Kategori: Çocuk ve Ergen Psikiyatristi

  • Şehirli çocuklar

    Son yüzyılda sanayi ve teknoloji devrimiyle insanların yaşam şekilleri de adeta bir devrim niteliğinde bir değişime uğramış ve sonucunda sosyolojik bir kargaşaya neden olmuştur. Avrupa ülkelerinde bu dönüşüm çok daha önce başlamıştır. Türkiye gibi ülkelerde ise hala sürmektedir.

    Özellikle altmışlar ve yetmişlerden sonra köylerden kentlere bir akın olmuştur. Köyde geleneksel aile modelleri şehirde değiştiği gibi çeşitli yerlerden gelen insanlar arasında aynı mahallelerde kültürel çatışmalar başlamış ve halen devam etmektedir. Bir örnek verecek olursak aynı okulda okuyan çocuğunun arkadaşının ailesi için, “Bizim gibi değil onlar “ diyerek arkadaşlık etmesini istemeyen birçok aile görmekteyiz.

    Köy ve mahalle ortamında bir çocuk, kalabalık çocuk gruplarında büyür. Öğrenmesi gereken çoğu şeyi bu grupta öğrenir. Ayrıca aileler geniştir. Aile dede büyükanne amcalar kuzenler bir kalabalık halinde beraber yaşarlar. Yeni anne baba olanlar çocuğun yetiştirilmesinde yalnız değildir. Ayrıca ailenin eskiden birikmiş çocuk yetiştirme geleneği vardır. Güvenli bir aile ortamıdır ve kimse çok fazla gelecek kaygısı yaşamaz.

    Şehre gelen bu aileler birlikteliklerini sürdürmek kaydı ile aynı apartmanlara yerleşmiştir. Sonuç; Aile apartmanı… Ancak çevresinde artık farklı insanlar vardır. Yavaş yavaş bu aileler çözülmüş ve çekirdek aileye dönüş olmuştur. Ayrıca çocuk sayısı azalmış çocuklar evlerde yalnız büyümeye mahkum olmuşlardır.

    Evde yalnız büyütülen ve anne baba tecrübesi olmayan bu ebeveynler nasıl bir çocuk büyüteceklerini bilemezler. Çocuğa sınırlarını öğreten kalabalık bir çocuk grubu yoktur artık. Bu durumda çocuklar sınırlarını bilmeyen şımarık çocuklar olmuşlardır. Devamlı isteyen hiçbir şey için bedel ödemeyen çocuklar okul döneminde akranlarıyla sorunları başlamıştır. Yalnız içe kapanık çocuklar bu dönemde artmıştır.

    Apartman çocuğu kavramı da bu dönemde çıkmıştır. Eski Türk filmlerinde kırılgan, kendini koruyamayan, anne baba kuzusu diğer çocukların dalga geçtikleri bir çocuk modelidir.

    Bu durumun aşılması için anaokulları açılmaya başlamıştır. Ana okulları çocukların birazda olsa sosyalleştiği bir alan olmuştur. Bazı hırslı ana babalar bu anaokullarını ilkokul gibi algılayıp her türlü bilgiyi öğretmeye çalışıp çocuğu okuldan soğutmuşlardır. Aslen çocuğun sosyalleşmesi ve oynaması için yapılmış sosyal eğitim alanlarıdır. Yine de çocuk biraz olsun apartmandan çıkmıştır.

    Yine şehirlerde çalışan anne babanın, çocuklara ayıracak çok vakti olmayınca tv ve bilgisayar karşısında dekor gibi duran çocuklar ortaya çıkmıştır. Hatta bazı anne babalar çocuklarının bilgisayar oyun yetenekleriyle övünür olmuştur.. Ama bu çocuklar hızla bilgisayar bağımlısı olmuştur. Dersten ve sosyal hayattan soğumuşlardır. Bu nedenle okulunu bırakan birçok çocuk olmuştur.

    Yine şehirde ailelerin çocuklarından beklentileri artmıştır. Köyde büyüyen çocukların ne olacağı, ne zaman aile kuracakları nasıl yaşayacakları belliydi. Hepsi çiftçi ya da zanaatkar olurdu. Şimdi yaşam tarzları, parasal durumları insanlar arasında çok fark etmeye başlamıştı. Ailelerde çocuklarına güzel paralı bir gelecek sağlamak için iyi okullarda okutmaya çalışacaklardır. Buda çocuklarda okul baskısı yaratmıştır. Aileler adeta çocuklarının okul başarısı üzerinden kendi aralarında yarışmaya başlamışlardır. Ağır sınav şartları ve aile baskısı isyankar bir çocuk grubu yaratmıştır.

    Çocuklarının yeteneklerini fark etmeyen aileler kapasitelerinin üstünde taleplerle çocukları bunaltmıştır. Bu yüzden çocukların yeteneklerini iyi ölçüp buna göre aileyi ve okulu yönlendirmek gerekir.

    Bütün bunlara bakacak olursak şehirde çocuk yetiştirmede eksik olan şey anne baba eğitimidir. Anne babaların kendilerini bu konuda iyi eğitebilmesi için yardım almaları gerekmektedir. Ayrıca okullarda çocukların sadece öğretimini değil sosyal ve psikolojik gelişimlerini de önemsemeleri gerekir. Bu çocukların ilerde güçlü psikolojik olarak sağlıklı bireyler olarak yetişmesini sağlayacaktır.

  • Çocuklarda otizm belirtileri ve tedavisi

    Otizm; çocukta üç yaşında önce başlayan yaygın gelişimsel bozukluktur. Yani çocuğun psikolojik gelişim alanlarının hemen hepsini etkiler. En büyük sorun iletişim ve etkileşim alanlarındadır. Aileler bu konuda çok sıkıntı çekerler. Ailelerin fark etmesi daha çok konuşma dönemine denk gelir. Konuşma başlamayınca aile şüphelenebilir. Bir başka belirtide göz iletişimi kurması zordur yani göz göze bakamaz. Anne arama davranışı çok olmaz; yani annesinin çevrede olmamasına tepki vermez. Bu belirtiler görüldüğünde doktorun görmesi gerekir.

    Gelişim alanlarının tek tek incelenip bu alanları geliştirmek için tedavilere başlanmalıdır. Konuşma, iletişim ve etkileşimin geliştirilmesi gerekir. Bu çocuklar büyüdükçe yaşıtlarıyla iletişim kurmakta zorlanırlar. Sosyal ortamlar oluşturup, buralarda yaşıt çocuklarla iletişim ve etkileşim kurması sağlanmalıdır.

    Bir şeyleri biriktirme, renkli, parlak eşyalara aşırı ilgi toplama gibi. Dönen şeylere ilgi vardır; çamaşır makinesi gibi. Suyla çok oynarlar, oyuncaklarla amacına uygun oynayamaz, mesela arabayı sürmek yerine sadece tekerlerini döndürür. Annesi seslense bile bakmayabilir. Odada ki insanın olup olmaması sanki umurunda değildir. Ona tepki vermez. Konuşma hiç başlamayabilir. Başlasa bile gramer hataları ve tonlama hataları olur. Konuşma çok sığ ve kısa cümlelerden oluşur.

    Sosyal uyumu çok bozan bir hastalıktır. Kendine bakımı öğretmek bile çok sorun olabilir. Tuvalet alışkanlıklarını öğretmek diğer çocuklara göre çok zordur. Kişisel bakımı, temizliği, giyip çıkarması çok zor öğretilir. Diğer çocukların çok kolay öğrendiği şeyleri çok zor öğrenir.

    Bu çocuklara özel bir eğitim uygulanması gerekir. Sabırla özel eğitim teknikleri dediğimiz eğitim yöntemlerini kullanarak, adım adım yeteneklerini geliştirmek gerekir.

    Bu süreç anne-baba, doktor ve eğitimcinin beraber çalışması gereken bir süreçtir. Hep beraber eksiklikleri tespit edip ortak hareket edilmelidir.

    Otistik çocuklar bazen sosyal açıdan çok uyumsuz olabilir. Kreşte, okulda saldırgan davranışları olabilir. Yine otizm yanında, hiperaktivite dediğimiz aşırı hareketlilik, sınıfta oturamama olabilir. Bu durumlarda ilaç tedavileri kullanılabilir. Yaşadığı sorunlar nedeniyle depresyon gelişebilir bu konunun da atlanmaması gerekir.

    Yine otistik çocuklar yeni ortam ve durumlara çok zor alıştıklarını unutmamak gerekir. Bazen evdeki ufak bir eşyanın yerinin değişmesi bile onun için çok zor olabilir ve aşırı tepkiler verebilir. Sınıfının değişmesi, evinin değişmesi onun için hep zor şeylerdir. İnsanlara zor alışır; alıştığı insanların mesela öğretmenin değişmesine bile çok agresif tepkiler verebilir.

    Hastalığın nedenleri çok karmaşıktır. Bu konuda çeşitli görüşler vardır. Beynin nörokimyasal sisteminde bozukluklar vardır. Halen bu konuda araştırmalar devam etmektedir.

    Aileler için çok zor bir durumdur. Otistik çocukla beraber ailenin de eğitilmesi gerekmektedir. Anne babayı da tedavi altına alıp, motivasyonlarını çok yüksek tutmak gerekir. Tedavi çocuk ve ailenin yaşam kalitesini arttıracaktır.

  • Çocuklarda dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu

    İnsanlık tarihi boyunca haşarı çocuklar, sorumsuz, söz dinlemeyen çocuk ve gençler hep gündemde olmuştur. Uslu çocuklarla kıyaslanmışlardır. Çeşitli milletler kendilerince çözüm bulmaya çalışmış; bazen şiddetle, bazen hareketli görevler vererek, nasihatlerle bu çocuklar düzeltilmeye çalışılmıştır. Edebiyatta da bu konu çok işlenmiştir.

    Zaman içinde bu çocukların büyüdüğünde de bazı sorunlar yaşadığı farkedildi. Çabuk sıkılma, tembellik, sorumluluk alamama gibi… İnsanlığın aydınlanma süreci sonrası ve eğitimin gittikçe önemini arttırmasıyla çocuklarda olan bu sorun, okul hayatına da girmeye başladı. Daha önce herkesin okula gitmediği dönemlerde hiperaktif çocuklar sadece kendi köyünde evinde sorunlar yaratırken, uzun süreli dikkat verilmesi gereken okulların oluşmasıyla bir okul sorunu haline geldi. Bu nedenle son yüzyılda artık bir bozukluk olduğuna bilim çevresi karar vererek sorunu çözmek için araştırmalara başladılar.

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu belirtileri genel olarak nelerdir: Ülkemizde artık halkımızın eğitime ilgisi artmıştır. Anne babalar çocuklarını okutup iyi ve kendilerine yeterli bireyler olmaları için maddi manevi bütün güçlerini harcamaktadırlar. Böyle bir ortamda eğitim çok önemli hale gelmiştir. Tabiki ardından bilgi kirliliğide bunu takip etmiştir. Bu durumdan dolayı hareketli ve ya dikkat problemi olan çocukların ayırt edilmesi çok önemli olmuştur, çünkü dikkat eksikliği yapan başka hastalıklar vardır. Örneğin; depresyon, günlük yaşam problemleri, okul uyumsuzlukları , çekingenlik , özgüven eksiklikleri, öğrenme bozuklukları , zeka problemleri ,travma, otizm gibi…

    Okuldan başlamadan önce de bebeklikten beri hiperaktif çocuklar çok hareketlidir ve anne çağırsa bile dikkatini verip anneye cevap vermezler. Yerlerinde duramazlar. Genelde bu çocuklar, uzun süre bir şeyle uğraşamazlar oyun oynarken bile oyundan oyuna atlarlar. Arkadaşlarıyla oyunu başlayıp bitiremez ve oyunu bozarlar.

    Çabuk sıkılma en büyük özellikleridir. Arkadaşlarına vurabilir, çabuk öfkelenebilirler. Kuralları sevmez ve uyamazlar. Anne babanın kurallarına karşı isyankardırlar. Bu sıkıntılar bazen anne babanın kurallar konusunda çok esnek olmasından da kaynaklanabilir. Özellikle tek çocuk , ailenin tek torunu olunca aşırı ödün vermekten bu çocuklar kural tanımaz olabilir. hiperaktiviteden farkı bu çocuklar genelde evde problemlidir. Okul kurallarına bir süre sonra uyabilir. Çünkü öğretmene nazı geçmeyeceğini bilirler.

    Okul çağına gelince Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu olan çocuklarda en sıkıntılı dönem başlar. Çünkü bu yaşa kadar ailenin toleransıyla çocuk idare edilebilir. Okul çağında artık kurallı bir ortam olan okulda kurallara uyması gerekir ve sorumlulukları, dersleri olacaktır ki hiperaktif çocukların en fazla sıkıntı yaşadığı konulardır.

    Günümüzde gerçi özellikle büyük şehirlerde üç yaşından sonra kreş ana okuları na giden çocuklarda bu sorunlar erken göze batmaya başlar.

    Genelde kliniklere gelen vakalarda ilkokulun ilk üç senesinde sınıfta yerinde oturtulamayan, devamlı kıpır kıpır, yere bir şeyler düşürüp alan, devamlı kalkıp kalemini açan , sıkıldıkça arkadaşlarını dürten , ders sırsında konuşan, derste alakasız şeyler anlatan çocuklardır. Doğal olarak okuma yazma sırasında da geriden gelirler. Harfleri yanlış yazar, okurken kelimelerin sonlarını uydurur. Kısa sure ders çalıştırmak bile zordur. Beş on dakikalık ödev için ailelerin saatlerce çocuğu ikna etmeye çalıştıkları görülür. Anne baba çocuk ve öğretmen için çok zor bir süreçtir. Yemek yerken bile masada zor otururlar.

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu yaşayan çocukların anne ve babalarına çocuklarının problemlerini söylemek öğretmen için de çok zordur. Özellikle özel okullarda okuyan çocuklarda ailelerin beklentilerinin yüksek olmasından dolayı, okul içinde bu problemin çözülmesi beklenir. Öğretmenler de zor durumda kalır, çünkü bu problem tıbbi tedavi olmadan çözülecek bir durum değildir.

    Beyinde ki dikkatle ilişkili bölgelerin bir bozukluğudur ve medikal tedavi şarttır. Ne kadar erken tedavi edilirse tedavi etkinliği o kadar yüksektir.

    Genelde öğretmenler bu durumu aileye anlatınca aileler öğretmeni ve eğitim sistemini suçlama eğilimi gösterirler. Kendileri problemi fark etmiş olsa bile başka kişilerden bunu duymak hoşlarına gitmez. O yüzden ailelere bilimsel gerçeklerle durumu anlatmakta büyük fayda vardır. Bunun bir yaramazlık olmadığını, çocuğun elinde olmayan bir durum olduğunu belirtmeliyiz. Ayrıca bu çocuklarda zeka problemi olmadığını bunun sadece dikkatle ilişkili olduğunu söylemeliyiz.

    Dikkat eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu erkek çocuklarda dört kat daha fazladır. Aynı ailede dikkat problemi olan kişiler varsa risk çocukta artar. Genelde dikkat eksikliği olan kız çocukları çok gözden kaçar, çünkü hareketlilik kız çocuklarında bir nebze azdır ve sınıf düzenini çok fazla bozmazlar. Bu nedenle öğretmenler hemen farketmezler. Kızlarda genelde sırada kıpır kıpırlık ve başka şeylerle meşgul olma, defterine bir şeyler çizme, resim yapma gibi ders harici uğraşlar olur. Ayrıca derste dalıp gitmeler hayal kurmalar olabilir. Yine yazarken okurken dikkatsizce hatalar olabilir.

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu olan çocuklar sınıfta en çok sıkılan çocuklardır. Zil çalınca sınıftan ilk önce onlar fırlar. Arada derste “öf püf” dediklerini duyabilirsiniz. arkadaşlarınında derste kendileriyle konuşmasını isterler. Başkaları derste bir şeyler yazarken onlar çok sıkılırlar. Bazen öğretmenlerin ceza olsun diye sınıf dışın çıkma cezası vermesi onlar için ödül gibidir. Zaten sıkılan çocuk dışarı çıkabilmiştir. Bazen bunu farkeden çocuk öğretmen kendini dersten atsın diye yaramazlık yapabilir.

    Bu çocuklarda görülen göz teması azlığı dikkatini size verememesindendir. Otizm gibi hastalıklarda olduğu üzere, hastalıktan kaynaklanan göz temassızlığı gibi değildir. Çocuk sıkıldığından sizi dinlemek istemez. Ama ilgisini çeken bir konuda sizi göz teması kurarak dinleyebilir. Devamlı başka şeyler düşündüğünden karşıdakini dinleyemez kafasında ki düşünceye yoğunlaşmaya çalışır.

    Tedavide muhakkak doktora götürmek gerekir. Doktor dışında okul, aile ve tedavi ekibinin beraber çalışması gerekir. İlk önce doktorun aile, öğretmen ve okulu bilgilendirme görevi vardır. Hastalığın nasıl bir hastalık olduğunu öğretmelidir. Böylece çocuğun elinde olmayarak yaptığı davranışları anlayışla karşılayabileceklerdir. Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu olan çocukların hepsi farklı kişiliklerdir. Hepsinin birbirinden farklı olan özellikleri vardır. Her çocukta ayrı ayrı problem davranışları tespit edip kişiye özel tedavi planlanmalıdır.

    Tedavinin ilk aşaması aile ve öğretmeni bilgilendirme dedik.

    İkinci aşamada çocuğun yaşına göre kendini hastalığı hakkında bilinçlendirerek davranışçı tedavilere başlanır. Bu bir terapi sürecidir aynı zamanda. Bilinçlendirme ardından davranış düzeltmeye geçilir. Çocuktan alınan geri bildirimlerle davranışlarını kontrolü konusunda aşama kaydetmesi sağlanır. Arkadaş ilişkileri, ders takibi, sokaktaki problemli davranışları tek tek çalışılmalıdır. Bu çocuklar genellikle ne konuda ve neden eleştirildiklerini anlamazlar bu da onların depresif olmasına neden olur. Bütün bu tedaviler ve eğitim yavaş ilerlemelidir. Bu esnada dikkat tedavileri dediğimiz çeşitli terapi yöntemleride kullanılabilir.

    Bu hastalığın beyinden kaynaklanan kimyasal nedenleri olduğu için çocuğun ihtiyacı olan ilaçlarında aşamalı başlaması gerekir. Bu tedaviyi hızlandıracaktır. Ayrıca ilerde bu hastalıktan doğan komplikasyon dediğimiz yeni hastalıkları engelleyecektir.

    Bu problemler okul başarısızlığından tutunda ergenlikte meydana gelen davranış sorunları, madde kullanımı , tembellik hali, hiçbir iş yapmamama isteği, arkadaş ilişkilerine problemler, toplumsal sorunlar ve suç işlemeye kadar gidebilir.

    Bu hastalığı olan bireyler ilerde iş ve sosyal hayatlarında başarısız olan bireylerdir. Evlilikleri, iş yaşamları sorunlu olabilir.

    Anlaşılacağı üzere erken teşhis Dikkat Eksikliğinde çok önemlidir Buda iyi bir gözlemden geçer. Bu nedenle toplumu bu konuda bilgilendirme önemlidir. Şüphelenilen çocuklar psikolojik muayeneden geçirilip bu konuda varsa problem tedavi edilmelidir. Bu hem çocuğun hayat kalitesini düzeltecek hem de anne babanın çocukla olan sorunlarını azaltacaktır.

  • Şehirli gençler

    Şehirli gençler; gelişen teknoloji, erken yaşta cinsel ilişki, uyuşturucu, internetten dünyaya açılma, fazla özgürlük ve bunun getirdiği yalnızlık, gençler bu ikilemler arasında şehirde bir savaş veriyorlar.

    Bu çelişkiler arasında aileler çocuklarını nasıl yetiştirecekleri konusunda endişe içindeler. Önceden çocukken olan hakimiyetleri ergenlik yaşında artık yavaş yavaş kaybolmakta çevresel etkilerin baskısı gitgide artmaktadır. Anne babanın öğretileri çevre ve internet bilgileriyle gitgide inandırıcılığını yitirmekte. Bu duruma çözüm bulmakta aile için çok zor.

    Aileler ipleri ellerinde tutmak istiyorlar fakat yapamıyorlar. Anne babaların kendi yetiştikleri çevrede mutlak bir aile ve mahalle hakimiyeti varken günümüzde bu neredeyse imkansız durumdadır. Eskiye göre gençler daha cesaretli ve her şeyi denemek istiyorlar.

    Ailelerin en büyük yanılgısı gençleri korkutarak kendilerince zararlı alışkanlıklardan uzak tutmaya çalışmaktır. Gençler çevre ve internetten edindikleri bilgilerle bu korkularını kolaylıkla aşmaktadırlar. Bunun sonucu olarak aileler inandırıcılığını kaybetmektedir. Yani gençler artık içeceğine ilaç koyarlar deyince çok korkmamaktalar.

    Peki aile ne yapması gerekir. Gençlerle normal insanlar gibi hiçbir şeyi saklamadan konuşmalıdır. Olayın risklerini gencin fikirlerini alarak konuşmalıdır. Gençler bu tür maddelerin tehlikelerini bile bile kullanırlar. Bu yüzden korkutmak çok işe yaramaz. Genel olarak korumacı değil kendi sorumluluklarını kendine verdiğimiz, fikirlerine değer verilen çocuklar, genç yaşlarda çok sorun yaşamazlar. Madde kullanımı konusunda da kendini korumayı bilecektir. Tabi çeşitli psikiyatrik hastalıklarda hastalığın tedavisini de yapmak gerekir.

    Geleneksel ailelerde yetişmiş gençler farklı çevrelerde daha modern ailelerin gençleriyle karşılaşınca bu etkileşimden doğan sorunlar yaşayabilir. En bariz örneği geleneksel bir aileden genç bir kızın sevgilisi olması hoş karşılanmaz, ailesi tarafından bu konuda baskı görür.. Bazen özgürlükleri kısıtlanır , bu yüzden okuldan alınan gençler bile olur.

    Daha modern ailelerde bu sorun olarak yaşanmayabilir. Bu kültürel geçiş döneminde ailelerin eli kolu bağlıdır. Gençlere verilen kötü arkadaş öğütleri çok işe yaramaz aksine daha fazla arkadaşlarına bağlanırlar. Bu sorunlar sadece bizim ülkemize özgü değil bütün şehirleşen toplumların özelliğidir. Şehirlerin büyümesi ile ailelerin gençler üzerindeki otoritesi azalmaya başlamış. Gençler daha dik kafalı olmuşlardır. Buda aileleri daha endişeli hale getirmiştir.

    Şehirler büyüdükçe gençleri kontrol etmek zorlaşmıştır. Aileler çocukluk dönemlerinde ilerinin gençlerini çeşitli hobilere , olumlu alışkanlıklara, spora yönlendirmelidir. Ergenlik döneminin getirdiği boşluk ve kimlik arayışını bunlarla doldurması sağlanabilir. Anne babanın artık ergene bir çocuk gibi değil, bir birey gibi davranması gerekir.

    Ergenlik döneminde gençler radikal fikirlere kayabilir. Buda tamiri imkansız problemlere neden olabilir. Tahmin edilebileceği gibi kişilikleri oluşurken bu radikal örgüt ve düşünceler kişiliklerinde ki boşlukları dolduracaktır. Dünyanın çeşitli yerlerinde aşırı radikal örgütlerin eleman topladığı ülkelere bakarsak gençlerinin hep arayış içinde olduğunu görürsünüz.

    Bu örgütlerdeki gençler bireyselleşememiş kişilerdir, bu eksiklerini bir örgütün altında daha ulu değerler için mücadele ederek kapatmaya çalışırlar.

    Yeni şehirli aile modelinde köyde kasabada olan geniş aile modelleri yoktur artık. Anne baba bir nevi yalnızdır. Bu nedenle toplumun eğitim ve öğretim mekanizmaları çalışması gerekir. Özellikle anne baba eğitimleri devletin yapması gereken bir görev olmalıdır. Okulların artık öğretim dışında çocukların eğitiminden de sorumlu olmalıdırlar. Bizim ülkemizde okullar ne yazık ki bu konuda kendilerini çok sorumlu hissetmezler. Aileler ve okullar çocukların okul başarısına kitlenmiş dururdadırlar. Okullarda psikolojik problem ya da uyumsuzluk yaşayan gençleri tespit etmek için güçlü rehberlik servisleri şarttır. Ayrıca öğretmenler bu konularda devamlı mesleki eğitim görmeleri gerekir.

    İyi bir toplum iyi yetiştirilmiş gençlerden geçer. Bu nedenle gençlerin yetiştirilmesi bütün toplumun ortak görevi olduğu bilinmesi gerekir. İlerdeki toplumsal sorunları önlemenin en kolay yoludur.

  • Çocuğum yemek yemiyor ne yapmalıyım?

    Ebeveyn olarak çocuklarımızın en güzel şekilde beslenmesini, sağlıklı büyümelerini arzu etmemiz en doğal hakkımız. Bazı çocuklar, doğuştan iştahlı oluyor, bazıları ise iştahsız oluyorlar ne yazık ki…

    İştahsız çocuklarla ilgili olarak ebeveynlerin, özellikle de annelerin ciddi şekilde yetersizlik duygusu yaşadıklarını görmekteyiz. Hatta bu durumu takıntı haline getiren anneler de mevcut.

    Bu yazımda beslemeyle ilgili tutum hataları arasından en sık karşılaştığımız örneklerden bahsetmek istiyorum.

    Bazı ailelerde iştahı çok fazla olmayan çocuğa yemek yemesi için aşırı baskı yapıldığını görmekteyiz. Bu gibi durumlarda, “hayat, adeta tabaktaki yemeğin tam olarak bitmesinden ibaretmiş” gibi yaşanıyor. Elinde yemek kâsesiyle çocuğun peşinden koşan ve ona yemesi için adeta yalvaran bir anne ve/veya bakıcı tablosu nadir değil ne yazık ki. Bu tarzın hiç de uygun olmadığının özellikle vurgulanması gerekiyor. Böylesine bir besleme tutumu zaten iştahı az olan bir çocuğu inatlaşma davranışına ve hiç yememeye davet eder.

    Yeme tutumlarıyla ilgili olarak özellikle vurgulanması gerekenler şu şekilde özetlenebilir:

    -9 aylıktan itibaren bir çocuk aile sofrasına oturabilir. Beceriksizce de olsa kaşıkla bir şeyler yiyebilir.

    -Çocuğunuzun üç ana, iki veya üç tane de ara öğünü olsun.

    -Çocuğunuzu her seferinde aile sofrasına oturtmaya özen gösterin. Besleyici olduğu kadar seveceğini de düşündüğünüz bir menüyü ortaya koyun. Pütürlü gıdalara zamanında geçin. HER ŞEYİ BLENDERDAN geçirerek püre halinde verme alışkanlığınızdan 10 aylıktan itibaren vazgeçin.

    -Yemesi için hiç baskı yapmayın. Onun yemek yemesini, sizin için çok önemli bir şeymiş gibi idrak etmesinden kaçının. Yemek konusunda pazarlık yapmayın ve inatlaşmayın.

    -Çiğneme ve elindeki ekmek veya kurabiyeyi kemirme alışkanlığını zamanında kazandırın.

    -Her gün bir veya iki öğününde yeme çeşitliliğini kazandırabilecek farklı alternatiflerle tanıştırın.

    -Çoğunlukla kendisinin yemeye çalışmasını ve bunu öğrenmesini sağlayın. Ağzına beslemekten olabildiğince kaçının. Yere dökülen ve etrafa saçılan yemeklere tepki göstermeyin.

    -Herkesin yemeği bittikten sonra 10 dakika kadar daha bekleyin, yemiyorsa tabağını alacağınızı söyleyin. Süre dolduktan sonra ısrarcı olmadan ve bozulmuş gibi yapmadan tabağını alın.

    -Yemeğini yeterince yemediyse yemek saatinin hemen ardından gelen abur cubur, atıştırmalık gibi istekleri reddedin. Bir sonraki öğün saatine kadar meyve dışında özel bir şey hazırlayamayacağınızı, veremeyeceğinizi ifade edin. Diğer öğün saatine kadar birkaç porsiyon meyve yeme seçeneği sunun.

    -Diğer öğün saati geldiğinde sevdiği yiyecekleri sunun ve yine ısrarcı davranmayın.

    -Çikolata, tatlı, çerez gibi alternatifleri esas öğünlerini yediği takdirde o öğünlerin sonrasında verin. Ama, bu besinlerin sunumunu pazarlık meselesi haline getirmeyin.

    -Onun yemesini takıntı haline getirmeyin, yediklerini takıntılı bir şekilde hesaplamayın, yemek yemesini sizin için hayati bir konu haline getirerek ona yansıtmayın. Elinizde kaşık ve tabakla onun peşinden koşmayın.

    -Gezinerek değil, oturarak yemek yeme alışkanlığı edinmesini sağlayın.

    -Besleyici, sağlıklı ve çeşitlilik içeren gıdalardan oluşan bir yemek yeme alışkanlığı kazanmasını sağlayın.

    Tüm bunları yerinde ve kararında uyguladığınız takdirde, çocuğunuzun beslenme saatleri sizin için bir külfet olmaktan çıkıp, keyifli bir aktivite halini alacaktır.

    Unutmayalım ki, “aç bir çocuk mutlaka yemek yer”. Bu konuda rahat ve tutarlı olmanız onun sağlıklı beslenmesini ve sağlıklı gelişmesini sağlayacaktır. Yemek yedirme ve besleme ritüelinin sağlıklı olması ise aranızdaki sevgi bağını güçlendirecek ve ebeveyn-çocuk bağlanmasının en sağlıklı şekilde olgunlaşmasını sağlayacaktır.

    Yrd. Doç. Dr. Neslim G. Doksat

    Çocuk ve Ergen Psikiyatrı

  • Çocuklarda ödev ve ders disiplini nasıl sağlanır?

    Yeni eğitim-öğretim döneminin başlaması ile beraber birçok aileyi düşündüren en önemli şey çocuklarının ders çalışıp çalışmayacağı, çalışırsa yeterli olacağı mı ya da çalışmasının karşılığında istenen başarıyı sağlayıp sağlayamayacağı endişesidir.

    Ders çalışmak uygun fiziki şartların ve disiplinin sağlanması ve çocuğun isteği ile zamanında verilecek sorumluluk duygusu ile kazanılabilecek bir alışkanlıktır. Bu alışkanlığın kazanılması ta ki çocuğun kendi ayakları üstünde durmaya başladığı 1-1.5 yaşlarından itibaren verilecek güven duygusu ile birebir ilişkilidir. O dönemdeki çocuklar her şeyi kendileri yapmaya çalışırlar, büyüdüğünü artık başkalarına bağımlı olmaktan kurtulduğunu hem kendine hem de çevresindekilere göstermeye çalışır. Bu güven duygusu çoğunlukla ebeveynler tarafından korumacı içgüdü ile başına bir şey gelir endişesi ile engellenir. Sürekli çocuk uyarılır, ‘‘ yapma cıs, dokunma canın acır, çıkma düşersin, uff olursun’’ tarzında uyarıya maruz kalır. Bu tutum çocuğun azmine o dönemde vurulmuş bir kilit gibidir, okulun başlaması ile artık çocuğun başarması gerektiği sürekli hatırlatılır ancak çocuk bu güveni yapılan engellemeler nedeniyle kendinde göremeyebilir. Bu nedenle çocukların merakı ve başarma azmi hep takdir edilmeli ve desteklenmeli sadece tehlikeli durumlarda açıklamalarla engellenmelidir. Özgüven ve merak, yapılacak takdir ve motivasyon çocuğun derse olan ilgisini oldukça olumlu etkileyecektir.

    Bunların yanında çocuğun kendinden kaynaklanacak bazı durumlar ders çalışmayı ve başarıyı olumsuz etkiler. Bunlar çocuktaki Dikkat Eksikliği, Hiperaktivite Bozukluğu, Zeka Yetersizliği ve Öğrenme Bozukluğudur. Bunların tespit edilip uygun tedavi ve eğitim programlarına alınması gerekir.

    Acaba ders çalışma sevdirilebilir mi?

    Birçok anne babanın biz hekimlere sorusu acaba çocuğum ders çalışmayı niye sevmiyor, her şeyi yapıyoruz, istediğini alıyoruz bir dediğini iki etmiyoruz ama bir türlü sevdiremiyoruz, nasıl ders çalışmayı sevdiririz?

    Ders çalışmak aslında birçok çocuk için gerçekten zevksiz ve zor bir görevdir. Çocuklar bu nedenle zor ve zevksiz olan işten kaçabildikleri kadar kaçmaya çalışırlar. Bunun yanında günümüzdeki teknolojik aletlerin (bilgisayar, cep telefonu, playstation) ve sosyal medyanın etkisi bu zorluğu daha da arttırmaktadır. Çocukların ilgisini çekecek o kadar keyifli uyaran var ki çocuklarda bu uyaranlardan uzak durmakta zorlanmaktadır. Çocukları tamamen bu uyaranlardan uzak tutmak yerine kontrollü ve sınırlı sürelerde vakit geçirmeleri sağlanmalıdır.

    Peki çocukların çalışması için nasıl bir düzen sağlanmalı?

    Hiçbir başarı emek harcamadan gerçekleşmez, tesadüfi değildir, belli bir zaman ve disiplinle ancak başarı sağlanabilir. Bu disiplin sadece çocuktan beklenmemeli, aynı şekilde anne babalarda çalışmaya ortak olmalı en azından çocukların çalıştıkları saatlerde kendileri de gazete, kitap, dergi gibi bir şeyler okuyarak onları motive etmeliler.

    Okula sabah giden öğrenciler için okul dönüşü en az 1-1.5 saat kadar dinlenmeye zaman ayrılmalı, bu saatleri çocuğun kendi istediği şekilde geçirmesi sağlanmalı.Öğleden sonra giden öğrenciler için ise ders çalışma programları daha çok sabah saatlerine ayarlanmalıdır. Çalışma mekanı sürekli aynı ortam olmalı, masası dikkatini dağıtacak pencere kenarı gibi yerlerde olmamalı, masasında ders için gerekli araç gereç dışında başka şeyler bulunmamalıdır.

    Çocuğa gerçekçi, yapabileceği programlar oluşturulmalı, bu programlar belli dönemlerde (haftalık, aylık) gözden geçirilmeli, gerçekleşme oranına göre yeni hedefler oluşturulmalıdır. Ders çalışma programı önceden ayarlanmalı; belli bir saat çalışma, belli bir konunun bitirilmesi ya da sorunun çözümü hedefi konmalıdır.

    Hedefler gerçekleştiğinde çocuk maddi olarak ciddi düzeylerde olmayan ancak hoşuna giden ödüllerle motive edilmeli (istediği bir filme gitme, tv yada bilgisayarda geçirdiği sürelerde belli dönemler için arttırıma gitme, istediği kıyafet yada ayakkabıyı alma v.b ).

    Çocuğun gün içerisinde programına uyması durumunda daha fazla çalışması için uyarılarda bulunmaktan kaçınılmalı, eğer daha fazla çalışmasının mümkün olduğu kanaati ediniliyorsa bir sonraki gözden geçirme dönemine kadar beklenmelidir.

    Çalışmanın yeterli olmadığı ya da programların aksatılması durumunda ise caydırıcı cezalar uygulanabilir. Bu cezalar çocukların çok sevdiği şeylerden alıkonulması (bilgisayarın sınırlandırılması, oyunların belli dönem için oynatılmaması, TV süresinin kısaltılması v.b), harçlığından kesilmesi ya da çok sevdiği bir oyuncağın, elbisenin, spor ayakkabının alınmaması gibi cezalar uygulanabilir.

    Son tahlilde her ne olursa olsun karşımızdakinin çocuk olduğunu unutmadan, onu aşağılamadan başkaları ile kıyaslamadan, sürekli benzer ifadelerle uyarmadan; kararlı olarak ondan net ifadelerle ne istediğimizi konuşarak, onunda fikrini alarak planlama yapmalıyız.

    Geleceğimiz olan çocuklarımızın mutlu, özgüvenli ve başarılı olması dileğiyle….

  • Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunda ilaç kullanımı

    Çocukluk çağı psikiyatrik hastalıları arasında en sık gördüğümüz hasta grubu olan Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu için ilaç kullanımı konusunda ebeveynlerin çok yoğun olmasa da endişeli olduklarını görmekteyiz.

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu; organik kökeni olan yani beynin ilgili bölgelerinin yeteri kadar uyarılmaması , çalışmaması nedeniyle ortaya çıkan; aslında sonradan değil de anne karnında başlayan bir sorundur. Bu sorunun giderilmesinde tıp doktoru olan çocuk ve ergen psikiyatrlar, sorunun nereden ve nasıl kaynaklandığını, verilen ilaçların nereyi nasıl etkilediğini, ne tür değişiklik oluşturduğunu bilmektedir.

    Ancak bazen bu mekanizmaları ebeveynlere yeteri kadar anlatmadığımızdan dolayı ilaçlara karşı önyargı oluşmaktadır. Bu önyargı hasta grubunun çocuk olması verilen ilaçların psikiyatrik ilaçlar olması nedeniyle de olmaktadır. Toplumumuzda her zaman psikiyatrik ilaçlara karşı olan bir mesafeli duruş bu ilaçlar içinde geçerlidir. Ayrıca halk doktorlarının da(!)(komşular, akrabalar, vb) korkutması nedeniyle maalesef çocuklar ve gençler ilaç tedavilerinden mahrum kalmaktadır. Yanlış inançlardan biri de ilaçların bağımlılık yaptığı, beyni uyuşturduğu, çocukları sersemlettiği tarzındaki bilgilerdir, bu bilgiler tamamıyla işin uzmanı olmayan kişilerin uydurmasıdır. Verilen ilaçlar bağımlılık yaptığına dair kanıt şu ana kadar yoktur, aksine özellikle eşlik eden Davranım Bozukluğu olan çocuklarda muhtemel bağımlılık yapıcı madde ve alkol kullanımını da önleme gibi faydaları vardır.

    Bazen ilaçların yan etkileri olmaktadır, bunlar daha çok iştahsızlık, uykusuzluk, karın ağrısı, baş ağrısı ve ritim bozukluğudur. Bu nedenle ilaç başlanmadan önce gerekli tahliller tabi ki yapılmalı, gerekli durumlarda ilgili branş hekimlerine yönlendirilmelidir. Yan etkilerden özellikle iştahsızlık ve uykusuzluk zamanla azalmakta , düzenli ilaç kullanmakla bu yan etkiler düzelmektedir.

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu için mevcut bilgilerimiz ve bilimsel görüşler şu için ilaçlardan daha etkili bir tedavi yöntemi olmadığı yönündedir. İlaç kullanımı dışında uzman olmayan, ilgisiz kişilerin önerileri; nörofeedback, davranış terapisi, yada adını bilmediğimiz uydurma diyeceğimiz birçok yöntem maalesef ailelere cazip gösterilmektedir. Böylece çocuk ve gençlerin tedavisinin gecikmesine, dolayısı ile degeri dönüşüolmayan durumlara neden olmaktadır.

    Bilinmesi gereken şey dünyanın neresine gidilirse gidilsin Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğunun tedavisinde ilk seçenek ilaç tedavileridir. Tabi ki ilaç tedavilerine yardımcı olacak ek önlemler, eşlik eden psikiyatrik sorunlar için terapiler olacaktır. Ancak sadece Nörofeedback uygulaması, Davranışçı Terapi ile düzeltilir denmesi tamamen bilimdışı yaklaşımlardır.

    Özellikle Bilinmesi Gerekenler;

    · En sık yan etkiler; iştahsızlık,uykusuzluk, karın ağrısı, baş ağrısı, bazen ritim bozukluğu.

    · Kullanılan ilaçlar genelde saatlik etkili olan ilaçlardır (4-12 saat etki), bazıları gün boyu etkilidir.

    · İlaçlar beyni uyuşturmaz tam tersi beyni uyarır.

    · İlaçlar bağımlılık yapmaz istenildiği zaman bırakılabilir.

    · İlaçlar illa ömürboyu kullanılacak diye bir şey yoktur düzelme olmuşsa bırakılabilir.

    · İlaçdışı tedavi yaklaşımları tek başına yeterli, ilaç kullanmadan düzelir denmesi yanlıştır. Sadece zaman ve maddi kayıp anlamına gelir.

    · İlaçlar tüm diğer ilaçlar gibi tabi ki vücuda dışardan verilen maddedir diğer ilaçlar gibi zararlı etkisi olacaktır.

    · İlaçları hipertansiyon hastasının antihipertansif kullanması gibi, şeker hastasının insulin kullanması gibi görmek gerekir.

  • Çocuğunuza ölümü anlatmak

    Eğer çocuğunuzla ölümü nasıl konuşacağınız konusunda tereddütteyseniz yalnız değilsiniz. Birçoğumuz ölümden konuşmaya korkarız özellikle de çocuklarla. Ancak ölüm hayatın vazgeçilmez bir parçası ve onlara yardım etmek istiyorsak bunu da onlarla konuşabilmeliyiz. Konuşmak her şeyi çözmese bile, konuşmadığımızda onlara sınırlı yardım etmiş oluruz.

    Çocuklarla ölüm hakkında konuşmak yaşlarına ve yaşadıkları tecrübelere göre değişir. Bu ayrıca bizim tecrübelerimize, inanç, duygularımıza ve kendimizi nasıl bir pozisyonda bulduğumuza bağlı olarak da değişmekte.

    Aslında çocuklar ölümü günlük hayatlarında farketmiştir. Yolun bir köşesinde ölmüş kuş, böcek veya diğer hayvanları görmüştür. Televizyonda veya bilgisayar oyunlarında günde en az bir kere ölüm haberi duyarlar, masallarda dinler, oyunlarında canlandırırlar. Ölüm, günlük hayatın bir parçasıdır ve bir dereceye kadar çocuklar da bunun farkındadır. Eğer çocukların bizimle ölüm hakkında konuşmalarına izin verirsek, onlara gerekli bilgileri verebilir ve üzgün olduklarında onlara yardım edebiliriz. Söylediklerine dikkat gösterir ve saygı gösterirsek iletişimleri artar. Eğer biz de ölümle ilgili kendi duygularımızdan memnun, dürüst ve açık isek çocukların da bu konuyla ilgili konuşmalarını artırırız. O zaman iletişiminizi kısıtlayan engelleri gözden geçirmek faydalı olabilir:

    İletişim Engelleri

    Kaçınma, Yüzleşme

    Genel olarak bizi üzen şeylerden bahsetmekten kaçınırız. Ölümle ilgili konuşmaktansa hiç bahsetmemenin daha iyi olduğunu düşünürüz. Ancak konuşmamamız iletişimde olmadığımız anlamına gelmez. Çocuklar harika birer gözlemcidir. Yüzümüzü okur, vücut dilimizi anlarlar. Üzücü bir olayla ilgili konuşmaktan kaçındığımızda çocuklar bu konuyu gündeme getirmek veya bu konuyla ilgili soru sormakta tereddüt duyarlar. Konuşmaktan kaçınmak çocuk için şöyle anlamlara gelir: ‘Eğer annem ve babam bu konuda konuşmuyorlarsa bu gerçekten kötü bir şey ve ben de bu konuyla ilgili konuşmasam daha iyi’ gibi. Aslında ebeveynler ölümle ilgili konuşmaktan kaçınırken, çocukların bu konuyla ilgili daha fazla kaygı duymalarına ve duygularını saklamalarına neden olurlar. Bilinmeyen hakkındaki kaygı gerçekle yüzleşmekten daha sıkıntılıdır. Çocuk kendi içi dünyasında farklı şeyler hayal edebilir ve zihninde en kötü veya gerçek olmayan senaryolar çizebilir.

    Birbaşka sorun ise, çocukları anlamadıkları veya bilmek istemedikleri bilgilerle direk yüzleştirmekten doğar. Hassas konularla ilgili konuşmak için çocuğu iletişime açık hale getirmek gerekir. Yani sakınmak ile yüzleştirme arasında bir denge kurularak iletişim sağlanabiilir. Bu dengeyi kurmak için yapılabilecekler:

    -Çocuklarla iletişim kurmak için uygun zaman kollayın.

    -Çocuğun iletişim kurmasını sağlamak için dürüst olun. Yaşına uygun olarak sorduğu sorulara basit bir dille cevap verin. Sorularına cevap verirken özetle, yaşına uygun cevaplarla net konuşun, uzun cümlelerle gevelemeyin.

    -Çocuğu dinleyerek duygularını kabul edin.

    -Gerçekten üzgün olduğunda ondan dürüst açıklama yapmasını önerin.

    Belki de en zoru ölümle ilgili kendi duygu ve düşüncelerimizi anladıktan sonra uygun koşullar geliştiğinde çocuklarla bu konuyu daha rahat konuşabiliriz.

    Bütün Cevapları Bilmemek

    Çocuklarla konuşurken özellikle cevapları bilmiyorsak çok da rahat hissetmeyiz. Özellikle daha küçük yaş grubu çocuklar annebabasının herşeyi bildiklerini düşünürler. Ancak ölüm hayatın en bilinmeyen parçasıdır. Bu konuyla ilgili konuşurken kendimizi korkulu ve tereddütlü hissederiz. Bu durumda olan anne baba da çocuğa bu durumu açıklamak ve konuşmak istediğinde ne yapacağını bilemeyebilir. Tüm cevaplar rahatlatıcı olmadığı gibi, gerçekten inandığımız şekilde onlara anlatabiliriz. “Bu konuyla ilgili tam bir cevap bulamıyorum” şeklinde dürüstçe açıklama yapılabilir. Bu, inanmadığımız bir açıklamayı ona aktarmaktan daha iyidir. Ne kadar iyi kurgulanırsa kurgulansın beyaz yalanlar güveni ve inandırıcılığı sarsar. Sakince, savunucu tutumda olmadan herşeyi bilmediğimizi söylemek, onların bu durumu kabullenmesini, ileriki zamanlarda kendi inancına uygun düşüncelerinin gelişmesini destekler.

    Tabuların Üstesinden Gelmek

    Ölüm hakkında konuşmak kaçınılan bir tabudur ancak ölüm hayatın ayrılmayan bir parçasıdır. Tıbbın ve teknolojinin daha geride olduğu önceki yüzyılda insanlar evlerinde vefat eder, sevdikleri etrafına toplanarak çocuk ve erişkinler ölümü birlikte yaşayarak birbirlerine destek olurlardı. Ancak günümüzde ölüm daha yalnız yaşanmakta. Çoğu insan hastanede hemşireler etrafında iken ölmekte. Sevenleri ölen kişiyle daha az vakit geçirmekte, son zamanlarını birlikte geçirememekte. Böylece ölüm yaşamdan gittikçe izole hale gelmekte. Sonuç olarak ölümün gizemi artmakta, bazılarının korkuları belirgin hale gelmektedir.

    Aslında ölümün her canlının doğal sonucu olduğunu farkedilmelidir. Ölüm sonrası üzüntü ancak birlikte vakit geçirip birbirine destek olarak veya sadece orda olmakla en iyi aşılabilir.

    Gelişim Basamakları

    Çalışmalar çocukların ölümü gelişim basamaklarına göre anladıklarını göstermiştir. Örneğin okul öncesi çocuklar ölümü geçici, geri dönebilen somut bir durum olarak görürler. 5-9 yaşları arasında, ölümün hayatın sonu anlamına geldiğini, tüm canlıların sonunda öleceğini farketmeye başlarlar. Ancak bunun kişisel olduğunu anlamazlar. Ölümü canlandırmaya çalışırlar. Ölümü bir iskeletle veya ölüm meleği ile ilişkilendirerek, bu hayallerle ilgili kabus görebilirler.

    9-1o yaşlarından ergenliğe doğru çocuklar ölümün geridönüşümsüz olduğunu, kendileri de dahil olmak üzere herkesin birgün öleceğini kavrarlar. Bazıları yaşam ve ölümle ilgili filozofik yaklaşımlar üzerine kafa yorarlar. Ergenler kendi kafalarında hayatın anlamını sorgulayıp dururlar.

    Çocukların dönemlerine özgü ölümü anlamaları ancak ailenin çocuğun dönem özelliklerini bilen ebeveynlerinin sayesinde olmaktadır. Örneğin ergenle ölüm konusunda tartışmak veya zıtlaşmak kendi düşüncelerine tehdit olarak algılanabileceği için ölüm olayını kabul etmemesine veya farklı reaksiyonlar geliştirmesine neden olabilir.

    Kişisel Deneyimler

    Tüm çocukların hayat deneyimleri kendine özgüdür ve duygularını ele alma ve gösterme şekilleri farklıdır. Bazı çocuklar 3 yaşında ölümle ilgili soru sormaya başlar. Bazı çocuklar ölümden hiç bahsetmez ancak oyunlarında işlerler. Ölümle ilgili duygularını nasıl ifade ederse etsinler, erişkinler tarafından sempatik ve yargısız cevaplara ihtiyaç duyarlar. Dikkatli dinleme ve gözlemle, çocuğun ihtiyaçlarına göre uygun yaklaşımla ilgili önemli ipuçları elde edilebilir. Okul öncesi ve genç okul yaş dönemi çocuklarında basit ve kısa açıklamalar yerinde olur. Sorularına uzun nasihat ve karmaşık cevaplar vermek onları sıkar ve kafalarını karıştırır. Somut ve birbirine benzer örnekler vererek konuşabilirsiniz. Ölümü çocuklara şöyle açıklayabiliriz; ‘Bir kişi öldüğünde nefes almaz, yemez, konuşmaz, düşünmez. Bir köpek öldüğünde havlamaz ve koşmaz. Bir bitki öldüğünde artık büyümez ve çiçek vermez’ gibi.

    Bazı çocuk hemen soru sorarken, bazısı sessiz kalır ve bir zaman sonra yanınıza gelerek soru sorar. Her soru basit ve doğru şekilde cevaplanmalıdır. Çocuğun söylenenlerden ne anladığı önemlidir. Bazen çocuklar ancak tekrar tekrar sorup aynı cevapları duymak isterler. Zamanla çocuklar yeni deneyimler yaşayarak, daha ayrıntılı açıklamalar ile duygu ve düşüncelerini paylaşırlar.

    -Çocuklara birinin ölüm haberini verirken; ‘o artık gitti, bizi terk etti’, uykuda, uzun dinleniyor gibi cümlelerle açıklamak onların kaygılarını daha da artırır ve kafalarını karıştırır.

    -Ölümün nedeninin hastalık olduğunun söylenmesi, çocuğun ilerde hastalık deneyiminde sonucun ölüm olacağını düşünmesiyle kaygılandırır. Bu yüzden ölümün nedeni olarak hastalık açıklanırken, sadece ciddi hastalıkların ölümle sonuçlandığını yoksa çoğu hastalığın iyileştiğini belirtmek gerekir.

    -Ölümle ilgili yapılan başka bir genelleme de hastalığın nedeni olarak yaşlılığın söylenmesidir. Bu açıklama çocuğun genç yaşta birinin ölümünü gördüğünde inandırıcılığını yitirecektir.

    -Günlük hayatta daha az duygulandıran fırsatlardan yararlanarak zaman zaman ölümden bahsedilebilir.Bir çiçek, böcek, kuş gibi canlıların ölümünden konuşmak daha kolaydır. Çocuklar daha da meraklanabilir, soru sormaya devam edebilir. Çocukların merakı sakince karşılanarak, kendilerini suçlu hissetmeden basitçe cevaplanmalıdır.

    Çocukların Ölüme Tepkileri

    Çocuklar etraflarında ölüm olayını tecrübe ettiklerinde, bazı farklı reaksiyonlar geliştirebilirler. Bunlar:

    Suçluluk

    Yapılan bazı çalışmalarda, kardeş, ebeveyn gibi evde yakın akrabalardan birinin ölümünü yaşayan çocuklar çoğunlukla kendilerini suçlu hissederler. Çocuklar bu olayın neden sonuç ilişkisini kurmakta zorlanırlar ve ölüme kendilerinin neden olduklarını düşünürler. Ölümün kendi yaptıklarının cezası olduğunu söyleyebilirler: “Annem öldü ve beni terk etti çünkü ben yaramazdım” gibi.

    Bu gibi durumlarda öncelikle çocuğun duygu ve düşüncelerini konuşmaları ve sizinle paylaşmaları için destekleyin. Daha sonra onların suçluluk duyguları ile ilgili; sevildiklerini ve onu desteklediğinizi hissettirin. Onlara nasıl hissedeceklerini söylemeyin. Maalesef ülkemizde çocuklarına bu konuda destek olmaya çalışan ailelerin söylemleri yönlendirici olmakta “Üzülme. Suçlu hissetme.” Gibi söylemler çocuğun duygularını hem yok saymakta hem de kendi yapamadıklarını gerçekle bağdaşmayan duygular çocuktan istenmektedir.

    Öfke

    Yakın birinin kayıbı hem erişkin hem de çocuğun öfkelenmesine neden olur. Erişkinler doktor ve hemşirelere veya ölümü durduramadıkları için kendilerine öfkelenirler. Çocuklar özellikle kendilerine bakan kişilerin ölümünün ardından öfkelerini açıkça belli ederler. Bazen ölen kişiye öfkelenirler. Duyguları öfke veya korku ne olursa olsun bakımlarının devam edeceği onlara hissettirilmelidir.

    Regresyon

    Çocuklar yakın birinin kaybıyla geçmiş dönem özelliklerine gerileyebilirler; alt ıslatma, parmak emme, kekeleme, korkular ve çocuksu davranışlar gösterme gibi. Bu davranışların geçici olduğu bilinmeli ve bu dönemde çocuklar desteklenmeye devam edilmelidir.

    Depresyon ve diğer davranış problemleri

    Bazı çocuklar öfkelerini içe aktarırlar, tedirginlik, içine kapanma, agresif davranışlar gibi şikayetleri başlayabilir. Ölümden 6 ay sonra bu şikayetler devam eder ve uyku, iştah problemleri, devam eden korkular, okul başarısında düşme, arkadaş ilişkilerinde bozulma gibi çocuğun hayatını etkilerse, bir çocuk psikiyatristi uzman yardımı gerekmektedir.

    Ülkemizde ölüm ve ölene değer verme geleneksel davranışları çocuğu ve ölen kişinin ailesini destekleyicidir. Ölü evi yalnız bırakılmaz, ağlayan olursa dinlenilir, desteklenir, konuşmasına izin verilir. Komşular ve akrabalar ölen kişinin evine yemek götürür, yakınları maddi ve manevi olarak destekler ve acılarını paylaşırlar. Yakınını kaybeden çocuklarla birebir daha fazla vakit geçirilir, bakımları desteklenir. Bu gibi geleneksel davranışların devam etmesi ölümün daha kolay aşılmasını sağlar. Çocuklar yaşlarına ve duruma göre hazırlanarak ölen kişinin mevlidine, mezarına gitmesi sağlanabilir. Bunlar çocukların da ölümü anlamalarını, kendi duygu ve düşüncelerini ifade etmelerini kolaylaştırır.

    Dr. Selcen ESENYEL

    Çocuk ve Ergen Psikiyatristi

  • Anoreksiya nervosa hakkında

    Anoreksiya Nervosa, yeme bozuklukları içinde yer alan psikiyatrik bir bozukluktur.Ergenlikte başlaması veya hızla ilerleyip erken tanınması yönünden biz çocuk psikiyatristleri açısından son derece önem verdiğimiz bir konudur.

    Anoreksiya Nervosa’nın nedeni açıkça gösterilemese de, öz benlik, vücut imaj düşünceleri, çevre baskısı ve genetik faktörlerin herbirinin ayrı ayrı bu hastalığın gelişmesinde rolü olduğu bilinmektedir.Anoreksiya nervosa yüksek oranda kadınlarda görülmekle birlikte en sık ergen kızlarda ortaya çıkmaktadır.

    Orta ve yüksek sosyoekonomik düzey ailelerde görülen bu hastalık ölümle sonuçlanabilen psikiyatrik bir bozukluk olması açısından önemlidir.

    Anorektik hastalarda yiyeceklerle ilgili takıntılı düşünceler ve kompulsif yeme davranışları sıklıkla sebat ederek tüm gün yediklerini ve kilosunu kontrol etme ihtiyacı duyarlar.

    Erkek anorektik hastalarda başka ek psikiyatrik bozukluk görülme sıklığı kadınlardan daha fazladır; kadın hastalar da daha mükemmelliyetçi yapıda ve vücutlarından memnuniyetsizdir.

    Anorektik çocuk ve ergenlerde büyüme gelişme geriliği olasılığı fazladır. Sıkı diyet ve ciddi kilo kayıpları potansiyel olarak fatal düzeyde beslenme yetersizliğine neden olabilmektedir. Hastalığın diğer önemli komplikasyonları; kalp ritm bozukluğu, sindirim sistemi rahatsızlıkları, kemik yoğunluğunda azalma, kansızlık, hormonal ve elektrolit dengesizlikleri olarak sayılabilir.Anorektik hastaların semptomlarını inkar etmeleri nedeniyle tanı genellikle aile çevresinden alınan hikayeyle konmaktadır ve aile tedavide de önemli rol oynamaktadır.

    İlaç tedavisi uygulanmasının yanında bu hastalarda hastaya kilo kazandırtmaktan daha çok; tedavi bireysel, grup ve aile psikoterapileriyle diyetisyen konsültasyonu birlikte yürütülmesiyle mümkün olmaktadır.

    Bu hastalığın gidişatı değişken olmakla birlikte bir kısım hastalar erken tanı ile iyileşmektedirler. Diğer çoğu kilo alıp verme şeklinde dalgalanma gösteren bir hayatı veya giderek artan kilo verme uğraşları şeklinde ilerleyici gidişat gösterir. Bu yüzden tedavisi uzun sürmekte, hemen müdahale ve relapsların önlenmesi için uzun dönem takip gerekmektedir.

    ANOREKSİYA NERVOSA TANISI NASIL KONUR?

    Bu hastalığın tanısını koymak güç ve geç olabilir çünkü bu hastalar hastalıklarını gizleme ve inkar mekanizmalarını çok sık kullanırlar. Anorektik hastaların profesyonel yardım istemeleri olağan değildir bu yüzden bu hastalarda kronik beslenme yetersizliğine bağlı tıbbi komplikasyonlar gelişmekte, diğer doktorlar ve aile tarafından da tıbbi rahatsızlıkların tedavisi üzerinde duruldukça hastanın psikiyatriste uğraması daha da gecikmektedir.

    İlk olarak tanıda hastaların ciddi kilo kaybı bulgusu vardır. Birey yaş ve boyuna göre olağan sayılan kilonun %85 altındadır veya BKİ( beden kitle indeksi= kilo/boy2) 17.5 veya altındadır. Çocukluk ve erken ergenlikte bu kayıplar yaşandığında boy uzamasında gecikme yaşanmaktadır. İkinci olarak bu bireyler kilo almaktan ya da şişman biri olmaktan aşırı derecede korkarlar. Kilo vermeye devam etseler de bu korku ile kilo verme hırsı devam eder. Üçüncü olarak bu hastalarda vücut ağırlığının ve biçiminin değerlendirilmesi ve önemi çarpıtılmıştır. Ne kadar kilo verseler veya etraftan zayıf olduklarına dair söylense de vücutlarının tümünü veya bazı bölümlerini çok şişman hissederler. Vücutlarını veya bölümlerini ayna karşısında sürekli denetler, ölçebilir veya kendilerini sürekli tartarlar. Kilo verme etkileyici bir başarı ve kendilik disiplini olarak görülürken, kilo alma kendilik denetiminde kabul edilemez bir başarısızlık olarak algılanır. Bu hastaların tanısında diğer önemli bir bulgu da en az üç aydır adet görememedir. Bu durum kilo yitiminin bir sonucudur ve cinsiyet hormonlarının yapımında azalma sonucu adet görmeme veya daha adet görmemiş kızlarda adet görmede gecikme şeklindedir.

    Psikiyatrik bozukluk sınıflaması olan DSM-4’e göre, Anoreksiya Nervosa’nın iki alt tipi vardır. Kısıtlı tipinde, hastalar birincil olarak diyet yapma, aç kalma ve aşırı egsersiz gibi davranışlar gösterirler. Tıkanırcasına yeme/çıkartma tipinde ise, hasta düzenli olarak tıkanırcasına yeme ya da çıkartma ile uğraşır. Kendini kusturma, laksatif, diüretik kullanma, lavmanların aşırı kullanımı gibi farklı yollarla yediklerini çıkarmakla uğraşırlar.

    ANOREKSİYA NERVOSA BELİRTİ VE BULGULARI

    Anoreksiya Nervosa, kişinin tüm hayatını etkileyen ciddi davranışsal ve psikolojik etkilere neden olur. Bu hastalık ailenin diğer bireylerini de etkiler.

    Hastalarda kilo kaybı sosyal içe çekilme ve depresyona yol açar. Bu kişiler huzursuz, hemen kızan ve başkalarıyla geçinemez hale gelirler.

    Ciddi uyku problemleri, gün içerisinde yorgunluk ve halsizlik şikayetleri olur.

    Dikkatlerinde azalma ve konsantrasyonlarında düşme meydana gelir. Çok başarılı ve mükemmelliyetçi kişilikte olan bu hastalarda yemek ile ilgili diğer uğraşları yüzünden okulda ders başarıları belirgin derecede düşer.

    Yiyecek ve yemek yeme ile ilgili takıntılı düşünceler yiyecek seçme ve yeme ritüelleri konusunda kompulsif şekilde davranmalarına yol açar. Yeni yemek tarifleri toplarken sürekli başkalarına yemek yapma ile uğraşabilir, diyet yağsız yemek yapabilir, giderek kıstıkları yemek miktarlarını da yerken lokmaları böler veya uzun zamanda yerler. Tüm uğraşları kilo vermektir.

    Hastalarda saç dökülmesi, deride pullanma, kabızlık, karın ağrısı, soğuğa dayanamama; kan tetkilerinde kansızlık, hipotansiyon,tüm vücutta ödem, kemik yoğunluğunda azalma, kalp ritm bozuklukları, böbrek işlevlerinde bozulma gibi fiziki belirtiler ve labaratuvar bulguları saptanabilir.

    ANOREKSİYA NERVOSA TEDAVİSİ

    Tedavisi ayaktan sürdürülebilse de hastanede yatarak tedavi çoğunlukla gereklidir. Kilo kaybı, organ yetersizlikleri, beslenme bozukluğu olan hastalarda malnutrisyon nazogastrik beslenme veya damar yoluyla beslenme ile tedavi başlanmaktadır. Yeme düzeni ve zamanları, fiziksel aktiviteleri kısıtlamak, hastanın hariçten kullandığı laksatif, diüretiklerin kesilmesi ile haftada istenen hedef kilolara ulaşmak gerekir. Tedavi hedefi psikiyatrik terapilerle kişiye yönelik tedavi şeklinde düzenlenir. Bireysel terapi, aile terapisi, kognitif davranışçı terapi, grup terapileri, analitik psikoterapiler işe yarayabilir. Bu hastalarda multidisiplineer yaklaşım gerekmektedir. Tibbi doktoru, diyetisyeni, klinik hemşiresi, psikiyatristi birlikte koordineli çalışır.İlaç tedavisinde çeşitli psikotrop ilaçlar, birlikte olan psikiyatrik bozukluklara göre kullanılabilir.

    Psikiyatrik bozukluklar arasında mortal seyir oranı yüksek olan bir hastalıktır. Ciddi beslenme bozuklukları, intihar, kalp problemleri, elektrolit dengesizlikleri başlıca ölüm nedenleridir. Erken tanı ve tedaviye başlamak gidişatı önemli ölçüde etkiler. Hastalık belirtileri ve takıntılı düşünce ve davranışlar uzadıkça tedavi de güçleşir.

    HASTALIĞIN ÖNLENMESİ

    Beslenme ve obezitenin önlenmesi ile ilgili kamuya hitap eden bilgilendirme programlarında dikkatli davranılmalı, medyada vücut imajı ve yemek yeme reklamları ve kullanılan kelimeler dikkatlice seçilmeli hatta uzman görüşü ve kontrolü sağlanmalıdır. Okullarda, vücut imajının daha önemli olduğu moda okullarında yeme bozuklukları hakkında bilgilendirmeler yapılabilir. Çok ince olmanın iyi birşey olmadığı, insanların kendi görünümleri ve imajlarını sağlamak üzere destekleyici reklam ve bilgilendirmeler yapılmalı. Bu bilgilendirmeler özellikle ergenlere yapılarak kendi vücut imajlarını ve kimliklerini oluşturmaları sağlanmalıdır.

    Dr. Selcen ESENYEL
    Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı

  • Sınav kaygısı ile baş etme yolları

    Sınav kaygısı; edinilen bilgilerin sınav sırasında etkili bir biçimde kullanılmasına engel olan ve başarının düşmesine yol açan yoğun kaygı olarak tanımlanır.Sınav ve sınanma herkes için kaygı yaratan durumdur. Belli bir düzeye kadar kaygı yaşanması sanılanın aksine başarıyı olumlu yönde etkiler, kişiyi çalışma yönünde motive eder, dikkat ve konsantrasyon üzerine olumlu etkileri vardır. Ancak kaygı kişinin başarısını olumsuz yönde etkileyecek kadar arttığında bir bozukluk olarak kabul edilir.

    Sınav kaygısının nedenleri

    Sınava çok fazla anlam yüklenmesi kaygıyı arttıran önemli etkenlerdendir. Sınavın bilgi düzeyini değil de kişinin kendisini ve değerini ölçen bir araç olarak algılanması kaygıyı attırmaktadır.

    Sınavda başarısız olunması durumunda oluşacak sonuçlar ve ailelerin vereceği tepkiler konusunda abartılı düşünceler kaygıyı arttırmaktadır. Başarısızlık durumu felaketleştirilmekte hatta dünyanın sonu gibi algılanabilmektedir.

    Çocuğun veya ailenin mükemmeliyetçi beklentisi kaygı düzeyini yükseltir. Yüksek hedefler koymak ve yaptıklarının hatasız olması gerektiğine olan inanç çocuğu zorlayan etkenlerden biridir.

    Sınav konusunda yeterince hazırlıklı olmamak sınav kaygısını arttırır. Kişinin kendisini hazır hissetmediği bir sınavla ilgili kaygı duyma olasılığı daha yüksektir.

    Ailelerin kıyaslama, sürekli eleştirme gibi yanlış tutumları çocuğun kendisini yetersiz ve başarısız görmesine neden olmakta ve kaygısını arttırabilmektedir.

    Sınav kaygısının belirtileri

    Çok çalışılmasına karşın sınavlarda istenen başarı elde edilemez. Sınavlardan önce huzursuzluk, gerginlik, endişe,sıkıntı ve başarısızlık korkusu yaşanır. Ders çalışma sırasında odaklanamama ve dikkat dağınıklığı görülür. Kaygıların yoğunlaştığı dönemlerde mide bulantısı, kalp çarpıntısı, terleme, titreme ve karın ağrısı gibi bedensel yakınmalar görülebilir. Sınav sırasında genellikle bu şikayetler daha yoğun şekilde yaşanır. Başarısızlık korkusu nedeniyle ders çalışma ve sınava girme konusunda isteksizlik ve kaçınma görülebilir.

    Sınav kaygısı ile baş etme yolları

    Sınav kaygısını tetikleyen ve gerçekçi olmayan düşünce ve inançların alternatif ve gerçekçi düşünce ve inançlarla değiştirilmesi amaçlanmalıdır. “Sınavda kesin başarısız olacağım”,”Sınavda başarısız olursam ailem tarafından sevilmem” gibi gerçekçi olmayan düşünceler objektif şekilde değerlendirilip ”Yeterince çalışırsam başarabilirim” , “Başarısız olursam ailem üzülebilir ama beni sevmeye devam edeceklerdir” şeklinde gerçekçi düşüncelerle değiştirilmesi kaygıyı azaltmada etkili olmaktadır.

    Kaygının arttığı zamanlarda derin nefes alıp verme şeklinde nefes egzersizleri yapmak, gevşeme egzersizleri yapmak, dikkati başka yöne odaklama gibi teknikleri kullanmak rahatlama sağlayacaktır.

    Zamanın etkili kullanılması çok önemlidir. Sınav hazırlığına erken başlamak, programlı şekilde çalışmak ve bilgi eksiğini kapatmak gerekir. Kişi kendisini sınava hazır hissettikçe kaygısı azalacaktır.

    Ailelerin çocuklarına yüksek beklentiler yansıtmamaları çok önemlidir. Çocuklarda kaygı yaratacak söylemlerden ve kıyaslamalardan kaçınılmalıdır. Aileler çocuğun sergilediği çabayı ve başarıyı takdir etmeli ve her koşulda çocuklarını sevecekleri ve değer verecekleri mesajını vermelidir.

    Dr. Mehmet Çolak

    Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Uzmanı