Kategori: Çocuk ve Ergen Psikiyatristi

  • Çağımızın gerçeği; internet

    Dünyada gelişim döneminin özelliklerine göre nesillere özel isimler verilmektedir. ‘’ X NESLİ’’ 1961-1981 yılları arasında doğanlar için kullanılırken, ‘’ Y NESLİ ‘’ terimi 1981 ile 2000 yılları arasında doğanlar için kullanılmaktadır. X ve Y neslini takiben ‘’ Z nesli’’ ise 1990 sonları ile 2012 yılları arasında doğanları kapsamaktadır. Bu nesile aynı zamanda ‘’internet nesli’’ de denilmektedir.

    Z nesli X neslinin çocuklarıdır. Yeni sessiz nesil olarak da anılan bu nesil, sabırsız ve anlık zihne sahip, kendinden önceki neslin hırslarına sahip olmayan, içe kapanık, ‘’ gerçek insanlar’’la vakit geçirmekten pek hoşlanmayan olarak tanımlanırlar. Daha çok tüketim odaklı oldukları ve önceki nesilden farklı olarak kitap okumaktan hoşlanmadıkları ve sosyokültürel etkinliklere pek ilgi göstermedikleri söylenebilir. Z nesli daha çok bireysel takıldıkları belirtilmektedir.

    İnternet gençliği interneti yoğun biçimde kullanan ( oyun oynama, sohbet etme, arkadaşları ile iletişim kurma, yalnızlığını giderme, ) ve yaşamında internetin önemli bir yere sahip olduğunu düşünen ergenlerdir.

    İnternet gençliğinin özellikleri arasında şunlar vardır:

    İnternetin oyun ve eğlence aracı olarak görülmesi

    Kendisi ile hemfikir olduğunu düşündüğü kişilerle internet aracılığıyla bağlantı kurması

    Sanal alemde sohbet ve paylaşım ihtiyacını gidermeye çalışması

    Can sıkıntısı nedeniyle internete yönelmesi

    Sosyokültürel etkinliklere katılımlarının az olması

    Daha çok internet arkadaşlıklarını tercih etmesi

    İnternet aracılığı ile evrensel vatandaş olma

    İnternet gençliğinin kimlik ve kişilik kazanmasında içinde yaşadığı sosyal çevre kadar sanal dünyada kurduğu iletişim ve etkileşim de etkili olmaktadır. Bunun olumlu ve olumsuz yönleri bulunmaktadır.

    Olumlu olarak; internet demokratik amaçlara hizmet etmeye uygun yapısı nedeniyle gençlerin kendilerini iyi bir ifade etme ve kendini gerçekleştirme alanıdır.

    Öte yandan belirli bir amacı olmayan, zamanını dolduracak anlamlı faaliyetler bulamayan, aile çatışmaları yaşayan ve akran ortamı içinde kendine yer bulamayan ergenlerin daha çok içe çekilmesi, kendilerine hedef koymaktan çok uzak eylemsizlik haline bürünmesi, zamanının çoğunu sanal ortamda harcaması da internetin en belirgin olumsuz yönleridir.

    İnternetin hangi özellikleri onu bu kadar vazgeçilmez hale getirdi?

    İnternet emek gerektirmez, tembel işidir.

    İnternet sorumluluk gerektirmez.

    İnternet sosyalleşme mekanıdır, benzer ilgi alanına sahip olmak kişilerle iletişim kurmak için yeterlidir. Bu nedenle gerçek dünyada olmayacak ilişkiler kurabilirsiniz.

    Göz kontağı kurmanıza gerek yoktur. Bazı kişiler göz kontağı kurmaktan kaçınırlar. Ama internette buna gerek yoktur. Saatlerce kendi ortamınızda kimse ile göz göze gelmeden konuşabilirsiniz.

    İnternette kendini ifade etmek daha kolaydır. Gerçek hayatta iletişim kurmakta zorlanan, duygularını ifade edemeyen ve duygusal olarak kendilerini açamayan insanlar için internet bulunmaz fırsattır.

    Bir gruba dahil olmak çok kolaydır. Herkes için ait olmak, bir oluşumun parçası olmak önemlidir. Gerçek hayatta bir gruba dahil olmakta zorlanan kişiler bir tıkla istedikleri gruba dahil olup onaylandıklarını, kabul gördüklerini hissederler.

    İnternette buluşmak kolaydır.

    İnternet statü ve kimlik verir.

    İnternet gizemlidir, özgürlük verir, sınırsızdır.

    Toplumsal denetim zayıftır.

    Kontrol kişidedir. Kişi gerçek hayatta kontrol etmeye ya da ulaşmaya gücünün yetmediği tüm durumları sanal ortamda deneyimleme şansı bulur.

    İnternetin ödülü boldur.

    Televizyonun aksine siz internetten istediğinizi alırsınız.

    İnternette seçenek çoktur.

    Stresle başa çıkma yoludur.

    Buna benzer tüm bu faktörler nedeniyle sanal dünya, gençler ve çocuklar başta olmak üzere pek çok kişinin vazgeçilmezi oldu. Bu durum ‘’internet kötüye kullanımı’’ ve ‘’internet bağımlılığı’’ kavramlarını da beraberinde getirdi. Çocuk ve gençler için belki de en çok dikkat etmemiz gereken ise bu kavramlar… Ancak bu konuda anne babaların işinin hiç de kolay olmadığını biliyoruz. Bu nedenle interneti gereğinde ve ya sınırlı zamanlar için kullandırmaya yönlendirmek en temel hedefimiz olmalı…

  • Çocuk ve ergenlerde psikoterapi

    Belki de en çok merak edilen ve ihtiyaç duyulan konulardan biri de çocuk ve ergenlerde psikoterapidir. Yapılan araştırmalarda birçok psikiyatrik rahatsızlıkta çocuk ve ergenlerde psikoterapinin etkinliği kanıtlanmıştır.

    Psikoterapinin, psikofarmakolojik (ilaç tedavisi) tedaviye göre bazı noktalarda üstünlüğü bulunmaktadır. En önemli nokta hastanın tedavi başarısını kendisinden bilmesi ve kendi kendisinin terapisti olmasıdır. Bir diğer durum da terapi sonrası psikiyatrik rahatsızlıkların tekrarlama olasılığının ilaç tedavilerine göre daha az olmasıdır.

    Bilişsel Davranışçı Terapi(BDT), çocuklar ve ergenler için en çok test edilen ve etkili olduğu gösterilen tedavi yaklaşımıdır. BDT’nin etkinliği majör depresif bozukluk, özgül fobi, sosyal fobi, travma sonrası stres bozukluğu, obsesif kompulsif bozukluk başta olmak üzere bir çok rahatsızlıkta etkinliği kanıtlanmıştır.

    BDT, çocuk ve ergenlere zorluklarını çözmek için başa çıkma becerileri geliştirmelerinde yardımcı olur. Çocuklara/ergenlere çeşitli beceriler öğretilir. Terapist, çocukla/ergenle birlikte çalışarak kendisine en çok yardımcı olacak becerileri belirlemeye çalışır. Çocuklar/ergenler de bu becerileri pratik/egzersiz yaparak geliştirirler bunun sonucunda yeni bir bakış açısı oluştururlar.

    Özetle, BDT, çocukların/ergenlerin sorunları çözmede yeni problem çözme becerileri kazanmalarına ve dünyayı yeni bir bakış açısı ile görmelerine yardımcı olan pratik uygulamalar içerir

  • Çocuk ve ergenlerde depresyonu anlama

    Depresyon çocuklarda ve ergende nispeten yaygındır ve yetişkinlerde olduğundan çok daha farklı görünebilir. Örneğin, depresyondaki çocuklar üzgün olmaktan çok huysuz görünebilir veya bir zamanlar keyif aldıkları etkinliklere ilgi duymazlar.

    Uyku durumlarında veya yeme alışkanlıklarında değişiklikler gösterebilir, kendileri veya başkaları hakkında olumsuz şeyler söyleyebilir veya gelecekte kötü şeylerin olmasını bekleyebilirler.

    Depresyondaki bazı çocuklar yorgun ve motive olmazken diğerleri huzursuz görünebilir.

    Neredeyse tüm çocuklar bazen bu şekilde kötü hissedebilirler – bu normaldir; ancak bu çocuklar üzgün, kötü hissetmekte “takılıp kaldıklarında” sorun oluşturur. İyi haber şu ki, çocukların kendilerini daha iyi hissetmelerine ve duygularını yönetmelerine yardımcı olacak bazı etkili yollar var – böylece bu durumda takılıp kalmıyorlar.

    Depresyon, çocukları sinirli, kolay kızan yapıya getirebilir veya bir zamanlar keyif aldıkları şeyleri yapmamaya itebilir.

    Nasıl Hissettiğimizi Değiştirmek İçin Nasıl Düşünüp, Neler Yaparız?

    Hepimiz kendimiz için düşündüğümüz şeylerden ve duygularımıza yanıt olarak yaptığımız şeylerden etkileniriz. Yağmur yağıyor ve siz kendi kendinize şunu düşünüyorsanız, “Of, olamaz! Şimdi tüm planlarım mahvoldu!”; kendinizi çok kötü hissedebilir ve buna karşılık bütün gün bir şey yapmadan durabilirsiniz.

    Bunu yaparsanız, daha iyi hissetme şansınızı kaçırabilirsiniz. Öte yandan, “yağmur yağdığına sevindim; şimdi içeride kalabilir ve okuduğum harika kitabı bitiririm “derseniz, mutlu hissedecek ve hoşlandığınız bir şeyi yaparsınız.

    Üzücü veya tuhaf bir ruh hali olan çocukların, hayatlarındaki olaylar hakkında olumsuz düşünceleri olması ihtimali yüksektir. Bunun sonucunda kendilerini daha iyi hissetmelerine yardımcı olacak etkinlikler seçme olasılığı daha düşüktür. Bu programda, çocuğunuz düşünceyi değiştirerek, davranışları değiştirerek veya her ikisini de değiştirerek ruh halini iyileştirmenin yollarını öğrenecektir.

    Çocuğum Neden Depresyonda?

    Çocuklarda ve ergenlerde depresyonun, biyolojik faktörler, psikolojik faktörler (düşünce ve duygular gibi) ve sosyal faktörler (okul ve arkadaşlar gibi) olmak üzere birçok farklı nedeni vardır. Depresyon sıklıkla çok sayıda stresör ve duyarlı yapıya sahip çocukta kontrol hissi kaybı sonucu oluşur.

    Hassas/Duyarlı Kişilik

    “Hassas kişilik”, bazı çocukların daha kolay incinme veya daha üzgün olma eğiliminde olduğu anlamına gelir. Kötü durumlara veya tehditkar görünen bilgilere daha güçlü ve fazla tepki verirler. Hassas bir kişiliğe sahip bir çocuğun, yaşam boyu olumsuz duygular ve duygudurum bozuklukları yaşama riski artmıştır/daha fazladır.

    Kontrol Kaybı

    Hassas bir kişiliğe sahip olan ve hayatlarında meydana gelen şeyleri kontrol edemeyeceklerini düşünen çocukların kötü deneyimlerden olumsuz bir şekilde etkilenme olasılığı daha yüksektir.

    Bir şeylerin kontrol dışı kalması bu çocuğun dünyayı deneyimleme, zorlukları çözme ve gerektiğinde yardım alma imkânlarını sınırlayan durumlarla daha da ağırlaşabilir. Çocukların, durumu ortadan kaldırarak veya baş etme becerilerini öğrenerek kötü durumlar üzerinde bazı kontrollerinin olduğuna inanmaya ihtiyaçları vardır.

    Stresli Deneyimler

    Hassas bir kişiliğe sahip çocuklarda stresli deneyimler ruh halini de şekillendirebilir.

    Örneğin, başarısızlığa uğramış hassas çocuklar, geçmişte oldukça başarılı olsalar bile başarılı olamayacaklarına inanmaya başlayabilirler. Akranları tarafından reddedilen duyarlı bir çocuk sosyal deneyimlerden çekilebilir. Aynı çocuk, bir şeyi olduğundan çok daha olumsuz görebilir veya kolayca vazgeçebilir.

    Olumsuz Düşünceler

    Depresif çocuklar dünyayı diğer çocuklarınkinden daha olumsuz olarak görme eğilimindedirler. Neyin yanlış gideceğini hayal etmede çok iyidirler. Bu eğilim üç önemli yolla ortaya çıkmaktadır: (1) dikkat ettikleri şeyler, (2) durumları yorumlama biçimi ve (3) kendi kendilerine konuşmaları.

    Dikkat

    Depresif çocuklar olumsuzluklara diğer çocuklardan daha fazla odaklanırlar. Örneğin, durumun iyi gitmediğine dair işaretlere dikkat etme ve mutsuz olayları mutlu olaylardan daha fazla hatırlama olasılıkları daha yüksektir.

    Yorumlama

    Depresyona maruz kalmış çocuklar, kendileri, başkaları ve dünya hakkında olumsuz düşünceler düşünmeye başlar. Örneğin, depresyondaki çocuklardan bir sınavda niçin iyi bir sonuç almadığına dair nedenleri düşünmeleri istendiğinde, “çünkü sınav zordu” yerine “akıllı olmadığım için” şeklinde düşünmeleri daha olasıdır.

    Kendi Kendine Konuşmak

    Depresyona maruz kalmış çocuklar da endişeli olmayan çocuklardan daha “olumsuz” kendi kendine konuşma üretirler. Yani, diğer çocuklara göre kendilerine “Bunu asla yapamayacağım” gibi ya da “İşler asla yürümez” gibi şeyleri söylemeleri daha olasıdır.

    Olumsuz düşünceler umutsuz duygulara neden olabilir; umutsuzluk çocukları yaşamlarındaki sorunları çözmeye çalışmaktan ziyade vazgeçmeye yönlendirebilir.

    Kognitif Davranış Terapisi Nasıl Yardımcı Olabilir?

    BDT, çocuklara zorluklarını çözmek için başa çıkma becerileri geliştirmelerinde yardımcı olur. Çocuklara çeşitli beceriler öğretilir. Terapist, çocukla birlikte çalışarak kendisine en çok yardımcı olacak becerileri belirlemeye çalışır.

    Çocuklar da bu becerileri pratik/egzersiz yaparak geliştirirler bunun sonucunda yeni bir bakış açısı geliştirirler.

    Depresyondaki çoğu çocuk belli düşünce alışkanlıkları ve davranışları geliştirdiğinden pratik/egzersizlerin başında yeni yollar denemek için kendilerini garip görebilir, isteksiz hissedebilir veya samimi görmeyebilirler.

    Çocuk bu becerileri denediğinde terapist veya bir ebeveyni çocuğu teşvik eden ve destekleyen bir rehber görevi görebilir.

    Özetle, BDT, çocukların/ergenlerin sorunlarla baş etmede yeni baş etme becerileri öğrenmelerine ve dünyayı yeni bakış açısı ile görmelerine yardımcı olan pratik uygulamalar içerir.

  • Seçim-lerimiz

    Seçim-lerimiz

    ✔️Seçimlerimiz bizi yansıtır aslında, neden onu değil de bunu dinlediğimiz, neden macera değil de dram sevdiğimiz gibi…. seçimlerimizi oluştururken hayatımızı da oluşturmaya başlarız. Gün gelip çocuğumuz olduğunda onun da seçimlerini yapacağımızı sanırız ?

    ✔️Sanki çocuğumuz bizim uzantımızmış gibi, sanki bizim izimizde gitmesi gerekirmiş gibi düşünürüz ve de yanılırız. Her çocuk çeşitli mizaç özellikleriyle dünyaya gelir bizim de geldiğimiz gibi. Bunun en …iyi örneği aynı anne babadan dünyaya gelen çocukların birbirlerinden çok farklı özelliklerinin olması. Neyse ki öyle, yoksa tek tip olsak hayat çok sıradan olurdu diye düşünüyorum

    ✔️Görünüşlerimizi tektipleştirmeye başladığımız gibi hayatlarımızı çocuk yetiştirmemizi de aynılaştırmaya başladık. Hem piyano hem bale hem yüzme kursuna gitsin matematikten geride kalmasın; sosyal olsun-başarılı olsun-çekingen olmasın ama çok da fırlama olmasın-yaratıcı olsun-kimseye vurmasın ama ezik de olmasın….. Tanıdıktır hepimize bu beklentiler

    ✔️Nasıl ki ütümüzün saçımızı kurutmasını beklemiyorsak, içe dönük mizaçlı çocuğumuzun sınıfın en popüler ön dışadönük çocuk olmasını da beklememeliyiz. Bu şu demek değil tabi ki, bırakalım çekingen kalsın değil ancak çocuğun kişilik özelliklerine saygı duyarak beklentimizi ayarlamamızdan bahsediyorum. Onun varolan özelliklerini hesaba katmaktan bahsediyorum.

    ✔️Saygı demişken; evet çocuklarımıza çok saygılı davrandığımızı düşünmüyorum. Sporla uğraşma derslerinle ilgilen, üniversite sınavına kadar sevgili yok aman ha ‼️yalan söylemeler kandırmacalar derken ergenliği arapsaçına döndürüyoruz. Mesela hangimiz ergenken duygularımıza müdahale edilsin isterdi, kaldı ki müdahale edilebilir bir şey mi?

    ✔️Başkasının tecrubesiyle öğrensek sanırım hatasız bir yaşamımız olurdu. Ancak maalesef kendi tecrube ettiklerimizden yola çıkıyoruz. Bu süreçte kendimizi tanıyoruz ve belki bazen aynı hatayı tekrarlamak pahasına. Kendi hatalarımızın üzerini örtüp, sonra çocuğumuza dönüp ‘o zaman şartlar öyledi sen böyle bir hata yapmayacaksın’ demek kulağa çok gerçekçi gelmiyor haliyle. Çocuğumuzun seçimlerinde de hatalı seçim yapmasına, bu uğurda bazen üzülmesine, sonra hatasından ders almasına-bazen alamamasına müsade etmemiz gerekiyor. Sonuç olarak biz çocuklarımızın sahibi değiliz, ancak iyi birer rehber olabiliriz. Dayatmak yerine fikirlerimizi paylaşabiliriz.

  • Ben sen o ❌biz siz onlar

    Ben sen o ❌biz siz onlar

    ✔️Çekirdek aile yapısının artmasından mıdır? sokakta oynayamıyor çocuk hep evde kapalı kalıyor zaten çalışıyoruz vakit ayıramıyoruzdan mıdır ? sağlıklı çocuk yetiştirmeliyim telaşından mıdır? nedendir bilmiyorum ama iç içe geçmiş ilişkiler yumağı olduğumuz kesin. Sadece çocuğuyla değil tanımadığı kişiye dönüp ‘canım’ bakar mısın? diyen kişilerle dolu ortalık. ‘Canım’ en masumu, bir de ‘hayatım’, ‘bebeğim’ ler var ki bahsederken bile tüylerim ürperiyor ?

    … ✔️Sınırsız bir toplum olduk, oluyoruz. Doktor-hasta, öğretmen-öğrenci, öğretmen-veli ve daha sayamadığım mesafeye dayalı olması gereken ilişkilerdeki mesafeyi kaldırdık. Çocuğunun öğretmeninden çocuğunun yanında bahsederken, hanım ya da bey diye ismin sonuna iliştirmeyince çocuğun da mesafe algısı bozuluyor. Öğretmenini otorite olarak görmemeye başlıyor. Tabii ki tek neden bu değil fakat bence önemli bir nokta.

    ✔️Aile içi ilişkilerde de kendisine ismiyle hitap edilmesini isteyen anneler babalar teyzeler amcalar olabiliyor. Çocuklar erken yaşlarda sınırlarını bilmez biz farkında olmadan öğretiriz. Hitap şekillerimiz de sınırların önemli bir parçasıdır.

    Anneye ismiyle hitap ettiğinde arkadaşıyla annesi arasındaki farkı farketmesi zorlaşıyor. Anne, hem ismiyle hitap edilince içten içe seviniyor, sevimli buluyor hem de ‘anneyle böyle konuşulur mu’ diye çıkışıveriyor. Sonra yine çocuğun kafası karışıyor.

    ✔️Otorite figürü olmakla despot olmayı karıştırıyoruz belki de. Mesafeyi duygulara koyduğumuzu sanıyoruz.

    Çocuğumuza ‘sevgimizi göstermeyelim mi’ gibi algılıyoruz, oysa ki sınırlarını evde aile içinde öğrenmeyen çocuk aynı sınırsızlıkla öğretmenine ya da herhangi başka bir yetişkine yaklaşınca duvara çarpmış gibi olabiliyor haliyle.

    ✔️Ha bir de ‘kakamızı altımıza yaptık’ ‘babamız biraz sinirli’ gibi konuşma biçimi var ki bu konuyu öyle iki cümleyle geçiştiremeyeceğim zira benim en büyük isyanlarımdan biri kendisi ?

    ✔️Tıpkı eski türk filmlerinde hırsızlık yapanları sempatik gösterdiğimiz gibi, laubaliliği de samimiyet sanmaya başladık. Samimiyet hissettirilen duygudadır, ‘canım’ da ‘hayatım’ da değildir ❌ ? ‼️ ❗️

  • Sosyal medya ve çocuk

    Sosyal medya ve çocuk

    ✔️Bu konunun iki boyutu var. Birincisi ailelerin çocuklarını sosyal medyada paylaşması, diğeri çocuk ve ergenlerin kendi hesaplarını oluşturup sosyal medyayı kullanması. Peki risk ? Bence her iki boyutunun da riskli yanları var.

    ✔️Ailelerin sosyal medyada çocuklarını paylaşmalarının bir boyutu onaylanmak, takdir edilmek olsa da bence riskli olan tarafı rekabet-haset duyguları ile başa çıkamayıp çocuklarını aracı olarak kullanmaları.

    Bakın ne kadar akıllı bir çocuğum var, bakın bu da aldığı belgeler diye gözümüze sokmaları. Bunu gören diğer ailelerin de kendilerini kaybedip çocuğuna dönüp ‘bak görüyor musun takdir almış yine ya sen?’ diyebilmeleri, çocuklarını kıyaslamaları, zaten rekabete dayalı olan eğitim sisteminde çocuğuna daha da kendilerini yetersiz hissettirmeleri.

    Tabiki çocuğumuzun başarısını, iyi taraflarını paylaşabiliriz ancak sınırsızca deşifre edilmesi bence hem o çocuk için hem de diğer çocuklar için risk teşkil ediyor.

    ✔️Yine ailelerin paylaşımlarının bir boyutu ‘doğal hallerimizi paylaşıyoruz’ savunmasıyla çocuklarının iç çamaşırlı ya da kabaca mahrem hallerini paylaşmaları, özellikle ergenliğe yakın dönemde fiziksel değişimler yaşayan çocuklarının plaj hallerini sınırsızca paylaşmaları hem çocuğun mahremiyet duygusunu zedeliyor hem de sosyal medyada gezinen riskli kişilerin görmesine neden oluyor.

    Çocuğumuz sokakta yürürken eteğini açsa ‘kızım napıyosun’ derken, eteğini açmış bir halinin fotoğrafını paylaşırken imtina etmiyoruz. Çocuğumuzun da kafasını karıştırmış oluyoruz.

    ✔️Sosyal medyada çocuğunu allayıp pullayıp fotografını çekip paylaşan, aslında ‘bakın bu güzellik benim eserim’ diyen anneler grubu var bir de. Çocuğunun her halini videoya çeken anneler. Hani artık konsere gittiğimizde konseri telefonsuz izleyemiyoruz ya, o an konserde olduğumuzu kanıtlıyoruz ya bunun gibi ‘bu çocuk benim’ i kanıtlarcasına çocuğunun büyüdüğünü ekrandan izliyor bazı anneler. Ne yazık ki az değiller, çoklar. Anı biriktirmenin ötesine geçip anı oluşturamıyorlar. Buradan o annelere sesleniyorum;) ‘Şu telefonu kenara bıraksanız, mesela saklambaç oynasanız ve bunu hiçbirimiz bilmesek.

    ✔️Çocuklarımıza gelelim. Artık onlar tablette oyun oynayarak değil youtube kanallarını izleyerek eğleniyorlar. Kendi yaşında bir çocuğun ailesinin çektiği videoları izleyip dönüp size ‘bana da kanal açsana’ diyebiliyorlar.

    Sonra biz ne diyoruz ‘neyimiz eksik biz de sana açalım, aman içinde kalmasın’ diyoruz, yetinmeyip arkadaşlarımıza haber salıyoruz, kanal açtık bi’ takip etseniz de gönlü kırılmasa ? Şu ‘içinde kalmasın’ konusu beni derinden etkiliyor. İçinde kalsın çocuğumuzun, yoksa nasıl hayal kuracak, nasıl motive olacak??

    ✔️Tıpkı onlar da bizim gibi olmaya çalışıyorlar, kendilerini sosyal medyada var etmeye çalışıyorlar. Ancak durum farklılaşıyor, çocuğumuzun profilini gören sapkın kişiler çocuğumuza ulaşabiliyor, çocuğumuzu riske sokabiliyor.

    Peki neden; ilişkilerimizdeki sınırsızlığı da sosyal medyadaki sınırsızlığı da çocuğumuz görüyor, alışıyor, normalize ediyor. Mahremiyet kavramının temelleri çocuklukta atılıyor, o nedenle anne baba olarak bizlerin sorumluluğu çok büyük.

    ❌Unutmayalım mahremiyeti bilmeyen çocuk tacize daha da açık hale gelir ? ‼️

  • ‘çocuklar duymasın’ mı?

    ‘çocuklar duymasın’ mı?

    ✔️Dizide var ya hani, anne baba arasında gerginlik olduğunda ( ki dizideki baba modeli son derece dürtüsel-kendini durdurmakta zorlanan bir baba olmasına rağmen) mutfağa gidilir, tartışıp gelinir, sonra çocukların yanına gelince neşeli hallere girilir, çocuğun da sanki dünya yansa umrunda değildir. İşte bu ancak dizilerde, filmlerde olur ☺️Çocuğun umrunda değil midir gerçekte, umrundadır elbette. Bunu hepimiz biliriz ancak bilmezden geliriz.

    ✔️Son dön…emde anne babalar arasında çok yaygın bu tavır. Korumacı bir duyguyla çocuğun sıkıntıyla, sorunla, üzüntüyle karşılaşmasına engel oluyoruz. Göz yaşlarımızı içimize akıtıyoruz özetle. Sonra çocuğumuz da rol yapmaya başladığında panikliyoruz, ‘içine mi atıyor yoksa’ diye! . Biz içimize atınca çocuğumuz da içine atıyor.

    ✔️Çocuklar sorunları nasıl karşılayacağını da anne babalarından öğrenirler. Üzüntü de hayatın parçası olduğuna göre neden üzüntümüzü de çocuklarımızla paylaşmıyoruz? Neden ‘şu an üzgünüm’ demiyoruz? Neden çocuğumuzun rol yaptığımızı anlama ihtimalini aklımıza getirmiyoruz?

    ✔️Lütfen gerçekçi olalım artık ‼️ Şu an üzülüyorum-ağlarsam ancak rahatlayabilirim diyebilelim. Şu an kızgınım diyebilelim. Doktora gideceğimiz zaman ‘bu bir sorun ve bunu çözmek için doktora gidiyoruz’ diyebilelim. Ona iğne yapılacağı zaman acıyacak diyelim.

    Gerçek dışı vaatler vermeyelim. Olmayacak şeyleri olduruyormuş gibi davranmayalım.

    Aile olmanın sürekli neşeli kahkahalar atmaktan ibaret olmadığını, üzüntünün de acının da hayatın parçası olduğunu gösterelim. Ona dürüst olalım ki o da bize güvensin, omzumuzda rahatça ağlayabilsin

    ✔️Sözün özü, ‘ağlamak güzeldir, süzülürken yaşlar gözünden, sakın utanma’ ☺️ ❤️

  • Puzzle sorunsalı !!

    Puzzle sorunsalı !!

    Toplum olarak çocuk yetiştirmede olmazsa olmazlarımızdan oldu puzzle. Puzzle ile çocuğumuzu daha zeki hale getirdiğimizi düşünüyoruz. Hatta kaç parçalı puzzle yapabildiğini çok önemsemekle kalmıyoruz, parça sayısını arttırmışsak çocuğumuzun zekasının da katlanarak geliştiğini düşünüyoruz. Ya da çocuğumuz puzzle dan hoşlanmıyorsa zorluyoruz.

    Kreşler puzzle günü yapıyorlar sağolsunlar yapmasalar çocuklarımızın zekası ne olurdu bilemiyorum artıkJ Tabii ki puzzle zararlı, gereksiz ya da puzzle dan uzak tutun değil demek istediğim ancak ben bu konudaki vurguyla ilgileniyorum.

    Puzzle ilk aklıma gelen şey aslında bu konuyla ilgili. Tabii ki bize yetmedi, ülkemizin medar-ı iftiharı Acun Ilıcalı’nın öne çıkardığı ‘mental aritmetik’ e sardık bir dönem. Mantar gibi çoğaldı bu kurslar, çocuğumuz garip el hareketleriyle hesap makinesinin yapabildiği bir şeyi kafadan yapınca gözlerimiz yaşardı. Sonra zeka geliştiren kurslar açılmaya başladı.

    Kıt kanaat geçinen aileler bile zorlanarak göndermeye başladı bu kurslara.

    Oysaki hesap makinesinin yapamadığı ama çocuğumuzun yapabileceği mesela ‘problem çözme’ becerisine odaklanmamız gerektiğini düşünemedik, saçmalamaya başladık.

    Neden ‘zeka’ kavramına odaklandık?

    Tabii ki çocuklarımızın geleceğinden endişe duymamızdan, üniversiteli işsizler ordusunun bizi korkutmasından ya da rekabetçi sistemde anne baba olarak rekabete dahil olmamızdan kaynaklı. Bu çabaların aile tarafı tabii ki iyi niyetli, ancak karşı tarafın her zaman iyi niyetli olmadığını ve ailelerin bu tuzağa düştüğünü düşünüyorum.

    Zeka çok boyutlu ve gelişen bir kavram. Az önce bahsettiğim gibi tek boyutuna odaklandığımızda, zekanın sözel beceri, problem çözme becerisi, neden sonuç ilişkisi kurma-pratik çözümler bulma gibi boyutlarını atlamış oluyoruz.

    Problem çözme demişken artık çocuklarımızın ebeveynler olarak problemlerini biz çözdüğümüz için çocuğumuzu bu alanda erken dönemlerden itibaren geride bırakmış oluyoruz. Sorunla karşılaştırmıyoruz, sıkılmasına müsaade etmiyoruz.

    Yanımızda tablet taşıyoruz mesela. Düğmesini biz ilikliyoruz, fermuarını biz çekiyoruz, çantasını biz taşıyoruz, acıkmasın diye önlemler alıyoruz. Çocuğumuzun hiçbir şeyi eksik kalmasın derken önemli bir şeyleri eksiltiyoruz. Sorun çözme becerisini, yaratıcılığını, kendisini koruyabilmeyi gibi…

    Sonuç olarak ebeveynler olarak çocuğumuz kafasını tabletten telefondan kaldırmayan, odasını toplamayan, sorumluluk almayan, yokluk günlerimizde halden anlamayan, sınır tanımayan bir çocuk olduğunda şaşırıyoruz. Şaşırmayalım. Toplum olarak çocuk yetiştirirken çocuğumuzun da büyüdüğünde sosyal bir varlık olacağını ve sorun çözerek ayakta kalabileceğini unutmayalım.

  • Karar verelim çocuklarımıza rehberlik mi edelim? Yoksa saçımızı süpürge mi edelim?

    Karar verelim çocuklarımıza rehberlik mi edelim? Yoksa saçımızı süpürge mi edelim?

    Farz edelim fedakarlıkta sınır tanımayan bir ebeveynsiniz, çocuğunuzun bir dediğini iki etmiyorsunuz. Tabiki fedakârlık bir meziyet ancak fazla fedakârlık kölelik yapma noktasına geldiğinde çocuğun kişilik gelişimini olumsuz etkilemeye başlar.

    Artık sadece sizden değil tüm çevreden aynı tutumu bekler, beklentisi karşılanmadığında mutsuz olur. Mesela arkadaşı onun istediği oyunu oynamak istemediğinde, öğretmeni başkasını tahtaya kaldırdığında krize dönüşür.

    Çocuğa kul köle olma boyutunun ebeveyn yönü de şudur, fedakârlık beklentiyi arttıran bir dinamiktir. Tüm ilişkiler için de geçerlidir. Mükemmeli beklemeye başlarsınız, çünkü kendinizden vazgeçmişsinizdir. Sıcak bir kahve bile içmemişsinizdir onun için mesela.

    Siz yaptıkça o alışır, sizin için normalleşmese de bu durum onun için normalleşir ve bir süre sonra fedakârlık dediğimiz meziyet görev haline gelir. Sonra bu benim görevim değil diye öfkelenmeye başlarsınız. Sevgi dolu başladığınız ilişki öfke ve sevgisizlikle devam eder.

    Pek çoğumuz aslında çocuklarımızın koşarak okula gitmesini, okulu sevmesini, eve gelince kendiliğinden ödevini yapmasını, sorumluluk almasını ideallerinin olmasını bekleriz. Ancak okul açılana kadar bu beklentilerimizin üzerinde durmayız.

    Neden bunu vurguluyorum? Şu yüzden; okul açılana kadar elleriyle besleyen, giydiren, yanında yatıran kısacası çocuğunun sorumluluk almasına fırsat vermeyen pek çok anne baba var.

    Çocuk yetiştirirken aslında tuğlaları üst üste dizeriz farkında olmadan. Gelişimiyle paralel çocuğa sorumluluk vermek çocuğun hem özgüvenli bir birey olmasına hem de ince motor ve bilişsel becerilerinin gelişimine katkı sağlar.

    Bu nedenle örneğin 3 yaşına gelmişse çocuğunuz yemeğini kendisinin yemesini sağlamalısınız, oyuncaklarını çocuğunuza toplatmalısınız. 4 yaşına geldiğinde artık çoğunlukla kendi başına giyinip soyunabilen bir birey olmasını sağlamalısınız.

    5 yaşta yemek masası hazırlarken sorumluluk vermek, kıyafetlerini katlamak, çantasını hazırlamak gibi daha işlevsel sorumlulukları vermelisiniz.

    Şayet bu süreçte korumacı davranılıp fırsat verilmezse okulla birlikte çocuğun daha yoğun uyum sorunları yaşadığını görüyoruz.

  • Okullar açılıyor!!

    Okullar açılıyor!!

    2017-2018 eğitim-öğretim döneminin başlamasına çok az kaldı. Tüm başlangıçlar kaygı vericidir, yetişkinler için de çocuklar için de. Yetişkinler olarak yeniliklerle deneyimlerimizden dolayı daha kolay başederiz. Çocuklar için ise yeniliklerle başetmek çok daha zorlayıcıdır, bu süreçte ebeveynlerin ve diğer yetişkinlerin destekleyici tutumlarının büyük önemi vardır.

    Özellikle okul öncesi eğitime ya da ilkokul 1. Sınıfa başlama süreci çocuklar için, dolaylı olarak da ebeveynler ve eğitimciler için uygun ele alınamadığında kaotik bir duruma dönebiliyor. Bu süreçte nasıl tutum takınıldığı çocuğun gelişimi ve başetme becerileri açısından büyük önem kazanıyor.

    Okul öncesi eğitimi için ailelerin genelde ‘istemiyorsa gitmesin’ ya da ‘zaten oyalansın diye gönderiyoruz’ şeklinde olan bakış açısı hem okul öncesi eğitim bilincini köreltiyor hem de çocuğun düzenli-disiplinli bir hayata adapte olmasını zorlaştırıyor.

    Çocuk okul öncesi dönemde kendisi için neyin doğru neyin yanlış olduğuna karar verecek düzeyde yetkin değildir. Çocuğumuzun zekasıyla da bu durumun ilgisi yoktur.

    Bu gelişim dönemindeki bir çocuğun kapasitesi ne kadar yüksek olursa olsun dönemsel olarak yetkinliği yoktur. Bu nedenle okul öncesi dönemde okul kararını çocuğa verdirmek çocuktaki sağlıklı gelişim sürecini sekteye uğratır.

    Çocuğum okul öncesi eğitim almalı mı ?

    Şehir hayatı ve buna paralel olarak insanların daha az iletişim kurarak daha kapalı yaşamaları, teknolojinin çok yaygınlaşmış olmasına pararlel olarak eğlence anlayışının değişmesi, güvenli mahalle ortamı ve sokak oyunları algısının değişmiş olması, yoğun iş hayatı ve az çocuk sahibi olma gibi daha sayılabilecek pek çok neden çocuğun okul öncesi dönem gelişimine katkı sağlamamızı zorlaştırıyor.

    Bu süreçte çocuğun becerilerinin yaşıyla paralel gelişebilmesi, yaşıt ilişkilerini sağlıklı sürdürebilmesi ve eğlenceli vakit geçirebilmesi için okul öncesi eğitimin çocuğa çok önemli katkı sağladığını düşünüyorum.

    Çocuğum okula alışmakta zorlanıyor mu ?

    Okul öncesi döneme kadar anne babasından uzak kalmamış olan çocuğun bu yeni başlangıç sürecinde kaygı düzeyinin artması, ağlaması, ebeveyninden ayrılmakta zorlanması tabiki olağan. Bu süreçte çocuğa sakin ve destekleyici yaklaşım çok önemli.

    Her zaman olduğu gibi bu süreçte de çocuğa dürüst olunması ve güven verilmesi şart. Yani çocuğu okula bırakıp haber vermeden ortamdan kaçıp gitmek, ya da öğretmenin ailenin suratına kapıyı kapatıp ayrılık sürecini hızlandırmaya çalışması tabiki çocuğun güvenlik arayışını olumsuz etkiler ve çocuk güvende hissetmediği ortamda kaygılarıyla başedemez.

    Öfkeli, kızgın, üzgün davranailir, durdurulamayan ağlamalar olabilir. Bu süreçteki en kritik nokta çocuğa anlayış gösterip, ‘zorlanıyorsun, haklısın, ancak bizim de yardımımızda bu sorunu aşacağız’ mesajını verebilmektir. Bunun için de bir süre annenin ortamda bulunmasına müsaade edilmesi, kademeli olarak annenin ortamdan uzaklaşmasının sağlanması, olumlu gidişatta çocuğun sözel olarak takdir edilmesi ve teşvik edilmesi, çocuğun ağlamasına müsaade edilmesi ve zorla susturulmaya çalışılmaması çok önemlidir. Bu sürecin gidişatını pek çok değişken etkilemektedir.

    Kaygılı-korumacı ebeveyn tutumu ya da otoriter / dayatmacı ebeveyn tutumu, daha önce kurallı düzenli bir yaşam tarzının gelişmemiş olması ya da çocuğun kaygı düzeyinin yüksek olması süreci sekteye uğratacaktır.

    Bu noktada çözüm asla okuldan vazgeçmek değildir. Şayet okuldan vazgeçilirse ‘korkmakta haklısın, okul korkulacak bir ortam o nedenle gitmemen daha uygun’ mesajını çocuğa vermiş oluyoruz.

    Çocuk bu mesajı aldığında okul konusunda çocuğun zihnindeki algıyı da olumsuz etkilemiş oluyoruz. Bu algı da sonraki yıllarda okula alışma sürecini olumsuz etkiliyor. Bu nedenle en sağlıklı tutum uygun ele alınmasına rağmen kriz çözülmediğinde çocuk psikiyatri uzmanına başvurarak yardım almaktır.

    Çocuğum mini mini bir oluyor !

    Okul öncesi dönemde okula alışma zorluğu genelde pek çok aileyi kaygılandırmaz, okula gitmeme alternatifinin olmasından dolayı.

    Ancak ilkokula başlama döneminde çocuğun okula alışması zorunludur. Bu nedenle öncesinde yukarıda bahsettiğim hatalar yapıldığında kriz devam eder ve 1. Sınıfa başlayan ancak okul korkusundan dolayı eğitim hayatına düzenli devam edemez, akademik olarak geride kalır, yaşıt ilişkisi geliştiremez ve uzun vadede özgüven eksikliğine neden olur.

    İlkokul dönemiyle beraber oyuncaklı-eğleceli okul ortamının geride kalması, daha kurallı ve disiplinli bir ortama girme, ödev-sorumluluk beklentisi gibi nedenlerle ilkokula alışma süreci okul öncesine kıyasla daha zor olabiliyor. Yine bu süreçte de ailenin ve sınıf öğretmeninin anlayış ve sabır göstermesi, çocuğa bu nedenden dolayı kızılmaması-küsülmemesi, çocuğun cezalandırılmaması ya da ödüllendirilmemesi ve sıkıntılara rağmen okula devamının sağlanması çok önemlidir.

    Süreç içinde sıkıntıları artarak devam eden, kaygı düzeyi çok yüksek olan ve başetmekte zorlanan çocukların ailelerinin okul süreci aksamadan mutlaka en kısa süre içinde bir çocuk psikiyatri uzmanından yardım alması gerekmektedir.