Kategori: Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları

  • Alerjik nezle(rinit) / saman nezlesi nedir ? Nasıl tanı konur ? Nasıl tedavi edilir ?

    Alerjik nezle(rinit) / saman nezlesi nedir ? Nasıl tanı konur ? Nasıl tedavi edilir ?

    Alerjik nezle (alerjik rinit) çevresel bazı faktörlere alerji gelişimi sonucu, burun tıkanıklığı, burun akıntısı, burunda kaşıntı, hapşırma ve göz yaşarması gibi belirtilerin görüldüğü bir hastalıktır. Küçük çocuklarda sadece sık burun tıkanıklığı, sık üst solunum yolu enfeksiyonları ve sık orta kulak enfeksiyonları ile kendini gösterebilir.

    Çocuklarda yıl boyu süren alerjik nezleye bağlı gelişen burun tıkanıklığının sonucu olarak tekrarlayan sinüzit ve orta kulakta sıvı birikmesi sık görülen durumlardır. Sinüzit, viral bir üst solunum yolu enfeksiyonunun, yani soğuk algınlığı veya nezlenin normalde geçmesi gereken 1 hafta – 10 günden uzun sürmesi, özellikle sabah kalkıldığında artış gösteren balgamlı öksürükler, sarı burun akıntısı, geniz akıntısı, burun tıkanıklığı belirtilerinin görülmesi ile tanınır. Orta kulakta sıvı birikimi ise ateş ve kulak ağrısı ile gelebileceği gibi sadece belli belirsiz bir duyma kaybı ile de kendini gösterebilir. Sözü edilen birinci durumda orta kulakta iltihaplı bir sıvı birikimi söz konusu iken, ikinci durumda ise iltihapsız bir sıvı birikimi vardır. Her iki durumda da duyma kaybının kalıcı olmaması için mutlak olarak altta yatan alerjinin tedavi edilmesi gerekmektedir.

    ÇOCUKLARDA ALERJİK NEZLE TANISI:

    Alerjik nezlede tanı hastanın hikâyesi ve destekleyici laboratuar testleri ile konur. Burun tıkanıklığı, akıntısı, kaşıntısı, hapşırık ve göz yaşarması belirtilerinin yaşamın çoğu gününde görülmesi halinin varlığı; bununla beraber alerji testlerinde pozitiflik saptanması ve burun akıntısında alerjik hücrelerin tespiti tanı koydurmaktadır.

    ÇOCUKLARDA ALERJİK NEZLE TEDAVİSİ:

    Alerjik nezlede birinci basamak tedavi alerjinin saptandığı maddeden bireyin uzak tutulmasıdır. İkinci basamakta ise ilaç tedavisi gelir. Bu tedavi ağızdan alerji şurup / hapları ile ve/veya kana karışmayan kortizonlu burun spreyleri ile sağlanabilir. Tedavi her hasta için farklılık göstermektedir. Çevre önlemleri ve ilaç tedavisinin yanı sıra problemin kökten çözümü için “Dilaltı Damla Aşı” tedavisi uygulanabilir.

  • Çocuklarda alerjik cilt hastalıkları

    Çocuklarda alerjik cilt hastalıkları

    ATOPİK DERMATİT (ALERJİK EGZAMA) :

    Alerjik egzama özellikle hayatın ilk yıllarında en yoğun olarak görülen cilt kuruluğu, döküntü ve kaşıntı ile seyreden bir cilt hastalığıdır. Tipik olarak yanaklar, boyun altı, dirsek içleri ve diz arkası gibi bölgeler en çok etkilenen alanlardır. Altı yaşına doğru şiddeti gitgide azalır.

    Alerjik egzamada en önde gelen sebep gıdalara karşı gelişen alerjidir. Gıdalar içinde de en sıklıkla inek sütü ve yumurta bu durumdan sorumlu bulunmaktadır. Ancak hava yolu ile alınan ev tozu gibi alerjenlerin de sorumlu olabildiği gösterilmiştir.

    Alerji geliştirilmiş olan madde ile gerek sindirim sistemi yolu ile gerekse hava yolu ile gerçekleşen temas döküntü ve kaşıntıyı artırmaktadır. Bunun dışında terleme, şiddetli sürtünme gibi fiziksel uyaranlar da şikâyetlerin artmasına sebep olabilmektedir.

    ÇOCUKLARDA ALERJİK EGZAMA NASIL TEDAVİ EDİLİR?

    Özellikle alerji geliştirilmiş olan madde ile temasın azaltılması şikâyetlerde azalmaya neden olacaktır. Ayrıca sık banyo yaptırma ve sık nemlendirici uygulama yolu ile cildi nemli tutma bu yönde etkili olmaktadır. Kuru cilt daha çok kaşınır. Kaşındıkça döküntü artar. Koruyucu önlemlerin yetersiz kaldığı durumlarda ağızdan alerji ilaçları ve kortizonlu kremlerle kısa süreli ve kontrollü bir tedavi gerekebilmektedir. Ev tozu akarı gibi havadan alınan maddelerle gelişen alerjik egzamada dilaltı aşı tedavisinden fayda görülmektedir.

    ÜRTİKER (KURDEŞEN):

    Ürtiker halk arasında “kurdeşen” olarak bilinen ciltte döküntü kaşıntı ile seyreden bir hastalıktır. Genellikle tüm vücutta yaygın olarak görülebilen, ciltten hafifçe kabarık, sınırları belli, birkaç milimetreden birkaç santimetreye kadar değişebilen büyüklükte döküntüler şeklindedir. Basmakla solma özelliği vardır.

    Çocukluk çağında ürtikerin en sık nedeni enfeksiyonlardır. İkinci sırada gıda alerjileri gelir. Sindirim sisteminde parazitlerin varlığı ve ilaç alerjileri de nedenler arasında yer almaktadır. Ancak kronikleşmenin söz konusu olmadığı durumlarda nedene yönelik araştırma yapmaya gerek yoktur.

    ÇOCUKLARDA ÜRTİKER NASIL TEDAVİ EDİLİR ?

    Tedavi sorumlu etkenin ortadan kaldırılması ile başlamalıdır. Bununla beraber ağızdan alerji ilaçları (antihistaminikler) ile tedavi söz konusudur. Tedaviye yetersiz yanıtın söz konusu olduğu durumlarda kortizonlu ilaçlarla ağızdan tedavi uygulanabilir.

  • Çocuklarda alerji,alerjik bronşit,astım nedir ? Nasıl tanınır ? Nasıl tedavi edilir ?

    Çocuklarda alerji,alerjik bronşit,astım nedir ? Nasıl tanınır ? Nasıl tedavi edilir ?

    Alerji, çoğu bireyin temas ettiğinde sorun yaşamadığı bir maddeye karşı vücudun anormal duyarlılık göstermesi olarak tanımlanabilir. Alerji çoğu zaman aile bireyleri arasında genetik geçiş göstermektedir. Anne ya da babadan birinin alerjik vücut yapısına sahip olması durumunda çocukta alerji gelişme riski % 25 iken, hem annenin hem babanın alerjik olması durumunda bu oran % 50'ye çıkmaktadır. Hem anne, hem babada aynı alerjik hastalığın bulunması durumunda ise çocukta aynı hastalık görülme riski % 70 olarak bildirilmektedir.

    Çevremizde var olan her tür maddeye karşı alerjik reaksiyon gelişebilir. İlk 3 yaşta ağızdan alınan maddelere karşı (en sık inek sütü, soya ve yumurta) alerji gelişimi ön planda iken, 3 yaştan sonra hava ile alınan alerjenlerle (Ev tozu akarı, küf mantarı, polenler, hayvan alerjisi) reaksiyonlar ön plana geçer.

    Çocukluk çağında astım / alerjik bronşit hava yollarının çeşitli uyaranlara aşırı reaksiyonunun söz konusu olduğu, tekrarlayıcı, öksürük, hırıltı, hışıltı, nefes darlığı gibi belirtilerin yer aldığı bir hastalıktır. “Çocukluk Çağı Astımı” ve “Alerjik Bronşit” terimleri çoğu zaman eş anlamlı kullanılmaktadır. Ancak astım iki türlü olabilir: “Alerjik Astım” ve “Alerjik Olmayan Astım”. Çocukluk çağındaki astım olgularının % 90’ı “Alerjik Astım”dır. Dolayısıyla “Alerjik bronşit” terimi “Alerjik Astım”la eş anlamlıdır. Ancak bilinmelidir ki hastaların küçük bir kısmı da “Alerjik Olmayan Astım” grubuna girmektedir.

    Çocukluk çağında astımın % 90 oranında alerjik kökenli olduğu bilinmektedir. Yıl boyu maruz kalınan ev içi alerjenler bronşlarda alerjik iltihaba neden olur. Alerjik olunan maddeye bir anda aşırı maruz kalma, solunum yolu enfeksiyonları, soğuk hava, egzersiz, , kimyasal buharlar, hava kirliliği ve sigara dumanı gibi uyaranlarla temas sonucu astım belirtileri ortaya çıkar.

    Astım tanısı alan çocukların çoğunun hayatın ilk 2 yılında belirti verdiği saptanır. İlk yıllarda öksürük ve hırıltının ana uyaranı viral solunum yolu enfeksiyonlarıdır. Bu yaşlarda akciğerlerin gelişiminin henüz tamamlanmamış olması, küçük hava yolu çaplarının dar, kıkırdak dokunun az olması, tekrarlayıcı bronş daralmasına katkıda bulunur. Dört beş yaşlarında akciğerlerin gelişiminin tamamlanması ile erken yaşlarda astım belirtileri gösteren birçok çocukta klinik olarak düzelme gözlenmektedir. Düzelmeyen bir grup hasta ve daha geç astım tanısı almış çocukların bir kısmı da ergenlik çağında klinik bir iyilik dönemine girerler. Genel olarak çocukluk çağında astım tanısı almış hastaların yaklaşık %50-60'ı ergenlik döneminde iyileşirler. İyileşen olgular genellikle alerjik olmayan olgulardır. İyileşen olguların bir bölümü orta yaş döneminde tekrar hastalık belirtileri göstermeye başlayabilirler. Alerjik astım olanların kendi halinde iyileşme oranı daha düşüktür. Alerji aşı tedavisiyle iyileşme oranı % 90’a çıkmaktadır.

    ÇOCUKLARDA ALERJİ – ASTIM TANISI:

    Astım tanısı koymada en değerli tanı aracı öyküdür. Öksürük, hırıltı ve / veya nefes darlığı belirtilerinin gece kötüleşmesi şiddetle astımı düşündürür. Yattıktan sonra veya sabaha karşı yaklaşık 30 dakika süreyle devam eden ve bronş genişletici ilaçlara olumlu yanıt veren öksürük aksi ispat edilene kadar astım kabul edilmelidir.

    Astım belirtileri gösteren tüm hastalara alerji testleri uygulanmalıdır. Alerji deri testi uygulamasının mümkün olmadığı, 3 yaş altı çocuklar, yaygın alerjik egzaması olan hastalar, anti-histaminik içeren ilaç kullanmakta olanlar, ciltte dermografismus adı verilen cilde bastırma sonucu kabarma reaksiyonu verenlerde, kanda bakılan alerji testleri (spesifik immünoglobulin E ) kullanılabilir.

    ÇOCUKLARDA ALERJİ – ASTIM TEDAVİSİ

    Tüm alerjik hastalıklarda olduğu gibi astımda da birinci basamak tedavi alerji geliştirilmiş olan maddeden uzak durmaktır. Uygun öneriler doğrultusunda alınacak çevre önlemleri ile hastalık belirtilerinin ve bronşlardaki aşırı duyarlılığın belirgin derecede azalması mümkündür.

    Çevre önlemlerinin yeterli olmadığı, ilaç tedavisinin uygun görüldüğü hastalarda havayolu ile akciğerlere çekilip bronşları tedavi eden sprey ilaçlar kullanılmaktadır. Bunlar sadece bronşları gevşetici özelliğe sahip “rahatlatıcı ilaçlar” ve alerjik iltihabın yarattığı aşırı bronş duyarlılığını azaltan “kontrol edici ilaçlar” olarak ikiye ayrılabilir. Son yıllarda bu amaca yönelik kana karışma oranı en aza indirilmiş yeni kuşak kortizon temelli sprey ilaçlar geliştirilmiştir. Alerjinin bronşlarda yapabileceği kalıcı hasarı önlemede tek seçenek olarak sunulan bu ilaçlarla astım belirtileri en aza indirilmektedir. Ancak bilinmelidir ki kortizonlu spreyler kullanıldığı sürece etkilidir. Altta yatan alerjik durum tedavi edilmezse bu ilaçlar kesildiğinde astım belirtileri geri döner. Alerjinin ve Alerjik Astımın tek kökten çözümü “Alerji Aşı Tedavisi”dir.Çeşitli metodlarla uygulanabilen aşı tedavisinde son yıllarda “Dil Altı DamlaAşı” metodu tercih edilmektedir.

  • Elektromanyetik radyasyondan korunmak için pratik öneriler

    Cep telefonlarının yaşamımıza bu kadar fazla girmesi, kablosuz internet ağları, mikrodalga fırınlar, monitörler, LCD televizyonlar ve hatta uzun saçlı çocuklarımızın banyosundan sonra kullandığımız saç kurutma makineleri… Ev aletleri babaannelerimizin anlamakta güçlük çekeceği kadar hızlı bir şekilde dijitalleşiyor ve manyetik cihazlarla iç içe hale geliyoruz. Bizler bu cihazları kullanmayı zaman içinde öğrenir ve cihazların evrimleşmesine şahit olurken yavrularımız bu ortamın içine doğuyor, yaşam çocuklarımız için bu cihazların içinde başlıyor ve evrimin bir parçası oluyorlar…

    Hayatımızda bu kadar elektronik cihaz varken bunların yaydığı elektromanyetik dalgalardan ne kadar etkileniyoruz ve korunmak için neler yapmalıyız? Elektromanyetik alanın canlıların sağlığı üzerine olumsuz etkilerini gösteren birçok araştırma vardır. Buna karşın, elektromanyetik alanın insan sağlığına zararlı olmadığını gösteren birçok araştırma sonucu da bulunmaktadır. Bundan da bilim çevrelerinde bu konu üzerinde ortak bir fikir birliği olmadığı anlaşılmakla birlikte elektromanyetik alanın insan sağlığına ne gibi etkileri olduğu toplumda önemli bir kaygı ve merak konusudur.

    Bu konuda bir rehber hazırladık:

    Öncelikle elektromanyetik radyasyon kaynakları nelerdir?

    Sabit telekomunikasyon cihazlarının (baz istasyonları ve cep telefonu) antenleri,

    Radyo, televizyon ve telsiz verici istasyonlarının antenleri,

    Elektrik iletim hatları ve trafo merkezleri,

    TV, bilgisayar ekranları,

    Radar sistemleri,

    Uydu iletişim sistemleri (mesela uydudan yer belirleyen ve son zamanlarda moda olan navigasyon cihazları)

    Tıpta kullanılan bazı cihazlar, (“yavrularımız bu ortamın içine doğuyor” demiştik, değil mi?)

    Peki birey olarak neler yapabiliriz bir de buna göz atalım?

    • Elektrikli aletleri kendinizden mümkün olduğunca uzakta çalıştırın. Elektromanyetik etki mesafe ile hızla azalacaktır.

    • Kullanmadığınız aletleri ya kapalı tutun ya da fişten çıkarın. “Stand by” konumunda kaldığı sürece elektromanyetik kirlilik yaratacaktır.

    • Düşük radyasyonlu bilgisayar ekranı kullanmaya özen gösterin ya da ekran filtresi kullanın.

    • Ekonomik (halojen ve flüoresan) lambaları mümkünse kullanmayın, kullanmıyorsanız kendinizden uzakta tutun; gece lambası ve okuma lambası olarak kullanmayın. Halojen lambalar yüksek akımlar kullanırlar.

    • Eski telefon hatlarına bağlı telsiz telefonların çıkış güçleri çok yüksek değil; ancak cep telefonlarında durum bunun tam tersi.

    • Araç telefonlarının antenleri araçların tepesinde olmalı, yanlarında ya da pencerede değil.

    • Dinlendirici bir uykuya geçmek için en ideal koşul yatak odasında TV ve radyo bulunmamasıdır.

    • Elektrikli saat / radyo / alarm'ı başucunuzda bulundurmayın (pilli kullanmayı tercih edin). Elektrikle çalışan radyolu çalar saat kullanmayınız. Kullanmak zorundaysanız başımızdan mümkün olduğunca uzakta tutunuz. Odada herhangi bir alet kullanılmadığı sürece odaya gelen elektrik akımı kesebilirsiniz.

    • Yatak odasında başucunuzdaki duvarla komşunuzda bir elektronik aletin bitişik durmamasını sağlamaya çalışın

    • Cep telefonu kullanmadığınız surece kapalı tutun. Gerekmedikçe cep telefonları kullanmayın. Üzerinizde açıkken bulundurmayın. (Kalp üstünde, bel ve göğüste bulundurmayın.) En iyisi cep telefonu kullanma çılgınlığına son verin.

    • Açık telefonu kendinizden en uzak mesafede bırakın. Tercihen 1m mesafeden kulaklıkla konuşun. Acil durumlar dışında yanınızda açık taşımayın veya hep kapalı tutun, gerektiğinde siz arayın. SAR<1 W/kg olan cep telefonlarını tercih edin.

    • Yatağınızı EM alanlardan olabildiğince uzağa koyunuz.

    • Elektrikli battaniye kullanmayın ya da yatmadan önce yatağınızı ısıtarak kullanın.

    • Tüm TV ve bilgisayarların arkalarında EM elektromanyetik alan daha büyüktür. Komşunuzda bu aletlerin nereye yerleştiğine dikkat edin.

    • Lap Top bilgisayarlar (LCD ekran) şarjlı kullanıldığında düşük EM alana sahiptir (uzakta şarj edilmelidir).

    • Saç kurutma makinesinin manyetik alanı çok yüksektir ve hipofiz bezinden melatonin salgılanmasını etkiler. Sürekli kullanmak yerine aralıklarla kısa süreli kullanın. Akşamları kullanmayın.

    • Evinizdeki ve işyerinizdeki elektrik ve manyetik alanları ölçtürün.

    • Mikrodalga fırın çalışırken en az 1 m' den uzakta durun. Gerekmedikçe kullanmayın.

    Fotokopi makinelerinden (yüksek manyetik alan) en az 50 cm uzakta durun.

    • Elektrikli tıraş makinesi kullanmayın veya şarjlı kullanın veya jilet tercih edin.

    • TV ekranlarından (ön ve arkasından) en az 2 m uzakta bulunun.

    • Elektrikli daktiloları kullanmadığınızda fişten çıkarın.

    • Çamaşır / bulaşık vs. makineleri çalışırken yakınında bulunmayın.

    • Cep telefonu baz istasyonlarının evlerinizin çatısına ve okullara veya yakın çevrenize takılmasına izin vermeyin. (Yeni Zelanda, ABD ve İngiltere'de bu konuya halk sahip çıktı. İngiltere' de istasyonlara yakın evler daha ucuza satılıyor.)

    Uzm Dr Erdem UZUNOĞLU

    (Prof. Dr. Nesrin Seyhan, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyofizik Anabilim Dalı Başkanı ve Faruk Levent,Medikal Teknik Dergisi, Haziran 2010 kaynak alınarak hazırlanmıştır)

  • Emar nedir ?

    Aslında EMAR, manyetik rezonans kelimelerinin baş harflerinin yani M ve R’nin İngilizce okunuşudur. MR = Em Ar…

    Manyetik alan ve radyo dalgaları kullanılarak vücudun hemen her yerinin ayrıntılı olarak görüntülenmesini sağlayan radyasyon veya X ışını içermeyen, güvenli ve zararsızbir görüntüleme yöntemidir. Bilgisayarlı tomografiden farkı, MR’da radyasyon olmayışıdır.

    Nasıl çekilir?

    Halka şeklindeki dev bir mıknatısın içindeki boşluğa hasta yatırılır. Manyetik alan çalıştırıldığında vücuda radyo dalgaları gönderilir. Bu sırada vücuttan saçılan elektronların yaydığı enerji bir alıcı tarafından kaydedilir ve çok karmaşık bir yazılımla yapılan hesaplamalar sonunda vücudun iç yapısı siyah-beyaz bir görüntü haline getirilebilir. Cihaz çoğu kez kapalı bir sistemden oluşur, dolayısıyla kapalı yerde kalma korkusu olanlara sıkıntı yaratır.

    Neden Çekilir?

    Vücudun değişik bölgelerindeki kitle, kırık, kanama, anomali vs birçok değişikliğin gösterilmesi için klasik röntgen, ultrasonografi, bilgisayarlı tomografinin yetersiz kaldığı durumlarda daha iyi görüntü veren MR çekimi önerilebilmektedir. Hemen tüm vücut bölgeleri için kullanılabilen MR diğer tüm görüntüleme yöntemlerinden daha net görüntü verir.

    MR öncesi neler yapmalıyım?

    Çoğu vakada MR çekimi öncesi özel bir hazırlık gerekmemektedir. Ancak çekimden hemen önce hastanın üzerindeki metal cisimler çıkarılmalıdır. Mesela gözlük, bilezik, küpe, kemer, kot pantolon (metalik düğmesinden dolayı) vs.

    Çekim sırasında hastanın (çocuk da olsa) hareketsiz durması gereklidir. Oysa çocukluk çağında özellikle 7-8 yaştan küçük bir çocuğun MR cihazı içinde hareketsiz durması pek olası değildir. Onun için çocuğa sedasyon verilmesi yani hafif bir sakinleştirici anestezi uygulanması gerekebilir. Bu durumda da hastanın aç olması gerekir. Yani yapacağınız yegâne şey çocuğunuzu aç bırakmak olacaktır.

    Anestezi verilse de verilmese de MR odasında kurallara uymak kaydıyla hastanızın yanında kalmanızda çoğunlukla sakınca yoktur. Ancak bazı merkezlerde çekim başladıktan sonra anne babanın odadan çıkması istenmektedir.

    Çekim nasıl olur?

    İşlem süresi çekilecek yere göre değişmekle beraber 20 – 90 dakika sürer. Resimdeki hareketli masaya yatırılan çocuk masa vasıtasıyla yuvarlak MR cihazının içine doğru sürülür. Çekim yapılacak yer tam cihazın içine gelecek şekilde ayarlamalar yapılır ve çekime başlanır. Çekim sırasında makineden yüksek sesler geleceği için çocuk ürkebilir. Hasta bu konu hakkında önceden bilgilendirilmiş olursa daha rahat eder.

    Bazen çekim yapılacak yerin daha iyi görüntülenmesi için damardan ilaç uygulanması gerekebilir. Bu amaçla MR çekiminde kullanılan ilaçlar çok güvenli olup alerjik reaksiyonlar son derece nadirdir.

    Risk ve tehlikeleri:

    Hiçbir risk ve tehlikesi olmayan MR çekimi, gerekirse art arda tekrarlanabilir.

    İşlemden sonra hasta hayatına devam eder, özel bir tedbir, diyet veya dikkat edilmesi gereken bir durum yoktur.

  • Çocuklarda erken dönemde başlayan fiziksel aktivite

    Çocuklarda erken dönemde başlayan fiziksel aktivite

    Çocuklarda Erken Dönemde başlayan fiziksel aktivite Geç Dönemde kemik sağlığında belirgin fark yaratmaktadır.

    Uzun zamandır muayenehaneme gelen bebeklerden çok hareketli olanların anne babalarının, bebeklerinin bu hareketliliğinden sıkıntı yaşadıklarını gözlüyorum. Oysa yıllar içinde yaşadığım tecrübeler gösterdi ki bu çocukların çoğu kez motor gelişimleri daha iyi oluyor, parkta bahçede diğerlerinden daha iyi bir koşucu ve daha iyi bir tırmanıcı oluyorlardı…

    Bu tür egzersizleri yoğun olarak yapan çocukların kemiklerinin de diğerlerinden daha sağlam olduğunu biliyoruz. Çünkü vücut ağırlığı ve yerçekimiyle sürekli baskı altında olması sayesinde kemiklerin süngersi yapıları giderek sertleşiyor ve sıkılaşıyor. Bu konuda ilginç bir çalışma da şöyle: Uzun süre yerçekimsiz ortamda kalan mesela MIR uzay üssünde aylarca çalışan astronotların kemik yapılarındaki süngersi dokunun çok gevşediği ve kemiklerinin zayıfladığı gösterilmiş.

    Burada bu konuda gözlemlerimin doğruluğunu teyit eden bir literatürden özet vereceğim:

    Araştırmacılar çocukların fiziksel aktivitelerini bilimsel metotlarla gözlemlemişler; 333 çocuğun erken dönemde (5 yaş civarı) fiziksel egzersiz yapanlarıyla yapmayanları arasındaki kemik yoğunluğu farkını izlemişler. Bu çocuklar 9 ile 11 yaşa geldiklerinde egzersiz yapanlarla yapmayanlar arasındaki kemik yoğunluğu ölçümlerini karşılaştırdıklarında bir de ne görsünler? Düzenli egzersiz yapanların kemik yoğunluğu daha fazla çıkmış. Üstelik yapılan spor ne olursa olsun tüm kemiklerde (omur, kalça, bacak, kol vs) kemik yoğunluğunun daha yüksek olduğu saptanmış. 5 yaş civarında egzersiz başlatılmasının amacı ise “fırsat penceresi” denen bu yaşı kaçırmamak. Daha geç egzersiz başlananlarda o kadar etkili olmadığı gösterilmiş.

    Hayatın erken dönemlerinde kemik yoğunluğu yüksek olup bunu da erken erişkinlikte sürdürebilen kişilerin uzun zamanda kemik erimesi sorununun çok daha az olduğu biliniyor.

    Burada önemli olan ne? Ne ders çıkaracağız?

    Çocuklarımızı 5 yaş civarında spora alıştırmaya çalışalım. Jimnastik, bale, yüzme, tenis, okulda koşu takımına girmesi, top ile oynanan oyunlar (mahallede futbol maçı bile olsa, kabulümdür ama sık sık oynasın, sadece cumartesi akşamları değil) vs vs… Alternatif çok, yeter ki bunu isteyelim, istesinler.

    Bu sayede annelerimiz anneannelerimiz gibi kemik ağrısı çekmez, kemik erimesinden dolayı merdiven çıkarken kendiliğinden olan kırıklar gibi sorunlardan uzak olurlar.

    Dikkat ederseniz burada gene koruyucu hekimlik gündeme geldi. 70 yaşında kemikleriniz kırılmasın diye 7 yaşında spor yapmalısınız…

    Yazarları: Kathleen F. Janz; Elena M. Letuchy, Julie M. Eichenberger Gilmore, Trudy L Burns, James C Torner, Marcia C. Willing, Steven M Levy

    Kaynak: Medicine and Science in Sports and Egzercise . 2010;42(6):1072-1078.

    Yayın tarihi:2010

  • Çocuklarda yüksek kolesterol düzeyleri

    Çocuklarda yüksek kolesterol düzeyleri

    Ateroskleroz (=damarların sertleşmesi ) erişkin yaşta belirginleşir.Damar duvarlarında plaka oluşturan ,damarları tıkayan ve kan akışını etkileyen mekanizma çocuklukta başlar.Kan kolesterol düzeyleri başlayan hastalığın belirtilerinden biri olabilir.

    Erişkinlerde,yüksek kolesterol ve düşük dansiteli lipoprotein (LDL veya kötü ) kolesterol ,artmış ateroskleroz riski ile birliktedir. İlginç şekilde,düşük düzeyde yüksek dansiteli lipoprotein ( HDL veya iyi) kolesterol ateroskleroz gelişimine neden olurken, artmış HDL düzeyleri koruyucudur.Artmış LDL düzeylerinin kolesterol ve diğer yağların damarların çeperine depolanmasını kolaylaştırdığı düşünülmektedir.

    Bugün ebebeynlerinde yüksek kolesterol düzeyleri veya erken yaşta kalp krizi (50 yaş civarında ) öyküsü olan çocuklarda kolesterol taraması önerilmektedir.

    HİPERKOLESTEROLEMİ DÜZEYLERİ İÇİN NE TEDAVİ YAPILABİLİR?

    Bu hastalığın bazı tipleri (Ailevi Hiperkolesterolemi ) genetik geçişlidir ve yağların anormal metabolizması kan yağlarının ,kolesterol dahil aşırı yükselişlerine neden olur.Genellikle diyet değişiklikleri,egzersiz ve gerekirse ilaçla yoğun tedavi gerektirir.

    Bazı ailevi olmayan hiperkolesterolemi çeşitleri ise daha hafiftir ; tedavide kan yağları ve kolesterol tüketiminikısıtlayıcı diyet değişiklikleri önerilir.Bugün günlük kalori alımının %30’unun yağlardan (1/3’den az kısmı doymuş yağlardan ) oluşmalı ve günlük kolesterol alımı 300mg/gün kısıtlanmalıdır.Diyette ki kolesterol sadece hayvansal orijinli besinlerde bulunmaktadır. ( 1 yumurtada 270mg.kolesterol bulunur).

    Erişkin çalışmaları ,kilo kaybı ile birlikte total ve LDL-kolesterol düzeylerinde düşüş olduğunu göstermektedir.Düzenli fiziksel aktivite de artmış HDL (iyi ) kolesterol düzeyleri ile ilgilidir.

  • İtp immün trombositopenik purpura  hastalığı

    İtp immün trombositopenik purpura hastalığı

    Küçük çocuğunuzun vücudunda yaygın olarak morluklar görürseniz hemen kan sayımı yaptırın! Çünkü bu morluklar kandaki trombosit düşüklüğünün sebep olduğu İTP hastalığının habercisi olabilir.

    İTP Nedir?

    İTP, immün trombositopenik purpura dediğimiz ve çocuklarda çok yaygın görülen bir kanama hastalığı. Genellikle vücudun çeşitli yerlerinde oluşan kanamalarla belirti verir. Vücudumuzda bağışıklık sisteminde bir uyarı olduğu için immün, pıhtılaşmayı sağlayan trombosit dediğimiz hücrelerin azalmasına bağlı olduğu için trombopeni ve bunlara eşlik eden kanamalara da purpura denildiği için bu isim verilmiş.

    İTP çeşitleri?

    Akut İTP: Akut tip, ani ve hızlı ortaya çıkan ve çocuklarda % 85-90 oranında görülen bir çeşittir. Akut tipte görülme sıklığı açısından kız erkek farkı yoktur. Çocuklarda en çok 2 ile 6 yaşlar arasında ve en sık 3 yaş civarında görülür. Bu tipte trombosit sayısı bir anda 2.000’e ya da 0’a düşebilir.

    Kronik İTP:Bu tip ise daha çok büyük çocuklarda, -özellikle kızlarda- genç erişkinlerde ve orta yaşlarda görülür. Akut İTP’ye göre daha sinsi ilerler ve trombosit sayısı 40 bin ila 50 bin civarında olur bu yüzden aylarca fark edilmeyebilir.

    İTP’ ye sebep olan faktörler nedir?

    Bu hastalığın nedeni hâlâ bilinmiyor. Ama en çok ilkbahar ve sonbahar mevsiminde görülüyor. Bunun da sebebi muhtemelen o dönemde enfeksiyonların fazla olmasıyla ilgili. Çoğunlukla çocuklar bir enfeksiyon geçirdikten iki ilâ üç hafta sonra bu hastalık ortaya çıkabiliyor. En çok kızamık, suçiçeği gibi hastalıklar ve virüsler tetikleyebiliyor. İTP’de ayrıca aşılar, antibiyotikler ve ağrı kesiciler uyarıcı oluyor. Örneğin, bu teşhisin konulduğu çocukta Sefalosporin veya Sülfonamid grubu ilaçlar özellikle hastalığı uyarıcı nitelikte. Ama hastalığın durumuna ve ağırlığına göre gerekirse bu ilaçları kullanabiliyoruz. Çünkü ilaçla ilişkinin %100 bir kesinliği yok. Bunun için ne kadar az ilaç kullanırsak o kadar iyi olur.

    Virüsler ne yapıyor?

    Sebebini bilmiyoruz ama vücuda giren bu virüsler veya onlara ait partiküller bağışıklık sistemini uyararak trombositlerin üzerine gidip yapışıyor. Vücut artık kendi hücresini kendinden saymıyor ve bağışıklık sistemini uyararak kendi trombositlerini yabancı bir madde olarak algılayıp onlara karşı anti-madde (antikor) üretiyor ve kendi hücrelerini yok etmeye başlıyor.

    İTP’ ye sebeplerden biri virüsse bunu yok edecek bir şey yok mu?

    Dünyada bakteri veya mantar adını verdiğimizmikroplara karşı birçok antibiyotik var ama virüse karşı çok az sayıda ilacımız var. Onun için çocukları aşılamaya çalışıyoruz. Mesela suçiçeğinin bir virüs ilacı var. Ama kızamığın, kabakulağın ve öpücük hastalığının ilacı yok. Yani birçok virüsün bugün ilacı yok aslında. Grip için de aşılanıyoruz. Çünkü gribin ilacı yok. İlaçlı ya da ilaçsız grip bir hafta on gün sürer. Virüsler garip yaratıklar, yani birden yok gibi davranıp sonra -200 derecede canlılığını koruyor ve ölü gibi kalıp normal ısıya gelince de tekrar canlanabiliyor.

    Peki aşıları hiç yaptırmasak?

    Böyle bir şey söyleyemeyiz. Çünkü aşı olmayınca da ortaya çıkabilecek hastalıklar İTP’yi uyarabilir. Aşılar bizim için bir güvence aynı zamanda, ama uyaracak mekanizmanın ne olduğunu tam bilemediğimiz için şansa kalıyor. Sonuçta tekrarlama durumunda tedavisi mümkün.

    İTP’nin belirtileri nedir?

    Akut tip çok hızlı gelişebildiği için her şey normal giderken birdenbire çocuğun vücudunda kocaman morluklar, nokta kanamalar, şiddetli bir burun kanaması ya da ağız içinde kanamalar olur. Bazı çocuklarda bağırsakta ve idrarda da kanama görülür. İTP’li çocuklarda geçirilen virüs enfeksiyonuna bağlı geçici dalak büyümesi de olur. Bizim için en korkutucu olanı beyin içi kanamalardır. % 1den az sıklıkta görülen bu durumda çocukta uykuya aşırı bir meyil veya baş ağrısı kusma gibi belirtiler olur, bilinç giderek kapanır. Bunların dışında, çocukta hiçbir rahatsızlık olmaz ve gayet sağlıklıdır. Kronik İTP’deyse, vücutta ara ara morluklar olur ve trombositler çok hızlı bir düşme göstermez.

    Trombositlerin kanda olması gereken miktarı nedir ve hangi aşamada kanama olur?

    Olması gereken normal değer milimetre küpte 200 bin ile 400 yüz bin arasındadır. 150 binin altına trombopeni yani trombosit düşüklüğü diyoruz. Bu hastalarda trombosit değeri 30 binin altındayken morluklar ve kırmızı kanamalar çıkıyor. Ağız içindeki kanamalar genellikle trombositler 10 binin altına düştüğünde ortaya çıkıyor.

    Tedavi yöntemi nedir?

    Birkaç çeşit tedavi yöntemi var. Bunlardan en sık kullanılan kortikosteroid ilaçlarla yapılan tedavi. Ancak trombosit düşüklüğünün başka bir hastalığın belirtisi olmadığından emin olmak için kemik iliği incelemesi yapmak gerekir. Çünkü kortizon dediğimiz ilaç lösemi, kemik iliği yetersizliği gibi hastalıkları maskeleyebilir. Bu tedaviye başlamadan önce öncelikle kemik iliğine bakmak ve altta İTP dışında başka bir hastalık bulunmadığından emin olmak gerekir.Eğer lösemi, kemik iliği yetersizliği ya da başka bir rahatsızlık çıkmazsa kortizon kullanılır. Kortizon kullanımı çok başarılı bir tedavidir ve birkaç gün içinde trombositler yükselir. Damardan yüksek doz 3 gün verilebildiği gibi düşük dozda ağızdan ilaç tedavisi şeklinde de verilebilir. Genelde üç haftalık bir tedavi yeterlidir. İkinci seçenek daha pahalı ama kemik iliği yapmayı gerektirmeyen, iki gün üst üste damardan verilen yüksek doz Gamaglobülin (İVİG) tedavisidir. Üçüncü bir seçenek ise bir çeşit gamaglobülin olan son yıllarda da başarısından söz edilen Winro (anti-D-immünoglobülin) dediğimiz bir ilaç. Bunun dışında daha az kullandığımız Rituximab,Danazol, Dapson, İmüran veVinkristin gibi yeni ilaçlar da var. Kronik tipte bu ilaçlara ilaveten splenektomi dediğimiz dalak çıkarma ameliyatı yapıyoruz. Bazen kandan trombosite yönelik antikorları temizlemek amacı ile plazmaferez (plazma değişimi) adı verilen bir tedaviyi de deniyoruz. Ama bu ilaçlar daha çok hiç cevap alamadığımız riskli vakalarda kullanılıyor. Bu daha çok büyük yaş gruplarında denediğimiz bir uygulama, çünkü bu hastalar tansiyon yüksekliği sebebiyle kortizon alamıyorlar.

    Bu ilaçların yan etkileri var mı?

    Her ilacın bir bedeli var. Kortizon, vücutta tuzla birlikte olursa su tutar ve tansiyonu yükseltir. Şeker hastalığına meyil eder, kan şekerini yükseltir, iştahı açar ve kilo aldırır. Gamaglobülin ise genellikle toplumdaki insanların plazmalarından hazırlanmış bir ilaçtır. Bu ilaç protein yapısında olmasından dolayı ciddi alerjilere yol açabilir. Yüksek dozda verildiği için şiddetli baş ağrısı, kusma, menenjit benzeri belirtiler yapabilir. Bu nedenle bu tip ilaçlar mutlaka hastane ortamında verilmelidir. Bu ilacın diğer bir sakıncası da bilmediğimiz hastalıkları taşıma ihtimalinin olmasıdır. Ama genelde AIDS virüsü, Hepatit B ve C gibi bildiğimiz hastalıkların taramasını yapıyoruz. Ama 10 yıl sonra çıkabilecek bir hastalığın varlığını tarayamıyoruz. Yıllar önce AIDS diye bir hastalık bilinmiyordu ve taranmadığı için kan ürünleri ile insanlara bulaştı. İVİG tedavisi iki-üç gün içinde trombositleri yükseltir ve kanama riski açısından hayati tehlikeyi ortadan kaldırır, bizde bunu göze alarak ilaçları kullanıyoruz.

    İTP lösemi hastalığının habercisi olabilir mi?

    İTP hastalığı lösemiye dönüşmez. Ama birtakım başka kötü hastalıklarda İTP gibi kanama belirtileriyle ortaya çıktığı için lösemi, tümör veya kemik iliği iflası var mı diye şüphelenebiliriz. Lösemi ve kemik iliğinin hiç çalışmadığı aplastik anemide de trombosit düşüklüğü görülür. Mesela İTP’li çocukların çok az bir bölümünde dalak büyüklüğü olabilir ama bu virüs enfeksiyonuna bağlı geçici bir durumdur. Ama lösemide dalak kocamandır, karaciğer ve lenf bezleri büyümüştür, kemik ağrıları ve ateş vardır. Yani başka belirtiler de eşlik eder.

    Dalak niçin alınıyor?

    Çünkü vücut yabancı olarak algıladığı trombositleri dalakta yok eder.Dalağı aldığımızda ise yok etme yeri olmadığı için trombositlerin sayısı yükselir.

    Dalağı almak riskli değil mi?

    6 yaşından önce dalak vücudu mikroplara karşı koruyan bir organ. 5-6 yaşından önce dalağı almayı tavsiye etmiyoruz. Çünkü çocuk mikroplara karşı çok açık oluyor ama 6 yaşından sonra alındığında büyük bir sakıncası yok. Ameliyat öncesinde pnömokok, meningokok ve hemofilus influenza B gibi birtakım aşılar ve sonrasında da penisilin tedavisi yapılarak çocuk hastalıklara karşı korunabiliyor. Bu ameliyat sadece kronik vakalarda yapılıyor. Hayatı tehdit eden durdurulamayan kanama olur ise çok nadiren akut vakalarda da kullanılabilir.

    İTP’li bir çocukta hangi ilaçlar kullanılmıyor?

    Akut veya kronik durumda trombosit miktarı düşükse aspirin kanı sulandırdığı için yasak. Trombositlerin düşüşüyle kan sulanmış bir durumdayken bir de az sayıdaki trombositin pıhtı yapıcı özelliği de ortadan kalkarsa bu tip ilaçları kullanmak çok sakıncalı olur.

    Limon ve kiraz kanı sulandırır derler bunların bir sakıncası var mı?

    Tam tersine C vitamini veriyoruz. C vitamini pıhtılaşmayı destekler ve damar geçirgenliğini azaltır. Böylece kanama riski azalır.

    Isırgan otu, kan yapıcı karışımlar trombositlerin yükselmesinde etkili mi?

    Bunlar kesinlikle bir işe yaramıyor ve tam tersine biz bunları önermiyoruz. Çünkü neyin hastalığa sebep olduğunu tam bilemiyoruz. O kullanılan otların içinde de hastalığı tetikleyen maddeler olabilir. İlaçların birçoğu bitkilerden elde edildiğine göre kullanılan bitkilerin masum olduğunu nereden bileceğiz. Çok masum bir antibiyotik birçok hastaya yararlıyken bu tip hastalarda uyarıcı olabiliyor. Onun için hiçbir şekilde ilaçları ya da bitki karışımlarını bilinçsiz kullanmamak lazım.

    İTP’li çocuklarda besin kısıtlaması var mı?

    Hayır, istediklerini yiyebilirler. Sadece kortizon kullandıkları zaman tuzsuz ve az şekerli yemeye dikkat edilmeli. Bunun dışında besinlerde özel bir kısıtlama yok.

    İTP bulaşıcı mı?

    Hayır, bu hastalık hiçbir şekilde bulaşıcı değil. Bu vücudun hassaslaşması sonucu ortaya çıkan bir hastalık. Vücut bunu kendi kendine yapıyor ve bu anlamda bulaşıcılıkla bir ilgisi yok.

    Tamamen düzelme ne zaman olur?

    Akut tip çoğunlukla iki ile altı hafta içinde düzelir. Bazı çocuklarda bir iki tekrar yapar ama ilk altı ayda yok olur ve bir daha görülmez. İlk 6 ay aşı önermeyiz hatta ilk 2 yıl canlı aşılardan uzak durmayı tavsiye ederiz. Akut vakalarda ilk 4-6 haftada trombositler düzeldiyse çocukları ilk 6 ay kan sayımları ile izleriz ve her şey normal ise iki yıldan sonra kendi haline bırakırız.

    İki yıllık süre sonunda bu hastalık bir daha kapımızı çalmaz diyebilir miyiz?

    % 90 tekrarlamaz diyebiliriz ama tekrarlayan vakalar da var. Mesela ilk kez hastalığı hepatit B aşısından sonra ortaya çıkmış bir hastamızda 2 yıllık süre bittikten sonra hepatit B aşısı tekrarlandığında bu çocuğumuzda hastalık nüksetti.

    Akut İTP kronikleşir mi?

    Çocuklarda da akuttan kroniğe dönüşme oluyor. Eğer ilk altı ay içinde trombosit düşüklüğü düzelmediyse o zaman buna kronikleşmiş diyoruz. Artık altı ayı da bir yıla doğru kaydırmaya bir eğilim var. Bir yıldan sonra hala hastalık belirtileri devam ediyorsa İTP kronikleşmiştir demek daha uygun artık. Çünkü bazı vakalar altı ay ile bir yıl arasında da düzelebiliyor.

    İTP’den şüphelendiğimizde hangi testleri yaptırmalıyız?

    Böyle bir şüphe olduğunda öncelikle bir kan sayımı yaptırmak gerekiyor. Kan sayımında alyuvarlar ve akyuvarlar serisi normalse ve kötü bir hücreye rastlanmadıysa sadece trombositlerin sayısı 150 binin altındaysa trombopeniyle karşı karşıyayız demektir.

    İTP’li annelerin bebeklerinde de bu hastalık görülür mü?

    Evet, İTP’li annelerin çocuklarında bu hastalık görülüyor. Plasentadan çocuğa geçen bu madde trombositlere yapışarak çocuk doğar doğmaz birdenbire trombositleri düşürmeye başlar. Bu annenin İTP’li olduğunu bildiğimiz için bu çocukları yakın takibe alıyoruz. Çocuğun kanındaki trombosit düşüklüğü geçicidir ve bir iki hafta içinde hemen düzelir. İTP’li anneler bu yüzden dikkatli olmalılar. Bu genetik bir hastalık olmadığı için İTP’li annenin doğurmasında bir sakınca yoktur. Çocukta kalıcı bir hasar bırakmıyor. Tabii ki annenin tedbir alması ve doğumunu hastanede yapması gerekir. Çünkü bebekte beyin kanaması riski de olabilir.

    İTP’li çocuklar için tehlikeli unsurlar nedir?

    Trombositi düşük olan çocuklarda kalçadan iğne yapmak kas içinde kanamalara sebep olacağı için uygun değildir. Bunun yerine damardan iğne yapılması tercih edilir. Trombositler yükselince bu problem ortadan kalkar. Çocuğun düşmesine ya da kafasını çarpmasına sebep olabileceği için her türlü grup sporları, bisiklete ve motosiklete binmesi de yasaklananlar arasında. Ayrıca basınç değişiklikleri beyin içi damarlarda problem yaratabileceği için uçağa binmek de sakıncalı.

    Tansiyonu yükselteceği ve iç kanama riskini arttıracağı için güneş ışınlarının çok fazla olduğu saatlerde dolaşmamak gerekir. Atlayarak ya da kafasını bir yere çarpacak şekilde dalmadığı sürece yüzebilir; ayrıca yürüyüş yapabilir. Trombositler 100 binin üzerine çıktıktan sonra spor yapmakta ve yuvaya gitmekte sorun yoktur.

    İTP’li çocukların yaşadıkları evlerde mimari düzenlemeler yapılıyor mu?

    Çok zorlandığımız bazı vakalar olabiliyor. Mesela küçük bir çocuğun İTP’si % 10’luk gruba girip kronikleşti diyelim, biz bu çocuğun yaşından dolayı dalağını almıyoruz. Bu küçük çocuk yeni yürümeye başlamış olabilir, koşmak isterken düşebilir ve kafasını bir yere çarpabilir. O yüzden çocuğun yaşadığı yerde yumuşak konturlu eşyalar olması gerekir tabii. Yani evlerde çocuk düştüğü zaman yara bere almayacağı şekilde düzenlemeler yapılması gerekiyor.

  • Çocuklarda havale veya nöbet

    Havale, aileleri çok korkutan ve yanlış olarak ateşle karıştırılan bir kavramdır. Bunun sebebi, çocuklardaki havalelerin genellikle “ateşli havale” denilen bir rahatsızlığa bağlı olmasıdır. Sara ve başka bazı hastalıklarda da havaleler görülür.
    “Havale”, “nöbet” ve “konvülsiyon” kelimeleri genelde eş anlamlı olarak kullanılır.
    “Sara” ile “epilepsi” de eş anlamlıdır.
    Havaleler nasıl olur?
    Havaleler, beyindeki yanlış biyoelektrik sinyallerin ani yayılması sonucu şuurun ve vücudun çeşitli şekillerde tutulmasıyla oluşur. Bu sırada şuur kaybı, vücutta kasılmalar, morarma, gözlerin bir noktaya dönük kalması görülebilir. Yanlış biyoelektrik sinyallerin kesin sebebi bulunamayabilir veya genetik (ırsi) olabilir. Menenjit, beyinde tümör, kanama, doğuma veya kazalara bağlı zedelenme de etken olabilir. Ayrıca kan şekeri ve tuzlarındaki düşüklük, zehirlenmeler veya nadir bazı metabolik bozukluklar da havaleye yol açabilir.
    Ateşli havale ne zaman görülür?
    Ateşli havale sadece erken çocukluk çağında görülen ailesel olabilen bir rahatsızlıktır. Ateşin hızla 38-38,5 derece üzerine çıkmasıyla olur. Çocukların yüzde dördünde görülebilir. 6 yaşına kadar tekrarlayabilir.
    Sara (epilepsi) nedir?
    Tekrarlayan havaleleri (nöbetleri) olan çocuklara sara tanısı konur. Sara nöbetleri de ateşle ortaya çıkabilir ve ateşli havalelerle karışabilirler. Bu ayrımın doktorlar tarafından yapılması önemlidir çünkü sarada düzenli tedavi gerekirken ateşli havalelerde gerekmez. Sara hastalıkları nöbet çeşitlerine göre farklı seyirler gösterirler.
    Havale (nöbet) çeşitleri nelerdir?

    En iyi bilinen havale olan büyük nöbetlerde (grand mal) şuur kaybı, tüm vücutta kasılmalar, çenenin kilitlenmesi, ağızdan köpük gelmesi, idrar kaçırma görülebilir.

    Absans nöbetleri (petit mal) uyarılmayla kesilemeyen dalmalar olarak görülür.

    Vücutta sadece bazı kısımları tutan çekilmeler ve atmalarla seyreden basit nöbetler de vardır.

    Uykudan uyanıp geçici olarak konuşamama ve yüzde çekilmelerle seyreden havaleler çocuklarda sık olan bir çeşittir.

    Dalgınlaşma, ağız şapırdatıp yutkunma ve bazı otomatik hareketler de havale bulgusu olabilir. Beraberinde şuurda bulanma, şaşkınlık, hayal görme olabilir.

    Bebeklerde ardarda gelen irkilmeler gözden kaçırılmaması gereken bir havale çeşididir. Uykudaki düzensiz irkilmeler havale değildir.

    Sara tanısı nasıl konur?
    Ailenin nöbete dair gözlemleri en önemli tanı aracıdır. İyi tarif edilen ve tekrarlayan nöbetler bir uzmanın sara tanısı koyması için yeterlidir. EEG tetkiki beyindeki biyoelektrik dalgaları göstererek tanıda yardımcı olabilir. Görüntüleme (MRI, BT) ve kan tetkikleri sebepleri araştırmak için gereklidir.
    Havaleler önceden anlaşılır mı?
    Bir çok çocukta havaleler aniden, uyarı vermeksizin olur. Nadiren bazı korkular ve karın ağrısı, ışıklar görme, kötü kokular gibi duyumsamalar havaleden önce hissedilir, aura olarak adlandırılırlar. Kimi çocukta da havale öncesi sinirlilik ve huzursuzluk görülür.
    Havale sırasında beyin zarar görür mü?
    Çoğu havale dakikalar içinde kendiliğinden durur ve tüm korkutuculuğuna rağmen çocuğa kalıcı zarar vermez. Bu sırada morarma olsa bile beyin tamamen oksijensiz kalmaz. Havale sırasında düşüp, çarpıp yaralanma daha önemli bir tehlikedir. Her havalede beyinde hücrelerin öldüğü doğru bir inanış değildir. 20-30 dakikadan uzun süren havalelerin kalıcı etkileri olabilir.
    Havale sırasında neler yapılmalıdır?
    Sara veya ateşli havalelerde ilk yapılacak olan hastayı yan yatırmak ve ağızdaki salya ve köpüğün gırtlakta birikmesini engellemektir. Hastanın ağzını açmağa çalışmak, dilini çekmek, soğan koklatmak gereksiz ve zararlıdır. Havale sırasında hasta dilini ısırıp kanatabilir ama dil yutma, tamamen koparma gibi inanışlar yanlıştır. Yapay solunum gerekli değildir. Eğer ateş varsa ilaç veya soğuk uygulamayla düşürülmelidir. Havale 5-10 dakikadan uzun sürerse acil bir tıp merkezine gidilmelidir.
    Havalenin (nöbetin) bittiği nasıl anlaşılır?
    Havale, genellikle kasılmaların olduğu dönemdir. Havaleden hemen sonra derin uyku ve hırıltılı soluma görülebilir. Bu aşamada havale tamamlanmıştır ama hasta kendine gelemez. Kasılmalarla seyretmeyen havalelerin ne zaman bittiğini değerlendirmek zordur. Hasta yavaş yavaş kendine gelmeğe başlamazsa doktora baş vurmak gerekir.
    İlk ateşli havale sırasında ne yapılır?
    Ateş ve havale, menenjit gibi çok tehlikeli hastalıkların ilk belirtisi olabileceğinden çocuk derhal doktora götürülmelidir. Değerlendirme sonrası (bu belden su almayı da gerektirebilir) böyle tehlikeli bir hastalık söz konusu değilse rahatsızlığın ateşli havale olduğu düşünülür. Genelde çocuklar birkaç saat içinde eski normal hallerine dönerler. Menenjit gibi hastalıklarda ateş düşse bile çabuk düzelme olmaz.
    Ateşlenmelerde neler yapılmalı?
    Her ateşlenme ile beraber havale görülmez. Ateş düşürücü şurup ve fitilleri belli aralıklarla kullanmak, bunlar etkisiz kalırsa ıslak bezlerle vücudu soğutmak gerekir. Bazen bunlara rağmen veya ateşin aniden yükselmesiyle hiç müdahale edilemeden havale gelişebilir. Havale durdurucu ilaçlar doktorun önerdiği şekilde ya havale sırasında ya da ateş çok yükseldiğinde kullanılabilir. Bu ilaçların dengesizlik, sinirlilik, uyku hali gibi yan etkileri olabilir.
    Ateşli havalelerin kalıcı etkisi olur mu?
    6 yaş sonrası ateşli havaleler kendiliğinden kaybolur ve ilerde çocuğun gelişimini, okul hayatını etkileyecek sorunlar bırakmaz. 20-30 dakikadan uzun süren ateşli havaleler kalıcı etki açısından risklidir.
    Saralı çocuklarda nelere dikkat etmeli?
    Sara tedavisi yapılan çocuklara, doktorun özellikle belirttikleri dışında kısıtlama yapılmaz. Okul ve ev ortamında normal yaşantılarını sürdürebilirler. Özel korumacı bir yaklaşım gereksiz, hatta yanlıştır. Korkuların, stresin ve yorgunluğun havaleye yol açtığı genelde doğru değildir. Ancak uykusuzluk havale oluşumunu kolaylaştırabilir. Nöbetlerin uykudayken olup duyulmaması pek olası değildir. Çok kaygılanılıyorsa odadan odaya diafon sistemi ile tedbir alınabilir. Çocukla beraber yatmaya başlamak psikolojik gelişimi olumsuz etkileyebilir.
    Sara hastası özürlü müdür?
    Sara, halk arasında çok korkutucu bilinmekle beraber, özellikle çocuklarda tedaviye iyi yanıt verir. Zeka ve öğrenme sorunları ufak bir grup hastada görülür. Tedavinin aksatılmaması, ilaçların ihmal edilmemesi çok önemlidir.
    Sara tedaviyle iyileşir mi?
    Nöbetlerin tekrarlamasının ilaçla kontrol edilmesiyle, saranın geçtiği gözlenmiştir. Birçok çocukta hayat boyu tedavi gerekmez, ama tedavi birkaç sene sürebilir. Havalelerin tekrarlaması tedavi süresini uzatır. Bazı sara çeşitleri ise ergenliğe doğru kendiliğinden iyileşir.
    Havale veya sara kavramlarından korkmak yerine bu konudaki bilgisizliği ve yanlış inanışları gidermek çok önemlidir. Bunun için ailenize, çocuğunuza ve çevrenize açıklama yapmaktan kaçınmayın, gerektiğinde uzmanlara danışın.

  • Çocuklarda orta kulak iltihabı ( çocuklarda otitis media )

    Çocuklarda orta kulak iltihabı ( çocuklarda otitis media )

    Çocuklarda orta kulak boşluğundan sıvı birikmesinde orta kulak iltihabı (otitis media) ismi verilmektedir. Her yaşta görülmesine karşın özellikle erken çocukluk döneminde üst solunum yolu enfeksiyonlarından sonra, çocuk hekimlerine en sık başvuru nedenini orta kulak iltihaplanmaları oluşturmaktadır.
    Günümüzde çocuklarda orta kulak enfeksiyonlarında mevsimsel farklılık ortadan kalkmış görülmektedir. Kışın ve sonbaharda hastalığın görülme sıklığı artmaktadır. Bunun yanı sıra yaz aylarında yüzme sporunun yoğun bir şekilde yapılması hastalığın yaz aylarında da sıklıkla görülmesine neden olmaktadır. Çocukluk çağında otitis media ataklarda seyredebilmektedir. Atak sayısı bir yılda 1 veya 3 kez olabilmektedir.Genellikle bir çocuk ne kadar erken yaşta ilk orta kulak iltihabını geçirirse tekrarlama sıklığı ve şiddeti o kadar artar.
    Orta kulak boşluğunda sıvı birikiminin yanı sıra ateş,ağrı gibi belirtiler varsa akut ortakulak iltihabı(akut otitis media) son 6 ay içinde üç veya bir sene içinde dört otitis media geçiriyorsa yinileyen tekrarlayan orta kulak iltihabı,( akut otitis media) olarak kabul edilmektedir. Orta kulak iltihaplarında da etken bakteri veya virüsler olabilmektedir. Hastalık 2 yaşın altında yuvaya gidenlerde ve daha önce otit atağı geçirmiş çocuklar da daha sık olarak görülmektedir.
    Çocuklarda orta kulak iltihabı gelişimini kolaylaştıran bazı faktörler vardır.
    Ailevi yatkınlık
    Anne sütü ile beslenememe
    Biberon ile yatarak beslenme
    Emzik kullanımı
    Kardeş sayısının fazla olması ve kardeşle aynı odayı paylaşmak
    Düşük sosyo-ekonomik düzey
    Kalabalık aile
    Erkek cinsiyet
    Yuva
    Sigara kullanımı
    Bağışıklık yanıtının yetersizliği
    Anatomik bozukluklar (yarık dudak ve damak)
    Östaki disfonksiyonu
    Adenoidlerdeki bakteri yükü
    Viral ÜSYE sıklığı ve süresi
    Yakın zamanda antibiotik kullanımı
    Allerji
    Barotravma
    bu faktörlerden bazılarıdır.
    KLİNİK
    Akut orta kulak iltihabı olan çocuk ve bebeklerde belirtiler çeşitlidir.
    Aniden gelişen kulak ağrısı
    Ateş
    Huzursuzluk
    Kusma
    İshal
    Kulak çekiştirme
    İştahsızlık görülebilir.
    Bebeklerde ise belirtileri aşikar olmayabilir.Rutin doktor muayenesi sırasında saptanabilir.
    TEDAVİ
    Orta kulak iltihabının nedenini saptamak son derece güçtür. Pürülan kulak akıntısının olmadığı durumlarda etkeni tanımlamanın güçlükleri tedaviyi planlamada bazı çekinceleri doğurmaktadır. Her vakada antibiotik verilmeli midir? Hangi antibiotik ne zaman ve ne süreyle verilmelidir? Bu soruların yanıtları tam olarak verilememektedir. Bilindiği gibi akut orta kulak iltihaplarının başlıca nedeni bakterilerdir. Bakteriyel enfeksiyonlarda antibiotik tedavi gereksinimi tartışılmaz. Diğer yandan antibiotik tedavisi uygulanan hastalarda enfeksiyonun iyileşme süresi daha kısa olmakta ve komplikasyon gelişimi belirgin ölçüde azalmaktadır. Sonuç olarak çocuklardaki akut orta kulak iltihaplarında antibiotik tedavisi başlanmalı ve tedavi süresi ortalama 10 gün olmalıdır. Bu vakalarda semptom giderici tedavinin yeri yoktur.
    Akut otitis media komplikasyonla seyredebilir. Komplikasyonlar işitme kaybında beyin apsesine kadar değişebilmektedir. Tedaviye yanıt alınamayan vakalarda veya komplikasyonlarda tıbbi tedavi ve cerrahi tedavi uygulanabilir.
    KORUNMA
    Orta kulak iltihabı gelişimini kolaylaştıran faktörlerin ortadan kaldırılması önemlidir. Aşılar özellikle tekrarlayan orta kulak enfeksiyonlarından korumada son derece önemlidir. Pnömokok aşıları, Haemofiluz İnfluenza aşıları ve İnfluenza(grip) aşıları tekrarlanma sıklığını azaltmakta ve korumada etkili olmaktadır.
    Korumada akut orta kulak iltihabı geçiren ve tekrarlayan bazı vakalarda antibiyotik profilaksisi önerilmektedir. Koruyucu bakteri içeren (alfa streptokok) içeren bazı nazal spreylerle patojen bakterilerin üremesini önleyerek otit vakalarının önlenebileceği fikrinden hareketle bu konuda çalışmalar yapılmakta ve gelecekte daha basit yöntemlerle enfeksiyonun kontrol altına alınabileceği düşünülmektedir.