Kategori: Dahiliye – İç Hastalıkları

  • Kanser ve cinsel yaşam

    Birçok kanser tipi ve tedavisi cinsel yaşamı etkilemektedir. Bilindiği gibi cinsellik, fiziksel özellikler, psikolojik ve sosyal durumdan etkilenen kompleks bir olaydır. Kişinin hastalığı ve o kişiye uygulanan tedavilere bağlı olarak değişmekle birlikte kişinin cinsiyeti, yaşı, kişilik yapısı, dini inançları ve kültürel değerlerine göre de cinsel yaşam etkilenebilmektedir. Kanser tedavisinde göz önünde bulundurulan yaşam kalitesi içincinsel fonksiyonların durumu da önem arz etmektedir.

    Kanser tanısı konulduktan sonra hastada cinsel yaşamda değişiklikler olabilmektedir. Tedavi süresince ve hatta sonrasında hastaların bir kısmında cinsel ilişkiden tamamen uzaklaşma eğilimi izlenmektedir. Bu uzaklaşmada aile içi sorunlara sebep olmaktadır. Kanser tanısı alan birçok hasta, yaşadığı durumun, cinsel yaşamdan daha önemli olduğunu düşünerek cinsel ilişkiden uzaklaşmaktadır. Bu durumun tam tersi de görülebilmektedir. Hastalığın inkar döneminde hiçbir şey yokmuş gibi davranan hasta, hayata karşı kendini ispatlama çabası içerisinde rutinin çok üzerinde, daha sık cinsel ilişkiye girme isteği hissedebilmektedir.

    Araştırmalar, meme ve jinekolojik organ kanserleri geçiren kadınların yaklaşık olarak yarısında uzun süreli cinsel fonksiyon bozukluğu görüldüğünü, prostat kanseri nedeniyle tedavi olan erkeklerde de tedavinin tipine göre değişen oranlarda cinsel problemler yaşandığını göstermektedir.

    Kadınlarda cinsel ilişkiden kaçınmanın sebepleri:

    Vücut bütünlüğünde kayıp hissi ve buna bağlı cinsel benlikte eksiklik olması

    Tedavilere bağlı vajinal kuruluk ve buna bağlı olarak ağrılı cinsel temas

    Gelecek endişesi ve yaşam kaygısının getirmiş olduğu depresif durum

    Eşten beklenen anlayışın gelmemesi, eşin vücut değişimlerine gerekli olumlu tepkilerinin olmaması

    Erkeklerde cinsel ilişkiden kaçınmanın sebepleri:

    Vücutta olan değişimler sonucunda yetersizlik hissi, cinsel istek kaybı

    Erken boşalma veya boşalmanın olmaması

    Tedaviler sonucu gelişen sertleşme sorunları

    Gelecek endişesi ve yaşam kaygısının getirmiş olduğu depresif durum

    Cinsel problemlerin gelişmesindeki en önemli düşüncelerden biri tedavi sürecinde cinsel yaşamın yasak olduğudur. Bu yanlış bir düşüncedir. Tüm kanser hastalarına yasaklanan bir durum değildir. Kemoterapi sonrasında gelişen bazı yan etkiler (bulantı, kusma, kan sayımında düşme vs) atlatıldıktan sonra eşler cinsel ilişkiye girebilirler. Bu yan etki süreci, kişiden kişiye ve almış olduğu tedaviye göre değişmekle birlikte ortalama 3-7 gün sürmektedir. Mutlaka tedavi veren doktora danışılmalıdır.

    Tedaviye başlamadan önce mutlaka hasta ve hastanın eşi, cinsel yaşamları ile ilgili endişelerini doktorlarıyla konuşmalıdır. Yaşam kalitesini etkileyecek bir durum olduğundan dolayı cinsel yaşamın doktor ile paylaşılmasından, konuşulmasından kaçınılmamalıdır.

    Tedavi sürecinde cinsel isteğin azalması sıklıkla depresyona bağlı olduğundan, bu durum ilaç veya psikoterapi ile kolaylıkla çözülebilmektedir.

    Yanlış düşüncelerden biri de kanserin cinsel ilişki ile bulaşma düşüncesidir. Kanser, cinsel ilişki ile bulaşabilen bir hastalık değildir. Bu sebeple eşler arasında uzaklaşma olmamalıdır.

    Cinsel yaşamın etkilenmemesi için en önemli görev hastaların eşlerine düşmektedir. Hastanın eşinin, hastalığa ve hastaya ilk koyduğu tepkilerin sonraki cinsel yaşamlarında belirgin etkisi olduğu saptanmıştır. İlk etapta hasta eşinin tepkisi sevecen ve kabullenici olursa hasta bu süreci daha kolay atlatabilmektedir. Ancak hastanın eşinde uzaklaşma, yadırgama ve ilişkiyi yasaklayıcı tavır olursabunun sonucunda hastada benlik kaybı ve depresyon gelişebilmektedir. Böyle olumsuz bir yaklaşım hastanın yaşam kalitesini ve tedavisini negatif yönde etkileyecektir.

  • Kanserde risk faktörleri

    ABD 2016 verilerine göre erkeklerde en sık görülen kanser prostat kanseri, kadınlarda ise meme kanseridir. En sık ölüme sebep olan kanser ise hem erkeklerde hem kadınlarda akciğer kanseridir. Türkiye istatistiklerine göre tek fark, erkeklerde en sık akciğer kanseri görülmektedir.

    Peki en sık görülen bu kanserlerin ve hatta diğer kanser alt tiplerinin risk faktörleri nelerdir? Hangi durumda hangi kanser riski artmaktadır? Bu yazımda size bu soruların cevaplarını aktaracağım.

    AACR (American Association for Cancer Research)’nin 2015’de yayınladığı rapora göre kanser riskini artıran faktörler içerisinde sıklık sırasına göre

    Sigara

    Obezite

    Bakteri ve virüsler yer almaktadır.

    AACR raporuna göre kanser riskini artıran diğer sebepler; fiziksel inaktivite (hareketsizlik), diyetsel faktörler, alkol tüketimi, endüstriyel maruziyetler, hormonal faktörler, UV ışın (güneş ışığı), radyasyon maruziyeti, çevresel kirliliktir.

    SİGARA

    Gelişmiş ülkelerde tüm kanserlerden ölümlerin %21’inin, ABD’de ise %33’ünün sebebi sigara kullanımıdır.

    Sigara kullanımı sonucu görülme riski artan kanserler: Akciğer kanseri, larinks (gırtlak) kanseri, özefagus (yemek borusu) kanseri, ağız içi kanserler, mesane kanseri, böbrek kanseri, karaciğer kanseri, mide kanseri, kolon ve rektum (kalın barsak) kanseri, pankreas kanseri, akut lösemi, serviks (rahim ağzı) kanseri

    YAŞ

    Birçok kanser için önemli bir risk faktörüdür. Tüm kanserler için ortalama tanı yaşı 66’dır. Meme kanseri, kolorektal kanserler, akciğer kanserini ileri yaşta görürken, lösemi – lenfoma gibi bazı maligniteleri daha genç yaşta görmekteyiz.

    45 yaşından sonra kanser görülme riski önemli ölçüde artmaktadır. Özellikle meme kanseri ülkemizde diğer ülkelere göre daha genç yaşta görülmektedir.

    ÇEVRESEL (Endüstriyel) MARUZİYET

    Bazı kimyasal maddelere uzun süre maruziyet kansere sebep olmaktadır. Kansere sebep olan kimyasal maddeler ve sebep oldukları kanserler aşağıdaki tabloda verilmiştir.

    Karsinojen Kanser Tipi
    Arsenik Akciğer kanseri
    Asbest Akciğer kanseri ve mezotelyoma
    Aromatik aminler Mesane kanseri
    Benzen Lösemi
    Dizel egzoz gazı Akciğer kanseri
    İyonize radyasyon Lösemi
    Nikel Akciğer ve nazal sinüs kanserleri
    Pestisid Akciğer kanseri
    Radon Akciğer kanseri
    UV radyasyon Cilt kanseri
    Vinyl choloride Karaciğer kanseri

    Güneş ışığına maruziyet, cilt kanserine özellikle melanom adı verilen cilt kanseri gelişme riskini artırmaktadır.

    KRONİK İNFLAMASYON

    Kronik inflamasyon (uzun süreli iltihap, yangı), DNA hasarına yol açarak kansere neden olabilmektedir. Bu sebeple kronik inflamasyon durumlarına dikkat edilmelidir.

    Bu durumlara örnek olarak;

    Güneş yanığı üzerinde cilt kanseri gelişebilir.

    Reflü özefajit dediğimiz reflünün özefagusta inflamasyona sebep olması sonucu Barret’s özefagus adı verilen bir tablo ortaya çıkar. Bu durum özefagus kanser gelişme riskini artırır.

    Karaciğer sirozu, karaciğer kanseri gelişme riskini artırır.

    İnflamatuvar barsak hastalıkları (ülseratif kolit, Chron hastalığı) durumlarında kolon kanseri görülme riski artar.

    Uzun süren sistit ( idrar torbası iltihaplanması) mesane kanseri gelişme riskini artırır.

    Yukarda bahsettiğim durumlarda panik yaşamaya veye tedirgin olmaya gerek yoktur, doktorunuz tarafınca bu durumlar takip edilmektedir.

    DİYETSEL FAKTÖRLER

    Alkol tüketimi, meyve – sebze tüketiminin az olması, kırmızı et tüketimi, işlenmiş et tüketimi (sucuk, salam, sosis) kanser riskini artıran faktörlerdendir.

    Alkol tüketimi; karaciğer, özefagus, farenks, oral kavite (ağız), larinks, meme ve kolorektal kansergelişme riskini artırmaktadır.

    Düzenli kırmızı et ve işlenmiş et tüketimi kolorektal kanser gelişme riskini artırmaktadır.

    Alkol tüketimi ile birlikte sigara kullanılması ağız, larinks (gırtlak) ve özefagus (yemek borusu) kanseri riskini sadece sigara içenlere göre riski daha da fazla artırmaktadır

    ENFEKSİYÖZ ETKENLER (BAKTERİ ve VİRÜSLER)

    Enfeksiyonlara sebep olan bazı bakteri ve virüsler kansere de sebep olabilmektedir. Örnek olarak önemli bazı virüs ve bakterilerin ilişkili oldukları kanserler aşağıda verilmiştir.

    Human Papilloma Virüs (HPV): Serviks (rahim ağzı) kanseri, anal kanser, orofarengeal, vulvar, vajinal ve penil kanser

    Hepatit B ve C virüsü: Hepatosellüler kanser (karaciğer kanseri)

    Human Immunodeficiency Virus (HIV): Kaposi sarkomu, lenfoma (lenf kanseri) ve serviks, karaciğer, akciğer ve anal kanser

    Epstein-Barr virüsü (EBV): Lenfoma, mide, nazofarenks

    Helikobakter pylori (H. pylori): Mide kanseri

    OBEZİTE (KİLO ALIMI)

    Kilo artışı, obezite kanser riskini artıran en önemli faktörlerdendir. Obezite, aşağıda sıralanmış kanserlerin gelişme riskini artırmaktadır.

    Kolon

    Rektum

    Endometrium

    Özefagus

    Böbrek

    Karaciğer

    Pankreas

    Safra kesesi

    Meme kanseri (postmenapozal)

    GENETİK MUTASYONLAR

    Genetik mutasyonlar, ailesel geçiş kanser nedenleri içerisinde %10’luk bir kısmı oluşturmaktadır. Özellikle birinci ve ikinci derece yakınlarında meme ve kolon kanseri olanların mutlaka bu kanserler için tarama yaptırması gerekmektedir.

    Bu yazımda bahsettiğim önemli risk faktörlerinden uzak durmak ve erken tanı için önerilen tarama testlerinin yapılması kanseri sorun olmaktan çıkartacaktır. Kanser gelişimini önlemek için mutlaka sigara bırakılmalı, kilo alımından kaçınılmalı ve sağlıklı beslenme mümkün olduğunca yaşam içerisinde uygulanmalıdır.

  • Hepatit b – c ?

    Hepatit b – c ?

    Hepatit B

    Hafif bir hastalıktan ömür boyu süren, siroz ve karaciğer kanserine yol açabilen farklı sonuçları olabilen bir karaciğer hastalığıdır.

    Hepatit B Hepatit B Virüsü (HBV) ile meydana gelir. Hepatit B akut veya kronik olabilir. Kişi HBV ile enfekte olduktan sonra akut HBV enfeksiyonu meydana gelir. Akut HBV enfeksiyonu altı aydan daha uzun sürerse enfeksiyon kronikleşmiş olur. Kronik enfeksiyon genellikle ömür boyu devam eder. Hepatit B den korunmanın en iyi yolu aşılanmaktır. Kronik Hepatit B nasıl tedavi edilir?

    Kronik Hepatit B hastaları bu konuda uzman hekimler tarafından takip edilmelidir. Kronik hepatit B hastaları hastalık gelişimi ve tedavi seçenekleri açısından düzenli olarak takip edilmelidir. Tüm kronik Hepatit B hastalarında tedavi gerekli değildir. Kronik Hepatit B tedavisi için çok sayıda ilaç seçeneği mevcuttur. Tedavi ile hastalık etkili bir şekilde kontrol altına alınabilmekte ve karaciğer yetmezliği, siroz veya karaciğer kanseri gibi kötü sonuçların oluşması engellenebilmektedir.

    Hepatit C

    Hepatit C Virüs (HCV) enfeksiyonu sonucunda meydana gelen bir karaciğer hastalığıdır. Hastalık, bir kaç hafta sürebilen hafif bir formdan hayat boyu süren ciddi hastalığa kadar değişen hastalıklara yol açabilir. HCV genellikle kan yoluyla bulaşır. Hepatit C akut veya kronik olabilir. Akut Hepatit C mikroorganizma vücuda girdikten sonraki 6 ay içinde olan kısa süreli bir hastalıktır.

    Kişilerin çoğunda (%75-85) akut Hepatit C enfeksiyonu kronik Hepatit C enfeksiyonuna dönüşür. Kronik Hepatit C hayat boyu devam edebilen, ciddi sağlık sorunlarına (siroz, karaciğer kanseri) ve hatta ölüme yol açabilen bir hastalıktır. Hepatit C için aşı bulunmamaktadır.

    Kronik hepatit C’nin etkili tedavi seçenekleri mevcuttur.

    REFLÜ

    Mide içeriğinin (asidinin) patolojik şekilde mideden özefagusa (yemek borusuna) doğru geri kaçışı gastroözefageal reflü’dür. Hastalar göğüs kafesinin arkasında yanma(heartburn) şikayeti ile başvurabilirler. Reflü bazen yemek borusunun arkasındaki yanmanın yanı sıra ağza gıdaların ve acı suyun gelmesidir. Reflü, sıklıkla yemeklerden sonra olur. Gastroözefageal reflü hastalığı tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de sıkça rastlanan bir hastalıktır. Ülkemizde yapılan bir çalışmada toplumun %20’sinde reflü hastalığı bulunmuştur.

    KABIZLIK

    Kabızlık, en sık karşılaşılan sindirim sistemi problemidir. Bağırsak tembelliği, nedeni bilinmeyen, bireysel yatkınlıkla ilişkili bir durum olabileceği gibi; diyabet, hipotiroidi gibi metabolik olayların bir belirtisi veya kolon kanserinin sonucu olarak da ortaya çıkabilir. Ayrıca bazı ilaçlar ve nörolojik hastalıklar da kabızlığa neden olabilir. Kabızlık şikayetleri yaşayan kişiler için en kötü senaryo olan kolon kanserinin değerlendirilmesinde kolonoskopi altın standarttır ve erken tedavi şansı sağlayarak hayat kurtarıcı olabilir. Kolon kanserleri genellikle bağırsakta “polip” dediğimiz ve bu aşamada iken çoğunlukla iyi huylu olan küçük et beni gibi kabarıklıklar şeklinde başlar ve yıllar içinde büyüyüp kanserleşirler. Bu nedenle hiçbir yakınması olmasa dahi 50 yaşına gelmiş herkese tarama amaçlı kolonoskopi yapılması, polip tespit edilirse kolonoskopi işlemi sırasında çıkarılarak (polipektomi) kanser gelişiminin önlenmesi ve bulgulara göre belli aralıklarla işlemin tekrarı tüm dünyada kabul edilmiş bir yaklaşımdır. Ailesinde kolon kanseri olan kişilerde daha erken yaşlarda taramaya başlamak gerekir.

  • Romatoid artrit hastasıyım nasıl beslenmeliyim ?

    Şüphesiz ki romatoid artrit (RA) hastalarının en çok sorduğu sorulardan birisi uymam gereken bir diyet varmı. Açıkcası bu konuda elimizde mucizevi bir diyet önerisi bulunmamaktadır. Ancak vücuttaki iltihab ile mücadele eden dolayısıyla roamtoid artrit için faydalı olabilecek diyet yada vitamin önerileri bulunmaktadır.

    RA hastası için en iyi diyet önerisi öncelikle dengeli beslenmedir. Bunun da temelinde bitkisel gıdaları koymaktadır. Öyleki RA hastasının aldığı gıdaların 2/3 kadarını taze meyve, sebze ve tahıllar oluşturmalıdır. Bu noktadan sonra genel olarak RA hastalarının diyetlerinde neler olmalı neler olmamalı özetleyelim.

    Tüketilmesi Önerilenler

    1. Kesinlikle omega 3 iltihabı düşürücü bir özelliğe sahiptir. Bu yüzden RA hastalarının diyetinde omega 3 içeren balık yer bulmalıdır. Uskumru, alabalık, somon ve tuna gibi soğuk su balıkları omega 3 açısından zengindir. Aynı zamanda omega 3 içeren vitaminler doktor tavsiyesine göre alınabilir. Ancak unutulmamalıdır ki ilaçlarla etkileşim yada kan basıncını yükseltebilmesi akılda tutulmalıdır.

    2. Sebze, meyve ve tahıllar içerdikleri lif nedeniyle iltihabın azalamsına ayrıca yardımcıdır.

    3. Akdeniz mutfağının en önemli ayrıntısı zeytinyağı iltihabı azaltma da ayrıca yardımcıdır. Bu yüzden mutlak surette zeytinyağı kullanmalıdır.

    4. RA hastalarında yapılan çalışmalar selenyum seviyelerinin düşük olduğunu göstermiştir. Selenyum tahıllı gıdalar ve istiridye, yengeç gibi kabuklu deniz hayvanlarında bol bulunan bir mineraldir. Selenyum ati-oksidan özelliğinden dolayı iltihabın kontrolünde önem taşıyabilir.

    5. D vitamini kalsiyum ile birlikte osteoporoz gelişiminde yada riskinde büyük önem taşımaktadır. Ancak D vitamini ayrıca immun sistem üzerine düzenleyici etkileri ile RA gelişim riskini azaltmaktadır.

    Tüketilmesi Önerilmeyenler

    1. Bazı gıdalar yada pişirme şekli iltihabın oluşmasını kolaylaştırmaktadır. hamburger, tavuk ve et gibi ızgara yada yüksek ısıda pişirilen gıdalar buna başlıca örnektir.

    2. Mısır, ayçiçeği, soya yağı kızartılmış ürünlerde bulunan Omega-6 yağ asidi içeren gıdalar iltihabın oluşmasını kolaylaştırmaktadır. Omega-6 içeren gıdaların omega-3 içeren gıdalardan fazla tüketilmesi hem iltihabın artmasına hem de obeziteye neden olabilmektedir.

    Sonuç olarak romatoid artrit hastaları için en iyi diyet önerisi sağlıklı ve dengeli beslenme olmalıdır. Akdeniz mutfağı temelinde sebze, zeytinyağı, taze meyva ile soframızı kurmamız en faydalı olanı gibi durmaktadır.

  • Erişkinde çölyak hastalığı

    Çölyak hastalığı, buğdaygillerdeki Gliadin ve benzeri proteinlere karşı gelişen iltihap yanıtı sonucu ortaya çıkan bir barsak rahatsızlığıdır. Buğdaygillerin diyet ile tüketilmesi sonucu (un ve unlu mamuller başta olmak üzere), barsakta başlayan iltihabın besinlerin emilimini engellenmesi ile sonuçlanır. Çocukluk çağında ishal, kilo kaybı ve büyüme-gelişme geriliği çok tipik bulgular iken, erişkin hayatında aniden ortaya çıkabilmektedir. Çocukluk çağındaki klasik şikayetlerin aksine erişkin hastalarda çok beklenmedik tablolar ile kendisini belli edebilir. Barsaklarda spazm (karın ağrısı ve kabızlık yapabilir), demir eksikliği anemisi (kansızlık), B12 vitamini ve folik asit eksikliği, D-vitamini eksikliği, menapoz olmadan erken yaşta kemik erimesi ve nedeni bulunamayan karaciğer enzim yüksekliği gibi değişik tablolarda gösterebilir. Bu nedenle bu tipte klinik tablosu bulunan insanlarda mutlaka Çölyak Hastalığının taraması yapılmalı ve kan testleri ile birlikte Endoskopi yapılarak oniki parmak barsağı biyopsileri alınmalıdır. Tedavisinde özel bir diyet uygulanmakta ve hastalar 6-12 ay içerisinde normale dönmektedirler. Hastanelerimizde Çölyak hastalığı ile ilgili kan testleri yapılmakta ve sedasyon ile (uyutularak) endoskopi işlemi yapılarak taramalar yapılmaktadır.

  • Ercep nedir, kimlere uygulanır ?

    ERCP (Endoskopik Retrograd kolanjiopankreatografi) yöntemi safra kesesinden safra yollarına düşen taşların çıkarılması, safra yollarındaki tümörlerin tanısı ve tıkanmaya bağlı gelişen sarılıkların tedavisi için safra yollarına stent takılması gibi işlemlerin yapılmasıdır. ERCP ileri tecrübe isteyen bir işlemdir. Endoskopik işlemler arasında komplikasyon riski en yüksek olanlarından bir tanesidir. Bu nedenle mutlaka tecrübeli gastroenterologlar tarafından yapılması gereken bir işlemdir.

    Safra kesesindeki taşlar toplumda sık görülür. Ancak her taş hastalığa neden olmaz. Birçoğunu kendi haline bırakmak, ameliyat olmaktan daha iyidir. Ancak bu taşlar iltihap yapar veya kanalı tıkarsa, safra kesesinin alınması gerekir. Bu işlem günümüzde genellikle laparoskopik (kapalı) ameliyat ile yapılır. Laparoskopik ameliyattan önce, eğer hastanın safra yollarına düşmüş bir taş versa veya bundan şüphe edilirse (ki genellikle MRCP denilen film ile bu anlaşılır), o zaman ERCP yapmak gerekir. ERCP bazen hastada sarılık, ateş oluştuğu zaman acil şartlarda yapılabilir.

    ERCP işlemi endoskopiye benzer bir aletle ağızdan girilerek oniki parmak barsağının ikinci kısmındaki safra yolunun açıldığı ağız şeklindeki bölgeye ulaşılarak yapılır. Buraya ulaşıldıktan sonra ters yolla (yani safra barsağa doğru aktığı düşünülürse, barsaktan safra yoluna doğru ilerleyerek) safra yollarının içine girilir ve buraya boyalı madde verilir. Bu sırada film çekilerek, safra yolunun içinde taş veya kitle varlığı tespit edilir. Bu aşamadan sonra, kanalın ağzı birkaç milimetre kesilerek genişletilir. Daha sonra bir balon veya basket dediğimiz aletlerin yardımıyla taş(lar) çıkarılır. İşlem doğru hastaya ve doğru nedenle yapıldığı zaman oldukça çabuk sonuç alınan, başarılı bir yöntemdir.

    ERCP’nin en önemli komplikasyonu bu işlemden sonra %2-5 sıklıkta görülen pankreas bezi iltihaplanmasıdır. Genellikle genç ve bayanlarda daha sık görülür. Çoğu hastada hafif geçer ama nadiren ağır seyredebilir. Bu durumu önlemek için çeşitli ilaçlar veya stent gibi yöntemler vardır. Uygulayıcı doktor bunlardan birini tercih edebilir. Bunların dışında kanama ve bir de kesi yaparken barsak delinmesi görülebilir. Bu durumlarda hastanın acil ameliyata alınması gereklidir. Ama bu komplikasyonlar 1000 hastada bir görülür. ERCP işlemi radyasyonla yapılan bir işlem olduğundan gebelerde uygulanması biraz farklılık gösterir. Gebelikte ERCP film çekmeden sadece kesi yapılarak, ve balonla taşların çıkarılması şeklinde veya safra yollarına geçici stent koyarak yapılabilir. Gebelik sonlanınca kalıcı tedavisi yapılır.

    ERCP ile safra yollarındaki taş çıkarılınca, hastanın kalıcı tedavisi için safra kesesi ameliyatı olması şarttır.

  • Kolonoskopi ve tedavisi hakkında

    Kolonoskopi birçok hastanın korkulu rüyasıdır. Bunun nedeni yetersiz bilgilendirmedir. Kolonoskopi tıpkı endoskopi gibi bir aletle, kalın barsakların tamamı ve ince barsakların sonuna kadar yapılan bir incelemedir. Kolonoskopi ağrılı bir işlemdir. Bu ağrının nedeni, işlem sırasında barsağın daha iyi görülebilmesi için verilen hava ve aletin bazı barsak noktalarına baskı uygulamasıdır. İlginç olarak, mide ve barsaklarımız kesme, dokunma, yırtılma gibi şeyleri hissetmez. Bu nedenle mideden veya barsaktan biyopsi alındığında, hasta bunu hissetmez. Ancak bu organlar gerilme ve şişme gibi hareketlere çok duyarlıdır. Hava ile şişirmek şiddetli ağrı yapar.

    Kolonoskopi işlemi günümüzde mutlaka propofol ile yapılmalıdır. Sedasyon dediğimiz uyku ilacı ile kolonoskopi yapılabilir ama bunun için hastanın uyumlu olması ve ilacın yeterince etki etmesi gerekir. Unutulmamalıdır ki, uyku ilacı tam bilinç kaybı yapmaz ve ağrı kesici özelliği yoktur. Bu nedenle bazı hastalarda iyi sonuç verirken, bazı hastalarda yeterince etkili olmaz ve ağrı hissetmelerine neden olur. Bu nedenle en iyi sonucu almak için benim tercihim “propofol” anestezisidir. Bu anestezi ile hasta işlemi tamamen duymamaktadır.
    Kolonoskopi özellikle erken kolon kanseri tanısında kanıtlanmış ve tıp kılavuzlarında önerilen bir yöntemdir. Her insanın 45-50 yaşından sonra en az bir kez kolonoskopi yaptırması gerekir. Kolonoskopi sırasında yakalanan polip dediğimiz oluşumlar, nadiren kansere dönüşebilir. Kolonoskopi esnasında bu polipler çıkarılarak, kanserden tamamıyla korunmak mümkündür. Yine burada dikkat edilmesi gereken noktalar şunlardır:

    1. Kolonoskopi yapan doktorun tecrübesi: Yapılan çalışmalarda polip saptama oranı tecrübeli doktorlarda daha yüksektir, ayrıca kolonoskopi sırasında çıkarken en az 7 dakika süreyle tüm kolon dikkatle incelenmelidir. Eğer doktorunuz bu konuya yeterince dikkat etmezse, polipleri gözden kaçırabilir.

    2. Kolonoskopi öncesi barsak temizliği: Kolonokopi öncesinde birkaç gün posasız diyet yapılmalı ve bir gece önce etkili bir barsak temizliği protokolü uygulanmalıdır. Yeterince temiz olmayan bir barsakta yapılan kolonoskopi mükemmel olamaz. Bu nedenle size yeterince zaman ayırarak bu konuyu anlatan bir doktor, hemşire veya görevli olmalıdır. Temizlik kolonoskopi başarısının ilk şartlarından biridir.

    3. Kolonoskopi cihazı: Yukarıda endoskopi cihazları için anlattığımız herşey, kolonoskopi cihazları için de geçerlidir. Bu cihazlar konusunda Dünyada önemli gelişmeler oldu. İleri teknoloji cihazlarda; HD monitör, FICE, NBI denilen ışık dalga boyunu değiştiren yöntemler, boyama yöntemleri ve büyütme gibi fonksiyonlar eklenmiştir.

  • Romatizmal hastalıklar göz yakınmalarına yol açabilir mi ?

    Romatizmal hastalıklar eklemleri sıklıkla etkiliyor olsa da göz, kalp, böbrek, akciğer ve karaciğer gibi hayati öneme haiz organları etkileyebilir. Bir çok romatizmal hastalığın ya başlangıcında yada ilerleyen döneminde göz yakınmaları karşımıza çıkabilir.

    Göz yakınmaları içerisinde en sık karşımıza çıkan bulgualr ise göz kuruluğu ve üveit olarak adlandırdığımız gözün iltihabi durumudur. Göz kuruluğu genellikle gözde yabancı cisim hissi, kum kaçmış hissi ve yanma batma ile kendini gösterir. Üveit ise biraz daha şiddetli bir durumdur. Gözde ağrı, bulanık görme, görme kaybı gibi ciddi durumlarla kendini gösterebilir.

    Göz kuruluğu ve üveit dışında gözü etkileyen daha nadir durumlar da mevcuttur. Ani görme kaybı, göz kapağında düşüklük yada şiddetli gözde ağrı ve kısmi görme kayıplarıda diğer bulgular içinde sayılabilir.

    Özellikle romatizmal hastalığı bilinen hastalarımızın göz yakınmaları durumunda doktorlarını bilgilendirmeleri hastalığın erken tanı ve tedavisi açısından büyük önem taşımaktadır.

  • Gastrit mide kanserine dönüşür mü?

    Mide bölgesinde ağrı, şişkinlik, gaz, açlık hissi ve sık yemek yeme isteği ile kendini belli eden gastrit, tedavi edilmezse kronikleşerek mide kanserine doğru giden bir tabloya yol açabilir. Gastritin başlıca nedenleri; alkol, sigara, çeşitli ilaçların uzun süreli kullanımı ve “helikobakter pilori” denilen bir bakteridir.

    Gastrit bağışıklık sistemi yetersiz kaldığında kronikleşebilir!

    Kronik gastritin en yaygın görülen nedenlerinden biri %80-85 oranda mide sıvısı altında yaşayabilen helikobakter piloridir. Bunun dışında kimyasal gastrit, otoimmun gastrit gibi nedenlerle de kronik gastrit gelişebilmektedir. Helikobakter pilori, genellikle çocukluk çağlarında bağışıklık sistemi tam olarak oturmamışken, kirli sulardan bulaşmaktadır. Bakteri mide hücrelerinin yüzeyinde, asit tabakasının altında kolonize olarak yaşamaktadır. İlk bulaştığında akut enfeksiyon yapmakta ve bağışıklık sistemi tarafından bertaraf edilemeyince enfeksiyon kronikleşmektedir.

    Gastrit doku değişikliklerine bu durum da kansere eden oluyor!

    Kronik gastrit ilerledikçe mide bezlerinde çekilmeye ve doku değişikliklerine (atrofik gastrit ve intestinal metaplazi) neden olabilmektedir. Bu durum da genetik yatkınlığı olan ve özellikle kanserojen maddelere maruz kalan bireylerde kansere gidişe zemin hazırlamaktadır. Mide bezlerinde doku değişiklikleri olan hastalarda mide kanseri dört kat daha fazla görülmektedir. Bu doku değişiklikleri mideden endoskopi ile alınan biyopsilerle saptanabilmektedir. Bu nedenle bu tür hastaların belli zaman aralıklarında endoskopik olarak takip edilmeleri gerekmektedir. Midede ileri derece doku değişikliği saptandığı zaman hasta çok daha yakından takip edilmelidir. Bu bölgeler özel endoskoplarla veya boyama yöntemleri ile tam olarak saptanmalı, endoskopik veya cerrahi yöntemlerle çıkarılmalı ve hastada kanser oluşmadan tedavi edilmiş olmalıdır.

    Yanmış gıdalar ve sigara en önemli tetikleyiciler

    Midede ileri derece doku değişikliği, başlangıç evre kanser ile eş anlamlıdır. Bu noktada beslenme alışkanlıkları oldukça önemlidir. Özellikle yanmış tütsülenmiş gıdalar, yağlı ve fazla miktarda kırmızı et tüketimi, ızgara ve çok pişmiş etler risk yaratabilmektedir. Salamura gıdalar, gıdalarda koruyucu olarak kullanılan nitrat içeren gıdalar nitritlere çevrilerek tetiği çekebilmektedir. Bunun yanı sıra antioksidanlar, C ve E vitaminlerinin koruyucu olduğu bilinmektedir. Sigara içimi de mide kanseri riskini en az dört kat artırmaktadır.

    Taze sebze meyve tüketin

    Kronik gastrit sorunu yaşayan kişiler vakit kaybetmeden bir hekime danışarak tedavi olmalıdırlar. Gelişen teknoloji ve endoskopi sayesinde bu hastalığın tanısı kolaylıkla konulmakta ve uygun yöntemle tedavi edilebilmektedir. Ayrıca kronik gastritin mide kanserine neden olmaması için bol miktarda taze sebze ve meyve tüketilmeli, sigaradan uzak durulmalı ve tespit edilmiş ise helikobakter pilori ortadan kaldırılmalıdır.

  • Karaciğer yağlanması hakkında

    Karaciğer yağlanması, karaciğer hücreleri içinde yağ damlacıklarının birikmesiyle ortaya çıkan bir hastalıktır. Karaciğer hücrelerinde yağ birikiminin yanı sıra karaciğerde sertleşme ve bazı ilerleyici hasara yol açan durumlar, siroza kadar gidebilmektedir. Karaciğer yağlanmasının görülme sıklığı, obezite ve insülin direncinden kaynaklanan, hareketsizlik ve beslenme bozuklukları gibi nedenlere bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Bu yüzden önümüzdeki yıllarda yapılacak karaciğer nakillerinin çoğunun, karaciğer yağlanmasına bağlı gelişen sirozlu ve bu nedenle gelişecek karaciğer kanserli hastalara yapılacağı öngörülmektedir. Karaciğer yağlanması olan kişilerde sıklıkla görülen belirtiler; halsizlik, bitkinlik ve isteksizliktir. Özellikle karaciğer testleri yükselen hastalarda halsizlik belirginleşir. Hastalığın tanısında kullanılan en temel yöntem ultrasonografidir. Bu yöntemle hastaya herhangi bir zararlı ışın vermeden, ses dalgalarıyla karaciğerin yapısı belirlenebilir. Ultrasonografik olarak yağlanma saptanan hastanın kanında karaciğer testlerinde yükselme ve insülin direnci olup olmadığına bakılmalıdır. Karaciğer testlerinde yükselme saptanan hastalar 3 veya 6 aylık düzenli takibe alınmalıdır. Hastalığın basit yağlanmamı yoksa ilerleyici tip mi olduğunu anlamanın en önemli yöntemi “karaciğer biyopsisi”dir. Bu yöntemde karaciğerden bir iğne ile parça alınıp incelenir ve karaciğerde inflamasyon olup olmadığı, karaciğerdeki sertleşme derecesi(fibrozis) ve risk durumu tespiti yapılabilmektedir.

    “150 DAKİKA YÜRÜYÜŞ”

    Haftada en az 150 dakika tempolu yürüyüş yapılmalı “Karaciğer yağlanmasını önlemede en önemli iki yöntem diyet ve spordur. Burada amaç hem kilo fazlası olan bireylerde ideal kiloya ulaşmak hem de insülin direncini düzeltmektir. Diyette özellikle günlük kalori alımının azaltılması, trigliseridden fakir beslenilmesi, bol sebze tüketilmesi, glisemik indeksi yüksek gıdalardan kaçınılması önerilmektedir. Hastaların ayda en fazla 3 kg vermesi hedeflenmelidir. Çünkü hızlı kilo alıp vermek de karaciğer yağlanmasının şiddetlendirebilmektedir. İnsülin direnci, karaciğer yağlanmasına neden oluşturma teorilerin temelini teşkil etmektedir. Bu nedenle karaciğer yağlanması olan kişiler günlük aktivitelerini artırmalıdır. Haftada en az 150 dakika olacak şekilde hızlı tempolu yürüyüş veya hafif tempolu koşu en çok önerilen spordur. Ağır kas egzersizleri ise önerilmemektedir”