Kategori: Dahiliye – İç Hastalıkları

  • Allerjik hastalıklar

    Bu hastalıklar, genetik yatkınlığı olan (atopik) bireylerde “allerjen” olarak adlandırılan maddelerin vücuda girdikten sonra bağışıklık sistemini uyarması ve abartılı bir yanıt oluşturması neticesinde ortaya çıkar. Allerji belirtileri, etkilenen doku ve organa göre değişir. Burun etkilendiğinde “alerjik rinit”, göz etkilendiğinde “alerjik konjonktivit”, solunum sistemi etkilendiğinde “alerjik astım” ve deri etkilendiğinde “ürtiker” (kurdeşen, dabaz) ya da “egzama” olarak adlandırılan hastalıklar gelişir. Birden fazla sistemin etkilenmesi durumunda ise “anafilaktik şok” denen ve derhal müdahale edilmesi gereken bir klinik tablo ortaya çıkar. Hayati risk taşıyan bu tabloda tansiyon düşüklüğü ve şuur kaybı yanında ürtiker, solunum sıkıntısı ve karın ağrısı meydana gelir. Bazen de boğazda meydana gelen şişlik solunum yollarını tıkayarak ölümle neticelenir.

    Allerjik rinitli hastalarda başlıca belirtiler arka arkaya hapşırma, burun-boğaz akıntısı (su gibi) ve kaşıntısıdır. Hastaların bir kısmında gözlerde yaşarma ve kaşıntı ile karakterize konjonktivit tablosu gelişir. Neden olan allerjenler çoğunlukla ev içinde küf mantarları ve akarlar, ev dışında ise polenlerdir. Allerjik rinit, tanısı erkenden koyulmadığı ve tedavi edilmediği zaman daha ağır bir hastalık olan astıma ilerleyebilir. Astımlı hastaların öksürük, zor nefes alıp verme ve hırıltılı solunum şikâyetleri vardır. Kriz anında bu belirtiler daha şiddetlenir, solunum yollarında spazm oluşarak boğulma ve panik hissine neden olur. Astım krizi olarak tanımlan bu durum acil tedavi gerektirir.

    Deride kaşıntı ve kabarıklık oluşumu ile kendini gösteren ürtiker, çoğunlukla gıda ve ilaç allerjilerinde ve böcek ısırmalarında gelişir. Ancak ürtikere neden olabilen parazit hastalıkları, tiroid hastalıkları ve bazı sistemik hastalıkların da (romatizmal hastalıklar, kan hastalıkları, kanserler vb.) araştırılması gerekir. Deride gözlenen diğer bir allerjik hastalık içi sıvı dolu kabarcıkların meydana geldiği egzamadır. Kaşıntı, egzamada tipik olan şikâyetlerden biridir. Zaman içerisinde deride pullanma, kalınlaşma ve dökülme meydana gelir. Nedeni çoğunlukla derinin temas ettiği giysi, takı, cihaz vb. maddelerdir.

    Atopik dermatit çoğunlukla çocuklarda gelişen bir deri hastalığıdır. Bu hastalık da allerjik nedenlerle meydana gelir ve derinin belli bölgelerinde (yanak, boyun, dirsek, diz) kaşıntı, kuruluk, hassasiyet, kızarıklık, pullanma, kanama ve iltihaplanma olması en karakteristik özellikleridir. Bu hastalığın gıda allerjileriyle yakın bir ilişkisi vardır. Tedavisi zor olmakla birlikte tetikleyici faktörlerin ortaya konması ve tedbir alınmasıyla belirti ve bulguların şiddeti azalır. Ilık su ile banyo yapmak, doğal sabun kullanmak, pamuklu giysiler tercih etmek, güneşten kaçınmak ve zamanında hekime gitmek bu tedbirlerden bazılarıdır.

    Gıda ve ilaç allerjileri çoğu zaman farklı özelliklere sahip deri döküntülerine neden olurken bazen “anafilaktik şok” tablosu geliştirir. Anafilaktik şok arı allerjilerinde de en korkulan durumdur. O nedenle bu tip ciddi allerjilere önceden tanı koyulması ve tedavi edilerek önlem alınması gerekir.

    Allerjik Hastalıklarda Tanı Koyma

    Allerjik hastalıklarda tanı hastanın öyküsü, fizik muayene ve bazı laboratuvar testleri ile koyulur. Laboratuvar testleri hasta üzerinde uygulanan testler ve kan testleri olmak üzere başlıca ikiye ayrılır.

    Hasta üzerinde uygulanan testler:

    Deri testleri:

    Deri üzerine veya deri içerisine uygulanan testler:

    Allerji tanısında hala altın standart olarak gösterilen testlerdir. Polen (çimen, ot, ağaç, hububat), küf mantarı, akar, hayvan deri döküntüsü, kauçuk, gıda ve arı zehiri özütlerinden hazırlanan standart test çözeltilerinin deri üzerine veya deri içerisine uygulanması ile yapılır. Bu amaçla deri üzerinde küçük bir çizik oluşturan veya allerjenin deri altına verilmesini sağlayan özel iğneler kullanılır. Allerjen çözeltileri deriye uygulandıktan 15 dakika sonra değerlendirme yapılır. Deride oluşan kabarıklığın büyüklüğüne göre sorumlu olan allerjen belirlenir.

    Bu testler ilaç allerjilerinde de kullanılır. Bu amaçla araştırılan başlıca ilaçlar: antibiyotikler (beta laktam), lokal veya genel anestezide kullanılan ilaçlar, kas gevşeticiler, narkotik ağrı kesiciler, epilepsi ilaçları, kemoterapi ilaçları, radyolojik incelemelerde kullanılan maddeler ve biyolojik ajanlardır.

    Yama testi:

    Allerjen içeren standart test materyalinin vazelin eşliğinde sırt üzerine yapıştırılması ile yapılır. Bu amaçla kullanılan test materyali 20’den fazla allerjeni içerir (parfümler, ilaçlar, koruyucu maddeler, antioksidanlar, tatlandırıcılar, kozmetikler, plastikler, yapıştırıcılar, muhtelif kimyasallar vb.). Uygulamadan 48-72 saat sonra değerlendirme yapılır. Deride oluşan kızarıklık, kaşıntı ve sulanma derecesine göre sorumlu olan allerjen belirlenir.

    Solunum fonksiyon testleri

    Allerjik nedenli astım düşünülen hastalarda yapılır. Bu amaçla “spirometri” olarak adlandırılan bir cihaz kullanılır. Çıkan neticeye göre solunum yollarının ve akciğer kapasitesinin etkilenme derecesi ortaya konur. Bu test bazen solunum yollarını açan ilaçlar uygulandıktan bir süre sonra da (15-20 dakika veya 15 gün) yapılır. Böylelikle akciğer işlevlerinin ilaçla düzelip düzelmediği değerlendirilir.

    Provokasyon testleri

    Belli bir allerjenin hastanın şikâyetlerine neden olup olmadığını belirlemek için yapılır. Genellikle solunum yollarındaki duyarlılığı ortaya koymak için veya sorumlu olan allerjeni (ilaç, besin) tespit etmek için kullanılır. Bu amaçla şüphe duyulan allerjen “hastalığın etkilediği organa bağlı olarak” ağız, burun, göz veya solunum yolu ile uygulanır. Hasta için riskli bir yöntemdir. Bu nedenle uzman eşliğinde ve acil müdahale için gerekli tedbirler alınarak yapılır.

    Kan testleri:

    Hastalıktan sorumlu allerjeni tespit etmek üzere tasarlanmış olan testlerdir. Burada temel prensip allerjene karşı gelişen antikorların kanda gösterilmesidir. Bu amaçla hastaların damarından alınan 3-5 mililitre (1 küçük tüp) düz kan yeterlidir.

    Tedavi

    Allerji tespit edilen hastalara tedaviye başlamadan önce verilen ilk tavsiye sorumlu olan allerjenden kaçınmaktır. İlaç tedavisi daha sonra gelir; etkilenen organa ve hastalığa göre farklı özelliklerde ilaçlar ve yöntemler kullanılır. Bunlar ağız, burun, göz, deri ve solununum yolu ile alınan tablet, sprey, damla ve enjeksiyon şeklindeki tedavilerdir. Bu tür ilaçlar kısa vadede belirtileri hafifletirken, uzun vadede ise kısmen iyileştirici etki gösterir.

    Geleneksel tedavilerle sonuç alınamayan hastalarda “immünoterapi” olarak adlandırılan aşı tedavisi yapılır. Bu yöntem alerjik hastalıklarda kür sağlayabilen tek tedavi yöntemidir. Bu amaçla standart allerjen özütleri kullanılır ve belli zaman aralıklarında deri altına enjekte edilir. Tedavi başlangıç ve idame tedavisi olmak üzere 2 aşamada yapılır. Başlangıç tedavisinde giderek artan dozlar sık aralıklarla uygulanırken (haftada 1-2 enjeksiyon), idame tedavisinde belli bir doz allerjen daha geniş aralıklarla uygulanır. Geleneksel immünoterapi protokollerinde tedavi 3-5 yıl sürer. Son yıllarda daha kısa süreli protokoller de geliştirilmiştir.

    Aşı tedavisinin en sık yan etkileri enjeksiyon yerinde kaşıntı ve kızarıklık görülmesidir. Ancak bazen hayati riski olan ciddi reaksiyonlar da (anafilaktik şok) gelişir. O nedenle aşı sonrası hastalar en az yarım saat gözlenmelidir.

    Diğer bir immünoterapi yöntemi allerjenlerin damla veya tablet şeklinde dilaltı yoluyla verilmesidir. Bu yöntem son zamanlarda giderek yaygınlaşsa da aşı tedavisinin yerine alternatif bir tedavi değildir.

  • Bağışıklık yetmezlikleri

    Bağışıklık sistemi vücudu mikroplara karşı savunan doku ve organlardan meydana gelir. “Bağışıklık”, bu sistemin yapı taşı olan ve lökosit olarak adlandırılan hücrelerin görevidir. Bu hücreler gerek mikroplara saldırarak gerekse onlara karşı bazı toksik maddeler üreterek mücadele eder. Bu nedenle lökositlerin sayısında ya da işlevlerinde eksiklik olması “bağışıklık yetmezlikleri” olarak adlandırılan hastalıkların ortaya çıkmasına neden olur. Çocukluk yaşlarında tanı koyulan bağışıklık yetmezliklerinin birçoğu kalıtsal nedenlerle ortaya çıkar. Erişkinlerde ise çevresel faktörlerin (kimyasal maddelere veya radyasyona maruz kalma, hava veya ortam kirliliği vb.) etkisi daha belirgindir. Tekrarlayan enfeksiyonlar bu hastalıkların en karakteristik özelliğidir. İlaç tedavilerine direnç gösterir ve genellikle uzun süre antibiyotik kullanımı gerektirir. Özellikle erişkin yaşlarda hastalığın belirti ve bulguları daha farklı olabilir. Nedeni bilinmeyen organ büyümesi (karaciğer, dalak, lenf bezi), kan hücrelerinin sayısında azalma ve romatizmal veya allerjik şikâyetlerin ortaya çıkması bunlardan birkaçıdır. Dolayısı ile hastalar çoğu kez “bağışıklık uzmanı: immünolog” yerine farklı dal hekimlerine başvurur. Diğer taraftan bu hastalıklar hakkında toplumsal farkındalık düzeyi düşüktür. Sağlık çalışanları arasında da bu hastalıkların iyi bilinmediği dikkat çekmektedir. Bu nedenle hastaların tanıları geç konur ve tedavilerine geç başlanır. Bunun en olumsuz yanı tekrarlayan enfeksiyonlar nedeniyle organlarda kalıcı işlev bozuklukları meydana gelmesidir. O nedenle erken tanı ve doğru tedavi hastanın yaşam süresi ve kalitesini bakımından çok önemlidir.

    Bağışıklık Yetmezliklerinde Tanı Koyma

    Bağışıklık yetmezlikleri tanısı hasta muayenesi ve laboratuvar testleri ile koyulur. Kanda yapılan testler 2 aşamada gerçekleştirilir. İlk aşamada tarama testleri yapılırken, ikinci aşamada daha özgün testler yapılır. Böylelikle tarama testlerinde tespit edilen anormal bulguların detaylı analizi yapılmış olur. İlk aşamadaki testler rutin hizmet veren birçok laboratuvarda yapılabilir. Özgün testler ise ancak ileri teknoloji ürünü sistemlerin (akan hücre ölçer, lümineks) kullanıldığı gelişmiş laboratuvarlarda yapılabilir. Ayrıca tüm bu testlerin doğru yorumlanabilmesi için “bağışıklık yetmezlikleri” konusunda uzmanlaşmış personelin bulunması gerekir.

    Tedavi

    Çocukluk çağlarında tanı koyulan bir kısım hasta kök hücre nakli ile tam olarak tedavi edilebilir. Ancak bu tedavi yöntemi bağışıklık sisteminin birkaç farklı bileşenini aynı anda etkileyen ve genellikle ağır seyreden hastalarda uygulanır. Geri kalan çocuk ve erişkin hastalarda ise bağışıklığı destekleyen tedaviler verilir. Bunlardan en önemlisi 3-4 haftada bir damar yolundan uygulanan “antikor tedavisidir” (intravenöz immünglobulin tedavisi: IVIG)(Resim 1). Bu tedavi hastanın toleransına göre 2-4 saat arasında sürmekte ve hekim gözetimi altında yapılmaktadır. Son zamanlarda antikor tedavileri cilt altına da uygulanmaya başlanmıştır (subkutan immünglobulin tedavisi: SCIG). Ancak bu son yöntem henüz yeterince yaygınlaşmamıştır. Antikor tedavilerinde amaç geçirilen enfeksiyonların sıklığını ve şiddetini azaltmak, böylelikle ileride meydana gelmesi muhtemel organ yetmezliklerini engellemektir.

    Bağışıklık yetmezliklerinde hastaların düzenli olarak hekimlerini ziyaret etmeleri önemli bir husustur. Ayrıca hastaların beslenmelerine dikkat etmeleri ve yaşam tarzını uygun bir şekilde değiştirmeleri hastalık seyrini olumlu yönde etkileyen diğer hususlardır. Okul ve iş hayatında uyum sorunları yaşayan hastalara psikososyal destek sağlanması da tıbbi tedavilerin etkinliğini artıran önemli klinik uygulamalarıdır.

    Resim 1. Damardan antikor tedavisi uygulanan hasta (IVIG tedavisi).

  • Obezite (şişmanlık) ve tedavisi

    Obezite tedavisi edilmesi gereken kronik bir hastalıktır. Bu nedenle genel tıp kriterlerine göre tanı koyamayız. Risk değerlendirmesi yaparak kimlerin tedavi edileceğine karar vermemiz gerekir.

    2025 yılında dünya nüfusunun %26’sının obez olacağı tahmin edilmektedir. Türkiye’de şuanda genel toplumda bu oran %22,3’tür.Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde obezite artış nedenleri; Daha fazla kalori içeren gıdaların tüketilmesi, daha az egzersiz ve asansörlerin kullanılması, fazla yağlı fastfood tüketiminin artması, daha çok bilgisayar başında geçirilen saatler… Beden kütle indeksi (BKİ) vücut yağ dokusu hakkında bilgi veren ölçütleri. Bel çevresi organsal yağ göstergesi normal BKİ: 18,5—24,5 BKİ: 25—29,5’den fazla kilolu BKİ: 30’dan fazla olan ise obezdir. BKİ 30’un üstünde olan herkesi obezite tedavi programına almak gerekir. Fazla kiloları majör ve minör faktörlerine göre tedavi gerekir. Majör faktörleri; şeker hastalığı, uyku apnesi, boyun ve çene damarlarında damar sertliği. Minör faktörleri; bozulmuş açlık şekeri (110-125 mg)’dir. Majör faktörlerden en az biri, minörlerden en az ikisi mevcutsa fazla kilolular mutlaka tedavi edilmelidir. Bel çevresinde tedavide önemli ölçütleri kadında 88 cm üstü ise en az 1 majör veya 2 minör faktör varsa tedavi edilmelidir. Obeziteyle birlikte sık görülen hastalıklar; Tip II Diyabet, Kalp Hastalıkları (Hipertansiyon, Kalp yetersizliği, felç),Üreme sistemi bozuklukları, (Üretkenlikte azalma, adet düzensizliği,yumurtalıklarda kistler),Safra kesesinde taş , (BKİ 25’in üstünde ise safra taşı sıklığı 7 kat artar),Yağlı karaciğer,Mide fıtığı,reflü,Tüylenmede artış (ciltte çatlaklar,topuk dikeni,gut hastalığı),Uyku apnesi,Kanser(Amerikan kanser derneğinin yaptığı çalışmada kansere bağlı ölüm riski BKİ 30 üstü olanlarda 20-25 arasındakilere göre 2-2.5 kat fazladır)Obezite tedavisinde Doktor-Diyetisyen ve Psikoloğun hasta değerlendirmesine katılması hasta uyumu ve başarı için gereklidir. Tedavi için yaşam biçimi değişikliği,ilaç kullanımı,(kortizonlu ilaçlar , anti depresanlar vs.)

    Hastaya mutlaka egzersiz de önerilmelidir. Egzersiz vücudun şeker yükünü azaltır. Yağları düşürür. Tansiyon üzerinde olumlu etkileri de vardır. Stresi azaltır. Haftanın en az 5 günü 20-30 dk’lık egzersizler öncelikle önerilmelidir. Hedef günde 100-130 kalorinin egzersizle harcanmasıdır. Bunlarla birlikte mevcut problemlerin tedavi ve diyet programları hastaya uygulanır.

    Uzm. Dr.Nur Özbek

  • Lenfomalar

    Lenf bezlerindeki büyümeler ( lenfadenopatiler ) çok sayıda nedenlerle oluşabilmektedir. Enfeksiyonlar ( bakteriyel, viral…) hastaların ilk aklına gelen nedenlerden biri olmakla birlikte, günümüzde, çoğu kez bir antibiyotik kullanımından sonra gerilemeyen lenf bezleri için, hekimlere artan sıklıkla “ ben lenfoma mı oldum ? “ sorusu yöneltilmektedir.Bazen aşırı kötümserlik içerse de, lenf bezlerini büyüten çok sayıda nedenlerden biri de lenfomalar olduğu için, bu soru hiç de haksız bulunmamalıdır.

    Lenf bezi büyümeleri çok sayıda nedenlerle oluşabilirler. Bunların, tam kan sayımı ( hemgram – CBC ) , kan yayması ( periferik yayma ), kan biyokimyası, görüntülü incelemeler ( akciğer grafisi, ultrasonografi, bilgisayarlı tomografi…) gerekirse biyopsiler uygulanarak ayırıcı tanılarının yapılmaları gerekir.

    Lenf bezi büyümelerin bazıları iyi huylu ( benign ) bazıları da kötü huylu ( malign ) nedenlerle gelişebilirler. Bakteriyel, viral, fungal ve diğer mikroorganizmalarla ilgili olarak tüberküloz, infeksiyöz mononükleozis, brüsellozis, AIDS, lenfositik lösemiler, bağ dokusu hastalıkları ( lupus, romatoid artrit ), kanser metastazları gibi çok sayıda hastalık ayırıcı tanıda dikkate alınmalıdır.

    Konu başlığımıza gelince, lenfomalar, çok geniş bir hastalık grubunu oluştururlar. Lenfomaları, Hodgkin ve Hodgkin dışı lenfomalar olarak iki başlık altında inceliyoruz. Burada ,öncelikle, sıklıkları son 40-50 yılda giderek artan, neredeyse her doku ve organı tutan, birçok alt grubu olan , klinik gidişleri de çok farklılıklar gösteren Hodgkin dışı lenfomalardan ( HDL – NHL ) söz etmek istiyorum.

    Hastalık seksenli yıllarda yaklaşık 100,000 kişiden 11 kişide görülürken, ikibinli yılların başlarında artarak 100,000’de 20 oranını bulmuştur. Yani hastalığın görülme sıklığı neredeyse ikiye katlanmıştır. Hastalığın sıklığı, yaşa ve çevresel koşullara bağlı olarak giderek artmaktadır. Bağışıklık sistemini olumsuz etkileyen ilaçların kullanımı ( immunsüpresif ilaçlar ) ve AIDS gibi hastalıklar, lenfomaların oluşmasına büyük katkılar yapmaktadır. Bağışıklık sistemi, artan oranlarda uygulanan organ nakilleri ( transplantasyonlar ), radyoterapiler, kemoterapiler ve bu sistemi baskılayan ilaçlarla gücünü kaybetmekte ve lenfoma oluşumuna ortam hazırlanmaktadır. Bunlara çevresel karsinojenlerle giderek artan temasımızı da eklersek, hastalığın neden bu kadar sık görüldüğüne hiç şaşmamız gerekir. Daha önce saydıklarımıza ek olarak otoimmün hastalıklar, inflamasyonlar ve konjenital ( doğumsal ) immün yetersizlikler de lenfomaların ( HDL ) oluşmasını kolaylaştırırlar.

    Hastalığın belirtilerine gelince; genellikle hastaların ilk dikkatini çeken, çevresel lenf bezlerinin ( boyun, kol altları, kasıklar …) bazen yavaş ve ağrısız, bazen de hızlı büyümeleridir .Çoğunlukla ağrısız olan ve zaman zaman küçülme gösterebilen lenf bezleri hastaların aklını karıştırarak durumun önemsenmemesine neden olabilirler. Ateş, gece terlemeleri, kilo kayıpları hatta kaşıntılar lenfomaları akla getirebilecek diğer belirti ve bulgulardır. Özellikle ateşin tipik olarak 38 C derecenin üzerine çıkması, hastayı hızla doktora yönlendirebilir. Hodgkin dışı lenfomalarda ( HDL ) çok fazla sayıda organ ve dokunun tutulumu söz konusudur. Bu nedenle, tutulum olan yerlere bağlı olarak çok farklı yakınmaların ortaya çıkması da söz konusudur. Deri, santral sinir sistemi ( SSS ), bademcikler ( tonsiller ),mide, ince bağırsak, dalak, karaciğer, yumurtalıklar, kemik iliği, göğüs kafesi ( toraks ), karın içindeki lenf bezleri ve organlar dahil çok fazla yerin tutulumları, çok farklı yakınmalara ve bulgulara neden olurlar.

    B hücreli lenfomalar ( yaklaşık % 88 ) ve T hücreli lenfomalar ( % 12 ) olarak iki alt başlıkta özetleyebileceğimiz lenfomaların, konu alt gruplarına gelince, ayrıntılı patolojik yöntemlerle çok fazla sayıda alt tiplerinden söz edebiliriz. Bu ayrıntılı patolojik incelemeler ve hastalığın gidişi, tedavi yaklaşımlarına çok önemli katkılar sağlarlar. Örneğin, bazı olumlu patolojik özellikler taşıyan lenfomalar sadece izlenirken, bazı lenfomaların tedavisi çok yoğun olarak planlanır. Bu nedenle, doku biyopsi örneğinin kalitesi ve patoloji laboratuvarının hematopatoloji konundaki deneyiminin büyük önem taşıdığını rahatlıkla söyleyebiliriz.. Klinik bulgular, hastalığın gidişi, moleküler ve immünfenotipik özellikler gibi patolojinin ayrıntıları, doğrudan yapılacak tedavinin şeklini ve prognozu ( hastalığın sonucunu ) belirler. Ayrıca yaş, hastanın performans durumu, hastalığın ileri evrede ve yaygın olması…gibi özellikler de önemli prognostik faktörlerdir.

    Tedavi ve diğer konulara başka bir yazımda değinmek istiyorum.

    Sağlıkla kalın.

    Prof. Dr. V. Akın Uysal

    Hematoloji Uzmanı

  • Kabızlık ve doğru dışkılama alışkanlıkları

    Doğru dışkılama her gün sabah, günde bir defa, kahvaltı sonrası aynı saatte, rahat, hızlı ve kolay dışkılama yapılmasıdır. Kabızlık ise bağırsak alışkanlıklarında zor ve seyrek dışkılama şeklindeki değişiklik, dışkının çok sert veya çok küçük olması, zor veya seyrek(haftada en az üç kez) dışkılama olarak tarif edilebilir.

    Kabızlığı olan kişiler dışkılama sonrası bağırsakların tam boşalmama hissi nedeniyle sık dışkılama ihtiyacı da duyabilirler. Her şeyden önce kabızlık bir hastalık değil, kişiden kişiye değişen ve farklı şekillerde yorumlanan subjektif bir şikâyettir ve çok yaygın bir sorundur. Kabızlık için pek çok faktör katkıda bulunur, yaşlandıkça kabızlık sorunu daha sık ortaya çıkar ve düzensiz dışkılama alışkanlığı zaman içerisinde kaçınılmaz olarak hemoroid, fissür gibi anal hastalıklara neden olur.

    KABIZLIK TANISI NASIL KONULUR ?

    Kabızlık genellikle öykü ve fizik muayene ile teşhis edilebilir.Bu şikâyet ile gelen hastada fizik muayenenin bir parçası da rektal bölgenin muayenesidir. Rektal muayene; kitle, darlık veya anormalliliği hissetmek ve dışkıda kan olup olmadığını kontrol etmek için rektum içerisinin eldivenli parmak ile kontrol edilmesidir.

    Çoğu kişi kabızlık tedavisini evde kendi başına yapar. Ancak aşağıdaki şikayetlerin herhangibirisi kabızlığa eşlik ediyorsa mutlaka gastroenteroloji uzmanına başvurulmalıdır.

    Kabızlık yeni başlangıçlıysa,

    Üç haftadan daha uzun süren kabızlığınız varsa,

    Ailede kalın bağırsak kanseri öyküsü varsa,

    Tuvalet kâğıdında veya dışkıda kan görüyorsanız,

    Kilo kaybı varsa,

    Ateş varsa,

    Zayıflama öyküsü varsa

    Dünya sağlık örgütü kolon kanseri taraması amacıyla, hiçbir şikayeti olmasa bile 50-60-70 yaşlarında herkese birer kez kolonoskopi, arada kalan yıllarda da yılda bir kez dışkı da gizli kan tetkiki yapılmasını önermektedir.

    KABIZLIK TEDAVİSİ NASIL YAPILIR ?

    Kabızlık tedavisi yemek alışkanlıklarını değiştirmek, lifi yüksek gıdalar tüketmek ve gerekirse laksatif ilaçlar(mushil ilaçları) kullanmayı içerir. Bir sağlık kuruluşuna başvurmadan önce, evde bu tedaviler denenebilir. Ancak birkaç gün içinde bağırsak hareketi yoksa daha fazla yardım için bir sağlık kuruluşuna başvurmalıdır.

    Yaşam tarzı değişiklikleri; bağırsak hareketleri en çok yemeklerden sonra aktive olur bu nedenle dışkılama için en uygun zaman yemekten hemen sonradır. Eğer bağırsak hareketleri ile ilgili vücut sinyalleri göz ardı edilirse, sinyaller zamanla zayıf ve güçsüz hale gelir ve dışkılama hissi giderek azalır. Sabah kafein içeren içecekler tüketmek bağırsak hareketlerini artırmak için yararlı olabilir. Ayrıca su içilmesine engel bir hastalık yok ise günde en az 2 litre sıvı tüketilmesi ve düzenli egzersiz yapılması da kabızlığın önlenmesi için yapılması gereken yaşam tarzı değişiklikleridir.

    Diyetteki fiber içeriğinin artırılması: Diyetin lif içeriğinin artırılması ile kabızlık ortadan kaldırabilir veya rahatlatabilir. Diyet içeriğindeki lif için önerilen miktar günde 20-35 gramdır.

    Birçok meyve(turunçgiller, kuru erik, kayısı, şeftali), sebze (bezelye, fasülye, mercimek), bazı kahvaltılık tahıllar(yulaf, kepek) ve çerezler(badem, yer fıstığı) diyet lifi için mükemmel kaynaklardır ve kabızlık tedavisinde özellikle yararlı olabilir.

    Ancak diyet içeriğindeki lifi çok artırırsak buda karında şişkinlik veya gaza neden olabilir. Bu nedenle dışkı daha sık ve yumuşak hale gelene kadar önce az miktarda lif ile başlayıp lif miktarını artırarak yan etkiler azaltılabilir.

    KABIZLIK TEDAVİSİNDE NELERİ KULLANMAMALIYIZ

    Kabızlık tedavisinde yumuşatıcı laksatifler,doğal ürünler ve ev yapımı lavmanlar çok tavsiye edilmez.

    Yumuşatıcı laksatiflerin yan etki riski daha fazladır ve etkisi ise diğer tedavilerle aynıdır. Birçok doğal üründe olduğu gibi kabızlık için kullanılan doğal ürünlerde de ticari olarak temin edilebilen laksatiflerde bulunan aktif maddeler bulunur. Bununla birlikte, bunların dozu ve saflığı dikkatli bir şekilde kontrol edilmez ve bu ürünler genel olarak tavsiye edilmez. Ev yapımı lavman preparatları(çeşitli gibi sabunlu lavmanlar) bağırsak iç yüzeyi için son derece rahatsız edici olabilir ve bunlardan kaçınılmalıdır.

    Uzm.Dr.Ufuk AVCIOĞLU

    Gastroenteroloji

  • Polip nedir? Barsak polipleri kolon kanserine yol açar mı?

    Polipler kalınbarsağın iç yüzeyini örten tabakadaki hücresel çoğalmadan kaynaklanan ve barsağın iç yüzeyinde bulunan kitlelerdir. Milimetrik olabildikleri gibi bazen birkaç cm boyutuna da ulaşabilirler. Kolon kanserlerinin yaklaşık %90’ı polip zemininden gelişmektedir. Ancak her polip kolon kanserine yol açmaz. Özellikle “adenomatöz” olarak tabir edilen poliplerin tümöral potansiyeli diğer polip tiplerine kıyasla daha yüksektir. Ayrıca 1 cm’ den büyük, barsağın iç yüzeyine geniş tabanla oturan (sesil), çok sayıda bulunan, kanama belirtileri gösteren polipler yüksek riskli olabilir. Ailevi polipozis sendromları denilen bir grup hastalık barsak iç yüzeyini kaplayan çok sayıda (onlarca, yüzlerce, bazen binlerce) polip ile karakterizedir ve bu olgularda kolon kanseri gelişme riski çok yüksektir. Kolonoskopi sırasında rastlanan polipler kolaylıkla çıkarılabilir. Bununla birlikte bir gastroenteroloji veya cerrahi uzmanının takibi doğrultusunda belirli aralıklarla kolonoskopik kontrol gerekebilir. Ailevi polipozis sendromu olan bireylerde kanser gelişimini önlemek için cerrahi girişimle barsakların bir kısmı veya tamamı alınabilir. Çıkarılan bir polipde kansere rastlandığı takdirde geride kanserli doku bırakmamak adına tamamlayıcı bir cerrahi girişim de düşünülebilir.

  • Kolon kanserinin nedenleri nelerdir?

    Kolon kanseri gelişiminde en önemli risk faktörleri arasında obezite (aşırı kilolu olmak), diabet (şeker hastalığı) veya insülin direnci ve beslenmeyle ilgili faktörler bulunmaktadır. Özellikle beslenme alışkanlıklarının kolon kanseri gelişiminde önemli rol oynadığı düşünülmektedir. Fazla miktarda kırmızı et, işlenmiş et ve et ürünleri (salam, sucuk, sosis gibi) ve hayvansal yağ içerikli gıdaların tüketiminin kolon kanseri riskini arttırdığı gösterilmiştir.

    Bunun yanında sigara ve/veya alkol tüketimi, egzersiz yapmamak, hareketsiz yaşam tarzının da kolon kanseri riskiyle ilişkili olduğu yönünde kanıtlar bulunmaktadır. Diğer önemli risk faktörleri ise kolon kanserine genetik eğilim yaratan kanser sendromları (ailesel polipozis sendromları), ailede kolon kanseri veya polip öyküsü bulunması, inflamatuar barsak hastalığı (Crohn veya ülseratif kolit) ve barsakta polip(ler)in bulunmasıdır.

  • Kolon kanserinin belirtileri nelerdir?

    Kolon kanserinin pek çok belirtisi bulunmakla birlikte, bunlar arasında en sık görülenler dışkılama alışkanlıklarındaki değişikliklerdir. Son zamanlarda ortaya çıkan dışkılamada zorlanma ya da daha önce bulunan bir kabızlık durumunun giderek kötüleşmesi, dışkının şeklinde ya da kıvamında değişiklik, dışkılarken ağrı olması, aşırı gaz ve hazımsızlık, kabızlık ve ishal atakları bu belirtilerden bazılarıdır. Dışkılamada değişiklik olmaksızın karın ağrısı şeklinde de olabilir. Makattan kanama toplumumuzda sıklıkla hemoroid (ya da daha sık bilinen ismiyle basur) denilen durumla ilişkilendirilmesine karşın bu olguların %10’ una kolon kanseri eşlik edebilmektedir; bu nedenle makattan kanama durumunda ne olursa olsun kolonoskopi ile bu durumun nedeni açıklığa kavuşturulmalıdır. Kansızlık (anemi), özellikle de demir eksikliğine bağlı kansızlık sağ taraflı kolon kanserlerinde sık rastlanan bir bulgudur. Nadir de olsa bazan tümör kitlesinin büyüyerek barsaktan geçişi engellemesiyle karakterize barsak tıkanıklığı (ileus) tablosu kolon kanserinin ilk belirtisi olabilmektedir; bu durum giderek artan şiddetli karın ağrısı, dışkılamanın olmaması ve kusma ile ortaya çıkmaktadır. Özellikle hastalığın ileri evrelerinde iştahsızlık, kilo kaybı, aşırı halsizlik ve sarılık (hastalığın karaciğer üzerindeki etkileri sonucu) gelişebilmektedir.

  • Kolon kanserinde ameliyat sonrası izlenecek yol nedir?

    Kolon kanserinin standart tedavisi cerrahidir. Ancak cerrahiden sonra yapılacak koruyucu (adjuvan) tedavi son derece önem arzetmektedir. Bu noktada koruyucu tedavi kararını verecek kişi tıbbi onkologdur. Evreleme amaçlı vücut taraması ideal olarak ameliyattan önce yapılmalıdır, ancak yapılmamış ise operasyon sonrası mutlaka tamamlanmalıdır. Bu taramalarda genellikle sorumlu hekimin önerileri doğrultusunda standart görüntüleme yöntemleri kullanılır. Ameliyatın patoloji raporu tıbbi onkologun koruyucu tedavi kararını vermesi açısından en önemli yol göstericidir.

    KOLON KANSERİNDE EVRE ÖNEMLİ MİDİR?

    Kolon kanserinde evre, hastalığın gidişatı konusunda bilgilendiricidir; ayrıca uygulanacak tedavi kararının verilmesi hususunda da temel faktördür. Evre I kolon kanserinde tedavisiz takip yeterlidir. Evre II kolon kanserinde bir grup hastada koruyucu kemoterapi önerilebilir. Bu kararı vermede çıkarılan ameliyat materyalinde yapılacak bazı ek patolojik incelemeler (mikrosatellit instabilite testi) yol gösterici olabilmektedir. Evre III kolon kanserinde koruyucu (adjuvan) kemoterapi standarttır. Evre IV kolon kanserinin tedavi yaklaşımı daha kompleks olup, kemoterapi dışında akıllı hedefe yönelik ilaçları ve cerrahi girişimleri (metastazektomi gibi) içermektedir.

  • Kolon kanseri tanısı nasıl konur?

    Kolon kanseri tanısı kolonoskopide saptanan şüpheli dokudan alınan biyopsinin patolojik incelemesi ile konur.

    Bazı durumlarda (nadir de olsa) alınan biyopsi materyalinde tümör tanısı için yeterince hücre bulunmayabilir veya biyopsiler kitlenin tümör dokusu içermeyen kısımlarına denk gelebilir. Böyle durumlarda gerekirse kolonoskopi ile biyopsi işlemi tekrarlanmalıdır.

    Eğer kitle büyükse ve barsak tıkanıklığı belirtileri varsa veya ciddi kanamaya yol açıyorsa sorumlu hekimin önerileri doğrultusunda biyopsi alınmaksızın cerrahi işlem de düşünülebilir.