Kategori: Dahiliye – İç Hastalıkları

  • Tıp gelişiyor insan ömrü uzuyor

    Çok değil yaklaşık 50 yıl önce Ülkemizde ortalama yaş 50 idi halbuki günümüzde ortalama ömür 78. Bunun için birçok sebep sayılabilir; çevre şartları, beslenme, enfeksiyondan korunma vs. gibi. Bence en önemlisi Tıp biliminde yaşanan gelişmeler. Tıp geliştikçe insan ömrü uzuyor. Dün gibi hatırlıyorum, Tıp Fakültesine girdiğim 1977 yılında hastaların tansiyon şeker ve kolesterol ortalama değerleri farklı idi.

    Hastaneye gelen bir hastaya önce yaşını sorardık; diyelim ki 70 dedi, önüne 1 koyup senin tansiyonun 170 yani halk arasında 17 normal derdik, keza kan şekeri içinde durum aynı idi yaşını sorardık diyelim 60, önüne 1 koyardık şekerin 160 normal derdik. Halbuki şimdi öyle mi? Kılavuzlar büyük tansiyonu 14’ ün üstüne çıkarma diyor.

    Son yapılan çalışmalarda 12’nin üstüne çıkınca dikkat, 13 ‘te duruma göre ilaç başla deniyor. Kan şekeri için de durum böyle, yaş ne olursa olsun 100’ün altı iyidir diyoruz ve bu değerlere getirmek için ilaçla veya ilaçsız çaba sarf ediyoruz. Yine eskiden kolesterol değeri 280 idi. Şimdi normalini 200 kabul ediyoruz hatta damarlarda problem var ise 150 ye kadar düşürüyoruz.

    Peki geriye dönüp baktığımızda yanlış mı yapıyormuşuz diye soruyorum evet tam olarak yanlış değil ama eksik yapıyormuşuz, ileride insan ömür ortalaması 100’ü geçtiğinde bugünkü yaptıklarımız için de eksik diyeceğiz. Ama günün şartlarına göre bilgilerimiz o kadardı, o günkü şartlara göre onları doğru kabul ediyorduk. Bugünkü şartlara göre de yanlış ya da yetersiz, yeter ki eski bilgilerde kalmayalım.

    Demem odur ki, tıp devamlı gelişmekte ve biz Doktorlar bu gelişime ayak uydurmalıyız. 30 yıl önce ki bilgilerle Doktorluk yapılmaz çünkü en nankör meslek Doktorluktur.

    30 yıl önceki bilgilerin birçoğu bugün yanlış ya da yetersiz bu yüzden eski bilgilerle Doktorluk yapıyorsanız diplomanızı çekmeceye koyun ve kesin emekliye ayrılın.

  • Hiperkalsemide (kalsiyum yüksekliği) hangi şikayetler olur?

    İştahsızlık, halsizlik, yorgunluk,

    Depresyon, zihinsel bulanıklık, baş ağrısı

    Çok su içme, çok idrar gitme

    Kemik ağrısı ve kırıklar, boyda kısalma

    Mide ağrısı, mide ülseri, kabızlık

    Yüksek tansiyon, kalp ritim bozukluğu

  • Her tiroid nodülüne biyopsi gerekir mi?

    Tiroid yani halk arasında guatr diye bilinen hastalığın teşhis ve tedavisindeki prensipler çok basit olmasına rağmen maalesef serbest hekimlikte suistimale açık bir konu. Bence gereksiz operasyon ve hatta gereksiz biyopsi sayısı çok fazla.

    Benim gözlemlediğim 10 tiroid biyopsisi ve ameliyatının en az 8-9’u gereksiz. Ama maalesef alışkanlık haline geldiği ve sorumluluktan kaçıldığı için tiroid ultrasonografisinde görülen tüm nodüller için neredeyse biyopsi istenmekte ve onların çoğu da gereksiz operasyona gitmektedir. Etrafınızdaki tiroid ameliyatı olmuş hastalara bir baktığınızda ne demek istediğimi anlarsınız. Gereksiz operasyon ve biyopsilerden sakınmak için mutlaka 2. ya da 3. Doktordan görüş alınmalı ve tiroid ultrasonu konusunda tecrübeli bir radyologla görüşülmeli.

    Tecrübeli radyolog konusu önemli çünkü iyi yapılmış tiroid ultrasonunda görülen nodüllerin iyi ya da kötü huylu olup olmadığı radyolog tarafından yüksek olasılıkla anlaşılır. Özellikle çok sayıda nodülü olan hastalarda şüpheli nodülü bulup hangisine nokta atışı yapılacağını gene deneyimli radyolog anlayabilir.

    Bu yüzden hem klinisyen hem radyolog olsun doktorlarınızı araştırarak gidiniz. Biz, bu konuda tecrübeli tiroid radyoloğu ile çalıştığımız için bize gelen ve ameliyat önerilmiş olan hastaların %90 ‘nının ameliyatını ve hatta biyopsilerini iptal ettiriyoruz.

  • Hepatit b enfeksiyonu

    Hepatit B virüsü (HBV) tüm dünyada olduğu gibi ülkemiz Türkiye’de de belirgin bir sağlık problemi olarak karşımıza çıkmaktadır. Türkiye’de görülme sıklığı olarak bölgesel farklılıklar görülmekte ve %5-15 aralığında dağılım gösteren bir sıklıkta karşımıza çıkmaktadır. HBV ile karşılaşmış kişilerde birkaç çeşit klinik tablo ve hastalık olabilir. “Akut hepatit” adı verilen bulaşıcı sarılık tipinde enfeksiyon vücuda bulaştığı anda sarılık ve grip benzeri bir tablo yaratmaktadır.

    Bu şekilde hastalık geçirenlerin %90’ı iyileşirken %10’luk kesiminde ise kronik hastalık evresi başlamaktadır. Kronik hastalık evresinde ise hastalar HBV enfeksiyonuna karşı yeterli bağışıklık direncini gösteremediklerinden taşıyıcı ve bulaştırıcı olarak uzun yıllar yaşarlar ve bazı riskleri de taşımış olurlar. HBV enfeksiyonu uzun süre bu şekilde kalırsa siroz, karaciğer kanseri gibi en korkulan karaciğer hastalıklarının orataya çıkma riski oldukça artmaktadır.

    Bu nedenle, HBV enfeksiyonundan korunmak amacı ile bulaşma yollarını iyi bilmek gereklidir. Korunmasız ve dikkatsiz cinsel ilişki, damar içi uyuşturucu bağımlılığı, cezaevi-hastane-okul-kışla gibi kalabalık yerlerde yaşamak veya çalışmak, uygun sterilizasyon tedbirleri alınmamış tıbbi veya diş tedavileri görmek, dövme akupunktur gibi iğne uygulamaları yapılması gibi temel bulaşma yolları için önlemler alınabilir.

    Ailesinde HBV enfeksiyonu olan bireyler de nedeni tam olarak bilinmeyen bir şekilde risk altındadır ve mutlaka aile bireyleri HBV taramalarını yaptırmalıdırlar. Korunmanın et etkili yolu HBV aşılaması olup artık ülkemizdede 20 yıldan uzun süredir rutin aşılama programlarının başlaması ile HBV sıklığında belirgin bir düşüş beklenmektedir. Bütün hastanelerde kolaylıkla HBV taraması yapılabilir ve aşı gerekip gerekmediği anlaşılabilir.

    Kronik hastalık evresinde olan hastalarda hastalık derecesini anlamak ve karaciğer hastalığını tam olarak değerlendirmek amacı ile ultrason, kan testleri ve hatta karaciğer biyopsisi gerekebilmektedir. Her hastaya biyopsi önerilmez, genellikle yılda 1 veya 2 defa hastalık aktivitesini değerlendiren tetkikler yapılarak sonuçlara göre biyopsi kararı verilmektedir.

    Bu nedenle HBV olan hastaların yılda en az bir kere Gastroenteroloji bölümünde kan testleri ve ultrason ile kontrollerini yaptırmaları önemlidir. Belirli bir seviyede karaciğer hasarı olduğu tespit edilen hastalarda ise tedavi verilmekte ve HBV’nin tüm istenmeyen sonuçları engellenebilmektedir. Bu nedenle rutin tarama ve kontroller gibi basit tedbirler ile istenmeyen çoğu kötü sonuç engellenebilmektedir.

  • Karaciğer yağlanması ve tedavisi hakkında

    Son zamanlarda rastladığımız karaciğer yağlanmalarının çoğu alkolle değil, beslenme yanlışları ile ilişkili. “Alkole bağlı olmayan yağlı karaciğer hastalığı” diye tanımlanan bu sorun çoğu hastada herhangi bir belirti vermiyor.“Alkole bağlı olmayan yağlı karaciğer hastalığı”, obez kişilerde %75 civarında görülür. Bazı hastalar yorgunluk, halsizlik, karın sağ üst bölümünde rahatsızlık hissinden yakınabilir. Muayenede az veya orta miktar karaciğer büyüklüğü vardır.

    Karaciğer hastalığının kan belirteçleri olan “ALT, AST” dediğimiz enzimler normalin 2-4 katına kadar yükselebilir. Obezite, karbonhidrattan zengin tek yönlü beslenme, diabetes mellitus (şeker hastalığı) “Alkole bağlı olmayan yağlı karaciğer hastalığı” oluşumunda etkenlerin başında gelir. Ama son zamanlarda yağlı karaciğer hastalığının oluşumunda bağırsak mikrobiyotası dediğimiz bağırsak bakterilerinin rolü büyüktür. Bağırsak epiteli normalde zararlı mikropların toksik maddelerini geçirmez.

    Bunda bağırsakta probiyotik dediğimiz dost bakterilerin rolü vardır ve probiyotikler bağırsak sızdırmazlığını sağlayarak bir conta görevi yaparlar. Floradaki en ufak bir bozulma veya zayıflama ise bağırsaktaki bu zararlıların kan dolaşı­mına karışmasına ve bağışıklık sisteminin zayıflamasına neden olur. Buna sızdıran bağırsak sendromu diyoruz. Sızdıran bağırsak sendromu şeker hastalığı, karaciğer yağlanması, obezite gibi metabolik hastalıklar başta olmak üzere çok sayıda sağlık sorununa neden olur.

    Bağırsaklarımız probiyotik (dost bakteriler) yönünden zayıfsa bu toksinlerin vücuda girişi hızlı ve daha fazla olur. Bu toksinlere karaciğer reaksiyon vererek önce yağlanmaya sonra karaciğer hücrelerinde hasara yol açar. Önce karaciğer hücrelerinde yağlanma meydana gelir, biz buna karaciğer yağlanması diyoruz. Sonra karaciğer hücrelerinde hasarın göstergesi olarak “ALT, AST” dediğimiz karaciğer enzimlerinde artış meydana gelir ki buna da iltihaplı (inflamasyonlu) karaciğer yağlanması denir. Bu safhadan sonra karaciğer sirozuna kadar gidebilen klinik bir süreç söz konusudur. Günümüzde karaciğer yağlanmasının alkol dışında nedenleri arasında ilk beslenme ile ilgili hatalar gelmektedir.

    Karaciğer yağlanması alkol dışında genellikle fazla kilolu, göbekli, bel çevresi geniş, kan şekeri (özellikle tokluk şekeri) yüksek, kan yağları dengesiz, özellikle trigliserid seviyeleri fazla olan kişilerde görülüyor.

    Karaciğer enzimleri yüksek olan kişilerde iltihaplı yağlı karaciğer dışındaki nedenlerin de araştırılması gerekir (viral hepatitler, toksik hepatit, otoimmün hepatit, hemakromatozis, wilson hastalığı, çölyak hastalığı). Karaciğer yağlanması tedavisinde son yıllarda probiyotikler ile ilgili yapılan tedaviler literatürde hızla artmaktadır. Karaciğer yağlanması tedavisi için mutlaka bir gastroenteroloji uzmanınıza başvurmanız gerekir.

  • Ciddi konumuz: bağırsaklarımız

    PROBİYOTİKLER

    Vücudumuzda bulunan faydalı dost bakterilere “probiyotik” adı verilir. Probiyotikler en çok kalın bağırsakta bulunur. Erişkin bir insanın bağırsağında 100 trilyon, yaklaşık 1,5 kg faydalı bakteri vardır. Hipokrat’ın dediği gibi “Bütün hastalıklar bağırsaktan başlar. Bağırsak hasta ise vücudun geri kalan kısmı da hastadır.” Bağırsaklarımız, bağışıklık sisteminin en önemli organıdır.

    Bağırsaklarımızda bulunan probiyotikler, bağışıklığımızı güçlendiren dost bakterilerdir. Bağırsak iç zarını kaplayan bu yararlı bakteriler, ağızdan alınan zararlı bakterilerin bağırsak duvarından içeri geçmesine dolayısıyla birçok hastalığın oluşmasına engel olurlar. Normalde bağırsağımızda %85 dost bakteriler, %15 zararlı bakteriler bir denge halinde bulunur.

    Günümüzde başta antibiyotik olmak üzere, stres, kötü beslenme, ağrı kesici ilaçların alınması, sık seyahatler durumunda zararlı bakterilerin, faydalı bakterilere oranı yükselmektedir. Zararlı bakteriler bağırsak iç zarında artarsa probiyotiklerin oranı azalır ve bağırsak geçirgenliği artar. Buna bağırsak flora bozukluğu veya “Disbiyozis” denir.

    Birçok zararlı mikroorganizma bağırsak duvarından içeri girer ve hastalık yapar. Bu hastalıkların başında hassas barsak sendromu, allerji, astım, egzema, ishaller, şeker hastalığı, iltihabi barsak hastalıkları, obezite, karaciğer yağlanması, kalın bağırsak kanseri gelir. Hatta bağırsak floramızdaki dengesizliğin ruh sağlığımızı etkilediğini gösteren çalışmalar vardır. Günümüzde özellikle viral üst solunum yolu enfeksiyonlarında bilinçsizce sık kullanılan antibiyotikler bağırsaktaki faydalı bakteri oranını azaltarak birçok hastalıklara davetiye çıkarmaktadır.

    Günümüzde probiyotiklerin obezite tedavisinde diyete ek olarak kullanımı hızla artmaktadır. Ayrıca sindirim sisteminin düzenlenmesinde etkisi önemlidir.

    Probiyotikleri gıda takviyesi toz, tablet, kapsül şeklinde almak en iyisidir. Çünkü bunların içinde hangi bakteriler olduğu ve faydalı bakteri miktarı bellidir. Ayrıca bu tür preparatlar mide asidinden geçerek bağırsakta açılır ve faydalı aktivitelerini gösterirler. Probiyotik yoğurtları kullanmak da sağlıklıdır. Fakat bu yoğurtlardaki uzun raf ömrü ve soğuk zincir hassasiyeti nedeniyle içindeki faydalı bakteri miktarı azalmış olabilir. Ayrıca bu yoğurtlardaki faydalı bakterilerin mide asidinden geçerken sayıları azalır.

    PREBİYOTİKLER

    Prebiyotik, probiyotiğin (sindirim sistemindeki faydalı dost bakteriler) yiyeceğidir. Prebiyotikler kalın bağırsaktaki faydalı dost bakterilerin yani probiyotiklerin büyümesini, aktivitesini ve çoğalmasını sağlar. Prebiyotiklerin kalın bağırsakta faydalı bakteriler tarafından fermentasyonları sonucunda kısa zincirli yağ asitleri oluşur. Kısa zincirli yağ asitlerinden biri olan bütirik asit kolon kanserini engellemede çok etkilidir.

    Prebiyotikler, toz, tablet formunda bulunabildikleri gibi, yiyecekler içerisinde de bulunurlar. Prebiyotikler probiyotiklerle birlikte (sinbiyotik) ilaç olarak da piyasada bulunur. Yiyecek olarak en fazla radika, karahindiba, kuru soğan, sarımsak, yer elması, pırasa ve enginarda bulunur. Her prebiyotik, lif içerir. Ama her lif prebiyotik içermez.

    Sonuç olarak; Probiyotikler ve Prebiyotikler bağışıklık sistemimizin en güçlü ögeleridir. Sağlıklı bir yaşam için Probiyotikleri ve Prebiyotikleri gıda takviyesi olarak beslenmemize dahil etmeliyiz.

  • Allerjiyle karışan nadir bir hastalık: herediter anjiyoödem

    Allerjiyle karışan nadir bir hastalık: herediter anjiyoödem

    Kanda bulunan C1 inhibitör isimli proteinin eksikliğinden veya fonksiyon görmemesinden kaynaklanan, 10-50 bin kişide bir gözlenen, damar dışına sıvı çıkışı sonucu yaygın şişlikler (ödem) gelişimiyle karakterize bir hastalıktır.

    Hastalığın belirtileri nelerdir?

    Hastalık ortalama 2-5 gün süren ödem ataklarıyla karakterizedir. Sıklık sırasına göre el, kol, ayak ve bacaklar, mide-barsak sistemi, dudaklar, göz kapakları, genital bölge ve solunum yollarında ödemler ortaya çıkar. Belirti ve bulgular etkilenen organa göre değişiklik gösterir. Büyük hava yollarının etkilendiği solunum sistemi atakları hayati açıdan en riskli ataklar olup hastaların yaklaşık %50’sinde gözlenir. Bazen hastanın nefes almasını engelleyerek ölümcül olabilir.

    Atakların sıklığı nasıldır?

    Atakların sıklığı ve şiddeti kişiden kişiye farklılıklar gösterir. Bazı hastalar ömürleri boyunca hiç atak geçirmeyebilirken, bazı hastalar çok sık, hatta her hafta atak geçirebilir

    Kimler etkilenir?

    Hastalık kadın ve erkeklerde eşit oranda gözlenir. Hastaların %75’i hastalığı genetik geçişle anne veya babasından alır, %25’inde ise hastalık kişide kendiliğinden ortaya çıkar. Herediter anjiyoödemli bireylerin çocuklarında da hastalık olma olasılığı %50’dir. Ancak tüm çocuklar hasta olabileceği gibi, tüm çocuklar sağlıklı da olabilir. Ataklar hastaların %40’ında 5 yaşından önce, %75’indeyse 15 yaşından önce ortaya çıkar.

    Atakların ortaya çıkmasını tetikleyen faktörler var mıdır?

    Ataklar hiçbir neden yokken ortaya çıkabileceği gibi, travmalar (diş çekimi, ameliyat, doğum, bisiklete binme, çarpmalar, yorucu el işleri vb), enfeksiyonlar (bademcik iltihabı, grip), stres, çeşitli ilaçlar (östrojen hormonu içeren ilaçlar, bazı tansiyon ilaçları) ve kadınlarda adet dönemleri atakları tetikleyebilir.

    Nasıl tanı konur?

    Kanda bağışıklık sistemiyle ilgili bazı protein düzeylerine ve gerekirse fonksiyonlarına bakılarak kesin tanı konur. Tanı için bazen de genetik incelemeler yapmak gerekebilir.

    Herediter anjiyoödem neden önemli bir hastalıktır?

    Herediter anjiyoödem atakları hastanın moralini bozan, öğrenim, iş ve sosyal hayatını olumsuz etkileyen, iş yapmasını engelleyen, en önemlisi de nefes borusu tutulumunda hastanın boğularak ölümüne neden olabilen bir hastalıktır. Ayrıca çok nadir bir hastalık olması nedeniyle genellikle tanı konması gecikmekte, hastalar Ailesel Akdeniz Ateşi Hastalığı (FMF), allerji gibi tanılarla takip edilmekte, karın ağrıları nedeniyle gereksiz yere apandisit, barsak tıkanıklığı ve safra kesesi ameliyatları olabilmektedirler.

    Nasıl tedavi edilir?

    Hastaların tedavisi üç aşamada gerçekleşir:

    Atak tedavisi: Laringeal atak haricinde, hastanın aktivitesini engellemeyen hafif ataklarda tedavi gerekmeyebilir. Hava yolu ve yüz atakları tehlikeli ataklar olduğu için zaman kaybedilmeden damar yoluyla C1 inhibitör konsantreleri verilerek tedavi edilmelidir.

    Atağı önlemeye yönelik tedavi: Diş tedavileri, ameliyatlar gibi atağı tetikleme olasılığı olan işlemlerden önce hastaya C1 inhibitör konsantresi veya danazol gibi ilaçlar vererek atağın oluşmasını önlemeye yönelik tedavilerdir.

    Atakların sıklığını ve şiddetini azaltmaya yönelik tedavi: Sık ve şiddetli atak geçiren hastalara düzenli olarak ilaç vererek hastalığı kontrol altına almaya yönelik tedavilerdir.

    Allerji ve kortizon iğneleri bu hastalıkta etkisiz olduğundan gereksiz yere yaptırılmamalıdır.

  • Kolonoskopi kolonoskopi nedir, kolonoskopi’yi ne zaman kimler yaptırmalıdır?

    Kolonoskopi, kalın barsağın tamamının ve gerektiğinde ince barsağın son kısmının yumuşak, bükülebilir, ucunda kamera bulunan bir aletle incelenmesidir. Kolonoskopinin yapılabilmesi için işlem öncesi barsak boşaltıcı ilaçlarla barsak temizliği gerekmektedir.

    Günümüz teknolojisinde bu işlem, hem barsak hastalıklarının tanısında hem de tedavisinde en iyi yöntemdir.

    Kalın bağırsak kanserlerine büyük ölçüde polip denilen küçük ve iyi huylu olan urların yol açtığı bilinmektedir. Ancak, bu urlar zaman içinde kötü özellikler kazanabilmekte, yani kanserleşebilmektedirler. Kolonoskopi yardımı ile bunları çıkartmak ve hastayı kolon kanserinden kurtarmak mümkün olmaktadır. Kolonoskopi sayesinde, iltihabi bağırsak hastalığı tanısı koymak, barsak kanamalarını durdurmak, barsak darlıklarını genişletmek, hemoroidlere tedavi uygulamak da mümkün olmaktadır.

    Kliniğimizde kolonoskopi işlemi güvenli ve temiz bir ortamda uyutularak yapılmaktadır. Hasta hiçbir şekilde ağrı duymaz ve işlemi hissetmez. İşlem sonrası günlük işlerine dönebilir.

    Kolonoskopi’yi ne zaman kimler yaptırmalıdır?

    Hiçbir şikayetiniz yoksa, eğer yaşınız 50’nin üzerindeyse , Kalın bağırsak kanserinin erken tanısı ve önlenmesi için; her 5 yılda bir kolonoskopi yaptırmalısınız. Kolonoskopiyle poliplerin bulunup çıkarılması ile kalın bağırsak kanser gelişimi tamamen önlenebilmektedir.

    Makattan kanaması olanlar (Hastalar genellikle basurum hemoroidim ve çatlağım var diye düşünerek oyalanır)

    Dışkısında gizli kan pozitif saptananlar

    Birinci dereceden akrabalarında (anne, baba, kardeşlerde) kolon kanseri ve polip öyküsü olan kişiler

    Büyük abdest değişikliğinde olanlarda,

    Müzmin ve sebebi bilinmeyen ishali olanlar

    Şişkinlik, gaz kabızlık sorunu olanlar

    Nedeni açıklanamayan kilo kaybında

    Tedavi ile geçmeyen ve nedeni bulunamayan karın ağrısı olanlarda

    Menapoz sonrası kadınlarda demir eksikliği anemisi tesbit edilmesi durumunda

    Erkeklerde demir eksikliği olması halinde her durumda

    İltihabi barsak hastalığı olan , Ülseratif kolit hastalığı olan hastalara da takip amaçlı Kolonoskopi yapılmalıdır.

  • Reflü, reflü hastalığı

    Klinik tıpta en sık karşılaştığımız sorunlardan birisidir. Hemen hemen herkes, yaşamının bir döneminde bu şikayetler ile karşılaşır.

    Reflü hastalığı; mideden yemek borusu içine mide asidinin ve mide içeriğinin kaçışı ile ortaya çıkar.

    Hastalarımız bize genellikle; göğüs kemiği arkasında, nadiren sırtta ve mide bölgesinde olan; midede yanma, ekşime, ağıza ekşi acı su gelmesi veya yenilen yiyeceklerin gelmesi gibi şikayetlerle gelirler.

    Reflü hastalığı yemek borusu dışında da bazı sorunlara yol açar. Uzun süren nedeni açıklanmayan kuru öksürük, tekrarlayan ses kısıklığı, boğazda gıcık hissi, tekrarlayan kronik faranjit ve larenjit altında da reflü çıkabilir. Bu hastalar göğüs ağrısı ile Kardiyoloji bölümüne giderler altından reflü çıkabilir. Bazı hastalar öksürük ve ses kısıklığı nedeni ile Göğüs Hastalıkları ve KBB bölümüne giderler altından reflü çıkabilir.

    En önemli konu bu şikayetler ile gelen hangi hastaların araştırılması gerektiğidir.

    Eğer hastada aşağıdaki şikayetlerin biri var ise;

    45 yaşın üzerinde ise ve uzun zamandır olan reflü şikayetleri varlığında

    Lokma yutmada güçlük, boğazda lokmanın takılmasını tarifliyor ise

    Ağızdan kanlı kusma, dışkıda siyahlaşma (zift gibi) tarifliyor ise

    Sebepsiz ani kilo kaybı geliştiyse

    İnatçı kusmaları var ise

    Tetkiklerinde kansızlık (anemi) saptanmışsa mutlaka araştırılmalıdır.

    Bu şikayetleri olan hastalar en kısa zamanda bir Gastroenteroloji Uzmanına gitmelidir. Bu hastalara ENDOSKOPİ adı verilen, yemek borusu, mide ve oniki parmak bağırsağının kameralı alet ile görüntülenmesini sağlayan işlem yapılmalıdır.

    Bu şikayetleri olan hastalar nelere dikkat etmelidir?

    -Kahve ve kolalı-asitli içeceklerden uzak durmalı

    -Kendisini rahatsız eden, dokunan, belirli besinlerden kaçınmalı (Örneğin; fazla acı, baharat, yağ, kızartma, çilolata, nane, domates, soğan, turşu)

    -Fazla miktarda bir öğün yerine , sık sık ancak az az yemek yemeli

    -Yemek yedikten hemen sonra televizyon karşısında uzanmamalı yada yatmamalı (oturur pozisyonda kalmalı), yemeklerden en az 2 saat öncesinde yatmamalı

    -Akşam geç saatlerde yemek yememeli

    -Soluna yatmaya çalışmalı

    -Yemek yerken acele edilmemeli, lokmalar iyi çiğnenmeli

    -Egzersi öncesi yememeli

    -Yatak başı yükseltilmeli

    -Kahve , çay içmeyi azaltmalı

    – Karına bası yapabilecek sıkı giyecekler gevşetilmeli (Örneğin; sıkı kemer ve korse takmamalılar)

    – Kiloyu ideal kiloya düşürmeliler (Zayıflamak)

    -Sigara içenler sigarayı bırakmalı, Alkol tüketimi kesilmeli

    -Ağrı kesici ilaçlar mümkünse kullanılmamalı

    -Stersten uzak durulmalıdır.

    Reflüde ilaç ve cerrahi tedavide söz konusudur. Ancak bu tedavi kararını doktorunuz size uygun şekilde düzenleyecektir.

  • İbs spastik kolon, irritabl bağırsak sendromu

    Karın ağrısı, karında şişkinlik, gaz, dışkılama değişikliği, kabızlık yada ishal gibi şikayetlerle seyreden , insanın yaşam kalitesini inanılmaz derecede bozabilen kronik bir hastalıktır. “Spastik kolon”, “Huzursuz barsak”, “Hassas Barsak” yada “İrritabl barsak sendromu” gibi isimleri de bulunmaktadır.

    Gastroenteroloji kliniğine başvurma nedenleri arasında ilk sıradadır. Kadınlarda erkeklere oranla daha sık görülmektedir.

    Nedeni tam bilinememektedir. Bağırsaklarda veya başka organlarda herhangi bir organik bozukluk yoktur. Yapılan tüm tetkik ve tahlillerde bir anormallik saptanmaz. Kişilik yapısının ve kişinin psikolojik durumunun, stresinin önemli olduğu düşünülür. Stres dönemelerinde hastanın şikayetlerininin daha da arttığı gösterilmiştir. Geçici bir hastalık değildir. Yaşam süresini kısaltmaz.

    Bazı hastalarda kabızlık ya da çok sulu ishal görülür. Hastaların bir kısmında ise hem kabızlık hem ishal görülür. Hastalık tehlikeli değildir ve tehlikeli komplikasyonlara yol açmaz.

    Ama, insanın yaşam kalitesini inanılmaz olumsuz etkiler ve İşyeri, okul gibi yerlerde hasta için oldukça rahatsız edicidir. Hastayı hayatından bezdirebilir.

    Bazı besinler bağırsak hareketlerinde değişmelere yol açar. Kahve, çay, kola, alkol, baharatlı yiyecekler, süt gibi besinler bu soruna yol açabilir. Bazı insanların sindirim sistemi bazı yiyeceklere karşı hassastır. Doktora başvuran kişiler özellikle bir besini yedikten sonra başladığını belirtebilir. Süt, kahve, yağlı yiyecekler, alkol bu besinler arasında sayılabilir. Hastalığa neden olmasalar da şikayetlerin artmasına yol açabilirler.