Kategori: Çocuk ve Ergen Psikiyatristi

  • Down sendromu psikiyatrik belirtileri

    Down sendromu psikiyatrik belirtileri

    1) Down sendromu nedir? Türkiye’de yaygınlığı nedir?

    Down sendromu, genetik düzensizlik sonucu insanın 21. kromozom çiftinde fazladan bir kromozom bulunması durumu ve bunun sonucu olarak ortaya çıkan genetik hastalıktır.

    Down sendromu vücutta yapısal ve fonksiyonel değişiklikler ile karakterize edilir. Vücuttaki küçük ve büyük farklılıkların kombinasyonu yapısal olarak sergilenir.

    Down sendromu sık sık zihinsel bozukluklar ve fiziksel gelişimin tipik yüz görünümü gibi farklı olmasıyla ilişkilendirilir. Fiziksel özellikler çekik küçük gözler, basık burun, kısa parmaklar, kıvrık serçe parmak, kalın ense, avuç içindeki tek çizgi, ayak baş parmağının diğer parmaklardan daha açık olmasıdır. Çoğunlukla hafif veya orta seviyeli öğrenme güçlüğü gibi sorunlar taşır. Gelişimleri genellikle geridir. Geç yürüme ve konuşma bozuklukları sıklıkla olur.

    Doğan her 800 bebekten birinde down sendromu görülür. Her yıl Türkiye’de 1500 down sendromlu bebek doğar. Down sendromu, bütün yaşlardaki, ırklardaki, dinlerdeki ve ekonomik şartlardaki insanları etkiler. Tahmin edilen, Türkiye’de yaşayan 100.0000 civarında down sendromlunun olduğudur.

    2) Down sendromlu çocuk sahibi ailelerin yaşadığı sıkıntılar nelerdir?

    Zihinsel geriliklerinden ve gelişim geriliklerinde dolayı DS’lu çocuklar daha çok ebeveyn desteği ve bakımına ihtiyaç duyarlar. Çoğunlukla hayat boyu aile desteği yaşamlarını sürdürürler. Kronik bir durum olduğundan dolayı ailelerin bu durumu kabullenmesi zordur. Ama erken eğitsel ve fizik tedavi desteği gelişim geriliğinin giderilmesi açısından önemlidir.

    3) Down sendromlu çocukların eğitiminde nelere dikkat edilmeli?

    Eğitim zihinsel gerilik açısından bireysel ve grup eğitimleri ve dil gelişimi açısından dil ve konuşma eğitimi şeklinde olmalıdır. Bireysel eğitimde komut alma, özbakım becerileri, tuvalet eğitimi vs gibi beceriler hedeflenmelidir. Dil ve konuşma eğitiminde kelime sayısının artırılması, seslerin düzgün telafusu, akıcı konuşma gibi hedefler çalışılır.

    4) Down sendromlu çocukların eğitiminde kardeş figürünün fonksiyonu nedir? Kardeş fonksiyonu eğitime yardımcı oluyor mu?

    DS’lularda kardeşın olması genellikle faydalı olmaktadır. Kardeş çocuklar için model teşkil etmekte ve zihinsel, dil ve sosyal gelişimlerinin daha iyi olmalarını sağlamaktadır. Ayrıca ileri yaşlarda DS’lu çocukların bakımında kardeşlerın sağlayacağı yardım ebeveynler için kolaylaştırıcı ve motive edici olmaktadır.

    5) Down sendromlu çocukların özel eğitim dışında sosyal hayata katılımı rehabilitasyonunda etkili midir?

    Sosyal destek bütün çocuklar için önemli olmakla beraber özellikle zihinsel problemler olan çocuklar için çok daha önemlidir. DS’lularda sosyal beceriler genellikle iyi olmakla beraber konuşma ve davranış problemlerinden dolayı toplum tarafından dışlanabilmektedir. Aslında doğru olan topluma entegre edilib toplum içinde yer edinebilmeleri sağlanmalıdır. Bunun için herkesin destekleyici olması, bu çocuklara karşı önyargılı olunmaması ve korkulmaması gerekmektedir.

    6) Down sendromlu çocuk sahibi ailelere çocuğun sosyal hayata katılımı için neler önerirsiniz?

    DS’lu çocukların sosyal yaşanlıları küçük yaşalardan başlamalı. Ebeveynler çocuklarından utanmamalı ve onların toplumun bir ferdi olduğunu unutmamalılar. Sosyal yaşantılarını desteklemek için yaşıtlarıyla beraber kreşe, anaokuluna, spor ve diğer etkinliklere gönderilmeliler. Ayrıca diğer DS’lu çocuklarla birlikte etkileşim halinde olmaları onların dünyada yalnız olmadıkları kendilerine benzeyen başka birilerinin de olduğu farketmelerine yol açar. Bu durum genellikle olumlu sonuçlar verir.

    7) Down sendromlu çocuk sahibi ailelerin de psikolojik ya da sosyal destek alması gerekiyor mu?

    Kronik bir problem olması ve diğer çocuklara göre daha çok ilgi ve bakım istemeleri DS’lu aileler açısından yıpratıcı olabilmektedir. Bu sebeple bu ailelerin psikososyal destek almaları hem çocuk hem de ebeveyn ruh sağlığı açısından önemlidir. Bu ailelerin yakın çevre, idareciler ve ruh sağlığı çalışanları tarafından desteklenmeleri gerekmektedir. Ayrıca DS’lu çocuklarında gelişiminin çocuk psikiyatristi tarafından takip edilmesi ve doğabilecek sorunlar açısından yardım almaları gerekmektedir.

  • Sınav kaygısı ve baş etme yolları

    Sınav kaygısı; öncesinde öğrenilen bilginin sınav sırasında etkili bir biçimde kullanılmasına engel olan ve başarının düşmesine yol açan yoğun kaygı olarak tanımlanır. Başka bir adıyla performans anksiyetesi olarak bilinen sınav kaygısı okul çağındaki çocuk ve ergenlerde sık görülmektedir. Bireyin sınava yüklediği anlamlar, sınavla ilgili zihinde oluşturulan imaj, sınav sonrası duruma ilişkin atıflar ve sınav sonrası elde edilecek kazanımlara verilen önem sınav kaygısı oluşumu üzerinde etkilidir. Bu bağlamda çocuklar sınav öncesinde, sınav esnasında ve hatta sınavdan sonrada yoğun kaygı ve endişe yaşayabilirler.

    Huzursuzluk, endişe, tedirginlik, sıkıntı, başarısızlık korkusu, çalışmaya isteksizlik, mide bulantısı, taşikardi, titreme, ağız kuruluğu, iç sıkıntısı, terleme, uyku düzeninde bozukluklar, karın ağrıları vs. bedensel yakınmalar, dikkat ve konsantrasyonda bozulma, kendine güvende azalma, yetersiz ve değersiz görme sık görülen belirtilerdir. Belirtiler bazen çok hafif olsa da bazı öğrencilerde çok ciddi ve ağır seyredebilir.
    Öğrencinin başarısında belirgin bir düşüş gözlenir. Ders çalışmayı erteleme, sınav ve hazırlığı hakkında konuşmayı reddetme olur. Soru sorulmasından rahatsız olurlar ve bu durumlardan kaçınırlar. Dikkat dağınıklığı, odaklanamama, fiziksel yakınmalarda dikkat çeken bir artış (karın ağrısı, mide bulantısı, terleme, uyku düzensizliği, iştahsızlık ya da tersine aşırı yeme, genel mutsuz bir ruh hali vb.), çok çalışılmasına karşın performans düşüklüğü kaygının varlığını gösterir. Çalıştıkları halde sınavdan düşük puan almaları öğrencilerin özgüvenlerini sarsabilir. Öğrenilenleri aktaramama, okuduğunu anlamama, düşünceleri organize etmede zorluk, dikkatte azalma, sınavın içeriğine değil kendisine odaklanma, zihinsel becerilerde zayıflama , enerji azlığı, fiziksel rahatsızlıklar sınav kaygısının başlıca etkileridir. Sınav kaygısı gerçek dışı beklenti ve yorumlar içerdiğinden yanıltıcıdır. Bu durun öğrencileri farkında olmadan kendi davranışlarını denetleyemez hale getirir.

    Gerçekçi olmayan düşünce biçimlerine sahip olmak kaygını oluşmasında en önemli süreçlerdir. Bunaltıya eğilimli kişilik yapısı (mükemmeliyetçi, rekabetçi) olanlarda daha sık görülür. Sosyal çevrenin beklentileri ve baskısı da önemli bir etkendir.
    “Sınava hazır değilim”, “Bu bilgiler çok gereksiz ve saçma. Nerede ve ne zaman kullanacağım ki?” “Sınavlar niye yapılıyor , ne gerek var?” “Bu bilgiler gelecekte benim işime yaramaz” Sınava hazırlanmak için gerekli zamanım yok ki!”“Bu konuları anlayamıyorum, aptal olmalıyım” “Ben zaten bu konuları anlamıyorum” “Biliyorum, bu sınavda başarılı olamayacağım” “sınav kötü geçecek” “Çok fazla konu var , hangi birine hazırlanayım?” sıklıkla gözlene olumsuz otomatik düşüncelerdir.

    Yapmam gereken nedir?” “Yapabildiğimin en iyisini yapabilirim?” “Olabilecek en kötü şey ne”“Dünyanın sonu değil, telafisi var” Bunda başarısız olmam her zaman olacağım anlamına gelmez” “Yeterli zamanımın olmadığı doğru , ancak olan zamanımı en etkili şekilde nasıl kullanabilirim? “Tüm kaynakları çalışamasam bile , önemli bölümlere öncelik vererek sınava hazırlanabilirim, hiç olmazsa bu bölümlerden puan kazanırım” “Başarırsam hayatımın önemli bir dönüm noktasını aşacağım. Başarısız olmam tembel ve beceriksiz olduğumu göstermez. Daha fazla çalışmam gerektiği anlamına gelir” “zamanı kendi yararıma kullanmak benim elimde” kaygıyla başa çıkmak için geliştirilebilecek alternatif düşüncelerdir. Ayrıca başkalarıyla yarış içinde olmamak ve her kesin farklı yetenek ve kapasiteye sahip olduğunu bilmek hem çocuk hem de yetişkinler için önemlidir.

    Düşünce ve inançları sorgulamak (gerçekçi olmayan düşünme alışkanlıklarını farklı bir gözle yeniden değerlendirmek, nefes alma egzersizleri, gevşeme egzersizleri, kaygıyı bastırmaya değil, onu kabul etmeye ve tanımaya çalışmak, düşünceleri durdurma tekniği, dikkatini başka noktalara odaklama tekniği kullanılabilecek başa çıkma yollarıdır.
    “Hayatta başarılı ve mutlu olabilmek için sınavı kazanmaktan başka yol yoktur, mutlaka kazanmalıyım, kazanmazsam kimsenin yüzüne bakamam, sınav benim kim olduğumu gösterir, yetersizim, hiçbir şey yapamayacağım” değişmesi amaçlanan başlıca inançlardır. Ayrıca daha önceki deneyimlerden yola çıkarak ‘’ Ben hep başarısız oldum bundan sonrada başarısız olacağım’’ tarzında düşüncelerin de değiştirilmesi elzemdir. Öncelikli olarak sınava yoğunlaşmayı ve sorulara odaklanmayı sağlayan, düşünceleri organize etmede, dikkati yoğunlaştırmaya yardımcı olan, olumsuz düşünmeyi ve telaşa kapılmayı engelleyen, kontrol duygusunu geliştirerek başarıya yardım eder, gerçek performansı sergilemede önemli rol oynayan bir yaklaşımdır.
    Çalışma alışkanlıklarını ve sınava ilişkin tutumları gözden geçirerek yeni bir zihinsel yapılanma yaratmaya çalışmak gerekir. Zamanı iyi kullanılmalıdır. Beslenme ve uykuya dikkat edilmelidir. Sınava yönelik çalışmaları son güne/geceye bırakmamak önemlidir. Sınav öncesinde yeteri kadar çalışmak ve bunun sınav başarısında önemli belirleyici olduğunu bilmek kritik öneme sahiptir. Buna rağmen doğabilecek kaygı ve endişeyi uygun yöntemlerle azaltılmasını sağlamak gereklidir .

    Olumsuz otomatik düşüncelere karşı alternatif açıklamalar getirme, kontrolün kendisinde olduğunu hatırlatma, yanıtlayabileceği sorulardan başlama, kaygıyı azaltmaya yönelik teknikler kullanma (hızlı gevşeme, dikkat artırma teknikleri, kontrollü nefes alıştırması) sınav esnasında yapılabilecek bazı çalışmalardır. Kendini ödüllendirme, keyifle yapılan etkinliklere yönelmek, eksikler üzerine düşünme ve geleceğe yönelik yeni planlar yapma sınav sonrası kaygıyla baş edebilmek için yapılabilecek aktivitelerdir.

    Aile için sınavın ne anlam ifade ettiği, sınava yönelik tutum ve yaklaşımları önemlidir. Sıklıkla aileler kendi kaygılarını çocuklarına yansıtmaktadırlar. Çocuktan yüksek beklentilerinin olması, ayrıntılarla aşırı uğraş sergilemeleri ve sınavı bir araç değil amaç olarak görmeleri oldukça önemlidir. Bazı ebeveynler kendi narsistik düşüncelerini çocukları üzerinden yaşayabilmektedir. ‘’Benim çocuğun en iyi olması gerekiyor’’ tarzındaki düşünceler çocuklarda aşırı kaygıya neden olabilmekte ve ebeveynlerle sağlıklı iletişim kurmayı engellemektedir. Bunun yerine aileler sınırlarının farkında olmalıdırlar. Güven ve sorumluluk vermeli, önemsemeli, olumlu geri bildirimde bulunmalıdır. Sınava ilişkin konuşmalarda özenli davranmalı, gerçekçi olmalı, akranlarıyla karşılaştırmaktan kaçınmalıdır. Duygu ve düşünce paylaşımı, empati önemlidir. Sınavı yüceltmeme, ölüm kalım sorunu yapmama, yüreklendirici ve motive edici tarzda davranma önerilmektedir. Çocuklar koşulsuz sevilmelidir ve bu sevgi çocuğa fark ettirilmelidir. Aile bireyleri uygun rol modeli olmalı, uygun aile ortamı sağlamalı ve uygun problem çözme davranışları geliştirilmelidir. Ailenin bakış açısında değişim yaratmak ve beklenti düzeyini gerçekçi sınırlara indirmek temel girişimleri oluşturur.
    Bir ruhsal bozukluk ortaya çıkmışsa (depresyon, anksiyete bozukluğu, uyku bozukluğu vs.), ruhsal belirtilerden dolay işlevselliğinin bozulması, kaygıyla başa çıkmak için uygun olmayan yollar kullanma, davranış bozukluklarının görülmesi psikiyatrik destek gerektiğinin başlıca göstergeleridir. Bunun için aileler sınav kaygısı olan çocuklarını geç olmadan bir uzmana götürmeli ve danışmanlık almalılar.

  • Gençlerde antisosyal kişilik bozukluğu eğilimi

    18 yaşın altına antisosyal kişilik tanısı konulamamaktadır. Ama antisosyal kişilik yapısıyla örtüşen davranışlar on sekiz yaşın altında Davranım Bozukluğu tanısı konulmaktadır. Bu kişiler sosyal normlara uymamaktadırlar ve başkalarını aldatma gibi davranışlara eğilimlidirler.

    Yasadışı yollara sapma eğilimi göstermektedirler. Davranım Bozukluğunda Antisosyal kişilik Bozukluğu ile örtüşen kabadayılık etme, gözdağı verme, başkasının gözü önünde çalma, birini cinsel etkinliğe zorlama gibi davranışlar olabilir. Sürekli yalan söyleme , insanları kandırma çok sık görülür. Dürtülerini kontrol edememe dürtüsellik görülebilir. İsteklerine hemen ulaşmak ister. Saldırganlık sürekli kavga etme, başkalarına eziyet etme sık görülür. Silah bulundurmaya eğilim, silahlara ilgi vardır. Şiddeti övücü konuşmalar yapar. Evden okuldan kaçma, geceyi dışarda geçirme gibi davranış sorunları yaşanabilir. Hayvanlara karşıda fiziksel olarak acımasız davranabilir.

    Bütün bunlara rağmen vicdan azabı çekmezler. Yaptıkları için karşısındakinin davranışlarını suçlar ve hak ettiğini düşünür. Bu davranışlar ergenlik döneminde erişkin çağa taşınırsa Davranım Bozukluğu Antisosyal kişilik Bozukluğuna dönebilir. Ergenlikte Davranım Bozukluğu görülen gençlerin hepsinde Antisosyal kişilik Bozukluğu görülecek diye bir şey yoktur. Bir kısmı ergenlikten sonra düzelir. Toplum içinde bazen antisosyal davranış asosyal davranışla karıştırılabilir. Antisosyal denilince insanlardan uzak duran çekinik kişilik akla gelir. Halbuki antisosyallik toplumun sosyal kurallarına uyamamakla eşdeğerdir.

    Çocukluk ve ergenlik döneminde görülen aşırı öfkelilik, saldırganlık, kin tutma intikamını alma gibi davranışlar erişkin çağda görülen antisosyal kişilik bozukluğunun ilk belirtileri olabilir. Ayrıca yaptığı hareketlerden vicdan azabı duymama, planlı bir şekilde zarar verme davranışları görülür. Yine okulda davranış sorunlarından dolayı yönetimle başı belaya girebilir. Öğretmenler ve velilerden şikayetler gelebilir. Arkadaş ortamlarından dışlanabilir. Dışlanması öfke ve uyumunu daha da arttırır. Erken yaşta tedavi davranışların oturmasını engelleyebilir. Yanında eşlik eden dürtüsellik, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu, depresyon gibi ek hastalıklarda tedavi edilmelidir. Aile ve okulla beraber çalışmalı örseleyici davranışları minimuma indirilmelidir. Ailenin ev için de kuralları uygulama konusunda desteklenmesi gerekir. Ayrıca gerekince ilaç tedavilerine e baş vurulmalıdır.

  • Çocuk ve gençlerde bilgisayar ve telefon bağımlılığı için yaz aylarında neler yapılabilir?

    Büyük şehirlerde okul ve ev arasında yaşayan çocuklarda sosyalleşmekte sorunlar çıkabiliyor. Bu durum, kendini eve kapama ve aşırı bilgisayar başında vakit geçirme şeklinde gösterebilmektedir. Aileler de iş güç arasında bu durumu geç fark edebiliyorlar. Bu çocuklar, çok konuşmayan, yazılı anlatımları bir nebze iyi olsa dahi derse katılmayan çocuklar. Özellikle çocuk küçükken, anne ev işlerini yaparken ya da çocuğa yemek yedirirken kolay geldiği için çocuğun eline bir tablet veya telefon verir. Bu davranış kısa süreliğine annenin işini çözer ancak uzun vadede çocuk tablet ve ekran dışında hiçbir şeyden zevk alamaz olur. Benzer şekilde, saatlerce çizgi film izletmek de aynı sonuçları doğurur.

    Günümüzde, televizyon ve bilgisayar başından kalkamayan milyonlarca genç ve yetişkin, psikolojik ve obezite gibi fizyolojik sorunlarla boğuşmaktadırlar. Aileler sorunları fark ettiğinde, çocuklar genellikle bağımlı hale gelmiş oluyorlar. Bu kişiler, ekranı bırakamama, bıraktırmaya çalışınca aşırı tepkiler verme gibi, bazı bağımlılık belirtileri göstermeye başlarlar. Ekran bağımlılığından dolayı okul, iş ve sosyal ilişkilerinin bozulması gibi sonuçlar ortaya çıkar.

    Aileler, bir nebze rahatladıkları yaz aylarında, çocuklarında görülen bu bağımlılık sorunlarını azaltmak için bir fırsata sahip olurlar. Özellikle çocuk ve genç tatildeyken, anne ve baba da işlerdeki yoğunluğun azalmasıyla sorunların çözümü için uygun zemin yakalamış olurlar. Özellikle çocuk ve ergenin, tablet ve bilgisayar başında en çok vakit geçirdiği saatlerde onları oyalayacak aktivitelerde bulunulmalıdır. Spor ve yaz okulları için ısrar edilmeli, konuşularak ikna edilmelidirler. Ebeveynler etkili vakit geçirerek çocuklarıyla sohbet etmeli onların ilgisini çekecek konu ve aktiviteler bulmalıdır. Öncelikle çocuklarıyla eğlenmeyi kendileri öğrenmelidir, bu konuda danışmanlardan yardım almalıdır.

    Çocuk ve gençlerin aileden ayrı, gençlik kampları gibi yerlere gönderilmeleri de olumlu sonuçlar doğuracaktır. Bilgisayar başında iyice asosyalleşen çocuklar, okullarda da bu durumu sürdürerek sınıftan çıkmaz halde, tabletleriyle oynayarak vakit geçirmektedirler. Teneffüs kavramı iyice azalmış olup, oyunlar ortadan kalkmıştır. Bu çocuklar, artık birbirleriyle konuşmayan asosyal bireyler haline gelmişlerdir. Bu yaz kampları, koçlar önderliğinde grup olmayı, grup halinde çalışmayı, çocuk ve gençlere öğretmek için ideal yerlerdir. Bu yalnız yaşam, gençleri iyice egoistleştirmiş, grup olma ve grup için çalışma alışkanlıklarını zayıflatmıştır. Ayrıca eğitim öğretim sistemimizde de eğitimden uzaklaşılmış, öğretim kısmı ağır basar olmuştur. Artık her okul sınav başarısı odaklı çalışmaya başlamıştır. Veliler de bu yönde eğilim göstermektedir. Bu durum, çocukların sosyal zekâsını bastırarak sosyalleşmelerini zorlaştırmaktadır. Yaz aylarını fırsat bilerek çocuk ve gençleri arkadaş edinebilecekleri ortamlara yönlendirmeliyiz. Spor faaliyetlerini arttırmalı ve tatile giderken veya sosyal faaliyetler esnasında, tablet ve bilgisayarını yanına almasını engellemeliyiz. Şunu unutmayalım ki, çocukların okullarındaki başarısı ne kadar iyi olursa olsun, bu başarı, ancak sosyalleşme ile bir anlam kazanacaktır.

  • Çocuklarda kardeş kıskançlığı

    Kardeş kıskançlığı annenin hamileliği ve kardeş doğumu beklenen bir olaydır. Bu durum büyük çocukta var olan bir dengeyi bozar, ancak geçicidir. Sağlıklı bir ortamda denge yeniden kurulur. Yaşantı travmatik olmaz. Ancak büyük çocuk şöyle ya da böyle farklı düzeylerde kardeş kıskançlığı yaşayabilir. Kabaca tanımlandığında kardeş kıskançlığı annenin dikkatini çekmede yarışma duygusudur.

    Yeni bebeğin aileye gelişi büyük çocuğu hem psikolojik hem de fiziksel olarak etkiler. Daha öncesinde tümden sahip olduğu anne, annenin sevgisini kaybetme korkusu ve kendilik değeri bu durumdan etkilenecektir. Çocuğun bu durumdan etkilenerek ya da etkilenmeden çıkmasında çocuğun yaşı, gelişimsel seviyesi ve ebeveyn çocuk ilişkisi belirleyici rol oynar. Çocuk daha önce kendisine karşı anneden ve çevreden gösterilen tüm ilginin bölündüğünün farkındadır. Büyük çocuğun annenin hamileliği ve yeni doğan bebeğin doğumuna ilişkin duyguları ona verilen duygusal destekle doğrudan ilişkilidir. Büyük çocuk bebeğin doğumunu daha önce sahip olduğu tüm ilgi sevgi ve ayrıcalıkların elinden alınması olarak değerlendirebilir. Bu süreçten sonraki algıları, bu algılarına karşı ortaya koyduğu davranış değişiklikleri ile görünür hale gelir. Bunlar uyku, yeme sorunu (kardeşi gibi uyumama, kardeşi gibi daha önceden edindiği kendi kendine yeme becerisini bırakma, annenin yedirmesini isteme, onun gibi sıvı gıdalar almak isteme vs), oyunlarında kardeş doğumu ile ilgili temalar (kardeşi oyunda istememe, yok sayma, annenin kendisine ilgili olduğu üzerine oyunlar kurma, annenin kendisine ilgi göstermediği oyunlar, anneye ve kardeşe agresif temalar içeren oyunlar vs), hayali arkadaşlarla oynama ve zaman geçirme, ölüm korkusu, kabızlık, kaka kaçırma, çiş kaçırma, anneye yapışma, korkular, yalnız yatmak istememe, agresyon, sinirlilik, mutsuzluk, içe kapanma ve davranış değişiklikleri gözlenebilir. Bunlar buz dağının görünen kısmıdır. Bu ilk dönemde ortaya çıkan davranış değişiklikleri kolaylıkla fark edilirken, ebeveynin duygusal desteği yeterli olmaz ve uygun sağlıklı bir şekilde bu durum atlatılamazsa kardeş doğumundan sonra çocuğun kimliğini, gelecekteki yaşantısını derinden etkileyecek değişimler söz konusu olur.

    Anne babanın, yeni bebekle ilgili hamilelik sürecinde ve eve geldiğinde büyük çocuğa yönelik bilgi vermeleri önemlidir. Doğumdan sonra eve bebek geldiğinde tüm ailenin ve çevrenin ilgi odağı olan yeni bebekle karşılaşan büyük çocuğa gösterilen ilginin niteliği önemlidir. Günlük yaşamdaki rutininin mümkün olan an az şekilde değişikliğe uğramasına dikkat edilmelidir. Eve bebek geldikten hemen sonra kreşe ya da başka bir eve gönderilmesi uygun değildir. Annenin bebekle zaman geçirme zorunluluğu olduğu gibi büyük kardeşe zaman ayırması gereklidir. Büyük kardeşin enneye ve yeni gelen bebeğe yönelik olumsuz duygularını ifade etmesine izin verilmelidir. Bu olmuyorsa oyunlarda çocuğun serbest bir şekilde kardeş temalı oyunlar oynaması için fırsat yaratılmalıdır. Ebeveynlerin sıklıkla düştüğü en büyük yanılgı büyük kardeşin “artık büyüdüğü, bir abi ya da abla olduğu ve durumu idare etmesi, kendilerine yardım etmesi gerektiği” şeklindeki beklentidir. Oysa artık evde iki küçük çocuk vardır. Her iki çocuk da annenin ilgisine ve sevgisine muhtaçtır.

  • Özel öğrenme güçlüğü

    İlkokula yeni başlayan çocuklar çoğunlukla yazarken veya okurken zorluk yaşayabilirler. Ancak 1.sınıfın sonuna doğru bu zorlukların azalmasını ve sınıfındaki diğer çocuklarla orantılı olarak ilerlemesini bekleriz. Bu normal durumdan farklı olarak özel öğrenme güçlüğü olan çocuklar okuma, yazma veya matematik becerilerinde sınıfındaki diğer öğrencilerden geride hareket ederler. Bazı öğretmen ve ebeveynler bu durumda çocuğu ‘tembel’, ‘okumakta gözü yok aklı fikri oyunda’ gibi ifadelerle değerlendirirler ve bu sorunun üzerine gitmemektedirler. Normal duruma benzer bir ilerleme görülmeyen, ders çalışmak dışındaki hayatında algılamasında bir problemi olmayan, yalnızca derslere soğuk olan ve ödevlerinde yanlışlar yapan çocuklarda özel öğrenme güçlüğü akla gelmeli ve bu yönde gerekli adımlar atılmalıdır.

    Özel öğrenme güçlüğü herhangi bir nörolojik ve fiziksel hastalık, otizm veya zeka geriliği olmaksızın okuma, yazma veya matematikle ilgili işlemlerde yetersizlik ile kendini gösteren bir bozukluktur. Bu alanlarda güçlükler olması nedeniyle sorunlar daha çok çocuğun okula başlamasıyla fark edilir ve bu dönemde tanısı konulur. Özel öğrenme güçlüğü olan çocuklar genellikle verilen ödevlerde yazım hataları, matematik işlemlerde sıkça yanlış yapma, okumada güçlükler yaşarlar. Bunlara örnek olarak;

    şekil yönünden benzer harfleri karıştırma(p ile b veya d, m ile n gibi),

    harf ve hece atlama,

    noktalı noktasız harfleri karıştırma(o-ö, u-ü gibi),

    yavaş okuma,

    kelimeyi yanlış okuma,

    bazı kelimeleri atlama,

    şekil yönünden benzer sayıları karıştırma(5 ile 2 gibi),

    sayı saymayı ve dört işlemi kavramakta güçlük çekme,

    problemi anlamakta zorluk yaşama verilebilir.

    Özel öğrenme güçlüğü çoğunlukla öğretmen veya evde ödevlerine yardımcı olan ebeveyn tarafından fark edilir. Özel öğrenme güçlüğüne sıkça dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu eşlik eder. Bu nedenle bu hastalığın belirtileri de(aşırı hareketlilik, yerinde duramama, dikkatsizlik gibi) görülen çocuğu için hayat ebeveyn için çekilmez bir hale gelebilir. Benzer şekilde çocukta da okula gitmek istememe, arkadaşları arasında yaşayacağı yetersizlik duyguları nedeniyle Özel öğrenme güçlüğüne ikincil olarak depresyon, kaygı bozukluğu yada davranım bozukluğu ortaya çıkabilir. Bu nedenle özel öğrenme güçlüğü erkenden farkedilmeli ve olabildiğince erken dönemde tedavisine başlanmalıdır.

    Tedavide amaç çocuğun zorluk yaşadığı öğrenme alanında (okuma-yazma-matematik becerileri) ona eğitsel destek vermektir. Bu alanda kendini geliştirmiş eğitmenler tarafından çocuk özel eğitim programına alınmalıdır. Sıkça eşlik ettiğini bildiğimiz dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olup olmadığı değerlendirilerek tedavisi başlanmalıdır. Çünkü aynı zamanda dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olan çocuk başlanan özel eğitimden dikkatini veremediği için yeterli ilerlemeyi sağlayamayacktır. Ayrıca tedavide özel öğrenme güçlüğünün sebep olabileceği depresif bozukluk kaygı bozukluğu veya davranım bozukluğu açısından da değerlendirilmeli gerek duyulursa tedavisi eklenmelidir.

  • Otizm hakkında

    Otizm hakkında

    Otizm, çoğunlukla doğuştan gelen bir sorun nedeniyle yaşamın ilk yıllarında aynı gelişim dönemindeki çocuklardan farklı davranışlar sergilemesiyle fark edilen, karmaşık, nöro-gelişimsel bir bozukluktur. Bu farklı davranışlar çocuğun sosyal etkileşimindeki sorunları, sözel ve sözel olmayan iletişimindeki problemleri, tekrarlayıcı davranış ve kısıtlı ilgi alanlarını kapsamaktadır.

    Karşılıklı sosyal etkileşimde bozulma: Otizmde en temel özellik karşılıklı etkileşim ve ilişki kurma becerisindeki güçlüklerdir. Otizmi olan çocuklarda, kendi adına yada anne-babasının sesine yanıt verme gibi sosyal davranışlar gözlenmez.otizmi olan çocuklarda, başkaları tarafından rahatlatılmayı sakinleşitirilmeyi arama ve ilgisini çeken durumları paylaşmada güçlükleri vardır. Ancak otizmi olan çocukların hepsi bu alanda çok yoğun sorunlar yaşamayabilirler, yaşları ilerledikçe ve yoğun eğitim proğramıyla bir çok sosyal davranış öğrenebilirler.

    Sözel ve sözel olmayan iletişimde problemler: Otizmli çocuklarda dil-konuşma gelişiminde ya gecikme vardır ya da hiç gelişmemiştir. Zamir karıştırma (ben yerine sen kullanması gibi), ekolali ( duyduğu sesleri tekrar etmesi), aynı kelime veya cümleleri tekrar tekrar söylemesi gibi dil-konuşmada farklı özellikler gösterebilirler. Kısıtlı ilgi alanı, yineleyici davranışlar: stereotipik davranışlar(Sözcük, hareket ve davranışların koşullarla bağlantısız, nedensiz ve aynı biçimde uzun süre yinelenmesi), alışılmışın dışında ilgi alanları (ör:çocuğun normal oyuncaklarla ilgilenmeyip sadece süpürgelere aşırı ilgisi gibi) görülür.

    Tedavide ilaçla tedavi sadece bazı özel sorunların tedavisinde etkilidir. Sosyalleşememe ve iletişim problemleri gibi otizmin temel belirtilerini tedavi etmek için yeterli etkinliğe sahip bir ilaç tedavisi henüz bulunmamaktadır. Tedavi edilen bazı sorunlar arasında kısa dikkat süresi, hiperaktivite, takıntılı davranışlar ve öfke nöbetleri bulunmaktadır. Ancak bu durumlarda bile bazı davranış değiştirme teknikleri ilaç tedavisinden daha etkili olabilmektedir. Bu nedenle ilaç tedavisi davranışcı yöntemlerden sonra yada birlikte kullanılırsa daha etkin sonuçlar alınmaktadır. Ailelerin de desteğiyle eğitim programlarına katılanların oldukça fayda gördüğü ve yüzgüldürücü sonuçlar alındığı gözlenmektedir. Otizmin belirtilerinin olabildiğince erken tanınıp tedavi programına başlanması olumlu sonuçlar alınması ve ilerleme kaydedilebilmesi için önerilmektedir.

  • Hiperaktivite bozukluğu dikkat eksikliği

    Hiperaktivite bozukluğu dikkat eksikliği

    Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) çocuk ve ergen psikiyatrisi alanında en çok tanı alan hastalıklardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olan çocuk, aile ve akrabalar içerisinde her ne kadar irade sorunu olan şımarık bir çocuk gibi görünse de, durum aslında öyle değildir. DEHB esas olarak beynin yönetim sistemlerindeki kimyasal bir sorundur.

    DEHB olan çocuklar genellikle asi huzursuz atılgan, kelimelerini ve vücutlarını yeterli şekilde kontrol etmeyi beceremeyen ve dolayısıyla aynı yaştaki diğer çocuklara kıyasla öğretmenlerin ve ebeveynlerin daha fazla gözaltında tutması gereken çocuklar olarak görülmektedir. ‘çocuğum 7 yaşında ama daha 3 yaşındaki çocuk gibi davranıyor’ ‘onunla birlikte dışarı çıkmaya misafirliğe gitmeye korkuyorum’ ‘ödev yapmamız saatler alıyor’ ‘öğretmeni dersi dinlemediğini arkadaşlarını sürekli rahatsız ettiğini söylüyor’ gibi cümleler DEHBli bir çocuğun annesinden sık duyduğumuz sorunlardır.

    DEHB tedavisi ile ilgili çalışmalar genellikle okul çağı ve ergenlik dönemi ilaç tedavilerini davranış yöntemlerini içermektedir. Okul öncesi dönemdeki çocuklarla ilgili tanı zorlukları ve tedavi yaklaşımlarına yönelik kapsamlı çalışmaların az sayıda olması nedeniyle davranışçı tedavilerle okul çağı dönemine kadar takip etmek daha uygun olmaktadır.

    DEHB tanısı klinik bir tanıdır. Dikkat eksikliğine sebep olabilecek başka hastalıklar da olabileceğinden (vitamin eksikliği ve anemi gibi) kan testleri yardımcı olsa da DEHB tanısı koyduracak kan testi veya görüntüleme yöntemi yoktur. Klinisyenin gözlemi, aileden ve öğretmenden alınan bilgiler neticesinde tanı koyularak gerekli tedaviye başlanır.

  • Çocuk istismarı – ihmali

    Çocuk istismarı – ihmali

    Çocuk istismarı yada ihmali, çocukların anne-baba gibi onları bakıp gözetmek ve eğitmekle görevli kişiler ya da yabancılar tarafından; bedensel yada psikolojik sağlıklarına zarar verecek, sosyal gelişimlerini engelleyecek biçimde uygulanan tüm fiziksel, duygusal ya da cinsel tutumları, ihmali,ticari amaçlı sömürüyü kapsar. Fiziksel istismar ise çocuğa sağlığını, gelişimini yada onurunu zedeleyecek şekilde fiziksel güç kullanılması olarak tanımlanır.

    Çevremizdeki insanlardan çocuklarını istismar yada ihmal ettiğini duyduğumuzda ya da okuduğumuz haberlerde karşılaştığımızda onların küçücük çocukları nasıl istismar ettiklerini anlamakta güçlük çekeriz. Doğumdan itibaren çocuklar çeşitli sebeplerden dolayı istismar yada ihmale uğrayabilirler. Özellikle okul öncesi çocuklar istismarı yada ihmali bildirebilecek yetkinlikte ve duyarlılıkta olmadıkları için bu durumla daha sık karşılaşırlar. Bu durumları bildirmemelerinin esas nedeni durumu anlayabilecek ve sorunun büyüklüğünü tartabilecek yeterli yaşam deneyiminin olmamasıdır. Yani içinde bulunduğu durumu bütün çocukların başına gelebilecek normal bir olay olarak kabul etmesidir.

    İstismar edici davranışın bir çok sebebi vardır. Bunlardan bazıları kültürel olarak bakım verenin öyle yetiştirilmiş olması, yine bakımverenin kişisel özellikleri (sinirli, sinirlendiğinde öfke kontrolü olmayan, sabırsız..vb) bakım verenle çocuk arasında kurulan ilişkinin şeklidir. İstismarla ilgilen bir araştırmacı, istismarın özellikle çocuğa bakım veren anne veya babanın(veya bakıcının) hayatlarındaki stres oluşturan olayların, çocuklarını koruyucu ve kollayıcı duygularının önüne geçmesiyle ortaya çıktığını öne sürmüştür.

    İstismar edilen bir çocuğun değerlendirilmesi, çocuğun yaşadığı deneyimi anlatmada güçlük çekmesi nedeniyle oldukça zordur. Değerlendirmede fiziksel bir müdahaleden şüpheleniliyorsa bir kanıtı yakalamak için mutlaka fizik muayane yapılmalıdır. Ebeveyninden, diğer aile fertlerinden ve gidiyorsa okul öğretmeninden bilgi alınmalı çocuğun davranışları ve davranışlarındaki değişiklikler hakkında bilgi alınmalıdır. Yetkili makamlara bildirim yapmak istismara uğramış çocuğun bir sonraki istimrardan korunması için şarttır. Tedavide çocuk ve aileye yönelik terapiler uygulanmalı, gerek duyulursa aile fertleri erişkin psikiyatriye yönlendirilmelidir.

  • Akran zorbalığı ve çocuğun ruh sağlığına etkileri

    Zorbalık, bir birey veya grup tarafından, kendisini koruyamayacak durumda olan kişiye karşı yapılan, fiziksel veya psikolojik sonuçları olan ve süreklilik arzeden bir şiddet türüdür. Ancak bir eylemin zorbalık olarak adlandırılabilmesi için sadece saldırganlık özelliği taşımasının yeterli olmadığı, taraflar arasında eşit olmayan güç ilişkisinin olması, süreklilik özelliği, taşıması ve kasıtlı yapılıyor olması gerektiği belirtilmektedir.

    Okul zorbalığının, bir ya da birden çok öğrencinin kendilerinden daha güçsüz olan öğrencileri bilerek ve isteyerek, sürekli bir biçimde fiziksel olarak, sözel olarak, dedikodu ve söylenti çıkarıp yayarak, para ya da diğer eşyalarını zorla alarak, tehdit ederek, eşyalarına zarar vererek ya da arkadaş grubundan dışlayıp yalnızlığa terk ederek rahatsız etmesi ile sonuçlanan ve kurbanın kendisini koruyamayacak durumda olduğu bir saldırganlık türüdür.

    Siber zorbalık bir başka deyişle sanal zorbalık; bilgi ve iletişim teknolojisi ve araçları ile özellikle cep telefonu ve internet yoluyla zorbalık yapılmasıdır.

    Akran zorbalığı fiziksel, sözel ve sosyal (ilişkisel) zorbalık olarak üç çeçit görülür. Sözlü zorbalık; isim takmak, alay etmek, karşıdaki insanın onurunu zedelemek, küçük düşürmek, iğnelemek, hakaret etmek, tehdit etmek, fiziksel zorbalık; vurmak, yumruklamak, tekmelemek, tırmalamak, çelme takmak, tükürmek, ilişkisel-sosyal zorbalık ise;görmezden gelmek, dışlamak, yok saymak, yabancılaştırmak, uygunsuz hareketler yapmak, dedikodu yapmak, düşmanca bakışlar sergilemek, kişisel eşyalarını saklamak veya bunlara zarar vermek şeklindedir. Fiziksel ve sözel zorbalık aleni görülür, farkedilirken sosyal zorbalık en zararlı akran zorbalığı tipi olup daha indirek olma ve gizli kalma ile karakterizedir. Bu zorbalık çeşitlerinden fiziksel ve sözel zorbalık “gözlenebilir” olduğundan dolayı doğrudan zorbalık içinde yer alırken, soysal dışlama “dolaylı zorbalık” olarak tanımlanmaktadır. Doğrudan uygulanan akran zorbalığı, kurbana yönelik yapılan açık saldırıyı içermektedir. Dolaylı zorbalık ise, kurbanı sosyal olarak yalnız bırakma, gruptan dışlama, dedikodu yayma, gibi davranışları içerir.

    Yapılan bu araştırmalarda zorbalığın ülkemizde de yaygın bir biçimde görüldüğü ortaya konulmuştur. Ülkemizde ise Pişkin (2002) tarafından yapılan bir araştırmada erkeklerin kızlara oranla daha çok zorbalık yaptığı, kızların ise daha çok kurban oldukları belirlenmiştir. Yine bu araştırmada öğrencilerin % 35’inin kurban, %30’unun hem zorba hem kurban ve % 6’sının da zorba olduğu saptanmıştır. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından 2008 yılında okullarda meydana gelen şiddet olayları incelenmiş; bu olayların %52,2’sinin sözel, %21,9’unun fiziksel ve %23,7’sinin duygusal olduğu saptanmıştır.

    Pek çok çocuk ve genç uzun süren akran zorbalığına maruz kalır ve bu süreçten olumsuz etkilenir. Uğranılan zorbalık çocuğun ruhsal durumunu, uyumunu, günlük yaşam, sosyal işlevsellik ve akdemik becerilerini olumsuz etkiler, bozar. Sıklıkla travma belirtileri gösterirler. Özellikle üç alanda etkilenme yaşarlar; yanlızlık, kaygı ve depresyon. Okul zorbalığına maruz kalan öğrenciler, kendilerini güçsüz ve yalnız hissederlerler. İzole edilirlirler. Sosyal ilişkilerde bozulma ve azalma görülür. İçe kapanırlar. Okula gitmek istemezler, devamsızlık yaparlar. Okul kurallarına uymazlar. Okula devam etseler bile oluşan ruhsal sorunlar nedeniyle akademik başarılarıları olumsuz etkilenir. Dolayısıyla hem korku kaygı, üzüntü, ümitsizlik yaşar, hem de eğitim-öğretim yaşamları sekteye uğrar. Sıklıkla yaşadıkları çaresizlik ve güvensizlik nedeniyle uğradıkları zorbalığı uzun süre kimseye söylemez, yardım almayı geciktirirler.

    Akran zorbalığına uğrayan çocukların ruhsal etkilenmelerini değerlendiren ve 226 genç katılımcı ile yapılan çalışmada akran zorbalığına uğrayan çocuklarda, tiklerin sıklığı, karmaşıklığı ve şiddeti, kaygı depresyon, öfke patlamaları daha fazla bulunmuş, bu çocuklaraın yaşam kalitesinin olumsuz etkilendiği belirtilmiştir. Yaş ortalaması 11 olan, doksan çocukta akran zorbalığının sosyal fobi ve anksiyete bozukluğu ile ilişkili olduğunu ortaya koymuştur. Bu çalışmada anksiyete bozukluğu olan çocuklarda akran zorbalığının göz önüne alınması önerilmiştir. Akran zorbalığından mağduriyet ve intihar girişimleri arasındaki ilişki üzerine toplam 70102 katılımcının değerlendirildiği metaanalizde, akran mağduriyetinin çocuk ve ergen intihar düşüncesi ve intihar girişimleri ile ilişkili olduğu ve intihar düşüncesi ve girişimleri için bir risk faktörü olduğu bulunmuştur. Yapılan çalışmalar akran zorbalığının pek çok ruhsal bozukluğa neden olarak çocuğun ruh sağlığını olumsuz etkilediğini, okul ve sosyal yaşamını bozduğunu ve intihar için risk faktörü olduğunu ortaya koymuştur.

    Zorbalığın önlenmesine yönelik olarak okul sağlığı ekibi içerisinde yer alan okul yöneticileri, rehberlik servisleri ve okul hemşirelerinin işbirliği zorbalığın önlenmesinde önemlidir. Okulda zorbalık konusunda eğitim verilmelidir. Zorbalık gören ve risk altındaki çocuklar tesbit edilmeli, korunması için önlemler alınmalıdır. Bir zorbalık olayı gerçekleştiğinde bütün bilgiler ayrıntılı alınmalı ve kayıt edilmelidir. Zorbalığa uğran çocukların bunu anlatmaları konusunda cesater verilmeli, güven verilmeli bu konuda tutarlı olunmalıdır. Çocuğun verdiği bilgiler dikkate alınmalı, ailesi ile paylaşması konusunda yönlendirilmeli, çocuğa açıklama yapılarak aile ile ile paylaşılacağı söylenmelidir. Çocuğun sosyal olarak kaybettiği ilişkiler yeniden organize edilmeli, desteklenmelidir. Okulda öğretmen ve erkadaşlardan alınan sosyal destek olumsuz yaşam olayından sonra ortaya çıkabilecek ruhsal sorunlardan çocuğu koruyan en önemli iki destek kaynağıdır. Bu nedenle okul yönetimi, öğretmen ve çocuğun arkadaşları destek konusunda duyarlı olmaları konusunda bilgilendirilmelidirler. Çocuğun güçlü yanları ve problem çözme becerileri artırılmalıdır. Ruhsal sorunlar için çocuk psikiyatrisi uzmanından destek ve danışmanlık alınması sağlanmalıdır. Akran zorbalığın için okul disiplin kuralları işletilmeli, sınırlar net bir biçimde konulmalı, yaptırımlar uygulanmalıdır. Bir çocuğun, bir başka çocuğun sözel, duygusal ya da fiziksel zorbalığına uğradığında, bu istismar uzun süren etkiler bırakabileceği unutulmmalı bu çocuklar uzun süre izlenmeli, gerekli sosyal, duygusal ve ruhsal destek sağlanmalıdır.