Kategori: Dahiliye – İç Hastalıkları

  • Myelodisplastik sendrom ( mds )

    Kansızlık, kanamalar ve enfeksiyonlarla ortaya çıkabilen, sıklıkla orta – ileri yaşlarda görülebilen bir sendromdur. Hastalık erkeklerde kadınlara göre daha sık görülür. MDS çocuklarda da tanımlanmıştır. Günümüzde insan ömrünün uzaması, radyoterapi, kemoterapi, kimyasallarla artan temas sonucunda sendromun görülme sıklığı ne yazık ki giderek artmaktadır. Sendromun içeriğinde refrakter ( dirençi ) kansızlıktan ( RA ), akut lösemiye ( AML ) kadar giden bir grup hastalık bulunmaktadır. Yirminci yüzyılın başlarından itibaren ayrı ayrı refrakter anemi, ring ( yüzük ) sideroblastik anemi, prelösemi, kronik myelomonositik lösemi ( KMML ) olarak tanımlanan bu hastalıklar, seksenli yılların başlarından itibaren yapılan sınıflandırmalarla ( FAB – WHO ) myelodisplastik sendrom ( MDS ) başlığı altında toplanmışlardır.

    Bu hastalık grubunda sadece alyuvarların azlığı ile birlikte olan dirençli anemiler (refrakter – RA ) de vardır, akut ve kronik lösemiler de. Bu nedenle myelodisplastik sendromlu hastalar; hastalığın alt gruplarına, morfolojik – sitogenetik anomalilere, moleküler mutasyonlara, hastaların yaşlarına ve birlikte olan hastalıklara bağlı olarak çok farklı yaşamlar sürebilirler.

    Hastalığın tanı ve ayırıcı tanısında; çevresel kandaki sitopeni, bisitopeni ya da pansitopeni ( bir, iki ya da üç grup kan hücresinde azalma ), sıklıkla myelodisplastik değişikler içeren, hücrelerden zengin ( hipersellüler ), daha seyrek olarak da hücrelerden fakir ( hiposellüler ) kemik iliği bulguları, bazı alt gruplarda dalak büyüklüğünün varlığı ( splenomegali ), mutasyonlar, sitogenetik anomaliler yardımcı olurlar.

    Ayırıcı Tanı:

    Kemik iliği yetmezlikleri ( aplastik anemiler , PNH… )

    Lösemiler ( KML, HCL…)

    Anemiler ( B12, folik asit eksiklikleri…)

    Lökopeni ve trombositopeniler ( İTP, idyopatik sitopeniler…)

    Diğerleri ( idyopatik displaziler, Felty sendromu, folik asit antogonistleri …)

    Tedavi :

    Hastalarda, MDS’nin alt gruplarının özelliklerine bağlı olarak önemli ölçülerde değişmek üzere; hastalığa yönelik ( spesifik ) ve destek tedavilerden söz edebiliriz.

    Spesifik ( doğrudan hastalığa yönelik ) tedaviler:

    Sitozin arabinozid, antrasiklinler, azasitidin, desitabin, topotekan, isotretinoin, lenalidomid, arsenik trioksit…gibi ilaçların kullanımları.

    MDS’li hastalarda allojenik kök hücre transplantasyonu da önemli bir tedavi seçeneği olarak dikkate alınmalıdır. Hastanın yaşı, uygun vericiler ( akraba – akraba dışı ) , hastalığın alt grupları ve birlikte olan hastalıklar gibi faktörler bu tedavi seçeneğinin uygulanmasını ve başarılarını önemli ölçüde etkiler.

    Destek tedavileri:

    Eritrosit ( alyuvar ) ve trombosit ( platelet ) transfüzyonları, büyüme faktörleri ( G-CSF, GM-CSF ), eritropoietin ( EPO ), demir bağlayıcı ajanlar hastalığın alt tiplerine bağlı olarak hastalar uygulanabilir.

    Hastaların izolasyonu, ağız bakımları, enfeksiyonlara karşı değişik antibiyotik, antifungal ve antiviral ilaçların kullanımı tedavilerdeki diğer yaklaşımlardır.

    Prof.Dr.Vasıf Akın UYSAL

    Hematoloji

  • Kolorektal (kalın bağırsak) kanseri

    Toplum sağlığı için önemi nedir?

    Erkek ve kadında en en sık görülen kanser türleri içerisinde her zaman üst sıralarda yer alan kolorektal kanser (KRK), sadece sıklığı ile değil, aynı zamanda çok kolay ve güvenli yöntemlerle erken teşhis edilebilmesi ile de toplum sağlığını ilgilendiren önemli bir hastalıktır.

    KRK riskini artıran ve koruyucu faktörler var mıdır?

    Günümüzde gelişmiş toplumların beslenme alışkanlıkları ve diğer risk faktörleri ile doğrudan ilişkisi de göz önüne alındığında, KRK ülkemizin gelişen hayat şartları ve beslenme alışkanlıklarındaki değişim nedeni ile ileride çok daha önemli bir sağlık sorunu olmaya adaydır. Özellikle yağ ve kırmızı etten zengin ama liften fakir diyet en önemli risk faktörü olarak görülmektedir. Alkol, sigara, şeker hastalığı, diyette selenyum azlığı (Doğu anadolu bölgesi) gibi etkenler de ikinci sıradaki risk faktörleri olarak sıralanabilir. Koruyucu faktörler arasında; diyet ile birlikte bol kalsiyum (süt ve süt ürünleri) almak, D-vitamini takviyesi veya bol güneş ışığı görmek, fiziksel aktivite-egzersiz yapmak, C-vitamini ve aspirin kullanmak sayılabilir.

    Kolorektal kanser nasıl anlaşılabilir?

    Eğer KRK varsa bu durum hiç şikayet vermeyebilir. Genelde iki tür şikayet ile karşılaşılmaktadır. Birincisi kanserin kitle etkisinden ötürü tıkanma bulguları olarak sayılan karın ağrısı, karında şişkinlik ve uzun süre kabızlık sonrası olan şiddetli ishal atakları iken, ikinci sırada da kitlenin kanaması neticesinde aşikar kanama olması (dışkıda kan görmek) veya gizli kanama ile ortaya çıkan kansızlık şeklinde özetlenebilir.

    Erken teşhis mümkün müdür?

    Erken teşhis için hemen herkesin 40-50 yaşlarında bir kez dışkıda gizli kan testi yaptırarak sonuca göre takip edilmesi ve 50 yaşından sonra da bir kez tarama kolonoskopisi ile tarama yaptırması önerilmektedir. Dışkı testi için hastanede taze dışkı örneği yeterli olurken, toplum sağlığı tarama merkezlerinde ve aile hekimliklerinde de evde uygulanmaya uygun gizli kan testi kitleri mevcuttur.

    Kolonoskopi zor bir işlem mi?

    Toplumda yaygın bilinen kanının aksine kolonoskopi kolay bir işlemdir. Eğer gizli kan testi pozitif veya 50 yaş üzerindeyseniz tarama kolonoskopisi tetkikini mutlaka yaptırmanız gereklidir. Kolonoskopi işlemi öncesi 3 gün liften fakir diyet verilerek barsak temizliğe hazırlanılmakta ve 3.gün akşam içilen temizleme solüsyonu ile bağırsaklar tamamen temizlenerek işleme hazırlık yapılmaktadır. İşlem esnasında hastanelerimizde anestezi ve sedasyon uygulanmakta ve bu şekilde hastanın işlem ile ilgili bir ağrı veya sıkıntı çekmesi engellenmektedir. Bu şekilde doktor da çok rahat bir muayene ve inceleme yapabilmektedir. Kolonoskopide saptanan polip (mantar şeklindeki et benleri, kanser öncesi evre kabul edilirler) veya diğer kanser riski doğuracak hastalıklar da erken teşhis edilerek kanser önlenmesine de yardımcı olunmaktadır. Bu özelliklerinden ötürü kolonoskopi bu konuda altın standart tanı ve tedavi yöntemidir.

  • Küba’nın “akciğer kanseri aşısı” tedavide etkili mi?

    İnternet ve sosyal medyada kanser hastalığı tedavisi ile ilişkili olarak çok sık haberler çıkmaktadır. Hastalığın isminin korkutucu ve çaresizliği çağrıştırması nedeni ile insanların yönlendirilmelerinin kolay yapıldığı bir durumu göstermektedir. Son zamanlarda Küba’ da akciğer kanseri aşısı ile ilişkili hastalara tıbbi tedavilerini bırakıp Küba’ ya gitmeleri ve 4-5 ayda kesin tedavi olacakları ile ilişkili haberler yayılmaktadır. Bu haberler de doğal olarak birçok hasta tarafından bize sorulmaktadır. Soramayan veya doğru bilgi kaynağına ulaşamayan hasta ve hasta yakınlarını bilgilendirmek bizim vicdani görevimizdir.

    Akciğer Kanseri aşısı mucize yaratmıyor!

    Küba’ da üretilen ve ülkemizde de uygun hastalarda tıbbi onkoloji uzmanının reçetesi ile sosyal güvenlik kapsamı dışında kullanılabilen akciğer kanseri aşısı, önemli bir tedavi seçeneği olmakla birlikte hastaların bir mucize olarak gösterilen internet – sosyal medya haberlerine dikkat etmesi gereklidir.

    Hastalar tıbbi tedavilerini bırakmasın!

    Akciğer kanseri aşısı, kemoterapi veya radyoterapiye yanıt vermiş, hastalığı ilerleme göstermemiş lokal ileri veya ileri evre ameliyat olamayan küçük hücreli olmayan akciğer kanserinin tedavisinde yarar sağlamaktadır. Yani tıbbi tedaviye yanıt vermeyen hastalarda belirgin bir yarar görülmemektedir. Bilimsel çalışmalarda akciğer kanseri aşısı alan hastalar ortalama 8,2 ay; plasebo yani hiç bir tedavi almayan hastalar ise ortalama 6,8 ay hayatta kalabilmişlerdir. Bu nedenle hastaların tıbbi tedavileri bırakıp uygun olmadığı halde onkoloji doktorunun önerisi haricinde akciğer kanseri aşısını kullanmaları veya bu tedaviler için Küba’ ya gitmeleri önemli sakıncalar içerebilmektedir. Hastalar bu konuda tıbbi onkoloji uzmanından ikinci görüş alabilirler ve bilgilenmeleri ile doğru karar verebilirler.

  • Gestasyonel (gebelik) diyabeti

    Gestasyonel (gebelik) diyabeti

    Gestasyonel diyabet ilk kez gebelikte ortaya çıkan ya da gebelik sırasında tanı konulan glukoz tolerans bozukluğudur. Farklı toplumlarda %1-14 oranlarında bildirilmektedir. Sıklığı giderek artmaktadır. Bunun nedeni artmış obezite sıklığıdır. Amerikan Diyabet Derneği gebe kadınların %4’de yani yılda yaklaşık 135.000 kadında gestasyonel diyabet tespit edildiğini bildirmiştir. Tarama testleri genellikle 24-28. haftalarında yapılmaktadır.

    GESTASYONEL DİYABET İÇİN RİSK FAKTÖRLERİ

    1. 25 yaş üstü

    2. beden kitle endeksi 25-27kg/m2 üzerinde olması

    3. gestasyonel diyabetin sık görüldüğü etnik köken

    4. birinci derece yakınlarında gestasyonel diyabet veya tip2 diyabet varlığı

    5. önceki gebeliklerde gestasyonel diyabet öyküsü

    6. polikistik over sendromu

    7. hipertansiyon varlığı

    GESTASYONEL DİYABETİN ANNE VE ÇOCUK İÇİN OLUŞTURDUĞU RİSKLER

    1. Makrozomi: Makrozominin genel kabul görmüş tanımı bebeğin doğum ağırlığının 4000gr’ın üzerinde olmasıdır. Çalışmalarda gestasyonel diyabette makrozomi insidansı %16-29 olarak bildirilmekteyken, diyabeti olmayanlarda bu oran %10’dur.

    2. Gestasyonel diyabeti olan anne bebeklerinde neonatal dönemde hipoglisemi, hipokalsemi, hiperbilirubinemi ve polisitemi oranlarında artış saptanmaktadır.

    3. Gestasyonel diyabeti olanlarda bir diğer sık karşılaşılan sorun HİPERTANSİYON‘dur.

    4. Gestasyonel diyabeti olan hastalarda ilerleyen dönemlerde tip2 diyabet görülme ihtimali artmıştır. Gebeliği sırasında insülin tedavisi almak zorunda kalanlarda tip2 diyabet gelişme riski daha yüksektir.

    BİR GEBE TİP 1 VEYA TİP 2 DİYABETLİ İSE ONUN DİYABETİ ÇOCUĞUNA GEÇER Mİ?

    Tip 1 diyabetli gebenin, çocuğunun tip 1 diyabetli olma riski %2 kadardır. Oysa babasının tip 1 diyabetli olması durumunda çocuğun tip diyabet riski %6 civarındadır. Hem anne hem baba tip 1 diyabetli ise bu risk %30 kadar yükselir.

    Buna karşılık gebede tip 2 diyabet varsa, çocuğun tip 2 diyabet olma riski %25 kadardır. Babanın tip 2 diyabetli olması durumunda da çocuğun riski aynıdır. Hem anne hem de baba tip 2 diyabetli ise bu risk %50 kadar yükselir.

    DİYABETİK GEBEDE HANGİ HASTALIKLAR GÖRÜLEBİLİR

    Gestasyonel diyabette “periferik insülin direnci” ve bunun neden olduğu “hiperinsülinemi” ve “hipoglisemi” önemli bulgulardır. Diyabetik gebede;

    1.spontan abortuslar artar,

    2.ölüdoğumlar sıktır,

    3.polihidramnios gelişir,

    4.preeklempsi sıklığı fazladır,

    5.plasenta anomalileri sıktır,

    6.idrar yolu enfeksiyonlarına meyil artar.

    DİYABETİK GEBEDE ÖNEMLE ÜZERİNDE DURULMASI GEREKEN HUSUSLAR

    A) Gebelik sırasında oral hipoglisemik ilaçların kullanımı ile ilgili yeterli bilgi olmadığından kullanılmamalı.

    B) Tüm gestasyonel diyabetlilerde laktasyon (emzirme) özendirilmelidir.

    C) Gebelik egzersizleri önerilmelidir.

    D) Gestasyonel diyabet tek başına sezaryan endikasyonu değildir. 38. hafta dolaylarında doğum yaptırılmalıdır. (bundan sonra makrozomi artar)

    E) Doğumdan sonra olguların çoğunun kan şekeri normale döner. Gestasyonel diyabetli olguların yaklaşık %25-30’nun 20 yıl içinde diyabet geliştirdiği gözönünde bulundurulmalıdır.

    F) Gestasyonel diyabet olgularında daha sonraki gebeliklerinde gestasyonel diyabetin tekrarlama riski yüksektir.

    G) Gestasyonel diyabetli olguların çocuklarında daha sonraki yaşam yıllarında diyabet riski yüksektir.

    DR. ELYESA KARACA

    İÇ HASTALIKLARI (DAHİLİYE) UZMANI

  • Tiroid bezinin hastalıkları

    TİROİD BEZİ
    Tiroid bezi nefes borusunun sağ ve sol tarafında bulunan 20×30 mm boyutunda ve 15-20 gram ağırlığında, T3(Triiyodotironin) ve T4(Tiroksin) hormonlarını sentezleyen iç salgı organımızdır. Tiroid hormon yapımında iyot elementi kullanılır:T3;3 iyot elementi ve T4: 4 iyot elementi içermesi nedeniyle numaralandırma yapılmıştır. T4 kan dolaşımı ile tüm vücutta dağılır. Hücreye girmeden önce T3’e dönüşerek metabolizmada rol alır. Tiroid bezinin hormon yapımı beyinde bulunan hipofiz bezinden salgılanan TSH(Tiroid uyarıcı hormon) tarafından kontrol edilir.

    TİROİD BEZİ HASTALIKLARI
    Guatr: Tiroid bezi büyümesi
    Nodül: Tiroid bezinde mm’den cm’ye kadar değişen boyutlarda, normal dokudan farklı yapıda
    doku oluşması
    Tiroidit: Tiroid bezinin çoğunlukla mikrobik olmayan iltihabi reaksiyonu
    Hipertiroidi: Tiroid bezinin fazla çalışması
    Hipotiroidi: Tiroid bezinin az çalışması

    TİROİD HASTALIĞI GELİŞME RİSKİ
    • İyot eksikliği olan bölgelerde yaşayanlar
    • Ailede tiroid hastalığı olanlar
    • Tip 1 DM, Romatoid artrit ve Pernisiyöz anemi gibi otoimmun hastalığı olanlar
    • Gebelik ve doğum sonrası dönem
    • Çeşitli nedenlerle baş ve boyun bölgesine radyoterapi uygulananlar
    • Lityum ve amiodaron gibi iyot içeren ilaç kullananlar
    • İnterferon gibi otoimmun reaksiyona neden olan ilaç kullananlar

    TİROİD HASTALIĞI TANISI İÇİN:
    1. Hormon ölçümü : Venöz kan örneği saat 08-17 00 arasında aç/tok farketmeden alınarak yapılır. Laboratuvar tarafından verilen referans aralıklarına göre T3-T4 normal veya düşük iken TSH yüksek ise tiroid bezi az çalışıyor kabul edilir. T3-T4 normal veya yüksek iken TSH düşük ise tiroid bezi fazla çalışıyor kabul edilir.
    2. Otoantikor ölçümü: Anti tiroid peroksidaz(AntiTPO) ve Anti tiroglobulin(Anti Tg) ölçümlerinin yüksek olması vücudun tiroid bezine karşı reaksiyon gösterdiğini; otoimmun hastalık olduğunu belirtir.
    3. Tiroid ultrasonografisi: Ses dalgalarının dokudan geçirgenliği hesaplanarak tiroid bezi boyutu, nodül olup olmadığı; var ise yapısı ve özellikleri değerlendirilir.
    4. Tiroid sintigrafisi: Radyoaktif madde verildikten sonra tiroid bezinde tutulma oranına göre tiroid bezi aktivitesi konusunda bilgi verir. Gebelikte ve emzirme döneminde yapılmaz.
    5. Tiroid ince iğne aspirasyon biyopsisi: Ultrasonografi ile tespit edilen ve 1 cm üzerindeki tüm nodüllerde uygulanır. Anestezi olmadan, ince iğne ile az miktarda sıvı basit bir işlemle alınarak patolojik olarak incelenir. Yeterli olmaz ise 3 ay içinde tekrar edilebilir.

  • İnsulin direnci ne anlama geliyor?

    İnsülin; Kas, yağ ve karaciğer gibi kan şekerini kullanan dokulara şekerin alınması ve kullanılmasını sağlayan, pankreastan salınan bir hormondur. Dokularda insülin direnci varsa şekerin dokulara alınıp, kullanılması, yakılması zor olur. Bu durum daha çok insülin salınmasına yol açar. Pankreas daha çok insülin salarak şekerin dokular tarafından kullanılması için adeta “çift mesai” yapar. Aşırı salınan insülin açlık hissine, daha çok yeme ve atıştırmaya neden olarak bir kısır döngü oluşturur. Bu durum hem insülin rezervini azaltır hem de kanda dolaşan aşırı insülin miktarı obezite, hipertansiyon, ateroskleroz gibi kronik hastalıkların oluşması için uygun bir ortam hazırlar.

    İnsülin direncinin görülme sebebi nedir?

    İnsülin direnci genetik yatkınlık, hareketsiz yaşam tarzı, sağlıksız beslenme sonucu oluşur. İnsülin direncini sıklıkla genetik yatkınlık zemininde görmekle beraber, son zamanlarda insanların daha sedanter bir yaşam sürmesi, rafineri gıdaların tüketiminin artışı ve “fast food” tarzı beslenmeye olan rağbet ile çevresel etkenlerin ağırlığını daha çok hissetmekteyiz. Bu nedenle kimi zaman hastalarımızdan “Annem, babam tereyağı, bal kaymak ile beslenirdi, onlara bir şey olmadı da bana neden oluyor?” gibi sorularla karşılaşmaktayız. Burada unuttuğumuz şey eskilerin yaşam tarzında hareketin göz ardı edilemez olan yeri.

    • Bu rahatsızlık kilo vermeyi nasıl etkiliyor? Hastalar, “Az yediğim halde kilo veremiyorum” derken ne kadar haklılar?

    İnsülin direncinin kilo vermeyi zorlaştırdığı doğru. İnsülin direnci olanlar daha çok acıkır, hafif bir hareketle hemen yorulur. Ancak sabırla uygulanan bir sağlıklı beslenme programı ve düzenli yapılan ve performansa göre giderek yoğunlaştırılan bir spor programı ile zamanla bu zorluk yenilir, insülin direnci kırılır. “Bir süre diyet yapıp kilo vereceğim, sonra her şeyi yiyebilirim, sporu bırakabilirim” düşüncesi yanlıştır, hayat boyu sağlıklı beslenme ve yeterli egzersiz şarttır. Kilo vermek için yemekleri azaltmanın yanında, glisemik indeksi düşük, kalori içeriği az, posa içeriği yüksek ve tok tutan yiyeceklerin seçilmesi de lazım. Genellikle insanlar spor yapmadan, sadece yemeyi azaltarak ya da öğün sayılarını azaltarak ve çok hızlı kilo vermek istiyor. Yıllar içinde alınan kilonun öyle hemen bir çırpıda verilmesi tabi ki mümkün değil. Harcadığı kaloriden daha az kalori alan birinin kilo vermemesi düşünülemez. Az yenildiği halde kilo verilemiyorsa yeterli spor yapılmıyor demektir.

    • Hastalığın belirtileri neler? Kişi insülin direncinin yüksek olduğundan ne zaman şüphelenmeli?

    Çabuk acıkma, geç doyma, yemeklerden 2-3 saat sonra olan acıkma hissi, elde ayakta titreme, soğuk soğuk terleme ve baygınlık hissi, tatlı yeme isteği, giderek kilo alan kişinin ailesinde şişman ve diyabetli kişilerin varlığı durumlarında insülin direncinden şüphelenmek gerekir.

    • “Kilo veremiyorum”, “şişmanım” diyen herkeste insülin direnci yüksektir diyebilir miyiz?

    %100 olmasa da sıklıkla evet. Bazen insülin direnci dışında, hipotiroidi, bazı endokrin hastalıklar (cushing hastalığı vs) da obeziteye yol açabilir. Ancak ailesinde obez ve diyabetli bireylerin varlığında kilo verememekten yakınan kişilerde mutlaka insülin direnci ve ilişkili hastalıklar aranmalıdır.
    • İnsülin direnci başka hangi hastalıkları tetikliyor?

    İnsülin direnci ve obezite ile kanser arasında ilişki saptanan çok sayıda çalışma vardır. Yemek borusu, Kalın bağırsak, Safra yolları, Pankreas, Meme, Rahim, Yumurtalık, Prostat, Böbrek, Mesane, Tiroid ve Lenf kanseri riskini artırdığı yapılan birçok bilimsel çalışmada gözlemlenmiştir.Ayrıca insülin direnci, şeker hastalığı, inme, kalp damar hastalıkları, ateroskleroz, hipertansiyon, karaciğer yağlanması, lipid yükseklikleri, polikistik over hastalığı ve infertilite gibi birçok hastalık için suçludur. Alzheimer (bunama) ile insülin direnci arasında bağ olduğu da saptanmıştır.

    • İnsülin direnci yüksekliğinin dünyada bu kadar çok görülmesinin, daha önce görülmeyen toplumlarda bile rastlanmasının nedeni nedir?
    İnsülin direnci sıklığındaki artış teknolojinin gelişimi ile doğru orantılıdır. Halen ilkel diyebileceğimiz şartlarda doğal ortamlarda yaşayan Afrikalı yerlilerde ve insanların besin maddesine özellikle de rafineri gıdalara ulaşımı mümkün olmayan Afrika ülkelerinde insülin direnci ve ilişkili hastalıklar görülmemektedir. Ulaşım araçlarının günlük yaşamda kullanımının artışı, kırsal yaşamdan, sanayileşmiş topluma geçişin getirdiği masabaşı hareketsiz iş yaşamı, televizyon ve bilgisayar karşısında geçirilen hareketsiz uzun süreler vücuttaki yağ oranını, kilo alımını artırarak insülin direncine zemin hazırlamaktadır. Buna ilave işlenmiş, yüksek kalorili, keyif vericiliği artırılmış ve bağımlılık yapıcı gıdaların aşırı tüketilir hale gelmesi bu süreci hızlandırmaktadır.

    • Hastalığın tedavisi nasıl yapılmalı?

    İnsülin direncinin tedavisi her şeyden önce, hastada tabloyu oluşturan faktörlerin ortaya konması ve tanınmasını gerektirir. Yaşam tarzı değişikliği ve düzenli egzersiz ile harcanan kalori artırılıp, vücut yağ oranı azaltılmalı, sağlıklı beslenme alışkanlıkları kazandırılmalıdır. Sadece egzersiz ve sağlıklı besleme ile %60 düzeylerinde insülin direnci düzeltilebilir. Gereken hastalarda insülin direncini kıran ilaçlarla bu faktörlere destek olunabilir, ancak bilinmelidir ki sadece ilaçlar tek başına insülin direnci ile baş edemez.

    • Şeker vücudumuza nasıl zarar veriyor?

    Şeker hücreler için primer enerji kaynağıdır. Şekerin dokular tarafından alınıp kullanılamaması ve kanda belli bir seviyenin üzerine çıkması vücutta adeta bir zehir gibi etki gösterir. Yakıt olarak kullanacakları glukoz (şeker) hücre içine alınamayınca yeterince beslenemez, hücre ve dokular temel fonksiyonlarını göremezler. Ayrıca şekerin ortamda yüksek olması da tahribata direk katkıda bulunur. Böylece nerdeyse tüm dokularda kronik bir hasar süreci başlar.

    • Sizce gelecekte şeker, sigara gibi yasaklanır mı? Bu konuda görüşünüz nedir?

    Sigara baştan sona sadece zarar olan bir alışkanlıktır. Şeker için ise azı karar, çoğu zarar daha uygun bir tabir. Bu pencereden bakılırsa sigara ile eşdeğer tutamayız. Ama insanlardaki obezite, diyabet ve hipertansiyon sıklığındaki artışa bakacak olursak basit çay şekeri gibi glisemik indeksi yüksek gıdaların kullanımının kısıtlanmasının işe yarayacağı kesin.

    • Bize nasıl bir beslenme programı önerirsiniz?

    Sağlıklı bir beslenme programında basit çay şekeri içeren tüm gıdalar, hazır meyve suyu ve içecekler, işlenmiş yiyecek maddeleri (işlenmiş et ve et ürünleri dahil), beyaz unla yapılan hamurişiler, hazır gıdalar yer bulamaz. Doymuş yağ oranı yüksek besinler yerine çoklu doymamış yağ içerenler tercih edilmelidir (tereyağı yerine sıvı zeytin yağı gibi). Ne tüketilirse tüketilsin miktarı azaltılmalıdır. Örneğin ceviz faydalı diye miktarını abartırsak tüketemediğimiz fazla kalori alımı nedeniyle kilo veremeyiz. Yemekleri lezzetli pişirmek yerine sağlıklı pişirme yolları seçilmelidir. Kızartma sebze yerine, çiğ ya da haşlanmışı tercih etmek, yemeklere daha az tuz, yağ, baharat katmak, beyaz ekmek yerine tam buğday ekmeği yemek, meyve suyu yerine su ve meyve tüketmek kalori alımını azaltmak için bazı ipuçları olabilir. Sadece bir tür gıda ile beslenerek yapılan zayıflama programları doğru değildir. Bazı vitamin, element eksikliklerine davetiye çıkarırlar. Sağlıklı besinlerden azar azar tüketmek daha uygun bir beslenme şekli olur. Her öğünde salata ve az yağlı yoğurt olmalı, öğün öncesi ve esnasında su içmekten kaçınmamalıdır. Yemekleri büyük kaplarla değil yiyeceğimiz kadarını sofraya getirmeli, hızlı yemek yerine, lokmaları çok çiğneyip yavaş yavaş yemek yenmelidir.

    o Nelerden kaçınalım, neler yemeye ve içmeye son verelim?:

    o Nelere soframızda yer açalım:

    • Günde ne sıklıkta ve ne aralıklarla yemek yemek doğru?

    İnsülin direnci olan insanlar çabuk acıktıkları için sık küçük öğünler şeklinde ve glisemik indeksi düşük besinlerle beslenmeleri uygun olur. Üç ana üç de ara öğün yapılabilir. Ancak insülin direnci olmayan normal insanlar için bu yemek tarzını önermiyoruz. Üç öğün, ki bu öğünlerden biri meyve öğünü olabilir, sağlıklı beslenmek için tercih edilebilir. Örnek olarak, sabah kahvaltısı, öğle yemeği, akşam meyve öğünü (1-2 porsiyon meyve). Bizim toplumumuzda akşam yemeğinin yeri biraz daha farklı olduğu için, akşam yemeği biraz hafif tutulmak şartıyla öğle ile akşam yer değiştirilebilir. Beslenme programı yaparken kişinin yaşantısı, işi, alışkanlıkları, kilosu, insülin direnci durumu gibi birçok faktöre bakmak gerekir, yani beslenme programı kişiye özgü olmalıdır. Herkese aynı diyet programı öneriliyorsa bunun başarı şansı yüksek değildir.

    • Spor ile insülin direnci arasında nasıl bir bağ var?

    Düzenli spor yapmak ve kilo vermek insülin direncini kıran en önemli faktörlerdir. Düzenli ve etkili spor yapanlarda insülin direnci, çok nadir genetik hastalıklar dışında olmaz. Spor yaparken dikkat edilmesi gereken bazı hususlar da vardır. Yeterli kalp hızı artışına erişilmeli, hareketler arasında gereğinden fazla mola verip vücudu soğutmamalı, kişiye uygun spor yapılmalıdır. Beslenmede olduğu gibi egzersiz de kişiye özgü olmalıdır.

  • Sorularla tiroid hastalıkları hakkında merak ettikleriniz

    Sorularla tiroid hastalıkları hakkında merak ettikleriniz

    1. HİPOTİROİDİ NEDİR VE BELİRTİLERİ NELERDİR?

    Hipotiroidi, doku düzeyinde tiroid hormonu yetersizliği veya nadiren etkisizliği sonucu ortaya çıkan bir hastalıktır.

    – Primer hipotiroidi: Tiroid bezi yetersizliğinden kaynaklanan nedenlere bağlı

    – Sekonder hipotiroidi: TSH yetersizliğine bağlı hipotiroidi

    – Tersiyer hipotiroidi: TRH yetersizliğne bağlı hipotiroidi

    Hipotiroidi belirtileri: halsizlik, yorgunluk, kilo alma, unutkanlık, konsantrasyon zorluğu, , cilt kuruluğu, saçlarda dökülme, üşüme, kabızlık, seste kalınlaşma, düzensiz ve yoğun adet kanamaları, kısırlık, kas sertliği, kas ağrıları, depresyon, demans görülebilir.

    2. HİPERTİROİDİ/TİROTOKSİKOZ NEDİR VE BELİRTİLERİ NELERDİR?

    Tirotoksikoz: kaynağı ne olursa olsun, tiroid hormon fazlalığını ifade eden genel bir terimdir.

    Hipertiroidi: tiroid bezinden hormon yapımının artmasından kaynaklanan tiroid hormon fazlalığını ifade eder.

    Hipertiroidi belirtileri: halsizlik, sinirlilik, çarpıntı, kilo kaybı, nefes darlığı, sicağa tahammülsüzlük, iştah artışı, oligomenore, terleme, diyare, göz belirtileri.

    3. GEBELİKTE TİROİD FONKSİYON TESTLERİNDE HEDEF NEDİR VE NE ZAMAN TEDAVİ EDİLMELİDİR?

    TEMD (Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği) önerisi

    1. trimester: TSH 0.1mIU/L-2.5mIU/L arasında olmalı

    2. trimester: TSH 0.2mIU/L-3mIU/L arasında olmalı

    3. trimester: TSH 0.3mIU/L-3mIU/L arasında olmalı

    Gebelikte hipotiroidi görülmesinin en önemli sebebi iyot yeterli bölgelerde otoimmün tiroid hastalığıdır. İyot eksikliği olan bölgelerde ise iyot eksikliğidir.

    4. TİROİDİTLER KAÇA AYRILIR?

    – Kronik otoimmün tiroidit

    -Ağrılı tiroidit

    1. subakut granülomatöz tiroidit

    2. infeksiyöz tiroidit

    3. radyasyon tiroiditi

    4. travmaya bağlı tiroidit

    -Ağrısız tiroidit

    1. subakut lenfositik tiroidit (sessiz tiroidit)

    2. postpartum tiroidit

    3. ilaca bağlı tiroidit (interferon, interlökin-6, amiodaron)

    4. fibröz tiroidit (Riedl struma)

    5. HASHİMOTO TİROİDİTİ NEDİR VE HANGİ HASTALIKLARLA BİRLİKTE GÖRÜLÜR?

    Hashimoto tiroiditi, tiroid bezinin kronik otoimmün destrüktif inflamasyon ile seyreden hastalığıdır. Tüm toplumlarda çok sık görülür. Tiroid bezinde genişleme ile başlar, hipotiroidi ile sonuçlanır. Genellikle asemptomatiktir.

    HASHİMOTO TİROİDİTİ; Addison hastalığı, tip 1 diyabet, hipogonadizm, hipoparatiroidi, pernisiyöz anemi ile birlikte “tip 2 otoimmün poliglandüler sendromun” bir komponenti olarak izlenebilir.

    6. HASHİMOTO HASTALIĞINDAN ŞÜPHELENİLECEK DURUMLAR HANGİLERİDİR?

    1. Diğer nedenlere bağlanamayan hipotiroidi

    2.Tiroid disfonksiyonu/guatr olmadan anti-TPO veya anti-Tg pozitifliği

    3. Tiroid lenfoma şüphesi olan vakalar

    4.Ultrasonografik incelemede hipoekoik, heterojen görünüm

    7. GEBELİKTE TİROİD HASTALIĞI İÇİN RİSK FAKTÖRLERİ NELERDİR?

    1. Ailede veya kendisinde tiroid hastalığı anamnezi (hipertiroidi veya hipotiroidi, postpartum tiroidit)

    2. Daha önce tiroid ameliyatı geçirmiş olmak

    3. Tip 1 diyabet veya diğer otoimmün hastalıkların mevcudiyeti

    4. Tiroid hastalığı düşündüren klinik bulgular varlığı, guatr

    5. Daha önceden tiroid otoantikorların varlığı

    6. Anemi, kolesterol yüksekliği, hiponatremi

    7. Baş, boyun radyoterapisi almış kadınlar

    8. İnfertilite tedavisi görmüş kadınlar

    9. Daha önce düşük veya ölüdoğum hikayesi olanlar

    8. TİROİD NODÜLLERİNE YAKLAŞIM NASIL OLUR?

    Tiroid nodüllerinin takibi değerlendirilmesinde şüpheli sonografik özellikleri olan, tekrarlayana biyopsilerde yetersiz materyal tesbit edilen, uzun süreli takibi planlanan nodüllerde kalsitonin düzeyi bir kez ölçülmelidir (tiroid medüller kanseri açısından)

    Tiroid USG: Genel toplum taraması için önerilen bir test değildir. Muayenede tiroidde anormallik saptanan her hastaya ultrasonografik inceleme yapılmalıdır. Ayrıca palpasyon normal olsa bile tiroid malignitesi riski olan veya boyunda lenfadenopati saptanan her bireye de ultrasonografik değerlendirme yapılmalıdır.

    Tiroid USG raporunda; nodüllerin yerleşim, şekil, boyut, sınırlar, içerik, ekojenik yapı ve kanlanma özellikleri değerlendirilmelidir. Nodüllerin malign olma ihtimalini arttıran ultrasonografik bulguları şunlardır: hipoekojenik yapı, düzensiz sınırlar, mikrokalsifikasyonlar v.b.

    9. HANGİ TİROİD NODÜLLERİNE BİYOPSİ YAPILMALIDIR?

    -Solid:hipoekoik 10mm üzerinde ise, veya 5mm üzerinde risk grubunda hasta veya şüpheli ultrasonografik bulguları olan

    -İzo-hipoekoik: 1-1.5cm arasında olanlar

    -Karışık veya süngerimsi:1.5-2cm arasında olanlar

    -Saf kistik: biyopsi gerekmez, büyükse boşaltılmalıdır.

    -Multinodüler: en büyük nodül ve ultrasonografik olarak şüpheli diğer nodüller

  • Sorularla insülin direnci ve diyabet

    Sorularla insülin direnci ve diyabet

    1.İNSÜLİN DİRENCİ NEDİR VE KİMLERDE GÖRÜLÜR?

    Obezite, metabolik sendromun en önemli bileşenlerinden biridir ve insülin direnci ile yakından ilişkilidir. Metabolik sendromu olan bireylerin çoğunda ya kilo fazlalığı vardır, ya da aşırı obezdirler ve insülin direncine sahip olan insanların çoğu abdominal obeziteye sahiptir. Tip2 diyabetli hastalarda sıklıkla (%90 oranında) görülen insülin direnci, normal glukoz toleransı olan ve diyabeti olmayan bireylerde de görülebilir.

    2.İNSÜLİN DİRENCİ HANGİ HASTALIKLARLA BİRKLİKTE GÖRÜLÜR?

    İnsülin direnci diyabet (%90), hipertansiyon (%50) ile birlikte görülmektedir. Polikistik over sendromu -PKOS da insülin direnci ile seyreden klinik tablolardan birini oluşturmaktadır. Bunlara ek olarak NASH (Nonalkolik steatohepatit), ve bazı kanserlere de insülin direnci eşlik edebilir.

    3. PREDİYABET NEDİR?

    Prediyabet, şeker hastalığı öncesi durum olarak adlandırılmaktadır. Açlık kan şekerinin 100-125mg/dl arasında olmasına, “bozulmuş açlık glukozu” (BAG), 2. saat tokluk kan şekerinin 140-190mg/dl arasında olması ve açlık kan şekerinin 100mg/dl’nin altında olmasına “bozulmuş glukoz toleransı” (BGT) denir. Bazen bu iki durum birlikte olabilir-kombine BAG+BGT denir, bu kategori glukoz metabolizmasının daha ileri bozukluğunu ifade eder. Prediyabette HBA1C değeri 5.7-6.4 arasında seyreder. Bu hastalarda 5-10 yıl içinde aşikar diyabet gelişmektedir.

    4.KİMLER İNSÜLİN DİRENCİ AÇISINDAN ARAŞTIRILMALIDIR?

    a) fazla yememelerine rağmen, son zamanlarda kilo almaya başlayan kişiler,

    b) diyet yapmalarına rağmen, kilo veremeyen kişiler,

    c) aşırı ve özellikle geceleri tatlı yeme isteği artan kişiler,

    d) acıktıklarında eli ayağı titreyen kişiler,

    e) vücut tüylenmesi artan kişiler,

    f) yüz ve vücudun değişik bölgelerinde sivilce çıkmaya başlayan kişiler,

    g) adet düzensizliği yaşayan bayanlar,

    h) ailelerinde şeker hastalığı olan kişilerin insülin direnci açısından değerlendirilmelerini öneriyorum.

    5.DİYABET TANISI NASIL KONUR VE BU HASTALARIN ŞİKAYETLERİ NELERDİR?

    8 saatlik açlıktan sonra ölçülen kan şekeri 126mg/dl üzerindeyse, veya 75gr’lık OGTT 2.saat kan şekeri 200mg/dl üzerindeyse, veya rastgele ölçülen kan şekeri 200mg/dl üzerindeyse ve beraberinde diyabet semptomları varsa ve HBA1C 6.5 ‘in üzerindeyse aşikar diyabet tanısı konulmaktadır.

    klasik semptomlar: poliüri(aşırı idrara çıkma), polidipsi(aşırı su içme), polifaji(aşırı yemek yeme) veya iştahsızlık, halsizlik, çabuk yorulma, ağız kuruluğu, noktüri (gece idrara kalkma)

    daha az görülen semptomlar: bulanık görme, açıklanamayan kilo kaybı, inatçı enfeksiyonlar, tekrarlayan mantar enfeksiyonları, kaşıntı

    6. TÜRKİYE’DE DİYABET SIKLIĞI NEDİR?

    1997 yılında yapılan TURDEP1 (Türkiye Diyabet Epidemiyolojisi) çalışmasında erişkinlerimizin %7.2 ‘de diyabet, %6.8’de glukoz tolerans bozukluğu, %22’de obezite saptanmıştır.

    2010 yılında yapılan TURDEP2 çalışmasında diyabet prevalansı %7.2’den %13.7’ye yükselmiştir. 1997-2010 yılları arasında Türk toplumunda ortalama ağırlık kadınlarda 69kg’dan 75kg’a çıkmış (6kg), erkeklerde 74kg’dan 82kg’a çıkmış (8kg).

    2013 yılında Dünya Diyabet Derneğinin (IDF) yaptığı araştırmaya göre 382 milyon diyabet hastası vardır. Çin, Hindistan, ABD diye sıralanmaktadır ve bu listenin ilk onunda Türkiye bulunmamaktadır. Ancak yapılan tahminlere göre 2035 yılında (20-79 yaş) diyabet görülme sıklığında Türkiye 11.8 milyon ile dünyada 9. sıraya yükselecektir.

    7.KİMLER DİYABET AÇISINDAN TARANMALIDIR

    – Obez veya kilolu (BKI 25kg/m2’den büyük) ve özellikle santral obezitesi (bel çevresi kadında 88cm, erkekte 102cm’den büyük) olan kişilerde; 40 yaşından itibaren 3 yılda bir, tercihen açlık kan şekeri ile diyabet taraması yapılmalıdır.

    – Ayrıca BKI 25kg/m2 olan kişilerin, aşağıdaki risk gruplarından birine mensup olmaları halinde, daha genç yaştan araştırılmaları gerekir:

    1. birinci derece yakınlarında diyabet bulunan kişiler,

    2. diyabet prevalansı yüksek etnik gruplara mensup kişiler,

    3. iri bebek doğuran veya daha öncesinde gebelik diyabeti tanısı almış kişiler,

    4. hipertansif bireyler,

    5. dislipidemikler HDL-K 35mg/dl altında, veya TG 250mg/dl üstünde,

    6. daha önce BAG veya BGT saptanan bireyler,

    7. polikistik over sendromu (PKOS)Nolan kadınlar,

    8. insülin direnci olanlar,

    9. koroner, periferik veya serebral vasküler hastalıkları olanlar,

    10. düşük doğum tartılı doğan bebekler,

    11. fiziksel aktivitesi düşük olan kişiler,

    12. şizofreni hastaları,

    13. böbrek nakli yapılmış hastalar

    8. KONTROLSÜZ DİYABET NEDİR?

    – Ayaktan tedaviye dirençli, tekrarlayan açlık hiperglisemisi 300mg/dl üzerinde veya HBA1C 11 üzerinde ise,

    – Tedaviye rağmen tekrarlayan, ağır hipoglisemi 50mg/dl altında,

    -Metabolik dengesizlik:sık tekrarlayan hipoglisemi ve açlık hiperglisemisi,

    – İnfeksiyon veya travma gibibir neden olmaksızın tekrarlayan diyabetik ketoasidoz atakları,

    – Sıvı kaybına eşlik eden hiperglisemi

    9. GLİSEMİK HEDEFLER NEDİR?

    Tedavide hedefler: ADA (Amerikan Diyabet Cemiyeti) hedefleri

    HBA1C 7’nin altında

    Preprandial glukoz: 70-130 mg/dl

    Postprandial glukoz: 180mg/dl altında

    Eskiden hedefler:

    Açlık kan şekeri: 70-110mg/dl

    Tokluk kan şekeri: 110-140mg/dl

    Kabul edilebilir hedefler:

    Açlık kan şekeri: 140mg/dl altında

    Tokluk kan şekeri: 180mg/dl altında

    10. TİP 2 DİYABETTE İNSÜLİN TEDAVİSİ ENDİKASYONLARI NELERDİR?

    1. Oral antidiyabetiklerle iyi metabolik kontrol sağlanamaması,

    2. Aşırı kilo kaybı,

    3. Ağır hiperglisemik semptomlar,

    4. Akut kalp krizi,

    5. Akut ateşli, sistemik hastalıklar,

    6. Hiperosmolar nonketotik koma veya diyabetik ketoasidoz,

    7. Büyük bir cerrahi operasyon,

    8. Gebelik ve laktasyon,

    9. Böbrek veya karaciğer yetersizliği,

    10. Oral antidiyabetiklere allerji veya ağır yan etkiler

  • Kanserde gaz pedalına basan ayak: şeker ve buna karşı doğru beslenme

    Son araştırmalar tüketilen gıdaların genlerimizle bir anlamda konuştuğunu ve onların mesajlarının bağışıklık sistemimizi kapatıp açabildiğini gösterdi. Özellikle yüksek oranda karbonhidrat ya da şeker içeren beslenmenin kanser riskini arttırdığı bilimsel çevrelerde daha yüksek sesle dile getirilir oldu.

    Çevre, egzersiz, stres, meditasyon, maneviyat ve diyet gibi epigenetik değişkenler DNA’da dış değişikliklere yol açabilmektedir. Özellikle kanseri doğrudan olmasa bile dolaylı olarak besleyen şeker ve glikoz meselesi çok yoğun tartışılmaya devam ediyor. İnsülin hormonu, glikoz ve şekerin hücrelere girmesini sağlayan bir tür refakatçidir. Kanda şeker olduğunda insülin üretilerek şekerin hücreye girip mitokondride enerji üretiminde kullanılmasını sağlar. Çok fazla şeker, kan şekerini ve insülin seviyelerini arttırır. Zamanla normal sağlıklı hücreler ihtiyaçtan fazla olan şekeri alamaz. Hücrenin zarındaki insülin reseptörleri insüline yanıtsız hale gelir ve artık yanıt vermez. Bu durumda insülin direnci gelişir. İnsülin direnci de şişmanlık, şeker hastalığı, kolesterol yüksekliği ve kanser riskinde artış ile ilişkilidir.

    Kanser hücreleri çok yakıt (şeker) tüketmesine rağmen kötü randıman (enerji) veren eski tip motor gibidir. Yakıta çok daha fazla ihtiyacı olduğu için kanser hücrelerinin yüzeyi insülin reseptörleriyle çevrilidir ve sağlıklı hücreden onlarca kat daha fazla şekeri hücrenin içine alırlar. Bu nedenle sağlıklı hücrelerde insülin direnci gerçekleştiğinde dahi kanser hücreleri şekeri içeri almaya devam ederler. İnsülin kanser hücresinin içine şekeri salar ve bu durum kanser hücresinin çoğalmasını sağlayan genlerin açılmasına neden olur. Bilim adamları bu etkiyi ‘’gaz pedalindaki bir ayak gibi’’ kanser hücresinin büyümesini tetikleyen bir etki olarak tarif etmektedir.

    Peki ’’eğer yediğimiz besinler kanser genlerini kapatabiliyor ve tümör baskılayıcı genlerini açıyorsa ne yenmesi gerekir ?’’ . Bu sorunun cevabı ise; gökkuşağı gibi farklı renklerden bol miktarda sebze tüketilmesidir. Sebzeler, fitokimyasallardan zengindir ve bunlar bitkileri çevreden, stres faktörlerinden, güneşten, toksinlerden ve daha birçok şeyden korur. İnsanların sağlıklı olmak için fitokimyasallara ihtiyaçları vardır. Onlar genlerimize etki eder, bağışıklığı güçlendirir, detoksifikasyonu sağlar, kalp sağlığına olumlu etki eder, östrojen metabolizmasının sağlıklı olmasını sağlar, iltihabı önler ve barsaklarımızdaki yararlı bakterileri beslerler.

    Sağlıklı diyetin diğer bileşenlerini ise yağlar ve proteinler oluşturur. Bu konudaki sağlıklı seçim ise avokado, balık, yağlı tohumlar (fındık, ceviz), çekirdek, fındık yağı ve organik tereyağı gibi yağ içeren besinleri tüketmektir. Bunlara ek olarak zeytinyağı, keten tohumu yağı, hindistan cevizi yağı-sütü ve avokado yağı diğer iyi seçimlerdir.

    Protein kaynakları ise yumurta, balık, kırmızı et, tavuk, hindi etleridir. İşlenmemiş günlük süt, yoğurt ve peynir diğer protein kaynaklarıdır. Tahıllar da protein içermektedir. Hayvansal protein kaynakları serbest gezinen ve organik olanlardan tercih edilmelidir.

    İnsanların hafife aldıkları beslenme konusuna gereken önemi vermeleri ve bu konuda bilinçlenmek için doğru kaynaktan yardım almaları gerekmektedir. Kanserde de doğru beslenme stratejilerinin geliştirilmesi, tıbbi tedaviyle etkileşebilecek besinlerden ve bitkilerden uzak dururken, yardımcı olacakların programa dahil edilmeleri yarar sağlayabilmektedir.

    Prof Dr Canfeza Sezgin

    İç Hastalıkları ve Tıbbi Onkoloji Uzmanı

  • Kanser hücresini öldüren truva atı: yüksek doz c vitamini

    Uzun yıllar önce Nobel ödülü alan, yaşamının son dönemlerinde C vitaminin kanser dahil hastalıklarla mücadelede yararına adayan kimyacı Linus Carl Pauling (1901 – 1994)’ in kulakları yeni çalışmalarla çınlamaya devam ediyor. Ünlü ve saygın bilim dergi Science’ da yeni yayımlanan detaylı bir çalışmada C vitaminin laboratuar ve hayvan çalışmalarında kansere neden olan mutasyonu taşıyan kanser hücrelerinin öldürüldüğü saptanmıştır. Science dergisi, bilimsel etkinliği en yüksek dergilerden olup impact faktörü 33’ dür.

    Bu çalışmalar, etkili ilaç bulunmayan birçok kanser tipi için umut ışığı olmaktadır. Günümüzde mutasyona yönelik ilaç tedavileri geliştirilmeye çalışılmaktadır. Yapılan bu araştırmada C vitamininin veya askorbik asitin bir kanser ilacı gibi hedefe yönelik tedavilerin bir parçası olabileceğini düşündüren kuvvetli bulgular saptanmıştır.

    1971 yılında İskoçyalı doktor Pauling tarafından yüksek doz C vitamininin damar yoluyla uygulanması ile başarılı kanser tedavisini yayımlamasından sonra A.B.D.’ de 1970 ve 1980’ lerde Mayo Klinik tarafından iki klinik çalışma yapılmış ve sonuç olarak tedavi etkisiz olarak bulunmuştur. Mayo Klinik tarafından yapılan bu çalışmalarda, doktor Pauling’ den farklı olarak C vitamini ağız yoluyla kullanılmıştır. Ağız yoluyla verilen C vitamini miktarının hem doz olarak düşük olması, hem de kan dolaşımında damar yoluyla verilenden daha düşük düzeyde olmasının buna neden olduğu düşünülmektedir. Levine ve grubu tarafından yapılan çalışmalarda ise yarar sağlanabilmesi için C vitaminin toplardamar yoluyla yüksek dozlarda verilmesi gerektiği ileri sürülmüştür. Son yıllarda az sayıda klinik çalışma yapılmış, over (yumurtalık) ve pankreas kanseri hastalarında kemoterapi ile beraber yüksek doz C vitamini uygulamasının yan etkisi az, kanser hastalarının yaşam sürelerine katkısı olabileceği yönünde bulgular elde edilmiştir. Fakat çalışmalar daha ileriye götürülememiştir.

    İlaç firmalarının desteklemediği bu konuda bağımsız bilim adamlarının C vitaminin kanser tedavisindeki rolüne ilişkin çalışmaları devam etmiştir.

    Science dergisinde yayımlanan, preklinik fare ve hücre kültürü çalışmasında, günün birinde C vitamininin hedefe yönelik bir tedavi yaklaşımı olabileceğini düşündüren bulgular elde edilmiştir.

    Kolorektal (kalınbağırsak) kanseri en sık görülen 3. kanser tipidir. Hastaların yaklaşık yarısında saldırgan tip olan mutant KRAS ve BRAF genleri bulunur. Tedavisi daha zor olan bu hasta grubunda hastalık daha saldırgan seyretmekte, günümüzdeki kemoterapi veya tedavi yaklaşımlarına iyi yanıt vermemektedir.

    Science dergisinde yayımlanan yeni bir çalışma 300 portakalın içerdiği C vitaminine eşit yüksek doz C vitamini uygulanması ile preklinik modellerde KRAs ve BRAF mutasyonu olan kolorektal kanserin çoğalmasının engellendiğini göstermiştir. Bu araştırma, kanser tedavisinde yeni bir tedavi geliştirilmesini sağlamada önemli bir adım olarak kabul edilmektedir.

    C vitamini antioksidan olup, hücrelerin hasardan korunmasında görev alır. Yüksek dozlarda verilen C vitamini ise kanser hücrelerinin içinde tam zıt etki ile oksidasyon yaparak kanser hücrelerini öldürmektedir.

    Atardamar (arter) içinde oksijen bol bulunur ve C vitamini (askorbik asit) bu ortamda okside olarak dehydroascorbic acid (DHA)’ e döner. Kanser hücrelerinin zarında daha fazla bulunan şeker taşıyıcısı GLUT1 tarafından hem şeker hem de DHA kanser hücresinin içine taşınır. GLUT1, askorbik asiti hücre içine geçiremez.

    Kanser hücresinin içine giren DHA, Truva atı gibi davranarak kanser hücresinde bulunan antioksidanlar tarafından tekrar askorbik asite çevrilir. Bu işlem esnasında da kanser hücresine gerekli antioksidanlar tüketilerek kanser hücreleri oksidatif hasara uğrayarak ölürler.

    Mutasyona uğramış KRAS ve BRAF geni olan kolorektal kanser hücrelerinde daha fazla serbest oksijen radikallerinin oluşması nedeni ile bu hücreler yaşamak için daha fazla antioksidan maddeye ihtiyaç duyar. Bu nedenle yüksek doz C vitaminin verilmesi ile damarlarda oluşan DHA’ nın etkisine, normal hücreler ve diğer kanser hücrelerinden daha duyarlıdır.

    Bu verilere bakılarak sadece yüksek doz C vitamini tedavilerinin yapılmasından ziyade uygun hastalarda diğer konvansiyonel tedavilerle birlikte yeni tedavi yaklaşımı olarak değerlendirilmesi düşünülmelidir. Özellikle GLUT1 reseptörlerini yüksek oranda bulunduran böbrek kanseri, mesane kanseri ve pankreas kanserinde yardımcı tedavi olarak değerlendirilebilir.

    Kanser tedavileri, tıbbi onkoloji uzmanının kontrolü ve gözetiminde yürütülmeli, sadece alternatif tedavi değil, tamamlayıcı yaklaşımların konvansiyonel tıbbi tedavilerle bütünleştirildiği, hasta odaklı tedavi stratejisi kullanılmalıdır. Bu şekilde daha başarılı sonuçlar elde edilebilir.

    Prof. Dr, Canfeza Sezgin

    İç Hastalıkları ve Tıbbi Onkoloji Uzmanı