol edemeyeceğimiz faktörlerken,

    -Yeterince kalsiyum ve D vitamini almamak, meyve ve sebze tüketmemek, aşırı protein, kafein ve sodyum almak, sigara, aşırı alkol ve aşırı zayıf olmak (Vücut Kitle Indexi ≤19); ise kontrol edebileceğimiz risklerdendir.

    Osteoporoz kendiliğinden altta yatan bir sebep olmadan gelişebileceği gibi bazen çok erken yaşlarda altta yatan bir nedene ikincil olarak da gelişebilir. Bu ikincil nedenler kişinin altta yatan bir hastalığına bağlı veya kişinin kullandığı ilaçlara bağlı gelişebilir. Hastalıklardan:

    -İltihaplı romatizmal hastalıklar (Romatoid artrit, lupus, ankilozan spondilit), sindirim ve barsak problemleri (Çöliak hastalığı, İltihabı barsak hastalığı, gastrik bypass ameliyatı, gibi), hormonal nedenler (şeker hastalığı, paratiroidizm ve tiroid bezinin aşırı çalışması, cushing sendromu, erken menapoz, erkekte testeteron seviyesinde düşme), kan hastalıkları (lösemi, lenfoma, multiple miyeloma, orak hücreli anemi, talasemi, kan ve kemik iliği hastalıkları gibi), nörolojik nedenler (felç, parkinson, omurilik yaralanması gibi), mental hastalıklar (depresyon ve anorexia-yeme bozukluğu gibi), kanser ve diğer nedenlere bağlı (kronik tıkayıcı akciğer hastalığı, kadın atletler-menstrual bozukluk, yeme bozukluğu, aşırı egzersiz, kronik böbrek ve karaciğer hastalıkları, aşırı kilo kaybı gibi) gelişebilir.

    İlaçlara bağlı: Kortizon kullanımı, tiroid replasman tedavisi, mide koruyucu ilaçlar (Proton pompa inhibitörleri), depresyon tedavisi (seratonin reseptör üzerine etki edenler), heparin, anti-androjenik tedavi, alimunyum içeren antiasitler, siklosporin A, takrolimus, kanser tedavisinde kullanılan bazı ilaçlar, metotrexat, epilepsi tedavisinde kullanılan bazı ilaçlar gibi.

  • Stres, üzüntü kanser yapar mı? Kanser cinsel yolla bulaşır mı ve cinselliğe nasıl etkiler?

    Stres, üzüntü kanser yapar mı? Kanser cinsel yolla bulaşır mı ve cinselliğe nasıl etkiler?

    Kanserin neden olduğu ve nasıl bulaştığı, en çok merak edilen konuların başında gelmektedir. Özellikle bizim toplumumuzda kanserin üzüntü verici deneyimlerle yakın bir ilişkisi olduğunu hemen herkes düşünmektedir… Ayrıca yeme-içme gibi temel ihtiyaçlardan biri olan cinsel yaşama, kanser durumunda nasıl bir bakış açısına sahip olunması gerektiği yine en çok merak edilen fakat en az konuşulan konuların başında gelmektedir.

    Ruhsal duygudurumum kanser riskimi veya iyileşmemi belirler mi?

    Stres, üzüntü, kaygı gibi ruh hallerinin kanser gelişimi riskini artırdığına dair ikna edici bilimsel kanıtlara ulaşılmamıştır. Bununla birlikte pozitif bir ruh haline sahip olmak, kanserle veya kanser tedavisinin bazı yan etkileri ile daha kolay baş etmenize yardımcı olur. Kanser iseniz üzgün, kızgın veya endişeli olabilirsiniz, bazen de pozitif veya neşeli… Pozitif davranışlar sergilemek daha sosyal olmayı ve aktif kalmayı sağlar. Fiziksel aktivite ve duygusal destek kanserle baş etmenize yardımcı olabilir.

    Kanser cinsel yolla bulaşır mı? Kanser cinsel yaşamınızı nasıl etkiler?

    Kanser cinsel yolla bulaşabilen bir hastalık değildir.

    Kanser tanısı alan herkesin cinsel yaşamı veya cinselliğe bakış açısı değişmek zorunda değildir. Hiç bir değişiklik hissetmeyebilirsiniz. Bununla birlikte kanser, vücut imajınızda değişikliğe ve buna bağlı olarak cinsel istekte azalmaya yol açabilir. Öte yandan kanser gibi zorlu bir deneyim, bazen çiftleri birbirine çok daha yakın hale getirip ilişkilerini güçlendirebilmektedir.

    Kanserli hastalar tedavileri sürecinde ruh halindeki değişimler veya ilaçların yan etkilerine bağlı olarak cinsel isteksizlikler yaşayabilirler. Ancak hasta kendisini iyi hissediyorsa ve herhangi bir engel yoksa cinsel ilişkiden uzaklaşmak doğru değildir. Hastanın kendine olan güvenini kaybetmemesi ve eşinden uzaklaşmaması tedaviye olumlu etki sağlar.

    Kanser tedavisi devam ederken doğum kontrolü yapılmalıdır!

    Kanser tedavisi görürken doğum kontrol metodları kullanılması, hamilelik riskini önlemeye yardımcı olur. Kanser tedavisi sırasında hamile kalmak; engelli bir çocuk, düşük ve doğal olarak kürtaj riski taşır. Uygun doğum kontrol yöntemlerini kullanmak, tedavi döneminde cinsel hayatınızdaki risk faktörlerini minimize edecektir.

    Tedavi süresince doğum kontrolü ile ilgili doktorunuzla görüşünüz. Kanser tedaviniz bittikten sonra sağlıklı bir hamilelik geçirerek çocuk sahibi olmanız mümkündür.

  • Akciğer kanserinde istatistiksel veriler!

    Akciğer kanseri, sigara içme alışkanlığındaki artışa bağlı olarak sıklığı giderek artmış ve dünyada en sık görülen kanser türü haline gelmiştir. Tüm dünyada kanser vakalarının yaklaşık % 13’ünden ve kansere bağlı yaşam kaybının yaklaşık %18’inden akciğer kanseri sorumludur.

    Akciğer kanseri vakalarında teşhis sonrası 5 yıllık yaşam süresi 1974-76 yılları arasında %12 iken, 1992-97 yılları arası bu oran %15’e ulaşmıştır. Amerika ve Batı Avrupa’da sigara karşıtı kampanyalar sonucu akciğer kanseri görülme sıklığı 1980’den sonra erkeklerde azalmaya başlamıştır. Ancak, kadınlarda sigara kullanımı alışkanlığındaki artış, Doğu Avrupa ülkeleri ve ülkemizde akciğer kanseri görülme sıklığını giderek arttırmaktadır. Bir başka çarpıcı veri ise, akciğer kanserinin sadece 2001 yılında bir milyondan fazla yaşam kaybına neden olması gösterilebilir.

    Sağlık Bakanlığının verilerine göre ülkemizde akciğer kanseri görülme sıklığı batı bölgelerimizde en yüksek (Akdeniz 41.0/100.000, Ege ve İç Anadolu 39.5/100.000) Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgelerimizde en düşük (sırayla 17.7/100.000, 11.7/10- 0.000) değerlerdedir.

    Sağlık Bakanlığının verilerine göre ülkemizde akciğer kanseri görülme sıklığı batı bölgelerimizde en yüksek (Akdeniz 41.0/100.000, Ege ve İç Anadolu 39.5/100.000) Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgelerimizde en düşük (sırayla 17.7/100.000, 11.7/10- 0.000) değerlerdedir.

  • Akciğer kanseri tedavisinde gelişebilen yan etkiler

    Kanser tedavisinin yan etkileri tedavi tipine bağlıdır ve her hasta için farklı olabilir. Doktor ve hemşireler tedavinin muhtemel yan etkilerini hastalara açıklarlar. Yan etkilerden korunmak için tedavi öncesi ve sonrası yollar önerirler.

    Cerrahi akciğer kanseri için temel tedavi yöntemidir. Akciğer cerrahisinden sonra göğüs boşluğunda hava ve sıvı birikme eğilimindedir. Hastalar genellikle dönmekte, öksürmekte ve derin nefes almada yardıma gerek duymaktadırlar. Bu hareketler tedavi için önemlidir. Çünkü geri kalan akciğer dokusunun genişlemesine yardımcı olur ve fazla hava, sıvı birikmesine engel olur. Göğüste ağrı, nefes darlığı, akciğer cerrahisinin yaygın yan etkileridir. Hastalar eski enerji ve güçlerine kavuşmak için hafta ve bazen aylara ihtiyaç duyabilirler. Kemoterapinin yan etkileri verilen ilaca göre değişir. Genel bir kural olarak kemoterapi hızla çoğalan hücreleri etkiler. Kanama sırasında pıhtılaşmayı sağlayan, hastalıklara karşı savunmamızı yapan ve vücudumuzdaki organlara oksijen taşıyan kan hücreleri hızlı çoğalan hücrelerdir. Normalde vücudumuza girdiklerinde savunma sistemimiz güçlü olduğundan hastalık yaratmayan mikroplar, kemoterapi sonrası savunmamızı sağlayan hücreler azaldığından kolaylıkla ateşli hastalıklara yakalanmamıza neden olabilirler. Bu dönemde yıkayarak yediğimiz çiğ sebze ve meyvelere dikkat etmeliyiz. Bu tür sebzelerin yıkanmasında sirkeli suda 15-20 dakika bekletmeli ve takiben durulayarak sofraya alabiliriz. Yiyeceklerinizin aynı gün içinde pişmiş olmasına dikkat ediniz. Eğer, 38 derecenin üstünde, bir saati geçen ateşiniz olursa mutlaka doktorunuza ulaşınız. Ateşiniz var ve kan hücreleriniz kan sayımında düşük bulunursa, antibiyotik tedavisi almanız gereklidir. Kan hücrelerinizin sayısında meydana gelen bu azalma, bir hafta ila 10 gün içinde kendiliğinden geçer ve hücreler normal sayılarına ulaşır. Bir başka hızlı çoğalan hücre grubu, sindirim sistemi hücreleri ve kıl kökü hücreleridir. Bu nedenle, kemoterapi sonrası genellikle ilk haftadan sonra saçlar dökülür. Hastalarda iştah kesilmesi, bulantı, kusma, ishal ve ağız yaraları gelişebilir, bu yan etkilerin hemen hepsi ilaç tedavisi ile kontrol altına alınabilir. Bu yan etkiler kısa sürelidir, hastaların şikayetleri bir sonraki kemoterapi başlamadan önce geçmiş olur. Günlük yürüyüşler sizi zinde tutar. Bu dönemde hafif tempoda yürüyüşler, yoga gibi meditasyon ve egzersiz içeren yöntemler halsizliği önlemede, hastanın yaşam kalitesini artırmada yararlı olabilir.

    Radyoterapi, kemoterapi gibi hem kanserli hem de normal hücreleri etkiler. Radyoterapi aldıkları süre içinde hastalar mümkün olduğunca istirahat etmelidir. Tedavi gören bölgedeki cilt kızarabilir, kuru, hassas ve kaşıntılı olabilir. Tedavinin sonuna doğru aynı bölge daha ıslak ve akıntılı hale gelir. Bu, derinin ışına karşı verdiği bir reaksiyondur. Bu alan mümkün olduğunca hava ile temas edecek şekilde olmalı, sıkı iç çamaşırı ve kıyafetlerden bu dönemde kaçınılmalıdır. Işın tedavisi alınan süre içinde bu bölge suyla temas ettirilmemelidir. Doktora sormadan bu bölge için herhangi bir losyon ya da krem kullanılmamalıdır. Işın tedavisinin deri üzerindeki etkileri geçicidir. Fakat etkilenmenin derecesi hastadan hastaya değişir. Bazen ışın tedavisi almış olan bölgede cilt rengi normale göre daha koyu renkte kalabilir. Metastatik hastalıkta özellikle beyin metastazlarında beyin ışınlaması yapılır. Bu işlem, 1 hafta veya 10 gün kadar sürer, ışın tedavisine bağlı bulantı ve kusma gibi yan etkiler gelişebilir. Bu durumlar için tedavi öncesinde ve tedavi devam ederken alınması gereken ilaçlar, radyoterapist tarafından hastaya anlatılır. Beyine radyoterapi alan hastalar başağrısı, deride değişiklikler, yorgunluk, bulantı, kusma, saç dökülmesi, hafıza ve düşünme süresiyle ilgili problemlerle karşılaşılabilirler. Bir çok yan etki zamanla geçer. Radyoterapinin diğer yaygın yan etkileri; boğazda kuruluk, ağrı, yutma zorluğu, yorgunluk, tedavi olan bölgede doku değişiklikleri ve iştah kaybıdır.

    Kanser, iştah azalmasına neden olabilir. Bazı hastalarda ağızda tatsızlık oluşur. Çoğunlukla tedavilerin yan etkileri olan bulantı, kusma ve ağızda yaralar hastanın yemek yemesini güçleştirir. Fakat beslenme çok önemlidir. Öğünler mutlaka yeterli kalori ve protein içermelidirler. Böylece kilo kaybı ve dokuların kendini tekrar tamir etmesi sağlanabilir. Tedavi alan hastalar, düzenli ve yeterli beslenirlerse kendilerini daha enerjik ve iyi hissedeceklerdir ve ilaçların yan etkileri daha az görülecektir.

  • Akciğer kanseri olan hastalarda beslenme ve alternatif tıp ürünleri

    Dünyada ve ülkemizde üzerinde en çok durulan hasta ve yakınlarının kafalarının karışmasına, zaman zaman da yaşamları için en önemli tedavilerini aksatmalarına neden olabilecek bir konudur. Kanser hastası, kanser tanısı konduktan sonra hekimden bir daha kansere yakalanmaması veya acilen iyileşmesi, savunma sisteminin güçlenmesi için bir beslenme listesi bekler ve böyle bir liste verilmeyince de hayal kırıklığına uğrarlar. Alternatif tıp ürünü pazarlayan bazı özel kuruluşlar ve bireylerin hasta ve ailesinde oluşturduğu yanlış bilgi yönlendirmeleri altında; hastalar doktorlardan bazı bitkiler önermesini, yiyecekleri gıdaları tek tek oranlarına kadar yazmasını bekler. Günümüze değin yapılan çalışmalar göstermiştir ki, kanser tanısından sonra beslenme için yapılacak özel takviyeler ancak hastanın iştahının azalması, yeterli beslenememesi, kilo kaybetmesi durumunda geçerlidir. Bunun dışında tüm bireylere önerilen “sebze ve meyve ağırlıklı, kırmızı etten fakir beyaz et oranını artıran beslenme modeli” genel durumu iyi olan ve beslenebilen birçok kanser hastası için yeterlidir. Ancak yukarda belirttiğimiz hallerde, hastanın tedaviye veya hastalığa bağlı devam eden kilo kaybı, ağızdan gıda alamama, ağız yaraları, uzun süren isal, uzun süren bulantı, kusma, vitamin eksikliği gibi durumlarında özel beslenme ekiplerince damardan veya ağız yolu ile özel gıdalar ve vitamin ile destekleri yapılmalıdır.

    Akciğer kanserli hastalar, özellikle tedavileri sırasında aşırı yemekten ve tuzlu gıdalardan kaçınmalı ve tedavi öncesi alerjik yan etkiyi azaltmak amacı ile kullanılan kortizonun iştahı artırıcı, kilo ve ödem yapıcı etkilerine karşı dikkatli olmalıdırlar. Bu dönemde halsiz ve güçsüz kalmama adına tüketilen bal, pekmez gibi yüksek kalorili gıdalar, hastalarda istenmeyen ve sonradan verilmesi son derece güç aşırı kilo alımlarına neden olabilmektedir.

    Geçtiğimiz yirmi yılda popüler olan vitaminlerin kullanımı, antioksidan özellikleri ile “bizleri genç tutacak, cildimizi pürüzsüz kılacak, kanser tedavileri sırasında yan etkilerden koruyacak” varsayımı ile yoğun bir kullanım alanı bulmuştur. Ne var ki son 10 yılda yapılan kapsamlı çalışmaların sonucunda, gereksiz ve doktor önerisi dışında kullanılan vitaminlerin vücudumuza yarardan çok zarar verdiği, hatta bazı kanser türlerinin artışına bile neden olduğu saptanmıştır. Bunun üzerine dünyada ve ülkemizde alternatif tıp pazarı ve pazarlayıcıları hedeflerini bitkisel ürünlere çevirdi. Ancak, doğal gibi görünen bu ürünlerin de özellikle kemoterapi ve diğer tıbbi tedaviler ile istenmeyen etkileşimleri bir çok hastayı ve tedavi sorumluluğunu alan doktoru zor durumda bırakmıştır. Son derece yetersiz veriler ile yararlı olduğu savunulan bitki ve bitkisel ürün kullanımının günümüzde hastalara zarar verebileceği ve doktorun haberi olmaksızın asla uygulanmaması gerektiği kabul görmüştür.

    Gerek akciğer kanseri olsun gerekse diğer tüm kanserlerin tedavisinde bulantı kusma için 0.5-1mg ağızdan hap şeklinde Zencefil kullanımının kanıtlanmış yararı vardır ve onkoloji literatürüne bilimsel kanıt olarak girmeyi başarmış bitkisel bir üründür.

  • Akciğer kanserinden korunma yolları

    Akciğer kanseri oluşumu tek bir sebebe bağlanamaz. Yapılan araştırmalar sonucu akciğer kanserinin birçok nedeni bulunmuştur. Çeşitli faktörler akciğer kanseri oluşumunda rol oynayabilir. Bunların çoğu tütün kullanımıyla ilişkilidir.

    Kanser bulaşıcı değildir.

    Bazı insanların akciğer kanseri olma riski diğerlerinden daha fazladır. Aşağıdaki durumlarda kanser riski artmaktadır:

    Sigara ve Akciğer Kanseri; sigara içmek akciğer kanserine neden olur. Tütündeki zararlı maddeler (kanserojen) akciğerdeki hücrelere zarar verir. Zamanla bu zararlı etkiler hücrelerde kansere neden olabilirler. Bir sigara içicisinin akciğer kanseri olması; hangi yaşta sigara içmeye başladığı, ne kadar süredir sigara içtiği, günde içtiği sigara sayısı, sigarayı ne kadar derin içine çektiğiyle alakalıdır. Sigara içmeyi bırakmak bir kişinin akciğer kanseri olma riskini büyük ölçüde düşürür.

    Puro ve pipo ve akciğer Kanseri; puro ve pipo kullananlar bunları kullanmayanlara göre daha çok akciğer kanseri olma riski taşırlar. Kişinin kaç yıldır puro veya pipo içtiği, günde kaç adet içtiği ve ne kadar derin içine çektiği, kanser olma riskini etkileyen faktörlerdir. İçlerine çekmeseler de puro ve pipo içicileri akciğer ve ağız kanserinin diğer tipleri için de risk altındadırlar. Pasif içiciler (tütün dumanına maruz kalanlar); akciğer kanseri olma riski pasif içicilik durumunda da artmaktadır.

    Asbest ve akciğer Kanseri; Yalıtım malzemesi olarak bazı endüstrilerde kullanılan ve doğal olarak fiber halinde bulunan bir mineral grubudur. Asbest fiberleri parçacıklara ayrılmaya meyillidirler ve havada dolaşıp kıyafetlere yapışırlar. Bu parçacıklar solunduğu zaman akciğerlere yerleşir, orada akciğer hücrelerini zarara uğratır ve böylece kanser gelişme riskini artırırlar. Çalışmalar asbeste maruz kalan işçilerde akciğer kanseri gelişme riskinin, maruz kalmayanlara göre 3–4 kat daha fazla olduğunu göstermiştir. Bu artış, gemi inşası, asbest madenleri, yalıtım işi ve fren tamiri gibi endüstrilerde çalışanlarda daha fazladır. Akciğer kanseri olma riski, asbest işçileri sigara içiyorlarsa daha fazladır. Asbest işçileri işverenleri tarafından temin edilen koruyucu malzemeleri kullanmak ve tavsiye edilen iş ve güvenlik uyarılarını takip etmek zorundadırlar.

    Hava kirliliği ve akciğer Kanseri; Akciğer kanseri ile hava kirliliğine maruz kalmak arasında bir ilişki bulunmuştur. Ama bu ilişki açıkça tarif edilememiştir ve daha fazla araştırma yapılması gerekmektedir.

    Akciğer Hastalıkları; Verem gibi bazı akciğer hastalıkları, kişinin kanser olma riskini artırırlar. Akciğer kanserinin veremden etkilenen bölgelerde daha fazla gelişme eğilimi vardır.

    Hastanın Hikayesi; Bir kere akciğer kanseri olan kişinin tekrar ikinci akciğer kanseri olma riski, hiç kanser olmamış kişiye oranla daha fazladır. Akciğer kanseri tanısı konduktan sonra sigara içmeyi bırakmak, ikinci bir akciğer kanserinin gelişmesini önleyebilir.

  • Akciğer kanserinde kombine ve palyatif tedaviler

    Kombine Tedaviler

    Akciğer kanseri olan hastaların çoğuna birden fazla tedavi uygulanır. Bu yöntem multidisipliner takım çalışması ile mümkündür. Örneğin; kemoterapi cerrahi öncesi ya da sonrası veya radyoterapi öncesi, sonrası ya da birlikte uygulanabilir. Bunun için biraraya gelen cerrah, radyasyon onkoloğu ve tıbbi onkolog hastaya en uygun tedaviyi planlayacaktır. Bu planlama sırasında hasta kafasına takılan soruları doktoruna yöneltmeli ve tedavi planının amacını tam olarak anladığından emin olmalıdır.

    Palyatif Tedaviler

    Akciğer kanseri olan hastalar, kanserin belirtileri ile sık sık yüz yüze gelir. Palyatif tedavi olarak da bilinen destek tedavi, hastada gelişen belirtileri azaltmak için uygulanan ilaç tedavisidir. Akciğer kanseri olan hastaların bazılarına, teşhis koyulduktan hemen sonra tedavi süresince ve sonrasında hastanın kendini daha rahat hissetmesi için palyatif tedavi önerilebilir.

    Bazı araştırmalar, ileri evre küçük hücreli olmayan akciğer kanseri hastalarda teşhis koyulduktan hemen sonra kanser tedavisiyle birlikte başlatılan palyatif tedavinin, standart tedavi (cerrahi, kemoterapi, radyoterapi) gören hastalara nazaran yaşam süresini daha fazla uzattığını göstermiştir. Ayrıca, destek amaçlı palyatif tedavi gören hastaların ruh sağlığının daha olumlu geliştiği ve yaşam kalitesinin arttığı da gözlenmiştir.