Kategori: Çocuk ve Ergen Psikiyatristi

  • Bebeklerde konuşma yeteneği nasıl gelişir?

    Doğumdan sonra bebekler çoğu zamanlarını annelerinin sesini dinleyerek geçirir ve dil ile ilgili her türlü bilgiyi kaydederler. Aslında bebekler ilk sözcüklerini söylemeden çok önce farklı istekler için farklı ağlama tonları, gülme ve agulama gibi pek çok iletişim yolunu kullanabilmektedirler. Bebeğinizle ilk iletişim onun dili anlaması veya kullanmasından çok önce başlar. Bebeğiniz, beslenme ya da alt değiştirme sırasında sesinize tekme atarak ya da agulayarak tepki verir. Olumlu duygularını size gülümseyerek olumsuzları ise ağlayarak anlatır. İlk anlamlı sözcüklerini üretirken bile karşıdaki kişinin anlaması için el işaretleriyle bunlara eşlik eder. Anne babalar ise bu tepkileri kısa sürede ç özümleyerek bunlara yanıt verir ve böylece iletişimi zenginleştirir. Dolayısıyla doğduğu andan itibaren dili edinmeye başlamaktadırlar.
    Doğumdaki ilk ağlama konuşmanın habercisi olarak kabul edilir. Acıktığını, uykusunun geldiğini, altını ıslattığını söylemek için ağlayarak iletişim kuracaktır. Giderek hiçbir yetişkinin bu sese kayıtsız kalamayacağını ve ağlamanın tonunu, şiddetini değiştirerek farklı şeyler elde edebileceğini öğrenir. Zamanla ağlama dışında başka sesler de çıkarabileceğini keşfeder, seslerle oynamaya başlar. Bu ses oyunları 3 aylık olduğunda ‘agu’ gibi mırıltılar ve ses tonundaki değişikliklerle kendini gösterir. Ebeveynler bu seslere tepki verdiğinde bebekler bu tepkilerden hoşnut kalır. Araştırmalar, 1 haftalık bebeğin anne sesini diğer kadın seslerinden ayırabildiğini ve diğer seslere tercih ettiğini ortaya koymuştur. Giderek yetişkinin ses tonundaki değişikleri (kızgın neşeli ayırt etmeye başlar.

    Ebeveynler bebeklerini severken onlarla konuşurken farkında olmada bebeklerinin dil ve konuşma gelişimlerini desteklerler. Aslında çok çeşitli ses çıkarabilme yetisiyle doğan bebekler, giderek sadece çevresinde kullanılan sesleri taklit etmeye başlar, yetişkinlerin tepkisiz kaldığı diğer sesleri kullanmazlar. Erken çocukluk döneminde çocuğun çıkardığı mırıltılar pekiştirilmezse bebek seslerle oynamayı azaltmaktadır. Bu nedenle annenin depresyon vb. nedenlerle çocuğuyla fazla iletişim kurmaması sadece yedirme, alt alma gibi fiziksel ihtiyaçlarını karşılaması çocukta iletişim becerilerinin gelişimini geciktirir.

    Çocuklar ne zaman konuşmaya başlar? Erkek çocuklar geç mi konuşur?

    Agulamak, gülmek ve anlamsız sesler çıkarmak bebeklerin ilk konuşma girişimleridir. İlk yaşlarının sonlarına doğru anlamlı konuşma benzeri sesler çıkarırlar. İlk anlamlı sözcükler 12. aydan sonra üretilmeye başlar. Bu noktada bireysel farklılıklar olabilmektedir: bazı bebekler anlamlı sesler çıkarmak için sürekli çabalarken bazıları buna hazır olana kadar bekleyebilirler. 18. aydan sonra bebeklerin yeni sözcük öğrenme süreçleri oldukça hızlanır ve bir haftada bile büyük değişimler görülebilir. 18 aylık bir bebek amacına uygun hiçbir sözcük söylemiyorsa (babaya seslenmek amacıyla baba demesi gibi) konuşma gelişimi için çocuk psikiyatrisinden destek alınabilir. Kız çocuklar birkaç ay erken konuşabilir, ancak erkek çocuk babası da geç konuşmuş diye dil gelişiminde gerilik atlanmamalıdır. Dil gelişimi çocuğun bilişsel, zeka gelişimini etkiler.

    Çocuğumuzda dil gelişimi nasıl olur? hangi yaşta hangi kelimeleri, sesleri çıkarabilir?

    0-3ay:Bebek önceleri sadece ağlayarak ses çıkarır, fakat sonra yavaş yavaş ağlamadan da sesler çıkarmaya başlar. Bebek ağlama dışı sesleri çıkarmayı öğrenirken, başkalarının konuşmasına da cevap vermeyi öğrenir. İnsanların konuşmalarına önce yüz ifadesi ve vücut hareketleriyle cevap verir. Daha sonra onunla konuşulduğunda yumuşak seslerle yanıt vermeye başlar.

    3–6 ay: ‘’agulamalar’’ başlar. Yetişkinin ilgili ve sıcak ses tonuna ses çıkararak ve gülümseme ile yanıt verir. Artık değişik duygularını değişik sesler çıkararak ifade ederler. Büyüklerin çıkardığı sesleri, konuşmaları taklit etmeye çalışır.

    6–9 ay: ’’bagu, baba, bada ‘’ gibi hece tekrarlarını anlamsız sesler şekilde çıkarır. Çocuk yetişkin biriyle karşılıklı sıra alabilir (hareketler ve ses çıkararak). Yüzünü görmediği halde annesinin sesini duyduğunda tepki verir. Dikkat çekmek için bağırır. Birisi istemediği bir şey yaptığında ağlayarak veya yüksek sesler çıkararak tepki verir. Tanıdık birini gördüğünde gülümser ve ses çıkarır. Taklit becerileri artmıştır.

    9–11ay: Bebek artık yetişkinlerin konuşmalarındakilere benzer tonlamalar yapabilir. ‘’ba ba ba, ma ma ma’ gibi hece tekrarları yapar, jest ve mimiklerini kullanır. Hayır- yok’ denildiğinde anlar. Önce açık bir isteme biçimi ortaya çıkar. Bir şeye bakar ve sonra yetişkine bakar; işaret ile veya ses çıkararak ne gördüğü hakkında bilgi verir. Yetişkinle bir iletişime girmek için ses çıkarır, iletişimi başlatır. Özellikle ses ile birleştirilen hareketleri taklit etmekten hoşlanır. İsmine tepki verir! o yöne bakar. Otizm vb iletişim problemi olan bebeklerde bu gelişmemiştir.

    12 ay: konuşma seslerini taklit eder. Baba mama gibi en az bir sözcük söyler.

    12–15 ay: Bebek artık “sohbetten” zevk alıyordur. İnişli çıkışlı seslerle iletişim kurar ve konuşmayı devam ettirir. Bu aşamadan itibaren selamlaşma ve vedalaşma için tutarlı sesler ve hareketler kullanır. Kelimeleri, onlara yakın seslerle taklit eder (ör, ‘su’ için “buu” gibi). “Bu nedir?” sorusuna bir kelime veya kelimeye yakın bir sesle cevap verebilir. Ses vurguları gitgide daha olgunlaşır, gelişir.

    15–18 ayı: Çocuk artık 4 – 6 kelime söyleyebilir. Bunlar genellikle isimler, karşı çıkma kelimeleri ve “merhaba”, ”bay bay” gibi sözcüklerdir. Kelimeyi söyleyemediği zaman göstermek, vermek veya el sallamak gibi hareketlere ses ekler. Sık sık duyduğu şarkıları söylemeye çalışır. Artık başarılı bir taklitçidir. Yetişkinlerin sık sık kullandıkları veya konuşmalardaki sözcükleri “yankı” gibi tekrarlarlar. Aile üyelerini tanıyıp gösterir. ‘güle güle/ al- ver’ gibi basit komutlara uyar.

    18 ay-2 yaş ı: Çocuk artık 25 kelime söyleyebilir. Bunlar eşya ve insan isimleri, “selam”, ”bay bay” sözcükleri, hareket belirten en az iki kelime, daha çok istemek ve reddetmek üzerine kelimeleri içerir. Kendisi kullanmasa da iki kelimeli cümleleri taklit eder. Kendisini iyi tanıyan yetişkinler için konuşması genel hatlarıyla anlaşılır düzeydedir.

    2–3 yaş: Bu yaşta çocuklar daha çok kelime kazanır. 2,5 yaşında en az 50 kelime ve 3 yaşından itibaren yaklaşık 300 kelimeye sâhiptirler. Bu yaşta kelimeleri iki kelimelik cümlelerde kullanmak için bağlamayı öğrenirler. Yıl sonuna doğru birçok üç kelimelik cümle kurabilirler. Artık dilbilgisi kurallarını da öğrenmeye başlar (ör, çoğullar, zamirler gibi). Oynarken kendi kendine söylenir ve konuşması oldukça anlaşılır. Geçmişte olan olaylar hakkında konuşur, iki aşamalı basit komutları yerine getirir

    3–4 yaş arası: Bu yıl ilerledikçe, çocuk 3 kelimeli cümleler daha sık kullanılır. Yakın geçmiş deneyimleri detaylı bir şekilde anlatabilir. Sorulduğunda adını ve soyadını söyleyebilir. Çevremizdeki şeylerin ne işe yaradığı ile ilgili olan sorular dahil, birçok soruyu cevaplayabilir.

    5 yaş: Neden nasıl sorularına cevap verebilir. Basit bir hikayeyi anlatabilir.

    Dr Deniz Tirit Karaca
    Çocuk ve Ergen Psikiyatristi

  • Çocuğum konuşmuyor, seslenince bakmıyor, otistik olabilir mi?

    Eğer çocuğunuz:

    Başkalarıyla göz teması kurmuyorsa,

    İsmini söylediğinizde bakmıyorsa,

    Söyleneni işitmiyor gibi davranıyorsa,

    Akranlarının oynadığı oyunlara ilgi göstermiyorsa,

    Bazı sözleri tekrar tekrar ve ilişkisiz ortamlarda söylüyorsa,

    Konuşmada akranlarının gerisinde kalmışsa,

    Sallanmak, çırpınmak gibi garip hareketleri varsa,

    Aşırı hareketli, hep kendi bildiğince davranıyorsa,

    Bazı eşyaları döndürmek, sıraya dizmek gibi sıra dışı hareketler yapıyorsa,

    Günlük yaşamındaki düzen değişikliklerine aşırı tepki veriyorsa, otizm açısından değerlendirme yapmak gerekir.

    Çocuğunuzda bu bulgulardan tamamı olmasa da bir kısmını fark ediyorsanız vakit geçirmeden bir çocuk psikiyatristine başvurmanız çok önemlidir

    Erken Tanıda Dikkat Edilmesi Gereken En Belirgin Gelişim Özellikleri:

    1. Sözel İletişimde Bozukluk:

    Normal gelişim gösteren bebekler; ilk 2 yılda aşağıdaki özellikleri sergilerler.

    1.ay → yüze bakma, 2.ay → gülümseme, 2-3. ay → obje takibi

    2-6.ay → sesli uyaranlara tepki, 6-7 aylıkken agulama, 1 yaşında iken anlamlı tek kelimeler, 2 yaşında iken 2-3 kelimelik cümle ile konuşma başlamaktadır.

    8-10.ay → bakım verenleri tercih eder, annenin yüzünü araştırırlar

    12. ay → bakım verenden ayrılmaya tepki ( Annesi odadan ayrıldığında ağlar, yabancıların yanında kaygı duyarlar), Aşina yüzleri tanır ve gülümserler.

    Otistik özellik gösteren bebeklerde ise;

    – İşitmiyormuş gibi davranabilirler, başkalarının farkında değilmiş gibidirler, göz teması kurmaktan kaçınırlar.

    – Bir grup bebekte uykusuzluk, huzursuzluk, uyku bozuklukları ve uyumsuz davranışlar gözlemlenir. Bunlar genellikle huysuz olarak adlandırılan bebeklerdir.

    – Diğer bir grup bebekte ise pasiflik, sakinlik görülebilir. Bakımları kolay olmasına rağmen çevreden ilgi beklememeleri, genel ilgisizlikleri dikkat çeker.

    – Duyusal olarak ilk yıllarda bazı seslere kayıtsız kalabilir veya gürültüden, bizim duymadığımız seslerden rahatsız olabilirler.

    – Donuk ve boş boş bakma görülebilir, daha az mimik kullanırlar.

    – Başını, ellerini, vücudunu sallama gibi tekrarlayan davranışlar görülebilir.

    – Düşük kas tonusu izlenebiliyor.

    12-24. ay→ işaret etmiyor, objeyi yetişkine göstermiyor, isme cevap vermiyor, uygun jestleri göstermiyor, sosyal uyaranlara tepkisiz davranıyor ise; 12. ayda babıldama yok, 16.ayda tek sözcük yok, 24. ayda spontan iki kelime ile cümle yoksa bir çocuk psikiyatristi tarafından çocuğun değerlendirilmelidir.

    Otistik çocukların önemli bir bölümünde bu gelişim basamakları gecikmiştir. Bazılarında 8-18 aya dek olan konuşma basamakları başlamışsa da o dönemde ya duraklama ya da gerileme göstererek ilerlememektedir. Sonuçta otistik çocukların %50-75’inde konuşma gelişmemiştir. Geri kalan %25-50’lik kısmında ise konuşma gelişmesine rağmen kendine özgü bir şekli vardır. En çok gözlenen özellikler zamirleri yerinde kullanamama, kendilerinden 3. tekil şahıs olarak söz etme ( örneğin kendinden bahsederken ben yerine kendi ismini söylemek gibi), söylenenleri aynen tekrarlama (örneğin kendisine “hoş geldin, nasılsın?” dendiğinde o da “hoş geldin, nasılsın? der), anlamsız yere aynı kelime veya cümleleri tekrarlamalardır. Bazı nesneleri farklı şekilde isimlendirebilirler. Konuşmaları monotondur, bazen ses tonunu ayarlayamaz, durup dururken çığlık atma gibi davranışlar gözlenebilir. Konuşmalarında çoğunlukla diğer insanların düşünce ve ilgileri önem taşımaz. Bazen kendi kendilerine mırıldanırlar. Konuşmadaki gecikme sıklıkla ebeveynin dikkatini çeken ve doktora başvurmayı sağlayan belirti grubudur. İsteklerini çevresindekilerin elini kendi eliymiş gibi göstererek işaret edebilir. Ancak kendileri istediğinde çok fazla göz teması kurmadan karşısındakini elinden çekerek istediği şeyi yaptırmaya çalışarak kısıtlı iletişim kurar.

    2. Duygusal ve sosyal yetersizlikler

    Normal bebeklerin gelişim evreleri:

    1-1.5 aylıkken anlamlı göz kontaktı, anlamlı gülümseme,
    6 aylık iken aktif iletişimi başlatırlar,
    8-9 aylıkken anneden ayrılmakta güçlük çeker,
    9 aylıkken “ce oyunu” arkasından bay bay ve öpücük verme başlar
    2 yaşındaki çocuk yaşıtları ile paralel oyun oynar,
    3 yaşında karşılıklı oyuna başlar.

    Otizm bozukluğu olan çocuklarda gözlenen durumlar:
    – Göz kontaktı kurmama, seslenildiğinde bakmama
    – Kucağa gelmeye ilgi duymama,
    – Taklite dayalı oyunların gelişmemesi,
    – Jest ve mimiklerin konuşmaya eşlik etmemesi,
    – Arkadaş ilişkisi kuramaması,
    – Oyuncaklarla amacına yönelik oynamama (örneğin arabayı ters çevirip tekerleklerini döndürürler)
    – Karşısındakinin ne hissettiğini yorumlayamaması gibi zorluklar yaşamaktadırlar.

    Otizm bozukluğu olan çocuklar normalde 8-12 aylarda başlayan sevincini ilgisini diğer insanlarla paylaşma ve onların dikkatini çekmeye çalışmada sorun vardır. İlgilendiği nesneyi gösterme çabası görülmez. Örneğin; bir şey başardığında başkalarıyla paylaşmamak, hoşuna giden bir oyuncağı parmağıyla işaret ederek annesine göstermemek. Normal çocuklar bunu yaparken önce oyuncağa sonra annesine sonra oyuncağa bakarlar, otistik çocuklarda ise bu üçlü davranış görülmez. Otistik çocuklarda ulaşmak istediği nesneyi elde etmek için bir diğer kişinin yardımını ister. Ancak çok fazla göz ilişkisi olmadan ve o kişinin elini tutup istediği şeyin yanına götürmek içindir. İnsanlara nesnelermiş gibi davranabilir. Başkasının elini kapıyı açtırmak için kullanır.

    Sosyal-duygusal davranışlarda sınırlılık:

    Başkalarının ilgisi karşısında tepkisiz kalmak: Birileri kendisine seslendiğinde ya da kendisiyle etkileşmek istediğinde tepki vermemek, duymuyormuş ya da fark etmiyormuş gibi davranmak.

    Başkalarının yaptıklarına karşı ilgisizlik: Ortama birinin girmesi, ortamdan birinin çıkması, birinin konuşmaya başlaması gibi, başka çocukların çok ilgisini çeken bazı olaylar karşısında ilgisiz kalmak; böyle durumlarda, gülümseme gibi hoşnutluk ya da ağlama gibi hoşnutsuzluk ifadeleri göstermemek.

    Üzülen, ağlayan, kızan, sevinen vb. kişiler karşısında duyarsız davranmak; örneğin, üzgün birini rahatlatma çabası göstermemek.

    Gelişimsel düzeye uygun olmayan oyun:

    Senaryolu oyunlarda sınırlılık: Oyuncaklarla evcilik, okulculuk, doktorculuk vb. hayali oyunlar oynamamak.

    Sembolik oyunlarda oynayamaz: Bir nesneyi başka bir nesne olarak (örneğin, kutuyu mikrofon, araba olarak) kullanarak oyun oynamamak.

    Oyuncaklarla alışılmadık biçimlerde oynamak: sıraya dizmek, döndürmek, ağıza götürme, sallama

    Nesnelerin bütünlerinden çok parçalarıyla kokuları ve tatları yada dokularıyla ilgilenmek

    Sosyal oyunlara ilgisizlik: Küçük yaşlardayken, ‘ce-e’ vb. sosyal oyunlara karşı ilgi göstermemek.

    3. Tekrarlayıcı hareketler, sınırlı ilgi alanı, rutin olarak bazı davranışların tekrarı

    a) Tekrarlayıcı hareketler:
    – Kendi çevresinde dönme
    – Nesneleri Döndürme
    – Dönen eşyalara ve elektronik aletlere ilgi (çamaşır makinası, elektrikli süpürge gibi)
    – Ellerini kanat çırpar şekilde sallama
    – Öne arkaya sallanma
    – Garip el hareketleri
    – Parmak ucunda yürüme
    – Başını vurma, Ellerini ısırma

    b) Sınırlı İlgi Alanı: Markalar, telefon numaraları, haritalar, logolar, doğum tarihleri,gazete kağıdı arabalar, vantilatör gibi farklı konulara aşırı ilgi ilgi gösterebilirler.
    c) Kendi rutinlerine sıkı şekilde bağlı olma durumu:
    – Eve aynı yoldan gitmek isteme
    – Belli yerde alışveriş yapma
    – Belli markaları tercih etme
    – Oyuncakları belli bir sıraya dizme
    – Yeni giysilere karşı direnme
    – Kutular, şişe kapakları gibi alışılmadık nesnelere bağlanma,
    – Değişikliklerden rahatsız olma

    Steriotipik Yinelenen (kendini uyarıcı) davranışlar:
    Sıra dışı beden hareketleri: Örneğin; parmak ucunda yürümek, çok yavaş yürümek, kendi ekseni etrafında dönmek, durduğu yerde sallanmak.
    Sıra dışı el hareketleri: Örneğin; ellerini sallamak, parmaklarını gözlerinin önünde hareket ettirmek, ellerini farklı biçimlerde tutmak vb.

    Nesnelerle ilgili sıra dışı ilgiler ve takıntılar:Nesneleri sıra dışı amaçlarla kullanmak: Örneğin, oyuncak arabanın tekerleklerini çevirmek ya da oyuncak bebeğin gözlerini-açıp kapamak vb. davranışları tekrar tekrar yapmak.
    Nesnelerin duyusal özellikleriyle aşırı ilgilenmek: Örneğin, eline aldığı her nesneyi koklamak ya da gözlerinin önünde tutarak ve evirip-çevirerek incelemek.
    Hareket eden nesnelere aşırı ilgi göstermek: Örneğin; tekerlek ya da pervane gibi dönen nesnelere, akan su ya da yanıp sönen ışık gibi hızlı hareket eden görüntülere uzun sürelerle bakmak.
    Nesne takıntıları: Bazı sıra dışı nesneleri (örneğin, bir silgi ya da küçük bir zincir parçası) elinden bırakmak ya da gözünün önünden ayırmak istememek.
    Ayrıca yüksek sesten ve kalabalıktan rahatsız olma, cansız nesneleri koklama ve tatma gibi davranışlar gösterebilirler. Bu çocuklar reklam ve müzik kanallarına aşırı ilgili olabilirler ve bu nedenle televizyon karşısında saatlerce oturabilirler. Bu da hastalığın seyrini daha da olumsuz etkiler.

    Otistik çocukların reklam ve müzik kanallarını seyretmesi zararlı mıdır?
    Otistik çocuklar reklamlar ve müzik programlarına fazla ilgi gösterebilir. Bu durum otistik tabloyu çok olumsuz etkiler. O nedenle bu çocukları televizyondan uzaklaştırıp sosyal ortamlara sokmak, çocukla olan iletişimi arttırmak gerekir. Ayrıca bebeklik döneminde bakım veren kişi tarafından ilgisiz bırakılmış, fazla tek başına kalmış, yaşıtlarıyla bir arada bulundurulmamış çocuklarda da otizm benzeri bulgular görülebilir. İki durumun ayırdının bir çocuk psikiyatristi tarafından yapılması gerekir. Ancak her iki durumda da çocuğun yoğun bir eğitim programına alınıp tedavi edilmesi şarttır.

    Otizm tanısı nasıl konur?
    otizm tanısı çocuk psikiyatristleri tarafından çocuğun gelişim basamakları, oyun şekilleri, yaşıt ilişkisi, ilgi alanları, sözel ve duygusal iletişimi hakkında ayrıntılı bilgi alınır ve çocuk gözlemlenerek konulur.

    Otizmin Tedavisi
    En önemlisi erken dönem tanı ve hemen birebir eğitimin başlanmasıdır. Otistik çocuklara, bireysel terapi, grup terapisi, özel eğitim ve gerekirse ilaç tedavisi uygulanır. Tedavide ailenin bilgilendirilmesi ve eğitimi de önemli basamaklardan biridir. İlaç tedavisi, sıklıkla eşlik eden davranış bozuklukları, dikkat eksikliği, hiperaktivite, tekrarlayıcı hareketlerin azaltılması veya uykunun düzenlenmesi amacıyla tedaviye eklenmektedir. Kullanılan bazı ilaçların çocukları konuşma becerileri ve sosyal becerilerinde dikkat sürelerinde olumlu gelişmelere yardımcı olabildiği bilinmektedir.
    Dr Deniz Tirit Karaca
    Ç
    ocuk ve Ergen Psikiyatristi

  • Çocuklar da depresyonda!!!

    Çocuklar da depresyonda!!!

    ÇOCUKLAR DA DEPRESYONDA !!!

    Günümüzde teknolojinin gelişimi,modern yaşam, bu yaşantının getirmiş olduğu olumsuzluklar yetişkinlerin ruh sağlığını etkilediği gibi çocukları da etkisi altına alıyor.
    Son yıllarda yapılan araştırmalar çocukluk çağı depresyonlarının son derece arttığını ortaya koyuyor. Çocuklarda okul öncesi dönemde %1, okul döneminde %2 depresyon görülürken ergenlik döneminde bu oran %10-14’e kadar çıkıyor. Çocukluk depresyonu anlaşılmayıp tedavi edilmediğinde kronik bir hal alıyor ve sonuçları intihara kadar gidebiliyor.

    Çocuklarda depresyondan ne zaman şüphelenmeliyiz?
    Bazen çok açık belirtiler görülmesine rağmen bazen belirtiler sinsi seyredebilir. Çocuklarda ders başarısında azalma, konsantre olamama, öğrenme zorluğu, sevilmediği düşüncesi, kendine güvende azalma, alınganlık, çabuk ağlama, hırçınlık, uyku ve iştah değişiklikleri, sinirlilik, kendine kızma, korkular, konuşmada azalma,alt ıslatma, kaka kaçırma, bağışıklık sisteminin etkilenip sık hastalanmanın ortaya çıkması gibi çok çeşitli belirtiler görülebilir.
    Bazen baş ağrısı ,karın ağrısı ,mide bulantısı gibi fiziksel yakınmalar da depresyonun habercisi olabilir.

    Depresyonu başlatan nedenler :
    -Sevilen bir kişinin özellikle ebeveynlerden birinin kaybı
    -Anne babanın boşanması
    -kronik bir hastalığın varlığı
    -aile içi çatışmalar ,sorunlar çocuğun duygusal ihmali
    -fiziksel istismar
    -ailenin uygunsuz yaklaşım tarzı (çok beklentiye girme,aşırı eleştiri ve kuralcılık, aşırı kollayıcı tutum vs. )
    -Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu , Öğrenme güçlüğü, konuşma bozuklukları gibi psikiyatrik rahatsızlıkları bulunan çocuklar
    -Ebeveynlerinden birinin özellikle annenin depresyonda olması

    Tüm bu belirtileri fark eden anne baba ve öğretmenlerin bu konuda hassas olmaları ve çocukta baş gösteren olumsuzlukları fark ettikleri anda bir uzman desteğine başvurmaları gerekmektedir. Depresyonun çocuklukta fark edilip tedavi edilmesinin tüm yaşam kalitesini etkileyeceği ve tedavinin erişkin yaşamdaki ruh sağlığına önemli bir yatırım olduğu unutulmamalıdır.

  • Seçici konuşmazlık( selektif mutizm) nedir?

    SELEKTİF MUTİZM

    Selektif Mutizm , konuşma becerisinin olmasına rağmen belirli ortam ve durumlarda konuş(a)mama olarak tanımlandığı klinik bir durumdur. Çocuk konuşmayı bütünüyle reddetmez sadece kaygısını artıran birtakım ortamlarda konuşmamayı tercih eder.

    Genellikle okul öncesi yaşlarda ve kızlarda erkeklerden daha sık gözlenmektedir. Nadir görülen bir bozukluktur. Selektif mutizmi olan çocuklar kendi evlerindeyken ya da kendi anne-baba ve kardeşleriyle birlikteyken normal konuşurlar, iletişim kurarlar ancak okulda, dışarıda, eve misafir hatta akrabaları geldiğinde konuşmazlar. Selektif Mutizm’de ayrıca ebeveynlere aşırı bağımlılık, utangaçlık, içe çekilme ve karşı gelme davranışları gözlenebilir. Bu çocuklar öğretmenleri ve arkadaşlarıyla sözel iletişim kuramamaktadır fakat sözel olmayan her türlü aktiviteye katılabilirler ya da bazen bunları da reddedebilirler. Genellikle okula başladıktan sonraki 2 yıl içinde görülür.

    Selektif Mutizm yaşayan çocuklarla ilgili öğretmenlerin yaşadığı en büyük sıkıntı, çocuğun okuma ve anlama becerisini değerlendirmekte yaşadıkları zorlanmadır. Arkadaş ilişkileri alanında yaşadığı zorluk da göz önüne alındığında, çocuk okula gitmek istemeyebilir ya da başarısı olumsuz yönde etkilenebilir. Bazı çocuklar sözel olmayan iletişim yollarını kullanabilir( göz, el , baş hareketleri, yazı ile ya da resim çizerek anlaşma vb).

    Selektif Mutizm konuşma ve dil bozukluğundan çok biyolojik olarak var olan utangaç mizaçla birlikte çevresel faktörlerin etkisiyle ortaya çıkan bir tür kaygı bozukluğu olarak değerlendirilir. Tedavisi takım çalışması gerektirir. Çocuk psikiyatristlerinin yanı sıra öğretmenler, okul rehberlik birimi ve aile önemli yer tutar. İlaç tedavisi ve psikoterapi ( oyun terapisi, aile terapisi, bireysel psikoterapi, davranış terapisi vb) birlikte kullanılır. Çocuk ne kadar küçükse ve okulda konuşmadığı süre ne kadar az ise gidişat (prognoz) o derece olumlu olacaktır. Bu nedenle erken başvuru önemlidir.

  • Dehb çocuğa özel beslenme yöntemleri

    Dehb çocuğa özel beslenme yöntemleri

    Yapılan araştırmalar, yapay gıda renklendiricileri, yapay aromalar, basit şekerler ve tatlandırıcıların DEHB çocukların dikkat, algı ve hafıza özelliklerini olumsuz yönde etkilediğini ortaya koyuyor.

    Gün içinde çocuğun protein ağırlıklı beslenmesi genel uyanıklık ve dikkat düzeyini arttırır. Özellikle yumurta ve peynir içeren bir kahvaltı tercih edilmelidir. DEHB olan çocuğun kahvaltısında fındık kreması, aromalı ve şekerli sütler, şekerli meyve suları gibi gıdaların bulunması doğru değildir. Bu gıdalar çocuğun hareketliliğini arttırarak dikkat süresini azaltır.

    Ayrıca yüksek oranda yağ içeren poğaça, kruvasan, börek gibi gıdalar çocuğun DEHB tedavisi için kullandığı ilaçların emilimini geciktirir. Böylece ilaçların dikkat arttırıcı etkileri beklenenden uzun süre sonra ortaya çıkar. Tedavi almakta olan, DEHB olan çocukların kullandıkları ilaçlar yan etki olarak gerginlik, sinirlilik, uykusuzluk yapabilir. Bu yan etkiler de çocuğun beslenmesindeki protein miktarı artışıyla azaltılabilir. Tüketilen ekmek, pirinç, makarna gibi karbonhidrat kaynaklarının tam tahıllı ya da kepekli olanlarından tüketilmesi, ani kan şekeri düzeyi değişikliklerinden koruyacağından, dikkatin sürekliliği de artırır. Margarin, Ayçiçek Yağı ya da Kanola Yağı tüketimi DEHB olan çocukların beslenmesinde önerilmemektedir. Bu yağların yerine tereyağı, zeytinyağı kullanımı tercih edilmelidir.

    Yağlı tohumlar (kuruyemişler, badem, ceviz, fındık) tüketimi hem dikkat süresinde artış sağlar hem hafızanın güçlenmesine yardımcı olur. Özellikle öğrenilmiş bilgilerin unutulmaması, kalıcı hafızaya yerleştirilmesi için yağlı tohumların tüketilmesi değer taşımaktadır. Ayrıca çocuğun DEHB tedavisi sırasında almakta olduğu ilaçların ailelerini endişelendiren ciddi kilo kaybıyla birlikte büyüme, gelişme geriliği gibi ortaya çıkabilecek yan etkileri bu yağlı tohumların düzenli tüketimiyle en aza indirilebilir.

    Akşam yemeğinin yüksek karbonhidrat içeren bir öğün şeklinde hazırlanması yararlıdır. Bu şekilde DEHB olan çocuklarda sık görülen uykusuzluk, aşırı hareketlilik şikâyetleri azaltılabilir. Çocuğun beslenme listesinde omega-3 içeren (balık, badem, ceviz, semizotu, keten tohumu, gibi) besinlerin bulunması büyük önem taşır.

    Bu önerilerden de anlaşılabileceği gibi kötü beslenme ya da yeme alışkanlıkları tek başına (DEHB) Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu’na neden olmaz.

    İlaç tedavisi ve davranışçı terapi teknikleri dışında sadece beslenme önerileri DEHB ‘nun etkili bir tedavi yöntemi olarak kabul edilemez. Sadece tedaviyi destekleyici, ilaç yan etkilerini azaltıcı besin gruplarından yarar sağlanabilir.

  • Resim ve çocuk

    RESİM ve ÇOCUK

    Resim, bireyin kendince düzenlemeye çalıştığı karmaşık dünyasını açıklayış biçimi ve zihinsel gelişimin göstergesi sayılabilir.

    Çocuk resimlerinin başlıca önemi,çocuğun düşünce şeklini ve içeriğini yansıtmasıdır. Resim ,çocuğun dış dünyayı algılayışının bir göstergesi kabul edilir. Burada önemli olan görsel olarak yansıtılan konunun ne ifade ettiğidir.

    Klinik açıdan resim kişiliğin değerlendirilmesi ve ya ruhsal bozuklukların tanınmasında yararlı olmaktadır. Tedavide duyguları dışa vurma aracı olarak resim, klinik açıdan tedavi değeri taşımaktadır.

    Bir iletişim aracı olarak resim, çocuğun zeka, kişilik, yakın çevre özellikleriyle iç dünyasını yansıtmaya yarayan bir ifade aracı olarak da büyük önem taşır. Çizimler, zihinsel imgenin kağıt üzerine yansıması olarak görülmektedir. Küçük yaşlarda sözcüklerden daha güçlü bir anlatım aracı olan resim,kişilik-algı-insanlar arası ilişkiler-grup değerleri ve tutumlarının saptanmasında yegane araç değildir ; ancak bu amaçla kullanılan başka bir projektif ölçeğin, gözlem ya da çocukla görüşmenin bir tamamlayıcısı olabilir. Çizim, cümle tamamlama ve kelime çağrışımı gibi diğer projektif tekniklerden farklı olarak, fantezi ve hayal gücü gibi önemli bir boyutu da içerir. Çocuğun resim çalışması bilinçaltında yatan istek ve korkulardan büyük ölçüde etkilenir; ama bu arzuların anlatımı, sembolik veya gizli olabilir. Bu anlamda resim, bastırılmış duyguların arıtılmasını sağlayabilecek bir yoldur.

    Çocuk resmiyle ilgili önemli görüşlerin başında gelişim aşamalarına göre çocuk resmini sınıflandıran görüşler gelir. Buna göre resimle ile gelişim aşamaları üç temel dönem doğrultusunda incelemektedir:

    1.anlamsız, basit karalamalar dönemi

    2.belirgin şekiller dönemi

    3.anlamlı şekiller dönem

    Çocuklar basit karalamalara iki yaşlarına doğru başlar. 2-3 yaşlarında belirgin şekillerin oluştuğu görülür. 3-4 yaşlarında anlamlı şekiller(diyagramlar) ortaya çıkar. 4 yaşına doğru çocuklar insan, hayvan, bina vb. resimlerini çizerek yeni bir aşamaya ulaşırlar.

    Basit karalamalar , belirgin şekiller ile anlamlı şekiller arasındaki en önemli fark şudur:basit karalamalar ve belirgin şekiller kendiliğinden, anlamlı şekiller ise üzerlerinde düşünüldükten sonra ortaya çıkar.

    Daire, çocuğun sanatsal faaliyetinde soyuttan somuta(güneş, insan resimleri vb.) geçişin ifadesidir.

    Çocuk 4-5 yaşlarına kadar hiçbir ayrım yapmadan ve önceden kararlaştırmadan renkleri kullanır. Bu dönemden sonra çocuk, parlak ve açık renklerden başlayarak yavaş yavaş bol renk kullanmaya gidecektir. İlk zamanlar üç ana renkle, kırmızı, sarı ve maviyle yetinir. Uzman gözlemine göre kırmızıyı sık kullanan ya da tüm sayfayı kırmızıyla boyayan çocuklar zaman zaman saldırgan ve iddiacı davranışlarıyla karakterize olmaktadırlar.

    Çocuk resimlerinde en çok insan figürü çizimi söz konusudur. ‘bir insan resmi çiz’ testi ile yapılmış çalışmalarda, çocukların genelde kendi cinsindeki figürleri tercih ettikleri ortaya konmuştur. Bu çocuğun kendi cinsel kimliğini kazanmış olması ile açıklanır

    Çocuk resimlerindeki ev figürü, çocuğun duygusal yaşamının oluştuğu merkezdir. Ev içindeki yaşam resimlerde önemli yer tutar. Ebeveyn figürü ise baskın nitelikteki anne-baba, bedensel büyüklüğü ne olursa olsun genellikle diğer aile bireylerine göre daha büyük çizilir.

    Daha önce de belirtildiği üzere resim çocukları anlamamıza yardımcı bir yöntemlerden sadece bir tanesidir. Tek başına resmine bakılarak çocuğun ruhsal gelişimi ve durumu hakkında genelleme yapılması doğru değildir.

    KAYNAKLAR:

    1. Yavuzer H. Resimleriyle Çocuk. 11. Basım. İstanbul: Remzi Kitabevi; 2005.

    2. Malchiodi C.A. Çocukların Resimlerini Anlamak. 1. Baskı. İstanbul: Epsilon Kitabevi; 2005

  • Ruh sağlığının temel kavramı: bağlanma

    RUH SAĞLIĞININ TEMEL KAVRAMI: BAĞLANMA

    Bebeklik dönemi olarak tanımlanan 0-2 yaş arası, çocuğun, fiziksel, zihinsel ve duygusal yönlerden en hızlı geliştiği dönemdir. Bu nedenle, bu dönemde çocuğun sadece fiziksel ihtiyaçlarının karşılanması yeterli değildir. Anne ‘‘yeterince iyi’’ olmalı, yani çocuğunun gereksinimlerinin ne olduğunun farkında olmalı ve yaşadığı endişeleri yatıştırabilmelidir.

    Bağlanmanın çocuk açısından yaşamsal bir değeri vardır. Bağlanma terimi , bebeklerle anne-babaları ya da bakım verenleri arasında kurulan, duygusal olarak olumlu ve yardım edici bir ilişkinin varlığını ifade eder. İlk yıllarda anne ile kurulan bağ, çocuğun gelecekteki kişiliğinin önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Anne-çocuk arasında oluşan karşılıklı sevgi bağının ileriki yaşantıya olan en büyük katkısı, daha sonra diğer insanlarla kurulan tüm ilişkilerde güven duygusunun oluşmasıdır.

    İnsan hayatı için bağlanmanın 3 temel işlevi vardır:

    1. Dünyayı keşfederken geri dönülebilecek güvenli bir liman olma,

    2. Fiziksel gereksinimleri karşılama,

    3. Hayata dair bir güvenlik duygusu geliştirebilme şansı.

    Buna göre; anne tarafından bir ölçüde karşılanan güvenlik duygusu çocuğun dünyayı algılayışını belirler:

    GÜVENLİ bağlanmaya sahip çocuklar anne giderken normal bir gerilim yaşarlar, anne geri döndüğünde ise mutlu ve sevinçli bir karşılama içine girerler.
    KARARSIZ bağlanma tarzındaki çocuklar ise anne giderken aşırı bir üzüntü ve ayrılamama davranışı gösterirken, anne geri döndüğünde anneye öfkeli ve reddedicidir. KAÇINGAN çocuklarda ise, ayrılış anı sakin ve neredeyse tepkisizken, buluşma anneyi reddedici ve uzaklaştırıcı özelliktedir.

    Güvenli bağlanma, duygusal sağlığın bir kaynağı olarak görülür. Çocuğa ‘‘ötekinin’’ onun için orada olacağı ile ilgili güven verir ki, bu da onun ilerleyen yaşamında tatmin edici ilişkiler kurma kapasitesine zemin oluşturur. Güvenli bağlanmaya sahip çocukların anneleri, çocuğun ağlamalarına duyarlı, çabuk güldürebilen, ve de farklı gereksinimlere uygun tepkiler verebilen annelerdir. Kararsız bağlanan çocukların annelerinin ise, genellikle tepkilerinde tutarsız oldukları saptanmıştır. Mesafeli, duygusal olarak zor ulaşılan ve ihmalkar olan annelerin çocuklarının ise kaçıngan bağlanma tarzına sahip oldukları bulunmuştur.

    BEBEKLİK DÖNEMİNDE BAĞLANMA

    Bağlanma, her iki tarafın da birbirlerinin gereksinimlerini karşılamasına bağlı olarak gelişen bir süreç olduğu için iki taraflı bir ilişkidir. Bu bağlanmanın oluşmasında sadece annenin ( ya da bakımverenin ) değil bebeğin de bazı davranışları özellikle etkili olur.

    Bebeğin, anne-babasıyla iletişimde kullandığı ve hayatının ilk dokuz ayında geliştirdiği davranışlara ‘‘ bağlanma davranışları’’ denir.Emme, sokulma/uzanma, bakış, gülümseme, ağlama bebeğin başlıca bağlanma davranışlarıdır.

    Bağlanma sürecinde yaşanan sorunlar nedeniyle bebeklik-çocukluk döneminde yaşanan ruhsal rahatsızlıklar, genel olarak üç başlık altında toplanır ki, bunlar;

    1. Bebeklik depresyonu

    2. Ayrılma anksiyetesi bozukluğu

    3. Tepkisel bağlanma bozukluğu.

    ERGENLİK DÖNEMİNDE BAĞLANMA

    Ergenlik çok önemli bir geçiş dönemidir; bu dönemde çok önemli değişiklikler olur; dolayısıyla bağlanma özellikleri de revizyona uğrar.

    Ergenlik dönemindeki bağlanmanın diğer yaş gruplarından farklı olan tarafı, baskın sürecin anne babadan ayrılma ve bireyselleşme, aile dışında yeni ilişkiler geliştirmesidir.

    Erken çocukluk dönemindeki bağlanmanın kalitesi, bu dönemde ergenin akranları ve erişkinlerle sosyal ilişkiler kurma ve geliştirmesi konusunda önemli bir rol oynar. Bu anlamda, ergenlik dönemi bağlanmanın sağlamlaştığı ve pekiştiği bir dönemdir

    Bağlanma stilleri aynı zamanda ergenlikte psikopatolojiye yol açan faktörlerden bir tanesidir.

    Kararsız bağlanması olan ergenlerin sorunlarını abartarak ilgi çekmeye çalıştığı, kaçıngan ergenlerin ise, sorunlarını görmezden gelmeye meyilli olduğu belirtilmiştir

    Anksiyete, depresyon, düşünce bozuklukları ve sosyal kabul görme gereksinimi; kararsız bağlanma tarzına sahip ergenlerde diğer gruplara göre daha çok görülmektedir. Öte yandan davranım bozukluğu, madde kötüye kullanımı ve bunlara bağlı olarak antisosyal kişilik bozukluğu, kaçıngan bağlanma tarzına sahip ergenlerde daha sık görülen psikopatoloji kategorileridir.

    Bağlanma süreci ile ilgilenen pek çok kuramcı, kişinin erişkin hayatında diğer insanlarla kuracağı ilişkilerin niteliğini ve insanlardan beklentilerini belirleyenin, bu kişinin yaşamın erken dönemlerinde annesiyle kurduğu bağlanma ilişkisi olduğunu kabul eder.

    Sonuç olarak;

    Bebeklikten yetişkinliğe yaşam boyu bağlanmanın etkileri göz önüne alındığında, koruyucu ruh sağlığı açısından, anne-bebek bağlanmasındaki kalitenin önemi bir kez daha ortaya çıkar.

    Bu nedenle mümkün olan en erken dönemden başlanarak anne bebek ilişkisine önem verilmesi, uygun desteğin sağlanması ve gerektiği yerde müdahale edilmesi güvenli bağlanmanın gelişmesi için gerekmektedir.

    KAYNAKLAR

    1. Solmuş T. Bağlanma, Evlilik ve Aile Psikolojisi. 1. Basım. İstanbul: Sistem Yayıncılık; 2010. s. 260- 262.

    2. Tüzün O ve Sayar K. Bağlanma Kuramı ve Psikopatoloji. şünen Adam 2006; 19(1):24-39

    3. Soysal AŞ, Bodur Ş, İşeri S. Bebeklik dönemindeki bağlanma sürecine genel bir bakış. Klinik Psikiyatri 2005; 8: 88- 89.

  • Çocuklarda depresyon ve belirtileri

    Çocuklarda depresyon ve belirtileri

    Aslında nasılda yakışıyor gülmek onlara, ama bazen çocuklarımız hiç gülmüyor, mutsuz ve üzgün duruyorlar. Bu durum çocukluk çağı depresyonun bir belirtisi olabilir ve akıllara çocuklarımızın depresyona gerebileceğini getirmektedir. Belki de bazılarımız çocukta depresyon mu olur diye hayretle karşılayabilirsiniz. Ama maalesef ki çocuklarda da aynı yetişkinlerde olduğu gibi depresyon olabilmektedir. Hatta ergenlik döneminde depresyona bağlı intihar ve ölüm oranı çok yüksek bulunmuşdur. Çocuklarda depresyon sıklığı okul öncesinde yaklaşık %1-3 okul sonrası ergenlik döneminde %10-18 olarak bilinmektedir. Çocuklarda depresyonun bir çok sebebi bulunmaktadır. Genel hatlarıyla aşağıdaki gibi sıralamabilir.

    1 Annenin depresyonu (postpartum depresyon): Özellikle doğum sonrası annelerin depresyona girmesi bebeklerde depresyona yol açabilir. Genellikle her hangi bir yaşdaki bir çocukta annenin depresyon yaşaması çocukları da etkileyebilmekle beraber çocuğun yaşının küçükmesiyle risk artar.

    2 Yakın kaybı : Yakınların kaybeden veya ayrılma çocukların ruh sağlını ciddi şekilde bozabilir ve depresyona girmelerine sebeb olabilir. Özellikle anne, baba, kardeş, dede, anneanne vs gibi birinçi dereceden yakınların kaybı daha tehlikelidir. Anne ve babası ayrı olan ve ebeveynlerinde biri veya her ikisiyle yeterli kadar veya hiç görüşmeyen çocuklarda depresyon açısından yüksek riskli grupda yer alırlar.

    3 Yetersiz sosyal çevre : Okula gitmeyen, arkadaş ilişkisi zayıf olan, genellikle yanlız zaman geçirem çoçuklarda depresyon sık görülmektedir.

    4 Yetersiz ebeveyn ilgisi : Başlıca anne olmak üzere ebeveynlerin yetersiz ilgisi, çocuklarına vakit ayırmaması, onların iç dünyalarına hakim olmamaları ve duygusal eksiklik çocukların sorunlarını aşmalarında güçlük yaratmaktadır ve bu durum da çocukların depresyonla karşılaşmalarına yol açmaktadır.

    5 Travmaya maruziyet : Şiddete maruz kalma, hakarete uğrama, cinsel istismar gibi bir çok travma unsuru çocuklarımızın ruh sağlığını derinden etkilemektedir. Bu gibi travmatik durumlardan sonra depresyon belirtileri çok sık gözlenmektedir.

    6 Özürlü doğma veya yeti yitimi : Bir organını kaybetme, körlük, sağırık gibi yeti kaybı veya doğumdan itibaren engelli olma çocukların hayatlarını zorlaştırmakla beraber bu durumu kabullenmeme ve mutsuz ve güvensiz hissetmelerine yol açabilir.

    7 Kronik hastalıklar : Uzun üre hastanede yatma, sürekli ilaç kullanma, sık-sık ameliyat olma veya ağrılı işlemlere maruz kalma gibi durumlar çocuklarda tükenmişliğe sebeb olabilir. Bu gibi şartlarda çocuklar çocukluklarını yaşayamamakta, sürekli ölüm ve ağrı korkusuyla yaşamaktadırlar. Sonuç olarak da ciddi depresif belirtiler ortaya çıkmaktadır.

    8 Genetik geçiş : Ailede tekrarlayan depresyon ataklarına sahip bireylerin bulunması hem çocuklar için kötü bir rolmodel olmakta hemde ırsiyet sebebiyle çocuklarda depresyon görülme ihtimalini artırmaktadır. Böyle ki ebeveynlerinden birinde depresyon görülmesi çocuklarda depresyon riskini iki kat artırırken her iki ebeveynde depresyon varsa bu risk 4 kat artmaktadır.

    Aynen sebeblerde olduğu gibi belirti ve bulgular da farklılık göstermektedir. Çocukluğu kabaca okul öncesi, okul çağı ve ergenlik dönemlerine ayırırsak bu dönemlerde görülen depresyon belirtileri farklılık arzetmektedir.

    Okul öncesi dönemde ağlama, huzursuzluk, inatlaşma, sinirlilik, mızmızlanma, karşı gelmeler, hırçınlık, eşyalara zarar verme, içe kapanıklık, göz teması kurmama, uyku bozuklukları, beslenme problemleri, kabızlık, oyunlar ve oyuncaklara ilgisizlik, ağrıya aşırı hassasiyyet veya duyarsızlık, hareketlerde yavaşlama vs gibi sayılabilinir. Okul öncesi dönemde depresif çocuklarda somatik yakınmalar ( karın ağrısı, baş ağrısı, mide bulantısı vs gibi) ve kaygı bozuklukları (özellikle ayrılık anksiyetesi) diğer dönemlere göre daha fazla görülmektedir.

    Okul çağı dönemde üzgün görülme, isteksizlik, huzursuzluk, okula gitmek istememe, özgüven eksikliği, can sıkıntısı, hareketlerde yavaşlama, okul başarısında düşüş, kygılı olma somatik yakınmalar vs gibi belirtiler sık görülmektedir.

    Ergenlik döneminde tablo mutsuzluk, çöküntü, halsizlik, enerjisizlik, içine kapanıklık, yalnızlık, hiç bir şeyden zevk alamama, kilo kaybı (bazen kilo artışı olabilir), uyku düzensizliği, okul başarısında düşün, dikkat dağınıklığı, motivasyon sorunları, arkadaş ilişkilerinde bozulma, düşük benlik saygısı gibi belirtilerle seyreder.Alkol ve uyuşturucu madde kullanımı, intihar düşünceleri ve girişimleriyle ergenlik dönemindeki depresyonda sık görülük ve depresif tabloyu maskeleyebilir.

    Yukarıda depresyon sebebleri arasında sayılan bir kaç madde değiştirilememesine rağmen bir çok sebep ortadan kaldırılabilinir. Özellikle ergenlik döneminde depresyon sıklığı yüksek olduğu için bu dönemde ailelerin daha dikkatli olması gerekmektedir. En önemli faktörlerden biri ebeveyn çocuk ilişkisidir. Sağlıklı aile ilişkisi çocuklarda depresyonu önler. Ebeveynler hem çocuklarıya hem de kendi aralarında sağlam iletişim kurmalılar. Anne babaların çocukların iç dünyasına girebilmesi ve burada onları tanımaları ve gerekli öğretileri kazandırmaları gerekmektedir. Özellikle okul öncesi dönemde kardeş kıskançlığı, ebeveynlerin farklı davranması ve kıyaslamalar çocuklarda depresyona yol açabilir. Bir diğer önemli etken arkadaş çevresi ve okuldur. İyi bir arkadaş çevresi ve düzgün okul desteği çocuklarda depresyon rskini azaltır. Beslenme şekli ve tüketilen gidalar da önem taşımaktadır. Spor ve diğer sosyal aktiviterde depreyonda önleyici faktörler arasında sayılmaktadır. Ailenin çocuklarda görülen depresyon belirtileri varsa uzmanlara başvurması gerekmektedir. Ayrıca depresyonun diğer hastalıkların bir belirtisi olabileceği veya diğer psikiyatrik hastalıklara eşlik edebileceği de unutulmamalıdır.

    Tedavide psikoterapi ve farmakoterapi (ilaç tedavisi) kullanılmaktadır. İntihar riski yüksek olan çocuklarda yatış yapılabilmektedir. Hastalığın tekrarlanması için düzenli ve uzun soluklu tedavi ayrıca sağlıklı aile ve okul desteği gerekmektedir. Ayrıca depresyona yol açabilecek durumlar ve psikiyatrik hastalıklarda tekrar gözden geçirilmeli ve önlenmelidir.

    Mutlu ve huzurlu yarınlarda buluşmak üzere…

  • Çocuk ve teknoloji

    Çocuk ve teknoloji

    Çocukların küçük yaşlarda teknoloji ile tanışmaları doğru mu?

    Çocukların teknolojiye olan ilgileri dendiğinde aklımıza bilgisayar, internet, telefon, televizyon ve diğer elektronik aletler gelmektedir. Teknolojinin olumlu yanları olduğu kadar olumsuz yanları da vardır. Çocuk ve gençlerin internet, bilgisayar ve televizyon karşısında uzun zaman geçirmeleri sosyal, duygusal ve fiziksel açıdan problemler oluşturmaktadır. Özellikle iletişim kurmalarına engel olması açısından çocukların sosyalleşmesini engellemektedir. Bu sebeple çocukların çok küçük yaştan itibaren bu türlü aletlerle tanışması ve aşırı maruz kalmaları doğru değildir. Özellikle gelişimin hızlı olduğu ilk 2 yaşta çocuklar mümkün olduğu kadarıyla teknolojik aletlerden uzak tutulmalıdır. Daha sonraki 4 yıl da çocukların teknolojiye maruz kalmaları sınırlandırılmalı, içerik bakımından da kontrol edilmelidir. Şiddet içeren bilgisayar oyunları, korku filmleri, uygunsuz içerikli internet siteleri vs gibi teknoloji unsurları çocuklarda ciddi psikolojik sorunlara yol açar veya normal ruhsal gelişimlerini engelleyebilir. Tabii aynı sorunlar okul dönemindeki çocuk ve gençler için de geçerlidir. Tek fark okul döneminde ödevler ve eğitim amaçlı bilgisayar kullanımına izin verilebilmesidir.

    Aileler genellikle ağlayan çocukları susturabilmek için ellerine cep telefonu veriyor. Bu durumun sakıncalı yönleri nelerdir?

    Ailelerin bu tarz davranışları çocukların küçük yaşlardan teknolojiye maruz kalmalarına ve potansiyel teknoloji bağımlılığına yol açabilmektedir. Ayrıca bu davranışlarıyla çocuğun kendisini ifade etmesi ve sorunlarla uygun şekilde başetmesi engellenmektedir. Aynı şekilde bu davranışlar çocuklarda ritüel haline dönüşebilir ve çocuklarda alışkanlık yaratabilir. Daha sonraki dönemlerde çocuklar susmak veya sakinleşmek için telefon ve buna benzer teknolojik aletler için beklentiye girebilirler.

    Fiziksel ve psikolojik olarak çocuklara etkisi nasıldır?

    Fiziksel olarak görme sorunları (yakını görememe, çift görme, göz tembelliği vs), duruş ve iskelet sorunları (kamburluk, sırt ve boyun ağrıları, kas ağrıları vs), radyasyon riski (bir çok kanser riskinin artışı ), daha az hareketten kaynaklanan fiziksel problemler (aşırı kilo, kalp problemleri vs) gibi bir çok sağlık sorunlarına yol açabilir.

    Psikososyal etkiler de birçok olumsuzluklara yol açmaktadır. Özellikle internetin ve bilgisayar oyunların çekiciliğine kapılıp, zamanın çoğunu bilgisayar önünde geçiren çocuklarda bir süre sonra “internet bağımlılığı” oluşmaktadır. İnternet bağımlılığı, TV bağımlılığı, kumar bağımlılığı, aşırı yemek yeme gibi davranışsal bir bağımlılıktır. Buna bir Teknoloji Bağımlılığı da denilebilir. Teknolojik bağımlılıklar, pasif ( TV bağımlılığı) ya da aktif (Bilgisayar bağımlılığı) olarak ikiye ayrılmaktadır. Bağımlılıkta başlangıçta az olan oran, farkına varmaksızın artmış olabiliyor ve giderek yaşamın tamamını kapsar. Bazı çocuklar, bilgisayar bağımlılığına ve bunun olumsuz uzantılarına, diğer çocuklara oranla daha yatkındır. Doğal olarak bu çocuklar sanal yaşamın çekiciliğini de en güçlü hisseden çocuklardır. Onlar için herhangi bir süre bile çok fazla olabilir. Bilgisayarda giderek daha çok zaman geçirme, içe kapanma, göz temasının azalması, sözel iletişimde azalma, daha çok ve sık oynama isteği, toplumsal yaşamdan yaşıtlardan çekilme, yetişkinlerle sorunların olması, sorumluluklarını yerine yetirmeme, yinelemeli beden hareketleri (ileri geri sallanma, parmakları gereksiz yere oynatma, dönme, tikler ) ya da kendi kendine konuşma, yoksunluk belirtileri (bağlantı engellendiğinde titreme, aşırı sinirlilik ve hayal kurma , yaşıt ilişkilerden kopma ve bedensel ağırlıkta artış ve hareketsizlik, gerçeği değerlendirmede yetersizlik vs gibi bir çok belirti ve bulgular bilgisayar bağımlılığına işaret etmektedir.

    Ayrıca hayatın ilk dönemlerinde (0-3 yaş) aşırı TV ve bilgisayara maruz kalan çocuklarda Otizm benzeri tablo gelişmektedir ki, bu da çocuğun sosyal ve dil gelişimini önemli ölçüde engellemektedir.

    Yapılan araştırmalarda uzun süre TV ve bilgisayara maruz kalmanın çocuklarda öğrenme, görsel hafıza ve hayal kurma becerileri üzerine ciddi olumsuz etkileri olduğu tespit edilmiştir. Okul öncesi dönemde 1 saatin altında TV ve bilgisayara maruz kalan çocuklarla 1 saatten fazla maruz kalanlar arasında resim yapma kabiliyeti, hafıza ve sebep sonuç ilişkisi kurma kabiliyetlerinde ciddi fark bulunduğu ve daha az TV ve bilgisayar izleyen çocuklarda iyi performans sergiledikleri bulunmuştur.

    Çocuklar günümüzde popüler olan bir çok sosyal paylaşım siteleri aracılığı ile sanal ilişkiler, yakınlıklar kurmaktadırlar. Bu sanal dünyadaki ilişkilerle, gerçek ilişkiler arasındaki fark, çocuklar tarafından tam olarak ayrımlaştırılamamaktadır. Fiziksel kimliklerini ortaya koymaksızın, sohbet odalarında dolaşmanın tehlikesi, ileri yıllarda gerçek sosyal hayattan çekilme davranışları ile kendini gösterebilecektir.

    Gerçekte çok içe dönük biri internetle kendine güven duygusunu destekleyecek arkadaşlar edinebilir. Uzun süre internette chat yapan çocukların gerçek hayatta arkadaş edinme sıkıntısı çektiği yapılan araştırmalarla saptanmıştır. Bir araştırmada WEB gezintilerinde, çocukların kendilerini nasıl hissettikleri sorulduğunda cevap en çok “yalnız” olmuştur. Bu yalnız çocuklar, giderek toplumda iletişim kurmakta zorlanmakta, topluma karşı olumsuz duygu ve düşünceler beslemeye başlamaktadır. Ayrıca yine bir araştırmada, aşırı internet kullanan çocukların daha az kitap okudukları saptanmıştır.

    Gençler arasında uygunsuz internet kullanımı yanlış cinsel deneyimlere, alkol ve uyuşturucu kullanımına ve suça bulaşmalarına yol açabilir.

    Çocuk bu şekilde belli bir radyasyona maruz kalıyor. Çocuğa zararları nelerdir?

    Radyasyon özellikle hızlı büyüyen hücrelere etki göstererek kanser riskini artırmaktadır. Çocuklar da özellikle büyüme gelişme açısından hızlı hücre çoğalımına sahipler ve radyasyon açısından en yüksek riske sahip grupda bulunmaktadırlar. Özellikle beyin ve kemik iliği gelişimi radyasyon açısından risklidir. Radyosyon çocuklarda beyin gelişimini engellemekte ve beyin kanseri riskini 3-4 kat artırmaktadır. Çocuklarda radyasyona maruz kalma öğrenme, dikkat, hafıza vs gibi bir çok beyin işlemlerinde olumsuz etkiye yol açmaktadır.Bu konuda özellikle cep telefonu yüksek elektromanyetik radyosyon yaydığı için tehlike açısından ilk sırada bulunmaktadır. Radyasyona maruz kalma kemik iliği kanseri (lösemi), riskini artırmaktadır. Lenfoma, tiroid kanseri, cilt kanseri gibi bir çok kanser çeşidi radyasyonun etkileriyle oluşmaktadır.

    Ailelere nasıl önerilerde bulunuyorsunuz?

    Yapılan araştırmalarda anne babalar %62 oranında çocuklarının hangi sitelerde dolaştıklarını bilmemektedirler. Çocuklara hangi sitelere girdikleri sorulduğunda %44’ü oranında cinsel içerikli sitelere, %14’ü bomba imalatı sitelerine, %12’si nereden silah alabilecekleri bilgisini içeren sitelere girdiklerini belirtmişlerdir. %43’ü ailesinin internet konusunda bir kural koymadığını, %31’i ailesinin kuralları takip ettiğini, %26’sı ise kurallara rağmen istediklerini yaptıklarını belirtmişlerdir. Sonuç olarak ebeveynler bu teknolojik devrim karşısında güç mücadelesine girmeden galip çıkmayı bilmelidirler. Bu da ancak kararlı ve tutarlı davranmakla mümkündür. Her zaman kontrol ebeveynde olmalıdır. Teknolojinin kullanım süresi konusunda sınır çizilmeli ve mutlaka uyulmalıdır.

  • Çocuğum çok zeki diye sevinmeli miyim?

    Çocuğum çok zeki diye sevinmeli miyim?

    Zeka: başka bir adıyla zihin gücü, zihnin öğrenme, öğrenilenden yararlanabilme, yeni durumlara uyum sağlama ve yeni çözüm yolları bulabilme yeteneğidir. Başka bir deyişle zeka, zihnin birçok yeteneğinin uyumlu çalışması sonucu ortaya çıkan bir yetenekler birleşimidir. Zeka öğrenme, algılama, yargılama, hafıza, düşünme, çözümleme, sosyal iletişim gibi bir çok işlemlerde belirleyici rol almaktatır. Kelime anlamı Arapçada pırıltı, ateşin parlamasıdır.

    Zeka gelişimi bebeğin doğumu ile başlar ve hayatın ileriki dönemine kadar gelişir. Yaşamın ilk 4-5 yılı zeka gelişiminde önemli yere sahiptir. Zekanın belirleyicileri genetik kalıtım (ırsiyet) ve çevresel faktörler olarak sıralanabilinir. Çevresel faktörler içerisinde eğitim, arkadaş ortamı, yaşadığı yer vs sayılabilir.

    Zeka çocuk gelişiminde ve çevresiyle uyum içinde yaşamasında önemli role sahiptir. Akademik başarının sağlanmasıyla beraber sağlıklı insan ilişkilerinin kurulmasında da zekanın payı büyüktür.

    Zeka aynı zamanda insanın karşılaşacağı problemleri aşabilmesinde de baş rol alır. Sağlıklı bir zekaya sahip insanların psikiyatrik hastalıklara yakalanma riski düşük, yakalanan insanlarda hastalıktan kurtulma oranı ise yüksek bulunmuştur.

    Zeka değerlendirmesi klinik gözlem ve zeka testleriyle yapılmaktadır. Çocuklarda yaş ilerledikçe zeka testlerinin yanılma payı azalıyor ve objektifliği artıyor. Zeka testlerinin sonuçları IQ puanı olarak yansır. 90-120 normal sınırlarda zeka olarak kabul ediliyor ve toplum ortalamasını yansıtıyor.

    Kabaca 90 altındaki IQ puanı zeka geriliğine, 120 üzerindeki puanlarsa üstün zekaya işaret eder. Genellikle bütün toplumlarda üstün zekalıların oranı aynıdır ve toplumun yaklaşık %3’nü oluştururlar.

    Çocuğun üstün zekalı olduğu nasıl anlaşılır?

    Çocuğun üstün zekalı olduğu yaşamın ilk yıllarında belli olmaya başlar ve ilerleyen yaşlarda belirginleşir. Üstün zekalı çocukların ilk özellikleri gelişim basamaklarını erken geçmeleri ve öğrenme ve taklit becerilerinin iyi olmalarıdır. Örneğin bir çocuğun erken dönemde ismine yanıt vermesi, konuşmasının erken olması, yüzleri ayırt edebilmesi gibi özellikler o çocuğun üstün zekalı olabileceğine işarettir. Bu çocuklar etrafını keşfetmeye etken başlarlar ve keşfettikleri şeyleri amacına yönelik kullanabilirler. İleri yaşlarda çocuğun erken öğrenmesi, öğrenmeye ilgili olması, öğrendiklerini unutmamaları, öğrendikleri bilgileri diğer öğrendikleriyle ilişkilendirebilmeleri beklenilir. Yüksek zekaya sahip çocuğun neden sonuç ilişkisini daha kolay kavraması, ayrıntılara dikkat etmesi ve bu özelliği sebebiyle hayatlarında yenilikler keşfetmesi sıklıkla müşahede edilir. Sağlıklı sosyal ilişkiler kurması, yaşıtları içerisinde liderlik yapması, kendisinden yaşça büyük çocuklarla iletişim kurması gibi özellikler de çocuğun üstün zekalı olabileceğini düşündürür.

    Üstün zekalı çocuklar 3 yaşına kadar kavramları öğrenebilir, akıcı ve kapsamlı konuşabilir, gördüğü şeyleri ayrıntılı olarak anlatabilir ve hatta uzunca olan şiirleri ezberleyebilirler. Okuma yazma öğrenmeleri okul öncesinde olur ve ikinci bir dilde konuşmayı öğrenebilirler. Üstün zekalı çocukların yaşıtlarına göre sık soru sordukları ve sorularına ayrıntılı ve kapsamlı cevap almak istedikleri bilinmektedir. Ayrıca bu çocuklarda duyguları ayırt etme yeteneği, soyut düşünebilme ve empati kabiliyeti erken gelişebilir. Üstün zekalı çocuklar kardeşleri ve arkadaşlarından seçilirler ve bu onların aile ve toplum içindeki farklı muamele görmelerine yol açabilir.