Kategori: Çocuk ve Ergen Psikiyatristi

  • Okul öncesi dönemde genel gelişi (3-6 yaş)

    Okul öncesi ya da oyun çağı dönemi olarak bilinen üç-altı yaş arasında çocuk, daha önce kazandığı güven ve otonomi duygularıyla çevresini yavaş yavaş genişletir ve keşfeder. Her şeyi bilmek ve tanımak ister. Durmadan sorar ve sonu gelmez öğrenme açlığı vardır. Gün boyu yorulmadan oynar, arkadaş aramaya başlar. Kendi işini kendi görmekten büyük haz alır. Oyunlarının çeşitliliği ve hayal gücü artar. Oyunlarda çeşitli roller alır. Oyunlarında, cansız nesneleri canlıymış gibi konuşturur. İnatlaşma azalır, söz dinlerlik artar. Erkek çocuklarda giricilik, atılganlık; kız çocuklarında ise ele geçirme ve çekicilik önem kazanır. Bu dönemde girişim duygusunun temelleri atılır. Çevredeki kişilerin aşırı korkutmaları, suçlandırmaları, cezalandırmaları gibi çeşitli engelleyici tutumları çocuktaki bu girişim duygusunun sağlıklı gelişmesini güçleştirir ve suçluluk duygularının gelişimini kolaylaştırır. Anlayamadıklarını hayal gücü yardımıyla açıklamaya çalışır. Duyduklarını abartır, gördüklerini çarpıtarak aktarır, olmamış şeyleri olmuş gibi anlatmaya bayılır. Gerçekle gerçek olmayanı karıştırır. Çizgi film kahramanlarını model alırlar; onların yaptığı etkinlikleri canlandırırlar. Canlı-cansız ayrımı da yapamaz; oyuncaklarının canlı olduğunu zanneder ve zaman zaman onlarla konuşur. Üç yaşında, cinsel kimlik gelişiminin bir parçası olarak kız veya erkek olduğunu bilir. Kadın-erkek arası cinsel farklılıkların öğrenilmesi, cinsiyet rollerinin ayrışması ve cinsel benlik duygusunun gelişmesi 3-4 yaşlarında başlar ve 5-6 yaşlarında kesin şeklini alır.

    Bu dönedeki anne babalar çocuklarının girişimci yanlarını, soru sormalarını ve araştırıcı olmalarını desteklemelidirler. Ancak toplumsal ya da aile düzenine uyulmayan durumlarda çocuğa sınır konulmalıdır. Çocuklara yaşına uygun cinsel bilgiler verilmelidir. Cinsel ilgi ve merakın bu dönemin bir parçası olduğu bilinmelidir; cinsel uğraşılarından dolayı çocuk azarlanmamalı veya cezalandırılmamalıdır. Ancak toplumsal kurallar öğretilmeli ve bu toplumsal kurallara uygun davranması istenmelidir. Kurallara uyulmadığı durumlarda uygun şekilde sınır konulmalıdır.

  • Yaşamın ilk üç yılında genel gelişim

    İLK ÜÇ SENE – Dönem 1 (0-1 ay)

    Bu dönemde annenin temel görevi, bebeğinin temel ihtiyaçlarını (beslenme, sevgi, dokunma, temizlik, dışkılama, uyku gibi) sağlamak ve bebeğini fiziksel ve çevresel tehditlerden korumak, bebeği ile yakın duygusal ve sosyal temas kurmaktır. Anne bütün bunları yaparken, bebek ile kurduğu sıcak göz teması, çıkardığı yumuşak sesler, dokunma, okşama, sarılma, kucağa alma, emzirme sırasındaki annenin takındığı yüz ifadesi bebeğin duygusal ve sosyal ihtiyaçlarını giderir.

    İLK ÜÇ SENE – Dönem 2 (2-7 ay)

    İkinci dönemde dikkati çeken durum bebek ve bakım veren arasındaki karşılıklılığın artmasıdır. Dış dünya ile ilgili farkındalık –olasılıkla görme becerilerinin artması ile- artar. Yaklaşık 6. Ayda görme keskinliği erişkinin görme keskinliğine yaklaşır. Yaşamın ilk aylarında bebekler seçici bir şekilde insan yüzüne bakmaya başlarlar. Her gün defalarca yapılan insan yüzüne “bakma tecrübeleri” ile bebek farklı yüzleri ayırt edebilir hale gelir. Yaklaşık 2. nci ayda bebekler annelerin sevgiyle çıkardığı seslere yanıt verir; duygusal yanıtları ayırt etmeye başlar. Bebeklerde yaklaşık 3. ayda ortak dikkat gelişmeye başlar. Ortak dikkat, dikkatin bir sosyal eşi ile üçüncü bir obje veya olay aracılığı ilişkili bir şekilde koordine edilebilmesidir. Bu şekilde, iş birliği, dil becerileri, sosyal beceriler gibi bir çok alanda gelişim için temeller atılmış olunur. Ortak dikkat becerilerinin farklı formları bebekliğin 3-18 aylarında gelişir. Burada tecrübelerini, ilgi ve zevklerini paylaşma motivasyonu vardır. Genellikle 9-12. aylarda ortak dikkatin başlatılması gelişmiş olur. Yaklaşık 5. nci ayda el, göz ve ağız hareketleri koordine duruma gelir ve bebek elini bir eşyaya uzatıp ağzına götürme yeteneğine kavuşur. Bu sırada anneyi ve kendini ayrı bir kişi olarak görmeye başlar. Buna benzer oyunlar ve tekrarlayan yaşam tecrübeleriyle bebekler sürekliliği ve kesinliği kanıtlanmış bir anneye sahip olduklarını anlarlar ve annelerinin kısa süreli gitmelerinden olumsuz etkilenmezler. Altı aylıktan küçük bebek alıştığı yüzü yabancıdan ayırt edemez. Kendisiyle ilgilenen, hareket eden her insana gülümseyebilir. Altıncı aydan sonra tanıma başlar ve anneyi güvenilir nesne olarak benimser. Bunun sonucunda ayrılık kaygısı başlar ve yaklaşık üç yaşına kadar sürer. İlk yıllarda anne ayrılığı, çocuk için en örseleyici olaydır.

    İLK ÜÇ SENE – Dönem 3 (7-18 ay)

    Yaklaşık 7-9 ncu aylarda karşılıklı iletişim, sosyal tercih ve aileye ait olmaya yönelik bir değişim gözlenir. Bu aylarda bebek kendi düşünce, duygu, mimik ve seslerinin başkaları tarafından anlaşıldığını fark eder. Örneğin bebek ulaşamadığı bir nesneyi elde etmek için, nesneyi işaret ederken bakım verene bakarak yardım ister. Tüm bunlar gerçekleşirken sosyal tercihler kurulmaya başlar ve giderek belirginleşir. Yaklaşık 6-8 nci aylarda seperasyon anksiyetesi (ayrılık kaygısı) görülmeye başlar 14-18 nci aylarda pik yapar ve bundan sonra giderek azalır. Bununla ilişkili olarak yaklaşık 8.nci ayda yabancı anksiyetesi görülmeye başlar 24.ncü ayda pik yapar ve daha sonra giderek azalır. Yaklaşık 12 aylık iken bebekler yürümeyi öğrenirler; bu durum bağımsız hareket edebilmenin yeni bir formudur; bu şekilde çocuğun dünyası genişler. Bebek “yatay varoluş” durumundan “dikey varoluş” durumuna geçmiştir. İlk yılın sonları ve ikinci ilk yarısında bebekler araştırmalarını daha çok niyetine bağlı olarak gerçekleştirmeye başlarlar. Genellikle bebeklerde, 12-18 aylardaki rudimenter de olsa iletişimsel konuşma vardır. On ikinci ayda birçok bebek birkaç kelimenin anlamını bilir ve yaklaşık 5-6 ifade edici (ekspresif) kelimesi olabilir. Bebekler 18 aya ulaştığında, şaşırtıcı bir şekilde birçok kelimenin anlamını bilirler ve tek kelimelik cümlelerle iletişim kurabilirler. İfade edici (ekspresif) kelimeleri ikiye katlanarak yaklaşık 10’a çıkar. Melodik ve jargonlu konuşmaları bükünlere (inflections; ses tonun değişmesi) benzer; konuşma sırasında sırasını bekledikleri gözlenir.

    İLK ÜÇ SENE – Dönem 4 (18-36 ay)

    Dördüncü dönemde bir sembolün bir nesneyi temsil ettiği kavranmaya başlanır ve bu avantaj dil yeterliliğin büyük ölçüde arttığının habercisidir. Yaklaşık 18’nci ayda sembolik tasarımlar (symbolic representation) bebeğin bilişsel ve sosyal dünyasını değiştirir. Yaklaşık 12 aydan önce, bir nesnenin zihinsel tasarımlarını akılda tutabilmeye başlarlar ve nesne sürekliliği il ilgili adımlar atılmış olur. Bebeğin dünyasına sembollerin girmesiyle semboller ile düşünmenin ve sembolik ve hayali oyunun temeli atılmış olunur. Örneğin bir kibrit kutusu bir arabayı; oyuncak bir bebek gerçek bebeği sembolize eder. Kelimelerin kullanılıyor olması, bebeğin dünya ve diğerleri ile etkileşiminde niteliksel bir değişimin olduğunun göstergesidir. Bebeğin ekspresif dil kapasitesi 18’nci aydan 24ncü aya gelindiğinde, yaklaşık 10’dan 50-75’e çıkar. Yaklaşık 30 aylık çocukta 300 kelime gözlenir ve 36. Ayda yaklaşık 500-1000 kelimeye ulaşarak 3-4 kelimeli cümleler kurulmaya başlar.

    Yürüyebilme, işeme ve dışkılama kaslarının kontrolünün sağlanması bebeğinotonomisini arttırır. Çocuğun kakasını tutması ya da bırakması çocuğa seçim yapabilmeyi getirir; özerklik duygusunu pekiştirir. Ortalama 16-18 nci aylarda dış dışkılama kaslarını (sfinkterini) istemli sıkma-gevşetme yeteneğine ulaşan çocukta tuvalet eğitimi başlar ve annenin sabırlı, sevgi dolu, destekleyici yaklaşımı sonunda idrar ve dışkılama kontrolü kazanılmaktadır. Bilişsel alanda da cümlelerle konuşma gelişmeye başlar ve sembolik oyun başlar. Bu dönemde, özerklik ile utanç-kuşku arasında çatışma yaşayan çocuk, sonunda irade gücü (kendinde doğru olanı yapacak gücü bulma) ve otonomi kazanmaktadır.

  • Her gün endişeli olma hali: yaygın anksiyete bozukluğu

    Yaygın anksiyete bozukluğu (YAB) olan kişiler hemen her gün çok yoğun bir kaygı yaşarlar ve bunun belirgin bir sebebi yoktur. Günlük hayatta yaşanan her hangi bir olay kaygıyı ortaya çıkarabilir.

    Bu insanlar başlarına bir felaket geleceği beklentisi içindedir. Açık bir neden yokken hep en kötü şeylerin olacağını düşünürler, her konuda evham yaparlar, sürekli gergindirler. Endişeler aile, sağlık, para, iş ya da eğitimle ilgili olabilir. Kafaları sürekli bu kaygılarla meşguldür.

    Aşırı gergin olma hali yorucudur. Günlük yaşam taşıyamayacağınız kadar ağır bir yüke dönüşür. Bu kişiler, kaygılarını kontrol edememekten yakınır.

    YAB belirtileri şöyledir:

    Huzursuzluk, aşırı heyecanlı ve endişeli olma

    Kolay yorulma

    Konsantrasyon güçlüğü, zihin duruyormuş gibi hissetme

    Sinirlilik

    Kas gerginliği

    Uyku bozukluğu (uykuya dalamama, uykuyu sürdürememe-ara ara uyanma, yorgun uyanma)

    Çocuk ve ergenlerde YAB tanısı koyabilmemiz için yukarıdaki belirtilerden en az birinin altı ay boyunca olması ve bu belirtilerin onun hayatını etkilemesi gerekir.

    Kaygılı çocuk ve gençler genellikle mükemmeliyetçidir. Yaptıkları küçük hataları çok büyük algılarlar. Hata yapmaktan kaçındıkları için bazen bir işe başlayamazlar, yapacaklarını ertelerler. Kurallara uymaya aşırı özen gösterirler. Bu nedenle büyükler sıklıkla kaygılı çocukları usluluğu ile örnek gösterebilir, oysa onlar içlerinde yoğun bir endişe taşımaktadır. Çevrelerindeki insanların onayını çok önemserler, onaylanmadıklarını hissettiklerinde sıkıntı hissi yaşayabilirler.

    Tedavide amaç çocuk veya ergenin kaygısı ile baş edebilmesini sağlamaktır. Aşırı kaygı nedeni ile yaşanan sosyal güçlükler, konsantrasyon güçlükleri ve buna bağlı oluşan iş/okul başarısında düşme gibi sorunlar, sorunu yaşayan çocuk veya ergenin kötü şeyler olacağı inancını destekler, kaygılarını arttırır. Böylece bir kısır döngü oluşur. Bu kısır döngünün kırılabilmesi için bireysel psikoterapi ve ilaç tedavisi kullanılır.

  • Çocuklarda kayıplar ve yas süreci

    Kayıplar duygularımızı alt üst eden depremler gibidir, hayat aniden değişir ve tüm aileyi etkiler. Çocuklar için kayıpla baş etmek daha zordur, çünkü zihinsel ve duygusal becerileri henüz gelişimini tamamlamamıştır, kayıpları yetişkinler gibi anlamlandıramazlar. Buna rağmen yetişkinler genellikle çocukların etkilenmeyeceklerini ve yeni duruma kolay adapte olacağını düşünürler. Çocukların yas sürecini zorlaştıran diğer bir sebep de yetişkinlerin kendi çaresizlik, acı ve üzüntü duyguları ile meşgul olmasıdır.

    Yas reaksiyonu olan bir çocukta görülebilecek davranışlar şöyledir:

    İnkar, kayıp yokmuş gibi davranma

    Duygusuz görünme

    Sinirlilik

    Korkular

    Uyku sorunları

    Dikkat sorunları

    Olduğundan daha küçükmüş gibi davranma

    Baş ağrısı, karın ağrısı

    İştah değişikliği

    Çocukların gerçekleri bilmeye hakkı vardır. Kayıplar çocuktan gizlendikçe, durumu kabullenmeleri gecikecektir, belirsizlik korkularını arttıracaktır. Kayıplarla ilgili bilgiyi çocuğa en yakın olan, çocuğun güvendiği, en iyi tanıdığı kişinin vermesi gerekir(anne, baba, onlar yoksa aileden en yakın olduğu kişiler).

    Yas doğal bir süreçtir. Çocuklarla ölüm ve kayıplardan konuşmaktan korkmamak gerekir. Büyükler genellikle bu konuları konuştuklarında çocukları üzmekten korkarlar, ölümden bahsetmeyince çocukların akıllarından bu konuyu sileceklerini düşünürler. Büyükler konuyu kapatınca çocukların aldığı mesaj, ölüm, üzüntü, yas konularından konuşmamak gerektiğidir. Bazen çocuklar duygularını bu nedenle kimseye anlatamazlar. Yas içindeki çocuk genellikle yalnız hisseder. Konuşamamak, çocukların yalnızlık duygularını arttıracaktır. Bazı çocuklar ise siz konuşmak istediğinizde buna yanaşmayabilirler. Yas tutmanın doğru bir şekli yoktur, her çocuk kendine özgü tepki verir. Konuşması için zorlamak uygun bir davranış değildir, konuşmaya hazır olduğunda sizden destek alabileceğini bilmesi yeterlidir.

    Yas, kayıpların ardından iç dünyamızı yeniden düzenleme sürecidir. Bir süre için içe döner, üzülür, ağlar, öfkelenir, anılarımızı gözden geçiririz. Hissedilen acıyla baş etmek için zamana ihtiyaç vardır. Yas sürecindeki çocuktaki kaybı yerine koymamız mümkün değildir, çocuk için sağlıklı olan bu kaybı kabullenmesi ve yaşamına devam edebilmesidir. Bu zor süreçten çıktığında o artık başka bir çocuktur: keder, üzüntü, acı duyguları ile baş edebilmiş ve hayata devam edebilmiştir.

  • Yaz tatili ve sınav

    Çocuklar yaz tatilini iple çeker. Bu yüzden de, eğitim yılının son dönemlerinde, havalar ısındıkça okullar tatil olmasa bile onlar zihinlerinde tatile girerler. Özellikle dikkat eksikliği, hiperaktivitesi ve davranım bozukluğu olan çocuklar sınıfta durmakta daha da zorlanır. Depresyonu olan çocuklarda hastalıkta artma yaşanabilir.

    Bu gibi durumlarda aileler son sınavlar için çocukları ve gençleri motive etmekte zorlanırlar. Özellikle önlem almanın gerekebildiği çocuk ve gençle anlaşmalar yaparak, dışarıda geçireceği vakitle ders çalışacağı vakitler ayarlanabilir. Kendi başına ders çalışmayan çocuklara özel öğretmen ve etüt ayarlanabilir. Küçük hedefler ve hediyeler vaat ederek motivasyonları arttırılabilir.

    Ayrıca ailece yapılan günlük geziler, eğlenceli faaliyetler, arkadaşlarıyla beraber çalışması gibi çözümler sorunu azaltabilir.

    Özellikle üniversite sınavının 2. aşaması YGS, bu döneme denk gelir. Sınava uzun süredir hazırlanan ve daha önce stresli LGS sınavına girmiş gençler, ne yazık ki yorgun olurlar. Bu yorgunluk da YGS’ye yakın, altın değerindeki vakitlerini iyi değerlendirememelerine neden olur. Son dönemlerde ders çalışmayı bıran, yoğun sınav kaygısı yaşayan gençler gördüm. Bu dönemde gence sadece ders çalış demenin yetmeyeceğini, zihinsel yorgunluğunu geçirecek küçük faaliyetler, gerekirse terapilerin faydalı olacağını söylemeliyim.

    Bütün bu dönemi verimli geçiren çocuk ve gencin yaz tatilini daha olumlu geçirmesi daha çok eğlenmesi mümkün olacaktır. YGS sınavında istediği üniversiteyi kazanan gencin yaz tatili şüphesiz ki hayatındaki en güzel tatil olacak, tatilin keyfini çıkaracaktır. Ama amaçlarına ulaşamayan genç, hem tatilden zevk alamayacak hem de bir sene daha ders çalışması gerekmesinin ağırlığını yaşayacaktır.

    Bu nedenle yaz tatili yaklaşırken çocuklara ve gençlere ‘bir ara gazı vermek’ motivasyonlarını yükseltmek gerekir. Anne babalar çocuklarını iyi takip ederek, maksimum moral motivasyon desteğinde bulunarak ve gerekliyse uzman yardımıyla dönemi minimum hasarla atlatabilirler.

  • Depresyon nedir ve nasıl yaklaşılır

    Günümüzde depresyon çok iyi bilinen hastalıkların başında gelmektedir. Depresyon insanın hayat kalitesini çok düşüren bir hastalıktır. Depresyon iş ve okul yaşamını etkiler. günümüz şehir yaşamı ve ilişkileri depresyonu tetiklemektedir. Ayrıca depresyonun genetik olarak da geçişi olabilmektedir.

    Depresyon belirtileri çökkünlük hali, yaşamdan zevk alamama, eskiden zevk aldığı şeylerden zevk alamama, içe kapanma şeklinde olabilir. Bazen uyumsuzluklar , iş okul veriminde düşmeler olabilir.

    Depresyonda bunun dışında fiziksel belirtiler olabilir. Halsizlik, iştahsızlık, uykusuzluk sıktır. Bazen de depresyon tam tersi uyku ve iştahta artışı yapabilir.

    Çocuklarda ki depresyonlarda daha çok içe kapanma yerine hırçınlıkta artış, kavgacılık olabilir. Bu nedenle davranış bozukluğu ve hiperaktivite ile karışabilir. Bu durumda eğer bu davranışlar çok yeni başlamışsa depresyon düşünülebilir. Ayrıca çocuk ve ergende anne baba ayrılıkları, okul değişiklikleri, arkadaş ilişkilerinde problemler gibi günlük sorunlar depresyona neden olabilir.

    Ergen depresyonlarına madde bağımlılıkları, okul başarısızlıkları, akran sorunları eşlik edebilir.

    Bipolar Bozukluk ( Manik Depresif hastalık) da ki depresyon genelde majör depresyonla karışabilir. Burada daha önce bir manik hastalık geçirmişse bipolar bozukluğun depresif dönemini geçiriyor olabilir. Çocukta Bipolar bozukluk (manik depresif hastalık) genelde yaramazlık, hiperaktivite ve benzeri hastalıklarla karıştığı için atlanır. Bipolar Bozuklukta ki depresyonun tedavisi daha farklıdır bu nedenle bipolar depresyonu ile majör depresyon ayırt edilmelidir.

    Depresyon tedavisinde ilaç tedavisi yanında psikoterapi uygulanır. Psikoterapi teknikleri hastadan hastaya değişebilir. Ayrıca depresyon hastasının hastalanma nedeni çevresel etkenlere ikincil bir depresyonsa çevresel faktörler düzeltilmeye çalışılmalıdır. Örneği okul değişimiyle depresyon yaşayan bir çocuk ve gencin okuldaki yaşamına müdahalelerle okula alışması sağlanabilir.

    Yine travma sonrasında depresyon görülebilir. Bunu eğer eşlik eden post travmatik stres bozukluğu( travma sonrası kaygı bozukluğu) varsa beraber değerlendirilip tedavi edilmelidir.

    Depresyona ayrıca anksiyete bozukluğu, panik atak, psikoz gibi hastalıklar, obsesif kompulsif bozukluk, gibi hastalıklar eşlik edebilir. Her bir hastalık ayrıca değerlendirilip beraber tedavi edilmelidir. Bu hastalıklara göre ilaç tedavileri ve psikoterapiler uygulanır. Tedavide çocuk ve ergen psikiyatrisleri veya psikiyatrisler ile psikologlar beraber çalışmalıdırlar.

  • Çocukta öfke kontrolü

    Çocukta Öfke

    Öfkenin sözlük anlamı; Engellenme, incinme ya da gözdağı karşısında gösterilensaldırganlık tepkisi, kızgınlık, hışım, hiddet, gazap.

    Hoşnutsuzluğun hakim olduğu kuvvetli bir duygudur. Bir saldırganlık hali değil bir duygu halidir. Öfkeye neden olan faktörler , hayal kırıklığı, engellenme, özgüven kaybı, kişisel beklenti, isteklerin olmaması, sosyal beklentilere uymayan davranışların meydana gelmesi,

    Öfke Yararlımdır, zararlımıdır?

    Öfke insana yararlı olan temel bir duygudur ve evrensel özellik gösterir.

    Öfke sinyalleri içinde bulunulan toplumdaki diğerleri tarafından kolaylıkla algılanır. İnsan toplulukları arasında bu sinyaller ortaktır ve her toplum aynı algılar.

    Mesela yalnış bir davranışında çocuğa kızarak kaşlarını çatan annenin sinyalini çocuk hemen alır. Bu hareket yalnış davranışın devam etmesini engeller. Çocuk bakmasa bile anne ses tonunu alçaktan yükseğe doğru ‘mmmmmh’ sesi çıkarsada amacına ulaşır. Uyarıyı alan çocuk kaygılanır ve duraklar. Duraklayınca annenin uyarısı durur böylece çocuğun kaygısı azalır.

    Davranışın tekrarlamaması için annenin neden kızdığını açıklaması gerekir. Yoksa bu davranış başka zaman tekrarlar.Davranış öğrenmesinin tamamlanması için kızma davranışı açıklanarak bilişsel olarakta yerleştirilmelidir.

    Geri bildirim almadan verilmeye devam eden sinyaller ve ya çocuğun geri bildirim aldığına dair sinyal vermemesi bu harmoniyi bozar.

    Çocuk davranışa devam eder anne otoriteyi sağlamak için daha hiddetlenir ve şiddet uygularsa. Bu durum çocuğa yalnış hareketi neden yapmaması gerektiğini öğretmeyeceği gibi ilişkilerine zarar verir.

    Sonuç olarak:

    Kullanmasını bilirsen öfke gibi olumsuz bir duygu iletişimde olumlu olarak kullanılabilir.

  • Çocukluk takıntısı mı, obsesif kompulsif bozukluk mu?

    Okul öncesi çocuklarda ritüeller ve takıntılı davranışları oldukça sık görürüz. Anne babalar sıklıkla çocuklarının aynı kıyafetleri giydiğinden, aynı kaşığı kullanmak istediğinden, belli bir şekilde yemek yediğinden yakınır. Bu dönemdeki her takıntı çocuğun ruhsal bir sıkıntı yaşadığı anlamına gelmez. Bu yaşlardaki takıntılar bazen çocuğun becerilerini geliştirmesinin yoludur, bazen de hayatını kontrol etme çabasının bir sonucudur ve tamamen normaldir. Obsesif kompulsif bozukluk bundan çok daha fazlasıdır, çocuğun hayatındaki tüm alanlarda sıkıntıya yol açar ve 7 yaş öncesinde çok nadiren görülür.

    Bu bozukluğu anlamak için öncelikle obsesyon ve kompulsiyonları tanımlamak gerekir:

    Obsesyon (takıntılı düşünceler): istenmeyen ve rahatsız edici düşüncelerdir. Yoğun bir kaygı ve rahatsızlık hissi oluştururlar. örnek: aklından defalarca küfürlü sözler geçmesi Kompulsiyon: obsesyonlardan kaynaklanan yoğun kaygıyı azaltmak için çocuğun yaptığı şeylerdir. Çocuk, tekrarlayıcı bir davranış ile obsesyonun oluşturduğu yoğun sıkıntı hissinden kurtulmaya çalışır. Bazen zihinsel kompulsiyonlar da olabilir, yani çocuk obsesyonun etkisini azaltmak için aklına başka bir düşünce getirir. Örnek: aklından geçen sözlerin etkisi geçsin diye 20 defa el yıkama Sık görülen obsesyonlar:
    • Kirlenme: oldukça sık görülür. Bazı nesnelere dokunup kirlenme endişesi, bu nedenle hastalanma endişesi gibi örnekler verilebilir.
    • Yanlışlıkla birine ya da kendine zarar verme korkusu
    • Simetri :nesneleri belli bir renge, boyuta göre dizme ihtiyacı duymak olarak tanımlanabilir.
    • Mükemmellik: örneğin kıyafetinin tam olması gerektiği şekilde durduğundan emin olma isteği.
    • Yasak düşünceler :ergenlik dönemine girerken bu takıntılar artış gösterir. Küfürlü düşünceler, cinsel içerikli düşünceler, istenmeyen ancak akıldan çıkmayan görüntüler olabilir. Sık Görülen Kompulsiyonlar:
    • Yıkanma/temizlik: aşırı el yıkama, mutfağı defalarca temizleme, defalarca ya da uzun süre duş alma…
    • Kontrol etme: kapıyı, çantayı, telefon ederek sevdiği birisinin iyi olup olmadığını kontrol etme, bu nedenle yapacağı işleri yetiştirememe, evden çıkamama.
    • Sayma, vurma, dokunma, silme
    • Sıraya koyma, düzenleme Belirtiler zaman içinde değişim gösterebilir. Çok küçük çocuklar, obsesyonlarını ve bunlarla ilişkilendirdiği korkularını ifade edemeyebilirler. Obsesif kompulsif bozukluk, çocuklarda kaygı, üzüntü, kızgınlık, utanç ve suçluluk duygularına yol açabilir.

    Takıntılar hem çocuk hem de aile için çok yorucudur. Yemek zamanları, uyku zamanları aile için kabusa dönüşür. Çocuk sıkıntısını yatıştırmak için ailesinden yardım almaya çalışır, onları da kendi takıntı sistemine katar. Annesine 20-30 defa “kirlendim mi?” diye sorabilir, babasından bardağını defalarca yıkamasını isteyebilir. Çocuklar genellikle okulda bu takıntıları eve göre daha iyi kontrol ederler ama buna rağmen yaşadıkları sıkıntı, okul başarısında düşmeye, arkadaş ilişkilerinde bozulmaya, odaklanma güçlüklerine yol açar.

  • Çocuğumun gelişimini nasıl doğru destekleyebilirim?

    Çocuğumuzun gelişimini doğru desteklemek istiyorsak temelde üç alana bakmalıyız. Birinci alan bireysel özeliklerdir. Çocuğumun doğası neye yatkın ve neyi yaparken keyif almakta ona bakılması gerekir. Bu konu çok tartışıldığı için ben daha çok diğer iki alana odaklanmak istiyorum.

    İkinci alan ise çevrenin çocuğa verdiği mesajlardır. Aile, okul, izlediği filmler, vakit geçirdiği oyunlarda nasıl mesajlar alıyor ona bakmamızı gerekir. Çevre çocuğa geride olduğu, sıradan olduğu mesajlarını mı yoksa kendine özgü keşfedilmeyi bekleyen taraflarının olduğunu mu vurguluyor. İzlediği kahramanlar süper güçleri olan asla ulaşamayacağı figürler mi yoksa sıradan insanların neleri değiştirebildiğinin hikayeleri ile mi büyüyor çocuğumu… Bu mesajlar zamanla onun zihinsel kalıplarını değiştirecektir. Çocuğumuzun gözlük numarasının giderek bozulması ve gerçeği daha net görememesi gibi düşünebilirsiniz bu süreci. Çocuk aldığı mesajlarda sen güçsüzsün, başarısızsın mesajlarını aldıkça yaşadığı zorlukları başa çıkılamaz şeklinde yorumlayacaktır.

    Üçüncü alan ise bu çevreyide düzenleyen büyük sistemdir. Büyük sistem gücü kimlere veriyor, neyi değerli, neyi değersiz kılıyor, neye odaklanmayı hedef olarak bireylere sunuyor ve bu sistemin kural koyucuları size nasıl bir rol biçiyor bu alana odaklanmak gerekir.

    Bu üç temel alanında farkında olarak çocuk yetiştirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Tüm süreci bir çiçeğin büyümesine benzetirsek, çiçeğin tohumu bireysel özellikleri, içinde bulunduğu saksı, toprak ve diğer çiçeklere göre konumu yakın çevreyi, içinde bulunduğu iklim, yağmur ve güneşin durumu ise büyük sisteme benzetilebilir. Tüm bu üç alandaki ufak ama doğru yönlendirmeler çocuklarımızı kendi öykülerinin kahramanlarına dönüşmelerini sağlayabilir. Kalın sağlıcakla…

  • Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu ve yönetici işlevler

    Bir senfoninin icrası gibidir yönetici işlevler… Birinci kemanlar… İkinci kemanlar… Çellolar… Vurgulu çalgılar… Trombonlar… Tubalar…kontrbaslar… viyolalar ve daha bir çok enstrümanın ahengidir iyi bir senfoni. Müthiş bir eserin icrası için sırasıyla ve tam zamanında bazı enstrümanlar başlamalı… bazıları susmalı… Bazıları yeniden başlamalıdır… İyi bir orkestra şefi bütün bu enstrümanları takip edebilmeli, yerine göre sürdürebilmeli ve yeniden başlatabilmelidir. Üstelik salondan gelen ilgisiz sesleri de bastırabilmelidir…Yönetici işlevler beynimizin orkestra şefidir. Bazı işlevleri başlatır; bazılarını durdurur. Bazılarının sesini arttırır. bazılarının sesini azaltır. Tüm bunların tam olarak olması gereken zamanda yapar…

    Yönetici işlevlerin en önemli işlevlerinden birisi durdurmadır (inhibisyondur). Aslında beyin büyük ölçüde inhibisyon becerisiyle işlev görür.. Birim zamanda en hafif haliyle binlerce uyarı alan beyin hücreleri bu uyaran kalabalığının yanıtlarını bastıramamış olsaydı tam bir kaos yaşanırdı benimizde… İste dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olan çocuklarda bu inhibisyon işlevleri belli alanlarda belli oranlarda bozulmuştur…

    Eğer motor (hareketle ilgili) alanları durduramazsanız sürekli hareket halinde olursunuz. Eğer konuşma ile ilgili alanları durduramazsanız fazla konuşursunuz… Duygularınızla ilgili alanları durduramazsanız ani yoğun ve ayarsız duygusal tepkiler verirsiniz.. Bilişsel alandaki alanları durduramazsanız hiç düşünmeden davranırsınız veya soruyu tam okumadan yanıtı yapıştırırsınız. Kendinizi durduramazsanız geleceği hiç düşünmeden şimdide yaşarsınız… Dışarıdan gelen ilgisiz uyaranları bastıramazsanız dikkatinizi sürdüremezsiniz… Tüm bunları yapamazsanız kendinizi düzenleyemezsiniz.

    “İlim ilim bilmektir…

    İlim kendin bilmektir

    Sen kendin bilmezsen

    Ya nice okumaktır”

    Yunus Emre

    Kendini düzenlemenin ilk adımıdır kendini izleme… Kendini izlemeyenin kendisiyle ilgili farkındalığı olmaz. İnsan düşüncelerini duygularını ve davranışlarını hatta dış görünümünü izlemelidir. Kendisiyle ilgili farkındalığı olan kişi bir süre sonra gelecekteki amaçları için, düşüncelerini, davranışlarını hatta duygularını manipüle etmeyi öğrenir. Kendini düzenleme becerisi dediğimiz bu durum sosyal ilişkilerde, iş yaşantısında, hatta sevgili ilişkisinde, kısaca hayatın kendisinde başarının anahtarıdır.

    Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunun diğer bir boyutu dikkati sürdürmekte olan güçlüktür. Özellikle monoton ve zihinsel performans gerektiren ödevlerde bu kişiler dış veya iç uyaranlarla kolayca dağılırlar. Aslında bu durum yüksek algı düzeyinden kaynaklanmamaktadır. Sadece ilgisiz uyaranları bastırmadaki güçlüklerinden kaynaklanmaktadır. İşin kötüsü bir kez dağıldıklarında tekrar organize olup işlerinin başına dönmeleri uzun zaman alır; yani oyalanırlar. Bu durum daha çok “ne yaptığını veya yapacağını” unutmalarından kaynaklanır. Bu ise bize yine yönetici işlevlerin önemli bir parçasını oluşturan diğer bir enstrümanın iyi çalışmadığını gösterir: işleyen bellek becerileri.

    İşleyen belleğin özelliği, bir çok bilgiyi gündemde tutup zamanı geldiğinde bunları işleme sokmasıdır. Başka bir deyişle ne yaptığımıza kılavuzluk eden bellek işlevidir. Bilgisayarın RAM belleğine benzer birazda. Eğer bu bellek iyi çalışmazsa bu kişi bir matematik sorusunun içinde kaybolabilir. Toplama yaparken işlem çıkarma olarak devam edebilir. Sevgiliyle buluşmaya giderken, durum arkadaşlarla bir şeyler içmeye dönüşebilir.

    Tüm bunlar, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğuna basit bir dikkatsizlik gibi bakmak bu kişilerin yaşadığı tüm sorunları görmezden gelmek demektir. Üstelik bu kişiler, kendilerini durdurma güçlükleri, kendilerini düzenleyememeleri ve ne yapacaklarını unutmaları nedeniyle çoğu kez eleştiri alırlar. Bu durum tembellikle, iyi terbiye edilmemeyle, inatçılıkla veya başkaldırıyla karıştırılır. Oysa dağınıklık organize olamama, oyalanma veya diğer belirtiler bir seçim değildir. Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu, genetik ve nörokimyasal temelleri olan bir bozukluktur. Bu kişilere sürekli kızılması aslında “niye kahverengi gözlüsün yeşil gözlü değilsin” tarzında bir kızmaya benzer. Birisine kahverengi gözlü olduğu için kızamazsınız. Diğer taraftan kendini düzenleme becerilerinin kazanılması dahil yukarıdaki becerilerinin hepsinin elde edilmesi annelik babalık becerilerinin yetersizliğinden veya beceriksizliğinden kaynaklanmamaktadır. Yani dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu bir terbiye sorunu değildir.

    Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğuna sadece bir dikkat dağınıklığı olarak bakmak onu küçümsemek olur. Aslında bu durum tüm yaşantının etkilenmesi demektir. Çünkü bu kişiler kendilerini ve yaşantılarını düzenleyemezler.

    Kendisini düzenleyemeyen bir çocuk dağınıktır, oyalanır, dalgınlık tarzında unutkanlıkları olur. Bu durumda evde anneden babadan daha fazla olumsuz uyarı alır. Sokakta sırasını bekleyemez, dikkat gerektiren oyunlarda iyi değildir, ani duygusal tepkileri vardır. Arkadaşları tarafından dışlanır. Okulda ödevini unutur, derste başka şeyler düşünür, dikkatsizce hatalar yapar; öğretmenleri uyarır. Sonuçta iyi bir çocuk, akıllı bir çocuk, evde, sokakta, okulda sürekli olumsuz uyarı alır. Olumsuz uyarılara ilk tepkilerden birisi karşı gelmedir. Yapısal olarak inhibisyon sorunlarıyla birlikte, bu kadar olumsuz uyarı çocukta karşı olma karşı gelemeye neden olur. Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunda karşı olma karşı gelme yaklaşık yüzde 60-70 oranında gözlenir. Rakam hiçte az değildir. Karşı gelmeler, zaman içinde davranış sorunlarına dönüşebilir. Kavgacılık, kurallara uymama, okuldan kaçma… Okuldan kaçarsa sokağın risklerine maruz kalır: kazalara maruz kalma, madde kullanma, çeteleşme… Bilimsel araştırmalar tüm bunların dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olan çocuk ve ergenlerde daha fazla olduğuna işaret ediyor. Diğer taraftan dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olan bir grup çocukta, bu olumsuz uyarılar ve ani duygusal tepkiler ile kendisiyle veya yaşamla ilgili olumsuz düşünce şemaları gelişmeye başlar: “Hiç bir şeyde başarılı olamıyorum. Başarılı olamayacağım. Kimse beni sevmiyor. Yaşamak çok kötü” gibi… Bu düşünce yapısı, kaygı ve depresyona zemin hazırlayan bir düşünce yapısıdır. Ergenlik döneminde dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olan kişilerde daha yüksek oranda kaygı ve depresyon görülür. Dikkatsizlik, motivasyonsuzluk ve psikiyatrik eş bozukluklar nedeniyle bu kişilerin okuyarak meslek edinme şansları daha azdır. Genellikle dürtüsellikleri nedeniyle ilk cinsel deneyimlerini daha erken yaşarlar. Daha erken evlenip çocuk sahibi olurlar. Sorunlar erişkin döneminde de devam eder. Örneğin dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olan erişkinlerde, daha fazla aile içi çatışma, dürtüsel bir şekilde çocuğunu cezalandırma, boşanma, kaza yapma ve kazaya maruz kalma, ehliyetin ceza sonucu alınması, park cezaları, hız sınırı aşımı cezaları, otoriteyle çatıma, kaygı, depresyon, madde kullanımı, iş değiştirme, işten atılma ve parasal sorunlar gözlenir. Özellikle “zamanla sınırlı” olan görevlerin son tarihini kaçırmaları daha olasıdır.

    Bu kadar risk söz konusu olduğundan bu durum mutlaka tedavi edilmelidir. Çocuk ve ergenlerde, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunun tanısını bir çocuk ergen psikiyatrisi koymalıdır. Çünkü dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu tıbbi bir bozukluktur ve diğer tıbbi durumlardan ve psikiyatrik bozukluklardan ayırt edilmelidir. Çocuk ergen psikiyatrisinde dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunun başarılı bir tedavisi vardır. Tedavinin en önemli kısmını ilaç tedavisi oluşturur. Tedavide başarısında, hekim, çocuk, aile ve öğretmen iş birliği oldukça önemlidir.