Kategori: Dahiliye – İç Hastalıkları

  • Alk ve ros1 (+) akciğer kanseri tedavisinde güzel gelişmeler

    LORLATİNİB 3.jenerasyon ALK gene füzyon ve ROS1 translokasyon inhibitörü olarak Küçük Hücreli Dışı Akciğer kanseri tedavisinde yerini kuvvetli olarak alacak gibi durmakta.1.jenerasyon Crizotinib, 2.jenerasyon Ceritinib ve Alectinib’den sonra 3.jenerasyon ALK ve ROS1 inhibitörü karşımızda. Crizotinib çok başarılı sonuçlar elde etmişti, dirençli vakalarda Ceritinib tedavimize eşlik etmişti, son olarak Alectinib ALk serisinin köşetaşı Crizotinib’e üstünlük sağlamıştı.

    Gelişmeler çok güzeldi ve LORATİNİB’in faz II verileri çok daha güzel (18th IASLC World Conference on Lung Cancer (abstract OA 05.06). Beyin metastazlı hastaların da içerildiği ALK gene füzyonlu veya ROS1 translokasyonlu tedavi almamış çalışma grubunda LORLATİNİB 100mg ile %90 üzerinde yanıt alındığı bildirilmiştir (mükemmel sonuçlar). Hem ALK dirençli vakalarda hem de ROS1 translokasyonlu vakalarda yüksek etkinlik göstermesi, santral sistemine kolayca penetre olup beyin metastazlarına karşı da belirgin yanıt oranlarına sahip olması hastalar için güzel sonuçlar.

    ROS1 translokayonlu hastalarda Crizotinib tek onaya sahip ajandı. ALK direncinde etkin oluşu ile Crizotinib’e, ROS1 translokasyonunda da efektif olması ile Ceritinib ve Alectinib’e üstünlük sağlayacağı öngörülebilir.

  • Konumuz: hepatit c !

    Karaciğer kendini sürekli olarak yenileyen bir organ olduğu için zarar görmüş olsa bile eskisağlığına kavuşabiliyor. Vücudumuzu zehirlerden arındırma görevini üstlenen bu önemli organ en çok aşırı miktarda alınan alkol ve bilinçsiz ve aşırı kullanılan ilaçlar ve enfeksiyonlardan etkileniyor. Hepatit virusları vücuda girdiği ilk ayın sonunda harekete geçiyor ve kişiyi yorgun, halsız ve zayıf düşürüyor.

    ŞİŞKİNLİK SORUN BELİRTİSİ

    Karaciğerle ilgili sorunlar karnın üst kısmında şişkinlik ve aşırı tokluk hissi şeklinde kendini gösteriyor. Uzun süreli sıkça nükseden halsizlik de önemli belirtiler arasında yer alıyor. Bu belirtilerin görülmesi halinde mutlaka bir uzmana başvurarak gerekli görülen tarama
    testlerinden geçirilmesi gerekiyor.

    TEK SEBEBİ ALKOL MÜ?

    Kronik bir karaciğer rahatsızlığında alkolün payı yüzde 30-40 olarak gösterilse de hastalığın tek sebebi alkol olmayabiliyor. Kimyasal maddeler, ilaç veya virüse bağlı enfeksiyonlar da karaciğer rahatsızlıklarına sebep olabiliyor. Hepatit C, toplumda giderek yaygınlaşan bir hastalık. Virüsü her türlü vücut sıvısından bulaşabiliyor. Özellikle korunmadan yaşanan cinsellik Hepatit C riskini artırıyor.

    MANİKÜR, PEDİKÜR YAPTIRIRKEN DİKKAT!

    Hepatit C’nin en riskli yayılma yollarından biri de kuaför salonları. Kuaför salonlarında yeterince dezenfekte edilmeden kullanılan manikür ve pedikür aletleri ve yine yeterli hijyeni sağlamayan dişçi ekipmanları ya da dövme iğneleri virüs yayabiliyor.

    HALSİZLİK EN ÖNEMLİ SİNYAL

    Hepatit C halsizlik ve soğuk algınlığında yaşanan ağrılara benziyor. Virüs vücuda girdikten 30 ila 180 gün sonra belirtilerini vermeye başlıyor. Virüse 6 aya kadar direnç gösteren metabolizma ise bağışıklık kazanıyor. Ancak virüsün bulaştığı kişilerin yüzde 5-10’unda hastalık kronikleşebiliyor.

    SARILIKLA AYNI ŞEY Mİ ?

    Gözlerde veya vücutta meydana gelen sarılaşma, karaciğerle ilgili bir rahatsızlıktan dolayı kanda artan bilirubin denen madde miktarına bağlı olarak ortaya çıkıyor ancak bu hastalık sarılık, Hepatit C değil.Sarılık hepatıtler dışında pek çok karaciğer, safra kesesi ya da pankreas hastalığında görülebiliyor.

    NE YEMELİ ?

    Tüm Hepatit türlerinde olduğu gibi Hepatit C’den tedavisin de de doğru beslenme önemli rol oynuyor. Uzmanlar sağlıklı ve dirençli bir karaciğer için öncelikle tüketilen yağlar konusunda bilinçli olmamız gerektiğini söylüyor.

    Karaciğere yük olan hayvansal yağlar yerine bitkisel yağların tüketimi tavsiye ediliyor. Yine yeterince bakliyat tüketimi ve şeker tüketiminin en az seviyede gerçekleştirilmesi gerekiyor.Ayrıca fazla işlenmiş, katkı maddesı yoğunluğu yüksek gıdalardan uzak durulmalı ve gıdaların temızliğine tarım ilaçlarına bağlı olarak barındırdığı toksinler açısından dikkat edilmelidir.

    SORULAR

    1- Hepatit C vücut sıvısı (ter, cinsel ilişki) ve kan yoluyla bulaşıyor başka manikür, pedikür, dövmeci iğnesi dışında aklımıza gelecek bulaşma şekli var mı?

    Hepatit C nin bulaşması için virus içeren vüçut sıvılarının diğer kişinin vücut sıvıları ile kontağı gerekmektedir. Anneden doğumda ve sonrasında risk oranları farklı olmakla beraber bebeğe bulaş söz konusu olabilmektedir. Kronik hastalığı olup kan ürünü kullananlarda,
    madde bağımlılarında, diyalize giren böbrek yetmezlikli hastalarda , aynı evi paylaşıp diş fırçası jilet bıçağı gibi ortak kullanılan eşyalarda bulaş riski vardır.

    2- Belirtiler arasında Hailsizlik ve kaslarda zayıflık hissi, Baş ağrısı, Karın ağrısı (ki bu ağrısı karaciğer bölgesinin hemen üzerindeki bölge), Bulantı, Koyu renkte idrar (kola rengi), Kilo kaybı, Yağlı yiyeceklerden tiksinme ,Nadiren sarılık ve Eklem ağrıları var. Bu bilgi doğru mu?

    Evet tarif edilen şikayetler olabilmektedir.Ancak hepsi bir arada çoğunlukla görülmemektedir. Vakaların %70-80 ni asemptomatik dediğimiz fark edilmeden geçirilmektedir. Bu vakalar farklı sebeplerle tetkik edilirken rastlantısal olarak bulunmaktadır. Bu sebeple belirli aralıklarda taramaların yapılması oldukça önemlidir.

    3-Bunlardan Anjelina Jolie’de de görülen aşırı zayıflık nasıl seyrediyor 1. Aydan sonra hızla kilo mu kaybediyor kişi mesela ?

    Hepatit C de akut dönemde sarılıklı geçirilen formda beslenme bozukluğu nedeni ile kilo kaybı olabilir. Ancak daha sıklıkla görülen karaciğer yetmezliği ve karaciğer kanseri durumundaki terminal dönem hastalardaki kilo kaybıdır.

    Hastalığın sessiz taşıyıcılığı dediğimiz ve vakaların en büyük gurubunu oluşturan hasta kesiminde kilo ile ilişkili değişiklik olmaz.

    Bu nedenle kılo kaybının hastanın durumunu net olarak bilmeden hastalığa bağlamak uygun değildir.

    4- 6 aydan sonra kronikleşiyor hastalık siroz bu aşamada mı görülüyor yani hepatitin direnci tam bitirdiği dönemde o aşama en geç aşama galiba, nakil gereken. Atatürk de sirozdan öldü, nakil yapılsa ölmez miydi o halde ? o aşama da geçilmişti herhalde ?

    Hepatit C geçiren vakaların %70-80 kadarı 6 aydan sonra kronikleşmektedir. Ancak her kronikleşen vaka siroz ya da karaciğer kanseri olmamaktadır.

    Kronikleşen vakaların %15-30 unda kronik karaciğer yetersizliği yani siroz gelişir ve sonrasında da bu zeminde karaciğer kanseri oluşur. Kraciğer sirozu gelişmeyen ancak kanında virusun bulunduğu sessiz taşıyıcı dediğimiz vaka hastalığı bulaştırır ancak bu sebeple hayatını kaybetmez. Karaciğer nakli, karaciğer sirozu yada kanseri durumunda yapılan bir tedavi şekli ve hayat kurtarıcıdır.

    5- Hepatit C karaciğer hasarı dışında vücutta deri, böbrekler , tükürük bezleri, göz ve romatizmal sorunlara yol açabiliyor mu ?

    Evet, hastalık özellikle karaciğeri hedef görerek zarar veriyor .Ancak böbrek , kemik iliği, salgı bezleri gibi ek sistemleri etkileyip fonksıyon kaybına neden olabiliyor. Bazı damar yapısını tutan romatizmal hastalıklarla birlikteliği biliniyor.

    6- Aynı evde yaşayanlarda ortak kullanılan çatal kaşık da riskli mi ?

    Hepatit C nin ağız yoluyla bulaşı yoktur. Cünkü virus mide asidine dayanıksızdır. Ancak ağız içinde dudaklarda yara , çatlak olması halinde teorikte bulaşdan söz edilebilir.

    Virüs kimyasallara ve ısıya hassastır bu sebeple 60 derece üzerinde yıkama ve kaynatma ile elimine edilebilir. Ançak pek çok sağlık sebebi nedeni ile yıkanmamış ortak çatal kaşık kullanımını önermemekteyiz.

    7- Organ nakli ülkemizde başarı olarak ne oranda, hepatit c nedeniyle organ nakli yaptıran vaka oranı nedir? Organ nakline gelene kadar tedavi aşamasında olanlarda tedavi yöntemleri ve süresi hakkında bilgi verir misiniz ?

    2011 yılında ülkemizdeki karaciğer nakil sayısı 900 olup bu nakillerin %90 sebebi viral hepatitlere bağlı komplikasyonlardır. Nakilde başarı oranı vericinin canlı ya da kadavra olmasına bağlı olarak ve merkezlere göre değişkendir ancak %70-90 gibi yüksek oranlardadır.

    Hepatit C nin akut ve kronık döneminde tedavi vakaya göre hastalığın tespit edilen düzeyine ve tipine göre değişir. Ortalama tedavi süresi 1-1,5 yıl kadardır. Tedavide interferon denilen bağışıklık üzerine etkili ilaçlar ve anti viral ilaç gurubu kullanılmakatadır. Tedaviye cevap oldukça değişkendir. Hastalığın tekrarlama oranları yüksektir.

    8- Hastalık çocuklarda daha sinsi ilerliyor galiba okullarda çocukları nasıl koruyabilriz buhastalıktan? Önleyici aşısı yok mu peki ?

    Hastalığa yakalanan çocuklarda kronikleşme oranı ve yakınmasız seyretme oranı %90 gibi oldukça yüksektir.

    Bu sebeplerle hijyen kurallarına uyulması çocuklarda aile ve okul tarafından takip edilmelidir. Kan kardeşi olma gibi çocuklar arsında sık olan uygulamalar açısından aileler çocuklarını bilgilendirmelidir. Virusün yapısı ve alt grupları nedeni ile halen aşı çalışmaları başarısızdır. Tek korunma yöntemi hastalığı bilmek ve sakınmaktır.

  • Oruç ve kronik hastalıklar

    Oruç sağlık problemi olmayan insanlarda metabolizma ve kan biyokimyasında bazı değişikliklere sebep olmakla birlikte hastalık oluşumuna sebep olmaz.

    Her insanın kan biyokimyası yaşı, cinsiyeti ve odönemdeki çevre şartları ile uyumlu olarak açlık halinde değişiklik gösterir. En çok etkilenen parametreler kan şekeri böbrek fonksiyonları ve kan mineral düzeyleridir. Bu değişimler orucun ilk yedi ongünlük döneminde yoğun olup hastada

    baş dönmesi ,baş ağrısı, çarpıntı, susama hissi olarak kendini gösterir. Daha sonra bu değişimlere vücut uyumsağlar. Tip 1 ve tip 2 şeker hastaları, hipoglisemi hastaları, gizli şeker hastalığı olan hastalar uzun süreli açlık durumundan oldukça olumsuz etkilenirler.

    Kan şekeri düşüklüğü, baygınlık gibi sağlık problemler yaşama ihtimalleri yüksektir. Özellikle yaz dönemindeki uzun açlık dönemleri ve ilaç kullanımındaki düzensizlıkler bu duruma sebep olabilirler.

    Böbrekler sıvı ve mineral dengesizliğinden etkilenip böbrek hastalığı zemini olan hastalarda problem yaratabilir. Sağlıklı çalışan fonksiyon kaybı olmayan böbrekler sıvı alımının azalmasına uyum sağlar ve 24 saat içinde alınan sıvı ile vücuttaki taxınlerı rah atlıkla atabilir.

    Ancak fonksiyon kaybı olan böbrekler aynı miktar toxini atabilmek için daha fazla sıvıya ihtiyaç duyar.

    Bu durum gerçekleşmeyince hasta diyalize girecek duruma gelebilir.Böbrekten kum dökme, prostat hastalığı, küçük böbrek taşları sıklıkla oruçtan olumsuz etkilenmezler.

    Kalp yetmezliği, hipertansiyon, kroner kalp hastalığı benzeri hastalıklar sıklıkla bir arada olan ve hastaya göre şiddeti değişken olabilen hastalıklardır. Yoğun ilaç kullanmayan hafif düzeyde fonksiyon bozuklukları olan hastalar oruçtan olumsuz etkilenmeyebilir.

    Genel olarak yukardaki kronik hastalıklarda hastaların takibinde oldukları hekimler tarafından detaylı değerlendirilmesi, hastalığın mevcut oruç şartlarından nasıl etkileneceğinin ortaya koyulması gerekir.

    Oruç tutmasına izin verilen hastalarda kullanılan ilaç doz ve zamanlarının ayarlanması aynı zamanda hastaların diyetlerinin planlanması gerekmektedir.

    Hastaların birşey olmaz düşüncesi ile hekimleri ile iletişim kurmadan oruç tutması ciddi sağlık problemleri yaşamalarına neden olabilir. Unutulmamalıdır ki her hastanın hastalığı kendine hastır ve farklı önerilerle tıbben uygunsa oruç tutabilirler.

    Mide barsak hastalıklarının açlıktan etkilenme durumları değişkendir. Reflü hastalığı, hafif gastrit vakaları, irritabl barsak sendromu hastaları orucu tolere edebilirken, mide -ince barsak ülserleri, iltahabi barsak hastalıkları sağlık problemi yasayabilir.

    Kanser hastaları özellikle radyoterapi, kemoterapi gibi tedavi süreçlerinde oruç tutmamalıdır. Gebelik ve emzirme döneminde, ciddi nöropsikiatrik hastalarda oruç tutulması önerilmemektedir.

    KAN BAĞIŞI

    Kan tek kaynağı sağlıklı bağışcılar olan sadece acil durumlar için değil sürekli bir ihtiyaçtır. Kan bağışı hem toplumsal hem kişisel açıdan çok önemlidir.Her yıl binlerce insan bir kaza ya da hastalık sonunda kan bulamadığı için hayatını kaybediyor. Araştırmalar ülkemizde kan bağışı oranlarının %1 kadar olduğunu gösteriyor. Oysa ülkemizde her yıl iki milyona yakın kan ihtiyacı vardır.

    Bu ihtiyaç çoğunlukla hastaların yakınlarından sağlanabilmektedir. Kan bağışı kan bekleyen hastaların hayatını kurtarmanın yanında bağış yapan kişinin sağlığını da olumlu etkilemektedir. 18-65 yaş arası elli kilo üzerindeki herkes kan bağışlayabilir.

    Kan bağışı ciddi bir acısı olmadan 30-35 dakika süren bir işlemdir.Kan bağışı ile mevcut vücut kanının 1/13 u bağışlanmış olur ve bu miktar genç kan hücreleri ile 90-120 günde yerine konur.

    Bir insan yılda 3 kez kan bağışı yapabilir. Ancak düzenli bağışcı sayısı oldukça azdır. Kan bağışı öncesi bağışcı için bulaşıcı hastalık açısından testler yapılmakta bu testler bağışcının sağlığına hizmet etmekte ve bu hastalıklar için erken tanı imkan sağlamaktadır. Unutmayalın 35 dakika zaman ayırarak hayat kurtarabiliriz ve bunun yaşatacağı ruhsal tatminin yerini hiç birşey tutamaz. Toplum olarak kan bağışı konusunda duyarlı davranmalıyız.

  • Nedir bu çölyak ?

    Çölyak hastalığı, çölyak sprue, non tropikal sprue ve gluten enteropati de denilen bir takım genetik yatkınlığı bulunan kişilerde buğday, çavdar, arpa alımıyla uyarılan iltihabi bir ince barsak hastalığıdır.

    Hastalığın ortaya çıkması insanlık tarihi ile birlikte zamanımızdan yaklaşık 10.000 yıl önce tarımın başladığı Orta Doğu, Mezopotamya, Anodolu topaklarına dayanır.

    İlk kez Kapadokyalı Aretaeus milattan önce birinci yüzyılda yazdığı kitaplarında çölyak hastalığına benzer tablodan bahsetmiştir.

    Hastalık öyküsünün nerede ve ne zaman başladığı, buğday ve diğer tahılların insanoğlunun diyetine girdikten sonra olup olmadığı açıklanamamaktadır.

    Hastalığın bugünkü bilinen şekli ile tanımlanması önce 1887-1888 de İngiliz patolog Samuel Gee ardından hastalık ile gluten arasındaki ilişkinin bulunması Willem – Karel Dicke tarafından 2 . Dünya savaşı sırasında (1941-1950) olmuştur. Hastalık 1950 lerde özellikle Avrupa kökenli beyaz ırkta görülmekle beraber 1970 lerde kanda hastalıkla ilişkili antrikorların saptanması ile dünyanın her yerinde benzer sıklıkla görüldüğü fark edilmiştir. Halen Pasifik Adaları, doğu Çin, Japonya hastalığın nadir görüldüğü alanlardır.

    Bu durumun beslenme alışkanlıkları ile ilgili olduğu düşünülmektedir. Tarama çalışmalarında hastalığın sıklığı tüm dünyada artan bir eğri çizmektedir. Avrupa kökenli toplumlarda ortalama sıklık 1/100 iken, ülkemizde yapılan bölgesel çalışmalarda çocuklarda %1, erişkinlerde %0,8-1,3 arasında saptanmıştır. Bunun yanı sıra dünyada en sık olarak önceki bilgilerin tersine Batı Sahra Afrikasında %5,6 olarak bulunmuştur.

    Çalışmalar hastalığın yaşla birlikte arttığını göstermektedir ve kadınlarda erkeklerden daha sık görülmektedir. Ayrıca tek yumurta ikizlerinde ve birinci derece akrabalar arasında sıklık 10 kat fazladır.

    Otoummin bir hastalık olduğu için tip1 diyabet, tiroidit, Adisson hastalığı, osteoporoz, Down sendromu ve Ig A eksikliğinin olduğu vakalarda artmış risk vardır. İrrite barsak sendromu tanısı koyulmuş hastaların % 10 unda çölyak hastalığı vardır.

    Hastalığın oluşmasında genetik faktörlerin önemli rolü olmakla birlikte çevresel faktörlerde önemlidir. Diyete buğday dolayısıyla gluten girmedikten sonra hastalık oluşmaz.

    Bu nedenle beslenmelerinde buğdayın önemli yer tuttuğu toplumlarda veya değişen beslenme alışkanlıkları nedeni ile daha önce bu hastalığa yakalanmayan toplumlarda hastalığın görülme sıklığı artmaktadır.

    Bu tahıllar içinde sadece yulafın toksik etkisi tartışmalıdır.

    Buğday, yapısı itibari ile çavdar ve arpa ile benzerlik gösterir. Dolayısı ile çavdar ve arpada toksit etki oluşturur. Yapı itibari ile farklılık gösteren yulaf nadiren toksiktir. Ancak halen çok güvenilir değildir.

    Etkilenen bireylerin ince bağırsaklarinin iç yüzeyi bu maddelere(gluten ve gliadin) karşı farklı tepkiler geliştirir.

    Bu oluşumlar çölyak hastalarındaki kısıtlı savunma hücrelerini ve doku enzimlerini uyarır. Böylece ince barsak yüzeyinde hastanın kendi savunma hücrelerini uyarılma sonucu başlattığı bir tür iltahaplanma ince barsak iç yüzeyinde yıkıma neden olur.

    Hastalığın birinci derece akrabalar arasında sık görülmesi, gluten duyarlılığına yatkınlık (genetik şifrelenme ile teşhis edilebilir.

    Çölyak hastalığına yakalananların %90 dan fazlasında bu genetik şifrelenme belirlenmiştir. Sağlıklı kontrol grubunda genetik değişkenliğin görülme oranı ise %20-30 dur.

    Glutene maruz kalma süresi ile hastalık başlama ve gelişme süreside doğru orantı gösterir. Anne sütünün uzun süreli verilmesi, anne sütü verilirken ek gıdalara başlanması pek çok çalışmada yararlı bulunmuştur.

    Viral enfeksiyonlar, sigara ,gıda katkı maddeleri gibi çevresel faktörlerin hastalığın oluşumunda olumsuz yönde etkili oldukları düşünülmektedir.

    Bugün için önerilen anne sütünün ideal olarak uzun verilmesi ve 4.-7. aylar arasında anne sütü alırken tahıllı ek gıdalara başlanmasıdır.

    ÇÖLYAK HASTALIĞININ KLİNİK GÖRÜNTÜSÜ

    Çölyak hastalık kliniği oldukça farklı ve değişken olabilir. Hastalığın sindirim sistemi ve diğer sistemlerle ilgili belirtileri büyük oranda ince barsağın ilk kısmında gelişen emilim bozukluğuna bağlıdır.

    Yağlı, donuk görünümlü, alışılmıştan daha sık ve bol miktarda dışkı ise bu hastalığın en önemli göstergesidir.. Ancak süt çocuklarında tipik hastalık belirtileri daha az görülmektedir.

    Bunun yanında kan testleri sayesinde çok hafif bulguları olan hastalar bile tanı alabilmektedir.

    Toplum taramalarında çok sayıda yakınmasız hasta fark edilebilmektedir.

    1-Klasik Çölyak Hastalığı

    Daha çok süt çocukları ve küçük çocuklarda yaşının 6.-24. aylarında diyete gluten eklenmesi ile ortaya çıkan tipik olarak büyüme gelişme geriliği kronik ishal veya cıvık dışkılama, kusma, karın ağrısı, karın şişkinliği, kas zayıflığı, kas kontrol güçlüğü, iştahsızlık gibi mide barsak
    sistemi bulguları ve gıda emilim bozukluğu ile karakterize durumdur.

    Hastalık haftalar ya da aylar içinde ortaya çıkabilir.İshal halen en sık görülen bulgudur, akut veya sinsi olabilir.

    Bu çocukların büyüme ve gelişmesi yaşına göre geri kalır.Vitamin D ve kalsiyum eksikliğine bağlı olarak sıklıkla rikets tablosu ile tanı alırlar. Nörolojik bulguları da olabilen bu çocuklar emosyonel olarak çekinik, huzuesuz, mutsuz ve huysuz olabilirler.

    2- Klasik Olmayan- Atipik Çölyak hastalığı

    Çoğunlukla 5-7 yaş üstü büyük çocuklar ve yetişkinlerde görülür.

    Boy kısalığı, pubertede geçikme,diş mine tabakası bozuklukları, aftöz stomatit, tedaviye cevapsız veya nedeni tam olarak bilinmeyen demir eksikliği kansızlığı, kemik erimesi ve kemik zayıflığı, kronik eklem şikayetleri, kardiyomyopati gibi kalp kası bozuklukları, karaciğer testlerinde bozukluk, nörolojık bozukluk gibi bulguların yanında tekrarlayan karın ağrısı, bulantı, kusma, şişkinlik, mide yemek borusu reflüsü gibi atipik yakınmalr olabilir.

    Genç erişkinlerde ciltte döküntü kızarma, kurdeşen dökme vitiligo alopesi gibi bulgular olabilir. Atipik bulguları ve yakınmaları olan bireylerin çoğunda sindirim sistemi bulguları yoktur. Nedeni açıklanamayan demir eksikliğiolan yetişkinlerde hastalığa çocuklardan daha sık rastlanır. Yaşın ilerlemesi tyroid hastalığı ve norolojik bulgu sıklığını arttırır.

    3-Sessiz Çölyak Hastalığı

    Sağlam görünen bir çocuk yada yetişkinde tesadüfen tarama yapılırken hastalığın yakalanmasıdır. Bu vakalar yakınmasızdır. Bu nedenle risk grubu denilen grup taranmalıdır. Bu grupta hastalık %4-5 oranında görülmektedir.

    Son yıllarda sessiz çölyak hastalarının çoğunda hafif gözden kaçabilen hastalık bulgularının olduğu ve bazı psikiyatrik değişikliklerin olduğu gösterilmiştir. Dolayısıyla bu olgulara sessiz demek tamamıyla doğru olmayacaktır. Yakınmaları olan 1 olguya karşılık 7 sessiz olgu olduğu ön görülmektedir.

    4- Potansiyel Çölyak Hastalığı

    Kan testleri pozitif olduğu halde , ince barsak biyopsileri normal veya hafif değişiklik gösteren olgulardır. Önceleri hiçbir bulgu olmamasına rağmen ilerleyen yıllarda tipik hasta olma riski taşırlar. İzlenmeleri gerekir.

    KİMLERE TEST YAPILMALIDIR ?

    Yakınması olmayan hastalarda kimlere test yapılacağı tam belirlenmiş değildir. Ancak aşağıdaki gruplar taranmalıdır;

    -iştahsızlık
    -inatçı , kronik ishal
    -kronik kabızlık

    -tekrarlayan karın ağrısı ve kusma
    -kalıcı dişlerde mine kaybı
    -kısa boy
    -belirgin puberte geçikmesi
    -kansızlık
    -kemik erimesi
    – yüksek riskli gruplar

    HASTALIĞA NASIL TANI KOYULUR ?

    Çölyak hastalığı tanısı kesin olmalıdır. Çünkü bir ömür boyu devam edecek bir hastalıktır ve tedavisi de yaşam boyudur. Hastalığın tanısı ince barsak biyopsisinde karakteristik değişikliklerin varlığı ve glutensiz diyetle iyileşmenin görülmesi işe koyulur.

    Çölyak hastalığında tanının desteklenmesinde, risk gruplarının taranmasında ve glutensiz diyete cevabın değerlendirilmesinde kan testleri
    yararlıdır. Bu testlerin özgüllüğü ve duyarlılığı değişkendir.

    Tanısında tereddüt olan hastalarda genetik çalışma yapılmalıdır.

    Gıda intolerans tesleri çölyak hastalığı tanısı koymak için kullanılmaz. Gıda intolansı veya gıda alerjisi tümüyle farklı hastalıkları tanımlar, çölyak hastalığı ile ilgili değildir.

    HASTALIKTA TEDAVİ

    Tedavi ömür boyu sürecek olan glutensiz diyettir.BU tedaviye sıkı uyulması hastalığın gidişatı açısından önemlidir.Henüz alternatif tedavi yoktur.Sadece kararlı giden hastalarda yulafın diyete eklenmesi ile ilgili kesin kanı yoktur.

    Yine daha az immunolojık olan Etiyopya tahılı, akdarı, süpürge darısı, kara buğday gibi tahılların diyete sokulma çabaları devam etmektedir.

    Diyette ana tahıl grubunu mısır ve pirinç oluşturmaktadır. Ancak son yıllarda glutensiz buğday unu diyete girmiştir.Çölyak hastalığı dayanışma grubuna erken katılım uyumda yarar sağlar. Yakınmalar düzelene kadar sıklıkla eşlik eden laktaz yetersizliği nedeni ile laktozsuz diyette önemlidir.

    Hastaların hepsi mineral, vitamin eksikliği için taranmalı, kemik mineral yoğunluğu ölçümü yapılmalıdır. Eksikliler tedavi ile yerine koyulmalıdır. Çocuk doğurma yaşındaki tüm kadınlar folik asit almalıdır. Ayrıca hasta ve bakmakla yükümlü kişilere verilecek psikolojik destek tedavinin önemli bir parçasıdır.

    Çölyak hastalığı nedeni ile glutensiz diyete başlayan hastaların %90 nında 2 haftalık diyet sonrası klinik düzelme başlar. Tedaviye cevapsızlığın en sık nedeni diyetteki gluten kaçağıdır. Diğer sebepler arasında enfeksiyonlar, pankreas yetersizliği, besin alerjileri ve diğer
    tip kolitler olabilir.

    Hastaların küçük bir yüzdesinde uygun diyete rağmen kalıcı bağırsak yapı değişiklikleri olabilir, farklı bir neden bulunamaz. Çölyak hastaları barsak lenfoması, ince barsak kanseri, yemek borusu kanseri ve yutak kanseri açısından artmış riske sahiptirler takipleri gerekir.

  • Karaciğer sirozu nedenleri, belirtileri ve bulguları

    Karaciğer sirozu, karaciğerin normal sağlıklı dokusunun kaybı, bağ dokusu denilen dokunun normal dokunun yerini alması, yapının bozulması, damar yapısının bozulması ile ilerleyen kronik, yaygın, ilerleyici karaciğer iltahabıdır. Karaciğer sirozu öldürücü bir hastalıktır.

    Karaciğer Sirozu Nedenleri

    Hastalığın nedenleri sosyo – ekonomik ve kültürel farklılıklara göre değişkenlik gösterir. Bazı ülkelerde en önemli hastalık nedeni alkoldür. Uzakdoğu,Ortadoğu ve ülkemizde ise en önemli neden viral hepatitlerdir. Hepatit B’nin hastalık oluşturma sıklığı hepatit C’den fazladır. Bir kısım hastada ise otoümmin hastalıklar, toksik madde ve ilaçlar, metabolik hastalıklar(demir depolanması gibi), kalp yetmezliği gibi karaciğerde kan göllenmesi ile giden hastalıklar ve nedeni tespit edilemeyen hastalıklar olayın sebebidir.

    Karaciğer Sirozunun Belirti ve Bulguları

    Karaciğer sirozu her yaşta görülebilen ciddi bir hastalıktır. Erkek hastalarda görülme sıklığı daha fazladır. Hastalığın kompanse ve dekompanse denen iki klinik dönemi vardır. Kompanse dönemde klinik sinsi’dir. Dekompanse dönem hastalığın ilerlediği özgül bulguların görüldüğü dönemdir. Sinsi seyirli olan dönemde vakaların ancak %20- 30 una tanı konulabilir.

    Kompanse dönemde farklı sebeple yapılan değerlendirmeler sıklıkla hastalığın fark edilmesini sağlar. Bu dönemde halsizlik, çabuk yorulma, sindirim zorluğu, şişkinlik, boşluk ağrısı bazen sarılık ve karaciğer – dalak büyümesi olur. Kan testlerinde karaciğer fonksiyon testleri hafif yüksek bulunabilir. Kompanse dönem aylarca, yıllarca devam edebilir. Dekompanse dönem karaciğer yetersizliği bulguları ya da karıniçi damar basıncı artışı ile ortaya çıkabilir. Bunlar ciltte renk değişikliği, lekelenmeler, tırnak değişiklikleri, erkeklerde meme büyümesi, burun kanaması gibi kanamalı durumlar, cinsel fonksiyon bozukluğu, sarılık, karında şişme, bilinç bozukluğu gibi durumlardır.

    Karaciğer Sirozunun Tedavisi

    Hastalığın tedavisi hastalığın sebebine göre değişkenlik gösterir.Viral hepatitlerin takibi ve endikasyon oluştuğunda tedavisi, tüketilen alkol miktarının sınırlandırılması en önemli iki sebebi ortadan kaldıracaktır. Hastalık dekompanse döneme girdiğinde sebep ne olursa olsun tek tedavi şekli karaciğer naklidir.

  • İnsülin direnci nedenleri ve tedavi yaklaşımı

    İnsülin, pankreas isimli organın beta hücrelerinden salgılanan önemli bir hormondur. İnsülin öncelikle şeker metabolizması olmak üzere pek çok metabolik olayda önemli rol oynar. Bu hormon kana salındıktan sonra kandaki şekerin vücüt hücreleri tarafından (özellikle karaciğer ve kas hücreleri) alınmasını sağlar. Kandaki fazla glikoz karaciğerde glikojen, kas dokusunda yağa dönüştürülerek depolanır. İnsülin yağ ve proteinlerin parçalanmasını önleyen anabolik bir hormondur. Bazen farklı sebeplerden dolayı hücrelerimiz, kana salgılanan insülini algılayamaz yada zor algılar. Metabolik olayların akışı bozulur. Bu insülin direnci denilen durumun adıdır. İnsülin direncinde, vücut istediği – ihtiyaç duyduğu metabolik olayların gerçekleşmesi için pankreas’dan daha fazla insülin hormonu salgılamak zorunda kalır. Fazla salgılanan insülin vücuttaki yağ kitlesini arttırır. Bu artış aynı zamanda direnci oluşturan dokunun da artışı anlamına gelirki var olan insülin direnci daha da artar. Bir noktadan sonra artık pankreas yeterli insülin salgılayamaz hale gelir ve kısır döngünün sonunda hasta şeker hastası olur. İnsülin direnci kontrol edilmezse varılan nokta tip 2 şeker hastalığıdır.

    İnsülin Direnci Nedenleri

    Hastalığın nedenleri arasında genetik yatkınlık ön sırayı çekmektedir. Ancak sağlıksız beslenme, hareketsiz yaşam genetik yatkınlığı olmayan hastaların da hastalığa yakalanmasına neden olmaktadır. Aşağıdaki gruplarda insülin direnci oldukça sık görülmektedir. 40 Yaş üzeri fazla kilolu, bel çevresi geniş kişiler, Polikistik over hastalığı olan, gebelikte şeker hastalığı geçiren yada iri bebek doğuran kişiler, Ailesinde yüksek tansiyon, kan yağları yüksekliği, tip 2 şeker hastalığı, kalp – damar hastalığı olan kişiler, bazı ilaçları( beta bloker, kortizon gibi) devamlı ya da sıklıkla kullanan kişiler, Cushing, akromegali gibi hastalıkları olanlar, Yağlı karaciğer, gut, uyku – apne sendromu olanlar, bu hasta grupları sıklıkla taranmalı ve takip edilmelidir.

    Bu hastalar kan şekerindeki dalgalanmalardan dolayı; konsantrasyon güçlüğü, yemek sonrası ağırlık hissi, yorgunluk, tatlı gıda düşkünlüğü, açlığa tahamülsüzlük, kolay kilo alma, kilo verememe, karın etrafında yağlanma gibi şikayetlerle hekime başvururlar. Yapılan kan testlerinde sıklıkla insülin direncini gösteren homa-ır değeri yüksek olup buna yükselmiş karaciğer fonksiyon testleri, ürik asit düzeyleri ve bozuk lipid profili eşlik eder.

    İnsülin direnci, metabolik sendrom adı verilen sağlık probleminin en önemli bileşenlerinden biridir. Bu sağlık problemi beraberinde ciddi kalp ve damar hastalığı, beyi dolaşım hastalıkları, şeker hastalığı ve pek çok organ kanserini getirmektedir.

    İnsülin Direncinde Tedavi yaklaşımı

    Risk grupları öncelikli olmakla beraber toplumun geneli sağlıklı beslenme ve hareketli olma konusunda eğitilmeli ve yaşam şekli değişikliği sağlanmalıdır. Risk grubundaki kişiler hekimlerinin belirlediği sıklıkta takiplerini yapmalı ve yaşam şekli değişikliği yeterli olmayan hastalarda ilaç kullanımına gidilmelidir.

  • Gebelik dönemi ve diyabet!

    Gebelik dönemi, devam ettiği 9 aylık dönem ve sonrasındaki emzirme döneminde, vücutta pek çok sistemde değişikliğin meydana geldiği bir dönemdir. Gebelik öncesi var olan yada gebelikte ortaya çıkan pek çok hastalık anne ve bebekle ilgili ciddi sonuçlar doğurmaktadır. Gebeliğin planlanması ile birlikte anneadayının sağlık kontrolünden geçmesi en doğru başlangıçtır. Kronik sağlık problemi olan anne adayının sağlıklı bir süreç için takip eden hekim ile gebelik öncesi takip ve tedavi planı çıkarması esastır. Gebelik döneminin enciddi sağlık problemlerinden biri diyabettir. Gebelik öncesinde tip 1 veya tip 2 hastası olan kadınların kan şekerlerinin düzenlenmiş olması ve diyabetten kaynaklanan komplikasyonların kontrol altına alınıp gebeliğe engel durumların olmaması esastır. Gebelik anne adaylarında hiperinsülinemi ve insülin direncini ortaya çıkaran metabolik mekanizmaları tetiklemektedir. Bu mevcut durumu kötüleştireceği gibi olmayan diyabetin gestasyonel diyabet adı altında ortaya çıkmasına neden olabilmektedir. Bu durum genel olarak gebelerin %3-9’unu etkiler. Son zamanlarda her 5 kadından 1 inde ortaya çıkarak hastalık sıklığı gittikçe artmaktadır. Gestasyonel diyabet sıklıkla gebliğin 20. Haftasından sonra ortaya çıkmaktadır. Bu hastalık fetusta makrozomi,solunum sıkıntısı, kanda şeker ve kalsiyum düzeyi düşüklüğü,sarılıkla ilgili maddelerin artışı, gelişme geriliği, ani ölüm meydana getirebilmektedir. Annede plesanta sıvısının fazlalığı, abortus, doğum travması, preeklampsi riskini arttırmaktadır. Aynı zamanda doğan bebeklerde, çocukluk döneminde obesite, metabolik sendrom, tip 2 diyabet ve dikkat eksikliği hiperaktivite sıklığında artış yaratmaktadır. Gebelik öncesi diyabet oranı %12 iken gebelikte bu oran %88 düzeyindedir. Gebelikteki tanı ve tedavinin tek yoludur. Bu amaçla gebeliğin 24.-28. Haftaları arasında tarama amaçlı ogtt yapılmaktadır.Yapılması kısmen tartışmalı olmakla birlikte halen standardize edilmiş ve kabul görmüş tanı yöntemidir. Gestasyonel diyabet açısından risk altında olanlar: kilosu fazla yada obez olanlar, ailesinde diyabet hikayesi olanlar, gebelik öncesi glikoz intoleransı olanlar, polikistik over hastalığı olanlar, hipertansiyon problemi olanlar, tedavi amacı ile kortizon kullananlar, önceki gebeliklerinde diyabet yaşayan anne adayları risk altındadır. Tüm gebeler risk grubuna bakılmadan taranmalı ancak risk grubundakilerde tarama daha erkene çekilmelidir. Gestasyonel diyabet; diyet, egzersiz, insülin tedavisi ve kan şekeri takibi ile kontrol altına alınmaktadır. Kan şekerinin bellirli sınırlar içinde tutulması ile süreç başarı ile sonuçlanır. Bu dönemde anne ve bebeğin takibi bu konuda deneyimli kadın doğum, iç hastalıkları yada endorinolojı uzmanı ve diyetisyenle yürütülmelidir. Diyetteki amaç kişiye özel olmalıdır. Anne ve fetusun gelişimi ve beslenmesi için gerekli besin öğeleri sağlanırken kan şekeri korunmalıdır. Fazla kilolu annenin kilo alımı dengelenmeli, karbonhidrat tüketimi ayarlanmalıdır. Jinekolojik sakınca yoksa anneye günlük hafif egzersizler verilmelidir. Doğum sonrası annenin takinine 6-12 hafta sonra yapılan ogtt ile devam edilmelidir.

    Bilinmektedir ki; gestasyonel diyabet geçiren hastalardan %50 si ilerleyen yıllarda tip 2 diyabet geliştirmektedir.

  • Yorgunluk nedir, çeşitleri nelerdir ?

    19. Yüzyıl ve sonrasında toplumlardaki sosyal dokunun değişimi, çalışma şartlarının farklılaşması, kişisel rollerin farklılaşması ve ağırlaşması sonucu yorgunluk çok sık duyulan bir şikayet olmaya başlamıştır. Son yıllarda ülkemizde yapılan taramalarda 100 kişiden 55’i çok yorgun olduğunu dile getirmektedir. Bu oran İngiltere için yaklaşık %38 gibidir. A.B.D. de yapılan çalışmalarda yorgunluğun getirdiği ekonomik kayıp yıllık 43 milyar dolar düzeyindedir. Bu değerler olayın sıklığı ve topluma getirdiği ekonomik kayıpların oldukça önemli düzeylerde olduğunu göstermektedir.

    Yorgunluk için genel anlamda bir tanımlama yapmak zordur. Kişinin günlük aktivitelerine başlamak için kendinde yeterli gücü, enerjiyi bulamaması, ya da rutin aktivitelerinin bitiminde tükenmişlik hissinin gelişmesi durumudur. Yorgunluk, subjektif, kişinin algılaması ile ilgili bir yakınmadır, bu sebeple kişisel farklılıklar gösterir. Halsizlik, isteksizlik, güçsüzlük, yıpranmışlık, sıkıntı gibi tanımlamalar benzer durumu
    tanımlamak için sıklıkla kullanılır. Ancak, bazı hastalar egzersiz esnasındaki nefes darlığını veya bacaklardaki ağrıyı yorgunluk olarak dile getirebilir. Bu durumda tarifedilen yogunluk bizim sıklıkla kullandığımız tanımın dışında kalp – damar sisteminin hastalığının şikayet bulgusu olabilir. Bu sebeple güçsüzlük yorgunluk gibi yakınmaların arkasında gerçekte anlatılmak istenenin ne olduğu netleştirilmelidir.

    YORGUNLUK ÇEŞİTLERİ

    Fizyolojik Yorgunluk Sağlık durumu normal olan kişilerde stres, yetersiz dinlenme, yetersiz uyku, diyet değişiklikleri veya aşırı aktivite durumunda görülür. Yaşlı hastalarda bu tip yorgunluk daha sıktır.

    Organik Yorgunluk

    Bu tip yorgunluk bazı hastalıklarla birliktedir. Orta ve ileri yaş hastalarda en sık durumdur. Aile hikayesi, tam bir fizik muayene ve yapılan kan ve görüntüleme ile ilgili tetkikler sonrası nedeninin belirlenip, ilgili hastalığın tedavisi ile yorgunluk ortadan kaldırılabilir.

    Psikojenik Yorgunluk

    Genel olarak tüm yogunlukların %50 sini oluşturur. En sık depresyonla birliktedir. Herhangi bir yaş gurubunda oluşabilir. Çoğunlukla gün içinde azalır. Duygu, düşünce ve stres durumuna paralel olarak şiddeti değişebilir.

    Kronik Yorgunluk Sendromu

    19. Yüzyıl’da Kronik Nervöz Tükenme olarak tanımlanmıştır. Kronik yorgunluk sendromu büyük ihtimalle yüzyılımızın yaygın hastalığı olacaktır. Yaşlılarda nadirdir. Yorgunluğu olan hastaların %30 unda organik veya psikolojik sebep bulunmaz. Tanı koyulana dek idiyopatik kronik yorgunluk olarak değerlendirilir. Bu olgularda motivasyon azlığı konsantrasyon yetersizliği, güçsüzlük, irritabilite vardır. Sıklıkla psikomotor yavaşlama vardır. Yorgunluk çoğunlukla bir hastalık bulgusu olamakla birlikte kronik yorgunluk sendromu adı altında hastalığın kendiside olabilir. Yorgunluk her türlü bakteriyai, viral yada parazitik enfeksiyonun, kansızlık ve benzeri kan hastalığının, karaciğer yada böbrek hastalığının, kandaki vitamin ve mineral eksikliklerinin, hormonal hastalıkların, beslenme ve uyku bozuklukları sonucunda oluşabilir. Özellikle tiroid hormon yetmezliği, böbrek üstü bezi yetmezliği, büyüme hormonu yetmezliğive hipoglisemi gibi hormonal sebepler erken dönemde gözden kaçabilir.

    Kronik yorgunluk sendromunun tanısı içinse; tam bir klinik değerlendirme sonrası tanımlanamayan devamlı ve tekrarlayan yorgunluğun yeni ve bilinen bir zamanda başlaması, devamlılığı, sosyal ve iş hayatındaki aktivitelerde yavaşlamaya yol açması gerekir. 6 Ay üzerinde devam eden durumlarda bu sendrom düşünülmelidir.

    Yorgunluk yakınması; daha önce yaşanılmayan ölçüde yoğunsa, günlük aktiviteleri sınırlıyorsa, beraberinde başka yakınmalar mevcutsa, takipte olduğunuz kronik bir hastalığınız mevcutsa yada aile hikayesi veya vücut yapısı nedeniyle bazı organik hastalıklar açısından risk grubunda bulunuyorsanız ve kendi çabalarınızla geçmiyorsa zaman harcamadan bir hekimle görüşmelisiniz. Yakınmanın tehlikeye işaret edip etmediği bazı tıbbi araştırmalar sonucunda netleşecek bir durumdur. Pek çok sinsi seyirli kanserin ilk bulgusu yorgunluk olabilmektedir. Ve bu durumda kilo kaybı, beslenme bozukluğu ve hastalığın tutulma bölgesi ile ilgili pek çok ek yakınma sonradan tabloya eklenebilmektedir.

    KRONİK YORGUNLUK SENDROMU

    Bu sendrom sürekli ve tekrarlayıcı seyreden, bir çok sistemi etkileyen bir hastalığı tanımlamak için kullanılır.Tek bir sebebi yoktur.Bu hastalığın viral bir enfeksiyon tarafından çalışma dengesi bozulan beyin kaynaklı olduğu veya stres ve savunma sisteminde oluşan bozulmanın ve hedef sapmasının içinde olduğu bir durum olduğunu kabul etmeliyiz. Kronik yorgunluğun en ayırtedici özelliği yatak istirahati ile geçmemesidir. Bu sürecin sonucu bitkinliktir.

    Kronik Yorgunluğun Belirtiler Fiziksel Tükenmişlik Bulguları

    _ Başka bir nedene bağlı olmayan, istirahatle geçmeyen, 6 aydan uzun süren, ortalama günlük aktiviteyi en azından %50 azaltacak derecede, sürekli ve tekrarlayıcı fiziksel ve mental bitkinlik hissi.

    _Güçsüzlük, daha önce tolere edilebilen egzersizden sonra oluşan ve 24 saat ya da üzerinde devam eden bir durumdur.

    _Enerji kaybı

    _Yıpranma

    _Hastalıklara karşı daha hassas olma

    _Baş ağrıları

    _Bulantı

    _Kas krampları ve myalji

    _Bel ağrıları

    _Denge kaybı

    _Sindirim sorunları

    _Uyku bozuklukları

    _Çabuk yorulma

    _Hafif ateş ,üşüme

    _Boğaz ağrısı

    _Boyunda ağrılı lenf bezleri

    _Açıklanamayan genelleşmiş kas zayıflığı

    _Kaslarda katılaşma

    _Geçici eklem ağrıları

    _Farenjit

    _Bazı hastalarda gribal infeksiyon benzeri durumlar

    Duygusal Tükenmişlik Bulguları

    _Işıktan rahatsızlık

    _Düşünmede zorluk

    _Göz önünde beneklerin uçuştuğu hissi

    _Depresyon

    _Umutsuzluk , unutkanlık

    _Evde ,işte gerginlik- tartışma artışı

    _Kızgınlık

    _Net görememe

    _Huzursuzluk,sabırsızlık

    _Nezaket, saygı gibi pozitif bulgularda azalma

    Zihinsel Tükenmişlik Bulguları

    _Doyumsuzluk

    _İşi bırakma

    _Kendine ve işine karşı negatif yaklaşım

    _Hafıza problemleri

    _ İşi savsaklama

    Kronik yorgunluk sendromu A tipi agresif dediğimiz hırslı, titiz, mükemmeliyetçi, çabuk sinirlenen, tez canlı kişilik yapılarında daha çok görülür. Kentsel yaşam ve çalışma yoğunluğunun sonucu olarak bu toplumun bireylerinde daha sıktır. Doktorlar ve diğer yardımcı sağlık çalışanlarında, yönetici kadrosunda çalışanlarda, ekonomi alanında çalışanlarda daha yoğun görülür. Kadın cinsiyet erkeklerden daha fazla risk altındadır. Kronik Yorgunluk Sendromunun tanı amaçlı kan testleri yoktur.

    Tedavi planı:

    -tatil

    -egzersiz( kas gevşemesine yardımcı, hafif egzersizler)

    – günlük istirahat sürelerini uzatma

    -ilac ( ENADA – ülkemizde yok , ARCALİON)

    -vitaminler ( günlük ihtiyaca göre)

    -psikoterapi( hayat tarzı değişikliği)

    Gün içinde yaptığımız işler birbirine benzer olmakla birlikte yorgunluk durumumuz değişken olabilmektedir. Bu durum kendimizden, çalıştığımız ortamın fiziksel ve sosyal yapısındaki değişiklikten kaynaklanabilmektedir. Çalışma ortamımızda iş akışını bozmayacak şekilde yapabileceğimiz kadar sık istirahat etmeliyiz. Hayat akış hızımızı azaltmalıyız. Stresli ortamlardan uzak durmaya çalışmalıyız. Çalışma ortamını, bizi en az yoracak şekilde düzenlemeliyiz. Sosyal destek almalı, gereksiz sorumluluktan uzak durmalıyız.

  • Sonbahar alerjisi

    Sonbahar ayları ile birlikte alerjik hastalıklarda da bir artış görülmektedir. Özellikle geçmeyen öksürük ve geniz akıntısı burun tıkanıklığı gibi şikayetler ilkbahar ve yaz aylarının bitmesine rağmen devam ettiği hatta şiddetlendiği görülür. Peki bu şikayetler niçin tekrar artış göstermektedir sorusunun cevabı son bahar aylarında artış gösteren küfler ev tozları veya ragweed gibi yabani ot polenlerinin artması olabilir.

    İlk baharda polenlerin yapmış olduğu rahatsız edici alerjik şikayetleri son baharda küf mantarları üstlenmiştir. Tabii ki sadece küf mantarları değil ev tozu ve ragweed gibi yabani otların yol açtığı polenler de alerjik şikayetlerin artışına yol açar.

    Sonbahar ayların başlaması ile birlikte burun kaşıntısı, akıntısı, tıkanıklık ve hapşurma şikayetleri ile kendine gösteren alerjik rinit çoğu kez havaların soğuması ve grip salgınlarında artması ile birlikte oluşan mevsimsel grip ile karıştırılabilir. Mevsimsel grip alerjik rinit şikayetlerini kötüleştirebildiği gibi ciddi astım ataklarına da yol açabilir.

    Son baharda daha fazla kapalı ortamlarda vakit geçirmek ve kaldığımız ortamdaki çamaşırların kurutulması veya neme yol açabilecek olan nem yapan cihazların kullanılması da alerjik rinit şikayetlerinin artmasına yol açabilir.

    Son baharda alerjisinin nedenleri nelerdir ?

    Sonbahar aylarının girmesi ile birlikte yağmurlar ve yaprakların düşmesi çok güzeldir fakat küf mantarlarının da doğada artığı bir dönemdir. Alerjik rinit ve astımlı hastalarda sonbahar ayları burun akıntısı, hapşırmalar, gözlerde kızarıklıklar ve kaşıntılar nefes darlığı öksürük gibi uykusuz geceler ve sonrasında da gün içinde devam eden yorgunluk anlamına gelebilir. Yağmurlarla birlikte bitkilerin çürümesi ve sonrasında küfleri havaya yayılması sonbaharda alerjik şikayetlerin artışının en önemli nedenidir.

    İlkbahar aylarında ot ve ağaç polenlerine bağlı olarak oluşan şikayetler sonbaharda özellikle ağustos eylül ekim aylarında polen vermeye başlayan ragweed gibi yabani ot polenlerinin artışına bağlı olarak oluşur. Son baharda yabani ot polenlerin alerjik rinit ve astım şikayetlerinin artışına yol açabilir ayrıca özellikle ragweed polen alerjisi olanlarda muz,kavun ve kabak gibi gıdalara da hassasiyet ağız içinde kaşıntı vücutta kızarıklık kabarıklık gibi şikayetler olabilir.

    Sonbahar ve ilkbahar aylarının geçiş dönemlerinde ev tozlarına bağlı şikayetlerin arttığını biliyoruz. Ev tozu alerjisinin sonbahar aylarında şikayetlerde artışa yol açabileceğini unutmamak gerekli havadaki nemin artmasıyla ev tozlarının çoğalmasına bağlı olarak şikayetlerde de artış görülebilir. Bu aylarda ev tozu alerjisi olanların daha düzenli ilaç kullanması ve önlemlerini artırması gereklidir.

    Son bahar alerjisinin belirtileri nelerdir ?

    Yaz aylarının bitmesi ile birlikte evde daha fazla zaman geçirmeye başladığımız son bahar aylarında özellikle okullarında açılması ile birlikte çocuklarda küf ve ev tozu alerjilerine bağlı şikayetlerin ortaya çıktığını görüyoruz.

    Burun akması

    Sulu ve kaşıntılı kırmızı gözler

    Hapşırma

    Öksürme

    Kaşıntılı ve şiş burun

    Gözlerin altında koyu halkalar alerjik şikayetlerin başladığını gösterir.

    Öksürük son bahar aylarında kendini gösteren alerjinin ilk belirtisi olabilir bu yüzden hastaların geçmeyen öksürükleri var ve her ilk bahar ve son bahar aylarında ortaya çıkıyorsa alerji düşünmek gerekir bunun dışında son bahar aylarında kendini hissettiren mevsimsel grip salgınları da alerjik şikayetlerin alevlenmesine yol açabilir. Mevsimsel grip salgınları ile birlikte öksürük şikayetleri astım ataklarına ve buna bağlı hastane yatışlarına yol açabilir. Koku hissi kaybı varsa, sarı yeşil akıntı oluyorsa, tek taraflı burun tıkanıklığı varsa, ciddi bir yüksek ateşe yol açıyorsa enfeksiyon aklımıza gelmelidir.

    Sonbahar alerjilerinin tanısı nasıl konulur ?

    Sonbahar ayları ile birlikte ortaya çıkan burun akıntısı kaşıntı tıkanıklık hapşırık, gözlerde sulanma ve öksürük nefes darlığı gibi şikayetler alerjik rinit ve astım belirtileridir.

    Alerjik rinit kişilerin hem sağlık hem de sosyal yaşantısını etkileyip hayat kalitesini bozan ciddi bir sağlık sorunudur. Alerjik rinit sadece burun akıntısı kaşıntısı tıkanıklık ve hapşırma şeklinde kalmaz ne yazık ki ileri yıllarda diğer sağlık sorunlarını beraberinde getirir. Alerjik rinit belirtileri olan yetişkinlerde alerjik rinit teşhisi konulması için iyi bir hikaye alınması ve alerji testleri yapılması gerekir

    Sonbaharda görülen alerjik rinit teşhisi için öncelikle detaylı bir hikaye alınır. Yetişkin hastalarda sonbahar alerjilerinin hikayesi genellikle alerjik rinit ile başlar alerjik astım ile sonlanır. Burun akıntısı, tıkanıklık, kaşıntı ve sık hapşırma şikayetleri başladıktan sonra genellikle ileriki dönemde burun tıkanıklığı daha belirgin hale gelir ve ağızdan nefes almaya başlanır. Çocuklarda ağızdan nefes almaya bağlı olarak geniz eti büyümesi görülür. Ağızdan nefes almanın başlaması ile birlikte ileride hem yetişkinlerde hem de çocuklarda sinüzit farenjit ve kulak iltihabı kulakta dolgunluk hissi gibi şikayetleri eklenir ve zamanla geçmeyen bir geniz akıntısı ile birlikte öksürük şikayetleri başlar. Alerjik rinit tedavi edilmezse bundan sonra artık nefes darlığı hırıltı nefes alma öksürük şikayetleri ile birlikte astım oluşmaya başlar. Erken dönemde alerjik rinit tanısı koymak çok önemlidir. Sonbahar aylarında başlayan şikayetler yıl boyu devam edebilir.

    Sonbahar aylarında başlayan şikayetlerin tanısını koymak için alerji uzmanları tarafından alerji testleri yapılması gereklidir.

    Sonbahar Alerjisinin Teşhisinde Hangi Testler yapılır ?

    Sonbaharda ortaya çıkan alerjik rinit teşhisi için bazı testler yapılır. Bu testler içinde en önemlisi alerji deri testleridir. Alerji testleri her yaşta yapılabilmekle birlikte alerjik rinit teşhisi için genelde 2-3 yaşından sonra tüm yetişkinlerde yapılabilir. Alerji testi için en çok deri prick test dediğimiz ciltten yapılan testler tercih edilir fakat bazen deri testi yapılamayan hastalarda kandan da alerji testleri yapılabilir. Ciltten yapılan testler daha doğru sonuç vermektedir. Alerji testi dışında alerjik astım şüphesinde solunum fonksiyon testleri gerekebilmektedir.

    Sonbahar alerjisinin tedavisi nasıldır ?

    Sonbaharda görülen alerjiler içinde alerjik hastalıkların hepsinde geçerli olan alerjenden korunma ve önlem, ilaç tedavisi, alerji aşısı, tamamlayıcı tedavi geçerlidir.

    Sonbaharda özellikle küf ve ev tozlarının artışına bağlı olarak ortaya çıktığı için küf mantarlarından ve ev tozlarından korunmak önemlidir.

    Ev tozu ve küf için alınacak önlemler aşağıdaki gibi sıralanabilir.

    Havalandırma, içerideki küf gelişimini önlemeye yardımcı olur ama dışardan içeriye girebilecek olan küf ve polenler açısından çok rüzgarlı zamanlarda havalandırmamak gereklidir. Evde küf ve toz partiküllerini tutabilecek olan hava filtresi kullanılabilir.

    Kiler, yaprak yığınları, ormanlık alanlar gibi küfün yoğun olduğu yerlerden uzak durmaya çalışmak sonbahar aylarında uygun olur.

    Küf yoğun ortamlardan kaçınılması mümkün olmadığında bir yüz maskesi yardımcı olabilir.

    Mutfaklarda, banyolarında temizlik küf mantarlarını azaltmaya yardımcı olur.

    Kıyafetleri iç mekanlarda kurutmamak önemlidir

    Dolaplardaki giysiler arasında biraz boşluk bırakılması ve havalandırma için kapıları hafifçe açık bırakılması uygun olur.

    Banyolar, duşlar ve pişirme buharının diğer alanlardan uzak tutmak için iç kapıların kapatılması uygun olur.

    Depolama alanındaki özellikle gıdaların çürümemesine dikkat edilmesi gereklidir.

    Daha az bitki saksısı veya mümkünse hiç olmamasına özen gösterin. Bitkiler varsa küflerin büyümesini önlemek için toprağı değiştirilmesi uygun olur.

    Mümkünse evdeki nemlendiricilerden kaçınmaya çalışmak, ancak gerekliyse de nem oranını mümkün olduğunca düşük tutulması evde nem ve ısı ölçer kullanılması önemlidir.

    Bu tür önlemler sonbaharda alerjilerimizin alevlenmesini azaltabilir.

    Alerjik şikayetlerinin daha kötü seyretmesine yol açan mevsimsel grip içinde önlem alınması ve zamanı geldiğinde grip aşıların yapılması iyi olur özellikle alerjik astım şikayetleri olan hastaların grip aşısını yaptırması daha önemlidir.

    Alerjik şikayetleri kontrol altına almak için gerekli olan antihistaminikler nasal steroidler veya inhaler steroidler gibi ilaçlarlar düzenli kullanılmalı bu sayede astım ve alerjik rinit şikayetlerinin oluşmasını engellenebilir.

    Alerjik hastalıkların tedavisinde en önemli basamağı oluşturan alerji aşılarıda (immünoterapi ) alerjik şikayetlerin ortaya çıkmasını engelleyebilir. Alerji uzmanları tarafından uygun şekilde başlanan alerji aşıları ile alerjik hastaların tedavisi mümkün olabilir.

    Sonuç olarak;

    Son bahar aylarında küflerin, ev tozlarının ve polenlerin artışına bağlı olarak burun akıntısı tıkanıklık kaşıntı hapşurma öksürük ve nefes darlığında artış görülebilir.

    Alerjik yapıya sahip kişilerin sonbahar aylarında şikayetlerinin artmaması için önlemler alması alerjenlerden korunması, alerji ilaçlarını düzenli kullanması ve mevsimsel grip yakalanmamak için grip aşılarını yaptırması önemlidir.

    İnatçı öksürük geniz akıntısı ve rinit şikayetleri olan hastaların her son baharda şikayetleri artıyorsa alerji uzmanları tarafından alerji testlerinin yapılması gereklidir.

    Son baharda alerjisi olan hastalar alerji testleri ile tanısı konulduktan sonra uygun tedavi ile astım olmadan tedavi edilebilir.

  • Egzersiz, lenf kanseri riskini azaltıyor

    ​​​Kanada’da yapılan bir araştırmada non-Hodgkin lenfoma (Lenf kanseri) riskini azaltmada egzersizin rolünün olup olmadığı araştırıldı.

    Araştırma sonuçları, Cancer Epidemiology, Biomarkers & Prevention dergisinde yayınlandı. Çalışmada yaşam boyu yoğun egzersizin non-Hodgkin lenfoma riskini azaltabildiği saptandı.

    Çalışmada yer alan çeşitli yaşlardaki 820 non-Hodgkin lenfomalı hasta alınmış. 848 lenfoması olmayan kişiyle karşılaştırılmış. Katılımcılar fiziksel aktivite düzeyleri dâhil olmak üzere kendi genel sağlık ve yaşam biçimlerine ilişkin soruları yanıtlamışlar ve yaşamları boyunca en yoğun fiziksel aktiviteleri gerçekleştiren kişilerde non-Hodgkin lenfoma riskinin daha az egzersiz yapan kişilere göre yüzde 30 kadar daha düşük olduğu tespit edilmiş.

    Egzersizin sağlığa yararı birçok kişi tarafından vurgulanmakta ve söylenmektedir. Egzersizin hem kanser gelişimini önleyici bir aktivite olduğunu hem de kanser hastalarının tedavi başarısını artırdığı, tedavi yan etkilerini azalttığı çalışmalarda ortaya konmuştur.

    Düzenli egzersiz hayatımızın vazgeçilmezi olmalıdır.

    Sevgilerimle…