Kategori: Çocuk ve Ergen Psikiyatristi

  • Çocukta okul korkusu

    OKULA GİTMİCEEEEEM !!!!!

    “Çocuğum 6 yaşında bu yıl ilkokula başladı. Okula çok büyük bir arzu ile hazırlanmasına rağmen ilk günün sabahından beri okula gitmek istemediğini söyledi.Tüm çabalarıma karşın sınıf içine sokamadım. Benimle birlikte kalmak istiyor yanımdan hiç ayrılmıyor. Şu an okula gitmiyor. Eskiden de bana bağlı bir çocuktu ancak okula başladıktan sonra bu bağlılık daha da arttı. Okula götürmek için çocuğu zorlamalı mıyım ? Nasıl hareket etmeme tavsiye edersiniz ?”

    Yeni öğretim yılının başlamasıyla birlikte ailelerin sıkça karşılaştığı bu durum okul korkusu olarak tanımlanabilir.Bazı çocuklar okula başlamadan önce çok istekli görünseler dahi okul zamanı geldiğinde bu istekleri kalmaz ve okula gitmek istemezler. Okul korkusunun en önemli belirtisi okulda oluşan yoğun sıkıntı ve huzursuzluk hissidir. Bu nedenle çocuk okula gitmek istemez ve okulda yalnız kalamaz. Özellikle ilkokula başlayan çocuklarda görülen Okul Korkusu anneden ayrı kalma ve terk edilme kaygısıyla ilişkilidir. Annenin yokluğunda kendisine ve annesine zarar geleceği ve terk edileceği endişesini yaşar. Çocuk, hiç tanımadığı bir ortamda hiç tanımadığı insanlarla, hiç tanımadığı bir başka yetişkinle ki bu insan aynı zamanda otoriteyi temsil eden bir kişidir (öğretmen) birden bire yalnız bırakıldığını gördüğünde korkar ve endişelenir. Yoğun sıkıntı yaşar. Eğer çocuğa sorulmuş olsa o bu tedirginlik yerine, ailesinin sıcak evinde olmayı tercih eder.

    Elbette çocuğun anne veya babadan ilk uzun süreli ayrı kalışı okulun ilk günüyse çocuk okulu sevmeyecektir. Çünkü ilk kez bu “okul” onu ailesinden ayırmıştır. Bu yüzden ailelerin okul öncesi çağdan itibaren bu aşırı bağımlılığı ortadan kaldırmak için çeşitli alıştırmalar yapmaları gereklidir. Çocuğunuzun yanından ayrılırken; neden ayrıldığınızı, nereye gideceğinizi ve ne zaman geleceğinizi belirtmeli ve bu açıklamalara sadık kalmalısınız. Zamanı uzattığınızda terk edildiğini düşünecektir. “Olsun geldim ya” deseniz bile o her gidişinizde ya geri dönmezse diye kaygılanacaktır. Çocuğunuzun okul korkusunu aşmasında okulun da büyük bir rolü vardır. Öğretmen, okulu sevdirmeli, okulun ne işe yaradığını çocuğun algılayacağı bir biçimde anlatmalıdır.

    “Eğer siz, çocuğunuzu okulda yalnız bırakacağınız için kaygılıysanız çocuğunuzdan rahat olmasını beklemeyin”

    Okul Korkusunda en sık görülen nedenler:

    – Okul korkusunun kaynağı genellikle anneden ya da anne yerine geçen kişiden ayrılma korkusudur.

    – Ayrı kalma kaygısı anne ve babada varsa çocuk bu kaygıyı öğrenmiştir.

    – Çocuk kendi yokluğunda anne ya da babasına bir şey olmasından korkmakta ya da kendisini terk edip gideceklerinden korkmaktadır.

    – Anne ve baba çocuğu kendilerine bağımlı yetiştirmişlerse, çocuğun özgüvensizliği okuldan korkmasına neden olur.

    – Çocuk yalnız başına kendisini güvensiz hissetmektedir.

    – Okul korkusu geliştiren çocuklar genellikle başarı kaygısı olan, uslu, uyumlu, aşırı onay bekleyen çocuklardır. Bu kişilik özelliklerine sahip çocuklarda tetiği çeken bir etken hastalığı başlatır (ailede hastalık, ailede sosyoekonomik bir kriz, kardeş doğuşu, göç, bir kayıp, okul veya öğretmen değişikliği, okulda onurunu, bedeninin tehdit eden bir durum gibi).

    Bu nedenlerden de anlaşılacağı gibi erken çocukluk döneminde sürekli anne- baba desteği almış, sorumluluk verilmemiş, sorumluluk almadığı için özgüveni gelişmemiş çocukların Okul Korkusu yaşaması daha olasıdır. Ama bu her şeyin sonu değil elbette. Çocuklar doğru bir yaklaşımla her şeyi daha hızlı öğrenebilirler. Bunun için tutarlı ve samimi olmak yeterlidir. Çocuğunuza okulu sevdirebilirseniz ve okula ne olursa olsun gitmesini sağlarsanız okula alışabilir.

    Okul korkusu sıklıkla okula yeni başlayan çocuklarda görülür. Ancak daha ileri yaşlarda görülme olasılığı da vardır. Aile içi sorunlardan, okuldaki olumsuzluklardan ya da sınıfta yaşadığı bir kaygıdan kaynaklanabilir.

    BELİRTİLER:

    – İsteksizlik, alınganlık ve sinirlilikte artış varsa,

    – İştahsızlık ve uykuda huzursuzluk varsa,

    – Okula karşı ilgisiz ve tepkisiz davranıyorsa,

    – Okulda ve evde nedensiz yere ağlamaya, kavga etmeye ve dikkat çekmeye çalışmaya başladıysa,

    – Evde kalmak ve okul ödevlerini kaçırmak arasında seçim yapamayıp aşırı kaygılı olduysa,

    – Sık sık hasta olmadığı halde baş veya karın ağrısı bahane ederek şikayet ediyorsa,

    – Okula giderken ağlama, hastalanma ya da okula gitmeyi istememe davranışları geliştiriyor ve evde kalmasına izin verilince bunlar birdenbire kayboluyorsa,

    – Okula gitmediği için suçluluk duyuyorsa,

    – Okula devam ettiği zamanlarda iyi bir öğrenci olabiliyorsa; okul korkusundan şüphelenilebilir.

    “Çocuğunuza sevginizi her işini yaparak değil, ona sorumluluk vererek gösterin”

    ÖNERİLER:

    – Okula gitme konusunda ödün verilmemeli, mutlaka okula gitmesi sağlanmalıdır.

    – Çocuğa, okulun amacını açıklamak, okula gitmesi konusunda ailenin tüm fertlerinin kararlı ve tutarlı olması işe yarar. Okula gitmemesi halinde yapılan çalışmalardan geri kalacağı ve bunun kendisi için bazı aksaklıklara yol açacağını anlatmaya çalışılmalıdır. Çocuğun kendini terkedilmiş ve yalnız hissetmesine yol açacak davranışlardan kaçınmalıdır.

    – Korkusu yüksek bir seviyede ise ilk hafta okula birlikte gidip dönüşte almaya geleceğinizi belirtebilirsiniz. Tutarlı olursanız onu terk etmeyeceğinizi anlar.

    – Okula gitmediğinden dolayı çocuğu suçlamamalı, korkusu ve gözyaşlarıyla alay edilmemelidir.

    – Vedalaşmaları çabuk ve kısa süreli tutarak, gerekli açıklamaları yapıp, ayrılıkların doğal olduğu hissettirilebilir.

    – Ona gününüzün nasıl geçeceğini anlatıp, onunla gününün nasıl geçtiği hakkında konuşmak her ikinizi de rahatlatabilir.

    – Çocuğa okula gitmesi gerektiği, zaman geçerse bu korkuya birde derslerden geri kalmış olmanın korkusunun ekleneceği söylenmelidir.

    – Çocuğun endişeleri, duyguları üzerinde konuşmak, hem sıkıntısını paylaşmasını hem de anlaşıldığını hissedip rahatlamasını sağlar.

    – Bu sıkıntılı durumun geçici olabileceği, kendisiyle aynı durumda olan başka çocuklarında olduğu anlatılabilir.

    – Okulla işbirliği yapılmalıdır.

    – Boş zaman ve oyun becerileri kazandırarak anne babaya bağımlılık azaltılabilir.

    – Arkadaş toplantıları düzenleyerek, sosyal beceriler kazanmasına fırsat tanınabilir.

    – Anne babanın beklenti düzeyini gerçekçi kılıp çocuğa zaman tanıması korkuyu yenmesini kolaylaştırabilir.

    – Çocuğun kendini terk edilmiş ve yalnız hissetmesine yol açacak davranışlardan kaçınılmalıdır.

    – Önerilenler doğrultusunda davranmanıza rağmen okul korkusunun devam etmesi halinde bir çocuk psikiyatristine başvurulması ve yardım alınması gerekebilir. Yapılan bir yanlış okul korkusunun devam etmesine ve sorunun büyümesine yol açabilir.

  • Yalan söyleyen çocuklarımıza nasıl davranmalıyız?

    -Çocuğun yalan söylemesiyle etkili bir mücadele için öncelikle yalanın ne tür olduğu bilinmelidir.

    -Yetişkinler çocuğa iyi birer örnek olmalı ve davranışlarında, çocuklarında görmek istemedikleri hatalara yer vermemelidirler. Yalan söylemeyi alışkanlık haline getirmiş bir çocukta altta yatan ruhsal bozukluklar mutlaka değerlendirilmelidir. Bazı kişilik bozukluklarında ve ruhsal hastalıklarda kişi yalan söylemeye daha yatkındır. Bir uzman gözüyle yalanın niteliği ele alınmalı ve önlem alıcı tedbirlere başvurulmalıdır.

    -Sık sık ne yaptıkları ya da ne gördükleri çocuklara anlattırılmalı, çeşitli bahanelerle davranışlarının nedenleri ve hataları sorulmalıdır. Artık yalan söylemedikleri saptanınca, yeniden eğitimde doğruyu söylemenin gerekliliği üzerinde durulmalıdır. Endişe düzeyi yüksek olan bir çocuk eğer kaygı ve çekingenlik yüzünden yalan söylememişse, ona güven verilmeli öfke ve kınama tepkilerinden kaçınılmalıdır.

    -Oluşmuş bir yalan karşısında mücadele, kötünün iyisini yapmaktan başka bir şey değildir. Yalan söyleme davranışını iyileştirmek önlemekten daha zordur. Önemli olan, çocuğu yalana itecek durumlara meydan vermemektir.

    -Çocuklarının kendileriyle birlikte ya da kendi yerlerine yalan söylemelerini isteyen ailelerin sayısı, ne yazık ki, az değildir. Bunlar davranışlarının sonuçlarını küçümser, haklı nedenler gösterirler, hatta bununla eğlenirler. Çoğunlukla yalan böyle bir örnekten kaynaklanır.

    -Yalanın engellenme biçimi çocukta gerilim yaratabilir. Aşırı kızgınlık, çocuğun yalanını engellemek açısından olumsuz bir davranıştır. Bu yolla yaratılan suçluluk duygusu, çocuğu yalandan uzaklaştıracak yerde, daha çok yaklaştırır.

    -Yalan söyleyen çocuk bu mücadeleyi anlamlı, onun iyiliği için böyle davranıldığını bilmelidir. Burada bir güç gösterisi değil, yardım söz konusu olmalı ve ona güven vermelidir.

    -Yalan kişiliğin bir eksikliği; bencilliğe ve kolaycılığa doğru bir çıkış, bireyi diğer insanlardan soyutlayıcı bir kendini reddetmedir. Yalanla mücadele yeterli değildir, aynı zamanda dürüstlük, açık yüreklilik, içtenlik ve sevgi için de savaşım verilmelidir. Bunlar bireye denge ve mutluluk getirirler.

    Sonuç olarak yalancılık tek başına değil, çevresel ilişkilerle birlikte ele alınmalıdır. Öncelikle çocukta yalancılığın gelişmesini kolaylaştıran nedenlerin bulunması gerekir. Sonra da aile çevresiyle işbirliği yapıp, çocuğa doğruluğun yararları, getireceği haz ve avantajlar elle tutulur biçimde öğretilmelidir.

    Yalansız günler dileğiyle…

  • Ders başarısı ve okul sorunu yaşayan çocuklar

    İlkokula başlayan çocuklarda okula başlama ile birlikte okulla ilgili sorunlar ortaya çıkabilir. Bunlar;

    okulda kurallara uymakta güçlük çekme

    okula gitmek istememe

    anneden ayrılmak istememe

    dikkatsizlik

    hareketlilik

    ders başına oturamama

    öğrenememe

    sınav kaygısı

    kendi güvenememe

    çekingenlik

    korkular

    şeklinde sorunlar ortaya çıkabilir. Bu sorunların varlığında çocuk, aile ve okul arasında çatışmalar yaşanabilir. Çocukların öğrenme becerileri, ders başarıları, kendine güvenleri aile ve arkadaş ilişkileri olumsuz etkilenebilir. Zamanında müdahale edilmez, doğru çözüm yolları aranmazsa sorunlar devam edebileceği gibi üzerine ek sorunlar eklenebilir. Anne ve babalar bu sorunların farkına varmalı, nedenlerinin anlaşılmasında ve sorunun çözümünde çocuk psikiyatristlerinden destek almalıdırlar.

  • Çocuk ve ergenler hangi ruhsal sorunlarla karşılaşabilirler?

    Çocuk ve ergenlerde bazen genetik ve bazen de olumsuz yaşam olayları, ruhsal hastalıkların ortaya çıkışını tetikleyebilir. Bazen de genetik yatkınlık nedeniyle ortaya çıkan ruhsal belirtiler, uygun olmayan ebeveyn tutumları ve olumsuz yaşam olayları ile şiddetlenebilir.

    dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu

    otistik bozukluk

    depresyon

    iki uçlu bozukluk

    intihar

    takıntılar

    tik bozuklukları

    davranım bozukluğu

    gelişim geriliği

    uyku bozuklukları

    yeme bozuklukları

    kaygı bozuklukları (çekingenlik, kaygılı olma, anneden ayrılamama, okul fobisi, panik bozukluk),

    travma sonrası stres bozukluğu

    madde kullanım bozuklukları

    çocuk ve ergenlerde görülen ruhsal bozukluklar olup çocuk ve ergenin, uyumunu, ilişkilerini, akademik becerilerini aynı zamanda ailenin yaşamını olumsuz etkiler. Aileler çocuklarında ruhsal sorunlar olup olmadığını anlamak için yaşıtlarından farklı özelliklerinin olup olmadığına dikkat etmeleri, bunları fark etmeleri ve bu sorunların çözümü için çocuk psikiyatristlerinden yardım almaları önemlidir.

  • Çocuklar büyürken ne zaman çocuk psikiyatrisi desteği gerekir?

    ÇOCUKLAR BÜYÜRKEN NE ZAMAN ÇOCUK PSİKİYATRİSİ DESTEĞİ GEREKİR?

    Çocuklar doğdukları dönemden itibaren farklı gelişim dönemlerinde farklı özellikler gösterirler. Bu dönemlerde belli yetenek ve becerileri kazanırlar. Anne ve baba çocuğun bu dönemlerdeki özelliklerini bildiğinde ve bu özelliklere uygun davrandığında çocuğun ruhsal gelişimi sağlıklı bir şekilde devam eder. Ancak uygun destek ve yaklaşımlar olmadığında ise ruhsal gelişimde sorunlar ortaya çıkabilir. Bu sorunlar;

    korkular

    inatçılık

    konuşmada gecikme

    hareketlilik

    kurallara uymama

    yeme sorunları

    uyku sorunları

    çiş-kaka kaçırma

    tikler

    kekeleme

    şeklinde ortaya çıkabilir.

    Çocuk ruh sağlığı uzmanları sorun olduğu dönemlerde ebeveynlere sorunların çözümünde yol gösterir ve çocuğun gelişimini tekrar sağlıklı bir yola girmesini sağlar.

  • Otizm spektrum bozukluğunun tanı ve tedavisinde bilinmesi gerekenler

    Otizm spektrum bozukluğu nedir?

    Otizm Spektrum Bozukluğu (OSB), sosyal-iletişimsel gelişimde yetersizlik, tekrarlayıcı davranışlar ve ilgilerle seyreden, erken çocukluk çağında başlayan bir nörogelişimsel bozukluktur. Son yıllarda yapılan çeşitli çalışmalarda OSB sıklığının %1’in üzerinde olduğu saptanmıştır. Cinsiyet açısından bakıldığında OSB’nin erkeklerde kızlardan 3-4 kat fazla görülmektedir.

    OSB terimi otizm, atipik otizm ve Asperger sendromunu içeren bir kategori olarak yıllardır kullanılmaktayken, resmi sınıflama sistemlerinde OSB tanımın yer alması Mayıs 2013’de olmuştur. Artık Otizmle ilişkili tüm bozukluklar için OSB tanımı kullanılmaktadır.

    Nedenleri nelerdir?

    OSB gelişiminde önemli bir faktör genetik yatkınlıktır. Genlerdeki değişkenlerin otizm nedenleri arasında en önemli rolü oynadığı kabul edilmektedir. Otizm tanısı alan çocukların beyin görüntülemelerinde erken yaşta bazı farklılıkların ortaya çıktığı ve yaşla birlikte bu farklılıkların değiştiği bulunmuştur. OSB etiyolojisinde çevresel faktörlerin de üzerinde durulmuştur. İleri anne baba yaşı üzerinde durulan etkenlerdendir. Yine özellikle yakın zamanda popüler bir şekilde suçlanan beslenme şekli, civaya maruziyet aşı gibi faktörlerin otizm gelişimine katkısı olduğu doğrulanmamıştır. Bu gün kabul edilen en önemli görüş, otizmin beynin erken evrelerinde gelişen, gen çevre etkişelimi nedeniyle ortaya çıkan, norogelişimsel bir hastalık olduğu yönündedir.

    Belirtileri nelerdir?

    Otistik bireyler, ortaya çıkan belirtiler, bu belirtilerin şiddeti çok değişkenlik gösterir.

    Otizmli olgularda genellikle belirtiler hayatın ilk ya da ikinci yılında ortaya çıkmaktadır. Dil gelişiminde gecikme, sosyal ilgisizlik veya çevreye karşı alışılmadık aşırı duyarlılığı içeren başlangıç belirtileri tipik olmaktadır. OSB olan çocukların yaklaşık dörtte birinin ebeveynleri çocuklarının birkaç anlamlı kelime söyledikten sonra konuşmayı bıraktığını ve sosyal becerilerinin gerilediğini ifade etmişlerdir.

    OSB tanısı konulan bebekler yaşamın ilk altı ayında diğer bireyleri daha az aramakta, onlara daha az bakmaktadırlar. Ayrıca bu dönemde bu çocuklarda sosyal gülümsemenin de az olduğu ve bu bebeklerin daha az ses çıkardığını ortaya konmuştur. İsmi seslenildiğinde bakmamanın sekizinci aydan itibaren OSB’li çocuklar ile OSB’li olmayan çocukları ayırt etmede yardımcı olmaktadır. OSBçocukları diğer çocuklardan ayırt eden özellikler; göz teması, sosyal ilgi ve gülümsemede yetersizlik, jest ve işaret kullanımında sınırlılık, ismi seslenildiğinde bakmama, taklit etme becerisinde yetersizlik, alıcı ve ifade edici dilde gecikme olarak tanımlanmıştır.

    2-3 yaş döneminde ise sosyal alanda en sık karşılaşılan belirtiler; göz temasının yetersizliği, sosyal oyunlara ve karşılıklı sosyal etkileşime azalmış ilgi düzeyi, ebeveynlerini duygudurumunu düzenlemek için daha az referans alma ve yalnız kalmaya eğilimli olmak olarak bildirilmiştir.

    4-5 yaş grubunda, yaşıtlardan farklılık, kısıtlı jest mimikler, başkaları ile etkileşime girmekte isteksizlik, yaşıt aramama ve yaşıt ile ilişki sürdürememe belirginleşmektedir. Normal gelişen bireylerde empati seviyesi erişkin düzeyine yaklaşmaktayken, bu grupta empati söz konusu olmamaktadır. Dil gelişimi ve iletişim sorunları OSB tanılı bireylerin sorunlarının önemli kısmını oluşturmaktadır. Dil becerilerinin geliştiği vakalarda ise tekrarlayan davranışlar ve yineleyici dil kullanımı, karşısındakinin konuşmasını yineleme, şahıs zamirlerini karıştırma, normal ses volümünün farklılaşması, sosyal etkileşim için dilin kullanımında sorunları içeren tarzda dil kullanımı normalden farklı olmaktadır. Konuşamayan grupta ise anlamsız sesler çıkarma bazen yeni kelime uydurma görülmektedir. Yine bu dönemde sallanma, kendi ekseninde dönme, parmak ucunda yürüme, garip el hareketleri, kanat çırpma gibi motor stereotipiler sık görülmekte; ayrıca törensel davranışlar örneğin oyuncak dizme, oyuncakların belli parçaları ile oynama söz konusu olmaktadır.

    Ergenlik döneminde normal zekâya sahip OSB tanılı bireyler, gruba ait olamama ve akran tacizi sebebi ile sıklıkla depresyon geçirmektedir. Zihinsel yetersizliği olan grupta ise bu dönemde temel belirtiler devam etmekte, sıklıkla öfke, dürtü kontrol sorunlarına, öz bakımda kısıtlılıklara, değişime dirence ve yıkıcı davranışlara sık rastlanmaktadır.

    Yine erken dönemden itibaren Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu olan grupta akademik becerilerde sorunlar, özel eğitimden faydalanamama ve davranış sorunları daha şiddetli görülmektedir. Özellikle belli dönemlerde ve ya mevsimlerde otizm belirtileri şiddetlenen, takıntıları artan, uyku problemleri artan grupta İki Uçlu Bozukluk açısından dikkatli olmak gerekmektedir. Otizmle ile birlikte ek psikiyatrik sorunlar hem otizm belirtilerini şiddetlendirmekte hem de gidişini olumsuz etkilemektedir.

    Asperger sendromunda ise, bireyler, otizm belirtileri göstermekle beraber daha üst düzey bir işlevselliğe sahiptirler. Yaşamın ilk yıllarından itibaren dil becerileri iyidir. Bilişsel becerilerinde gecikme yoktur. Asperger sendromlu bireyler, normal dil gelişimine sahip olan, ancak sosyal etkileşim davranışlarıyla, tekrarlayan törensel davranışlarıyla otistiklerle aynı özellikleri gösteren bireyler olarak tanımlamaktadır. Bu çocukların okul öncesi dönemde özel ilgi alanları vardır ve bu ilgi alanları bazen günlük hayata dairken bazen alışık olunmayan konulara aittir. Yine günlük yaşama ait yada alışık olunmayan konulara ait takıntıları, günlük rutinleri vardır. Yaşla birlikte yaşamaya başladıkları sosyal ilişki zorlukları belirginleşir. Yaşla birlikte özellikle ergenlik döneminde kendi ilgi alanları ile vakit geçirmeye başlar ve daha çok ilgi alanlarıyla ilgili konularda konuşurlar. Başlangıçtan itibaren hareketlilik, dikkat sorunları, kaygılı olma, motor sakarlık, uyku beslenme sorunları yaşayabilirler.

    Tedavi süreci nasıldır?

    Otizmin bilinen bir tedavisi olmadığı için, klinisyenler bireyin işlev düzeyi ve problemli alanlarına uygun müdahale ve tedavi programları geliştirirler.Çocuğun ve ailenin baş etmelerine aktif katkıda bulunurlar. Temel yaklaşım eğitsel yaklaşımlardır. Bu eğitsel yaklaşımlar sosyal-iletişimsel alanda gelişmeyi, istenmeyen davranışları azaltmayı, yeni beceriler kazandırmayı hedefler.

    OSB’de temel belirtileri iyileştiren bir ilacın henüz geliştirilmemiş olmasına rağmen, bu grupta eşlik eden davranışsal sorunlar için ilaç kullanımına sık rastlanmaktadır. İlaçlar sinirlilik, öfke, uykusuzluk, davranış sorunları, tekrarlayan hareketler, tik, sosyal etkileşim, kaygı, korku, moralsizlik, takıntı, hiperaktivite ve dikkat sorunlarında yararlı olmaktadır.

    Gidişatı nasıldır?

    Tedavi öncesi zeka seviyesi, erken yaşta tedaviye başlanması, tedavinin miktarı-tedaviye devam edilme süresi, aile özellikleri, sosyal kaçınma tedaviye yanıtta önemli belirleyiciler olarak tanımlanmıştır. Normal zekalı otizmi olan bireylerin beşte birinin kendi başına yaşadığı %40’a yakınının üniversiteyi bitirebildiği belirtilmiştir. Daha ağır işlev düzeyindeki otizm tanılı bireylerin ise çoğunluğu destekle yaşamlarını sürdürmektedirler.

  • Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu nedir? Ailelerin izleyeceği yol ne olmalıdır?

    (DİKKAT EKSİKLİĞİ OLAN ÇOCUKLARI BEKLEYEN SORUNLAR VE ÇÖZÜM YOLLARI)

    Çocuklar okul hayatına başladığı günden beri bazen de sonradan ortaya çıkan bazı nedenlerle ders başarısında güçlükler yaşayabilirler. Bu sorunların başında çocukların ders çalışırken ve ya okulda öğretmenini dinlerken dikkatini toplamada güçlük yaşaması, ders çalışmayı sürdürmekte zorluk yaşaması, sınavda dikkat sorunları nedeniyle çalışsa bile düşük başarı göstermesi sayılabilir. Yine yerinde oturmakta güçlük çeken, sabırsız çocukların ders çalışmayı sürdürmesi daha zor olacaktır. Bazen dikkat sorunu ile birlikte çocuklar öğrenme güçlükleri nedeniyle okul başarısında sorun yaşayabilirler. Dikkat, hareketlilik ve sabırsızlık yakınmaları olan çocuklar sıklıkla aile ve arkadaş ilişkilerinde de sorun yaşayabilirler. Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) denilen bu durum çocuk ruh sağlı sorunları içerisindeki sıklığı %8-12 arasındadır. DEHB’da yaş ilerledikçe okul başarısındaki sorunlara, dikkat sorunlarının devam etmesiyle birlikte ders çalışma isteksizliği, sinirlilik, kaygı, kendine güvenmeme, mutsuzluk eklenebilir. Bu durumlarda öncelikle çocukların yaşadığı dikkat, hareketlilik, sabırsızlık ile ilgili sorunların çözümlenmesi önemlidir. Bu sorunlar çözümlendiğinde çocuklar derslerde başarılı olduklarını gördüklerinde kendine güvenleri artacak isteksizlikleri ve kaygıları azalacaktır. Bu sorunların çözümü için anne babaların çocuklarındaki güçlüklerin farkına varmaları önemli olup, bu sorunların çözümü için çocuk psikiyatrsitine başvurmaları gereklidir. Çocuk psikiyatristleri öncelikle ders başarısındaki sorunun neden kaynaklandığını, psikiyatrik değerlendirme yaparak bazen de bazı ölçekler ve testler uygulayarak araştıracaklardır. Bu sorunun nasıl çözüleceğine yönelik aileyi ve çocuğu bilgilendirecektir. Sorunun çözümüne yönelik uygun tedaviyi başlayacaklardır. Yine ailenin çocuğa yaklaşımı, çocuğun kendisinin bu sorunla nasıl baş edeceğine yönelik aileye ve çocuğa yol göstereceklerdir.

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu olan çocukların dikkat, hareketlilik ve sabırsızlık yakınmaları nedeniyle, sonunu düşünmeden hareket ettikleri, kaza ve ciddi yaralanmalara daha sık (yarıya yakını) maruz kaldıkları bilinmektedir. Bu kaza ve yaralanmalar sıklıkla kemik kırıklıkları, yumuşakn doku yırtılmaları, kafa travması şeklinde olmakta ve en sık da ortapedik mudahaleyi gerektirmektedirler. Aileler çocuklarındaki DEHB’ğunu tedavi ettirmekle çocuklarının hem okul başarısını ve ilişki sorunlarını çözecek, hem de gelecekteki ek ruhsal rahatsızlık ve ciddi kaza riskini önleyeceklerdir.

  • Çocuk ve gençlerde şiddete eğilim, bunu etkileyen faktörler ve önlemler

    Bilgisayar oyunları, internet kullanımı ve televizyon, çocukve gençlerde şiddete eğilim yaratır mı?

    Çocukluk dönemi özdeşimlerle, değerlerin öğrenildiği bir dönemken, ergenlik dönemi bu özdeşimlerin, değerlerin gözden geçirildiği yeni değerler kazanıldığı, kimliğin şekillendiği bir dönemdir. Bu dönemlerdeki şiddet içerikli filmler ve oyunlar gencin değer yargılarını ilişki biçimlerini derinden etkileyecektir. Medyanın şiddet davranışlarını hayatlarının bir parçası olarak sunduğu kahramanlar, çocuklar ve gençler için özdeşim nesnesi olabilecektir. Bu etkilere maruz kalan çocuk ve gençlerde şiddet içerikli davranışlar artacaktır. Çoğu zaman dünyayı tehlikeli bir yer, kurallarını kendilerinin koyduğu, bu şiddet içerikli kurallara uyulduğunda başlarına bir şey gelmeyeceği yada başlarına gelecek cezai sorumlulukların önemsizliği, yada karşılarında şiddet uyguladıkları kişilerle ilgi empati eksikliği söz konusudur. Televizyon maruziyetine bağlı şiddet eğilimi bu maruziyete uğramayan çocuklara göre şiddet eğilimini yaklaşık 10 kat kadar arttırmaktadır. Etkilenme her yaş için söz konusudur.

    Son yıllarda çocuklar ve gençler arasında şiddet eğiliminin arttığını, medyada yer alan haberlerle birlikte görüyoruz. Bu hem değişen dünya ve aile yapısından, medyadaki şiddet içerikli programlardan, hem de yakın zamanda ciddi bir sorun haline gelen internette şiddet içerikli oyunlardan kaynaklanmaktadır. Şiddete maruz kalma, televizyondaki şiddet içerikli sahneler ve bilgisayatraki şiddet içerikli oyunlar, ailenin ve özellikle çocuk ve gençlerin şiddete yönelik algısını değiştirmektedir. Şiddeti televizyon veya internette görmek ve tanık olmak, şiddeti normalleştirmeyi beraberinde getirir. Bu programlardaki şiddet uygulayıcılarının kahramanlaştırılması, ceza almamaları, şiddet uyguladıkları kişilere karşı empati eksiklikleri, şiddet uygulanan kişilerin yaşadıkları acının yansıtılmaması ya da normalleştirilmesi, şiddet uygulanan kişilerin bunları hak ettiği şeklinde algının yaratılması, şiddetin ceza aracı olarak kullanılmasının normalleştirilmesi, adalet sisteminin hiç konu edilmemesi, çocuk ve gençlerin dünyaya, adalete ve vicdana yönelik algılarının-değerlerinin değişmesine neden olmaktadır. İdealize ettikleri kahramanların davranışlarını model alan çocuk ve gençler televizyonda seyrettikleri çizgi film, dizi sinemelardaki kahramanları yada internette oynadıkları oyunları gerçek dünyada sahnelemektedirler.

    İnternet kullanımı çocuğun ve gencin şiddete eğilimini arttırır. Aynı zamanda yaygın internet kullanan çocukların sosyal gelişimleri aksayabilir, daha kaygılı ve daha düşük özgüvenli olmalarına, akademik başarılarının düşük olmasına, okula devam güçlükleri yaşamalarına da neden olabilir. Gençlerin kendi davranışlarını kontrol etmekte zorlanmaları, sorun durumlarda başa çıkma yollarını bilmemeleri, öfke kontrolü ve etkili iletişim sağlayamamarı gibi durumlar da şiddet eğilimlerini artırabilir. İnternet kullanımı aynı zamanda öfke kontolü ve etkili eiletişim becerileri, sorun çözme becerilerini olumsuz etkileyerek de şiddet eğiliminde rol oynar.

    Çocukların ve gençlerin yaptıkları sosyal faaliyetlerin kısıtlı olması şiddete eğilimi etkiler mi?

    Bazen sosyal olarak daha çekingen çocuk ve gençler daha az sosyal faaliyetlere ortamlara katıldığı gibi bazen de daha fazla internette kullanmak gencin sosyalleşmesini azaltır. Her iki durumda sorundur ve çözülmesi gerekir. Çocuk ve gençler hem enerjilerini atabilecekleri, sosyal etkileşimde bulanabilecekleri hem de yaratıcılıklarını ve ilgi alanlarını geliştirebilecekleri sosyal faliyetlerde bulunmaları önemlidir. Sosyal destekleri daha iyi olan, sosyal ortamlarda daha fazla zaman geçiren çocuk ve gençler kendilerini daha güvenli hissedeceklerdir. Aynı zamanda ruhsal olarak sağlıklı gelişeceklerdir, daha yaratıcı ve daha başarılı bireyler olacaklardır.

    Günümüzde sosyal faaliyetlere az katılan, internette daha fazla zaman geçiren özellikle şiddet içerikli oyunlarla fazla zaman geçiren gençlerde şiddete eğilimin olduğunu yukarı da da belirttim. Şiddet; öğrenme yoluyla edinilen bir davranıştır. Çocukların şiddeti öğrendikleri alanlar ortadan kaldırılır, tam tersine sorunlarla baş etme, çözüm üretme biçimleri değiştirilirse şiddet davranışına başvurmaları da azalacaktır. Gençleri internetten uzaklaştırmanın bir yolu onun yerine koyabilecekleri, eğlenceli bulabilecekleri (gencin de katılmayı kabul ettiği, yapmak istediği) yeni aktiviteler koymaktır. Bu nedenle gencin kendisinin de ilgi duyduğu, sanat, spor, bilim gibi faliyetler, gencin sosyalleşmesine, internet ortamı dışında gerçek arkadaşlıkler ve iletişimler kurmasına yol açacaktır. Bu faliyetler içerisnde çocuk aynı zamanda “sorun çözme becerisini” geliştirmeyi öğrenecektir. Böylece bu faaliyetlere katılımla, hem şiddet eğiliminin azalmasına hem de ruhsal olarak daha şağlıklı, başarılı ve yaratıcılık yönleri gelişkin bireyler ortayaçıkacaktır.

    Çocuk ve gençlerin şiddete eğilimleri artıyor mu?

    Dünyanın ekonomik ve sosyal yapısının değişmesi, savaşlar, çevresel maruziyetler, olumsuz yaşam olayları ruhsal hastalıkları da etkilemektedir. Bazı ruhsal hastalıklarda yaygınlığın daha artmasına neden olmaktadır. Yine şiddetin önce ekranlarda, sonra hayatın içinde normalleştirilmesi, eğilimin artması, şiddet içeren davranışlar şeklinde ya da bazı hastalık belirtilerine de yansıyatrak-eklenerek başvuruların artmasına neden olabilir. Çocuk ve ergen ruh sağlığı ve hastalıkları polkliniklerinde şiddet içerikli davranışlarla başvuru olduğunda, genellikle altta yatan ruhsal bozukluklar söz konusudur. Özellikle davranım bozukluğunda başkasına yöneltilen şiddet söz konusuyken, depresyon ve iki uçlu bozukluklarda kişinin kendine ve başkasına yönelliği şiddet söz konusudur. Şiddete eğilim ruhsal yakınmaların nedenlerinden biri olsun ya da olmasdın çocuğun yaşamına, okul hayatına zarar vercek geri dönüşümsüz (kendine yada başkasına zarar verme, adli olarak başının derde girmesi, okuldan atılma gibi) sonuçlara neden olabilecektir. Aileler eskiden şiddet içerikli davranışları olmayan çocuklardaki artmış şiddet davranışları için çocuk psikiyatristlerine başvurmalı, bunun altında yatan nedenlere yönelik tedavi desteği almalıdırlar.

    Bir çocuğun şiddete eğilimi olup olmadığı nasıl anlaşılır? Bu noktada aileler ve öğretmenleri nelere dikkat etmeli?

    Bir sorunu başlamadan çözmenin yolu ona neden olan riskli durumları bilip, kötü sonuç oluşmadan müdahale etmektir. O nedenle şiddeti doğuran nedenleri, biz öğretmen ve anne-babalar öğretirsek şiddet davranışları ortaya çıkmadan önlenebilir. Yukarıda en çok tartıştığımız konu internetti. Yani çocuğun izlemesi, öğrenmesi yoluyla şiddet davranışını uyygulaması. Diğer nedenleri tanık olma yani anne babanın kendi arasındaki şiddete tanık olması, ya da bizat kendisinin maruz kalması olarak sayılabilir. Yine akran grupları, engellenmeye dayanamama, öfkesini kontrol edememe, sorun çözme becerisinin gelişmemesi, sorunlara başa çıkamaması ve bazı ruhsal hastalıklar şiddet davranışı için risk oluşturan durumlardır. Bu durumların varlığında çocuğun şiddet davranışı göstermesini engellemek için erken önlemler alınabilir. Ailede şiddetin önlenmesi, internetin kontrolu, kısıtlanması, iyi bir sosyal etkileşim ve sosyal destek, yukarıda sayılan faaliyetler, okul ve öğretmen desteği sağlanarak şiddet davranışının ortaya çıkması engellenebilir. Şiddet davranışı gösteren çocuk ve gençlerde ise bir çocuk psikiyatristi tarafından bu davranışın nedenlerine ve önlenmesine yönelik kapsamlı bir değerlendirmeye ihtiyaç vardır.

    Aileler bilmelidirler ki şiddet içeren programlara maruziyet çocuklarını etkileyebilir, şimdi yada gelecekte şiddet, saldırganlık içeren davranış göstermelerinie neden olabilir, artırabilir. Anne babalar bazen çok dikkat etse de bu maruziyeti engellemek mümkün olmayabilir. Aileler, internet ve televizyonda şiddet içeren programlardan çocuklarını korumalıdırlar. Çocuklarının davranışları, çocuğun kendisine ya da başkalarına zarar veriyorsa çocuk psikiyatristlerinden destek almalıdırlar.

    Yine bazı ruhsal hastalıklarda çocuğun kendine ya da başkalarına yönelik şiddet içeren davranışları olabilir. Aileler bunların normal olmadığının, ruhsal sorunların bir belirtisi olabileceğini bilmeli, farkına varmalıdırlar. Çocuk psikiyatristlerinden bunların nedenlerini anlamaya ve çözümüne yönelik yardım almalıdırlar.

  • Çocuk ve ergen ruh sağlığı ve hastalıkları

    Çocuklar doğdukları dönemden itibaren farklı gelişim dönemlerinde farklı özellikler gösterirler. Bu dönemlerde belli yetenek ve becerileri kazanırlar. Bu becerileri kazanırken ebeveynlerin ilgi destek ve uyarılmalarına ihtiyaç duyar, bu ilgi vedestekle bu yeteneklerini basitten karmaşığa doğru geliştirirler. Örneğin agulamaya başlayan çocuk heceleri, sonra kelimeleri, sonra da cümleleri söyler. Anne ve baba çocuğun bu dönemlerdeki özelliklerini bildiğinde ve bu özelliklere uygun davrandığında çocuğun ruhsal gelişimi sağlıklı bir şekilde devam eder. Ancak uygun destek ve yaklaşımlar olmadığında ise ruhsal gelişimde sorunlar ortaya çıkabilir. Çocuk ruh sağlığı uzmanları sorun olduğu dönemlerde ebeveynlere sorunların çözümünde yol gösterir ve çocuğun gelişimini tekrar sağlıklı bir yola girmesini sağlar.

    Genetik ve çevresel nedenlerle çocuklarda bazı ruhsal rahatsızlıklar görülebilir. Bazen genetik yatkınlığı olan çocuklarda, uygun olmayan ebeveyn tutumları ve olumsuz yaşam olayları bu ruhsal hastalıkların ortaya çıkışını tetikleyebilir. Bazen de genetik yatkınlık nedeniyle ortaya çıkan ruhsal belirtiler, uygun olmayan ebeveyn tutumları ve olumsuz yaşam olayları ile şiddetlenebilir. Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu, davranım bozukluğu, tik bozukluğu, konuşma bozuklukları, çiş- kaka kaçırma, otistik bozukluk, gelişim geriliği, depresyon, iki uçlu bozukluk, intihar, takıntılar, madde kullanımı, yeme bozuklukları, kaygı bozuklukları (sosyal fobi, yaygın anksiyete bozukluğu, ayrılık anksiyetesi, okul fobisi, panik bozukluk), travma sonrası stres bozukluğu, madde kullanım bozuklukları, uyku bozuklukları, psikotik bozukluklar… çocuklarda görülen ruhsal bozukluklar olup bu bozukluklar başta çocuğun, uyumunu, ilişkilerini, akademik becerilerini aynı zamanda ailenin yaşamını olumsuz etkiler. Bu bozukluklar ortaya çıktığında çocuk psikiyatrisine başvurulduğunda, yapılan değerlendirmeler sonrasında, uygun destek, yaklaşım ve tedavi ile çocuğun okul, sosyal ve aile yaşamındaki olumsuz etkilenmesi azaltılabilir ya da düzeltilebilir. Ancak bu ruhsal rahatsızlıklar tedavi edilmediğinde ise, çocuğun şimdiki ve gelecekteki yaşamını olumsuz etkiler. Bu nedenle ailelerin çocuklarındaki ruhsal belirtiler için dikkatli olması, bu belirtiler çocuğun yaşamında olumsuz sonuçlar doğurmadan psikiyatrik destek almaları önemlidir.

    Aileler çocuklarında ruhsal sorunlar olup olmadığını anlamak için yaşıtlarından farklı özelliklerinin olup olmadığına (geç konuşma, fazla hareketli olma, derslerde dikkatini sürdürememe, öğrenmede güçlük yaşama, kurallara uymakta güçlük çekme gibi) dikkat etmeleri, bunları fark etmeleri ve bu sorunların çözümü için çocuk psikiyatristlerinden yardım almaları önemlidir. Yine çocuklarının her zamankinden (eskiden beri olan özelliklerinden farklı olarak) daha fazla sinirli olması, mutsuz olması, isteksiz olması, uyku sorunları yaşaması, takıntılarının, tiklerinin olması, sıkıntılı ve kaygılı olması, daha fazla hareketlenmesi, çok konuşması, enerjik olması, yeme sorunlarının olması, kilo alması, madde kullanması, kendine güvensiz olması, endişeli, korkulu olması, çiş-kaka kaçırması, tırnak yemesi, kendine ve çevresine zarar vermesi şeklindeki yakınmaları başladığında bunların ruhsal rahatsızlıklardan kaynaklanıyor olabileceğini fark ederek uygun psikiyatrik destek için baş vurmalıdırlar. Bu yakınmalarla baş vuran çocukların ayrıntılı değerlendirmesi yapılıp, neden olan durumlar araştırılıp uygun tedavi desteği sağlandığıda yakınmaları büyük olasılıkla azalacak yada düzelecektir. Aileler bilmelidir ki ruhsal rahatsızlıklarla çocuğun uzun zaman geçirmesi hem bu ruhsal rahatsızlığının çocuğa daha fazla zarar vermesine neden olacak hem de yeni ruhsal rahatsızlıkların gelişmesine zemin yaratacaktır. Bu nedenle aileler çocuklarında olan davranış ve duygusal değişiklikleri zamanında fark edip zaman geçirmeden psikiyatrik destek almalı, ruhsal sorunlar daha şiddetlenmeden ve yeni ruhsal rahatsızlıklar tabloya eklenmeden hızla tedavi arayışına girmelidirler.

    Çocuk ve ergenler gelişim özelliklerinde yada ruhsal nedenlerle sorun yaşadıklarında aile okul ve sosyal ilişkileri de olumsuz etkilenir. Bu sorunlarla baş etmek çocuk ve aile için güçleşir. Aileler kendilerini çaresiz, tükenmiş hissedebilir ve çocuklarıyla yoğun çatışmalar yaşayabilirler. Yine bazen anne babalar, sorunlar karşısında çocuklarına nasıl davranacakları konusunda güçlük yaşayabilirler. Aynı şekilde çocuklar da aileleriyle didişir, yoğun sorunlu bir ilişki tarzı geliştirebilirler. Bu gelişimsel ve ruhsal sorunlar bir aile çatışması, ilişki sorunu yumağı haline gelebilir. Gelişimsel ve ruhsal sorunlar hakkında ailenin bilgilendirilmesi, uygun yaklaşımlar konusunda rehberlik edilmesi, primer ruhsal sorunun çözümü, aynı zamanda ailenin çocukla-çocuğun aile ile karşılıklı yaşadığı ilişki sorunu yumağını da çözecektir. O nedenle aileler hem gelişimsel ve ruhsal sorunların aile ilişkisine olumsuz etkisinin farkına varmalı ve uygun psikiyatrik desteği almak için bir çocuk psikiyatristi uzmanına başvurmakta gecikmemelidirler.

    Çocuk ve ergen ruh sağlığı polikliniğinde, çocuk ve gençlere gelişim özellikleri, gelişim sorunları ve tüm ruhsal sorunları açısından gerekli psikometrik testler ve kapsamlı ruhsal değerlendirme yapılarak uygun tedavi yaklaşımlarıyla çocuk ve gençlerin ruhsal sorunlarının azaltılmasında yada düzeltilmesinde destek sağlanacaktır.

  • Çocukta mizaç

    Çocuğun baştan getirdiği eğilimleri daha çok mizaç olarak düşünürüz. Genel olarak çocuğun genetik getirdiği özellikler diyebiliriz. Bebekken bile insanlar bazı davranışları farklılık gösterebilir. Bu o insanın mizacına göre verdiği tepkidir. Çocuk ve ergen psikiyatrisin de çocukların mizacına göre değerlendirmek önemlidir. Mizaç daha çok insanın kendisine özgü bir durumdur. Onu diğer insanlardan ayırır. Kişilik özellikleri de bu mizacın üzerine oturur.

    Çocukta mizaç davranışları yönlendirir ve insanda davranış farklılıklarını yapan durumdur. Temelde var olan mizaç özellikleri çevresel etkilerle şekillenerek bizim davranış modelimizi oluşturur.

    Kişilik daha çok gelişen değişen özellikler göstermekle birlikte mizaç daha sabit eğilimleri gösterir. Ama çevresel etkenlerle insanın kişiliğini etkiler. Mizaç özellikleri temel yapı taşını oluşturur. Bebeğin ailesi, çevresi , yaşadığı olaylar bu mizaç üzerine kişiliğinin gelişmesini sağlar. Çocuğun genetik alt yapısı üzerine kurduğu temeller davranışsal özelliklerini oluşturur. Böylelikle çocuğun kişilik özellikleri belirmeye başlar.

    Yaşamın ilk yılları kişilik gelişimi için çok önemlidir özellikle ilk 5 yılda kişilik özelliklerinin temelleri atılır. Bu dönemde yaşanan olayalar , ailenin çocuğa davranışı ve bu konuda yapılan olumlu ve olumsuz davranışlar çocuğun gelecek yaşamını ve karakterini etkileyecektir.

    Çocuk psikolojisinde çocuğun mizacını göz önüne almadan yapılacak çocuk psikolojik eğitimi hatalı olacaktır. Özellikle anne babaların çocuğun mizacına göre davranmayıp kendi kafalarındaki ideal çocuğu yaratmak, yada kendi kişiliklerine benzer bir kişilik oluşturma çabaları; çocuğun farklı ve mizacına göre ideal bir karakter gelişimini sekteye uğratacaktır. Belki ilerde de çatışmalı anne baba ilişkisi oluşturacaktır.

    Sağlıklı bir anne baba davranışı ise çocuğunun mizacına göre ona alternatifler sunarak kişiliğinin gelişmesini sağlamasıdır. Böylelikle çocuk çevre ve aile ilişkilerinde sağlıklı bir kişilik geliştirerek başarılı olacaktır. Çevrede onu sağlıklı bir şekilde içine alacaktır.

    Şunu unutmamak gerekir ki mizaç doğuştan getirilen temel yapı taşıdır. Üzerine iyi bir kişilik geliştirilirse herkeste bir potansiyel vardır. Aksi taktirde kişilik bozuklukları gelişir ki buda insan ve çevresi ile ilişkiler derin bir şekilde olumsuz yönde etkiler.