Kategori: Dahiliye – İç Hastalıkları

  • Alerjik riniti ve uyku bozuklukları

    Alerjik rinit hapşurma burun akıntısı kaşıntısı ve tıkanıklık ile kendini gösterirken aynı zamanda uyku apnesi şikayetleri ile de karşımıza çıkabilir.

    Uyku apnesi kalp krizine veya beyinde inme gibi birçok sağlık sorununa yol açtığı için tanısının konulması çok önemlidir.

    Alerjik rinit ile uyku apne arasındaki ilişki fark edildikten sonra uyku apnenin nedenleri arasında alerjik rinit araştırılması ve tedavisinin yapılmasının gerekli olduğu unutulmamalıdır.

    Alerjik Rinit ile Uykuda Nefes Durması ( uyku apne sendromu) arasında bir ilişki var mı ?

    Alerjik rinit kendini hapşurma ile birlikte burunda akıntı kaşıntı ve tıkanıklık ile gösterir. Özellikle burun tıkanıklığı hastalar için son derece önemli sorunlara yol açabilir. Burun tıkanıklığı bahar aylarında polenlerle birlikte mevsimsel olabileceği gibi ev tozu küfler ve kedi, köpek gibi evcil hayvan alerjileri ile yıl boyu olabilir.

    Uyku apnesi, uyku sırasında horlama ve uykuda solunum durması olarak tanımlanabilir. Birçok nedenle oluşabilir ama bunlar arasında alerjik rinit gözden kaçabilmektedir. Alerjik rinit ile uyku apnesi arasındaki ilişki birçok çalışmada gösterilmiştir.

    Alerjik rinitli hastalarda uyku apnesine nasıl oluşur ?

    Bahar aylarının gelmesi ile birlikte alerjik rinit şikayetleri ortaya çıkar ayrıca bu hastalarda uykuda horlama ve nefes durması gibi uyku bozuklukları da görülür.

    Genel olarak, alerjik şikayetleri olan kişilerin uyku düzeninde bir bozukluk meydana gelir. Mantık şöyledir: Alerjenler alerjik kişilerde burun tıkanıklığı yaratırlar. Burun tıkanıklığına ağızda kurumaya veya solunum yolunuzda daralmaya yol açar. Bu durum çocuklarda daha sık gördüğümüz şekilde geniz eti büyümesiyle ve yetişkinlerde üst hava yollarında daralma ile kendini gösterir. Tüm bunlara bağlı olarak geceleri nefes durması “apneler” görülebilir. Geceleyin nefes durması şeklinde görülen obstrüktif uyku apnesini (OSA) uyku düzenini bozar. Bu nedenle devam eden alerjik reaksiyonlar uykunuzu engelliyorsa, alerjiye bağlı uykuda nefes durması (uyku apne sendromu) aklımıza gelmelidir.

    Mevsimsel veya yıl boyu devam eden alerjik hastalıkların astım gibi ciddi sorunlara yol açtığı bilinmesine rağmen alerjik rinit düzgün bir şekilde tedavi edilmediğinde, uyku bozukluklarına da neden olabilir.

    Alerjik rinite bağlı uyku apne belirtisi nedir ?

    Uyku apnesi birçok nedenle oluşabilir. Alerjik rinite bağlı oluşan uyku apnesinde alerjik şikayetler yani burun akıntısı kaşıntısı tıkanıklık geniz akıntısı hapşurma gözlerde kaşıntı şikayetleri görülebilir. Ayrıca alerjik astım geliştiyse nefes darlığı öksürük hırıltılı solunum görülebilir. Bunun dışında uyku apnesinde görülen en önemli belirti uykuda solunumun durmasıdır.

    Uyku apnenin diğer belirtileri:

    Uykuda sırasında huzursuzluk, Horlama, Sık sık idrara kalkma, Terleme, Ağız kuruluğu, Reflü sayılabilir.

    Geceleri yeterli uykusunu alamayan hastalarda buna bağlı olarak baş ağrısı, unutkanlık, konsantrasyon bozukluğu görülür uzun süre devam ettiğinde depresyon, sabah dinç ve aktif uyanamama ve aşırı derecede uykulu olmak ve yorgunluk hali uyku apnesinde görülen gündüz belirtileridir.

    Alerjik rinite bağlı uyku apnesi tanısı nasıl konulur ?

    Uyku apnesinin tanısını koymak için Uyku apnesi testi yapılması gereklidir. Polisomnografi denilen uyku apnesi testi için tüm gece boyunca özel oluşturulan bir hastane odasında beyin aktivitesinin ve solunumsal olayların kaydedildiği bir ortam oluşturulur.

    Alerjik şikayetlerine yol açan alerjenlerin tespit etmek için alerji hekimleri tarafından alerji test yapılması gereklidir. Alerji tanısı koymak için en kullanılan testler deri prick testleridir. Bunun dışında alerji tanısını koymak için kandan yapılan alerji tarama testlerinden de faydalanılabilir.

    Alerjik rinite bağlı uyku apne tedavisi nasıl yapılır ?

    Yanlış teşhis ve tedavi edilmemiş alerji rinit ve astım semptomları, yaşamı tehdit eden kalp rahatsızlığına ilerleyebilen uyku apneye neden olabilir.

    Yapılan çalışmalar Uykuda nefes durmasının kalp krizi riskini artırdığını konjestif kalp yetmezliği, ve beyinde inme gibi önemli kalp damar problemlerine yol açabileceğini göstermiştir. Vücudun oksijenlenmesinde zorlanmaya yol açan tıkanıklık veya hırıltılı solunum nedeniyle kalpte zorlanma riski artar ve buna bağlı olarak kalp krizini tetikleyebilir.

    Uyku apnesi tedavisinde ilk yapılması gereken nedenlerin ortadan kaldırılması gereklidir. Üst solunum yollarındaki anatomik darlıklara bağlı geliştiyse hastanın Kulak Burun Boğaz uzmanı tarafından cerrahi girişim yönünden değerlendirilmesi gerekir.

    İleri derecede uyku apnesi tedavisinde ise pozitif hava basıncı (CPAP) tedavisi uygulanmalıdır. Alerjik şikayetleri kontrol altına almadan uygulanan CPAP tedavisinin başarı şansını düşürür. Özellikle alerjik rinit ile birlikte olan uyku apnesinde maskeli yani tüm yüzü kapsayan maske ile CPAP tedavisi yapılması önerilir.

    Alerjiye bağlı geliştiyse alerjiye yol açan alerjenlerin tespit edilmesi buna bağlı olarak alerji uzmanları tarafından uygulanacak doğru bir alerjik rinit ve astım tedavisi gereklidir. Alerjik rinit alerji hekimleri tarafından uygulanan alerji aşılarıyla (immünoterapi ) tedavi edilebilir.

    Sonuç Olarak

    Alerjik rinit en sık astıma yol açmasına rağmen bunun dışında uyku bozukluklarına da yol açabilir.

    Alerjik rinit nedeniyle ortaya çıkan burun tıkanıklığına bağlı gelişen uyku apnesi uykuda horlama ve nefes durması şeklinde kendini gösterir

    Uyku apnesinin tanısında polisomnografi kullanılır. Alerjiye bağlı olduğunun gösterilmesi için alerji testlerinin de yapılması gerekir.

    Alerjik rinit tedavi edilmeden uyku apne tedavisinde tam bir başarı sağlanamaz.

    Alerjik rinit tedavisi için alerji uzmanları tarafından yapılan testler neticesinde alerji aşıları son derece önemlidir.

  • Metal alerjisi

    Metal alerjisi bağışıklık sisteminin metal gibi kimyasal maddelere vermiş olduğu geç tip alerjik reaksiyondur. 20. yüzyılda, sanayileşme ve modern yaşam, metallere karşı aşırı bir cilt hassasiyetine ve dolayısıyla metal alerjisinde artışa yol açmıştır. Nikel, kobalt ve krom üzerinde genel bir odaklanma vardır, çünkü bu metaller en yaygın olanıdır. Çevremizde nikel, kobalt ve krom gibi metaller her yerde bulunur.

    20. yüzyılın ilk yarısında, metal ve kaplama endüstrisinde çalışan kişiler arasında nikel alerjisi ve kontakt dermatit daha fazla görülmeye başlamıştır. Bugün metal alerjisi denildiğinde en sık karşımıza çıkan nikel alerjisi, çoğunlukla nikel içeren tüketici ürünlerine maruz kalma ile açıklanmaktadır.

    Metal alerjisi genel popülasyonda yüksek olduğu kadınların % 17 sinde erkeklerin % 3’ünde nikel alerjisi olduğu tahmin edilmektedir. Ayrıca % 1-3 arasında da kobalt ve krom alerjisi görülebilir. Titanyum gibi yeni metallere de alerjilerin olduğu yakın dönmede gösterilmiştir. Dermatit şikayeti olan hastalarda bu oran daha yüksek görülmektedir.

    METAL ALERJİSİ NASIL GELİŞİR

    Metal alerjisi gelişmesinde genetik yatkınlık araştırılmıştır özellikle nikel alerjisi olanlarda birçok gen üzerinde durulmuşsa da net bir gen saptanamamıştır.

    Metal alerjisi esas olarak çevresel bir bozukluk olmasına rağmen bazı genetik komplekslerdeki mutasyonların nikel alerjisi ile deri yanıtının bozulması arasında bir ilişkili olduğunu göstermektedir.

    Son zamanlarda, filagrin gen kompleksindeki mutasyonların nikel alerjisi veya metal alerjisine bağlı dermatiti bulunan hastalarda gösterilmiştir.

    Metal alerjisi , metal iyonlarıyla tekrar tekrar veya uzun süreli cilt temasını takiben gelişir . Metal iyonları ciltte bir bağışıklık tepkisi ortaya çıkarmadan önce, canlı deri tabakası olan epidermise erişmeleri gerekir. Bu nedenle, normalde birçok kimyasala etkili bir engel oluşturan cildin üzerindeki stratum corneum’un geçişini gerçekleştirmeleri gerekir. Deride oluşabilecek hasara yol açan dış nedenleri içinde yer alan güneş ışığı UV ışınları, deri pHsı gibi nedenler yanında derinin yaşlanması ve vücuttaki deri bölgelerine göre nikelin doku içine girmesi değişebilir. Tüm bunların neticesinde deride bir hasar oluştuğunda metal iyonları derinin alt katlarına ulaşıp derideki bağışıklık sistemini uyarabilir.

    EN SIK GÖRÜLEN METAL ALERJİLERİ NELERDİR.?

    Günümüzde sanayileşme ile birlikte modern hayatta her geçen gün artış gösteren metal eşyalar ve kimyasal maddeler yeni alerjik reaksiyonların gelişmesine yol açmaktadır.

    Nikel, kobalt ve krom en yaygın kullanılan metaller oldukları için üzerinde en çok durulan metallerdir.

    Son yıllarda daha fazla kullanılmaya başlanan titanyum ile ilgili alerjik şikayetler yayınlanmaya başlanmıştır. Özellikle implantlarda titanyum kullanılması ile birlikte titanyum alerjilerinin artacağı görülmektedir.

    Nikel

    Nikel modern hayatta çok fazla kullanılmaya başlanması 1960’lı yıllardır. Diş dolgularında kullanılmasına bağlı olarak ağız içinde dişe bağlı dermatit vakalarının görülmesi ile dikkatleri üzerine çekti daha sonra diğer kullanımlarına bağlı olarak çorap askıları bölgelerinde dermatit vakaların görülmesinde patlama yaşanmıştır sonraki yıllarda jean düğmeler ve fermuarlardaki nikel salınımı, her iki cinste de dermatite yol açtığı görülmüştür. 1980’li yıllarda kulak delme ve nikel kaplamalı mücevher kullanımının popülaritesi artması kadınların büyük bir bölümünde nikel alerjisi ve dermatiti görülmesine yol açmıştır.

    Avrupa da bir çok ülke nikel kullanımı kısıtlamak için yasal düzenleme yapmıştır bu şekilde nikel kullanımı azalsa bile nikelin bir çok yerde kullanımı mevcuttur. Bugün, yeni nikel alerjisi kaynakları örneğin kulaklıklar, cep telefonları ve çocuk giyim eşyalarındaki bağlantı elemanları içinde olabildiği görülmüştür.

    İş yerlerinde gerekli önlemler alınmasına rağmen mesleki nikel maruziyeti halen sorun olmaya devam etmektedir. Son olarak, Avustralya’da yapılmış bir araştırma, dermatiti olan kadın hastalarda nikelin en yaygın mesleki alerjen olduğunu, erkekler arasındaysa 10 sırada mesleki alerjen olduğunu gösterdi.

    Krom

    Krom alerjisinin en önemli nedeni, mesleksel olarak çimentoya maruz kalmaktır. İlk olarak inşaat işçilerinde görülen krom dermatiti daha sonra çimentoya maruz kalma nedeniyle arttığı görülmüştür.

    1983 yılında demir sülfatın çimentoya zorunlu olarak eklenmesi, suda çözünür altı değerli kromun miktarını ve Danimarka’daki inşaat işçilerinde krom alerjisinin yaygınlığını azalttı 2005 yılında, 2 ppm’den fazla altı değerlikli krom içeren çimento pazarlamasını ve kullanımını sınırlayan bir Avrupa Birliği üyesi ülkelerinde çimentoya bağlı krom dermatiti azaldığı görülmüştür.

    Çimentoya maruz kalmanın yanı sıra mesleki krom maruziyeti, boya maddeleri, metal alaşımlar, çanak çömlek boyaları ve pas önleme maddeleri ile temastan kaynaklanabilir. Özellikle çilingirlerde marangozlar ve kasiyerde krom ellerinde yaygın olarak bulunduğu saptandı. Vidalar ve bağlantı parçaları gibi kromajlı metal ürünlerin temasında krom alerjisi için bir tehlike olduğunu gösterdi.

    Son zamanlarda, krom maruziyeti mesleki bir sorundan çok biz tüketiciler için probleme dönüşmüştür. Günümüzde, küresel deri üretiminin yaklaşık % 90’ı krom sülfatlarla oluşmaktadır. Almanya da yapılan kontrollerde 850 deri eşyanın yarısından fazlasının altı değerli krom içerdiğini ve altıda birinde 10 mg’dan fazla krom içerdiği gösterilmiştir. Krom alerjik hastaların çoğunun, bitmiş deri ürünlerindeki krom maruziyetini takiben oluştuğu görülmektedir. Deri ürünlerindeki krom nedeniyle kontakt dermatit oluştuğu kabul edildiği edilmektedir.

    Kobalt

    Kobalt alaşımların, mıknatısların, protezlerin, boyaların, pigmentlerin ve mücevherlerin üretiminde kullanılan bir metaldir. Kadınlarda görülen kobalt alerjisine bağlı dermatitin en sık nedeni mücevheratta nikel alaşımlarıyla karıştırılan kobalt kullanımıdır.

    Nikel ve kobalta eş zamanlı alerji, görülmesinin nedeni çapraz reaktivite yerine kosensitizasyon ile açıklanmaktadır.

    Dental alaşımlarda artan kobalt kullanımı, daha önce gözden kaçmış olabilecek bir duyarlanma kaynağı olabilir.

    Sert metal işçilerinde, cam ve seramik endüstrisinde ve ressamlar arasında izole edilmiş kobalt alerjisi gözlemlenmiştir. Kobalt mesleki maruziyet neticesinde izole olarak görülebileceği gibi nikel alerjisi ile birlikte de görülebilir.

    Titanyum

    Titanyum alerjisi genelde pekiyi bilinmemekle birlikte, tüm hastaların yaklaşık % 4’ünün alerjik olacağını bildirmiştir. Titanyum alerjisi olan kişilerde semptomlar çok farklı ve değişken olabilir. Bunlar basit deri döküntülerinden kontakt dermatite veya kas ağrısından ve kronik yorgunluğa kadar değişebilir.

    İmplantlardaki titanyuma (Ti) maruz kalma ve kişisel bakım ürünlerinden nanopartikül (NP) olarak kullanılan titanyuma maruz kalma en sık titanyum alerjisi nedenleridir.

    Titanyum dioksit (TiO 2 ), bazı insanlarda alerjileri tetiklemesine rağmen, toksik olmadığı için tüketici ürünlerinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Kağıt ve boya parlak ve beyaz hale getirdiği için “inci ajan” olarak bilinir. Titanyum dioksit için gıda maddeleri, haplar ve kozmetik ürünlerinin içeriğinde olabilir özellikle titanyum içeren ürünler

    Ortopedik ve cerrahi implantlar.

    Diş Hekimliği: Diş implantlarında ve kompozitlerdeki renkli pigment olarak.

    Güneş koruyucu maddeler: ince titanyum dioksit, güneşten gelen zararlı ultraviyole ışınları engeller.

    Şekerlemeler: Şekerin daha parlak görünmesini sağlar ve örneğin çikletlerde bulunabilir.

    Kozmetik: makyaj rengini aydınlatmak ve yoğunlaştırmak için kullanılır. Göz farı, allık, oje, losyonlar, ruj ve tozlarda düzenli olarak bulunur.

    Diş macunu: Diş Macunu’nu daha beyaz hale getirmek için bir pigment maddesi olarak kullanılır.

    Boya: TiO 2 , kaplamaların dayanıklılığını geliştirir ve beyaz renk verir.

    Plastik taşıyıcı torbalar: dayanıklılığı artırır ve beyaz renk verir.

    Tıbbi haplar ve vitamin takviyeleri de beyaz kaplamayı titanyum dioksitten alabilir.

    Piercing ve Mücevherat: saatler ve vücuda delici her türlü ürünün içinde bulunabilir.

    Birçok insanın Titanyuma maruz kalmasının ağırlıklı olarak diş ve tıbbi implantlardan, kişisel bakım ürünlerinden ve gıdalardan geldiğine görülmektedir. Ti, diğer metallere kıyasla oldukça biyolojik olarak uyumlu olduğu düşünülmesine rağmen, özellikle diş implantlarında yer alan titanyum muhtemelen belirli koşullar altında biyolojik sıvılar ve dokuların içinde serbest kalabilir.

    Çalışmaların birçoğunda titanyum saf Ti, alaşım veya Ti oksit gibi nanopartikül şeklinde cilt bariyerine nüfuz etmemektedir. Bununla birlikte, ağız mukozasında Ti penetrasyonunun belirtileri görülmüştür.

    Tip IV aşırı duyarlılığın saptanması için mevcut Ti preparatları ile yama testinin hali hazırda Ti için yetersizdir. Lenfosit uyarımı testleri de dahil olmak üzere kontakt alerjisi tespiti için birkaç başka yöntem önerilmiş olmasına rağmen, henüz genel kabul görmemiştir ve Ti alerjisi tanısı öncelikle klinik değerlendirmeye dayanmaktadır.

    Ti alerjisi tanısı öncelikle klinik değerlendirmeye dayanmaktadır. Klinik alerji ve advers olaylarla ilgili raporlar nadiren yayınlanmaktadır. Bunun, nedeni bu metale olası reaksiyonların farkında olunmaması nedeniyle olup, saptama yöntemlerinde zorluklar veya metal aslında nispeten güvenli olduğu düşünülmesinden kaynaklanmaktadır.

    Altın, Paladyum ve Alüminyum

    Paladyum ve altın genellikle diş restorasyonlarında ve mücevheratlarında kullanılır. Koroner stent ve romatizmal tedavi için altın da kullanılmaktadır. Mesleki paladyum maruziyeti elektronik ve kimya endüstrisinde meydana gelebilir.

    Alüminyum alerjisi, daha çok mesleki maruz kalma ile ilişkilidir.

    METAL ALERJİSİNİ YOL AÇTIĞI HASTALIKLAR NELERDİR?

    Metal alerjileri alerjenin temas ettiği yerde kontakt dermatit olarak görülebileceği gibi yaygın sistemik alerjik kontakt dermatite olarak da görülebilir. Metal alerjilerinde görülen en önemli sorun ortopedik, diş veya kalp damar hastalıklarında kullanılan implant ve stenlerin reddine yol açıp implant başarısızlığı yol açmasıdır.

    1.Metal alerjisine bağlı alerjik kontak dermatit

    Alerjik kontakt dermatitin ortaya çıkması için gereken mekanizma iki farklı fazdan oluşmaktadır. Birinci faz indüksiyon fazı ve diğer faz ortaya çıkma fazıdır. İndüksiyon evresi genellikle birkaç günden birkaç haftaya kadar gelişir ve metal ile ilk cilt temasını takiben bağışıklık sisteminde ortaya çıkan olayları içerir. Bu safha, antijen spesifik T hücreleri gelişir ve kişi duyarlı hale gelir.

    Antijen spesifik T hücrelerinin aktivasyonu alerjenin temas ettiği cilt bölgesinde dermatit ile sonuçlanır.

    Klinik düzeyde indüksiyon fazı kontakt duyarlılık veya temas alerjisi olarak adlandırılırken devamında ki faz ise alerjik kontakt dermatit olarak adlandırılır. Kontak alerjisi , kronik ve ömür boyu devam eden bir durum olarak kabul edilmektedir.

    Alerjik kontakt dermatit tüm vücudun herhangi bir yerinde ortaya çıkabilir. Nikel ve kobalta bağlı dermatit tipik olarak yüz (kulak kepçeleri), vücut (takı ve piercing bölgelerinde) ve ellerde görülürken, krom dermatiti ellerde ve ayaklarda bulunur. Klinik tablo devamlı temasa bağlı olarak değişir.

    Akut dermatit, eritem, ödem, papüller, veziküller ve akıntılı yaralarla karakterize olurken, kronik dermatit pul pul, döküntü ve kuru ve fissürler deride yarıklar ile karakterizedir.

    Çalışmalar, krom alerjik hastalarda dermatit prognozunun özellikle daha az olduğunu göstermiştir oysa, nikel temasının sınırlı olduğu veya engellendiği hastalarda nikel dermatitin prognozu daha iyidir.

    2.Metal alerjisine bağlı sistemik alerjik dermatit

    Sistemik alerjik dermatit, alerjiye yol açan alerjenlerin sistemik yolla yani ağızdan veya damar yoluyla maruz kalmanın ardından oluşan cilt döküntüsü olarak tanımlar.

    Sistemik alerjik dermatitin olası mekanizmalarına bakıldığında örneğin sistemik nikel alerjisi üzerine yapılan bir araştırmalarda nikelin sindirim sisteminden alınması ile dermatit alevlenmesi arasında bir ilişki olduğu gösterilmiştir. Nikelin miktarı ile sistemik alerjik dermatite arasında bir doz ilişkisi olduğu gösterilmiştir. Düşük nikel içeren diyetler veya nikel bağlayan ilaçlar, nikel alerjisi olan hastalarda dermatitin düzelmesine veya iyileştirilmesine neden olabilir.

    Sistemik olarak krom, kobalt ve altın maruziyeti sistemik alerjik dermatite neden olabilir.

    3. Metal alerjisine bağlı İmplantların yol açtığı alerjik dermatit ve hastalıklar

    Günümüzde yoğun olarak kullanılan metal implantlar ile ilgili olarak halen, metal salınımı, metal alerjisi ve metal cihazlarda oluşan cihaz arızası arasındaki ilişki ile ilgili çok az şey biliniyor.

    Vücut içinde kullanılan implantlar vücut sıvılarıyla temas ettiklerinde bu metallerin çoğu paslanır ve ortama salınan metal iyonları vücuttaki proteinlere bağlanabilir ve T hücrelerini aktive edebilir ve bu şekilde bağışıklık sistemi üzerinde geç tip alerjik reaksiyonların ortaya çıkmasına yol açar.

    Geç tip oluşan bu alerjik reaksiyonlar bazen kendilerini implantların üstündeki deride alerjik kontak dermatit şeklinde gösterebilir veya takılan implantın başarısız olmasına yol açabilir.

    Kalp hastalıklarında kullanılan İntrakoroner stentlerin çoğunluğu, nikel, krom ve molibden içeren paslanmaz çelikten yapılır. Bazı çalışmalarda koroner stent içi restenoz, nikel alerjisi ile ilişkili olduğunu göstermiştir özellikle tekrarlayan restenozlarda nikel alerjisin damarda tıkanıklığı yol açan bir faktör olabileceği gösterilmiştir

    Altın alerjisi, altın kaplama stentleri olan hastalarda restenoz ile de ilişkilendirilmiştir ve bu nedenle altın kullanımı büyük oranda terk edilmiştir.

    Ortopedinin kullanmış olduğu protezler tipik olarak kobalt-krom-molibden içeren malzemeler kullanılarak gerçekleştirilir. Son yıllarda hızla artış gösteren metal alerjisi ile implant başarısızlığı arasında muhtemel bir ilişki olduğunu gösteren çalışmalar bu konuda endişelerin artmasına yol açmaktadır. Kalça artroplastisi hastalarında metal alerjisi üzerine yapılan yayınlarda metal alerjisi prevalansının ​​başarısız veya kötü çalışan implantlar bulunan hastalar arasında % 60 civarında olduğunu göstermektedir.

    Alerjik reaksiyonlar esas olarak kobalt, krom, nikel ve molibden karşı olduğu gözlenmiştir. Alerjik reaksiyona bağlı olan implant fonksiyon bozukluğu gibi komplikasyonlar dışında bazen sayısı azda olsa aseptik lenfositik vaskülitik lezyonlarına veya psödotümörler gibi ciddi klinik reaksiyonları yol açtığı gösterilmiştir. Bu gibi durumlarda, implantlar titanyum esaslı endoprotezlerle değiştirilebilir. Bununla birlikte titanyum implantlarının yerleştirilmesinden sonra aşırı duyarlılık reaksiyonları da tarif edilmiştir, ancak titanyum alerjisi son derece nadir olarak görülmektedir.

    Genel olarak, titanyum maddesinin alerjik riski diğer metal malzemelerinkinden daha düşüktür. Bununla birlikte, implant öncesi hastalara, metallere karşı aşırı duyarlılık reaksiyonları öyküsü sorulması ve bu reaksiyonları yaşamış hastalara yama testi yapılması önerilmelidir.

    METAL ALERJİSİNİN TANISI NASIL YAPILIR ?

    Metal hassasiyet yanıtlarını klinik olarak belirlemek mümkün müdür?

    Metal alerjisi için tanısı için kullanılan onaylanmış yöntemler cilt testi (yama testi) ve lenfosit transformasyon testi ( LTT ) içeren vitro kan testlerdir.

    Yama test ( patch test ) için kullanılan ticari kitler çeşitli yaygın metaller için var olmakla birlikte ortopedik implantların bağışıklık yanıtlarını oluşturmakta sorunları olduğu için teşhis için deri testi uygulanabilirliği ile ilgili sorular bulunmaktadır.

    Metal alerjisi için en önemli testlerden biri kandan bakılan lenfosit transformasyon testidir. Bu testle hastanın duyarlı olduğu kimyasal maddeler kandaki bağışıklık sistemi hücreleri ile temas ettikten sonra lenfositlerde ortaya çıkan değişimin ölçülmesine dayanır. Kanda yapılan bu testlerde yama testlerini doğrulamak amaçlı olarak kullanılabilir.

    Kandan uygulan diğer testler lenfosit migration inhibisyon testi ve LTT yeni geliştirilen formu olan lenfosit immunostimulation assay (MELISA®) kullanılabilir tüm bunların dışında flow sitometrik ölçümler kullanılabilir. Fakat tüm bunlara rağmen alerjik kontakt dermatitin tanısını koymak için tek bir test yoktur.

    Bu testlerin alerji uzmanları tarafından yapılması ve gerekirse şüpheli durumlarda kan testleri ile doğrulanması uygun olur.

    METAL ALERJİSİNİN TEDAVİSİ NASIL YAPILIR. ?

    Metal alerjileri birçok farklı klinik ile karşımıza çıkabildiği görülmektedir. Özellikle dermatit şikayetleri olan hastalarda metal alerjisi araştırılması önemlidir. Metal alerjileri özellikle protez ve implantların başarısızlığı yol açabildiği için bu tür işlemlerden önce şikayetleri olan hastaların tanısın konulması uygun olur protez ve implantların alerjik olmayan maddelerden seçilmesi gereklidir.

    Metal Alerjilerine yol açan alerjenler ve reaksiyonlar kişiden kişiye çok farklı olabileceğinden, metal aşırı duyarlılığın tedavisi hastanın temas ettiği alerjenlere göre kişisel olarak yapılmalıdır.

    Metal alerjilerinde temel tedavi şekli cilt aşırı duyarlılığına yol açan maddenin kullanılmamasıyla çözülebilir. Metal alerjisinde oluşan reaksiyonda dermatit ön plandaysa lokal inflamasyonu azaltmak için kortikosteroid kremler ve merhemler de önerebilir. Ayrıca alerjik reaksiyonu azaltmak için oral antihistaminikler reçete edebilir.

    Metal alerjisinde reaksiyonlar daha fazlaysa Oral kortikosteroidler de kullanılabilir, ancak uzun süre kullanılması yan etkilere neden olabilirler.

    Sistemik reaksiyonların tedavi edilmesi daha zor olabilir. Çünkü genellikle implantlardan kaynaklanmaktadır. İmplantın çıkarılması, bazen metal olmayan başa bir implant kullanılması gerekebilir. Bununla birlikte, alerjiye suni diz ya da kalçada uygulanan protez neden oluyorsa değiştirme zorluğu var olmasına rağmen nadiren metal olmayan bir seçenekle değiştirilir. Bu durumlar için, tedavi genellikle alerjik reaksiyonu azaltmak için topikal ve oral ilaçlar verilebilir. Sistemik şikayetleri olan hastalarda reaksiyonlar durdurulamıyorsa çıkarmak kesin gereklidir.

    Nikel bağlı olarak sistemik nikel alerjisi varsa nikel ile duyarsızlaştırma tedavileri yapılmaktadır. Bu tedavi ile başarılı sonuçlar alınmasına rağmen tam bir prosedür oluşturulamamıştır.

    Sistemik metal alerjilerinin tedavisinin zor olması nedeniyle, doktorlar bazen bir implant seçilmeden önce bir aşırı duyarlılık testi yapılmasını önermektedir. Seçilecek implant veya protezin testler sonrasında kararlaştırılması hasta için son derece faydalıdır.

    SONUÇ OLARAK

    Metal alerjisi bağışıklık sisteminin metal gibi kimyasal maddelere vermiş olduğu geç tip alerjik reaksiyondur. 20. yüzyılda, sanayileşme ve modern yaşam, metallere karşı aşırı bir cilt hassasiyetine ve dolayısıyla metal alerjisinde artışa yol açmıştır.

    Bugün metal alerjisi denildiğinde en sık karşımıza çıkan nikel alerjisi, çoğunlukla nikel içeren tüketici ürünlerine maruz kalma ile açıklanmaktadır.

    Metal alerjisi genel popülasyonda yüksek olduğu kadınların % 17’ sinde erkeklerin % 3’ünde nikel alerjisi olduğu tahmin edilmektedir.

    Titanyum alerjisi genelde pekiyi bilinmemekle birlikte, tüm hastaların yaklaşık % 4’ünün alerjik olacağını bildirmiştir.

    Genel olarak, titanyum maddesinin alerjik riski diğer metal malzemelerinkinden daha düşüktür. Bununla birlikte, implant öncesi hastalara, metallere karşı aşırı duyarlılık reaksiyonları öyküsü sorulması ve bu reaksiyonları yaşamış hastalara yama testi yapılması önerilmelidir.

    Metal alerjileri alerjenin temas ettiği yerde kontakt dermatit olarak görülebileceği gibi yaygın sistemik alerjik kontakt dermatite olarak da görülebilir. Metal alerjilerinde görülen en önemli sorun ortopedik, diş veya kalp damar hastalıklarında kullanılan implant ve stenlerin reddine yol açıp implant başarısızlığı yol açmasıdır.

    Metal alerjisi için tanısı için kullanılan onaylanmış yöntemler cilt testi (yama testi) ve lenfosit transformasyon testi ( LTT ) içeren vitro kan testlerdir.

    Metal alerjilerine yol açan metal saptandıktan sonra hastanın alerjik reaksiyona yol açan metalde uzaklaştırılması gereklidir. Bu yüzden metal alerjisi olan hastalarda protez ve implant öncesinde alerji uzmanları tarafından görülmesi ve testlerinin yapılıp alerjisi saptandıktan sonra en uygun protez veya implantın seçilmesi hasta için faydalı olacaktır.

  • Kreatinin nedir, ne değildir?

    Bir çok hasta böbrek hastalığı ile tesadüfen yaptırdığı bir kan tahlilinde kreatinin değerinin yüksek çıkması sonucu tanışır ve morali bozulur. Kreatinin yüksekliği sık olan bir problemdir (ülkemizde 6-7 erişkinin birinde böbrek problemi, yaklaşık 20 yetişkinin birinde de kreatinin yüksekliği vardır) ve hastaların çoğu farkında bile değildir. Bu nedenle farkına vardığınız için sevinmeniz bile mümkündür çünkü artık böbreklerinize daha fazla dikkat ederek onları koruyabilirsiniz. Bu sayfada kreatinin hakkında hastaların ve hasta yakınlarının en çok sorduğu, en çok merak ettiklerini bulacaksınız.

    Kreatinin nedir?

    Kreatinin kas hücrelerinde oluşan, böbrek aracılığı ile vücuttan atılan, böbreğin görevini iyi yapıp yapmadığını gösteren ve ölçümü kolay bir maddedir.

    Üre nedir?

    Yaşam için vücudumuzda çok sayıda biyokimyasal olay olur. Örneğin proteinler birçok olaya katılır ve sonunda parçalanır. Parçalanan proteinler üre haline gelir ve vücuttan atılır.

    Böbrek yetmezliğinde üre ve kreatinin neden yükselir?

    Üre ve kreatinin böbrekten süzülerek atılır. Böbrek yetmezliğinde böbreğin süzme görevi azaldığı için üre ve kreatinin birikmeye başlar. Kanda üre veya kreatinin ölçülerek böbrek yetmezliği olup olmadığı ve varsa böbrek yetmezliğinin derecesi saptanır.

    Kanda üre ve kreatinin yükselmesinin hepsi böbrek yetmezliğine mi bağlıdır?

    Özellikle hafif yükselmelerde başka nedenlerle (örneğin protein veya kaslarla ilgili sorunlar) de yükselebilir ama bu nedenlerden burada bahsedilemeyecektir. Üre ve kreatinin yüksekliğinin böbreğe mi böbrek dışı bir nedene mi bağlı olduğunu size ancak bir böbrek hastalıkları (nefroloji) uzmanı söyleyebilir.

    Kaslarda ne tür sorun olabilir?

    Ağır spor yapanlarda kas kitlesi artmış olduğu için kanda kreatinin yükselebilir. Öte yandan, kas kitlesi çok azalmış kişilerde kanda kreatinin normal sınırlarda olmasına rağmen böbrek hastalığı olabilir.

    Üre mi önemli kreatinin mi?

    İkisi de önemlidir. Böbrek yetmezliği deyince daha çok üre anlaşılması alışkanlık olmuştur. Eski zamanlarda kanda üre düzeyine bakmak kreatinin düzeyine bakmaktan daha kolay olduğu için üre bakılırdı. Otomatik makinelerle artık kreatinin bakabilmek çok kolaylaşmıştır. Üre, kreatinine göre böbrek dışı çok sayıda faktörden etkilenir, bu nedenle daha az hassastır, yanılgılara açıktır yani üre yüksek olduğu halde böbrek normal olma olasılığı daha yüksektir. Yani böbrek yetmezliği için kreatinin daha önemlidir ama kreatinin yüksek olmasına rağmen böbrek de normal olabilir.

    İki böbrek de mi hasta?

    Kreatinin yüksekliğinin nedeni böbrek hastalığı ise 2 böbreğin de hasta olması gerekir. Bir böbreklerini yakınlarına bağışlamış kişilerde tek böbrek vardır ve bu böbrek sağlam olduğu sürece kreatinin yükselmez.

    Su içmekle kreatinin düşer mi?

    Bir miktar düşebilir ama kalıcı böbrek hasarı varsa normale gelmez. Önemli olan kreatininin düşmesi değil yükselmemesi veya yavaş yükselmesidir.

    Et yemesem kreatinin düşer mı?

    Düşebilir ama bunun nedeni çoğu kez böbreklerin daha iyi çalışması değil beslenme bozukluğuna bağlı kasların zayıflamasıdır. Kaslar zayıflarsa kreatinin üretimi azalacağı için kanda kreatinin düşebilir. Üstelik et gibi proteinler daha az yendiği için sebze, meyveye ağırlık verilmesi bir de potasyum sorununa neden olabilir. En iyisi doktoru dinlemek.

    Kreatinin yükselmesini nasıl önleyebilirim?

    Genel olarak gereksiz ilaç kullanımını önlemek, ilaç gerekirse bilinçli kullanmak, yeterli sıvı almak, etkin kan basıncı kontrolü (şikayet yoksa bile arada ölçerek) ve nefrolog takibini aksatmamak gerekir. ‘Diyaliz hastası olmaktan nasıl kurtulurum?’ isimli bölüm size yararlı olabilir.

    Tansiyon takibi neden önemlidir?

    Tansiyonun yüksek seyretmesi böbrek yetmezliğinin hızlı ilerlemesine ve kreatinin değerinin yükselmesine neden olur. Sizlere ‘İyi ki Tansiyonum Çıktı’ isimli kitabımı (Doğan Kitap, 2016) öneririm.

    Kreatinin yükselmesi böbrekten başka bir hastalığın belirtisi olabilir mi?

    Evet. Hekimlik hayatım boyunca kreatinin değeri yüksek olduğu için gelen hastalarımda çok değişik hastalıkların tanısını koydum. Bazı kan hastalıkları ve hormonal bozukluklarda ilk bulgu kreatinin yükselmesi olabilir, bu nedenle ilk değerlendirme çok önemlidir.

    Böbreklerimden hiçbir şikayetim yok, doktorum böbreğimin hasta olduğunu söyledi, böyle bir şey mümkün olabilir mi? Erken böbrek yetmezliği nasıl anlaşılır?

    Böbrek yetmezliğinin erken döneminde hastada hiçbir belirti ve bulgu olmayabilir. Bu dönemde böbrek hastalığı sadece kanda üre veya kreatinin ölçümü yapılarak anlaşılabilir. ‘Böbrek hastalığı sinsidir’denmesinin nedeni de budur. Üre ve kreatininin yükselmesi hissedilmez. Hafif yükseklikler gerek hasta gerekse de hekim tarafından önemsenmeyebilir, ihmal edilebilir.

    Kanda üre ve kreatininin normal düzeyleri nedir?

    Normal değerler üre için 20-50 mg/dl ve kreatinin için 0.8-1.2 mg/dl’dir. Bu değerler laboratuvarlara göre küçük farklılıklar gösterebilir.

    BUN diye bir şey duydum, bu nedir?

    Normal değerleri farklı olmakla birlikte pratik olarak üre, BUN’ın 2 katıdır. Üre diye konuşmak alışkanlık olmuştur. Bazı laboratuvarlar üre bazıları ise BUN şeklinde raporlar. BUN, kan üre azotunun kısaltılmış şeklidir.

    Normal BUN değeri nedir?

    10-20 mg/dl.

    Yükselmiş üre, BUN veya kreatinin düzeyi ile böbrek yetmezliğinin derecesi arasında bir ilişki var mıdır?

    Evet. Böbrek yetmezliğinin derecesini anlamak için kan kreatinin düzeyini temel alan formüller kullanılarak böbreğin süzme görevi ölçülür. Böbreğin süzme görevini göstermek için kullanılan tıbbi terim kreatinin klirensidir. Pratikte kullanılan birimi ml/dakikadır.

    Kreatinin klirensi neden önemlidir?

    Kan kreatinin düzeyi böbrek yetmezliğinin derecesini üre veya BUN’dan daha iyi yansıtır. Yaş, cinsiyet, ırk ve kas kitlesi gibi faktörler kan kreatinin düzeyini etkilediği için bu faktörlerin etkisini azaltmak amacı ile kreatinin klirensi kavramı geliştirilmiştir.

    Böbrek yetmezliği/hastalığı kreatinin klirensine göre evrelendirilir ve tedavi planı buna göre yapılır.

    Kreatinin klirensimi nasıl öğrenebilirim?

    Kreatinin klirensini hesaplamak için ideali 1 gün (24 saat) süre ile idrar toplamak ve gerekli ölçümleri yapmaktır ancak bu pratik olmadığı için bazı formüller ve tablolar geliştirilmiştir. Günümüzde birçok hastane kan kreatinin düzeyini raporlarken altına küçük bir uyarı ile kreatinin klirensini (GFR, GFD, eGFD, eGFD şeklinde) de raporlamaktadır.

    Bu formüllerle bulunan değer ne kadar doğrudur?

    Bu formüllerle bulunan değerlerin gerçek değerlerle arasında küçük farklar vardır ama nefroloji pratiğinde bu farkın önemi çok azdır. Bu formüller böbreğin süzme fonksiyonunun hızla değiştiği geçici böbrek yetmezliğinde kullanılamazlar.

    24 saat idrar toplamak şart mıdır?

    Eskiden çok yaygın kullanılırdı ancak bu formüller sayesinde hastaların çoğunda artık 24 saat idrar toplamak gerekmez. Ağır spor yapanlarda kreatinin yüksekliğinin böbrek hastalığı mı kas kitlesinin artması mı sonucu olduğu 24 saat idrar toplayarak anlaşılır.

    Tahlil kağıdımda kreatinin klirensi, GFR, GFD, eGFD, eGFD şeklinde bir bilgi yok, nasıl öğrenebilirim?

    MDRD formülüne göre hazırlanmış aşağıda belirtilen 2 tablo aracılığı ile hastalar kendi kreatinin klirensini yaklaşık olarak hesaplayabilir.

    Erkek hastalar için tablo

    Kreatinin düzeyi
    Yaş 1 1.5 2 2.5 3 4 6 8
    20 101 63 46 35 28 20 13 9
    25 97 61 43 34 27 20 12 9
    30 93 58 42 32 26 19 12 8
    35 90 57 41 31 25 18 11 8
    40 88 55 40 31 25 18 11 8
    50 84 53 38 29 24 17 11 8
    60 81 51 36 28 23 16 10 7
    70 79 49 35 27 22 16 10 7
    80 76 48 34 27 22 15 10 7

    Örnek: 20 yaşında kreatinin düzeyi 1 mg/dl olan erkek bir hastada kreatinin klirensi 101 ml/dakikadır.

    Kadın hastalar için tablo

    Kreatinin düzeyi
    Yaş 1 1.5 2 2.5 3 4 6 8
    20 75 47 34 26 21 15 10 7
    25 72 45 32 25 20 14 9 7
    30 69 43 31 24 19 14 9 6
    35 67 42 30 23 19 14 8 6
    40 65 41 29 23 18 13 8 6
    50 62 39 28 22 18 13 8 6
    60 60 38 27 21 17 12 8 5
    70 58 36 26 20 16 12 7 5
    80 57 36 25 20 16 11 7 5

    Ayşe Hanım 40 yaşında. 72 kg ağırlığında. Kan kreatinin düzeyi 2.5 mg/dl. Kreatinin klirensi kaç?

    Tabloya göre 23 ml/dakika.

    Öğrenmem için bu tablolar dışında bir yöntem var mı?

    Bazı web sayfaları veya cep telefonu uygulamaları ile de öğrenebilirsiniz.

    Kreatinin klirensini hesaplamam, öğrenmem ne işe yarar?

    Böbrek yetmezliği olan bir hastada tedavi planlanırken kreatinin klirensi temel alınır. 2002 yılında Amerika Birleşik Devletlerinde Ulusal Böbrek Vakfı kreatinin klirensini temel alarak kalıcı böbrek hastalıklarını sınıflandırmış ve hastalar için bir tedavi planı hazırlamıştır. Burada bu evrelendirme sistemi sunulacak ve hastalar uygulamaları gereken tedavi hakkında aydınlatılacaktır. 2012 yılında yeni bir evreleme sistemi daha geliştirilmiştir, bu sistemde idrarda kaybedilen protein miktarının da önemi vardır ancak hastalar için daha pratik ve anlaşılabilir olması nedeni ile burada eski evrelendirme sistemi kullanılmıştır.

    Kalıcı böbrek hastalığı evrelendirmesi

    Evre Tanımlama Kreatinin klirensi

    (KrK) (ml/dak)

    – Artmış risk ≥60

    (risk faktörleri +)

    1 Böbrek hasarı var ama KrK normal veya artmış ≥90

    2 Böbrek hasarı var, KrK hafif azalmış 60-89

    3 Orta derecede azalmış KrK 30-59

    4 Şiddetli derecede azalmış KrK 15-29

    5 Son dönem böbrek yetmezliği < 15

    Bu bilgiler ışığında kreatinin klirensinizi ve hastalığınızın evresini hesaplayabilirsiniz. Özetle söylemek gerekirse kreatinin yüksek olması diyaliz demek değildir, hem diyaliz hastası olmamak/eğer gerekecekse başlangıcını geciktirmek hem de önlenebilir sorunlara hazırlıksız yakalanmamak için takipleri aksatmamak gerek. Böbreklerinize iyi baktığınız sürece onlar da size iyi bakacaktır.

    Önerilen kaynaklar:

    1.‘Diyaliz hastası olmaktan nasıl kurtulurum?’ isimli bölüm (www.tekinakpolat.com)

    2.’İyi ki Tansiyonum Çıktı’, Doğan Kitap 2016.

    3.Ürem Kreatininim Yüksek Diyalizi Nasıl Önlerim, 2016. İndirmek için (www.tekinakpolat.com).

  • Kanser taramada yeni ufuklar-1

    Maalesef dünyada 40-80 yaş arası popülasyonda ölüm sebebi olarak kardiyovasküler hastalıklara ait olan ilk sırayı 2013’ten sonra kanser almıştı. Özellikle 2000’li yılların ikinci onyılından itibaren başlayan kanser tedavisindeki muhteşem olarak niteleyebileceğimiz gelişmelere rağmen, kansere yakalanma oranlarında düşme ve erken tanı, onkoloji alanının en önemli hedef konusu idi. Bununla ilgili en önemli bilgilerden birisi 18 Ocak 2018 de Science dergisinde yayımlanan bir makalede geldi. ‘’Detection and localization of surgically resectable cancers with a multi-analyte blood test’’ adlı, Johns Hopkins Üniversitesi merkezli Cohen JD ve arkadaşları tarafından yapılan çalışmada, konvansiyonel tarama yöntemlerinden (PSA, Kolonoskopi, Mamografi ve Jinekolojik muayene-smeer) farklı olarak yeni bir yöntem kullanıldı.

    CancerSEEK adı verilen ve rutin yolla alınan kan örneğinde yapılan testte, kanda dolaşan bazı proteinler ve çıplak (hücre içinde olmayan) DNA’da mutasyonlar analiz edildi. Analiz edilmesi planlanan bu proteinler ve DNA mutasyonları tümörle ilişkilendirilmiş-tanımlanmış faktörlerdi. 1005 hastada (ki bu hastalar over, karaciğer, mide, pankreas, özefagus, kolorektal, akciğer veya meme kanseri hastaları idi ve metastaz saptanmamıştı) test edilen CancerSEEK’in, ortanca değer olarak %70 duyarlılığı yani 1005 kanserli hastanın %70’inde kanseri saptadığı belirtildi. Özellikle over, karaciğer, mide, pankreas ve özefagus kanserlerinde %98’e ulaşan kanseri saptama oranı (sensitivite) mevcuttu.

    Bu kısaca şu demek: Siz, kanseri olan ancak daha kanser tanısı konmamış ve kontrol amaçlı size gelmiş 100 kişiye bu testi uygularsanız, 100 hastanın 70 ile 98’ine metastaz yapmadan kanser tanısını koyabiliyorsunuz. Tabii ki her testin sağlıklı olan kişileri yanlışlıkla hasta olarak nitelememesi önemli.

    Çalışmada bu yönde yapılan ve bildirilen sonuçta, 812 sağlıklı (kanser olmayan) kontrol grubunda, 7 hastada kanser yönünde yanlış pozitif sonuç verilmiş. Ancak bu sonuç istatistiki olarak %99 spesifite demekti ve çok iyi bir değerdi. Yine kısaca bu şu demek: Size kanser şüphesi ile gelen ama gerçekte sağlıklı olan 100 kişiye bu testi yapıyorsunuz ve 99’una rahatlıkla sağlıklı olduğunu doğru bir şekilde belirtebiliyorsunuz. %2-30 yanlış negatif sonuç veya %1 yanlış pozitif sonuç kafanızı karıştırabilir ama tıbben bunlar çok iyi sonuçlar. İlerleyen günlerde bu çalışmanın detaylarını, onkolojiye katacağı değeri ve eleştirel yönlerini sunacağım.

  • Sigarayı içmemek kanserden koruyor, bırakmak da tedaviden daha fazla fayda görmeyi sağlıyor

    Sigaranın, obezite ile beraber (daha önce sigara ilk sırada idi, son zamanlarda kanser sebebi olarak sigara ve obezite birlikte ilk sırada yer almakta) kanser için en önemli risk faktörü olduğu bilinmektedir. Yalnız sigara kullanmakta olan ve kanser tanısı alan hastalarda, sigaranın tedaviye olan etkisi hakkındaki bilgiler sınırlı idi.

    Annals of Oncology Ocak 2018 sayısında, bu konu hakkında şu ana kadar en önemli bilgi veren çalışmalarda biri yayınlandı. Ordonez-Me ve arkadaşları tarafından başta Almanya, Fransa,Hollanda gibi birçok ülkeyi kapsayan geriye dönük yapılan bu araştırmada, 14 kohort çalışma incelendi. Bu çalışmalarda, başlangıçta kanser tanısı olmayan yetişkinlerden, 12414 kolorektal kanser tanısı alan hastalar geriye dönük analiz edildi.

    Çalışma ‘’Güncel sigara kullanımının ve sigara bırakılmasının kolorektal kanser sürecine etkisi’’ olarak sunuldu. İlk analizde sigara içenlerde (eskiden bırakmış olması veya tanı anında içici olması farketmiyor), hastalığın içmeyenlere göre daha kötü seyrettiği görüldü.

    Ama asıl burada belirtmek istediğim, tanı anında sigara içenlerdeki durumun ne olduğu. Çünkü tanı esnasında sigara içenlere, bir onkolog olarak, sigaranın bırakılmasının tedavi sürecine önemli katkıda bulunduğunu söylerken, elimizdeki doneler kısıtlı idi. Bu çalışma her ne kadar retrospektif yani geriye dönük olsa da önemli bir kanıt sunmakta (en güçlü kanıt, ileriye yönelik randomizasyon ile olacaktır ama burada bir grubun sigara içmeye devam etmesi, diğer grubun sigarayı bırakması gerek ancak bu da etik olarak uygun olmamakta).

    Çalışmanın sonuçlarına göre, kolorektal kanser tanısı esnasında sigara içenlerde yapılan analizde, sigarayı anında bırakan ve bir daha içmeyen hastalarda, hastalık tedavi sürecinin çok iyi olduğu (istatistiksel olarak anlamlı), 10 yıllık takip sürecinde %22’lik risk azalması olduğu saptanmış. Sigarayı bırakmak, kolorektal kanser prognoz-hastalık sürecini anlamlı düzeltmekte idi.

    Sonuç olarak; Kolorektal kanser tanısı alan ve sigara içen hastalarda ilk tedavi seçeneği sigarayı bırakmak olmalıdır. Yoksa ileride sağlık sigorta şirketleri, sigara içmeye devam edenlerde, kansere bağlı sağlık giderlerini ödememek için hukuki yollara başvuracaktır.

  • Hayati tehlikesi olan ‘’do not resuscıtate’’ dövmeli birisine nasıl bir davranış sergilersiniz?

    A-Kişinin kararı-saygı duyulmalı düşüncesi ile müdahale etmemek

    B-Her ne olursa olsun hayat kurtarıcı olmak

    Öncelikle burada amaç kişinin kendi ölüm kararını irdelemek değildir. Bunu altını çizerek belirtmek istiyorum.

    ‘’DO NOT RESUSCITATE (DNR)’’in anlamı ‘’kalp ve solunum durmasında yeniden canlandırma için müdahale edilmemesi’’dir. DNR hiçbir zaman tedavi etmeme anlamına gelmez. Kronik hastalığı olan ve tedavi alternatifleri tükenmiş son dönem hastalarda, hasta tarafından fikri ve onayı bildirilmiş durumlarda veya olay esnasında hastanın primer yakınlarının isteği ve onayı ile solunum veya kalp durması halinde müdahale edilmemesidir.

    DNR ve ÖTENAZİ’nin karışmaması önemli bir konu. ‘’ÖTENAZİ’’ hastanın isteği ile yaşamın sonlandırılmasıdır. Kronik hastalığı nedeni ile zor durumda olan hastaların isteği ve tıp konsey kararı sonrasında uygun ilaçlarla yaşam sonlandırılır. Bu durum Hollanda, Belçika, Lüksemburg’da ve Amerika Birleşik Devletleri’nin bazı eyaletlerinde yasal bir süreç olarak yerini almaktadır.

    Başlıktaki sorumu şöyle bir senaryo ile pekiştirmek, düşüncemiz hakkında yardımcı olacaktır;

    ‘’Sabah evden çıktınız ve hava güzel olması nedeni ile işe metro ile gitmek istediniz. İlk metro istasyonuna ilerlerken kaldırımda bir kişin yerde yattığını gördünüz, etrafınızda birkaç kişi ile durumu anlamaya çalıştınız. Solunumun olmadığını ve nabzının atmadığını fark ettiniz ve bu durumda müdahale kararı diğerlerinden çok size kaldı. Ani bir kararla kalp masajı yapmak için hastanın göğsünü açtınız ve karşınıza kalıcı tatuaj olarak yazılmış ‘’ ‘’DO NOT RESUSCITATE’’ gördünüz. Ne yapardınız veya ne yapmazdınız?’’

    Bu soru dünya çapında önemli bir medikal sitede oylamaya sunulmuş. Cevap verenlerin %81’i kişinin dövmesindeki kararına saygı duyup müdahale etmeme düşüncesinde olduğunu bildirmişler. %10’u kararsız olduğunu bildirirken, %9’u müdahale etme yönünde cevap vermiş.

    İşin farklı yönleri karşımıza çıkabilir tabii; Dövmenin ne zaman, kim tarafından, ne amaçla yazıldığı-yazdırıldığı vb diğer soruların cevabı bilinmek istenecektir.

    Soruyu daha da netleştireyim: Senaryodaki ‘’DO NOT RESUSCITATE’’ dövmesi, uygulanması konusunda isteği olan bir kişi tarafından bilinçli bir şekilde yazdırılmış ise tutumunuz ne olur?

    Önümüzdeki yıllarda, değişen toplumsal davranımların neticesinde, bu ve benzeri durumlarla karşılaşabileceğimizden kuşkum yok, cevap konusunda düşünmek lazım.

    Benim şahsi cevabım; Kişi hakkında hiçbir şey bilmediğim ve gerekli hukuki evraklar olmadığı için her ne yazarsa yazsın, o an için, bir onkoloji hekimi olarak müdahale ederim (Ankete katılan %9’luk kısımda olurdum)

    NOT: Benim cevabım asla belirleyici değil, böyle bir düşünce içinde yazmadım, sadece cevaplanması ve uygun hukuki zeminin oluşturulması (böyle bir yazıyı yazdırmanın veya bu durumlardaki tepkinin hukuken düzenlenmesi) konusunda yazdım.

  • Sıcak ve nemli havada alınması gereken 10 önlem

    Hava sıcaklıklarına ek olarak nem oranın da yükselmesi, çocuklar ve yaşlılarla birlikte; kalp, astım, diyabet gibi kronik rahatsızlığı olanları da olumsuz etkiliyor. Mevsim normallerinin üzerine çıkan sıcaklıklar aşırı nemin etkisiyle ciddi sağlık sorunlarına neden olurken, dikkat edilmediği takdirde hayati tehdit edecek boyutlara varabiliyor.

    Sıcak çarpması komaya neden olabilir

    Hava sıcaklıklarının arttığı dönemlerde en çok karşılaşılan sağlık sorunu, sıcak çarpmasıdır. Önemli ve tehlikeli durumlara neden olabilen sıcak çarpması yüksek ateş, terleyememe, halsizlik, baş ağrısı, baş dönmesi, kusma, bulantı ve nabız hızlanması gibi belirtilerle kendini gösterebilir. Çocuklar, yaşlılar, kronik rahatsızlığı olan ve açık tenli insanların daha fazla etkilendiği sıcak çarpmasında, komaya kadar gidebilen sinir sistemi bozuklukları yaşanabilmektedir. İlerleyen aşamasında algılama ve koordinasyon yeteneği ile birlikte görme netliğinde bozulma, göz çukurlarının belirginleşmesi ve bilincin kaybolması ortaya çıkabilir.

    Yetişkinlerde de isilik görülebiliyor

    Sıcak ve nemli havalarda aşırı terlemeye bağlı olarak deri tahrişi olabilir. İsilik başta bebekler olmak üzere her yaşta görülür. Kızarık bölgeler kuru tutulmalı, daha serin ve daha az nemli ortamlarda bulunmaya özen gösterilmelidir.

    Klima ile serinlemek isteyenler dikkat!

    Yaz aylarında aşırı sıcak ve nemden etkilenmemek için en sık başvurulan serinleme yöntemlerinin başında klima gelmektedir. Ancak dikkat edilmezse klima da ciddi sağlık sorunlarına neden olabilmektedir. Özellikle, bakım ayarları zamanında yapılmayan ve düşük derecelerde çalıştırılan klima çocuk, yaşlı ve alt solunum yolu rahatsızlığı bulunanları olumsuz etkileyebilmektedir. Klimanın 23-24 derece aralığında çalıştırılması ve direk temas edecek şekilde soğuk havaya maruz kalınmamasına dikkat edilmelidir. Zatürre gibi ciddi hastalıkları neden olabilen yanlış klima kullanımı, alerjik bünyeli kişilerin şikayetlerini artırabilmektedir. Bununla birlikte uzun süre sıcak ortamda kaldıktan sonra aniden klimalı soğuk bir ortama girmek kalp damarlarında spazm etkisi yaparak büzülmelere ve krizlere neden olabilmektedir. Ev ve işyerinde kullanılan klima gibi otomobillerde de soğuk havaya direk maruz kalmaktan kaçınılmalıdır.

    Kalbinizi sıcaktan ve nemden koruyun

    Sıcak ve nemli havalar kalp hastaları için dikkat edilmesi gereken dönemlerin başında gelmektedir. Aşırı nem ile birlikte su ve tuz kaybı kanın pıhtılaşma oranında değişikliklere neden olarak kalbin çalışmasını etkilemektedir. Cildi besleyen damarlar aşırı sıcaklarda genişleyerek vücut ısısını sabit tutmaya çalışmaktadır. Bu durum da kalbin daha fazla çalışmasına neden olmaktadır. Sıcak ve nemli günlerde kalp krizi riskini azaltmak için; sıvı tüketmek, yağlı besinlerden uzak durmak ve güneşin zararlı etkilerinden korunmak hayati önem taşımaktadır.

    Su tüketiminde aşırıya kaçmayın

    Sıvı tüketimi yaz aylarından en fazla dikkat edilmesi gereken konuların başında gelmektedir. Yüksek sıcaklık ve nemin etkisiyle vücut terleme yoluyla su ve tuz kaybetmektedir. Kanın koyulaşmasına neden olan su ve tuz kaybının karşılanabilmesi, özellikle kalp sağlığı bakamından önem taşımaktadır. Ancak gereğinden fazla sıvı tüketimi vücudun tuz dengesini bozarak ritm bozukluklarına neden olabilmektedir. Temiz olmayan su veya iyi yıkanmayan sebze ve meyveler enfeksiyon hastalıkları ile birlikte yaz aylarında sık görülen ishale neden olabilmektedir. Sıvı- tuz dengesini bozan ishal ciddi tansiyon sorunlarına yol açabilmektedir.

    Yüksek nem nefesinizi kesebilir

    Sağlıklı kişilerin bile yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyen yüksek nem oranı astım hastalarının zor bir dönem yaşamasına neden olabilmektedir. Alerjenler ve viral enfeksiyonların yanında aşırı sıcak ve nem astım krizlerini tetikleyebilmektedir. Sıcaklıkların yükseldiği ve nem oranının %60’ları geçtiği günlerde astım hastalarının evden çıkmaması gerekmektedir. Ancak sıcak hava ve nem ile birlikte ev ortamında küf mantarı ve ev tozu akarlarının artmasına neden olarak astım hastalarını etkileyebilmektedir. Astım hastalarının ilaçlarını yaz mevsimine göre ayarlanması ve tedavilerine aksatmaması gerekmektedir.

    Şapkasız çıkmayın

    Gün içinde güneşin zararlı etkilerinden korunmanın en basit yöntemi şapka, şemsiye ve güneşin zararlı etkilerinden koruyucu yüksek faktörlü kremler kullanmaktır. Özellikle güneşin cilt üzerindeki olumsuz yakıcı etkisini yeterince hissedemeyen diyabet hastaları terleme bozukluğu nedeniyle ciddi sorunlar yaşayabilmektedir. Aşırı sıcaklar nedeniyle kan şekerinin yükselmesi kan akışkanlığını azaltabilmektedir. Şekerin yükselmesiyle ortaya çıkan sıvı kaybı sıcağın da etkisiyle inme, kalp krizi ve beyin kanamalarına neden olabilir

    Sıcak migreni tetikleyebilir

    Sıcaklık ve nem oranının artması migren krizlerini de etkilemektedir. Aşırı sıcaklarda bol sıvı tüketimi, kaliteli camlara sahip güneş gözlüğü kullanımı ve saçların ıslatılması gibi önlemler ön plana çıksa da mecbur kalınmadıkça güneşe çıkılmaması migren ataklarından korunmanın en iyi yoludur.

    Bu süreci rahat atlatabilmek için…

    Mevsime uygun, vücudun sıcaklığını çok yükseltmeyecek, terletmeyecek, açık renkli kıyafetler giyin. Güneşten korunmak için geniş kenarlı şapkalar takın.

    Günlük sıvı ihtiyacınızı ihmal etmeyin. 2,5 – 3 litre su ile birlikte, vücudun kaybettiği elektrolitler için mineralli su tüketmeyi unutmayın.

    Özellikle 11.00 – 16.00 saatleri arasında güneşlenmeyin. Spor için akşam saatlerini seçin.

    Soğuk ya da sıcak su yerine ılık su ile duş almayı tercih edin.

    Klimayı 23-24 derece arasında çalıştırın. Klimaların nem alıcı özelliğini devreye sokmak daha sağlıklı olacaktır.

    Hijyen kurallarıyla birlikte sindirimi daha kolay besinler tercih edin. Ağır, salçalı ve yağlı yemeklerden uzak durun.

    Hem rahatlama hem de vücutta oluşan ödem için el ya da ayaklarınızı buzlu su dolu bir kovanın içine 10-15 dakika batırın.

    Tatil planlarınızı nem oranının düşük olduğu bölgelerden seçin.

    Sürekli kullanılan ilaçlar için yaz ayarlaması yaptırmayı unutmayın.

    Çocuklara gelişigüzel vitamin takviyesi vermek yerine meyve sebze yedirin.

  • Kanserde erken teşhis hayat kurtarır.

    Kanser; genetik hasarlanma sonucu hücrelerin kontrolsüz veya anormal bir şekilde büyümesi ve çoğalması ile ortaya çıkıyor. Genetik yapıda (DNA’da) her gün yaklaşık 10.000 değişiklik olmasına rağmen bağışıklık sistemi, her milisaniye vücudumuzu tarıyor ve genetik hasara uğramış hücreleri yok ediyor. Ancak değişime uğrayan hücrelerin çok küçük bir kısmı bile kansere neden olabiliyor. Genellikle sebebi açıklanamayan kilo kaybı, iştahsızlık, ateş, deri bulguları ve ağrı gibi şikayetlerle ortaya çıkan kanser; bulunduğu yere göre de farklı bulgular gösterebiliyor.

    Türkiye’de her yıl yaklaşık 175 bin kişiye kanser teşhisi konuluyor. Hayatın her alanında var olan kanserojen maddeler; insanları ister istemez korkutuyor ve tedbirli yaşamaya yöneltiyor. Ancak unutulmamalıdır ki, kanser; erken teşhis edildiğinde tedavi edilebilen bir hastalıktır. Kanserde erken tanı, yaşam kalitesi ve süresinin artması açısından önem taşıyor. Gerçekten de son yıllarda gerek görsel, gerekse yazılı basında çıkan haberler sayesinde toplumsal farkındalığın arttığını gözlemliyoruz. Buna paralel olarak da özellikle taramaların etkili olduğu kanser tiplerinde ve sağlık hizmetlerine daha rahat erişebilen toplumlarda erken tanı şansının çok arttığını söyleyebiliriz. Bunun da tedavide başarı şansımızı yükselten en önemli değişken olarak günlük pratiğimize yansıdığını memnuniyetle gözlemliyoruz.

    Kadınlarda en sık görülen kanser türleri meme, akciğer, kolorektal, rahim ve deri kanserleridir. Erkeklerde ise en sık görülen kanser türleri prostat, akciğer, kolorektal, mesane ve deri kanserleridir.

    En sık görülen bu kanser türleri için kullanılan başlıca kanser tarama yöntemleri ise şunlardır:

    SAĞLIKLI BİREYLERDE TARAMA ÖNERİLEN KANSERLER:

    1.Meme kanseri

    2.Serviks kanseri

    3.Kolorektal kanseri

    4.Prostat kanseri

    5.Akciğer kanseri

    6.Cilt kanseri

    1.Meme Kanseri:

    · Kendi Kendine Meme Muayenesi: Kişinin kendi kendine memelerini muayene etmesidir. 20 yaşından sonra ayda bir kere yapılmalıdır.

    · Klinik Meme Muayenesi: Doktor tarafından memelerin ve koltuk altlarının muayene edilmesidir. 20-40 yaş arasında üç yılda bir kere 40 yaşından sonra ise yılda bir kere yapılmalıdır.

    · Mammografi: Memelerin X ışını ile görüntülenmesidir. 40 yaşından sonra yılda bir kere uygulanmalıdır.

    · Ultrason: Mammografi ile değerlendirilmesi uygun olmayan hastalarda meme ultrasonu yapılabilir.

    · Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG): Meme MR rutin taramada kullanılmaz sadece gibi bazı genetik bozuklukları taşıyan ve meme kanserine yakalanma riski çok yüksek olan kişilerde kullanılabilir.

    2.Prostat Kanseri:

    · Parmakla Rektal Muayene: Doktor parmağıyla makattan prostatı muayene eder. 50 yaşından sonra yılda bir kere, eğer risk faktörleri varsa 40 yaşından itibaren yılda bir kere yapılmalıdır.

    · Prostat Spesifik Antijen (PSA) Testi: Bu test ile kandaki prostat spesifik antijen miktarı ölçülür. Prostat spesifik antijenin kanda artmış miktarda bulunabileceği durumlar prostat kanseri, prostatın inflamasyonu ya da enfeksiyonu ve benign prostat hiperplazisidir (prostatın iyi huylu büyümesi). PSA testi 50 yaşından sonra yılda bir kere uygulanmalıdır. Eğer risk faktörleri varsa 40 yaşından itibaren yılda bir kere uygulanmalıdır. Serbest PSA’nın total PSA’ya oranı kanser ihtimali yönünden bilgi verebilmektedir.

    3.Akciğer Kanseri:

    · ğüs Grafisi: X ışını ile göğüs kafesindeki organların ve kemiklerin görüntülenmesidir.

    Balgam Sitolojisi: Balgam örneğinin mikroskop altında incelenmesiyle kanser hücrelerinin araştırılmasıdır.

    Spiral Bilgisayarlı Tomografi Görüntülemesi: X ışını makinesine bağlanmış bir bilgisayar yardımıyla görüntüler elde edilmektedir.

    4.Kolorektal Kanser ( Bağırsak Kanseri ):

    Risk gruplarına girmeyen hastalara 50 yaşından başlayarak gaitada gizli kan taraması, 50 yaşın üzerinde ise en azından 5 yılda bir sigmoidoskopi, 10 yılda bir kolonoskopi önerilmektedir. Risk grubunda olan hastalardan, daha önce polip çıkarılmış olan hastalar bu işlemden sonra 1-3 yıl içinde tekrar kolonoskopi yaptırmalıdır. Anne baba gibi yakın akrabalarında kalın bağırsak kanseri tanısı konmuş olanlar, 40 yaşından önce veya akrabasına tanı konulduğu yaştan en geç 8-10 yıl önce taramayı başlatmalıdır. Kalıtsal non-polipozis kolorektal kanser için genetik test yaptırılmalıdır. Ailesel adenomatoz polipozis (FAP) olarak adlandırılan hastalık olan kişiler genetik danışmanlık almalı ve 10-15 yaşından itibaren kolonoskopi ile takip edilmelidir.

    5.Serviks Kanseri (Rahim Ağzı Kanseri):

    · Pap Test: Rahim ağzından ve vajenden hücreler toplanır. Alınan hücreler mikroskop altında incelenir. Vajinal ilişkiye başlandıktan üç sene sonra her kadın Pap test yaptırmaya başlamalıdır. Ama Pap test yaptırmaya başlama yaşı 21’i geçmemelidir. Yılda bir kere yapılır. 30 yaşından sonra peşpeşe üç normal Pap testi olanlar iki yılda bir yaptırmaya başlayabilir. Herhangi bir risk faktörü olanlar yılda bir yaptırmaya devam etmelidir. 65 yaşından sonra peşpeşe üç veya daha fazla normal Pap test sonucu olanlar ve son on yıl içerisinde anormal Pap test sonucu olmayanlar taramayı bırakabilirler. Risk faktörü bulunanlar taramalara devam etmelidir.

    6.Deri Kanseri:

    · Deri Muayenesi: Doktor veya kişinin kendisi tarafından çıplak gözle yapılan muayenedir. Şüpheli bir alan varsa biopsi alınır ve mikroskop altında kanser hücreleri araştırılır.

    Risk faktörleri bulunan kişilerin doktorlarına danışarak tarama yöntemlerine belirtilen yaşlardan daha erken başlamaları gerekebilmektedir.

    Kanserden korunmak için dikkat edilmesi gereken hususlar;

    Sigara ve alkol tüketmemek,Ultraviyole Işınlarına maruz kalmayı azaltmak,Enfeksiyonlardan korunmak,Sağlıklı beslenmek,Egzersiz yapmak,Kilo dengesini korumak,Kanserin erken belirti ve bulgularını bilmek,Kanser riskini bilmek ve kanser tarama programlarına girmek,Stresle başa çıkmak.Her şeyi kararında yapmak ve zararlı olanlardan kaçınmak kanser riskimizi azaltır. Yine de vücudumuzdaki değişikiklere karşı uyanık olmak lazımdır.

    Başarı ; tarama yöntemlerinin ilerlemesi, erken tanı ve toplum farkındalığının artmasıyla paralel olarak artıyor. Ama kısmen de tedavideki ve sağlık hizmetlerindeki gelişmelere bağlı olduğunu da söylemek gerekir.

  • Hepatit b , bulaşma yolları ve aşılama hakkında

    Önemli bir karaciğer hastalığı olan Hepatit günümüzde dünyadaki en önemli sağlık problemlerinden birisidir. Ülkemizde de son yıllarda sıklığı azalmasına rağmen, özellikle Hepatit B hala önemini korumaktadır. Hepatit geçiren hastaların bir kısmında siroz gibi önemli hastalıkların gelişme ihtimalinin bulunması, hastalığın önemini daha da arttırmaktadır.

    Hepatite neden olan etkenler arasında Hepatit A, Hepatit B ve Hepatit C virüsleri ilk sıralarda yer almaktadır. Hepatit A virüsü sadece akut hepatit oluşturmaktadır. Bunlarda kronikleşme ve taşıyıcılık görülmemektedir. Hepatit B ve C virüsleri ise hem akut, hem de kronik hepatite neden olabilmektedir. Ancak B ve C virüsünü alan kişilerin tümünde hastalık görülmemektedir. Çeşitli yollarla bu virüsleri alan kişilerin bir kısmında karaciğer hasarı ve buna bağlı olarak kandaki karaciğer enzimlerinde yükselmeler görülürken, büyük kısmında sadece taşıyıcılık söz konusudur. Ülkemizde taşıyıcılık oranı C virüsü için %1’in altında iken B virüsünde bölgelere göre % 5 ile 10 arasında değişmektedir. Sağlıklı taşıyıcı olan bireyler herkes gibi toplum içinde yaşamlarını normal olarak devam ettirmektedirler. Ancak taşıyıcıların alkol almamaları, karaciğere zararlı ilaçlardan kaçınmaları ve ortalama yılda bir kez konunun uzmanına giderek karaciğerlerini kontrol ettirmeleri önerilmektedir.

    Hepatit B virüsü (HBV)nü alan kişilerde hastalığın yanı sıra taşıyıcılık da söz konusu olabileceği için bunlarda bulaşma yollarının iyi bilinmesi gerekir.

    HBV’nin bulaşma yolları günümüzde büyük oranda bilinmektedir. Bu virüs başta kan olmak üzere hemen hemen bütün vücut sıvılarında tespit edilmiştir. Ancak pratikte HBV’nin özellikle kan, kan ürünleri, cinsel temas yoluyla ve anneden bebeğe doğum sırasında bulaştığı kabul edilmektedir. Diğer vücut sıvıları ile bulaşma nadirdir.

    HBV’de Başlıca Bulaşma Yolları :

    Kan ve kan ürünleri ile temas ve kan nakilleri

    HBV bulaşmış iğne, enjektör, bistüri, sonda ve cerrahi aletlerle bulaşma,

    HBV ile infekte olmuş ve iyi dezenfekte edilmemiş hemodiyaliz cihazları,

    İyi temizlenmemiş aletlerle diş çekilmesi ve dolgu yapılması,

    Damardan ilaç kullanımı,

    Mikropla temas etmiş ve iyi temizlenmemiş aletlerle akupunktur ve dövme yapılması, kulak delinmesi, HBV pozitif kişinin jileti ile traş olunması ve diş fırçası ile diş fırçalanması,

    Özellikle HBeAg’si pozitif olan taşıyıcı anneden doğan çocuğa doğum sırasında bulaşma,

    Cilt yarası, kesi, mukoza yaralanması ve kanla temas nedeniyle HBV pozitif kişiden sağlıklı kişiye bulaşma,

    Cinsel temasla bulaşma

    HBV’nin bulaşma yollarının özelliğinden dolayı bazı kişi ve /veya gruplar risk altındadırlar. Genel olarak özellikle HBV’nin bulaşma olasılığının yüksek olduğu kişilerin öncelikli olarak aşılanması, daha sonra kademeli olarak ve bir plan çerçevesinde diğer kişilerin de aşılanması önerilmektedir. HBV için yüksek risk grubunu oluşturan ve öncelikli olarak aşılanması gereken gruplar şunlardır:

    Başta laboratuar ve kan merkezi çalışanları olmak üzere, cerrahlar, diş hekimleri ve diğer bütün sağlık personeli,

    HBV taşıyıcısı olan annelerden çocuğa geçiş doğum sırasında veya daha sonra olabilmektedir. Bu nedenle hasta veya taşıyıcı olan annelerin bütün çocukları ve yeni doğan bebekleri,

    Seksüel bulaşma HBV’nin kan yoluyla bulaşmadan sonraki en önemli bulaşma yoludur. Bu nedenle hepatitli veya HBV taşıyıcısı olan bireylerin eşleri,

    Ailede hepatitli veya HBV taşıyıcısı varsa diğer aile fertlerinin tümü ve yakın ilişki içinde bulunduğu kişiler,

    Homoseksüeller, damardan ilaç alışkanlığı bulunanlar ve genel ev kadınları da HBV’nin yüksek oranda bulunduğu riskli gruplardır. Bunlar da aşılanmalıdır.

    Kronik böbrek hastalığı bulunanlar, (özellikle hemodiyaliz hastaları),

    İmmun yetmezliği bulunan hastalar,

    Kalabalık yaşam şartları, kötü hijyen ve düşük sosyoekonomik durum HBV’nin bulaşma oranını arttırmaktadır. Bu nedenle yetiştirme yurtları, bakımevleri,hapishaneler ve kreşler gibi insanların toplu olarak bir arada bulundukları ve pek çok malzemenin ortak olarak kullanıldığı yerlerde yaşayanlar,

    Başta hemofili hastaları olmak üzere, sık kan ve kan ürünleri nakli yapılanlar veya hastaneye bağımlı, sık enjeksiyon ve sık perkütan girişim yapılan hematoloji ve onkoloji hastaları, diğer kronik hastalar,

    Toplumumuzda HBV taşıyıcılık oranı yüksek olduğu için ve yeni doğan bebeklerin immün sistemleri de henüz yeterince gelişmediği için, bütün yeni doğan bebekler risk altındadır ve aşılanmalıdır.

    Yapılan çalışmalarda günümüzde sadece HBV’ye karşı antiserum ve aşı geliştirilebilmiştir. Dünyanın pek çok ülkesinde öncelikli olarak risk altında bulunan kişiler olmak üzere bireylere aşılama programları uygulanmaktadır. Yapılan kan tetkiklerinde sadece hem HBsAg, hem de Anti-HBs sonucu negatif olan kişilere aşı yapılır.

    HBV ile temas şüphesi olan kişilere ilk 72 saat içinde HBV spesifik immün globülin yapılarak pasif bağışıklık sağlanabilir. Aktif bağışıklık ise ülkemizde de bulunan Hepatit B aşılarından herhangi biri ile yapılabilir. Aşılama ile sağlanan koruyuculuk bütün aşı tiplerinde % 90’nın üzerindedir.

    Aşılar önerilen programa uygun olarak, zamanında yapılmalıdır. Üç doz aşı yapıldıktan en erken 6-8 hafta sonra aşının tutup tutmadığı kontrol edilmelidir. Genel olarak son aşı dozundan 12 ay sonra antikor (Anti-Hbs) düzeyine bakılması, düzeyi düşük olan kişilere ek olarak tek doz aşı yapılması önerilir. Daha sonra ise ortalama 4-5 yılda bir, antikor düzeyine bakılması ve aşının koruyuculuğunun arttırılması için gerekirse tek doz aşı yapılması gereklidir.

  • Gastroenteroloji bilim dalı ne yapar

    Gastroenteroloji mide bağırsaklar ve karaciğer hastalıkları ile ilgilenen bilim dalıdır. Gastro latincede mide, enteroloji ise kabaca bağırsakları ifade eder. Gastroenteroloji uzman hekimleri, iç hastalıkları ihtisasını tamamladıktan sonra ilave olarak gastroenteroloji bilim dalında da ihtisas yaparlar.

    Gastroenteroloji uzmanları yemek borusu, mide, bağırsak, karaciğer ve pankreas hastalıklarının tanısı ve tedavisi için özel muayene yöntemlerini kullanırlar.

    Bu muayeneler için kullanılan cihazlar;

    GASTROSKOPİ

    Endoskopi ile yemek borusu, mide ve 12 parmak hastalıklarının tanısı konulduğu gibi belli bazı hastalıkların tedavisinde kullanılan cihazdır.

    Fiberoptik ve elektronik olan bu cihazlar kullanım amaçlarına göre çok çeşitlilik gösterir, tek bantlı ve çok bantlı yapıda olabilir, mültiband cihazlar ise özel eğitim gerektirir.

    Gastroskopi tetkiki esnasında hastalığın tanısını koymak için hasta olan kısımlardan küçük parçalar almak gerekebilir. Buna biyopsi adı verilmektedir. Biyopsi alma esnasında hasta ağrı duymaz. Biyopsi almanın genelde, bazı durumlar dışında herhangi bir sakıncası yoktur.

    Gastroskopik tetkik için hastanın 8-10 saat aç olması gerekir, boğazın uyuşturulması muayene için yeterlidir ama bu muayeneden korkan hastaların kısa süreli uyutularak da muayenesi yapılmaktadır. Hastanemizde bu muayene uyutularak yapılmaktadır, hasta isterse muayene uyutulmadan da yapılır. Birçok mide hastalıkların tanısı gastroskopik muayene ile konulabilir.

    – Yemek borusunda yanıklar, iltihap, polip, divertikül, varis, tümör, reflü hastalığı vb. gibi,

    – Midede iltihap, ülser, polip, damarsal hastalıklar, tümörler, midenin giriş ve çıkış kısmındaki darlık ve genişlemeler, yabancı cisimler, mide içinde safra, evvelce yapılmış mide ameliyatları vb. gibi,

    – Duodenum (12 parmak bağırsağı), ülser, daralma, tümör, damarsal hastalıklar, çölyak hastalığı, ana safra kanalının barsağa açılmış olduğu bölge hastalıkları bu muayene ile ortaya çıkarılabilir.

    KOLONOSKOP

    Kalın bağırsağın muayenesinde kullanılan cihazdır. Muayene anal yoldan yapılmaktadır. Bu muayenenin başarılı ve yeterli olması için kalın barsağın bazı ilaçlarla dışkıdan temizlenmesi gerekmektedir. Gastrostroskopik muayene hasta 8-10 saat aç ise muayene günü yapılabilir ama kolonoskopik muayene için hastaya 3-4 gün sonrasına randevu verilmektedir. Bu zaman içinde muayenenin başarısı için hastaya bazı gıdaları yememesi öğütlenir. Muayeneden bir gece evvel, bağırsak temizliği için yazılan reçetedeki ilacı içmesi önerilir. Ertesi sabah da kalın bağırsağın özellikle son kısım temizliği için ilaveten hazır lavman yapılır. Lavmanı hasta evde yapabilir veya hastanede uygulanabilir.

    Kolonoskopik muayene uyutularak yapılır ama hasta isterse uyutulmadan da yapılabilir. Hastanın aç olması gerekir.

    Bu muayene 15-20 dakika sürebilir, muayenede kalın bağırsağın ince bağırsakla birleştiği yere kadar, hatta ince barsağın son kısmına kadar aletle girilir. Kolonoskopik muayene, gastroskopik muayene gibi hem tanı amaçlı ve hem de tedavi amaçlı kullanılır.

    Kolonoskopideiltihabi bağırsak hastalığı, damarsal hastalıklar, polipler, divertiküller, tümör, yabancı cisimler tanınır, bir kısmının tedavisi de yapılabilir.