Kategori: Çocuk ve Ergen Psikiyatristi

  • Down sendromu olan çocukların ruh sağlığı

    Down sendromu

    Gelişimsel gerilik ve gelişimsel gerilikle beraber olan pek bozukta görülen ruhsal sorunlarla ilgili yazı varken Down sendromu olan çocukların ruhsal durumları ve etkilenmeleri ile ilgili çalışma ve yazı çok azdır. Dolayısı ile bu konudaki bilgilerimiz de azdır. Otizm spektrum bozukluğu ile ilgili yayınların nispeten çokluğunu göz önüne alındığında down sendromlu çocukların ruh sağlıkları ile ilgili konunun ihmal edildiğini söyleyebiliriz. Yine benim klinik deneyimime göre yazınla birlikte Down sendromlu çocukların en aza yarısı ruhsal sorun yaşarken, ruh sağlığı polkliniklerine baş vuruları ne ihtiyaçları olan duhsal desteği almaları da oldukça azdır.

    Down sendromu kronozomal hastalıklar arasında en sık görülendir. Down sendromu ile doğan kişilerde, birden fazla konjenital malformasyon ve tıbbi komplikasyonlar görülür. Bütün etnik gruplarda ve sosyoekonomik düzeylerde görülebilmektedir. Sıklığı 700 canlı doğumda birdir. Trizomi 21 ile sonuçlanan kromozom anomalilerinin yarısından fazlası gebeliğin ilk trimestinde düşük ile sonlandığından tüm gebeliklerdeki trizxomi sıklığı yaklaşık 1/200-250 olduğu tahmin edilmektedir.

    Tablo 1: Anne yaşı- canlı doğumda trizomi 21 için risk sıklığı*

    Anne yaşı – Down sendromu görülme sıklığı

    25 y 1/1350

    30 y 1/890

    35 y 1/355

    40 y 1/97

    45 y 1/23

    *Bay CA ve Steele MW Atlas of pediatric physical diagnosis. Genetic Disorder and Dysmorphic Conditions sf 11 kaynağından alıntılanmıştır.

    Anne yaşının down sendromu gelişimindeki rolü henüz tam olarak açıklanamaktadır. Halen 35 yaş üzeri bebek sahibi olma en önemli risk faktörü olarak tanımlanmaktadır. Buna karşın tüm down sendromlu bebeklerin % 85′ i anne yaşı 35 yaşın altında olan annelerdir. Bu durumun nedeni olarak genç yaş grubunda yüksek sayıdaki çocuk sahibi olma gösterilmektedir. Yani ileri yaş bir risk faktörü olmayı sürdürürken erken yaşta çok sayıda çocuk sahibi olma ve bu nedenle erken yaştaki doğumlarda da yüksek oranda down sendromu görüldüğü ileri sürülmektedir.

    Klinik bulgular

    Down sendromunda doğumdan sonra yapılan klinik değerlendirme ile tanı kolaylıkla konulabilir. Hipotoni, zayıf moro refleksi, boyunda fazla cilt katlantısı, basık yüz görünümü, yukarı eğimli palpebral aralıklar, anormal yapıda kulak kepçesi, beşinci parmak klinidaktilisi, avuç içinde tek palmar çizgi bu dönemde oldukça sık rastlanılan bulgulardır.

    Down sendenromunda görülen yüz anomalileri dışında zihinsel ve fiziksel gelişimle ilgili sorunlar da ortaya çıkar. Etkilenmiş bireylerde sıklıkla hafif ya da orta derecede zihinsel gerilik eşlik eder.

    Down sendromlu çocukların en önemli sağlık sorunları olarak doğumsal kalp hastalıkları, gasstroözofageal reflü, sık geçirilen kulak enfeksiyonları, işitme kaybı, obstrüktif uyku apnesi, troid bozukluklarıdır. Demans ise 30′ lu yaşlarda down sendromlu hastaların tümünde görülür. Lösemi riski de toplumda görülenden daha yüksektir.

    Gelişimsel spektrumun diğer ucunda, Down sendromlu küçük çocuklar genel oranlardaki yıkıcı davranışların yanı sıra ayırıcı sosyal, motivasyonel ve dikkat profillerinin daha düşük olduğu görülmektedir.

    Down sendromlu hastaları takip eden doktorlar iki sorunla baş etmeye çalışırlar. İlki, uygun destekleyici önlemlerin kullanılması ve özel eğitim yoluyla hastaların bilişsel performansların arttırılmasıdır. İkinci zorluk ise engelliliği kötüleştirebilen ve herhangi bir yaşta (ruhsal sorunlar, uyku apnesi, epilepsi) ortaya çıkabilen komplikasyonları tedavi etmektir. Özellikle ortaya çıkan ek ruhsal hastalıklar ve regresyon (gerileme) açısından dikkatli olmak ve gerekli müdahaleleri yapmak önemlidir.

    Down sendromu hakkında yanlış bilinenler ve gerçekler

    Yanlış bilinenler

    Gerçekler

    Genetik bir hastalıktır

    Kromozomal bir farklılıktır

    Hücre bölünmesi sırasında yanlış bölünme sonucu 21. kromozom çiftinde fazladan bir kromozom yer alması ile meydana gelir.

    Nadir görülen bir bozukluktur

    Down sendromu nadir değildir

    700 doğan bebekten birinde görülür

    Tüm gebeliklerdeki trizomi sıklığı yaklaşık 1/200-250

    Anne yaşının 35′ ten büyük olması risk faktörü oluşurur.

    Down sendromu çocuklar ve ebeveynleri yanlızdır

    Down sendromu çocuğu olan ebeveynler ilgili derneklerde çocuğun yaşayacağı güçlükler, sağlık, sosyal ve hukuksal haklar konusunda ve aile desteği konusunda danışmanlık ve yardım alabilirler. Bu konuda gönüllü çalışan yazar tarafından ulaşılan dernek adresleri aşağıda verilmiştir.

    Türkiye Down Sendromu Derneği; http://www.downturkiye.com/,

    Ulusal Down Sendromu derneği, http://ulusaldown.com/

    Down Sendromlu Melekler Derneği http://downdostu.com/

    Bütün Down sendromlu çocuklar şiddetli zihinsel yetersizlik yaşar

    Down sendromlu bireylerin çoğu hafif ya da orta derecede zihinsel yetersizlik yaşarlar. Erken yaştan itibaren sağlanan özel eğitim desteği ile bu çocuklarda gelişimsel, dil, öğrenme, özbakım, sosyal ilişkilerde ciddi ilerleme kaydedilir. Çocuğun gelişimi ve sahip olduğu diğer beceriler-yetenekler göz önüne alındığında Down sendromlu çocukların zihinsel yetersizlikle ilgili yaşadığı sorunlar çok yönlü bir güçsüzlük olarak değerlendirilemez. Burda dikkat edilmesi gereken down sendromu olan çocukların olayları çözebilecekleri, yanıt verebilecekleri kadar zamana ihtiyaçları olduğunun bilinmesi ve ihtiyaçları olan zamanın onlara verilmesidir.

    Down sendromlu çocuklar her zaman hastadır?

    Down sendromlu çocuklar, konjenital kalp hastalıkları, solunum ve işitme problemleri, troid bozuklukları açısından gerçek tıbbi sorunlar açısından risk altında olsalar da, sağlık alanındaki ilerlemelerle ve bu sorunların tedavisi ile çoğunlıkla sağlıklı bir şekilde yaşamlarını sürdürürler.

    Down sendromlu öğrenciler için ayrı özel eğitim programları, eğitim öğretimde tek seçenektir.

    Down sendromlu öğrenciler normal okullarda okurlar. Eğitimleri, sosyal ve eğitsel ortamlara tam olarak katılmaları şeklinde planlanır.

    Down sendromlu öğrenciler zihinsel-gelişimsel sorunları nedeniyle ek olarak özel eğitim programlarına da dahil edilmelidirler.

    Down sendromlu bireyler liseden mezun olur, diplomalarını alır ve bir kısmı üniversite okuyabilirler

    Down sendromlu insanlar toplumun aktif üyeleri olamazlar

    Özellikle down sendromu derneklerinin aktiviteleri takip edildiğinde down sendromlu çocukların oldukça başarılı bir şekilde halk oyunları, tatbikatlar, sanat, eğitim alanında bireysel ve grup çalışması yaptığı görülür.*

    Down sendromlu insanlar, ailelerinin ve toplumlarının değerli üyeleridir ve topluma anlamlı katkılar yapar.

    Down sendromlu insanlar daima mutludur.

    Down sendromlu insanlar herkes ne hissederse onu hissederler.

    Duyguların bütün çeşidini yaşarlar.

    Dostça yaklaşımlara önem verirler ve düşüncesiz davranışlar nedeniyle yaralanırlar-üzülürler ve acı çekerler.

    Down sendromlu yetişkinler işsiz durumdadır.

    İşletmeler, Down sendromlu yetişkinleri bankalar, şirketler, oteller, hastaneler, huzurevleri, ofisler ve restoranlar gibi çeşitli konumlarda çalıştırmaktadır. Müzik ve eğlence endüstrisinde, çocuk bakımında, spor alanlarında ve bilgisayar endüstrisinde de çalışmaktadırlar. Down sendromlu insanlar herkes gibi işlerine değer verirler ve çalışmak isterler.

    Down sendromlu çocukların gelişim özellikleri

    Down sendromlu çocuklar motor beceriler, dil, sosyal etkileşim yönünden yaşaıtlarını arkadan takip ederkler. Yani zihinsel ve motor gelişimde sorun yaşarlar. Sorun yaşadıkları alanlar akıl yürütme, sorun çözme, tasarlama, soyut düşünme, yargılama, okulda öğrenme, deneyimlerden öğrenme alanlarıdır. Bu nedenle öz bakım, soyal ilişkiler, akademik beverilerde her çocuğa göre değişen şiddette sorun yaşarlar. Erken dönemden itibaren yukarıdaki sorunları yaşayan çocuklarda ailenin bu gelişimsel özellikleri açısından çocuğu desteklemesi, yeni beceriler kazanmasını sağlamada aktif etkileşim içinde olması önemlidir. Bu nedenle ailer çocukları ile yeterince zaman geçirmeli, oyun, aktif birebir sosyal etkileşim içinde olmalı, çocuğu yaşıtları ile bir araya getirmeli, oyun ve diğer etkinliklerde bulunmasını sağlayıcı ortamlar yaratmalıdırlar. Yaşıtlarıyla sosyal ortamlarda bir araya getirilen çocuklar kuralları öğrenme, dil gelişimi ve sosyal gelişim için önemli sayılabilecek desteği almış olurlar. Yine erken dönemden itibaren bireysel özel eğitim desteği, motor becerilerin gelişimi için fizyoterapi desteğinin alınması gerekir. Gelişimsel sorunlara eklenen ruhsal sorunlar çocuğun özel eğitimden alacağı desteği olumsuz etkileyeceğinden erken dönemden itibaren bir çocuk psikiyatrsi uzmanına danışılarak ek sorunlar olup olmadığı tespit edilmelidir.

    Down sendromu olan çocukların ruh sağlığı

    Down sendromlu tüm çocukların ve erişkinlerin en az yarısı ömürleri boyunca büyük bir ruhsal sağlık sorunu ile karşı karşıyadır. Birden fazla tıbbi problemi olan çocuklar ve yetişkinler, daha yüksek ruhsal sağlık sorunları yaşarlar.

    Sınırlı dil ve iletişim becerileri olan okul çağı ve gençlerde ruhsal belirtiler

    Yıkıcı, dürtüsel, dikkatsiz, hiperaktif ve karşı olma davranışları (DEHB, davranım bozukluğu ve karşı olma karşı gelme bozukluğu ek tanılarının görülme olasılığı yüksektir )

    Kaygılı, yapışmış, takıntılı, esnek olmayan davranışlar (yaygın anksiyete ve takıntı-zorlantı bozukluğu ek tanılarının görülme olasılığı yüksektir)

    Sosyal ilişkide yetersizlik, içe kapanma/dış dünyaya ilgisizlik, tekrarlayan kalıplaşmış davranışlar (otizm spektrum bozuklukları ek tanısının görülme olasılığı yüksektir)

    Kronik uyku güçlükleri, gündüz uykusu, yorgunluk ve ruhsal sorunlar (uyku bozuklukları, uyku apnesi ve depresyon ek tanısının görülme olasılığı yüksektir)

    Okul dönemi, gençlik dönemi ve genç erişkinlik döneminde, daha iyi iletişim ve kognitif becerilere sahip olmakla birlikte aşağıdaki ruhsal sorunlar görülebilir.

    Depresyon, sosyal geri çekilme, azalmış ilgi alanları ve başa çıkma becerileri

    Yaygın anksiyete bozukluğu

    Takıntı-zorlantı bozukluğu

    Kognitif ve sosyal becerilerin kaybı ile sonuçlanan gerileme-regresyon

    kronik uyku sorunları, günlük uykuda arma, iştahsızlık, duygudurumla ilişkili sorunlar (duygudurum bozuklukları, uyku bozuklukları, uyku apnesinin ek tanı olarak görülme olasığılı yüksektir.

    Yaşlı yetişkinlerde aşağıdaki ruhsal sorunlar görülebilir:

    Yaygın anksiyete bozukluğu

    Depresyon, sosyal geri çekilme, azalmış ilgi alanları ve başa çıkma becerileri

    Kognitif ve sosyal becerilerin kaybı ile sonuçlanan gerileme-regresyon

    Demans

    Çocukta «yeni» bir “duygusal/davranışsal sorunlar (ruhsal sorunlar)” varsa, öncelikli araştırılması gereken tıbbi nedenler:

    Eskiden olmayan davranışsal bir sorun ortaya çıktığında, bunun tıbbi bir duruma bağlı olarak ortaya çıkıp çıkmadığını belirlemek için yapılması gereken bazı testler vardır

    Troid fonksiyon testleri

    Uyku sorunlarında, uyku laboratuvarlarında yapılacak testler

    Kabızlığın veya bağırsak ile ilgili zorluklarda beslenme öyküsünün alınması ve sorun alanların giderilmesi önemlidir. Gerekli olduğunda diet için uzmana yönlendirilebilir.

    İşitme (odyoloji), görme (oftalmoloji), anemi (hematoloji) ve gastro intestinal sistem açısından değerlendirildiğinden emin olmanız önemlidir.

    Duygusal/davranışsal sorunlar ve tıbbbi sorunlar birlikte olduğunda izlenecek yol:

    Down sendromlu çocuklarda ve yetişkinlerde duygusal/davranışsal sorunlar yaygın olarak görülür ve her zaman altında yatan bir tıbbi durumdan kaynaklanmaz. Bununla birlikte Down sendromlu çocuklarda ve yetişkinlerde görülen bu tıbbi durumlar kapsamlı olarak değerlendirilmelidir.

    Tıbbi durumlar duygusal/davranışsal sorunlara neden olabilir, onları şiddetlendirebilir. Tetavilerinde uyum problemlerine neden olarak çocuğun altta yatan duygusal/davranışsal sorunların tedavisini güçleştiren bir duruma neden olabilir.

    Bir tıbbi durumun düzelmesi alta yatan duygusal/davranışsal sorunları ortadan kaldırmaz. Örneğin hipotroidisi olan bir çocuğun beraberinde de depresyonu varsa, hipotroidi tedavisi ile depresyonu düzelmez. Yine depresyonu olan bir çocukta Hpotroidi tedavi edilmediği sürece depresyon tedavi edilse bile tam olarak düzelmez. Duygusal/davranışsal ve fiziksel sağlık bir bütün ve bir biriyle bağlantılı olup, hem tıbbi durumun hem de ruhsal durumun eş zamanlı olarak tedavi edilmesi gereklidir.

    Down sendromlu çocuklarda sık görülen ruhsal bozukluklar:

    Yaygın Anksiyete Bozukluğu

    Bu, bozuklukta çocuklarda günün çoğunda devam eden, günlük yaşamdaki bir takım olaylarla ilgili aşırı bir kaygı duyma ve endişeli olma durumu söz konusudur. Çocuklar bu kaygılarını kontrol etmekte güçlük yaşarlar. Bu kaygı ile beraber aynı zamanda, huzursuzluk, aşırı heyecan duyma, endişe, kolay yorulma, düşüncelerini yoğunlaştırmada zorluk çekme ya da zihnin durmuş gibi olması, sinirlilik, kaslarda gerginlik, uyku bozukluğu şeklinde yakınmalar da tabloya eklenebilir. Bu tablo down sendromlu çocuklarda kaygının arttığı, günlük yaşamla ilgili stresörlerinin arttığı olaylar sonrası ortaya çıkar. Endişe, genellikle evden okula geçiş, yemek veya yatma zamanları gibi geçişler ve yeni durumların önceden belirlenmesi sırasında olduğu kadar, belirsiz, yeni ve alışılmadık durumlarda da ortaya çıkmaktadır.

    Obsesif kompulsif bozukluk- takıntı-zorlantı bozukluğu

    Obsesif kompulsif bozukluk (OKB) çoğu zaman istenmeden gelen, belirgin bir kaygı ve sıkıntıya neden olan, yineleyici düşünceler, dürtüler ya da düşlemler olarak tanımlanan obsesyonlar ile, obsesyona tepki olarak ya da katı bir biçimde uygulanması gereken kurallara göre kişinin kendini alıkoyamadığı yineleyici davranışlar ya da zihinsel eylemler olarak tanımlanan kompulsiyonlarla karakterize olan ve çocukluk çağında başlayabilen bir psikiyatrik bozukluktur.

    Artan huzursuzluk ve endişe seviyesi, tanıdıkları alıştıkları rutini takip etmesine yol açabilir. Bu durum çocuğun günlük yaşamında esnek olmayan, bazı rutinlere sıkı sıkıya bağlı bir şekilde kalmasına neden olur. Ebeveynler sıklıkla çocuklarının durumunu belli bir davranış örüntüsü içinde “sıkışıp kaldıkları” şeklinde tanımlarlar. OKB aynı zamanda çocuğun kaygı durumunu, dikkat ve günlük işlevlerini de olumsuz etkileyecektir.

    Sıklıkla görülen obsesyonlar kompulsyonlar; kirlenmeye karşı temizlik ve yıkanma davranışları, zarar görme düşüncesine karşı denetleme, cinsellikle ilgili obsesyonlara karşı güvenlik arayışı, dini düşüncelere karşı başka düşünceler ve davranışlar, işleri doğru yapıp yapmadığı düşüncesine karşı kontrol ve düzenleme davranışları sayılabilir. Down sendromlu çocuklarda yine takıntı halinde benzer günlük rutinleri değiştirememe, aynı yemek yeme, aynı kıyafeti giyme ritüelleri ve takıntıları sık görülür. Klinik çocuklarda ve gençlerde farklılık gösterir. Yine çocuklar obsesif ve kompulsif davranışların kendine yabancı olduğunu ayırt etmediğinde ve ebeveynler bunları yaşamın parçası olarak görüp ruhsal yakınmalar olduğunu fark etmediğinde tanı konması uzun zaman alabilir.

    Tanı klinik olarak belirtilerin ayrıntılı öyküsünün alınması ile konur. Ebeveynler aşağıdaki soruları yanıtlayarak çocuklarında obsesif kompülsif belirtiler bulunup bulunmadığı hakkında fikir sahibi olabilir. Belirtilerin varlığında çocuk psikiyatrisi uzmanlarından danışmanlık ve tedavi desteği alabilirler.

    Obsesif kompulsif bozukluk varlığını tesbit için kısa tarama soruları:

    Çocuğunuz çok sık yıkanıp temizleniyor mu?

    Çocuğunuz bazı şeyleri çok sık kontrol ediyor mu?

    Çocuğunuzu rahatsız eden, saçma gelen kurtulmak istediği düşünceler var mı?

    Çocuğunuzun günlük faliyetlerinin bitmesi uzun zaman alıyor mu? (örneğin okula hazırlanma, yemek yeme, giyinme, banyo yapma)

    Çocuğunuz işlerini belli düzene koymak konusunda kaygı yaşıyor mu?

    Bu sorunlar çocuğunuzun günlük yaşamını, sosyal yaşamını, okul becerilerini etkileyip onu rahatsız ediyor mu?

    Depresif bozukluk

    Benzer sıradan tipik bir kişiye kıyasla, sıradan olaylar, Down sendromlu çocuklar ve yetişkinler için orantısız, olağanüstü bir psikolojik etkiyle sahip gibi gözükmektedir. Down sendromlu çocuklar ve yetişkinler, çoğunlukla olumsuz olarak algıladıkları çevrelerindeki değişmelere karşı daha hassaslardır. Hem tıbbi durumlarında kronik seyreden hastalıklar, hem belirtilerdeki kötüleşmeler çocukların günlük ve fiziksel aktivitelerinde kısıtlanmaya neden olan durumlar depresif bozukluk için risk oluştururlar. Aynı zamanda günlük yaşamda karşılaştıkları stresler, yaşamla ilgili değişiklikler örneğinabi yada ablanın evlenmesi, bir aile bireyini ani veya kronik hastalık sonucu kaybetme, uzun süre evde yaşayan evcil hayvanın ölümü, öğretmenden ayrılma (izin, hastalık), okula gidememe, okul değişikliği gibi nedenler Down sendromlu çocuklar için ciddi stres etkeni olabilir ve depresif yakınmaları başlatabilir.

    Özellikle ergenlik dönemi depresyon açısından en riskli dönemdir. Gelişimsel sorunlar, öğrenme güçlükleri nedeniyle bir yandan okul sorunları ile baş etmeye çalışan genç, bir yandan da kendi farklılıklarını daha çok fark edecek ve kimliğin oluşması sırasında kafa karışıklığı yaşayacak ve farklılığı a sorgulamaya-anlamaya çalışacaktır. Bu dönemde arkadaş ilişkileri önemli olduğundan yaşıtlarında farklı olma konusunda güçlükler yaşayabilecektir. O nedenle stres faktörü varlığında tüm çocuklarda ve özellikle down sendromlu ergenlerde depresif belirtiler açısından uyanık olmak gereklidir. Anne ve balar sorunların çocuğun depresyonundan kaynaklanıp kaynaklanmadığını fark etmelidirler. Sinirlilik, mutsuzluk, eskiden yaptığı şeylerden keyif almama, davranış sorunları, okul sorunları, dikkat sorunları, uyku sorunları, iştah sorunları, halsizlik, yorgunluk, içe kapanma, saldırganlık, huzursuzluk, az konuşma, kendini suçlama, kendini değersiz hissetme, karamsar olma, yaşamla ilgili olumsuz konuşma şeklindeki yakınmaların varlığında anne-baba çocuklarında depresyon olabileceğini düşünmeli ve bir çocuk ve ergen psikiyatristinden yardım almalıdır.

    Down Sendromlu Kişilerde Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu Belirtiler Nelerdir? Tanı nasıl konur? Neden Önemlidir?

    Özellikle daha genç yaş gruplarında, daha fazla bilişsel ve alıcı ifade edici dil ile ilgili sorun yaşayan down sendromlu çocuklarda, dikkat güçlüğü, dürtüsellik ve hiperaktivite ile ilgili sorunlar sık görülür. Ancak down sendromlu çocuklarda görülen DEHB sıklığı % 31-% 34 bulunmuştur. Bu DEHB toplumda görülen yaygunlığından oldukça yüksektir.

    Dikkatinin dağınık olması, dikktini sürdürmekte zorluk, aşırı hareketli olma, kıpır kıpır olma, çok konuşma, sabırsız olma ve bu belirtiler deneniyle okul, aile ve arkadaş ilişkilerinde sorun yaşama olarak tanımlanan DEHB norogelişimsel bir bozukluktur. Bu bozukluğun bir çocukta bulunup bulunmadığının anlaşılması için çocuk ve aile ile psikiyatrik değerlendirme yapılır. Gerekirse okul ortamında belirtilerin varlığı ye da sorun oluşturup oluşturmadığı ile ilgili bilgi alınılır. Bu bilgiler alınırken bazı DEHB belirtilerini sorgulayan ölçekler kullanılır. DEHB tanısı yapılan bu klinik değerlendirme ile konulur.

    DEHB tanısının gelişimsel sorunu olan ve down sendromu olan çocuklarda atlanmaması ayrı bir önem taşır. Çünkü bu çocuklar günlük oyun, sosyal ilişki, okul becerisi gibi yapmaları gereken aktiviteleri, var olan hareketlilik, dürtüsellik ve dikkat dağınıkşlığı nedeniyle yapmakta güçlük yaşayacaklardır. Almaları gereken özel eğitimden faydalanmaları güçleşecektir. Bu da daha dezavantajlı oldukları anlama, öğrenme becerilerine daha da olumuz bir şekilde yansıyacaktır.

    Down sendromlu çocuklarda uyku sorunları

    Uyku bozukluğu özellikle Down sendromu gibi gelişimsel bozuklukları olan çocuklarda görülür.Sadece üç temel uyku sorunu (uykusuzluk, aşırı gündüz uykusu ve parasomniler) olmasına rağmen, doğası gereği down sendromlu çocuklarda uyku bozukluğunun pek çok nedeni vardır. pek çok altta yatan nedeni (uyku bozukluğu) vardır.Down sendromlu çocuklarda, diğer çocuklarda görülen uyku sorunlarının nedenlerine ek olarak, çeşitli eklenen çeşitli organik ve ruhsal sorunlar uyku sorunlarına neden olabilir. DEHB, yaygın aksiyete bozukluğu, depresyon, iki uçlu bozukluk Down sendromlu çocuklardaki uyku sorunlarına neden olan ruhsal bozukluklardır.

    Obstrüktif uyku apnesi geliştirme riski yüksek olup, kandaki oksijen satürasyonunun azalmasına neden olan, uyku esnasında hafif-orta şiddette nefes almayı kesmektedir. Down sendromlu çocuklarda uyku bozukluklarının taranması rutinin bir parçası olmalıdır. Down sendromunda uyku bozukluklarının olası çok yönlü etyolojisi olduğu göz önüne alınmalıdır. Uyku sorunları ile ilgili tanının atlanmaması ve uygun tedavinin yapılması hem çocuğun hem de ailenin zorluklarını önemli ölçüde hafifletir.

    Down sendromlu çocuklarda iki uçlu bozukluk.

    İki uçlu bozukluk alevlenmeler ve yatışmalarla seyreden kronik bir hastalıktır. Depresif dönemler ve manik-hipomanik dönemlerle seyreder. Depresif belirtiler yukarıda anlatılmıştır. Manik belirtiler çocuğun herzamankinden daha fazla neşeli ya da sinirli olması, hareketli olması, çok konuşması, konudan konuya atlayarak konuşma, düşünce uçuşması, dikkatinin dağınık olması, isteklerinin artması, gezme isteğinin alışveriş isteğinin arması, cinsel içerikli konuşma ve dokunmalar, uykusuzluk, kendine güvende arma, saldırgan davranışlarda bulunma şeklindedir. Bu belirtiler çocuğun günlük yaşamını oldukça bozar. Ayrıca var olan down sendromunun gelişimsel belirtilerinde de kötüleşmeye neden olabilir.

    Sürekli belli bir zaman dliminden sonra eskisinden daha sinirli, hareketli, daha çok konuşan, kendine güveni ve eistekleri artan, uykusuzluğu olan down sendromlu çocuk ve gençlerde olası bir iki uçlu bozukluk olup olmadığı mutlaka değerlendirilmelidir.

    Otizm spektrum bozuklukları

    Otizm Spektrum Bozukluğu (OSB), sosyal-iletişimsel gelişimde yetersizlik, tekrarlayıcı davranışlar ve ilgilerle seyreden, erken çocukluk çağında başlayan bir nörogelişimsel bozukluktur. Son yıllarda yapılan çeşitli çalışmalarda OSB sıklığının %1’in üzerinde olduğu saptanmıştır. Cinsiyet açısından bakıldığında OSB’nin erkeklerde kızlardan 3-4 kat fazla görülmektedir.

    Otistik bireyler, ortaya çıkan belirtiler, bu belirtilerin şiddeti çok değişkenlik gösterir. Otizmli olgularda genellikle belirtiler hayatın ilk ya da ikinci yılında ortaya çıkmaktadır. Dil gelişiminde gecikme, sosyal ilgisizlik veya çevreye karşı alışılmadık aşırı duyarlılığı içeren başlangıç belirtileri tipik olmaktadır. OSB tanısı konulan bebekler yaşamın ilk altı ayında diğer bireyleri daha az aramakta, onlara daha az bakmaktadırlar. OSB çocukları diğer çocuklardan ayırt eden özellikler; göz teması, sosyal ilgi ve gülümsemede yetersizlik, jest ve işaret kullanımında sınırlılık, ismi seslenildiğinde bakmama, taklit etme becerisinde yetersizlik, alıcı ve ifade edici dilde gecikme olarak tanımlanmıştır. 2-3 yaş döneminde ise sosyal alanda en sık karşılaşılan belirtiler; göz temasının yetersizliği, sosyal oyunlara ve karşılıklı sosyal etkileşime azalmış ilgi düzeyi, ebeveynlerini duygudurumunu düzenlemek için daha az referans alma ve yalnız kalmaya eğilimli olmak olarak bildirilmiştir. 4-5 yaş grubunda, yaşıtlardan farklılık, kısıtlı jest mimikler, başkaları ile etkileşime girmekte isteksizlik, yaşıt aramama ve yaşıt ile ilişki sürdürememe belirginleşmektedir. Dil gelişimi ve iletişim sorunları OSB tanılı bireylerin sorunlarının önemli kısmını oluşturmaktadır. Tekrarlayan davranışlar ve yineleyici dil kullanımı, karşısındakinin konuşmasını yineleme, şahıs zamirlerini karıştırma, normal ses volümünün farklılaşması, sosyal etkileşim için dilin kullanımında sorunları içeren tarzda dil kullanımı normalden farklı olmaktadır. Yine bu dönemde sallanma, kendi ekseninde dönme, parmak ucunda yürüme, garip el hareketleri, kanat çırpma gibi motor stereotipiler sık görülmekte; ayrıca törensel davranışlar örneğin oyuncak dizme, oyuncakların belli parçaları ile oynama söz konusu olmaktadır.

    Down sendromlu çocuklarda otizzm spektrum bozukluğunun yaygınlığı % 42 gibi oldukça yüksek oranda bulunmuştur. Özellikle gelişimsel geriliği ve medikal sorunları daha ağır olan çocuklarda bu sıklık artar. 3-5 yaş arasındaki Down sendromlu çocukların otizm spektrum bozuklukları yönünden değerlendirilmesi önerilir

    Down sendromlu çocuklarda görülen ani yeti kaybı (regresyon)

    Down sendromlu gençlerdeki ve genç erişkinlerde ortaya çıkan “regresyon”, özerklik, günlük becerilerin kaybı, konuşmanın azalması, dil becerilerinde kayıp akademik becerilerde kayıp ve psikomotor aktivite ile karakterize bir tablodur. Klinik başlangıç ani veya ilerleyici olabilir ve gidişatı oldukça değişkendir. Nedeni bilinmemektedir. Bu tabloda ortaya çıkan psikiyatrik belirtiler katatoni, depresyon, psikotik belirti, tekrarlayıcı davranış şeklindedir.

    Bütün hastalarda durumu tetikleyen şiddetli stres faktörü olduğu ileri sürülmektedir. Regresyon tanımlanan hastalarda kısmi yada tam düzelme %50 olarak bildirilmiştir. Kızların daha zafla etkilendiği tesbit edilmiştir.

    ÖNEMLİ NOKTALAR

    Down sendromlu çocuklarda yaygın anksiyete bozukluğu, takıntı-zorlantı bozukluğu, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu, depresyon, otizm spektrum bozuklukları, uyku sorunları, kognitif becerilerin ilerleyici kaybı ile birlikte giden noropsikiyatrik problemler en sık görülen ruhsal sorunlardır.

    Down sendromu olan çocuklardaki ruhsal sorunlar tedavi edilmezse çocuğun günlük yaşamını, eğitimini, sosyal ilişkilerini bozar. Gelişimsel olarak daha iyi bir seviyeye gelmesini olumsuz etkilerTıbbi durumu ile ilgili tedaviye uyumunu olumsuz etkiler.

    Ruhsal ve ve fiziksel sağlık bir bütün olup, hem tıbbi durumun hem de ruhsal durumun eş zamanlı olarak tedavi edilmesi gereklidir.

    KAYNAKLAR

    Aktaş D, Utine GE, Alanay Y, Ogur MG. Kromozom Hastalıkları. Temel Pediatri, Edt: Hasanoğlu E, Düşünsel R, Bideci A. Milli Pediatri Derneği. Sf 212-233

    APA (2013) Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders, 5th ed, (DSM 5). Washington, DC, American Psychiatric Association.

    Bay CA ve Steele MW Genetic Disorder and Dysmorphic Conditions. Atlas of pediatric Physical Diagnosis. Edt: Zitelli Bj, Davis HW sf 11

    Dykens EM. Psychiatric and behavioral disorders in persons with Down syndrome. Ment Retard Dev Disabil Res Rev. 2007;13(3):272-8.

    Edvarson S, Msallam N, Hertz P, Malkiel S, Wexler ID, Tenenbaum A. Attention Deficit Hyperactivity Disorders Symptomatology Among Individuals With Down Syndrome. Journal of Policy and Practice in Intellectual Disabilities 2014, 11 (1): 58–61

    National Down Syndrome Society http://www.ndss.org/

    Krebs G, Heyman.Obsessive-compulsive disorder in children and adolescents. Arch Dis Child. 2015, 100(5):495-9.

    Mircher C, Cieuta-Walti C, Marey I, Rebillat AS, Cretu L, Milenko E, Conte M, Sturtz F, Rethore MO, Ravel A. Acute Regression in Young People with Down Syndrome. Brain Sci. 2017, 27;7(6).

    Stein DS, Munir KM, Karweck AJ, Davidson EJ, Stein MT. Developmental regression, depression, and psychosocial stress in an adolescent with Downsyndrome. J Dev Behav Pediatr. 2013, 34(3):216-8.

    Oxelgren UW, Myrelid Å, Annerén G, Ekstam B, Göransson C, Holmbom A, Isaksson A, Åberg M, Gustafsson J, Fernell E. Prevalence of autism and attention-deficit-hyperactivity disorder in Down syndrome: a population-based study..Dev Med Child Neurol. 2017, 59(3):276-283.

    Stores G, Stores R. Sleep disorders and their clinical significance in children with Down syndrome. Dev Med Child Neurol. 2013,55(2):126-30.

  • Ailede güven ve mutluluk

    “En çok ne isteriz ?” sorusuna çok çeşitli cevaplar verilebilir. Ancak; “mutlu bir aile ortamının olması” dileği belki de en iyi bilinenidir. Mutlu ve sağlıklı bir aile ortamının sağlanabilmesi için aile kurumunun temel gereksinimlerinin karşılanması gerekmektedir. Aile bireylerinin, değerli olma, güvende olma, yakınlık ve dayanışma, sorumluluk gibi temel duygu ve gereksinimleri karşılanıldığından emin olunmalıdır.

    Aile içindeki etkileşim çocukları “ben değerliyim” ya da “değersizim” duygusuna götürür. Bu gereksinim aile içinde yerine getirilmezse, çocuk farklı yollarla bu duyguyu elde etmeye çalışır. Ergenlik çağındaki erkek çocukların çete kurarak çoğu kez ölümle sonuçlanan çatışmaları da, kendilerini önemli görmeyen aile ortamlarına bir tepki olarak yorumlanabilir. “Ben değerliyim” duygusunu aile içinde elde eden birey, kendisini kanıtlamak için aşırı davranışlarda bulunmaya gerek duymayacaktır.

    Aile içindeki bireyler kendilerinin aile içinde emniyette olduğunu, dışarıdaki tehlikeli olayların aile içine girmeyeceği duygusunu hissetmek ister. Bu duygu da aile içinde kazanılması gereken bir duygudur. Unutulmaması gereken bir konu da, çocuğun ev içinde kendini ne kadar güvende hissettiğidir. Özellikle şiddete maruz kalma açısından TV, yaşına uygun olmayan internet ortamının yaratabileceği tehlikeler düşünülerek ev ortamı yapılandırılmalıdır. TV karşısında yemek yenilmesi, ev ortamının televizyona göre dekore edilmesi, aşırı şiddete yönelik haber programları, çocuk ve gençleri özendirecek magazin programları, çocuklar için evin güvenliğini bozacak etkenler olabilmektedir. Kendisini güvende hissetmeyen çocuk, ailenin dışında bir yere yönelerek aile ile olan bağlarını koparabilir.

    Aile içinde temel güven ve dayanışma varsa, aile dışında bireyin karşılaştığı stres oluşturan olumsuz olaylar çok da yıkıcı olmaz. Güven duygusunun yaşandığı aile, dış dünyanın yaratmış olduğu sıkıntı ve kaygılardan kendisini koruyabilir. Eğer aile içinde güven ve dayanışma sağlanmamışsa bireyler yoğun stres ve gerginlik yaşarlar. Bu bireylerin öz saygı ve öz güven gelişimleri de problemli olur. Dolayısıyla ailede ve sosyal ortamda sağlıklı ilişkiler kurmakta sorun yaşarlar.

    Sorumluluk duygusu aile sistemi içindeki gelişmeyle başlar. Anne ve babalar davranış ve sözleri ile sorumluluk duygusunu ifade ederler. Aile içinde sadece anne baba değil, herkes sorumluluk duygusunu paylaşır. Elbette ki çocuklara yaşları oranında sorumluluk verilmelidir. Tüm sorumluluğu kendi üzerine alan, çocuğunu sorumluluktan kurtaran anne ve babalar; kendi yaşamını biçimlendirmekte zorlanan, sürekli başkalarının yönetiminde olma ihtiyacı hisseden bireyler yetiştirirler. Bu tür tutumlar sonucunda yetişmiş bireyler, yaşamlarında yer alan olaylardan da sürekli başkalarını sorumlu tutarlar.

  • Çocuklardaki korku duygusu

    “BENİ YEMEZ DEMİ ANNE”

    3 yaşındaki kızım elektrik süpürgesi çalışınca alelacele koltuğun üstüne çıkıp kendisi için güvenli olduğunu düşündüğü bir pozisyon aldı. Bu davranış 2-3 aydır sürekli olan, biraz da şaşkınlık yaşadığım bir durumdu. Panik yapmadan acaba ne ola ki diye düşünürken şaşırtıcı başka bir olay daha yaşadım. Çocuk psikiyatrisi uzmanı olarak mutlaka sizinle bu durumu paylaşmam gerektiğini düşündüm. Bir akşam kızımla birlikte Legolarıyla oynarken birden oyunu bırakıp yerden kalktı ve tekrar kendisi için güvenli olduğunu düşündüğü koltuğa çıkıp beklemeye başladı. “Ne oluyor, şimdi ne oldu” dememe kalmadan “çöp kamyonu geçiyor” dedi ve ekledi “beni yemez demi anne” deyip yardım arar gözlerle bana bakıyordu. O anda; “evet biz de her çocuğun yaşadığı çocukluk çağı korkularını yaşıyorduk” diye aklımdan geçirdim. Meğer benim ufaklık 2-3 aydır elektrik süpürgesinin veya çöp arabasının gelip kendisini yiyeceğinden korkup o ortamdan uzaklaşıyormuş.

    Korku, çocuğun gelişim sürecinde var olan bir duygudur. 6 aydan itibaren bir bebek yabancı nesneler, yerler ve kişilere karşı korku geliştirebilmektedir. Birincil bakıcıları (genellikle anne ve baba) olmaksızın bebek farklı ortamlara tepkiler verir. Yeni tanıdığı, tanıştığı kişilere ağlayarak yaklaşır, anneyi arar. Bu doğal gelişim sürecinin bir sonucudur. Bebeğimizin çevreye olan algısı artmış ve tanıdık-tanımadık sınıflandırmalarını değerlendirmeye başlamıştır artık. Yabancılık çekme ve ebeveynden ayrılmaktan kaçınma 2 yaşa kadar devam eder.

    Okul öncesi yaş grubu çocuklar (1-7 yaş) somut düşünce evresinde oldukları için gerçek – hayal ayrımını yapamazlar. Soyut düşünce süreçleri gelişmediğinden olayları somut bir bakış açısıyla değerlendirirler. Gerçek dışı senaryolar üretmeye ve bunlara inanmaya meyillidirler. Bizim için çok komik gelse de 3 yaşındaki bir çocuk gerçekten çöp kamyonunun onu yiyebileceğini, elektrik süpürgesinin onu içine çekebileceğini, klozete oturunca sifonun çekilmesiyle kendisinin de içinde kaybolup gidebileceği konusunda aşırı derecede korku yaşayabilirler.

    2 – 5 yaş arası çocuklar ebeveynden ayrılık ve terk edilme dışında farklı korkular geliştirmeye başlarlar. Bu korkular; çeşitli hayvanlar, yüksek ses ve karanlığa yöneliktir. Gelişim dönemi korkularında anne babalara düşen görev bu korkuları doğal olarak algılamak ve bu korkulara odaklanmamaktır. Basit ve sade bir dille çocuğun korkusunun dinlenmesi ve ona güvende olduğu mesajının verilmesi önemlidir. Böyle olduğu takdirde çocuk anne babanın tepkilerinden, korkuların yersiz olduğu mesajını alır. Tam tersi durumlarda ise, örneğin anne ve babaların bu korkulara odaklanması halinde, “bir şey yok, eğer çok korkuyorsan yanımda kal….” Şeklindeki tepkileri çocukların aklında çeşitli sorularbırakabilir. Örneğin çocuk; “bak annem/ babam da bu korkuyu önemsiyor, demek ki gerçekten kötü bir şeyler var” şeklinde düşünebilecektir. Eğer gece yatarken çocuğumuz karanlıktan korkuyorsa hafif bir ışık açık bırakılıp odasında yatması sağlanmalıdır. Eğer korku objesi bir hayvan ise; anne babalar bu korkuyla başa çıkmayı çocuklarına aldıkları oyuncaklarla sağlayabilirler. Aynı zamanda çevrede karşılaşılan hayvanlara karşı anne babaların çekingenliği de çocuklar tarafından dikkatlice gözlenecek ve öğrenilecektir ki; bu durum korkuların doğal korkudan patolojik korkulara (fobilere) geçişine neden olabilmektedir.

    İlkokul çağlarına gelindiğinde, çocuk gelişimsel olarak farklı korkularla yüzleşebilmektedir. Bu korkular ebeveynlerin ölümü, okulda aşağılanma gibi daha çok soyut kavramlara yöneliktir. Bu dönem korkularıyla başa çıkmada çocuğun geçmiş yaşantısı ve ebeveynlerinin tutumları önem kazanmaktadır. İlkokul çağları çocuğun soyut düşünce yeteneğinin geliştiği, sosyalleşme ve bireyselleşmenin önem kazandığı dönemdir. Bu dönemde çocuk artık kişiliği ve kimliğini çevreye kanıtlama, ebeveynden uzaklaşma eğilimindedir. Ebeveynlerinin daha önceki dönemlerde verdiği sorumluluk alma becerileri, çocuğun bireyselleşmesini destekleyecek, hızlandıracaktır. Elbette ki bu yeni dönemde oluşan sosyal yaşama ilişkin korkular doğaldır.

    Az korkulu günler dileğiyle.

  • Eyvah çocuğum yalan söylemeye başladı

    Her gün binlerce kez yalanı yaşadığımız, yalan söylemenin gündelik yaşantının olağan vesıradan bir parçası haline geldiğini sanki kanıksamış durumdayız. Bir kişi ile sıradan bir sohbetyaptığınız anda bile o kişinin gözünüzün içine bakarak size yalan söylediğini fark edebiliyorsunuz ve sizde sanki anlamamışçasına o yalana ortak olabiliyorsunuz. Sokaktaki satıcı, iş yerindeki arkadaşlarınız hatta evdeki eşiniz bile zaman zaman size yalan söyleyebiliyor. Televizyondaki reklâm filmlerini izlerken enayi yerine konulduğunuzu, reklâm promosyonlarını dinlerken ve izlerken “ nasıl bu kadar rahat yalan söyleyip, bizleri kandırıyorlar. Herkesin beynini nasıl yıkıyorlar” hissini her an yaşıyoruz. İş siyasetçilere geldiğinde ise söylenen yalanlar insanı çıldırtmaya yetiyor da artıyor bile. Peki elden gelen bir şey var mı? Koca bir hiç.

    Bütün bunların sonucunda toplumca yaşadığımız duygu herkese, her şeye, yaşanılan ve söylenenlere karşı temel bir güvensizlik duygusu. Eğer bir bireyin, bir toplumun temel güven duyguları sarsılırsa devamında kaos ortamı gelişmesi, her şeyi tehdit olarak anlamlandırması da beklen sonu getirecektir.

    Peki iş çocuklara gelince yalanın ne anlamı vardır?

    Yalanın bu kadar içimize işlediği bir dönemde, duyarlı anne babaların birçoğu, çok erken yaşlardan itibaren çocukların gerçeklere sadık kalmasını isterler. Üç yaşındaki bir çocuğun yaşadığı olayları, içinde bulunduğu durumu aktarırken tam bir gerçeklik içinde olması gibi bir beklentiye girerler. Belki de sahteciliğin, kokuşmuşluğun alışkanlık haline geldiği erişkin yaşantısından çocuklarını koruma içgüdüsüyle harekete geçip, baştan önlem alma telaşına kaptırıverirler kendilerini.

    Hangi durumda çocuğun gerçekten yalan söyleyip söylemediğine karar vereceğiz? Yaş dönemlerine göre yalan boyutu değişir mi?

    Okul öncesi dönemdeki çocukların inanılmayacak öyküler uydurması, taklit oyunlarından hoşlanması, abartılı anlatımlarda bulunması, hayali arkadaşları olması o döneme özgü kişilik özellikleridir ki yalan söyleme olarak nitelendirilmemelidir. Çocuğun hayal dünyasını geliştirici zihinsel aktivasyon olarak düşünülen taklit oyunları ve öykü uydurma asla engellenmemeli, aksine teşvik edilmelidir. Çocuğun okul dönemindeki yaratıcılığının boyutları yaptığı bu egzersizlerle gelişip olgunlaşır.

    Gerçeğe sadık kalma çocukta giderek gelişen bir olgudur. Çocuğun gerçeğe sadık kalması konusunda ısrar etmek ve çocuğa yalan söylediğini kanıtlama girişiminde bulunmak yanlış bir tutumdur. Eğer çocuk açıkça anlaşılan bir yalan söylerse, hemen paniğe kapılmamak gerekir. Dört beş yaşına gelmiş bir çocuk, yaşadıklarını abartama eğilimini dışında bir amaçla yalan söylemişse, düş gücü ürünü ya da bir şaka değilse, o zaman ebeveynin tutumu çok önemlidir. Anne ya da baba böyle bir durumla karşılaştığında sakin bir şekilde çocuğu karşısına alıp onun anlayabileceği bir dille konuşma yapması uygundur. Örneğin “ona ne zaman inanacağını sorması”, gerçek ile yalanı ayırt edemezse ne zaman inanıp inanmaması gerektiğini bilemeyeceğini söylemelidir. Sert cezalar, suçlamalar, küçük düşürücü davranışlar çocuğu yalandan uzaklaştırmak yerine yalan söylemeye daha çok iten davranışlar olabilir.

    Sabırlı, sakin, yalanın ne anlama geldiğini, ne amaçlı söylendiğini bilip ona göre tepkilerimizi ayarlayabilmeliyiz.

  • Çocuk ruh sağlığında erken tespitin önemi

    Hekim olmanın temel sorumluluklarından bir tanesi hastalığı tedavi etmekten çok insanları hastalıktan korumaktır. Hele bir de çocukların hastalıkları ile ilgili bir uzmanlık alanınız varsa koruyucu hekimlik adına çok şey yapmak zorundasınızdır. Bu düşünceden yola çıkarak yaklaşık 8 aylık bir dönem boyunca bu köşede anne babalara rehber olabilecek bazı bilgileri sizlerle paylaşmaya çalışmaktayım.

    Peki çocuklarda görülen ruhsal bozukluklar önlenebilir mi?

    Hastalıkların tamamen önüne geçilmesi mümkün olmasa bile erken tespitle, önleyici tedbirler alınabilmektedir. Örneğin Down sendromu, Fenilketanüri, Tiroid Bozuklukları gibi bazı organik hastalıkları, anne karnında veya erken bebeklik döneminde yapılan tarama testleri sayesinde teşhis edebilmekteyiz. Fakat ruhsal bozukluklar için elimizde bulunan tarama yöntemleri ve değerlendirme araçları buna olanak tanımamaktadır. Otizm gibi çok sık rastlanan bir ruhsal bozukluğu anne karnında tespit edememekteyiz. Çocuğun, 24-36 aylarda gösterdiği bazı davranışlar bize bunu düşündürmektedir.

    Koruyucu hekimlik adına, risk gruplarını ve kalıtsal olduğunu bildiğimiz ruhsal bozuklukları erken tespit edip önlemler almak, kaçınılmazmış gibi görünen sonuçları kontrol altına alabilmeyi kolaylaştırmaktadır. Bu noktada anne babaya danışmanlık verilmesi, seminerler, televizyon programları, el kitapçıkları gibi bilgi paylaşımları da sosyal sorumluluğun bir parçası olarak düşünülebilir.

    Örneğin, okul öncesi gruplarlarda erken tespit edilebilen öğrenme bozuklukları uygun tedavi ve destekle çocuğun bütün okul hayatında dramatik değişikliklere yol açabilmektedir. Düşünün ki 5 yaşında anaokuluna giden bir çocuğunuz var. Sınıfta verilen boyama etkinliklerine katılmak istemiyor, çok basit çizimleri kopyalamakta zorluk yaşıyor, kalem tutuşu ile ilgili belirgin bir sorunu var. Bu çocuğun altta yatan yetersizliğinden dolayı etkinliklere katılmaktaki isteksizliği, belli bir süre sonra okulda uyum sorunları yaratabilir. Eğer bu çocuğun risk grubunda olabileceği düşünülür ve birinci sınıf düzeyine gelmeden buna yönelik önlemler alınırsa, çocuğun ilköğretim hayatı travmalardan uzak başlayacaktır. Eğer sorun tespit edilmezse; anasınıfında çok basit bir çizimi bile yapamayan bir çocuk, birinci sınıf düzeyinde karmaşık el yazısı çalışmalarında zorlanacak, okulu nefretle anmaya başlayıp birçok sorun çıkartacaktır.

    Dört yaşında bir çocuk eline çakmak alıp evdeki eşyaları yakma girişiminde bulunuyorsa, elindeki bıçakla etrafındakilere oyun amaçlı bile olsa saldırıyor ve yaptığı eylemin ne anlama geldiğini bilmiyorsa, kendimi öldürmek istiyorum gibi tehditkâr sözler sarf ediyorsa, sorun bağıra bağıra “geliyorum” diyordur aslında. Dürtüsel (yani aklına estiğince davranma biçimi) davranışları ön planda olan çocuklar, sonradan davranım bozukluğu, karşıt olma karşıt gelme, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu gibi ruhsal hastalıklara aday olan çocuklardır ki bu çocukların erken tespiti ve tedavisi çocuğun bütün hayatının gidişatını değiştirebilir.

    Çocuğunu veya öğrencisini iyi gözleyebilen, herhangi bir problem davranış karşısında bunun nedenlerini araştırırken; neler olabilir? ne yapabilirim? gibi sorgulayıcı bir tutum sergileyen birçok duyarlı ebeveyn ve öğretmenler, risk grubu çocukları tespit etme ve yönlendirme konusunda kritik önem taşımaktadır.

    Eğer çocuğunuzun, kendi yaşıtları ile karşılaştırdığınızda bazı davranışlarında ve tutumlarında farklılık gözlemliyorsanız, bu bir ruhsal bozukluğun ön belirtisi olabilir. Duyarlı bir yaklaşım, sorunu basite almama, doğru bir değerlendirme ve önleyici yaklaşımlar, sorun olabilecek bir durumu sorunsuz bir hale getirebilir.

  • Ders başarısızlığı neden olur?

    Okulların yarıyıl tatiline girmesiyle birlikte bazı evlerde mutluluk bazı evlerde ise hüzün yaşanmaktadır.

    Hüzün genel bir matem havasına dönüşmüş bile olabilir. Peki bu matemin nedeni nedir ? Bir dostumuzu veya yakınımızı kaybetmediğimiz halde niçin yas havası içindeyizdir ?

    Çocuğumuz karne almıştır ve karnesinde birçok zayıfı vardır ya da ders notları istediğimiz oranda yüksek değildir. Anne babalar olarak biz matem havasını yaşarken, çocukların yaşadıkları ders başarısızlığı onların sosyal ve psikolojik durumunu etkiler. Sonuç olarak ise çocuğun aile ile ilişkilerinde bozulma söz konusu olabilir. Ders başarısızlığından dolayı çocukların yaşadığı ruhsal sorunlar çok önemlidir. Ancak öncelikle okul ve ders başarısızlığı nedir bunun üzerinde durmak ve sorunu anlamak gereklidir.

    Okul veya ders başarısına etki eden bir çok durum vardır. Ders başarısına en büyük etken çocuğun zeka kapasitesidir. Bu ise çocuğun okuduğunu, anlatılanları ve aktarılan bilgileri kolay kavramasına neden olur. Çocuk eğer belli bir zeka kapasitesine sahipse öğretilenleri daha kolay aklında tutar. Zekanın belli bir seviyede olmasını daha çok doğumsal özellikler belirler. Hepimiz belli bir zeka kapasitesiyle doğarız, bunu değiştirmek veya bununla oynamak mümkün değildir. Doğum sonrası çevresel etkenler de var olan zekanın en yüksek performansta çalışmasını sağlamada etkilidir. Var olan zeka kapasitesi eğitimle ancak bulunduğu oran kadar etkili olabilir.

    Ders başarısızlığı yaşayan çocuğumuzun zeka kapasitesini göz önünde bulundurmamız şarttır, çünkü çocuğumuzun beklide kapasitesi ancak bu kadardır ve bunu kabullenmemiz gerekmektedir.

    Çocuğumuz normal zeka kapasitesine sahip ama halen ders başarısızlığı yaşıyorsa sıklıkla bunun en önemli nedeni, çocukların belli bir sorumluluk içerisinde kendilerini hissedip, okul sonrası gerekli ders çalışma saatlerini düzenlememeleri ile kendini gösteren durumdur.

    Sorumluluk duygusu çocuğu kazandırılması gereken en temel becerilerden bir tanesidir. Sorumluluk erken çocukluk döneminden başlayarak çocuğun yaşına, cinsiyetine ve gelişim düzeyine uygun görevler vermekle başlar. İki buçuk yaşından başlayarak döke saçada olsa çocuğun çorbasını kendi başına içmesine fırsat vermek, oyuncaklarını toplamasını beklemek, kendi odasında kendi yatağında yatmasına ortam hazırlamak, sorumluluk konusunda; çocuğu cesaretlendirici ve destekleyici bir ortam sağlar. Böyle bir ortam çocuğun kendi kendisine yetmesine ve kendi kendini yönetmesine fırsat vereceğinden onun kendine olan güvenini de artıracaktır. Çocuğa küçük yaşlardan itibaren her alanda aşılanan sorumluluk bilinci ders sorumluluğunu almasına da yansıyacaktır. Okulda ve derslerinde başarılı olmak öğrencinin sorumluluğudur. Öncelikle bunun bilinmesi ve buna göre hareket edilmesi gerekir. Öğrencinin ders çalışırken anne babasının onun yanında olduğunu ve gerektiği yerlerde kendisine yardımcı olacaklarını bilmesi çok güzel. Ama bu, anne babanın, çocuğun ödevlerini yapması, onun sorumluluklarını yüklenmesi anlamına gelmemelidir. Karnede gelen zayıflar yüzünden anne babanın matem havasında olması da çocuğun kötü sonuçları yaşamasını ve değerlendirmesini engelleyebilir. Kötü notlar için bizlerden çok çocuklarımızın hüzün ve matem yaşamasına fırsat verelim.

    Çocuğunuzun zeka kapasitesi yeterli, uygun sorumluluk bilinci var ama halen ders başarısızlığı yaşıyorsa çevresel etmenleri de göz önünde bulundurmak gerekir. Çocuğunuzun gittiği okulun genel durumu, öğretmeninin özellikleri, sınıfın özellikleri, verilen eğitimin kalitesi, eğitime ek olarak sağlanan imkanlar çocukların başarısını direk olarak etkiler. Bütün bu noktalarda belirgin problem olmamasına rağmen çocukta görülen ders başarısızlığında önemli olabilecek diğer etmenler çocuk ruh sağlığını ilgilendiren konulardır.

    Ders başarısızlığının mutlaka bir nedeni vardır, bunun için çözüm arayışına girmek, uzmanlardan yardım almak önemlidir. Başarısızlığı olan çocukların yaşıtları ile kıyaslanmadan ve özgüvenleri zedelenmeden, ders başarısı için yönlendirilmeleri önemlidir. Çocukların bu türlü sıkıntıları varken anne babanın aşırı ilgisiz ve aşırı kontrol durumları, çocukların bu durumlarının devam etmesine neden olur.

    Eğer çocuk ders başarısızlığı yaşıyorsa hemen çocuğa yapılan suçlamalardan vazgeçip, çocuğun niçin bu sorunu yaşadığı araştırılmalıdır. Ayrıntılı psikiyatrik muayene ile ders başarısızlığının nedenleri araştırılmalıdır. Zaman geçirmeden soruna müdahele edilmelidir. Aileden, okuldan veya çocuğun kendinden kaynaklanan problem çözülmeye çalışılmalıdır.

    Çocukta eğer Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite bozukluğu varsa ders başarısızlığı önemli bir belirti olabilir. Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğunun yanı sıra Özgül Öğrenme Bozukluğu, Uyum Bozukluğu, Kaygı Bozuklukları, İki Uçlu Duygu durum Bozukluğu gibi psikiyatrik bozukluklarda ders başarısızlıklarına neden olabilir. Psikiyatrik rahatsızlıklar ders başarısızlığının yanında ek belirtiler ile kendini gösterir.

    Psikiyatrik rahatsızlığın tedavi edilmesi ile ders başarısızlığında düzelme belirgin olarak görülür.

    Önemli olan anne babaların çocuklarına vakit ayırarak, onların durumlarından haberdar olmaları ve bu türlü problemler, tamamen çocuğun yaşamında pekişmeden gerekli önlemler alınmalıdır.

  • Çocuk ve ergenlerde dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu: bildiklerimiz, bilmediklerimiz…

    DEHB tanısı nasıl konulur?

    Dikkatinin dağınık olması, dikktini sürdürmekte zorluk, aşırı hareketli olma, kıpır kıpır olma, çok konuşma, sabırsız olma ve bu belirtiler deneniyle okul, aile ve arkadaş ilişkilerinde sorun yaşama olarak tanımlanan DEHB norogelişimsel bir bozukluktur. Bu bozukluğun bir çocukta bulunup bulunmadığının anlaşılması için çocuk ve aile ile psikiyatrik değerlendrme yapılır. Gerekirse okul ortamında belirtilerin varlığı ye da sorun oluşturup oluşturmadığı ile ilgili bilgi alınılır. Bu bilgiler alınırken bazı DEHB belirtilerini sorgulayan ölçekler kullanılır. DEHB tanısı yapılan bu klinik değerlendirme ile konulur. Sıklıkla medyada ya da sosyal internet ortamlarında yazılan testlerle tanı konduğu bilgisi gerçeği yansıztmaz. Yani aile ve çocukla yapılan psikiyatrik değerlendrime ile tanı konur. Bu görüşmede ayrıntılı belirtilerle ilgili bilgi alınır bunların çocuğun yaşamına etkisi araştırılır.

    DEHB tanısının konmasında kullanılan labratuar ve görüntüleme yöntemleri kullanılmaz. Yine DEHB ile ilgili ek psikiyatrik sorun olmadıktan sonra zeka testleri tanı için kullanılmaz. Ek sorunlar olduğunda ayırıcı tanı gerektiğinde zeka ve dikkat testleri tanıya yardımcı olmak için istenebilir. Özellikle çocuk psikiyatristi olmayanlar tarafından uygulanan, DEHB tanısı koymak için dikkat testleri ile tanı konya, bu testlerle tanı koyup klinik değerlendirme yapılmadan tedavi etme yaklaşımları doğru değildir. Bu bağlamda aileler çocuklarında DEHB olduğundan endişe ediyorlarsa çocuk psikiyatristlerine başvurmaları yanlış yaklaşımların, dolayısı ile de tedavideki gecikmenin önünü kesecektir.

    Başvuru ve tanı sonrası neler yapılır? Hastalar ve aileler tedaviden ne derece fayda görür?

    DEHB tanısı ve tadavisi belli olan bir bozukluktur. Tanı konduktan sonra tedavi başlanır. Bu çocuklar zamanında tedavi almadıklarında yukarıda da söylediğim gibi okul başarısında sorun yaşamaya başlarlar. Başlangıçta hareketli olan yerinde oturamayan, dikkati dağınık, ders başarısında sorun yaşan çocuğun gittikçe akademik becerilerle ilgili sorunu artar. Zamanla hareketlilik bazı çocuklarda azalsa da okul başarısındaki soruna, okula karşı isteksilik, kendine güven sorunları bazen de depresif yakınmalarla beraber davranış sorunları eşlik eder. Bu çocuklar hem okulda etiketlenirler hem de kendi kapasitelerinin altında bir okul performansı gösterirler. Bazen okuldan istenmeyen, atılan çocuklar olabilirler. Bu noktaya gelen vakalarda hızla tadavi başlanmalı ve çocuğun okula uyumu, başarısı için destek sağlanmalıdır. Erken gelen olgularda tedavi başlandığında okul başarısı, uyumu ve ilişkileri ile ilgili yukarıda anlatılan sorunlar ortaya çıkmadan müdahale edilmiş olunur. Tedavi başlandığında çocukların çok büyük bölümünde düzelme ortaya çıkar. Çok az bir grupta belirtiler azalmakla beraber devam ettiğinde ise ek tedavi seçenekleri ile bunların da düzelmesi sağlanmaya çalışılır.

    DEHB olan çocuklar mesela dikkati dağınıklığı nedeniyle okul başarısında sorun yaşayanlarda tedaviden sonra dikkati düzelir dolayısı ile de okul okul başarıları da düzelir. Yine DEHB belirtileri nedeniyle okul, arkadaş ve aile ilişkilerinde davranış sorunu yaşayanlarda bu sorunlar da düzelir ve daha uyumlu olan, ilişki sorunu azalan ya da yaşamayan çocuklar olurlar. Özellikle erkenlik döneminde okul sorunları çok artmış, okuldan atılmak istenen çocuklarda tedavi ve destekle önce okula devamları sağlanmaya çalışılır sonra da okul başarıları daha iyi hale gelir. Benim meslek hayatımda da okuldan atılan okula dönmesini sağladığım ve eğitim hayatını devam ettirebilen çok hastam olmuştur. Yine DEHB nedeniyle okul becerileri, ilişkileri düzelen çok hastam olmuştur. Bu belirtiler deneniyle okulda arkadaşlarını döven yaralayan çocuklar bu davranış sorunlarını bırakmışlar ve daha uyumlu çocuklar olmuşlardır. Yine bu nedenle depresif belirtilen gösteren DEHB tedavisi ile okulla ve ilişkileri ile ilgili sorunun düzelmesi ile depresif belirtileri de düzelen hastalarımm olmuştur.

    Aileler çocuklarının DEHB nedeniyle günlük yaşamda olan güçlükleri karşısında, konuşarak uyararak ve ya ceza verererek bu belirtilerin düzelmediğini görür ve kendilerini çaresiz hissederler. Çocuklarında ortaya çıkan belirtilerin, çocuğun yapısal özelliğinden, DEHB’ğundan kaynaklandığını ve bu durumun tedaviyle düzelebileceğini öğrendiklerinde rahatlarlar. Çocuklarının özelliklerini, nedenleri ile birlikte kavradıklarında çocuklarına daha doğru yaklaşımlar ve çözüm önerileri geliştirirler.

    Tedavide ilaç kullanumu gerekli midir?

    DEHB’ğun en önemli nedeni anne babadan genetik geçiş ve çevresel faktörlerin etkisidir. Bu bozuklukta beyinde dikkat, dürtüsellik ve hareketlilikle ilgili alanların yapısal ve işlevsel farklılığı ortaya konmuştur. Dolayısı ile DEHB’ğu nörobiyolojik bir bozukluktur. Tedavide kullandığımız ilaçlar bu dikkatimizi hareketliliğimiz dürtüselliğimizi düzenleyen sistemlerdeki bu farklılıkları yeniden düzenleyerek normal haline getirmeye yöneliktir. Bu nedenle tavide ilaç kullanıyoruz ve gerçekten de bu ilaçlar ortaya çıkan aşırı hareketlilik, dikkat ve dürtüsellikle ilgili belirtileri düzeltiyor.

    ABD’de bu tür çocuklar için özel kamplar mevcut Türkiye’de ne tür çalışmalar yapılıyor?

    Türkiyede benim DEHB ile ilgili özel kamplarlar var mı bilmiyorum Ben başvuran hastalarda anne baba ve çocukla görüşerek çocuğun ilgi alanına göre, keyif alabileceği bazı spor, etkinlik gibi faliyetlerine yönlendirebiliyorum. Spor yada etkinlikler aşaırı hareketli çocuğun enerjisini atabileceği alanlar gibi bakılsa da aynı zamanda sosyal grup içinde olması, bu sosyal grubun kurallarını öğrenmesi, kendini denetleyebilmesi, sorumluluk alması, sosyal becerilerini geliştirmesi, kendine güvenmesi, olumlu geri bildirim alması, kabul görmesi açısından çok önemlidir. Çok hareketli, grup içinde uyum güçlükleri yaşayan çocuklar daha çok bireysel spor yada etkinliklere yönlendirilmelidir. Ancak DEHB olan ve tedavi görmeyen çocuklar her şeyden çabuk sıkıldıklarından bu faaliyetlerden de çabuk sıklabilirler. O nedenle özellikl tedavi görmeyen çocukların tedaviye başlaması bu etkinlere devam sağlama açısından da önemlidir.

    Yaz tatili için, DEBH tanısı konulan çocukların ailelerine neler önerililebilir?

    Aileler sıklıkla yaz tatilinde ilaçları kullanmamaya eğilimli olabiliyorlar. Bu yanlıştır. Hekimler tedavi sırasında gerekli görürlerse yazın ilacı bırakabilir ve DEHB tablosuna bakmak isteyebilirler. Hekim önerisi dışında aileler ilaçlarını kesmemelidirler. Yine bu çocuklar DEHB belirtileri nedeniyle günlük yaşamda ve ilişkilerinde sorun yaşayan çocuklar. Yani evde yemek yerken, oyun oynarken bir yere gidip zaman geçirirken sorun yaşıyorlar. Oysa yazın da bu çocukların aileleri ve yaşıtları ile iyi ve sorunsuz zaman geçirmesi, oyun oynası bazı faaliyetleri sürdürebilmesi gerekiyor. Yine kaza riskleri yüksek olan çocuklardır. Düşme kırıklar bu çocuklarda daha sık görülebiliyor. Bu açıdan da riskli çocuklarda da tedavinin devamı önemli görünüyor. Tedavi ile beraber hareketli enerjik olan çocuklara uygun tatil ya da etkinlik seçenekleri sunulmalı. Çocuğun onayı ve ilgisine göre yaz tatili ya da günlük programlar yapılabilir. Bundan yukarıda bahsedildi. Okul öncesi çocukların çabuk sıkıldıkları göz önüne alınmalı, oyunlar seçilirken onun dikkatini çekebilecek, yeni, farklı oyunlar seçilebilir. Grup oyunlarında da çabuk sıkılıp, kurallara uymayıp sorun çıkardıklarında yaşıtları ile oynarken büyüklerin gözetimine ihtiyaç duyabilirler.

    İlaç almamak konusunda ısrarcı ailelere neler önerilir?

    Bazen gerçekten ilaç başlanması gerektiği söylendiğinde aileler şaşırıyor ve başlamak istemeyebiliyor. Çünkü onalara göre organik nedeni olmayan çok hareketli çocuğa ilaç başlamak bekledikleri, akıllarına getirdikleri bir şey değil. Bu sorunu çözmenin en önemli yolu ailelerin kafalarından geçen tüm soruları ve endişeleri doktorları ile konuşmalarıdır. Çocuk psikiyatrisi görüşmelerinin en önemli ayağı bizim “psikoeğitim” dediğimiz hastalıkla ilgili aileleri bilgilendirdiğimiz bölümdür. Hekimler çocuğun durumu, tanısı, tedavi seçenekleri, tedavi olmasa ne gibi şeylerle karşılaacakları, tedavi olursa hastalığın gidişatının ne olcağı konusunda hastalarını bilgilendirirler. Bu bilgilendieme iyi yapıldığında ailelerin çoğunun endişeleri ortadan kalkar ve tedaviye başlama konusunda rahar bir şekilde karar verirler. Bilgileri doğru alan, anlayan aileier ilaç başlamama konusunda hala ısrarcı olurlarsa hekimle beraber bir süre ilaçsız izlenmesi ve bu ara da ailenin yaklaşımı, çocuğun gidişatı kontrol edilir. Ancak bazı ailer ilaçsız tedavi seçeneklerini internette araştırıp ya da kulaktan dolma önerilerle başka uygun olyan tedavi yollarına başvurabilirler. Bu seçenekler zaman kaybıdır. Çocuğun ve ailenin sorunun büyüdüğü zaman tekrar bize başvurmaları ile sonuçlanır. Bu arada da çocuğun pek çok kaybı olur, ek sorunlar ortaya çıkar.

    Kullanılan ilaçların bağımlılık yapıcı etkisi var mıdır?

    Tedavide Türkiye’de kullandığımız iki grup ilaç var. Bunlardan biri kırmızı reçeteli diğeri kırmızı reçeteli değil. Yani elimizde kırmızı reçeteli satılmayan ilaçlar da var. Bunlardan kırmızı reçete ile satılan metilfenidat isimli ilaçtır. Bu ilaç doktor kontrolu dışında kullanıldığında diğer bağımlılık maddeleri gibi bağımlılık yapma potansiyeli olan bir ilaçtır. Ancak DEHB olan hastalarda hekim kontrolünde kullanıldığında, hekimin önerdiği şekilde kullanıldığında bağımlılık yapmaz. Tam tersine DEHB ve davranım bozukluğu olan çocukların tedavi görmeyen grubunun başka maddelere bağımlı olma riski vardır. Ama bu grup metilfenidatla tedavi edildiğinde ileride madde bağımlılığı olma riskini çok önemli ölçüde düşürmüştür. Aslında bu bilgiyi göz önüne alındığımızda, DEHB tedavisinin çocukları madde bağımlılığından koruduğunu söyleyebiliriz. Diğer ilaç ise atomoksetin. Her iki iaç grubunun etkinliği benzer. Her iki ilacın da tedavi etkinliği çok yüksek. Yani bu, her iki ilaçtan birini başladığımızda bu çocukların büyük bir kısmı düzeliyor demek.

    Bu ilaçların yan etkileri nelerdir?

    Yukarıda bahsedilen her iki ilaç da beyinde bulunan DEHB’ğu belirtilerine neden olan kimyasal maddelerin miktarını düzenlerler. Bu maddelerin, DEHB olan çocuklarda dikkat, hareketlilik, dürtüselllik ile ilgili davranışları düzenleyen beyin bölgelerinin normal işlev görmesi için (bu belirtilerin normal seviyede olabilmesi için) düzenlenmesi gerekiyor. DEHB’ğunda kullanılan metilfenidat ve atomoksetin tıpta kullanılan pek çok ilaca göre oldukça güvenli ve yan etkileri azdır. Metilfenidat kısa (günde iki üç doz alınır) ve uzun etkili (günde tek doz sabah alınır) formları olan bir ilaçtır. Metilfenidatın en sık yan etkileri baş ağrısı, karın ağrısı, iştahsızlık, kilo kaybı, uykusuzluktur. Daha nadir olarak çarpıntı, içe çekilme, sinirlilik, tikler, hareketlilikte artma şeklinde yan etkiler ortaya çıkabilir. Atomoksetinin günde tek doz alınır. Yirmidört saat etkilidir. Atomoksetinin en sık görülen yan etkileri ise, bulantı, karın ağrısı, ağız kuruluğu, sinirlilik, halsizlik, yorgunluk, iştahsızlık şeklindeki yan etkilerdir. Her iki ilacın kullanımı sırasında görülen yan etkiler sıklıkla bir iki hafta içinde azalır. İnatçı olan ve şiddetli olup çocuğun günlük yaşamını bozan yan etkilerde doz azaltılır. Aileler yan etkiler ortaya çıktığında doktorlarına bilgi vermelidir. Doktorlar ortaya çıkan yan etkileri azaltmak konusunda gerekli önlemleri alacaklardır.

    Doç. Dr. Seher Akbaş

  • Çocuklarda sorumluluk duygusu

    Her anne – baba, sorumluluklarını bilen çocuklarının olmasını ister. Ama bu duygunun kazanılması ve gelişimi; anne – babanın, erken çocukluk döneminden başlayarak çocuğun yaşına, cinsiyetine ve gelişim düzeyine uygun görevler vermeleriyle gerçekleşebilir. İki buçuk yaşından başlayarak döke saça da olsa çocuğun çorbasını kendi başına içmesine fırsat vermek, oyuncaklarını toplaması için onu yönlendirmek, sorumluluk konusunda çocuğu cesaretlendirici ve destekleyici bir ortam sağlar. Bunun gibi yaşına uygun ve net yönlendirmeler sonucunda çocuk; kendisinden beklenenleri anlayarak hareket eder ve kendine olan güveni artar.

    Tam tersine uygulanan aşırı koruyucu yaklaşımlar; çocuğun kendi kendine yeten, bağımsız bir birey olmasını engeller. Çocuk veya genci aşırı derecede korumak, onu adeta kanatları altında büyütmek, yarar yerine zarar verir. Benlik saygısının tohumları, sorumluluk verilirse gelişir.

    Diğer bir hatalı tutum ise; çocuktan beklenenleri, yaşına uygun olmayan, anlaşılmaz cümlelerle ifade edip, çocuğun yapmasını beklemek; yapmadığında da haksız bir öfkeye kapılmaktır. “Çabuk git ve odanı topla” ifadesi, ilkokul çağındaki çocuklar için belirsiz ve tanımlanmamış bir ifadedir. Bunun yerine “Önce yatağındaki giysileri katlayıp dolaba koy” demek ve bitirdiği zaman da bir diğer adımın ne olduğunu net olarak söylemek daha açıklayıcı ve doğru bir davranış olacaktır. Böylelikle çocuğun da ruh sağlığını bozmadan, gereksiz öfkeler yaşamadan sorumluluk duygusunu kazandırmak adına atılacak adımlardan biri atılmış olur.

    Çocuğun sorumluluk duygusunun gelişimi için, yaşına uygun bir takım basit kararları alma hakkına sahip olması gereklidir. Bu ortamın oluşturulması için de çocuğa uygulama olanağı vermek gerekir. Giysisini kendi seçen, dilediği resimleri yapan, yemeğini baskısız şekilde yiyen, kişiliğine saygı gösterildiğini gören ve kendini özgürce ifade edebilen çocuk “ben değerliyim” diye düşünür. Çocuğun önemli ve değerli hissetmesi, onu yeni atılımlara ve başarılara götürür.

    Erken çocukluk döneminden başlayarak, çocuğun problemler başa çıkma becerisinin gelişimi için gerekli tutumlar sergilenirse, sorumluluk duygusunun gelişimi de desteklenmiş olur. Çocuğun içinde bulunduğu gelişimsel dönem göz önünde bulundurularak, çocuk kendi sorunları ile baş başa bırakılabilmelidir. Örneğin, kardeşi – arkadaşı ile yaşadığı bir çatışma, ödevini – defterini unutma yada kaybetme gibi. Bu yaklaşım çocukların sorunlarla mücadele ederek uğraşmasına olanak vermek, kendisine güvenli, sorun çözme becerileri gelişmiş bireyler olarak yetişmeleri için gereklidir. Karşılaştığı her zorluğa aşırı yardım eden ana babaların çocukları sürekli başkalarına muhtaç, kendilerine güvensiz olur. Böyle kişiler yeteneklerini keşfedemez ve asla yaşına uygun sorumluluk becerisini kazanamazlar.

  • Hiperaktif bir çocuğun hiperaktif yaz etkinlikleri

    Aşırı hareketli bir çocuğu – hele bir de risk almaktan hiçbir şekilde kaçınmayan bir yapıya sahipse – bütün yaz boyu eve kapatmak, kaza yapmasın, başına bir şey gelmesin diye ev hapsinde tutmak çok da gerçekçi değildir. Çocuğun kontrol edilemez, bitip tükenmez enerjisini anlamlı bir şekilde kullanması için fırsatlar yaratmak, erişkinlere düşen görevler olarak düşünülebilir.

    Hiperaktif bir çocuğun yaz programında ki riskler nelerdir?

    – Hiperaktif çocuklar için yaz tatilleri en az okul zamanı kadar önemlidir.Bilindiği gibi aşırı hareketli olma, sonunu düşünmeden alelacele harekete geçme ve geçmiş hatalardan ders almama gibi sorunlar yaşarlar. Bu belirtilere sahip hiperaktif çocukların serbestçe oyun oynanan veya bisiklete gezilen yaz aylarında diğer çocuklardan çok daha fazla kazaya uğrama riskleri vardır.

    -Özellikle bisiklet kazaları pek çok hiperaktif çocuğun ciddi biçimde yaralanmasına neden olmaktadır.

    – Hiperaktif çocukların yazın devam eden en önemli sorunlarından bir tanesi de akran ilişkileridir.

    – Hiperaktif çocuklar hep önde olma, hep kendisinin kazanmasını isteme ve oyunda kurallara uymama gibi nedenlerle kendi akranlarından çok ya kendisini idare edebilecek kadar büyüklerle ya da kendisinin tamamen kontrol edebileceği kadar küçüklerle arkadaşlık edebilirler.

    -Hiperaktif çocukları şiddetten korumak yaz aylarında da önemlidir. Anne babalar ne kadar dövmemeye çalışsalar da; hiperaktif çocukların dur durak bilmeden koşuşturması veya aşırı derecede tutturması gibi nedenler anne babaların şiddet uygulamasına neden olmaktadır. Anne baba daha sonra çok pişman olsa da çocuğa uygulanan şiddet önemli psikiyatrik sorunlara neden olabilir.

    Hiperaktif çocuğun hiperaktif yaz programında neler olmalıdır?

    Dış mekan gezileri:

    Doğa yürüyüşleri, kamp kurmalar, fiziksel aktiviteler hiperaktif çocukların öğrenme kapasitelerini artırabileceği gibi; beynin sürekli zinde kalmasını sağlayan aktivileter olarak da düşünülebilir.

    Fiziksel aktiviteler:

    Fiziksel egzersizler öğrenmeyi yüksek oranda artırır. Vücudun aktif hale gelmesi beynin öğrenme isteğini artırıcı bir etkiye sahiptir. Yapılanmış veya yarı yapılandırılmış oyunlar çocuğun kendine olan güvenini artıracağı gibi öğrenme kapasitesini de artırır.

    Sonuç olarak eğer bir hiperaktif bir çocuk söz konusuysa; yaz etkinliklerinin çok iyi planlamış olması gerekmektedir. Bütün bu planlamalar olmasına rağmen hiperaktif bir çocuktaki

    * Kaza riskindeki artış

    * Arkadaş ilişkilerindeki bozukluk

    * Akademik yaşantıdaki gerilemeler

    nedeniyle çocukların yaz aylarında da tedavilerinin devam etmesi mutlaka gerekli ve unutulmaması gereken bir durumdur.

  • Çocuklarda kaygı bozukluğu

    “anneciğim yatağımın altında canavar var, korkuyorum”

    “dolabımda hayalet var, çok korkuyorum, seninle uyumak istiyorum”

    “yarın ki sınavda ne yapacağımı bilmiyorum ve çok korkuyorum”

    “okula gitmek istemiyorum, ya ben okuldayken senin başına bir şey gelirse”

    Vb. birçok korku durumuyla az da olsa karşılaşmışızdır.

    Korku kelimesi, çocuklarımızdan sık duyduğumuz ve kimi zaman nasıl bir yaklaşımda bulunacağımızı bilmediğimiz, bazen sakin karşılayıp bazen de bizi öfkelendiren bir durumdur. “Erkek adam korkar mı”, “Uyduruyor aslında”, “Yeterince çalıştın, sınavdan niye korkuyorsun ki!” diye düşündüğümüz durumlarda ne yapacağımızı bilememek, çaresizlik ve çözümsüzlük durumu sıklıkla yaşadığımız bir problemdir.

    Genel bir bakışla korku, endişe, evham hali; bireyin herhangi bir durum sırasında etrafında olup biten her şeyi bir tehlike ve tehdit gibi algılaması, o durumda hissedilen; gerginlik, güçlü bir kaçma veya kavga etme dürtüsü, sonucunda da bedenin hızlı kalp atışları, kaslarda gerginlik gibi fizyolojik belirtilerle tepki vermesidir. Aslında bireyin yaşadığı yoğun bir uyarılma halidir de denebilir.

    Hayal dünyaları çok geniş olan çocuklar zaman zaman korkularını ve endişelerini bastırmada zorlanabilirler. Çocukların özellikle geceleri eve girecek kötü adamlardan, hırsızdan, canavardan, hayaletten, kedi-köpek gibi hayvanlardan korkması kimi zaman komik gelse de ciddiye alınması gereken durumlardır. Küçük yaştan itibaren zihne yerleşen korku duygusu yetişkinliğe de yansıyan belirtiler halinde devam edebilir.

    Çocukluk döneminde ortaya çıkan ve psikiyatrik sorunlar diyebildiğimiz korkular ya da yaygın kaygı halleri vardır ki anne babalar bu korkuları iyi ayırt ederek, müdahale ve desteği geç kalmadan çocuklarına sunmalılardır.

    Zaman zaman çocuklarımızın çevresindeki tüm değişikliklere ve olaylara yoğun bir kaygı ve korku ile baktığını fark edebiliriz. Bu kaygılar huzursuzluk, aşırı heyecan duyma, kolay yorulma, düşünceleri yoğunlaştırma zorluk çekme ya da zihnin durmuş gibi olması hali, irritabilite/duygusal hassaslık, kas gerginliği ve uyku problemleri ile kendini gösterebilir. Çocuk kaygısını kontrol etmekte zorlanır. Kaygı durumuna fiziksel yakınmalar da eşlik edebilir. Bu tür durumlar çocuğun yaşam kalitesini olumsuz yönde etkilemektedir. Çocuklarımız içsel sıkıntı ve streslerini zaman zaman sözel olarak dile getirememekte ve davranışları ile yardım çağrısında bulunmaktadırlar. Bu yardım çağrıları anne babalar tarafından dikkatlice değerlendirilmeli ve duyarlılıklar karşılanmalıdır.

    Yaygın Anksiyete Bozukluğu olarak tanımlanan psikiyatrik tablo çok hafif tedirginlikten dehşet ve panik derecesine kadar değişen yoğunluklarda bireyin korku ve endişe hali yaşıyor olmasıdır. Bu aşamaya gelen anksiyete kişiyi koruma düzeneklerinden biri olma özelliğini yitirir ve kişinin başa çıkması gereken bir sorunu haline gelir.

    Bireyin veya çocuğun yaşadığı endişe ve korku hali eğer gündelik yaşantıyı etkiliyorsa, arkadaş, anne baba ilişkisine olumsuz yansımaları varsa, okul yaşantısını tehlikeye sokuyorsa bu durum basit çocukluk çağı korkusu gibi düşünülmemeli ve mutlaka bir uzmandan yardım alınmalıdır.