Kategori: Çocuk ve Ergen Psikiyatristi

  • Yaygın anksiyete bozukluğu nedir? Kimlerde görülür?

    Yaygın anksiyete bozukluğu yoğun ve kontrol edilemeyen kaygı ile karakterizedir. Yoğun ile kastedilen söz konusu duruma verilen tepkinin aşırı olduğu, kontrol edilemeyen ile kastedilen ise, kaygı/endişe başlayınca kişinin bu duygularını durduramamasıdır. Bu nedenle gelişimsel olarak gözlenen kaygı/endişenden, Yaygın anksiyete bozukluğu, kaygının gerçekçi olmayan doğası ile ve uzun süre devam etmesi ile ayırt edilir. Yaygın anksiyete bozukluğu tanısı için yoğun kaygı günlük işlevi bozmalıdır ve en az 6 ay sürmelidir. Yaygınlığı %2.7 ile %4.6 arasında değişmektedir.

    Sıklıkla YAB’da kaygı bir alana sınırlı değildir. YAB olan çocuk ve ergenlerde tipik olarak gözlenen kaygılar, yeterlilik, onay görme ve eski davranışlarının uygunluğudur. Gelecek ile ilgili olaylar, yeni ya da tanıdık olmayan ortamlar diğer kaygı nedenleridir. Bir işi zamanında yerine getirmeyle ilgili kaygılar görülebilir. YAB olan çocuklar genellikle toplum kurallarına uyan ve mükemmeliyetçi çocuklardır; yetişkinler tarafından inatçı ya da katı (esnek olmayan) olarak tanımlanabilirler. YAB olan çocuk ve ergenlerin sıklıkla başkaları tarafından yatıştırılması gerekir, ancak bu durum kaygının azalmasında kısa süreli bir iyilik meydana getirir.

    Hastalarda motor gerginliğin artması ve aşırı uyarılmışlık (vigilance) hali gözlenebilse de, çocuklar için sadece bir belirti gereklidir (erişkinde 3 belirti). Baş ağrısı, karın ağrısı ve uyku güçlükleri gibi somatik belirtilere sık rastlanır. Genel olarak, özellikle hastaların önemli bir olaydan önce gerginlik yaşadıkları, sinirli ve heyecanlı oldukları bildirilir. Özelikle çocuklarda kaygı ne kadar fazla ise sinirlilik o kadar fazladır.

    TEDAVİ

    Psikoterapi ve ilaç tedavisi ile başarılı sonuçlar alınmaktadır.

  • Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu hakkında merak edilenler

    Hiperaktivite zeka belirtisi midir?

    Aşırı hareketlilik toplumda bazı kişiler tarafından “aşırı zekâ”ya bağlanır. Ancak hiperaktivitenin ya da DEHB’nin zekâyla ilişkisi yoktur. Her zekâ düzeyinde görülebilir. Diğer taraftan dikkat eksikliği ya da hareketlilik belirtileri öğrenmeyi ya da ders başarısını olumsuz etkileyebilir. Bir grup çocuktaysa belirtiler göreceli olarak daha hafiftir ve üstün zekaları ile kısa sürede derslerini kavrarlar. Hareketlilikleri de yıkıcı olmadığı sürece bu gruba giren çocukların dikkat eksiklikleri belirtileri ortaokul sıralarına kadar fark edilmeyebilir. Ortaokulda çocuklar daha zor ve karmaşık dersler ile karşılaşırlar ve daha fazla dikkat gerekir. Belirtiler bu aşamadan sonra daha fazla göze çarpabilir.

    DEHB’nun sıklığı nedir?

    DEHB sıklığı araştırmaların yapıldığı yere, araştırma grubuna alınan çocuk ve gençlerin yaş ortalamasına ve yönteme bağlı olarak değişiklik göstermekle birlikte genel olarak toplumda %3 ile %10 arasında değişen rakamlar bulunmuştur. Erkek çocuklar 4-5 kat daha fazla olarak kliniğe başvuruda bulunurlar. Yapılan çalışmalarda DEHB’nin erkek çocuklarında 2 ile 10 kat daha sık görüldüğü bildirilmektedir.

    DEHB’nin nedenleri nelerdir?

    Birçok bilimsel araştırma yapılmasına karşın DEHB’nin neden(ler)i henüz aydınlatılamamıştır. Genetik, biyolojik ve çevresel etkenlerin etkileşimi sonucunda oluştuğu düşünülmektedir.

    DEHB olan her çocuk tedavi edilmeli midir?

    Bu sorunun yanıtı henüz kesin olarak oluşturulmuş değildir. Bu alanda farklı görüşler vardır. Benim görüşüm, çok zeki çocuklarda bile eğer günlük yaşantısının bir alanını (ör., sosyal ilişkilerini, ders başarısını, ders çalışma alışkanlığını, aile ilişkilerini) olumsuz etkileyecek ölçüde belirtiler söz konusu ise tedavi edilmelidir. Belirtiler var ancak günlük yaşantıda önemli bir etkilenme yoksa olası bir işlevsellikte bozulma açısından yakından takip edilmelidir.

    DEHB belirtileri olan kişiler nereye başvurmalıdır?

    Çocuk ve ergenlerin DEHB tanısı, bir çocuk ve ergen psikiyatristi tarafından konulmalıdır. Diğer meslek erbaplarının bu tanıyı koymaya ehliyeti yoktur. Çünkü tanıyla karışabilecek birçok tıbbi durumun (ör., absans, hipertiroidi, anksiyete bozuklukları) ayırıcı tanısını ancak tıp eğitimi almış bir hekim tarafından yapılabilir. Ülkemizde mesleki sınır ihlallerine sıkça rastlanır ve bu tanının pedagoglar (çocuk gelişim uzmanları), psikologlar, öğretmenler ve kasaplar tarafından da konulduğu gözlenir.

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu’nun tedavisi

    DEHB tedavisindeki amaç, dikkat eksikliği, hareketlilik ve dürtüsellik alanlarındaki belirtileri iyileştirerek, çocuğun öğrenme becerilerini ve ders başarısını, diğer kişiler ile olan iletişimini, kurallara uymasını, kendine olan güvenini ve mutluluğunu arttırmasını sağlamaktır. DEHB’nin tedavisinde en iyi başarı anne baba, çocuk, öğretmen ve çocuk/ergen psikiyatristi işbirliği ile sağlanır. Ancak bu iş birliğini sağlamak her zaman kolay olmayabilir. Bunun olaya özgü nedenleri olabildiği gibi bazen DEHB hakkında bilgi sahibi olmama ve ilaçlar ile ilgili çarpık ön yargılardır. Bu durum anne baba, çocuk ve öğretmenlerinin DEHB ve tedavisi hakkında eğitilmelerini gerektirir. Aslında genel olarak, toplumun bilinçlenmesine de ihtiyaç vardır. Bu nedenle medyanın ve devletin ilgili kurumlarının çabasının önemlidir. DEHB belirtileri başka bir tıbbi bozukluk ya da durumdan kaynaklanıyorsa bu bozukluk ya da durumun tedavisinin yapılması gerekir. Çoğunlukla, DEHB’ye bir başka psikiyatrik bozukluk eşlik eder. Eşlik eden psikiyatrik veya tıbbi diğer durumların tedavisi elzemdir. Davranışçı yöntemlerin ve ilaç tedavisinin birlikte uygulanması en iyi sonucu vermektedir. İlaç tedavisi, tedavinin bel kemiğini oluşturmakla birlikte diğer yöntemlerle (ör. annenin babanın çocuk yetiştirme becerilerinin arttırılması; bilişsel davranışçı yöntemler) birlikte daha iyi sonuç alınır. Çeşitli bilimsel araştırmalarda malesef dikkat egsersizlerinin yararsız olduğu gösterilmiştir.

  • Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu ve tedavisi neden önemlidir?

    1. DEHB’nin tedavisi ders başarısı açısından önemlidir:

    DEHB olan çocuklar dikkatini sürdürmekte güçlük çektiklerinden öğretmenlerinin anlattığı konuları takip etmekte güçlük çekerler. Dersi derste öğrenmeleri güçleşir. Ev ödevlerini çoğu zaman eksik yazarlar ya da unuturlar. Dikkatsizlik hemen her yerde olduğundan ödevlerini tamamlarken çabuk sıkılırlar ve ödev yapmayı genellikle sevmezler. Sınavda, aceleci ve dikkatsiz tarzları soruları eksik okumalarına neden olur; sıkça işlem hataları yaparlar. Problemin gidiş yolunu bildikleri halde işlem hataları nedeniyle yanlış sonuçlara ulaşırlar. Bütün bunların sonucunda, ders başarısı düşer; üstelik çocuk dikkat sizlikle okuma hataları, acelecilik ve dürtüsellik nedeniyle var olan performansını da göstermekte güçlük çeker. Bir süre sonra, çocuk derslerini takip etmeye ve çalışmaya motivasyonunu yitirir. Çoğu zaman motivasyonsuzluk ve DEHB bir aradadır. Motivasyonsuzluk ders başarısını daha da düşürür. Ders başarısı düşen çocuk zamanla okuldan iyice soğur ve okuyarak meslek edinme şansı azalır.

    2. DEHB’nin tedavisi akran, öğretmen ve aile ilişkileri bakımından önemlidir:

    Her ne kadar DEHB olan çocuklar çoğu zaman girişken ve kolay ilişki kurabilen çocuklar olsalar da, sabırsız ve dürtüsel davranışları akran ilişkilerinde sorunlara neden olabilir. Dürtüselliklerinden dolayı sırasını beklemekteki güçlük, diğer çocukların oyunlarını ve konuşmalarını kesme ve kolayca sözel ya da fiziksel kavga etme gözlenir. Dikkatleri kısa süreli olduğundan, DEHB olan çocuklar sosyal ipuçlarını diğer çocuklar kadar iyi değerlendiremezler. Bu durum, sosyal ortamın ve iletişimin gerektirdiği şekilde davranamamaya neden olur. Çoğu zaman kurallara ve sosyal hiyerarşiye uymada güçlük çekerler. Sosyal ortamlarda daha “patronca” bir tutum sergileyebilirler. Her şeyin kendi istekleri doğrultusunda olması konusunda ısrarcı olabilirler. Sosyal olaylara aşırı tepki gösterebilirler. Reddedilmeleri veya diğer çocukların alaycı tarzları DEHB olan çocuklarda kolayca sözel veya fiziksel saldırıya neden olur. Bütün bunların sonucunda arkadaş, öğretmen ve aile ilişkilerinde bozulmalar gözlenir. Yapılan çalışmalarda DEHB olan çocukların daha az yakın arkadaşı olduğunu göstermiştir.

    3. DEHB özgüveni azaltması ve diğer psikiyatrik sorunlarına yatkınlığı arttırması bakımından önemlidir:

    Bu çocuklara hemen her yerde her zaman olumsuz uyarılarda bulunulur. DEHB olan bir çocukta ders başarısının düşmesi bir süre sonra sorgulamaya ve çeşitli yargılara neden olur: “Ben neden başarılı olamıyorum? Diğer çocuklar kadar çalışkan değilim. Diğer çocuklar kadar iyi değilim.”Olumsuz uyarılar kendine özgüvende azalmaya ve benlik algısında düşmeye neden olur ve zaman içinde depresyonun gelişmesi için zemin hazırlar. Depresyon olan bir çocukta madde kullanımı ve intihar girişimi daha yüksek oranlarda görülür. Olumsuz uyaranlar bir süre sonra çocukta karşı gelmelere yol açar. Karşı gelmeler iyi bir şekilde ele alınmazsa, basamak basamak okuldan kaçmaya, sokakta bir çete ile tanışmaya, sigara, alkol ya da diğer maddelerin kullanımına, suç işlemeye ve davranış bozukluklarına dönüşebilir (Şekil 1). Yapılan çalışmalarda DEHB olan kişilerin ileriki yaşantılarında suç işleme ve madde kullanmasının arttığını göstermiştir. Bazı araştırmalarda DEHB ile intihar girişimi arasında ilişki olduğu gösterilmiştir. Büyük ihtimalle bu ilişki DEHB’nin depresyon ve davranım bozukluğu gibi eş bozukluklara (komorbit bozukluklara) olan yatkınlığı arttırmasından ve bozukluğun doğasında bulunan dürtüsellikten kaynaklanmaktadır. DEHB tedavisinde kullanılan methylphenidate (Ritalin; Concerta; Medikinet) ile intihar arasında bir ilişki bulunmamıştır.

    4. DEHB yaşam kalitesini ve anne babanın duygusal durumunu/mutluluğunu etkilemesi bakımından önemlidir.

    Yapılan araştırmalarda DEHB’nin psikososyal alanı, özgüveni, özsaygıyı, duygusal tepkileri ve genel davranışları etkileyerek yaşam kalitesini azalttığı gösterilmiştir. DEHB olan çocuklar birçok aktiviteye ve hobiye heves etseler de, başladıkları bu etkinlikleri istikrarlı bir şekilde sürdürmeleri güç olabilir. Bu durum soysal, duygusal, özgüven gelişimlerini olumsuz etkiler. Üstelik DEHB sadece çocuğu değil anne babanın yaşantısını üzerine olumsuz etkileri vardır. Yapılan çalışmalarda anne babanın duygusal durumunu, mutluluğunu, kendi ihtiyaç ve zevklerine zaman ayırma fırsatlarını, anne babanın sosyal yaşantısını, yaşam kalitesini, aile aktivitelerini ve bütünlüğünü olumsuz etkilediği gösterilmiştir. Annelerin DEHB olan çocuklara karşı daha sınırlayıcı ve olumsuz tutumları olduğu, ancak sınırlayıcı tutumlarına karşın daha yetersiz kontrol becerilerinin olduğu tespit edilmiştir.

    5. DEHB günlük yaşamı etkilemesi bakımından önemlidir:

    DEHB olan bireylerin riskli aktivitelerde bulunması, dikkatsiz araba kullanımı ve kazalara maruz kalması daha sıktır. Örneğin araştırmalar DEHB olan genç sürücülerin 2 ile 4 kat daha fazla motorlu araç kazası yaptıklarını, 3 kat daha fazla yaralanma olduğunu ve 4 kat daha fazla bu kazalarda hata sahibi olduklarını göstermiştir. Ayrıca, ilerideki romantik ilişkilerinde ve evlilik yaşantılarında daha fazla sorun ve ayrılık yaşamaktadırlar. İş değiştirme, belli bir işte uzun süreli sebat gösterememe DEHB olan bireylerde daha fazla orandadır.

    Sonuç olarak DEHB olan bir birey doğasında iyi niyetli, akıllı ve zeki olmasına karşın, sosyal, duygusal mesleki alanlarda, okul becerilerinde ya da günlük yaşamın bazı alanlarında sorunlar yaşamaktadır ve kendini olumlu yönde gerçekleştirmede güçlükleri olmaktadır.

  • Otizm belirtileri/nedenleri/tedvi

    OTİZM NEDİR?

    Konuşma, sosyal iletişimi başlatma ve sürdürme kalitesinde azalma, tekrarlayan hareketlerle karakterize gelişimsel bir bozukluktur.

    Otizmin bebeklik döneminde başlayan çocukluk, ergenlik ve erişkinlik döneminde de devam eden gelişimsel bir bozukluk olduğu kabul edilmektedir.

    Görülme Sıklığı

    Önceki yıllarda yapılan araştırmalarda 8/10000

    Son yıllarda yapılanlarda ise 20/10000 ‘dir.

    Erkek çocuklarda görülme sıklığı kız çocuklara göre 4-5 kat fazladır.

    OTİZMİN NEDENLERİ NELERDİR?

    Otizm yapısal biyolojik kökenli bir hastalıktır.

    Beyindeki bazı merkezlerdeki gerek yapısal gerekse biyokimyasal maddelerin metabolizmasındaki bozukluğa bağlı geliştiği bilinmektedir.

    Ancak tam olarak beyindeki hangi merkezlerde ve hangi alanlarda sorun olduğu henüz bilinmemektedir.

    Otizm genetik geçişli bir hastalıktır.

    Bir kardeşte otizm varsa diğer kardeşte otizm olma olasılığı 60 kat artmaktadır.

    1. çocukta otizm varsa 2.çocukta olma olasılığı normal çocuklara göre %10-15 kadar fazladır.

    Tek yumurta ikizlerinde çift yumurta ikizlerine göre görülme olasılığı daha fazladır.

    Gebelikteki sorunlar otizme yol açar mı? (Hastalıklar, ilaçlar, alkol v.b.)

    Anne karnında bebeğin enfeksiyonlara, toksinlere maruz kalması, doğum sırasında oksijensiz kalması otizm benzeri hastalıklara yol açabilmektedir.

    Hamilelikte annenin alkol ve uyuşturucu madde kullanmasının diğer hastalıklara neden olduğu gibi otizm benzeri hastalıklara da neden olduğu bilinmektedir.

    Anne-Babanın Tutumu Otizme Yol Açar Mı?

    Otizm yapısal bir hastalıktır.

    Hiçbir anne baba tutumu otizme yol açmaz.

    Ancak özellikle erken bebeklik döneminde anne ya da anne yerine konulabilecek bağlanma figürü ile iyi iletişim kuramamış ya da anne ya da bakıcı tarafından ihmal edilmiş bazı çocuklarda otizm benzeri belirtiler görülebilir ki buna reaktif bağlanma bozukluğu denilmektedir.

    Çok Tv İzlemek Otizme Yol Açar mı?

    Otistik çocuklar tv ekranındaki bir takım görüntü ve ses materyallerine aşırı ilgi gösterebilirler ve saatlerce ekran karşısında kalmak isteyebilirler.

    Tek başına tv seyretmek otizme yol açmaz ancak tv karşısında uzun süre bırakılan çocuklarda otizm benzeri belirtiler görülebilir.

    Bu nedenle bu çocukların tv ile ilişkisini kesmek gerekir.

    KLİNİK ÖZELLİKLER:

    Otizmde 1yaş Öncesi Belirtiler Nelerdir?

    Bu bebekler kendilerine özgüdür, sosyal gülümsemeleri azdır, göz teması yok ya da çok azdır, kucağa alınmaktan çok hoşlanmazlar, yalnız kalmayı tercih ederler, yabancıya tepki göstermezler, insan sesine çok ilgi göstermezler, adları seslenildiğinde bakmazlar (8-12 ay arası gelişmesi beklenir).

    Otizmde 1-2 Yaş Arası Görülen Belirtiler Nelerdir?

    Sosyal gülümsemede, duygusal yanıt vermede, ortak dikkatte belirgin bozulma devam eder.

    Görsel izlemeleri olağandışıdır, nesnelere uzun uzun bakarlar.

    Kaba ve ince motor becerilerde bir miktar gerilik görülür ve tuhaf motor davranışları vardır.

    Oyunları kısıtlı ve yineleyicidir, taklit oyunlarını beceremezler.

    Olumlu duygu ifadeleri azalmıştır.

    Dili anlamada, sözel iletişim kurmada, bedeni iletişim amaçlı kullanmada yani jest ve mimiklerde tuhaflıklar vardır.

    Göz ilişkisi kısıtlılığı sürmektedir.

    Genel olarak bu dönemde gelişimin her alanında özellikle bilişsel gelişim alanında bir gerilik vardır.

    Otizmde 2-3 Yaş Arası Görülen Belirtiler Nelerdir?

    1-2 Yaş arası belirtiler devam eder

    Ağrıya duyarsızlık,

    Tatlara aşırı duyarlılık başlar.

    Motor stereotipiler(tekrarlayıcı bedensel hareketler) eklenir.

    Çoğu olgu dil gelişimini kazanamaz, dil gelişimi başlayan olgularda da dil otizme özgüdür.

    Otizmde 3-6 Yaş Arası Belirtiler Nelerdir?

    Yaşıtları ile yaşa uygun ilişki kuramazlar.

    Zengin hayali içerikli oyunlar oynayamazlar.

    Kısıtlı jest ve mimiklerle insan ilişkilerinde kendine özgüdürler.

    %30’u konuşmayı bu yaşlarda öğrenir ancak kazanılan dil kendine özgüdür.

    Ekolali(tekrarlayıcı konuşma), zamirleri ve eylem zamanlarını tersine kullanma, dili sosyal olarak kullanmada isteksiz olma başlar.

    Otizmde İlkokul Çağında Görülen Belirtiler Nelerdir?

    Bazılarında bu dönemde de ilişkiden tümden uzaklık, yineleyici davranışlar, kısıtlı ilgi alanları devam eder.

    Bazı grup ise ilişki kurmak ister ama kendisi aktif olarak başlatamaz, nasıl ilişki kuracağını bilemezler.

    Dil ekolalik(tekrarlayıcı konuşma) de olsa dilin sosyal kullanımı artmıştır.

    Dilin olmadığı otistik çocuklarda daha fazla davranış sorunları görülür.

    Otizmin Ergenlik Döneminde Görülen Belirtileri Nelerdir?

    %30-40’ı henüz dili kazanamamıştır.

    Öfke denetiminde güçlük, dürtü kontrolünde ve cinsel davranışların kontrolünde güçlük yaşanır.

    Kendine ve başkalarına zarar verme davranışları artabilir.

    Zeka geriliği eşlik ediyorsa sorunlar bu dönemde daha çok artabilir.

    TANI KOYMA SÜRECİ

    Tanı çocuk ve ergen ruh sağlığı uzmanı tarafından konmalıdır.

    Tanı ölçütlerine göre, 3yaştan itibaren otizm tanısı konulabilir denilmektedir.

    Ancak deneyimli bir çocuk ve ergen psikiyatrisi uzmanı 2 yaşında otizm tanısını değerlendirebilir.

    İlk 1 yaştan itibaren otistik belirtiler varsa bu çocukları riskli çocuklar olarak kabul edip tedaviye yönlendirmek gerekir.

    Tedavi girişimleri ne kadar erken başlarsa yanıt o kadar iyi olur.

    Tanı psikiyatrik muayene, klinik özellikler, gelişimsel özellikler ve aileden alınan öyküye göre konur.

    Ayrıca otizmin belirtilerini tarayan ve şiddetini ölçen testlerden izlem sırasında yararlanılabilir. Gelişim testleri ve zeka testleri istenebilir.

    Ayırıcı tanı açısından kan tetkikleri, görüntüleme tetkikleri(MRG, BT), EEG istenebilir.

    Eşlik eden zihinsel gerilik ve başka anomaliler varsa genetik, epilepsi eşlik ediyorsa noroloji konsultasyonu istenir.

    TEDAVİ

    Tedavide en etkili yol eğitimdir.

    Henüz otizmi tedavi eden bir ilaç geliştirilememiştir.

    Çeşitli belirtileri azaltmada işe yarayan bazı ilaçlar vardır ancak bunları otizmi temelden yok etmemektedir.

    Otistik çocukların %80’i ilaç kullanmaktadır.

    İlaçlar, öfke kontrolü, hırçınlığı, hareketliliği, tekrarlayıcı davranışları, takıntıları azaltmak için kullanılır.

    Otizmde Kullanılan İlaç Grupları Nelerdir?

    Atipik antipsikotikler

    Antidepresanlar

    Dikkat eksikliği ilaçları

    Otizmde Eğitime Ne Zaman Başlanmalıdır?

    Eğitim tanı konur konmaz başlamalıdır. Hatta tam tanı konulmadan önce gelişiminde eksiklikler varsa riskli çocuk olarak değerlendirilmişse hemen eğitime başlamak gerekir.

    Eğitim eksik olanı yerine koyma eğitimidir.

    Eğitim Kurumunda Verilen Eğitim Yeterli Midir?

    Bazı ülkelerde sadece eğitim kurumlarında haftalık 20-30-40 saatlik programlar yürütülmektedir.

    Ülkemizde ise haftada 2-3 saatlik eğitim dışında ailelere de evde uygulayabilecekleri eğitim programı yürütmelerini, kendileri uygulayamıyorsa da eve ev eğitim programını uygulayacak bu konuda deneyimli birini getirmelerini öneriyoruz.

    Otizm Teşhisi Konulan Çocuklar Normal Okula Gidebilir Mi?

    Otizmi olan çocukların normal zekalı olan yüksek işlevli grubu, belli düzeyde sosyal beceriler kazandıktan sonra normal okulda kaynaştırma sistemi içerisinde yer alabilirler.

    Tedavide Uygunsuz(Alternatif) Yaklaşımlar Nelerdir?

    Neuro feedback

    Diyet

    Ağır metalden arındırma

    Hiperbarik Oksijen gibi yöntemlerin hiçbir bilimsel kanıtı yoktur ve tedavide önerilmemektedir.

    Otizm Tedavisinde Hangi Yöntemler Etkilidir?

    Eğitim tedavileri en etkili yoldur.

    Bunların içinde en işe yarayan davranış analizi teknikleridir.(haftada 20-40saat uygulanır)

    Son zamanlarda bu programlara sosyal beceri programları da katılmaktadır.

    Programın sürekliliği ve bütün ortamlarda uygulanabilir olması önemlidir.

    Tedavide Ailenin Rolü Nedir?

    Aile tedavinin en önemli parçasıdır.

    Eğitimin eğitim kurumu dışındaki kalan kısmı evde yürütülmelidir.

    Bütün aile bireylerine belli görevler düşer.

    Otizm Düzelir Mi?

    Günümüzde gelişen eğitim programları ile otizm tanısı alanların %20-25’nin otizm tanısını kaybettiği söyleniyor.

    Otistik olup genel adaptasyonu iyi olan %30’luk grup vardır. Bunlara da iyi işlevli otistik grup denilmektedir.

    Otizmde Ne Oranda Düzelme Bekleyebiliriz?

    Son verilere göre otizmde tam düzelme %3-%25 arasındadır.

    Sadece ilk 2 yaş grubunu ele alan araştırmalar, 4 yaşa gelindiğinde %18-%37 oranında bu çocukların bu tanıyı kaybettiğini göstermektedir.

    Bu da erken eğitim programlarının yararını göstermektedir.

    Uzm. Dr. Birsen Şentürk Pilan

    Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Uzmanı

  • Bebek ve çocuklarda dışkılama alışkanlıkları

    Bebeklerde dışkılama sayısı değişkenlik gösterir. Bazı bebekler 8-10 kez kadar dışkılama yapabilir. Bazıları ise 2-3 günde bir dışkılama yapar. Doğal beslenen bebeklerde genellikle yumuşak kıvamlı bir dışkı oluşur; dışkının bir kısmının formu oluşmuştur; rengi sarıdır. Dışkılama sayısının artması ve şekilsiz sıvı şeklinde olması ishal lehine yorumlanmalıdır. Kabızlık durumlarında bebeğin dışkılama sayısı azalır ve kıvamı daha sert bir dışkı gözlenir.

    Bebekler, yaklaşık 2 yaşlarına geldiğinde tuvalet ve dışkısı tutabilecek hale gelirler. Bu durum dışkılama ve işeme kaslarının gelişimi ile mümkündür. Bu yaşlarda dil gelişiminin de hızlı bir şekilde olmasıyla çocuklar söylenenleri daha iyi anlarlar. Tuvalet eğitimi 2 yaşından itibaren verilebilinir. Tuvalet eğitimi sırasında anneler cezalandırıcı, tehdit edici, azarlayıcı ve aşırı kontrol edici olmamalıdırlar. Uygunsuz şekilde çocuklar çişini ya da dışkısı kaçırdıklarında anne yüz ifadesiyle ses tonuyla ve tüm davranışlarıyla çocuğa karşı nötr kalabilmelidir. Bunun sağlanamadığı durumlarda, anne babayı cezalandırmak için, ilgi çekmek için veya bir iletişim tarzı olarak çocuk uygunsuz bir şekilde tuvaletini yapabilir.

    Bazen çocuğun dışkısını veya idrarını tutamamasının altında tıbbi nedenler vardır. Çocuğun idrarını veya dışkısı tutamadığı durumlarda veya bu alışkanlıkların gelişmiş olduğu halde tekrar kaybedilmesi durumlarında, bir çocuk ergen psikiyatrisine başvurulmalıdır. Bazen, böyle durumların altında bir enfeksiyon, epilepsi nöbetleri, hormonal bozukluklar (ör. diabetus insipitus, diabetus mellitus, hiperkalsemi hipokalemi), Hirsuprung hastalığı gibi tıbbi durumlar yatar.

    Dışkılama alanında sorun yaşayan çocukların ve ergenlerin mutlaka bir çocuk ergen psikiyatristi tarafından değerlendirilmesi gerekir.

  • Bebeklik ve erken çocukluk döneminde beslenme ve anne sütünün önemi

    Yenidoğanın beslenmesi sosyal etkileşimin ilk örneklerinden olması nedeniyle de önemlidir. Yeni doğanların birçoğu beslenme sırasında gözelerini açık tutar. Emzirme, formül mama ile beslemeye göre, anne ile göz teması kurmaya daha uygun pozisyon sağlar. Bireysel farklılıklar olmasına karşın, emzirme anne ve bebek arasında yakınlık için bir fırsat yaratır ve anne bebek ilişkisine olumlu etkisi vardır. İzlem çalışmalarında anne ve bebeğin karşılıklı dokunmasının, annenin bebek ile göz teması kurma süresinin emzirerek bebeklerini besleyen annelerde, formül mama ile besleyenlere göre, daha fazla olduğu tespit edilmiştir. Emziren anneler, çocuklarını beslemelerini tamamladıktan sonra bile sıcak ilişkilerini daha uzun sürdürmektedirler. Emziren annelerin, anksiyetelerinin (gerginlik ve bunaltılarının) daha az olduğu, daha sakin, stresiz oldukları bildirilmiştir. Emzirme anne için “antistres” etkiyi başlatmaktadır. Emzirmede anne-bebek arasındaki yakınlığın, çocuğun gelişimine olumlu etkisi olduğu düşünülmektedir. Yapılan çalışmalarda yaşamın ilk üç ayında beslenme sırasında anne bebek etkileşimi ile daha sonra bebeğin anneye bağlanması arasında önemli korelasyon bulunmuştur. Anne sütüyle beslenen çocuklar, formül mama ile beslenenlere göre çeşitli enfeksiyonlara daha az yakalanırlar, ayrıca bu çocukların okul çağında sistolik kan basınçları daha düşüktür, ve bilişsel gelişimleri daha iyidir, zeka ve dil gelişimi testlerinde daha yüksek puanlar aldıklar gözlenmiştir, üstelik anne sütünü alma süresi arttıkça bu yararlı etki daha da belirginleşmektedir.

    Emzirmenin olduğu dönemde annenin beslenmesi ve alışkanlıkları bebek açısından büyük önem taşır. Örneğin, anenin aldığı alkol, ilaçlar, sigaranın etken maddeleri, kafein gibi birçok kimyasal madde anne sütüne geçerler. Bu nedenle bu maddeler emzirme dönemlerinde kullanılmamalıdır. Kullanılması zorunlu olan ilaçlar doktor kontrolünde alınmalıdır.

    Bebek emzirmesini olumsuz etkileyen durumlardan birisi bebeğin burun tıkanıklığıdır. Bu nedenle bebeklerin hasta kişilerle temasları ve aynı ortamda bulunmaları önlenmelidir. Tıkanıklığın olduğu durumlarda emzirmeden önce 2-3 damla serum fizyolojik damlatılması burun tıkanıklığını engeller.

    Çocuğu emzirme çocuğun ihtiyacına göre olmalıdır. Genellikle doğumdan sonraki ilk günlerde her iki memeden beşer dakika emzirmek yeterlidir. Daha sonra çocuğun isteğine göre emzirme süresi yirmi dakikaya çıkarılabilir. Bebek açlığını uyanıp ağlayarak belli eder. Öğün araları ilk ayda 1-1,5 saat kadar sık veya 4-5 saat kadar uzun aralıklı olabilir. Yeni doğan döneminde 6-10 arasında öğün varken, ilk aydan sonra 5-6’ya 3-5 aylıkta 4-5’e iner. Birçok bebek yaklaşık ikinci aydan sonra geceleri beslenmeden 7-10 saat sürekli uyuyabilir.

    Bebeği emzirilecek yerin sıcaklığı uygun olmalıdır; bebeğin elbiseleri bebeği sıkmamalıdır ve bebeğin altı temiz olmalıdır. Emzirmeden önce anne sabunla ellerini iyi bir şekilde yıkamalıdır. Meme uçları ve etrafı kaynamış ılık suyla ve temiz bir bezle silinmelidir. Bebek ve anne en rahat pozisyonda emzirmeyi gerçekleştirmelidir. Bunun için en rahat pozisyon annenin sırtını dayayabileceği bir koltuk veya sandalye olabilir. Emzirirken, memenin ucu ve kahverengi bölgesi tamamıyla bebeğin ağzına girmeli ve damağıyla temas etmelidir. Bu şekilde emme refleksi uyarılmış olunur. Çoğunlukla ilk 5 dakikada bebek yeter şekilde sütü vücuduna alır; ancak memeyle çocuğu bir arada tutmak duygusal ve dokunsal ihtiyacı bakımından gereklidir. Emzirme sonunda bebek dik bir şekilde kucağa alınarak sırtına hafif masaj yapılmalıdır. Bu şekilde gaz çıkarılması gerçekleşir. Emzirmeden sonra bebek yatağına yatırılmalıdır. Emzirmeden sonra göğüs hafifçe sıkılarak geride kalan süt boşaltılmalıdır. Sonra göğüs tekrar silinerek tülbentle kapatılmalıdır.

    İlk 4-6 ayda, anne sütünün yanında D vitamini verilmesi önerilir. Anne sütünün olmadığı veya yeterli olmadığı durumlarda anne sütüne en yakın içeriği olan formül bebek mamaları kullanılmalıdır. Anne ve çocuk için çocuğun beslenmesi, beslenmeden öte duygusal sosyal bir paylaşımdır. O nedenle anne çocuğunu beslemesi sırasında sıcak, yakın ve olumlu bir ilişki kurmalıdır. Çocukla göz temasını kesmemelidir. Çocuğunu beslerken başka etkinliklerle uğraşma, başka kişilerle konuşma, okuma ya da TV seyretme gibi durumlar yeme sırasındaki duygusal sosyal paylaşımı azaltarak çocukların daha az gıda almasına ya da gıda reddine neden olabilir. Dört ile altıncı aydan sonra anne sütü tek başına bebeğin günlük ihtiyaçlarını karşılamaya yetmez; bu nedenle anne sütünün yanında ek gıdalara geçilmelidir. Bebeğe yeni bir gıda ilk kez verileceği zaman bebek bu gıdaya alışana kadar çok küçük miktarlarda verilmelidir; miktar yavaş bir şekilde arttırılmalıdır. İlk başlanan gıdalar düşük allerjik düzeyi olan gıdalar olmalıdır. Bebekler istemedikleri gıdayı almaya veya isteklerinin dışında daha fazla yemeye zorlanmamalıdırlar.

  • Bebeklik, çocukluk ve ergenlik döneminde uyku

    Bebeklik döneminde uyku: Zamanında doğan sağlıklı bebekler genellikle toplam 16 saat kadar uyurlar. Ancak 16 saatlik uykuda, gece ve gündüz 2-4 saatlik aralarla uyanıklık dönemleri izlenir. Yenidoğanın uykusundan uyanma nedenleri, beslenme ihtiyacı, biyolojik günlük (sirkadian) ritmin henüz iyi gelişmemiş olması veya başka nedenlerden dolayı olabilir. Yenidoğanın uykusunda günden güne olan değişikler oldukça belirsiz olsa da haftalar ve aylar ile uyku süresinde ve organizasyonundaki değişiklikler daha çarpıcı hale gelir. Beyinin olgunlaşmasıyla çevresel ve sosyal uyaranlar daha iyi algılanmaya başlanır; uyku süresi yavaşça uzayarak gece uykusuna dönüşür. Kısa sürelerde bölünmeler ile karakterize yenidoğan uykusunun gece uykusuna dönüşüp pekişmesine (konsolide olmasına) yerleşme (settling) adı verilir. Üç aylık sağlıklı bebeklerin büyük kısmında uzun süren gece uykuları gözlenir; bu uyku dönemleri sadece kısa sürelerle beslenme amacıyla bölünebilir. 5-6 aylık bebeklerde gece beslenmesi biyolojik bir ihtiyaç olmasa da, bazılarında öğrenilmiş bir davranış olarak devam edebilir. 6 ile 12 aylık bebeklerde diş çıkarma ve ayrılık kaygısı uykuyu bozan olası etkenlerdir. On iki aylık bebeklerin sadece %10’unda gece uykusunda bölünme gözlenir.

    İkinci üçüncü aylarda sirkadian ritmin maturasyonuyla birlikte yenidoğanın polifazik uyku/uyanıklık örüntüsü, daha uzun süreli gündüz uyanıklığı ve gece uykusuna dönüşmeye başlar. İki haftalık bebekte en uzun uyku dönemi 4 saat iken, 5 aylıkta 7 saatir. 5 ve 12 ay arasında uyku süresi sabit kalma eğilimi gösterir. 6 -9 aylık bebeklerin çoğu artık tüm geceyi uyuyarak geçirir. Bu dönemde, gece uykusu yaklaşık 10-12 saattir; ayrıca 2-3 kez toplam 2-4 saat kadar gündüz şekerlemesi gözlenir. Gündüz şekerlemesi çocuğun yaşı arttıkça azalır. Yenidoğan ortalama 3.5 gündüz şekerlemesi gözlenirken, 12 aylıkta ortalama 2 kezdir.Gece uyanması yaş arttıkça azalır; 1 aylık bebek yaklaşık 2.5 kez uyanırken, 12 aylık ortalama 1 kezden azdır. Ayrıca gece uyanıklık dönemleri de kısalır.

    Yeniyürüyende ve okul öncesi dönemde uyku (1-5 yaş): Aktigrafi çalışmaları 12 aylık çocukların genellikle saat 20:00’de uyuduklarını, 18 aylık-5 yaş arası olanların 21:00 ile 21:30’da uyuduklarını göstermiştir. İlk 5 yılda uyanma zamanı genellikle 7’de olmaktadır. Yeni yürüyenlerde ve okul öncesi dönemde yaş arttıkça uyku miktarı azalır. 3 yaşındaki bir çocuk ortalama 13.2 saat uyur; 4 yaş için ortalama 11.8 saattir. İkinci yaşta gündüz uykusu bir kez gözlenir; birçok çocukta 3 yaşında gündüz uykusu ortadan kalkar. Gündüz uykusunun ortadan kalkması etkileyen başlıca etkenler, kreşe başlama, okul programları, kültürel tercihler, anne baba beklentileri, aile rutinleri ve bireysel farklılıklardır. Yeniyürüyen ve okul öncesi dönemde gece uyanmaları sıkça gözlenir. Bu dönemde ebeveynler ya da kardeşler ile birlikte uyuma bazı kültürlerde sıkça gözlenir. Birlikte uyuma durumunda, çocuğun gece uyanması ve uykuya gitmeyle ilgili çatışmalar daha sık gözlenir. Gece uyanmasını çeşitli etkenler etkileyebilir; ancak çocuğun uyanınca anne baba yardımı olmaksızın kendiliğinden uykuya geçebilmesi bu durumun sürekliliğini veya ebeveynler için sorun olup olmayacağını belirler.

    Orta çocukluk çağı / ergenlik öncesinde uyku: Okul çağı, ergenlik öncesi dönemde toplam uyku süresi azalmaya devam eder. 5 yaşındaki bir çocuk ortalama 11.4 saat uyurken, 8-10 yaşlarındaki çocuklar yaklaşık 9-10 saat uyur. 12 yaşındaki bir çocuk ortalama 9.3 saat uyur. Gündüz uykusu bu dönemde nadirdir. Gündüz uykusu sıklıkla gece uykusunun yetersizliğini veya diğer başka bir uyku bozukluğunu işaret eder. Çocuk büyüdükçe yatağa gitme saati gecikir, ancak sabah uyanma saati çoğunlukla okul programından etkilenir. Küçük çocuklara göre, orta çocukluk dönemindeki çocuklarda daha az uyumalarıyla birlikte daha fazla sabah uykululuğu gözlenir. Bu durum, uyku süresinde azalma olmasına karşın uyku ihtiyacının devam ettiğini düşündürmektedir. Ayrıca 4-12 yaşlar arasındaki kızlar erkeklere göre biraz daha fazla uyumaktadırlar.

    Ergenlerde uyku: Ergenlik döneminde uyku miktarı azalmaya devam eder. 13 yaşındaki ergenler ortalama 9 saat uyurlarken, 16 yaşındaki gençler 7.5-8 saat uyurlar. Bir çalışmada, ergenler aktigrafi sonuçları ile karşılaştırıldığında yaklaşık 30 dakika az uyuduklarını değerlendirmişlerdir. Ergenlik yıllarında uyku süresinde tedrici bir azalma olmasına karşın, sağlıklı ergenliğin erken dönemlerinde MSLT testinde ortalama uyku ya geçme süresinin ani bir şekilde azaldığı ve daha sonraki ergenlik dönemlerinde düşük düzeyini koruduğu bildirilmiştir. Bu durum ergenlikte uyku ihtiyacının daha önceki yıllardaki gibi devam ettiğini düşündürmektedir. Ergenliğin başlangıcı sırasında toplam uyku süresindeki azalma ile birlikte uyku/uyanıklık örüntüsünde bir kayma gözlenir. Ergenler daha geç saatlerde uyurlar ve daha erken uyanırlar. Okul ile ilgili beklentiler ve okul saatleri genellikle bu durumun nedenidir. Ergenlerde, geç yatma, ödev yapma, okul dışı aktivitelerde bulunma, eğlence aktiviteleri (TV; bilgisayar; internet; cep telefonu), bir işte çalışma, anne baba otoritesinin azalması ile birlikte yatağa gitme kararını kendilerinin vermesi, uyku/uyanıklık örüntüsündeki değişiklikler ile birliktedir. Ayrıca ergenlik döneminde olan çocuklar ergenlik öncesi dönemdeki çocuklara göre üç kat daha fazla kafeinli içecekler tüketirler ki bu içecekler uykuyu bozabilir. Bazı ilaçların alınımı (ör., stimulanlar) ve alkol/madde kullanımı ergen uykusunu olumsuz etkileyebilir. Hafta sonları ve tatillerde birçok ergen geç saatlerde uyuyup geç uyanırlar. Örneğin geç ergenlik döneminde hafta içi günlerine göre hafta sonu ortalama 1-2 saatlik uykuya geç gitme söz konudur. Hafta sonu uyanma zamanı gecikmesi, hafta içine göre, ortaokul yaşlarındaki çocuklarda 1.5-3 saat kadar iken, bu fark lise çağındakiler için 3-4 saattir. Bu veriler, ergenlerin geç yatıp geç kalkmaya eğilimli olduğunu gösterir. Düzensiz uyku alışkanlıkları bazı ergenlerde uyku bozukluklarının oluşumuna katkıda bulunabilirler.

    Uykuya geçme sırasında anne babanın varlığı, uyku saatlerinde değişikler yapma, tatile/yolculuğa çıkma, birlikte uyuma, aşırı müsaade edici ve sınırsız anne baba tutumları, anne baba arasında çelişik tutumların olması, gerçekçi olmayan anne baba beklentileri ve uyku öncesinde çocuğun beslenmesi/emzirmesi gece uyanmalarını etkileyebilir ve bakım verenler ile ilgili durumlardır. Benzer şekilde, küçük çocuklarda, güvensiz anne çocuk bağlanması, anne baba anksiyetesi ve depresyonu gece uyanmaları açısından risk etkenleridir.

    Tıbbi durumlar (ör. reflü, ağrı, enfeksiyon, alerjiler, huzursuz bacak sendromu, seperasyon anksiyetesi, diş çıkarma, karşı olma karşı gelme bozukluğu, ilaç kullanımı), tipik gelişim dönemlerinin kazanılması (örneğin hayal etme becerilerinin kazanılmasıyla gece korkuları artabilir; otonomi ve bağımsızlık ihtiyacının artmasıyla gece yatmaya direnç geliştirebilir), çocuğun biyolojik ritmi (gece kuşları) ile uyku döngüsü açısından anne baba beklentilerinin uyuşmaması, çocuğun zor bir mizacının olması uykuya yatmasını, uyanma sıklığını veya kendini yatıştırma becerisini olumsuz etkileyebilir ve daha çok çocukla ilgili etkenlerdir. Uyku odasının sessiz, ısısının ve ışığın uygun olması, yatağın rahatlığı gibi çevresel özellikler çocuğun uykusunu etkileyebilir.

    Uyku alanında sorun yaşayan çocukların ve ergenlerin mutlaka bir çocuk ergen psikiyatristi tarafından değerlendirilmesi gerekir.

  • Çocuklarda duygular ve duygusal gelişim

    İnsanların duygularıyla birlikte doğduğu düşünülmektedir. Yapılan çalışmalarda, doğumdan itibaren, öfke, eğlence/mutluluk ve korku duygusu vardır. Duyguların oluşması için bilişsel gelişim şart değildir. Örneğin beyini oluşmadan doğan (anensefalik) bebeklerin ekşi tatlarda iğrendiği, tatlı tatlardan zevk aldığı izlenmiştir. Bununla birlikte, yaşam tecrübeleri ve beyin gelişimi arttıkça çocuğun duygularının çeşitliliğinde, duygularını ayırt edilmesinde, isimlendirebilmesinde ve düzenleyebilme becerisinde, duygularını sosyal ortamda kullanma yetisinde artma gözlenir. Yaklaşık 15 nci ayda bebek ağlayan birisini gördüğünde empati yapar ve üzgün görünür.

    Duygularımız, davranışlarımızı, düşüncelerimizi, motivasyonumuzu, yaşam enerjimizi, başarımızı ve insanlar arasındaki ilişkilerimizi ve daha birçok alanı etkiler. Duyguların kişinin yaşantısındaki önemi ve yeri aşağıda özetlenmiştir.

    Duyguların iletişimsel yönü vardır. Örneğin dil gelişim gelişmemiş bir bebek ağlamasıyla, açlığını ve sevgi ihtiyacını anlatabilir.

    Duyguların yaşamda koruyucu etkileri vardır; bu nedenle yaşamsaldırlar.

    Duygular sosyal işlevleri etkiler kişiler arası ilişkileri düzenler.

    Duygular, motivasyonu oluştururlar; motivasyonel durum, bilişsel gelişimde, motor ve sosyal becerilerin gelişiminde önemlidir. Bu nedenle sağlıklı duygu gelişimi doğrudan ve dolaylı yollar ile diğer gelişimsel alanları etkiler.

    Duygular bilişsel süreçlerin ve şemaların oluşumunda önemlidir.

    Duygular bir olayın önemini ölçer.

    Duyguların, kendini yönetmede ve yürütücü işlevlerde rolü vardır.

    Duygular, bağlanma süreçlerinde önemlidir.

    Duyguların sağlıklı düzenlenmediği durumlarda, günlük işlevselliğin sosyal, mesleki, öğrenme gibi çeşitli boyutlarında olumsuz etkilenmeler ve verimlilikte azalma meydana gelebilir.

    Duyguların adaptasyonda ve amaca yönelik davranışların düzenlenmesinde ve organizasyonda rolü vardır.

    Duyguların kişilik gelişimi üzerine etkileri vardır.

    Sağlıklı bir duygusal gelişim olabilmesi için

    Bebekte dikkat işlevlerinin ve yüze göze bakma becerisinin gelişimine uygun bir şekilde var olması gerekir. Bu ancak, sağlıklı duyu organları ve beyin bölgeleri ile mümkündür.

    Bakım verenin, göz teması kurması ve duruma uygun duygusal tepkiler verebilmesi gerekir.

    Bakım verenin ruh sağlığı yönünden bir sorununun olmaması gereklidir.

    Bakım veren duygusal tepkilerini yaşayabilmeli, tanıyabilmeli ve sözelleştirebilmelidir.

    Bakım beren duygularını kontrol edebilmeli ve yönetebilmelidir.

    Bakım verenin duygusal tepkilerin yoğunluğu ve süresi dış uyaranlar ve çevre ile uyumlu olmalıdır.

    Bakım verenler, bebeklerinin fiziksel, sosyal, duygusal ve dokunsal ihtiyaçlarını karşılarken ilgili ve güler yüzlü olmalıdırlar. Mümkün olduğu kadar fazla göz teması kurarak pozitif duygularını gösterebilmelidirler.

    Bakım veren çocuğunun çeşitli alanlardaki ihtiyaçlarına yanıt verici olmalıdırlar.

    Bakım verenler olaylar karşısındaki duygusal tepkilerinin kontrolünde çocuklarına örnek olmalıdırlar.

    Çocuklar, fiziksel, duygusal veya cinsel örselenmelerden korunmalıdırlar; travma sağlıklı duygusal gelişimi bozar.

    Duygular ile düşünceler arasındaki entegrasyon sağlanmış olmalıdır. Duygular ile düşünceler arasında uygun entegrasyonun sağlanması, sağlıklı gelişen beyin bölgelerinin olması ve ortama uygun duygusal tepkilerin ve düşüncelerin verilmesi ve tanımlanması (uygun uyaranların sunulması) ile mümkündür. Travma sağlıklı entegrasyonu bozabilir.

    Duygusal gelişimde başlıca sorunlar aşağıdaki şekillerde görülebilir:

    Kendi veya başkalarının duygularını algılamakta, anlamada ve adlandırmadaki güçlükler

    Duyguların yanlış yorumlanması (bilişsel çarpıklıklar)

    Duyguların çok az veya yoğun yaşanması

    Duygularda ani hızlı değişikliklerin olması –duygu durumu düzenleme güçlükleri-

    Duyguların düşünce içeriğine veya olaylara uygunsuz yaşanması

    Duygu ifadesindeki yetersizlikler veya uygunsuzluklar

    Duyguların ve dikkatin düzenlenmesi, kendinin düzenleme becerilerinin önemli parçalarını oluşturur: Kendini düzenleme becerilerinin, psikososyal işlevsellikte ve okul/iş başarısının elde edilmesinde önemli rolü vardır. Duyguların düzenlenmesi, uyum becerilerini ve davranışlarını geliştirirken; duyguların iyi düzenlenememesi, uyum becerilerinde ve davranışlarda kötüleşme ile birliktedir. Çocukluk çağı travmaları, ihmalleri ve olumsuz yaşam olayları, duygu düzenleme becerilerini bozar. Sıklıkla duygu düzenleme güçlükleri empati becerilerinin ve prososyal yanıtların gelişimine engel olur. Post travmatik stres bozukluğu gibi çeşitli psikiyatrik bozukluklarda bu durum açıkça gözlenebilir. Başka bir deyişle duyguların düzenlenmesi, sağlıklı bir gelişimde merkezi rol oynarken, duyguların iyi düzenlenememesi, psikiyatrik bozuklukların gelişimine zemin hazırlayabilir.

    Duyguların düzenlenmesinde, nörobiyolojik sistemler, duyguların yoğunluğu (emosyonalite), mizaç özellikleri (temperament), kişilik, yürütücü işlevler, bilişsel süreçler, kişiler arası ilişkiler, sistemler arası ilişkiler ve bağlantılar rol oynar.

    Duygusal gelişiminde aksamaların olduğu durumlarda çocuğun mutlaka bir çocuk ergen psikiyatristi tarafından değerlendirilmesi gerekir.

  • Ergenlik döneminde gelişim (12-19 yaş)

    Ergenlik döneminde her alanda çok hızlı bir değişim ve gelişim söz konusudur. Fiziksel, duygusal, davranışsal, toplumsal ve cinsel alanlarda belirgin farklılıklar oluşur. Artık artan yaş ve gelişen fiziksel yapı çerçevesinde aileler ve toplum, ergenden daha fazla sorumluluk almasını ve daha az hata yapmasını bekler. Özellikle ergenliğin sonlarına doğru meslek seçimi gibi stresli bir dönemden geçerler. Özetle çok hızlı değişimin ve beklentilerin olduğu bir dönemdir ergenlik dönemi… Çok hızlı değişim, stabil olmayan ve kırılgan bir yapı oluşturur. Bir şey ne kadar hızlı değişiyorsa onu tanımlamak o kadar güçtür. Bu nedenle birçok ergen kendisini tanımlamakta güçlük çeker. “Ben kimim”, “neyim”, “bu dünyadaki amacım ne”, “ben ne olacağım” gibi soruların cevabını arar. Severken ya da nefret ederken aşırıya kaçabilirler. İstekleri genellikle geçicidir. Hızla parlarken aynı hızda da sakinleşebilir. Onura ve başarıya daha çok değer verirler. Aynı zamanda eli açık ve iyilikseverdir. Yüksek amaçlar ve hayaller taşımaktadır. Yenilik arayışı ve merak etme belirgindir. Yeterli deneyimleri olmadığı için yargılaması çok gelişmiş değildir. Her şeyi bildiğini düşünür, yanlışlarında da sonuna kadar direnebilir. Diğer yandan hızlı güven duyma ve çabuk bağlanma özellikleri gösterir. Karşı cinse ilgi artmıştır. Karşı cinse yakınlaşma ve kendisini beğendirme çabası vardır. Karşı cinsten aldığı iltifatlar büyük önem taşır.

    Ergenlik döneminde bedenin hızlı büyümesine bağlı yaşla orantısız bir fiziksel görünüm ve sakarlık görülebilir. Erkekte ereksiyon (penis sertleşmesi) ve ejakulasyon (meninin boşaltılması) başlar, kızlarda menarş (ilk adet) olur. İlk adetten sonra, düzensiz olarak oluşan adet dönemleri zaman içinde düzenli bir şekilde olmaya başlar. Bazen bu değişiklikler özellikle kız çocuklarında kaygı nedenidir. O nedenle anneler, kız çocuklarında beklenen bu değişiklikler hakkında kızlarına bilgi vermelidirler. Bunun normal bir süreç olduğunu ve korkulmaması gerektiğini anlatmalıdırlar. Ergenlik döneminde erkeklerin sesinde kalınlaşma meydana gelir; vücutlarındaki kas oranı artar. Kızlarda göğüsler belirginleşir. Bazı erkeklerde de göğüste geçici büyümeler olabilir. Kız ve erkeklerde vücutta koltuk altlarında, bacaklarda ve genital bölgelerde tüylenmeler başlar. Erkeklerde yüzde de tüylenme oluşur. Yüzde akneler oluşabilir. Bazen bu değişiklikler bir kaygı nedenidir. Erken dönemde ergen bu değişikliklere uyum sağlamaya çalışmaktadır. Birçok ergen kendi vücutlarını diğerleri ile karşılaştırır. Daha fazla ayna karşısında zaman harcarlar. Vücudun bir bölümündeki küçük bir sorunu abartılı bir sorun olarak algılayabilirler. Ergenlik döneminin sağlıklı geçebilmesi için gerçekliğe uygun bir vücut imajının oluşturulması ve ergenin bu imajı kabullenmesi gerekir. Bunun olmadığı durumlarda kendilik algısı düşer ve beden ile uğraşılarda artma ve toplumdan kaçma meydana gelebilir.

    Ergenlik döneminde olan gençler daha fazla bilgiyi daha hızlı bir şekilde işleyebilirler; olasılıkları ve sonuçları daha iyi değerlendirmeye başlarlar ve soyutlama kapasiteleri artar. Bununla birlikte, ahlaki gelişimde, sosyal bilişte ve başkalarını anlayabilme becerilerinde gelişimler kaydedilir. İdeolojik, politik ve dini ilgilerde artma oluşabilir. Çeşitli düşünce biçimlerine sıkı sıkıya inanma görülebilir ya da acımasızca çeşitli ideoloji, politik, toplumsal veya dini kurallar eleştirilebilinir. Ölümün yaşamdaki son nokta olduğuyla ilgili algı kesinleşir. Aile dışında yeni sevgi objeleri aramaya başlar. Karşı cinse eğilim ve yaklaşma isteğindedir. Aileyle kendi anne basıyla sağlıklı ayrışan ergen ailesinden (kendi annesinden babasından) gerçek anlamda kopmaz ancak bağımsızlığını da elde etmiştir. Hem aileye bağlı hem de kendi alanında bağımsız olan bir birey yetişmiştir. Artık anne baba verdikleri eğitimin verimini almaya başlamışlardır.

  • Okul döneminde genel gelişim (6-12 yaş)

    Okul çağı olarak bilinen bu dönemde çocuk, evde kazandığı eğitimin sınandığı okula başlar. Öğrenmeye, sorumluluk yüklenmeye, işleri ve disiplini paylaşmaya hazır duruma gelir. Öğretmenin kişiliğine önem verir ve onunla özdeşim yapar. Bu şekilde, okulun oluşturduğu fırsat ile -anne babanın dışında- özdeşim figürlerinde artış olur. Çocuk, oyuncak otomobilleri, bebekleri kırıp birleştirmek, bulaşıkları kurulamak gibi bazı işleri yapabilme yeteneğinde olduğunu kanıtlamak gereksinimindedir. Bu dönemdeki çocuklar içinde bulundukları kültürün araç gereçlerini nasıl kullanacaklarını merak ederler; üretime yönelik ilk adımları atmak isterler; çalışma duygusu gelişir. Erkek çocuklar kızlara göre daha fazla ev dışında oynarlar ve yarışmacı oyunlardan hoşlanırlar. Kızlarda 9-11 yaşlarına doğru pubertenin ilk belirtileri oluşmaya başlar. Göğüsler büyümesi, olumlu vücut algısıyla ve arkadaş ilişkileriyle korelasyon gösterir. Başkalarının güçsüzlüğünü, eksiğini bulup çıkardıkça, kendilerini daha güçlü görürler. Yaşıtları arasında alay etme sıktır. Genelde hemcinsleri ile oynarlar. Akran ilişkileri çocuğun ruhsal olgunluğunun önemli bir ölçütüdür. Bu dönem herhangi bir nedenle sağlıklı gelişemediğinde, örneğin okuldaki veya akran ilişkilerinde başarısızlıklar, yetersizlik ve aşağılık duygusunun gelişimine zemin hazırlar. Çalışkanlık ve aşağılık duygularının çatışmasını yaşayan çocuk, bu dönemde başarılı olduğunda yetkinlik (uğraştığı alanda yeterli olma) duygusu kazanır.