Kategori: Dahiliye – İç Hastalıkları

  • Dikkatli olun, diyabet sessizce yakalayabiliyor!

    Genellikle kalıtımsal bir hastalık olarak bilinen şeker hastalığı yani diyabet hiçbir belirti vermeden de ortaya çıkabiliyor. Toplumda görülme sıklığı giderek artan diyabet hastalığından korunmak için doğru beslenme ve düzenli egzersizleri kapsayan bir yaşam şekli benimsenmesi gerekiyor.

    Tatlı sevmediğim için bende diyabet yoktur demeyin

    Diyabetik hastalarda en çok rastlanan belirtiler çok su içme, sık tuvalete gitme, çok yemek yeme veya iştahsızlık, halsizlik, çabuk yorulma ve ağız kuruluğudur. Ayrıca bulanık görme, açıklanamayan kilo kaybı, inatçı enfeksiyonlar, tekrarlayan mantar enfeksiyonları, kaşıntı gibi hastayı ve doktoru uyarması gereken yakınmalar da olabilmektedir. Ancak son yıllarda bu belirtiler görülmeden ve hiçbir yakınma olmadan sadece taramalar sırasında yakalanan vakaların sayısı da giderek artmaktadır. Bu nedenle ailesinde diyabet öyküsü bulunan, hipertansiyon, kolesterol ve trigliserid değerleri yüksek olan, sıklıkla kan şekeri düşen kişilerin yılda bir kez kan şekerine baktırmaları gerekmektedir.

    Türkiye’de 6,5 milyon diyabet hastası var

    Diyabet; yaşam boyu süren bir hastalıktır. Kontrol altına alınmadığı takdirde kalp hastalıkları, böbrek yetmezliği, körlük gibi birçok hastalığa yol açabilir. Ülkemizde yaklaşık 6.5 milyon kişi diyabetle mücadele etmektedir. Bu oranın %7.5’u yeni tanı konulmuş diyabetik hastalardan oluşmaktadır. Toplumda giderek salgın haline gelen diyabetten korkmak yerine, hastalığı tanımak ve yaşam tarzını sağlıklı bir şekilde düzenlemek gerekmektedir.

    Diyabet hastası mısınız?

    Diyabet hastalığında tanı için açlık kan şekeri önemli bir kriterdir; ama yeterli değildir. Doğru tanının konulması için çok su içme, çok idrara çıkma gibi yakınmalar ile birlikte günün herhangi bir zamanında kan şekerinin 200 mg/dl ve üzerinde olması, açlık kan şekerinin (en az 8 saat açlığı takiben) 126 mg/dl üzerinde olması, 75 gr. glukoz yükleme testinde 2. saat kan şekerinin 200 mg/dl ve üzerinde çıkması ve A1c değerinin %6.5’in üzerinde olması gerekmektedir.

    Kimler risk altında?

    Obez veya kilolu bireyler özellikle risk grubundandır. (Beden kitle indeksi ≥25 kg/m2) Kadınlarda bel çevresi 88 cm, erkeklerde 102 cm üstünde ise bu durum tehlikeye işaret edebilir.

    Birinci derece yakınlarında diyabet bulunan kişiler

    İri bebek doğuran veya daha önce “Gebelik diyabeti” tanısı almış kadınlar

    Hipertansiyonu olanlar, kan yağları yüksek ve bozuk olanlar (HDL-kolesterol ≤35 mg/dl veya trigliserid ≥250 mg/dl)

    Daha önce diyabet öncesi durumlar saptanmış olanlar

    Polikistik over sendromu olan kadınlar

    İnsülin direnci ile ilgili klinik hastalığı veya bulguları bulunan kişiler

    Kalp damar hastalıkları veya serebral damar hastalığı bulunanlar

    Düşük doğum tartılı olarak doğan kişiler

    Hareketsiz ve yüksek kalorili dengesiz beslenenler ( Doymuş yağlardan zengin ve posa miktarı düşük beslenme alışkanlıkları)

    Şizofreni hastaları ve bazı ilaçları kullanan kişiler

    Solid organ (özellikle böbrek) nakli yapılmış hastalar beden kitle indeksi ≥25 kg/m2 seviyesinde ise özellikle dikkat etmelidir.

    Gebelik diyabeti taraması çok önemli

    Bebeğin yaşamsal risklerini en aza indirmek, iri bebeğin getirebileceği doğum zorluklarını azaltmak, annede ileride gelişebilecek Tip 2 diyabeti ön görebilmek amacı ile risk grubunda olsun olmasın tüm gebelerde diyabet taraması yapılmalıdır.

    Kişiye özgü bir tedavi planı belirlenmeli

    Tip 1 diyabet, kan şekerini kontrol eden hormonlardan insülin isimli hormonun yetersizliği veya etkisizliği temelinde gelişmektedir. Bu hastalarda çok su içme, çok idrara çıkma ve istemsiz hızlı kilo verme yakınmaları kısa bir sürede olmaktadır. Tip 2 diyabet adı verilen olgularda ise insülin hormonuna duyarsızlık vardır. Bu kişiler insülin yetmezliğinden önceki dönemlerde uzun bir süre insülin fazlalığı olan olgulardır. Ayrıca kan şekerinin kontrolünde etkili olan diğer hormonların düzensiz salınımları ile ortaya çıkan diyabet tabloları da bulunmaktadır. Burada doğru teşhis tedaviye olumlu etki etmektedir.

    Obez veya kilolu olan kişilerde, 40 yaşından itibaren 3 yılda bir diyabet taraması yapılması önerilmekle birlikte, risk faktörleri olan kişilerde açlık kan şekeri ile her yıl tarama yapılması gereklidir. Doğru beslenme ve egzersizi kapsayan bir yaşam değişikliği tedavinin ilk ve en öncelikli basamağıdır. Hastayı tanımak ve kişiye bağlı en uygun yöntem ne ise o tedavinin uygulanması gereklidir. Tip1 diyabet tedavisi için olmazsa olmaz ilaç insülindir. Tip 2 diyabet tedavisinde ise; tedavinin ilk basamağından itibaren düzenli ilaç kullanımı ve kilo kontrolü önemlidir. Hastalara beslenme alışkanlıklarının kalıcı olarak değiştirmesi ve bunun yaşam boyu devam edeceğinin anlatılması gereklidir.

  • Anemi (kansızlık) nedir? Belirtileri nelerdir ?

    Anemi sık görülen bir kan hastalığı olup, kandaki alyuvarların düzeyinde oluşan bir azalmadır. Halk dilinde kansızlık olarak tabir edilmektedir. Anemi birçok farklı sebep nedeniyle ortaya çıkabilir, kısa süreli veya uzun süreli olabilir. Bazı anemiler hafiftir veya kişi fark etmeyebilir, ancak aneminin bazı formları çok şiddetli seyredebilir.

    Kansızlık Belirtileri: Anemi; halsizlik, çabuk yorulma, baş dönmesi, nefes darlığı, çarpıntı, iştahsızlık, bulantı, sık hastalanma, daha fazla üşüme, dikkati toplamada güçlük, yüzde, gözde ve avuç içlerinde solgunluk gibi belirtilerle kendini gösterir. Ayak bileklerinde şişkinlik, ishal, kusma, burun kanaması gibi belirtiler de görülebilir.

    KANSIZLIĞIN (ANEMİ) NEDENLERİ

    Yetersiz demir alınması; normal beslenme sırasında gıdalar yoluyla alınan demirin yetersizliğinde görülür.

    Sosyo-ekonomik düzeyi düşük toplumlarda, beslenme alışkanlıkları yanlış olan insanlarda daha sık görülmektedir.

    Bebeklerde; ek besinlere geç başlama, anne sütü yerine inek sütüyle beslenme kansızlığa neden olabilir. Özellikle 6-24. aylar arasında sıktır.

    Erişkinlerde ise vejetaryenlik, yanlış uygulanan zayıflama rejimleri ve yeme bozuklukları da kansızlığa neden olabilir. Ayrıca adet kanamsının fazlalığı da kansızlığa yol açabilir.

    Doğumla ilgili nedenler; sık doğumlar, çoğul gebelikler, annenin 2 yıldan sık aralıklarla veya 4’ten fazla sayıda doğum yapması gibi durumlar kansızlığa neden olabilir.

    Demir gereksinimin arttığı durumlar; ülser kanamaları, kadınlarda adet kanamaları gibi kan kayıpları, parazit enfeksiyonları, özellikle bebeklerin ilk yaşı ve ergenlik dönemi gibi hızlı büyüme dönemlerinde vücudun demire olan ihtiyacı artar ve artan bu ihtiyacın tek başına besinlerden karşılanamadığı durumlarda kansızlık görülebilir.

    Demir emiliminin bozulduğu durumlar; uzun süren ishaller, kronik enfeksiyonlar, sindirim sisteminde bozukluklar vücuda alınan demirin emilimini bozarak kansızlığa neden olabilir.

    Kurşun zehirlenmesi; özellikle yoğun araç trafiğinin yaşandığı kent merkezleri başta olmak üzere akaryakıttaki kurşunun havaya karışması ile oluşan kurşun zehirlenmeleri de kansızlığa neden olabilmektedir.

    Kansızlık Tedavisi: Tedavide öncelikle anemiye neden olan unsurlar giderilmeye çalışılır. Basur, aşırı adet kanaması gibi nedenler varsa tedavi edilir. Eğer kansızlığın nedeni yetersiz beslenme sonucu demir eksikliği ise demir ve C vitamini açısından zengin besinler tüketilerek demir eksikliği giderilmeye çalışılır. İleri kansızlık durumunda ilaç tedavisi uygulanır. Hasta çok kan kaybetmişse kan nakli de gerekebilir.

    Kan yapıcı gıdalar olarak üzüm, dut ve keçiboynuzu pekmezi, arı poleni, bal oldukça yararlıdır. Ayrıca, kansızlığa karşı alınabilecek önlemlerden biri de, vücudun demir emilimini azaltan çay, kahve, sigara, alkol ve koladan uzak durmaktır.

    Gebelikte, çocuklarda ve bebeklerde kansızlık sık görülebildiği için özellikle gebelerin ve çocukların yeterli ve dengeli beslenmesine ve gerekiyorsa demir takviyesi yapılmasına dikkat edilmelidir. Gebelikte, çocuklarda ve bebeklerde görülen kansızlık gelişim bozukluklarına da neden olabileceği için çok dikkat edilmelidir.

    Kansızlık (anemi) tedavisinde beslenme önerileri:

    Kırmızı et, kuru baklagiller, kuru meyve (kuru üzüm, kuru incir gibi), yeşil yapraklı sebzeler, pekmez çok yiyin.

    Vitamin – C (günde 100 miligram) alın. C-vitamini demirin bağırsaklardan demir emilmesini arttırır.

    Demir bakımından zengin besinler alın (baklagiller, mercimek, darı, nohut, koyu yeşil renkli sebzeler, pekmez, demirle zenginleştirilmiş tahıl ürünleri, kuru kayısı, kuru şeftali, balkabağı, ay çekirdeği, fıstık, ceviz, badem, soya fasulyesi gibi).

    Demir hapı alanların yoğurt alması faydalıdır. Yoğurtta bulunan laktik asit demirin vücutta depolanmasını kolaylaştırır.

    Demir emilimini azaltan besinlerden uzak durun: kafeinli içecekler, süt ve kepek (kepekli ekmek gibi).

    Eğer demir eksikliği aneminiz yoksa demir almanıza gerek yoktur.

  • Metformin ve dpp-4 inhibitörlerinin birlikte kullanımının kardiyovasküler sisteme etkileri

    Diabetic Care dergisinde yayınlanan yeni bir makale de (9 Ekim 2017) metformin ve DPP-4 inhibitörlerinin birlikte kullanımının kardiyovasküler ölüm, ölümcül olmayan kalp krizi (miyokard infarktüsü) ve ölümcül olmayan inme üzerine etkileri ortaya kondu.

    Dr. Crowley’s ve arkadaşları 3 büyük çalışmayı inceleyerek metformin ile DPP-4 inhibitörlerinin (sitagliptin, saxagliptin, alogliptin) beraber kullanımının kardiyovasküler sistem üzerine etkileri ile ilgili buldukları sonuçları yayınladılar.

    DPP-4 inhibitörlerinin kardiyovasküler ölüm, ölümcül olmayan kalp krizi (miyokard infarktüsü) ve ölümcül olmayan inme üzerine nötr etkisi olduğu bilinmektedir. Saksagliptin ise kalp yetmezliğine bağlı hastaneye yatış sıklığını artırmaktadır.

    Metformin ve DPP-4 inhibitörlerinin beraber kullanımının bu üç hastalığın görülme insidansını, metformin kullanmayan sadece DPP-4 inhibitör kullanan bireylere göre düşürdüğü tespit edildi. Hatta Metformin kullanmayan bireylerde DPP-4 inhibitörinin zararlı etkileri gözlemlendi.

    Metformin barsaklarda inkretin üretimini artırarak etki ediyor. DPP-4 inhibitörleri de inkretinlerin yıkımını azaltıyorlar. Böylelikle metformin ve DPP-4 inhibitörleri beraber kullanıldığında hem inkretin salınımı artıyor hemde yıkımları azalıyor. Bu ilaçların beraber kullanımı Diyabet hastalarında hem şeker regülasyonu hemde kardiyovasküler olaylarda azalma meydana getirebilir

    (İnkretinler Glukoza bağlı insülin salınımında artış yaparak etki gösterirler)

  • Geleceğe bakış: immünoterapi öncesi gaita nakli: neoadjuvan fekal bakteriyoterapi

    Tedavi amaçlı olarak gaita materyali ilk kez, 4. yüzyılda Çin’de ‘’Sarı Çorba’’ ismiyle ishalli hastalarda verilmiştir. Literatürde 1958 yılında Eiseman ve arkadaşları tarafından ‘’Surgery’’de yayınlanan bir makalede, fekal enemanın psödomembranöz enterkolitte tedaviye yardımcı olduğu belirtilmiş ve güncel tıpda ilk kullanım olarak literatüre geçmiştir.

    Günümüzde ‘’Fekal Mikrobiyata Transplantasyonu (Fekal Bakteriyoterapi)’’ özellikle dirençli psödomembranöz enterkolit, ülseratif kolit ve irritabl barsak hastalıkları gibi durumlarda uygulanmakta, Çölyak, FMF gibi gastrointestinal sistem hastalıklarında denenmektedir.

    Hepatik ensefalopatide ise ensefaloti tablosuna girmeyi ve de oluşan tablodan çıkma sürecini azalttığını belirten yayınlar da literatürde görülmektedir.

    İnsan vücudunda yaklaşık 2-3 kg ağırlığında, insanla beraber yaşayan mikroorganizma topluluğu mevcuttur ve bu organizmalar ‘’Mikrobiyata’’ olarak tanımlanır. Laboratuvar ortamında elde edilen bu organizmalara ait genetik materyal ise ‘’Mikrobiyom’’ olarak adlandırılmaktadır.

    Science dergisinde Kasım 2017’de yayınlanan MDAnderson merkezli bir prospektif makalede (Gopalakrishnan V ve arkadaşları), ileri evre malign melanomlu hastalarda immünoterapi (anti PD1) öncesi oral ve barsak florası değerlendirilmiş, tedavi cevabına etkisi amaçlanmıştır.

    Yapılan analiz sonuçlarında gaita örneklerindeki mikrobiyal genetik materyal çeşitliliğinin (alfa çeşitlilik) fazla olduğu ve özellikle Ruminococcaceae bakteri familyasının baskın olduğu hastalarda tedavi yanıtlarının daha iyi olduğu belirtilmiştir.

    Yüksek mikrobiyom çeşitliliği, ilermenin durdurulduğu süreyi anlamlı derecede uzatmıştır ayrıca Ruminococcaceae ailesine dahil olan Faecalibacterium’un oran olarak fazla saptandığı hastalarda yine anlamlı olarak hastalıkta ilerlemenin daha uzun süre durdurulduğu makalade belirtilmiştir.

    Bunun onkoloji açısından önemi şudur: Elinizde son yılların en önemli kanser tedavi ilaçları-immünoterapiler- mevcut ve barsaklardaki uygun bakteriyel oluşum, tedavinin etkinliğini arttırmakta (tabii daha ileri çalışmalar beklenmeli). Ama diğer hastalılardaki etkinliğinin gösterilmesi, uygulanımının kolay olması ve de immünite ile etkileşimde olması, kemoterapi, radyoterapi, immünoterapi derken ‘’Bakteriyoterapi’’nin de onkoloji gündemine gireceğini göstermekte. Muhtemelen de immünoterapi etkinliğini arttırmak için, immünoterapi öncesi yani neoadjuvan olarak yerini alacak gibi durmakta.

  • Böbrek tümörlerinde bir ilk; adjuvan tedaviye fda’den onay

    FDA bir ilk olarak, böbrek tümörlerinde bir ilaca adjuvan tedavi olarak onay verdi. Metastatik hastalığın tedavisinde en önemli köşe taşlarından biri olan Sunitinib, FDA tarafından Böbrek tümörü hastalarında (yüksek riskli olanlar) adjuvan tedavide onaylandı.

    Böbrek tümörlerinde diğer tümörlerde olduğu gibi adjuvan (başka organlara yayılmamış hastalarda, tümörün cerrahi olarak alınması sonrası hastalıksız durumda iken belirli bir süre zarfında verilen tedavi) tedavi çalışmaları yapılmakta idi, ancak istenen başarı 6000’e ulaşan hasta sayısında yapılan birçok çalışmada elde edilemedi. Büyük ölçekli faz III ASSURE çalışmasında (2016) sunitinib ve sorafenib, PROTECT çalışmasında (2017) Pazopanib, ARISER çalışmasında (2016) Girentixumab (Karbonik anhidraz IX inhibitörü MAB) adjuvan tedavide araştırıldı ama istenen faydanın oluşmadığı görülmüştü. Bu arada axitinib ve everolimus adlı metastatik hastalıkta faydalandığımız ilaçların, adjuvan potadaki çalışmaları ise devam etmekte, sonuçları beklenmekte.

    2016 da yayınlanan S-TRAC çalışmasında, sunitinib, yüksek riskli (Evre III (T3 veya lenf nodu metastazı mevcut) Clear Cell Renal Hücreli Karsinom ) hastalarda adjuvan tedavide 1 yıl süre ile verilmiş ve 5 yıllık takipte, amaçlanan primer sonlanım noktası olan hastalıksız süre açısından anlamlı fayda elde edilmişti. Çalışmada görülen yan etkilere rağmen, hastalıksız sürede gösterdiği katkının anlamlı olması nedeni ile FDA tarafından onay verildi.

    Kasım 2017 önemli bir dönüm noktası oldu böbrek tümörleri açısından. Farklı bir çerçeveden bakarsak, farklı tümör gruplarında bir çok çalışma olmasına rağmen, imatinib’ten uzun bir süre sonra bir tirozin kinaz inhibitörü adjuvan tedavide onay aldı. Kanser tedavisindeki devrimlerin, en son, en önemli baş aktörlerinden olan immünoterapi ajanları elbet böbrek tümörlerinde de irdelenecektir. Ve umuyorum ki hastalarımızı ve onkologları güzel sonuçlar beklemekte.

  • ‘’yan etki ne kadar fazla ise, kanser tedavisinden yarar o kadar fazladır’’ inancı doğrulanıyor mu?

    Onkologlar birbirine zıt şu iki durumla çok karşılaşırlar: Kanser tedavisi alan hastalardan bir kısmı, yan etkiye daha fazla maruz kalırken, daha fazla fayda göreceğini düşünerek bu duruma az da olsa memnun olmaktadır. Bir kısmı ise herhangi bir yan etki görmemesine rağmen tedavinin etkin olamamasından endişe etmektedir. Doğrusu da gelişen yeni jenerasyon kemoterapötik ilaçların yan etki profilinin düşürülmesi için üzerinde çok çalışılması ve de toksisite için kullanılan ilaç yelpazesinde genişleme nedeni ile yan etkilerin sıklığı ve derecesi azalmıştı; eskisi kadar yoğun yan etkiler ile karşılaşılmamakta idi.

    Ancak 2005’ten sonra hedeflenmiş tedavilerin gündeme gelmesi ve uygulanması ile farklı yan etkiler görülmeye başlandı. Özellikle erlotinib-cilt döküntüsü, cetuximab-cilt döküntüsü, sunitinib-hipertansiyon gibi tedavi ajanı-yan etki eşleşmelerinde tedavi etkinliğinin arttığı çalışmalarda gösterilmiştir. Ayrıca yine tümör hücresinde artmiş 1000 kat etkinliği ile tümör semi selektif kabul edebileceğimiz kapesitabin-el ayak sendromu eşleşmesinde de bu etkinlik artışını görmüştük.

    Asıl bahsedeceğimiz, kanser tedavi potasında, cerrahi, kemoterapi, radyoterapi ve hedeflenmiş tedavilerden sonra 5. jenerasyon tedavi alanı olan immünoterapilerde ki yan etki-tedavi başarısı olacaktır.

    JAMA Oncology Eylül 2017 sayısında yayınlanan bir makalede, Akciğer karsinomu nedeni ile Nivolumab (Opdivo) tedavisi (immünoterapi) alan hastalar irdelendi, immünoterapiye bağlı yan etki gören hastaların tedavi yanıtı ve tedaviye yanıt süresi, yan etki görmeyen hastalardan daha fazla olduğu gösterildi. Tedavi yanıt süresi arasında, 9.2 aya karşı 4.8 ay gibi neredeyse 2 kat fark vardı ve anlamlı idi.

    Çok da anlamlı bulmadığımız ‘’Fazla Yan EtkiàArtmış Tedavi Yanıtı’’ inancı, yeni nesil tedavi ajanları sonrasında, kanıtlanmış bir argüman olarak yerini alacak gibi durmakta.

    Ama hedef ve isteğimiz her zaman ‘’Minimum Yan EtkiàMaksimum Tedavi Yanıtı’’ olacaktır.

  • Telomer tedavisi-gerçekten hikaye mi?

    Telomer bugünlerde sıkça bahsedildiği gibi kromozom uçlarında bulunan, Telomerase enzimi tarafından sentezlenen, kromozomların uç sonlanımlarında bulunan, tekrarlayan DNA uzantılarıdır. Genel olarak her hücre bölünmesinde kısalma olmaktadır. Haliyle zaman ilerledikçe kısalma olacaktır. Bu arada üreme hücreleri gibi, kök hücreler gibi hücre gruplarında telomerase enzimi eksprese ve aktive edilebilmekte, hücre yaşlanmasının önüne geçilip, sürekli bölünme sağlanmaktadır.

    Telomer kısalması ile (erken yaşlarda görülen kısa telomerlerle karakterize ‘’Telomer Sendromu’’nda olduğu gibi) hastalıkların arttığı, yaşlanmanın olduğu, hücrelerdeki mutasyonel yükün arttığı gösterildiği, bunun sonucu olarak kanser insidansının arttığı literatürde belirtilmektedir. Ancak burada ilginç bir nokta var; Kanser hücreleri devamlı bölünmesine rağmen kromozomlarında uzun telomerler mevcuttur ve bu durum hücrelerin immortal olmasını sağlamaktadır. Öyle ise kısa telomer kanser oluşumu için (yaş arttıkça kanser insidansı artar) artmış mutasyonel yük nedeni ile bir sebeb iken, uzun telomer kanser hücrelerinin ölümsüzlüğüne sebeb olmaktadır.

    DOLAYISI İLE TELOMERLERLE OYNAMAK KANSER GÖRÜLMESİNİ ARTTIRIR TEZİNİN GERÇEKLEŞMESİ İÇİN BEKLEMEK GEREKİR.

    Genetik mühendislik, gen tedavisi önemli konulardır ve geçtiğimiz aylarda ilk gen tedavisi tedavi onayı aldı. Özellikle kanser alanında tümör baskılayıcı genlerin normal hücrelere vektörler aracılığı ile integrasyonu ve kanser oluşumunun önüne geçilmesi, gen tedavisinin önemli konularındandır. Genetik mühendislik önümüzdeki yılların önemli tedavi alanı olacaktır.

    Teorik olarak telomer tedavisi, telomerase geninin vektörlerle aktive edilerek bu enzimin ekpresyon ve aktivasyonun arttırılması ile vücut hücrelerinde telomerlerin uzun kalması, DNA bozunmasının azaltılmasına, hücre dengesinin ve mitokondrial aktivitenin korunarak, hücre yaşamının ve canlılığının arttırılmasına sebeb olacaktır. Bu durum şu anki literatür bilgileri ile yaşamı uzatma anlamına gelmektedir.

    DOLAYISI İLE TELOMER TEDAVİSİ ÇOK DA HİKAYE GİBİ DURMAMAKTADIR.

    Yalnız bir görüş de şunu demekte: Telomerler acaba hücre yaşlanmasının sonucunda her hücre organeli gibi bozunmaya uğradığı için mi kısalmakta ? Basitçe şöyle: Yaşlandığımız için mi cildimiz kırışmakta yoksa cildimiz kırıştığı için mi yaşlanmaktayız ?

    Kanımca bu basit bir konu olmaktan çok ileride birçok araştırmaya kapı açacak önemli (artıları ve eksileri ile) bir tartışma alanıdır. Yalnız bu tedaviler için literatür kanıtlarının kuvvetlenmesini beklemek tedavi kararı için daha gerçekçi olacaktır.

    Kısaca BEKLEYELİM ama BASİTE İNDİRGEMEYELİM.

  • “kanser, ailenin hastalığıdır”

    Çağımızın vebası kanser hastalığı; “Kanser, maalesef ailenin hastalığıdır. En sevdiklerimizin duygularına, acılarına duyarsız kalmamız
    mümkün değildir. Aile kavramının güçlü olduğu kültürümüzde, bu ülkemiz için daha da önemlidir” !!

    “AİLE ÖYKÜSÜ MUTLAKA ÖNEMSENMELİ”

    Kanser Taramaları & Taramaları kimlere ve ne kadar sıklıkla tavsiye ediyoruz ?

    Kadınlar, 40’lı yaşlardan sonra her yıl mamografi çektirmeli. Rahim ağzı kanserleri için en fazla 3 yılda bir smear alınması önerilir. Erkekler için eğer yoğun sigara içicisiyse düşük radyasyonla özellikli bir takım tomografik taramalar yaptırabilir. Kolon kanseri için 50 yaşından sonra 10 yılda 1 kolonoskopi yapılabilir. Bir önemli nokta da aile öyküsüdür. Ailede birinci derecede yakında meme kanseri olması, kolon kanseri olması kanser riskini iki kat artırıyor. Kişilerin bu anlamda bilinçli olması erken teşhis açısından önemlidir.

    Kişiler, “Ailemde kanser vakası yok” diyerek genlerine güvenebilir mi ?

    Kanser hastalıklarının sadece yüzde 10 ila 20 kadarında genetik faktörler önemli. Kalan yüzde 80 ila 90lık grup içinse genetik, korunmada önemli görülmemektedir.

    Kanser tedavisinde multidisipliner yaklaşım ne demektir ? Bu yaklaşım tedaviye ve hastaya ne gibi fark ve artılar getiriyor ?

    Birçok branşın bir araya geldiği, birlikte hastayı değerlendirdiği, tedavi yöntemlerine beraber karar verdiği bir düşünme şekli multidisipliner yaklaşım. Onkolojide birçok branşın bir araya geldiği yaklaşımla daha yüksek tedavi başarısına ulaşabiliyoruz. İlgili branşlarla çok yakın
    çalışıyoruz. Cerrahisiyle, ışın tedavisiyle, destek hizmetleriyle, tıbbi onkolojisiyle, teşhise yönelik branşlarıyla, radyolojisiyle, nükleer tıbbıyla, tüm onkoloji hizmeti bir bütündür. Her organ sisteminin kanseri olduğu için her bölümün cerrahisi, onkoloji konusunda deneyimi olması kaydıyla çalışan hekim arkadaşların onkoloji; radyoterapi, teşhise yönelik branşların ve patolojinin bir arada olduğu yoğun bir emeklerin bütünüdür.

    “AKILLI TEDAVİLER DÜŞÜK YAN ETKİYİ BERABERİNDE GETİRİYOR”

    Peki, güncel tedaviler artık hastaları kemoterapi tedavisi sırasında daha mı az yıpratmakta ?

    Kemoterapinin yan etkilerini azaltacak destek tedavileri şuan da daha gelişmiş ve çeşitlenmiş durumdadır. Ek olarak, hedefe yönelik tedaviler (akıllı tedaviler) daha bireye özgün ve daha düşük yan etki profilini de beraberinde getirmektedirler. Uygun tedavinin uygun kanser hastasında kullanımı da bu nedenle çok önemlidir ve uzmanlık gerektirir. Kanser hastalığında “moral” ve “destek” her şeyden önemlidir.

    Kanser hastalarının yakınlarına tavsiyeler !!!

    İyi bir dinleyici olabilmek, hastanın konuşmasını kesmeden müsaade etmek, hastaların duygularına önem vermek ve ona istemediği tavsiye ve zorlamalarda bulunmamak, (Bunu yemelisin, ağlamamalısın gibi), onun yanında olduğunu hissettirmek önemlidir.

    “KANSERİN COĞRAFİ OLARAK GÖRÜLME TÜRLERİ DE FARKLI”

    Kanser hastalığının son 50 yılı dersek, bize kanser vakalarının arttığını söyleyebilir miyiz ?

    Son 50 yılda kanser hastalıklarının sayısında belirgin bir artış yaşandı. Yaşam uzadıkça kronik hastalıklar artıyor.

    Daha uzun yaşatıyoruz ama daha kaliteli yaşatıyor muyuz ?

    Kaliteyi bozan faktörlerden biri kanser. Kanserin coğrafi olarak görülme türleri de farklı. Sindirim sistemi kanserleri arasında kolon kanserini Avrupa’da ve Amerika’da ilk sırada görüyoruz. Ama durum Türkiye’de farklı. Mide kanseri, yemek borusu kanserinin,
    kolon kanserinin çok önüne geçtiğini görüyoruz.

    Kanser hastalığının sosyal ve psikolojik boyutu nedir ?

    Kanser, maalesef ailenin hastalığıdır. En sevdiklerimizin duygularına, acılarına duyarsız kalmamız mümkün değildir. O yüzden psikolojik, finansal, fiziksel sıkıntıları aile bir bütün olarak ve beraber algılar. Aile kavramının güçlü olduğu kültürümüzde, bu ülkemiz için daha
    da önemlidir.

    Psikolojik olaraksa; kanser hastaları ve yakınlarında anksiyete bozukluğu, depresyon gibi hastalık ve umutların kaybı sık gördüğümüz sorunlardandır.

    Son 50 yılda kanser hastalığında artış yaşanıyor !!!

  • Dersimiz: kanser ! “umudu canlı tutacak herşeyin peşindeyiz”

    Kanser tedavisinde modern tıp dışında umut aramanın çok önemli sonuçlar doğuruyor ! Umut, hepimiz için çok önemli. Umudu canlı tutacak her türlü şeyin peşinde koşuyoruz!

    Kadınlarda meme, rahim ağzı, akciğer ve kolon kanserlerinin sık görülmektedir. Erkeklerdeyse, akciğer kanseri, prostat kanseri, baş, boyun ve mide kanserleri, ülkemizde daha sıklıkla görülmektedir. Özellikle kadınlarda meme ve rahim kanseri taramalarının çok önemli. Erkeklerdeyse 40 yaşından sonra PSA testi mutlaka yaptırılmalıdır!

    Kanser tedavisindeki multidisipliner yaklaşım hakkında bilgi verir misiniz ? Bu yaklaşım tedaviye ve hastaya ne gibi fark ve artılar getiriyor?

    Onkolojide multidisipliner yaklaşımla daha yüksek tedavi başarısına ulaşabildik. Multidisipliner yaklaşım; birçok branşın bir araya geldiği, birlikte hastayı değerlendirdiği, tedavi yöntemlerine beraber karar verdiği bir düşünme şeklidir.

    Uygun hastada hastalığı ya da komplikasyonlarını ortadan kaldırmak için cerrahi, küçük ya da büyük evrede bu branşlar devreye giriyor. Işın tedavisi de yine aynı şekilde. Cerrahi sonrasında da bir şekilde koruyucu olarak genellikle verebiliyoruz ama her hasta kendi içinde özel. Biz, insanlar kapıdan girdiğinde eğer prostat kanseriyse buna sadece bir prostat kanseri vakası olarak bakmıyoruz.

    Çünkü prostat kanserinin, aynı şekilde meme ya da akciğer kanserinin diğer kanserlerin farklı biyolojik alt grupları olduğunu biliyoruz. Bu alt grubu hastalığın evresi, hastamızın özellikleriyle o hastaya özgü, ona yönelik tedavilerini ön plana çıkarıyoruz.

    Bunu yaparken de ilgili branşlarla mutlaka bir araya geliyoruz. Her organ sisteminin kanseri olduğu için her bölümün cerrahisi, onkoloji konusunda deneyimi olması kaydıyla çalışan hekim arkadaşların

    Onkoloji; radyoterapi, teşhise yönelik branşların ve patolojinin bir arada olduğu yoğun bir emeklerin bütünüdür.

    Kadın ve erkeklerde en sık görülen kanser tipleri hangileridir ?

    Kanserlerin cinsiyetlere göre görülme sıklığı hakkında bilgi verir misiniz ?

    Kadınlarda meme kanseri, rahim ağzı kanseri, akciğer ve kolon kanserleri sık görülüyor. Erkeklerdeyse, akciğer kanseri, prostat kanseri, baş, boyun ve mide kanserleri, ülkemizde daha sıklıkla görülmektedir.

    Ülkemizde sigara içimiyle ilgili kanserler bir takım tutumlar nedeniyle, geçmişe göre daha iyi olsa da maalesef artış trendini devam ettiriyor.

    Sigarayla ilgili yasaklar sonrasında bir miktar azalma başlamış olabilir. Ama halen sigara içimiyle ilgili kanserler ciddi bir sorun. Bunların içinde, baş-boyun kanserleri, akciğer kanseri, mesane kanseri, böbrek tümörleri ve kemik iliği tümörlerini sayabiliriz.

    Maalesef sigara birçok kanserin gelişme riskini arttırdığı için ülkemizde önemli bir sorun olmaya devam ediyor.

    “ERKEKTE DE MEME KANSERİ OLABİLİR”

    Meme kanseri yalnızca kadınlarda mı görülüyor ? Erkeklerin de erken tanının önemini bilerek bazı kontrolleri yapması ya da yaptırması gerekiyor mu?

    Meme kanseri kadınlarda daha sık görülüyor. Her 8 kadından 1’i meme kanserine yakalanıyor. Erkeklerde görülme sıklığı, kadınlarda görülme sıklığının yüzde 1’i kadar. Erkek göğsünün anatomik yapısından dolayı kolay teşhisi beraberinde getirmekle birlikte erkekte
    meme kanseri olmaz düşüncesi ve yaklaşımıyla tanıda aslında biz tam sanılanın tersine gelişmeler yaşanabildiğini görüyoruz.

    Burada erkekteki meme kanseri için özel bir tarama gerekmemekte ama tarama gerektiren diğer kanser türlerinin varlığından da haberdar
    olmalıyız.

    Türkiye genelinde belirli kanserler öne çıkıyor, bunu Antalya özeline indirgersek öne çıkan bir kanser tipi var mı ?

    Antalya içinde Türkiye’nin diğer mozaiğinden çok farklı bir görünümümüz yok. Cilt kanseri Türkiye’de görülebilen tümörlerden. Antalya’da sıklığı artıyor olabilir.

    Güneş ışığına daha fazla maruz kalma ve özellikle ozon tabakasının hasarıyla birlikte artmış olabilir ama elimizde geçmiş yıllara göre bunun arttığını gösteren sağlam bir istatistik yok.

    Genel olarak kanserlerde batı kesimlere gidildikçe daha çok Avrupa dağılımını görüyoruz. Kolon, meme, akciğer daha ön planda.

    Doğu kısmına gittiğimizde de daha çok yemek borusu, mide gibi daha farklı kanser türlerinin bölgesel olarak öne geçebildiğini görüyoruz.

    “AİLE ÖYKÜSÜ ÖNEMLİ BİR YERE SAHİP”

    Kanser taramaları için okuyucularımıza ne önerirsiniz ? Taramaları kimlere ve ne kadar sıklıkla tavsiye edersiniz ?

    Özellikle kadınlarda meme ve rahim kanseri taramalarının çok önemli olduğunu hatırlatmak isterim. 40’lı yaşlardan sonra her yıl mamografi çektirmeli. Rahim ağzı kanserleri için en az 3 yılda bir smear alınması yaptırabilir.

    50 yaşından sonra özellikle kalın bağırsak taramasının gündeme gelebileceğini hatırlatmak isterim. Kolon kanseri için 50 yaşından sonra 10 yılda bir kolonokoskopi yapılabilir.

    Bir önemli nokta da aile öyküsü. Erkeklerde yine ileri yaşlarda PSA, 50 yaşından sonra test edilebilir. Kolon değerlendirmesi erkekler için de geçerli. Akciğer kanseri için düşük doz tomografi ile tarama dünyada öne çıkan bir yöntem.

    Ülkemizde hala popülarite kazanmasını bekliyorum. Bir takım ailelerde bazı kanser vakalarının daha artmış olduğunu görüyoruz. Ailede birinci derecede yakınında meme kanseri olması, kolon kanseri olması kanser riskini iki kat artırıyor.

    Kanser tedavisinde, kanseri önleme ya da azaltmada gelinen noktada ne durumdayız ?

    Şöyle cevap vermek mümkün; bundan 50 yıl önce ileri evre testis kanserli bir hasta geldiğinde hastalığın akciğere ya da karaciğere yayıldığı zaman tedavi şansı yoktu. Bu hastayı kaybederdik. Bugün bu hastaların çoğunu şifayla tedavi edebiliyoruz. Bir takım tümörlerin tedavisinde son derece başarılıyız. İleri evrede bile olsa, yeni ajanlarla tedavide başarılar elde ettik.

    Dolayısıyla 50 yıl önce olduğumuzdan, hayal bile edilemeyecek çok farklı bir noktada olduğumuzu rahatlıkla söyleyebilirim. Bunun ötesindeki ilerlemeler sık ama ufak adımlarla oluyor.

    Kanser hastalığında ”moral” ve ”destek” her şey’den önemli!

    Tedavi sürecinde modern tıp dışında umut arama çok önemli sonuçlar doğurdu. Umut, hepimiz için çok önemli. Umudu canlı tutacak her türlü şeyin peşinde koşuyoruz. Tedaviyle ilgili alternatif peşinde koşmak tüm dünyada çok yaygın. Amerikalı farklı şeyin peşinde koşuyor, Türk başka şeyin peşinde koşuyor. Ama özü aynı. İnsanlar umut istiyor. Bunu anlamak durumundayız.

    Dünyadaki tüm doğal kaynakların yalnızca yüzde 10’nun kanser için etkisi var mı yok mu diye tarandığını biliyoruz. Ama bir gün oradan bir şey çıkacaksa onu ortaya çıkarmanın bilim dışında yolu yok.

  • Kansere yakalanmak ölüm anlamına gelmiyor

    “Kansere yakalanmak her zaman ölüm anlamına gelmiyor. Birçok kanser erken veya orta devresinde şifa bulabilir”

    Türkiye’de en sık karşılaşılan kanser türlerinin; erkeklerde akciğer, kadınlarda meme kanseri’dir, “Türkiye’nin, sigara içme alışkanlığı artan bir ülke olması nedeniyle dünyada azalan bazı kanserler, akciğer kanseri gibi, bizde artıyor. Kadınlarda da akciğer kanseri artıyor. Kanser oluşumlarının tümü sigarayla alakalı değil ancak sigarayla alakalı kanserler büyük artışta !

    “TANIDA GECİKME YAŞIYORUZ”

    Kansere yakalanmanın her zaman ölüm anlamına gelmiyor “Birçok kanser erken veya orta devresinde şifa bulabilir. Dünyada hastaların 3’te 1’ine erken evrede, 3’te 1’ine orta evrede, 3’te 1’ine geç evrede teşhis konurken, bizde orta ve geç evrede teşhis konmasının özellikle geç evrede biraz daha yoğun olduğunu görüyoruz.

    Tanıda gecikme yaşıyoruz. Çünkü hasta kronik sigara içicisi olduğu için, ‘Zaten öksürüyorum’ diyerek önemsemeyebilir. Şahsi düşüncem hastalarımızın doktora gitmesinde gecikme var!

    “AİLE ÖYKÜSÜ MUTLAKA ÖNEMSENMELİ”

    Kadınların 40’lı yaşlardan sonra her yıl mamografi çektirmesi gerektiğini ve rahim ağzı kanserleri için de en fazla 3 yılda 1 smear alınmasının önerilmektedir.

    Erkekler için eğer yoğun sigara içicisiyse düşük radyasyonla özellikli bir takım tomografik taramalar yaptırabilir. Kolon kanseri için 50 yaşından sonra 10 yılda 1 kolonoskopi yapılabilir. Bir önemli nokta da aile öyküsüdür. Ailede birinci derecede yakında meme kanseri ya da
    kolon kanseri olması kanser riskini iki kat artırıyor.

    KANSER, AİLENİN HASTALIĞIDIR

    Kanser hastalığında moral ve desteğin her şeyden önemli!!

    “İyi bir dinleyici olabilmek, hastaların duygularına önem vermek, onun yanında olduğunu hissettirmek önemlidir. Kanser, maalesef ailenin hastalığıdır. En sevdiklerimizin duygularına, acılarına duyarsız kalmamız mümkün değildir.

    O yüzden psikolojik, finansal, fiziksel sıkıntıları aile bir bütün olarak ve beraber algılar. Aile kavramının güçlü olduğu kültürümüzde, bu ülkemiz için daha da önemlidir” diye belirtmek isterim.

    “COĞRAFİ OLARAK GÖRÜLME TÜRLERİ DE FARKLI”

    Son 50 yılda kanser hastalıklarının sayısında belirgin bir artış yaşanıyor !

    “Yaşam uzadıkça kronik hastalıklar da artıyor. Daha uzun yaşatıyoruz ama kaliteli yaşatıyor muyuz ? Kaliteyi bozan faktörlerden biri kanser. Kanserin coğrafi olarak görülme türleri de farklı. Örneğin; sindirim sistemi kanserleri arasında kolon kanserini Avrupa’da ve Amerika’da ilk sırada görüyoruz. Ama durum Türkiye’de farklı. Mide kanseri, yemek borusu kanserinin, kolon kanserinin çok önüne geçtiğini görüyoruz.