Kategori: Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları

  • Okul çağı çocuğunun beslenmesi

    İlkokul çağı çocuğun ailesinden ilk kez ciddi bir şekilde ayrıldığı ve çocuğun çevresi ile iletişiminin arttığı bir dönemdir. Bu çağda eğitim ile konulan kurallar çocuğun ruhsal gelişimini etkilerken, sağlıklı büyüme de beslenme ile desteklenmelidir

    Yine ilkokul çağı (6-12 yaş ) hızlı büyüme ve gelişmenin başladığı dönemdir. Dolayısı ile çocuğun beslenmesini aile ve okul yönetimi birlikte yönlendirilmelidir. Okul çağında yeme alışkanlıkları ailenin beslenme alışkanlıkları tarafından etkilenmektedir. Okulda beslenme konusunda kontrolsüz olan çocuk yine anne ve baba çalışıyorsa eve geldiğinde kendi kendine yiyecek hazırlama ile karşı karşıya kalırsa yanlış beslenme alışkanlıkları edinebilir. Bu sebeplerden ilkokul çağı çocuğunun yanlış beslenmesi veya doğru beslenmesi ailenin ve okul yönetimindeki kişilerin eğitimini gerektiren önemli bir konudur. Bunlar sağlanamaz ise büyümede yavaşlama görülür. Okul çocuğunun büyüme ve beslenmesinin izlenmesi çocuk doktoru tarafından yapılmalıdır.

    Gelişmiş ülkelerde okul çağı çocuğunun beslenmesi bilimsel kurallar içinde olmaktadır. Ancak bu uygulamalarda da güçlükler vardır.

    Gelişmiş ülkelerin ölüm sebepleri inde ilk beş sırayı;
    • Koroner kalp hastalıkları
    • Bazı kanser tipleri
    • Serebrovasküler hastalıklar
    • Diabetes mellitus
    • Ateroskleroz

    Gibi diyetin önemli rol oynadığı hastalıkların olması ve bu hastalıkların çocuğunun başlangıcının çocukluk dönemindeki yanlış beslenme alışkanlıkları ile ilişkili olduğu bunları önlemeye yönelik önlemlerin bu çağlarda alınası gerekliliğini ortaya koymuştur.

    Erişkinler için hazırlanan bir beslenme modelinin çocuklara uygulanması yeterli büyümeyi ve gelişmeyi engelliyebileceğinden dikkatli uygulanması gerektiği bildirilmiştir. Okul çocuğunun nutrüsyonel durumunun iyileştirilmesinde beslenme önerileri tabloda açıklanmıştır.

    OKUL ÇOCUĞUNDA BESLENME DURUMUNUN İYİLEŞTİRİLMESİ İÇİN ÖNERİLER;

    • Beslenme durumunun yeterliliğini öğrenmek için boy uzaması izlenmelidir
    • Beslenme ve yeme alışkanlıkları için anne ve baba çocuğa yol GÖSTERİCİ rehBER olmalıdırlar
    • Çocuğun beslenmesinde diyetinin yeterli olduğunun uzman kişi tarafından takibi gereklidir
    • Beslenme, spor ve fiziki aktivite çocuğun normal gelişimini destekleyecek şekilde olmalıdır
    • Çocuğun kilosu fazla ise egzersizi artırma ve enerji alımını azaltma yolu için aile-çocuk teşvik edilmelidir
    • Beslenme ile ilgili diş çürükleri gelişimi riski en aza indirilmelidir.
    • Çocuğun gıda seçiminde güvenilir besin kaynakları ve güvenilir olmayan reklam amaçlı besinler arasında çocuk ve ergenin seçim yapmasına yardımcı olunmalıdır.
    • Diyetin yağ, kolesterol, şeker, tuz içeriği açısından kısıtlanması sağlanmalıdır.
    • Çocuğun lifli gıdaları seçimine yardımcı olunmalıdır ( yaş+5 gr veya vücudun her kilogramı için 0.5 gr lif verilmelidir).
    • Uygun besin seçenekleri ile demir takviyesi sağlanmalıdır.

    Çocuklarda dengeli ve yeterli beslenmeyi belirleyen temel ilkeler vardır. Bunlar;

    1. Enerji Gereksinimi: Çocuklarda yaşa, cinsiyete, vücut ağırlığına, yüzey alanına, fiziksel aktiviteye, ergenliğe göre enerji gereksimini karşılamak için formüller geliştirilmiş. Ancak her çocuğun enerji gereksiniminin farklı olması sebebi ile bunu belirlemek zordur. Pratik olarak çocukta enerji alımı tüketimine eşit olmalı ve normal büyüme ve gelişmeyi sağlayacak düzeyde olmalıdır. Enerji üretiminin tam olarak karşılandığının tam olarak anlamak için çocuğun büyümesi takip edilmelidir. Uygun kalori alan çocuk kendi gelişim kanalında ilerler. Çocukta şişmanlama eğilimi varsa enerji alımı azaltılıp enerji tüketimini hızlandırmaya teşvik edilmelidir.

    2. Protein Gereksinimi: 4 yaş ile erişkinlik dönemi arasında total vücut ağırlığının %18-19 unu proteinler oluşturur. Alınan proteinin yapısı, enerjinin ve diğer besinlerin yeterli alınması ve organizmanın beslenme durumudur.

    Okul çocuğu önerilen enerji, protein, vitamin ve mineral desteğini doğal yollardan sağlamalıdır. Vitamin tabletleri ve şurupları tercih edilmemelidir. Bu esaslar çerçevesinde okul çağı çocuğunun beslenmesinde dikkat edilmesi gereken noktalar aşağıda yazılı şekilde özetlenebilir.

    Kompleks karbonhidratların (tahıllar ve bitkisel ürünlerin) alımı artırılmalıdır. Çünkü tahıl ve bitkisel kaynaklı ürünler hayvansal kaynaklı enerjinin yerini alırlar bu şekilde yağ alımını azaltırlar. Bu şeklide beslenme ile doymuş yağ ve kolesterolün alımı azalır, bu sırada alınan proteinin tipi de değişeceği için dikkatli olmalıyız. Çünkü bitkisel kaynaklı proteinler hayvansal olanlardan daha düşük kaliteli protein içerirler. Sonuç olarak enerji dengeli düzelenmiş et, sebze, süt ve süt ürünlerini içeren diyet ile protein ihtiyacı karşılanmalıdır. Kompleks karbonhidrat alım artar ve yağ oranı azalır.

    Okul çağında rafine şekerlerin azaltılması gerekir: Bu tip şekerler günlük yaşantımızda tatlılar, pastalar ve birçok içecekte katkı maddesi olarak bulunmakta yine bir çok çocuk yiyeceğinde de bulunmaktadır. Bu yiyeceklerin çocuğun diyetinden tam olarak çıkartılması olanaksız görülmektedir. Tam olarak bu yiyecekler çıkartılması ise düşük kalori alımı büyüme geriliğine sebep olabilir.

    Total yağ miktarı enerjinin %30' unu oluşturacak şekilde azaltılmalı, doymuş yağlar ve kolesterol alımı azaltılmalıdır. Bunlar poliansatüre ve monoansatüre yağlar ile değiştirilmelidir. Kırmızı etin azaltılarak yerine beyaz et olarak adlandırılan hindi, tavuk ve balıketinin tüketilmesi bunu sağlar. Yağı azaltılmış ve süt ürünlerinin kullanılması yerine tereyağı, yumurta ve kolesterollü besinleri azaltılması önerilebilir.

    Yağlar enerjinin büyük bölümünü sağlarlar, özellikle fazla enerji gereksinimi olan fiziksel olarak aktif çocuklar için 3000 kalori enerji gereksinimi olan çocuk için bu yağları alımının azaltılması büyük kalori açığına sebep olur ve yine hayvansal ürünlerin azaltılması çinko ve demir gibi esansiyel mineralleri az alımına neden olabilir.

    OKUL ÇAĞINDA AŞAĞIDA BELİRTECEĞİMİZ YANLIŞ BESLENME ALIŞKANLIKLARI OLUP OLMADIĞI ARAŞTIRILMALIDIR.

    Yazının başında da belirttiğimiz gibi; İlkokul çağı çocuğun ailesinden ilk kez ciddi bir şekilde ayrıldığı dönemdir. Bu çağ özellikle büyük şehirlerde; Çocuğun okuldan dönüşü, okulda çocuğun ne şekilde beslenmesi gerektiği ve eve gelmiş bir çocuğun anne veya aile bireyini bekleme durumu da göz önüne alındığında beslenmenin önemi bir kat daha artmış gözükmektedir.

    Çocuğun beslenmesi bu dönemde okulda ve evde olmak üzere iki şekilde incelenmelidir. Okul ve aile iş birliği yapmalıdır. Bu dönem ergenlik öncesi dönem olduğu için bu dönemin duraklama olmadan atlatılması zorunludur. Bir çocuk bu dönemde ne kadar iyi beslenirse o kadar iyi bir şekilde ergenlik dönemine girecektir.

    Genel olarak okulda ve okul dışında tek başına bırakılan bir çocukta yanlış beslenme alışkanlıkları sıkça görülmektedir. Bu beslenme bozukluğu sonucunda; Anemi, kemiklerde zayıflık-raşitizm, düşük kalorili gıdaların alımı,obesite, ateroskleroz, eksik beslenme, diş çürükleri, fast-foodların yaşantımıza girişiyle de gastroözefagial reflü hastalığı ve inflamatuvar barsak hastalıkları gibi sorular olabilmektedir.

    A.Okuldaki Beslenme Sorunları;

    Bir çok ilkokulda öğrenciler okula sabah gelip akşamda evlerine dönmektedirler. En azından bir öğünün okullarda yenildiği okullarda yemek tabldot olarak yemek veriliyorsa, çocuğa verilen yiyeceklerin uygunluğu kontrol edilmeli ve çocuğun seçeceği yiyecekler varsa çocuğun uygun yiyeceği seçmesi konusunda çocuğa yardımcı olunmalıdır. Bunun için her okulda doğru ve dengeli beslenme, beslenme rehberince yapılmalı okul idaresi de aileyi bu konuda bilgilendirmeli, yine ailede okula kendileri çocuğa neler veriyorlarsa bu yiyecekler konusunda bilgi verilmelidirler. Bu şekilde olduğunda eksikler hakkında doğru bulunur. Farklı kültürel yapılardan gelen çocuklar yöresel yemeklere adapte olamayabilirler. Aile ile bu çocuklar için iş birliği yapıp problem çözülmelidir.

    B.Yanlış beslemeye bağlı gelişen komplikasyonlar:
    o 1.Fast food ve abur cuburla beslenme alışkanlığı:

    Günümüzde yaşantımıza bu tip beslenme alışkanlığı hızlı yaşam temposu sebebi ile doğmuş ve sonrada bir endüstri ve yaşam tarzı haline gelmiştir. Ülkemizde ilkokul yıllarına kadar bu tip beslenme inmiştir. Bu tür beslenme yüksek enerjili ve besleyici değeri olmayan bir beslenme biçimidir ve kalorinin %40-50 si yağlardan gelir. Bu tür yiyeceklerde vitamin A düzeyi ve kalsiyumu düşük ve tuz oranı ( sodyumu ) yüksektir. Bu tür gıdalar ile beslenenler hipertansiyon, şişmanlık, gastroözefagial reflü hastalılığı, inflamatuvar barsak hastalığı ve vitamin-mineral eksikliği problemlerinin karşımıza çıkacağını unutmamamız gerekir.

    Okul çağı öğrencilerinde karşımıza çıkan diğer problem öğün atlanmasıdır. En çok olarak sabah kahvaltısı atlanmaktadır. Okula yetişme telaşı, yetersiz zaman gibi mazeretler ile bu öğün atlanmaktadır. Ayrıca kız çocukları arkadaşlarından etkilenerek şişmanlama korkusu ve kilo kontrolü yapma bahanesi ile yetersiz beslenmektedir. Öğün atlanınca fast-foodlar devreye girmektedir. Aile kahvaltının önemini çocuğa anlatırken; Kahvaltının ileriki yılları da olumlu etkileyecek alışkanlık olduğunu, güne iyi başlangıç yapmanın iyi bir sırrı olduğu belirtilmeli kilo kontrolünde bile atlanmaması gereken bir öğün olduğu anlatmalıdır.

    o 2.Obesite: Genetik ve çevresel faktörlerin rol oynadığı şişmanlık bazen çocukluk ve ergenlik çağında önemli sorun olmaktadır. Aşırı yeme alışkanlığı bazen ailesel kaynaklı bir sorunla da ilgili de olabilir.

    Tansiyon, ateroskleroz, şeker hastalığı ve kalp hastalıklarının görülüş sıklığı şişman olanlarda artar. Ayrıca Gastoözefagial reflü hastalığı ve karaciğer yağlanması ve bunun yol açtığı istenmeyen sonuçlar şişman çocuklarda artık bu konu ile ilgilenen Çocuk Gastroenteroloji uzmanlarının artması ile daha sık olarak su yüzeyine çıkmaktadır.

    Uygunsuz beslenme alışkanlığı ve sedanter yaşamda çevresel faktörler olarak obesitede rol alır. Televizyon ve bilgisayar başında geçirilen zamanın artması ve bunların karşısında yüksek enerjili ve düşük besleyici değeri olan besinlerin alınması, dersler sebebi ile çocukların evde işlere yardım etmelerinin azalması, servis ile okula kadar gitme, yürüme ve spor alışkanlıklarının olmaması şişmanlığa davetiye hazırlar. Obes çocuklar diğer çocuklar tarafından ‘' tembel, çirkin ve aptal vb'' sıfatlarla tarif edilmiş istenmeyen ve güvenilmeyen kişiler olarak sınıflanmışlardır. Obes çocukların tıbbı, diyet tedavisi gibi yaklaşımların yanında psikiyatrik açıdan da desteklenmesi gerektiği göz önünde bulundurulmalıdır. Obes çocuğu tedavi ederken diyet, egzersiz ve aile beraber davranış tedavisi gerekmekte tedavi de ani kilo kayıplarından büyüme geriliğine yol açacak kısıtlamalardan kaçınılmalıdır.

    o 3.Hiperkolesterolemi ve ateroskleroz: Aterosklerozun temelleri bir çok çalışmada gösterildi gibi çocukluk çağında atılmaktadır. Adolesan ve çocukluk çağında yapılan çalışmalar diyetteki enerjinin %30 ‘unun yağlardan sağlanması gerektiği, total yağ miktarının en fazla 1/3 ünün satüre (doymuş yağlar) yağ asitlerinden oluşması ve günlük kolesterol alımının 300 kaloriyi geçmemesi gerektiği bildirilmiştir. Çocuklarda hiperkolesterolemi tedavisinde uygulamalarda dikkatli olunmalıdır. Düşük yağ ve düşük kolesterollü besinleri önermek bir bakıma kırmızı et, yumurta ve süt gibi yüksek besin değeri olan gıdalarda kısıtlama demektir. Bu uygulama sırasında çocuklarda vitamin ve mineral eksikliği ortaya çıkabilir. Bunlar doğal yolardan diğer besinler ile karşılanmaya çalışılmalıdır.

    o 4.Raşitizim: Hızlı büyüme sırasında D vitamini sınırda olanlarda raşitizm gelişebilmektedir.

    o 5. Anemi (kansızlık): Düşük sosyoekonomik düzeyden gelen çocuklar dengesiz ve yetersiz beslenebildiklerinden anemi sik görülür. Ailenin kırmızı eti tüketememesi veya çocuğun bu yiyeceği tüketmemesi anemiye zemin hazırlar. Bazı çocuklar ise az miktarda yeşil sebze ve meyve tüketmeleri sonucu alınan C vitamini azalır, sonuçta demirin emilimi için önemli olan vitamin azalmış olur. Örneğin, kırmızı eti sevmeyen okul çağı çocuklara özendirici olarak ekmek arası yeşillik ve köfte verilmelidir.

    o 6. Yemek yeme ile ilgili bozukluklar: Bu bulgular en fazla adolesan yaşta bilinç altında şekillendirdikleri kişilere özenmeleri ve mankenliğe ve film yıldızlarına özenme sonucu anoreksiya nervosa ve bulimia nervosa görülebilmektedir. Kendi kendine kusturmalar, ishal yapıcı ilaçlarla dışkı sayısını artırma ve idrar söktürücü ilaç kullanıp sık idrara gitme belirtileri konusunda aileler iyi bir gözlenleyici olmalıdırlar.

    o 7. Diyet ile ilgili olarak davranış bozuklukları:Hiperkinezi çocuklarda uzun süreli var olan kalıcı motor aktivite olarak göze çarpmaktadır. 1-16 yaş arasında ve erkek çocuklarda sık görülmektedir. En sık 6 yaş civarında görülmektedir. Kısa süren konsantrasyon gücü, patlayıcı tarzdaki hareketler, aşırı duyarlılık, baş ağrısı ve solunum sıkıntısı gözlenen bulgulardır. Sebep olarak genetik, besin alerjisi, ailenin karşı tutumları ve hamilelikte sigara içimi bulunmaktadır. Bu durum yağasiti bozuklukları ve karbonhidrat bozuklukları ile ilişkili olabilir.

    Beslenme bozuklukları sadece bunlarla sınırlı değildir. Yine diş çürükleri de bu yaş için önemli yer tutmaktadır. Karbonhidrat yönünden zengin gıda ile beslenme ve sonrasında diş temizliğinin 15 dakika içinde yapılmaması diş çürüğü yapan mikroorganizmaların çürük oluşturmasına zemin hazırlamaktadır. Okulda diş fırçalanma ile mekanik temizlik yapılamıyorsa ağzı çalkalama ile gıda artıkları ağızdan uzaklaştırılmalıdır.

    Çoğu kez ihmale uğrayan okul çocukluğu döneminde beslenmenin düzenlendirilmesi ve yönlendirilmesi ailenin ve toplumun eğitimi yanında hükümetlerin politikası olmalıdır. Okullarda standart beslenme saatlerinin oluşturulması, kantin ve kafeteryaların denetlenmesi okul çevresinde satıcıların açıkta yiyeceklerin satışının engellenmesi gibi bir dizi önlemler ‘' yeterli ve dengeli beslenme'' için büyük yararlar sağlayacaktır. Sonuç olarak okul çocuğu beslenmesi sağlıklı beslenme alışkanlıkları ile desteklendiğinde çocuğun ileriki yaşantımıza çıkabilecek olan şeker hastalığı, ateroskleroz, hiperkolesterolemi gibi hastalıklardan korunma sağlayacaktır.

  • Anne sütü mü inek sütü mü ?

    Zamanında doğan bir bebek için en ideal besin anne sütüdür. Yenidoğan bebeği doğanın en güzel nimetlerinden biri olan ve daima hazır bir şekilde bebeğe sunulan anne sütünden mahrum bırakmak belki de ona karşı yapılacak en büyük kötülüktür. Anne sütü bebeğin büyüme ve gelişimine katkıda bulunmasının yanı sıra; Kognitif özelliklerinin,IQ ve entelektüel performansının gelişimine ve immün sisteminin gelişip güçlenmesine sonuçta enfeksiyon hastalıklarına ve alerjiden korunmasına katkısı vardır. Anne sütünden daha fazla yararlanabilmek için annenin buna doğum öncesi ve doğum sonrası psikolojik olarak hazırlanmış olması gerekmektedir.

    Bebeği de doğar doğmaz ilk 1-2 saat içinde anne göğsüne yatırılması sağlanmalıdır.Böylece prolaktin salınımı için gerekli mesaj beyine gönderilir ve bebeğin hemen emmesi sağlanır, aynı zamanda bu davranışla anne ve bebek arasında tensel temas ve psikolojik bağ da sağlanmış olur. Annenin bebeğini emzirme sıklığı tamamen bebeğe bağlı olmalıdır. Anne sütünün yetip yetmediği tartı, dışkı ve idrar çıkışına bağlı olmalıdır. Doğumu takiben 3. günde 3 ıslak bez ve ilk haftanın sonunda 4 ıslak bezin olması anne sütünün yeterli olduğunu gösterir. İlk 6 ay bebeğe sadece anne sütü verilmeli su dahi verilmemelidir. Eğer anne çalışıyorsa ve işe başlayacaksa annenin sütünün buz dolabında, buzluk ve derin dondurucu da saklayabileceği anlatılmalı bebek gereksinim duyunca sıcak suyun içine oturtulup çözündükten sonra vücut ısısına ulaşınca bebeğe verebileceği belirtilmelidir.

    Anne sütünde bulunan suda eriyen ve yağda eriyen vitaminlerinin miktarı -D ve K vitamini dışında- yenidoğan bebek için yeterlidir. Bunun için yenidoğan bebeğe doğar doğmaz K vitamini prematürelere 0.5 mg, temrinde doğan bebeğe 1 mg yapılmalıdır. Anne sütü alan bebeğe vitamin olarak 15. gün 400Ü/gün D vitamini başlanmalı, 1 yaşına kadar devam edilmelidir.

    Ayrıca ülkemizden yapılan çalışmalar; Nutrüsyonel demir eksikliği anemisinin sık gözüktüğünü göstermiştir. Bunun sonucunda süt çocukluğu döneminde demir takviyesi alanlar ile demir takviyesi almayanlar arasında 6 puan zeka farkı olduğu gösterilmiştir. Sonuçta anne sütü alan bebeğe rutin olarak demir preparatı başlanmalıdır. Eğer bebek yeterli anne sütü alıyor, annenin beslenmesi iyi ve ilk bebek ise 6. ayda demir preparatı başlanmalıdır. Anne daha önce doğum yapmış ve annenin beslenmesi bozuk ise bebeğe 4 .ayda demir preparatı başlanır. Anne sütünü herhangi bir sebepten alamamış bir bebeğe ise eğer adapte mama ile besleniyorsa ilk 6 ay demir takviyesi gerekmemektedir. Bebek 6. aydan sonra da demir takviyeli mama ile besleniyorsa ilave yine demir takviyesi gerekmez. Fakat İnek sütündeki demir konsantrasyonu anne sütünden fazla olsa da emilimi anne sütünden düşük olduğu için, sonuçta inek sütü ile beslenen bebeğe 6. ayda demir takviyesi gereklidir.

    Sulardaki flor yeterli ise dişlerin çıkması sırasında bebeğe sistemik flor takviyesi(tablet verilmesi ) gerekmez. Her hekim kendi bölgesindeki sudaki flor miktarını bilerek bunu ayarlamalıdır. Flor miktarının yeterli olduğu bölgelerde ilave verilecek florun çocuğa yarardan çok zarar verebileceği ve dental florozise yol açabileceği bilinmelidir. Eğer flor takviyesi gerekecekse diler çıkmaya başlayınca sistemik flor takviyesi yerine lokal flor takviyesi uygulamaları jel vb uygulamaları için Çocuk hekimleri diş hekimlerine aileyi yönlendirmelidir.

    Kemik ve diş yapısının temel yapı taşı olan kalsiyum organizma için son derece önemlidir. Sağlıklı beslenme disiplini içinde çocuklara kalsiyum desteği gerekmemektedir. Ancak raşitizm ülkemizde süt çocuklarında sık görülen bir sağlık problemidir. Şu da gerçektir ki Ülkemizde Raşitizmin gelişiminde, D vitamini eksikliğinden çok kalsiyum eksikliğinin etkili olduğu görülmüştür. Bunun sebebi erken ek gıdalara geçilip anne sütü de kesilmiş ise süt ve süt ürünü alamayan bebeğin bir sorunu olarak kalsiyum alım eksikliği olarak karşımıza çıkmaktadır. İnek sütünde kalsiyum ve fosfor oranının 1.3 gibi düşük olması emiliminin anne sütündeki kalsiyuma göre az olması ve ortamda yeterince laktoz olmamasından kaynaklanmaktadır. Amerikan Pediatri Akademisi 6 ay sonrası kullanılacak devam mamalarına kalsiyum ilavesini önermektedir. Süt çocuğunun alacağı kalsiyum miktarı 60/ mg/ gün olmalıdır. Sağlıklı bir bebeğin dışarıdan fosfor ilavesine yoktur.

    A vitamini immün sisteme desteği olacağı için anne sütü alan bebeğe 1000-1500 ünite verilmesinde yarar vardır.

    Yine çinko, bakır ve selenyumun sağlıklı beslenen bir çocuğa verilmesinde gerek yoktur. Ancak ülkemizde süt çocuklarının ilk yaşta, inek sütü ile erken tanışması sonucu nutrusyonel çinko eksikliği görülmektedir. Çinko eksikliği düşünülen iştahsız, kilo almayan ve sık enfeksiyon geçiren bebeğe çinkodan zengin besinler ve çinko desteği verilmelidir. Yine unutulmamalıdır ki çinko eksikliği, sindirim sisteminin bir önemli hastalığının -örneğin Çölyak hastalığı ve/veya kistik fibrozisin vb-belirtisi olabilir bu akılda tutularak çocuk bir bütün içinde değerlendirilmelidir.

    Hiç istenmeyen bir durum olarak anne sütü bir sebepten verilemeyecek olursa ailenin karşısına iki seçenek çıkmaktadır. Birisi bebek mamaları diğeri ise inek sütüdür. ESPGAN ve NASPGAN ve DSÖ( Dünya Sağlık örgütü) mecbur kalınmadıkça ilk 1 yaşta inek sütü kullanılmamasını hatta inek sütüne 2 yaşından sonra başlanılmasını öğütlemektedir. İnek sütü ile bebeğin sindirim sisteminin erken tanışması sindirim sisteminden gizli kanamaya ve demir eksikliği anemisine yol açabilmektedir. Ayrıca inek sütündeki sığır serum albümini, pankreastaki adacık hücreleri ile benzer antijenik yapıda olduğu için diabetes mellitus'a (şeker hastalığına ) eğilim inek sütünü ilk iki yaşta alanlarda daha fazla olmaktadır.

    Çölyak hastalığı;Buğday unundaki kıvam verici bir madde olan glutene karşı bir alerji olup, genetik, çevresel ve vücudun savunma mekanizmalarının karıştığı bir hastalıktır. Eğer inek sütü ile erken tanışılırsa hastalık görülme oranı artmaktadır. Yine Astım bronşialeye eğilim ilk yıl inek sütü ile beslenen bebeklerde artmaktadır.

    Sonuçta; Eğer anne sütü yetmiyorsa bunun yerine ilk seçeneğimiz tam adapte bebek mamaları olmalıdır. Bebek mamaları da istemeyerekte olsa, anne sütünün kesilmesi sonucunda kullanılacaksa tıpkı anne sütü gibi ilk 2 yaşta ek gıdalar bebek mamaları kesilmeden yanına ilave olarak başlanmalıdır. Yine aileye önerilerde bulunurken, ülkemizin gerçekleri göz önüne alınmalı, ailenin ekonomik durumu göz önüne alınarak yapılmalı ve öneriler aileye yönelik olmalıdır.

    Sonuç olarak bebeğin beslenmesinde ilk seçenek anne sütü olmalıdır. Eğer anne sütü yetersizse veya verilemiyorsa, beslenme ailenin sosyoekonomik durumuna göre hekimin bilgi ve deneyimine bağlı olarak şekillendirileceği bir sanat olmalıdır.

  • Lenf bezi/bezesi şişlikleri

    ÇOCUKLARDA LENF BEZESİ ŞİŞLİKLERİ

    Lenf Bezesi Nedir?

    Lenf bezeleri veya bezleri insanlarda anne karnından itibaren tüm vücutta var olan ve bağışıklık sistemi için yaşamsal önemi olan yapılardır.

    Lenf bezeleri dışarıdan fark edilen veya elimize gelebilen boyun, koltuk altı, kasık gibi yerlerde olduğu kadar karın boşluğu ve göğüs boşluğu gibi yerlerde de yoğun olarak bulunurlar.

    Lenf bezeleri, vücutta çok önemli görevleri bulunan, lenf damarları olarak tanımlanan ve hücreler arası sıvıları süzerek tüm vücudumuzda, diğer damarlara benzer şekilde, ayrı bir dolaşım sisteminin köşe noktalarında yer alırlar.

    Doğal ve sağlıklı olan lenf bezelerinin beklenen yerlerde, normal boyut ve şekillerde görevlerini yapıyor olarak mevcut olmalarıdır.

    Lenf Bezelerinin Görevleri Nedir?

    Lenf bezelerinin ana görevi genel olarak mikropları tanımak, enfeksiyonlarla savaşmak ve zararlı olabilecek yabancı maddeleri tanıyıp süzmek olarak basitçe tanımlanabilir.

    Lenf bezelerinin büyüklükleri yerleşim yerine göre değişir. Genellikle birkaç mm’den 2-3 cm’ye kadar büyüklükte olabilirler.

    Yaşamın ilk gününden itibaren bebekler ve küçük çocuklar zaman içinde çevrelerindeki bakteriler, virüsler ve diğer mikroplarla karşılaşırlar. Her gün farklı mikroplarla tanışırlar ve bağışıklık sistemi bu karşılaşmalarla devamlı olarak aktiftir ve görev yapmaktadır. Lenf bezeleri de bu bakımdan devamlı aktif ve dinamik durumdadırlar.

    Büyük çocuklar ve erişkinler için tanıdık, olağan ve basit görünen (örn. basit nezle-grip) enfeksiyonlarla bebekler ve küçük çocuklar ilk karşılaştıklarında, henüz pek tanımadıkları bu mikroplara karşı bağışıklık sistemi savunma için tepki gösterir.

    Lenf Bezeleri Hangi Durumlarda Büyür?

    Bebekler ve küçük çocukların sonbahar ve kışın sıkça geçirdikleri üst solunum yolu enfeksiyonları çene altındaki, boyunun özellikle üst ön kesimlerindeki bezelerde tepki ve savunma amacıyla büyümeye neden olurlar. Bu lenf bezelerinin boyutları çoğunlukla 1.5-2 cm’yi pek geçmez.

    Aslında lenf bezleri gibi bağışıklık sisteminin benzer doğal yapıları olan bademcikler ve geniz etinde de bu durumlarda büyüme gözlenir.

    Benzetme yapmak gerekirse vücut için bir tehdit gibi olarak algılanan enfeksiyonlara ve mikroplara karşı lenf bezelerinin yapısındaki lenfosit adı verilen akyuvarlar çoğalır ve enfeksiyon iyileşene, yani tehlike ortadan kalkana kadar alarm durumunda kalırlar.

    Çoğunlukla enfeksiyon iyileşince lenf bezeleri de küçülür, Enfeksiyon iyileştikten sonra bile belli bir süre için büyük halde kalabilirler. Bazen de küçülmeleri birkaç haftayı bulabilir.

    Genellikle tüm çocukların boyunlarında mercimek, nohut veya fındık kadar lenf bezeleri her zaman ele gelebilir.

    Bazı durumlarda lenf bezelerinin kendileri, örneğin boğaz, ağız içi veya diş enfeksiyonuna bağlı olarak, enfekte olur, iltihap yapabilirler ve çoğunlukla ağrılı ve kızarık olarak büyüyebilirler. Gelişen bu durum lenfadenit (lenf bezi iltihabı) olarak tanımlanır ve doktor önerisiyle antibiyotik tedavisi gerekebilir.

    Lenf bezeleri bulundukları bölgeye göre grup halinde görev yaparlar. Örneğin çene altı ve boyunun üst kesimindeki bezeler çoğunlukla boğaz, ağız içi, dişler, bademcikler gibi yakın bulundukları yapıların sorunlarında aktifleşir, tepki verirler.

    Bademcik iltihabı ve diğer üst solunum yolu enfeksiyonlarında, diş çürükleri veya ağız içi yara ya da diğer enfeksiyonlarında büyüme yaparlar.

    Saç diplerinde veya kafa derisindeki enfeksiyon ya da yara-zedelenmelerde ense kökündeki bezler büyüyebilir.

    Kasıklardaki lenf bezleri ise yakın çevredeki yara, enfeksiyonlar ile ayak, tırnak yerleşimli yara ve enfeksiyonlarda büyüme yapabilirler.

    Koltuk altı bezleri de kollarda veya ellerdeki sorunlarda büyüyebilirler.

    Karın içi ve göğüs boşluğu içindeki lenf bezelerinin büyümeleri çoğunlukla belirti vermeden geçer.

    Çocukluk çağında lenf bezlerinde büyüme daha az sıklıkta daha önemli hastalıkların belirtisi olabilir. Bunlar arasında tüberküloz gibi enfeksiyonlar, bazı romatizmal hastalıklar, bazı bağışıklık sistemi hastalıkları ve sık olmayarak lösemi-lenfoma gibi bazı çocukluk çağı kanserleri olabilir.

    Baş-boyun bölgesi yerleşimli bazı kanserler boyundaki bezelerde uzun süren büyümeler yapabilirler.

    Büyümüş lenf bezeleri nasıl değerlendirilir?

    Lenf bezelerinin büyüklükleri, normal ya da önemli hastalık belirtisi olup olmadıkları gibi konular hemen her zaman bulundukları yere, yaşa ve hastanın diğer yakınma ve bulgularına göre değerlendirilir. Boyunun alt kesimlerinde, arka bölgesinde, köprücük kemiklerinin üzerindeki boşlukta yerleşik büyümüş lenf bezelerinin daha fazla önemsenerek bir doktor tarafından değerlendirilmesi gerekir.

    Eşlik eden halsizlik, kilo kaybı, aşırı terlemeler, solunum yakınmaları, vücudun birçok yerinde lenf bezlerininbüyümüş olması, karın şişliği ve ağrısı, solukluk, vücutta morarma-kanamaların olması ciddi hastalıklar için uyarıcı olabilir. Çocukluk çağı kanserlerinde sıklığın onbeş yaş altındaki her bir milyon çocukta 150-200 gibi düşük olduğu dikkate alınacak olursa lenf bezesi büyümelerinde öncelikle enfeksiyonlar olmak üzere daha sık görülen nedenler öne çıkar.

    Lenf Bezesi Büyümelerinde Öykü

    Lenf bezelerinde büyüme nedeni ile doktora başvuran bir çocuğun değerlendirilmesine ayrıntılı öykü ile başlanır.

    Hastanın yaşı önemli olabilir. Lenfomalar genellikle daha büyük yaştaki çocuklarda, enfeksiyonlara bağlı durumlar ise genellikle altı yaşından küçük çocuklarda daha sık nedendir.

    Hastaya önceden antibiyotik tedavisi verilip verilmediği ve süresi sorgulanmalıdır. Yeterli sürede uygun antibiyotiğin kullanıldığı düşünülüyorsa yanıt durumu da tanı açısından anlamlı olabilir.

    Öyküde solunum sıkıntısı ve öksürük olması göğüs içerisinde hastalık düşündürebilir. Genel olarak belirgin derecede halsizlik, iştahsızlık, kilo kaybı ve devamlı yüksek ateş tüm vücudu ilgilendiren daha önemli bir hastalığı düşündürebilir.

    Yüksek ateş, gece terlemeleri, kilo kaybı lenfoma veya tüberküloza işaret edebilir. Üç ardışık gün 38OC’yi geçen nedeni bilinmeyen ateş, vücut ağırlığında tanı öncesi son 6 ayda açıklanamayan şekilde %10’u geçen kayıp ve geceleri aşırı terleme önemli olup lenfomalar açısından anlamlı olabilir.

    Yine nedeni açıklanamayan uzun süreli yüksek ateş, aşırı halsizlik, eklemlerde şişlik ve ağrı, yaygın adale ağrıları, eklem sertliği, ciltte döküntü gibi bulgular bağ dokusu doku hastalıklarını veya romatizmal hastalıkları düşündürebilir.

    Kedi tırmalaması veya ısırması öyküsü diğer bulgularla beraber, özellikle koltuk altında büyümüş bezelerde, kedi tırmığı hastalığı düşündürebilir. Bazen sadece kedilerle yakın temas öyküsü bile bu tanıdan şüphelendirebilir.

    Yakın zamanda yapılmış bazı aşılar da lenf bezelerinde büyümeye neden olabilir. Aşılama öyküsü mutlaka değerlendirilmelidir.

    Hastanın tüberkülozlu birisi ile olası temas öyküsü ayrıca mutlaka sorulmalıdır.

    Lenf Bezesi Büyümelerinde Büyüme Süresi

    Lenf bezelerinde büyüme olması durumunda büyüme süresi önemlidir. Bulgular iki haftadan daha kısa süreli ise akut; süre daha uzun ise subakut veya kronik olarak tanımlanır.

    Enfeksiyonlara bağlı durumlar içinde lenf bezelerinde hızlı büyüme şeklinde reaksiyonlara genellikle bakteriler neden olurlar.

    Boyundaki lenf bezesi iltihapları çocukların yaklaşık ¾’ünde akut, yani hızlı başlangıçlı olup hastaların yarısında bulgular 3 günden, büyük çoğunluğunda ise 1 haftadan daha kısa sürelidir.

    Haftalar-aylar içinde gelişen subakut veya kronik lenf bezesi iltihaplarının en önemli nedenleri arasında ise kedi tırmığı hastalığı, mikobakteri enfeksiyonları ve toksoplazma enfeksiyonu olup daha az sıklıkla Epstein-Barr Virus (EBV) veya sitomegalovirus (CMV) enfeksiyonları nedendir.

    Hodgkin lenfoma ve Hodgkin-dışı lenfomalarda belirtiler ve büyümüş lenf bezelerinde benzerlikler olsa da Hodgkin lenfomada öykü aylar öncesine bile uzanabilir; Hodgkin-dışı lenfomada süre çok daha kısa sürelidir.

    Tek veya İki Taraflı Lenf Bezesi Büyümesi

    Boyundaki lenf bezelerindeki büyümenin tek taraflı veya iki taraflı olması önemlidir.

    Çocuklarda boyundaki lenf bezelerinde tek taraflı iltihaplı büyümenin etkeni genellikle bakterilerdir.

    Boyunda günler içinde hızlı gelişen tek taraflı lenf bezesi iltihaplanmalarında genellikle halsizlik, aşırı terleme, kilo kaybı, iştahsızlık gibi tüm vücudu ilgilendirebilecek bulgular pek görülmez. Bu çocukların yarıdan azında öyküde solunum yolu veya başka enfeksiyon öyküsü alınır.

    Boyunda hızlı gelişen iki taraflı, çok sayıda lenf bezesi iltihaplanmalarında en önemli etken viral enfeksiyonlardır. Yüksek ateş, boğaz ağrısı ve öksürük üst solunum yolu enfeksiyonu düşündürür.

    Hastanın yakın zamanda bademcik iltihabı veya başka üst solunum yolu enfeksiyonu geçirmiş olması, yüzünde veya boynunda zedelenme veya enfeksiyon olması, diş sorunları veya ağız içi başka bir enfeksiyon durumunda boyunda büyümüş lenf bezelerinin tepkisel olarak enfeksiyon veya iltihaba bağlı olduğu öncelikle düşünülebilir.

    Fizik Muayene Bulguları

    Hastanın genel halinde fazlaca düşkünlük, belirgin kilo kaybı, solukluk, devamlı yüksek ateş olması kanser türü bir hastalık, bağışıklık sisteminde yetmezlik hali veya tüberküloz gibi sistemik hastalıkları düşündürür.

    Hastanın nabız, kan basıncı, solunum durumu gibi yaşamsal bulguları kaydedilir, değerlendirilir. Sık nefes alıp verme, solunum sıkıntısı ve/veya boyundaki toplar damarlarda dolgunluk göğüs içinde kitlesel bir hastalığa işaret edebilir.

    Cilt döküntülerinin eşlik etmesi çocukluk çağının döküntülü hastalıklarını, EBV enfeksiyonunu, Langerhans hücreli histiyositozu düşündürebilir.

    Ciltte solukluk, peteşi ve ekimoz denilen küçük lekeler veya morartılar yanında göğüs ön kemiğinde veya uzun kemiklerde ağrı yanında karaciğer-dalak büyüklüğü saptanması lösemi veya kemik iliğini de tutmuş başka bir kanseri düşündürebilir.

    Boğazda kızarıklık, bademciklerde beyazımsı iltihapların bulunması, sert damakta kırmızımsı döküntülerle beraber kızarık dil-çilek dili gibi görünüm streptokok denilen bakteri enfeksiyonunu düşündürür.

    Saçlı deride dermatit veya enfeksiyonlar ense bölgesi veya boyun arkası lenf bezelerini büyütebilir.

    Özellikle boğaz, bademcikler, dişler ve diş etleri, kulak önü tükürük bezi (parotis), çene kemiği ve boyunda önde bulunan tiroid bezi muayene edilmelidir.

    Görülen diş çürükleri veya apsesi boyundaki bezelerde iltihaplı büyümeye neden olabilir.

    Çocuklarda sık görülmeyen, boyun önünde tiroid bezi karsinomu denilen tümörler ve geniz-boğaz yerleşimli nazofarinks karsinomu denilen tümörler de boyundaki lenf nodlarına metastaz yapabilirler. İki bölge de iyi muayene edilmelidir.

    Karın muayenesi önemlidir. Karında kitle palpe edilip edilmediğine dikkatle bakılmalı, ayrıca testisler de muayene edilmelidir.

    Karaciğer ve dalak büyümesi sık görülmemekle beraber tüm vücudu ilgilendiren bir hastalığa işaret eder.

    Ayrıca her iki göğüs bölgesinin muayene edilmesi ve akciğerlerin havalanmasına dikkat edilmesi gerekir.

    Lenf Bezelerinin Muayene Özellikleri

    Enfeksiyon ve enfeksiyon dışı nedenler ayrımında lenf bezelerinin nitelik ve diğer özellikleri yardımcıdır. Lenf bezelerinin parmak uçları ile nazikçe ellenip yoklanarak boyutu, niteliği, duyarlılığı, hareketliliği değerlendirilir. Hastanın boynunu, omuz ve kolunu, bacaklarını rahat bırakması ve uygun pozisyon ile adalelerin gevşek kalması sağlanmalıdır.

    Tüm lenf bezesi bölgeleri (boyun, koltuk altları, kasıklar gibi) titizlikle muayene edilmelidir. Bir lenf bezesinin tek olarak veya komşu lenf bezeleri ile birlikte büyümüş olarak ele gelmesi bölgesel; komşu olmayan ikiden fazla lenf bezesi bölgesinde büyümeler saptanması ise yaygın lenfadenopati (lenf bezesi büyümesi) olarak tanımlanır.

    Yaygın lenf bezesi büyümelerine karaciğer ve dalak büyümesi de eşlik edebilir ve daha önemli hastalıklara işaret edebilir.

    Yerleşim yerine göre değişmekle beraber genel olarak bir lenf nodunun bir boyutu 10 mm’den fazla ise büyümüş kabul edilir. İstisna olarak dirsek çevresinde 5 mm’den büyük ve kasık bölgesinde 15 mm’den büyük lenf nodları anormal kabul edilir.

    Köprücük kemiklerinin üzerindeki çukur-boşlukta yerleşik büyümüş lenf bezeleri ise, küçük olsalar bile, aksi ispat edilene kadar her yaş grubunda ciddi olarak değerlendirilmelidir. Boyun alt kesimlerindeki büyümüş lenf bezelerinin de dikkatli değerlendirilmeleri gerekir.

    Boyunda çapı 1.5 cm’yi aşmış lenf bezeleri genellikle büyümüş kabul edilirse de çocuklarda, özellikle boynun üst kesimlerinde ve çene altlarında, çoğunlukla enfeksiyonlara bağlı olarak 2-2.5 cm’ye kadar büyümüş lenf bezeleri sıklıkla ele gelebilir. Reaktif, yani enfeksiyonlara bağlı olarak tepkisel şekilde büyümüş olarak değerlendirilen bu tür lenf bezeleri çoğunlukla oval şekilli-yuvarlaklaşmamış yapıdadır.

    Boyun yerleşimli lenf bezeleri ağız ve boğaz-yutak yanında baş ve boyun bölgesinin yüzeyel dokularını da süzer. Lenf bezelerine eşlik eden boyun yerleşimli kitlelerin yeri çok önemlidir. Boyunda arka kesimde (üçgende) yerleşmiş kitlelerde tümör olasılığı daha fazla iken ön kesimdeki (üçgende) kitleler (tiroid dışında) genellikle iyi huylu oluşumlardır.

    Ense bölgesindeki lenf bezeleri saçlı derinin arka kesimini süzer ve normal çocukların %5’inde ele gelebilirler. Yaygın lenfadenopati (lenf bezesi büyümesi) durumlarında sıklıkla ele gelseler de bölgesel olarak büyümeleri genellikle saçlı derinin enfeksiyon veya dermatitleri sonucudur.

    Yanlarda veya önde çene altı yerleşimli büyümüş lenf bezelerinin nedeni genellikle diş apsesi, boğaz iltihapları veya diş eti-ağız içi iltihapları gibi yerel enfeksiyonlardır.

    Köprücük kemiklerinin üzerindeki çukur-boşlukta yerleşik büyümüş lenf bezeleri baş-boyun bölgesini, kolları, göğüsün yüzeyel yapılarını, akciğerleri, göğüs içi boşlukları ve karın içinden gelen lenf damarlarını süzerler. Bu yerleşimdeki lenf bezelerinin çok dikkatli ve titizce değerlendirilmeleri gerekir.

    Koltuk altındaki lenf bezeleri çocukların %90’ında ele gelebilir. Tek taraflı koltuk altında uzun süreli büyümüş tekli lenf bezesinin en önemli nedeni kedi tırmığı hastalığıdır.

    Koldan yapılan aşılar da (özellikle BCG aşısı) koltuk altında büyümüş lenf bezesine neden olabilir

    Kasıklardaki lenf bezeleri bacaklar, ayaklar, genital bölge ve çevresi ve kalçalardan gelen lenf sıvılarını süzerler. Muayenede genellikle ele gelseler de enfeksiyon nedeniyle de büyüyebilirler. Kasıklardaki nedeni anlaşılamayan lenf bezesi büyümelerinde genital bölge ve çevresinde apse, fissür veya başka iltihaplı odaklar araştırılmalıdır.

    Çocuklarda kasıklardaki lenf bezeleri fazlaca ve çok sayıda büyümüşse ilişkili çevre yapılarda tümör olabileceği de akılda tutulmalıdır.

    Kanserle İlişkili Lenf Bezesi Büyümeleri

    Belli bir lenf bezesi bölgesi için beklenenden daha büyük ele gelen, ağrısız, duyarlılık olmayan ve büyümeye devam eden lenf bezeleri kötü huylu tümörler için şüphe yaratmalıdır.

    Lenf bezesinin ilişkili olduğu bölgede enfeksiyon-iltihap bulgusu olmaması, akciğer filminde veya diğer incelemelerde kitle saptanması, özellikle sürekli yüksek ateş, fazlaca kilo kaybı ve aşırı terleme gibi bulgular yanında halsizlik, solukluk, iştahsızlık gibi yakınmaların bulunması şüpheyi artırır.

    Lenfomalar, lösemi ve vücuda dağılma yapmış bazı kanserler boyunda veya diğer bölgelerde lenf bezesi büyümelerine neden olabilir. Belli bir lenf bezesi bölgesi için beklenenden daha büyük ele gelen, ağrısız, duyarlılık olmayan ve giderek büyümekte olan lenf bezeleri şüphe yaratmalıdır.

    Çocukluk çağı kanserlerinn %25’ten fazlası baş-boyun bölgesinde yerleşmiş olup en sık olarak boyundaki lenf bezeleri tutulur. İlk 6 yaş içerisinde boyunda büyümüş lenf bezelerine neden olan tümörler içinde lösemiler ve nöroblastom en başta gelir, rabdomiyosarkom ve Hodgkin-dışı lenfomalar bunları izler.

    Altı yaşından sonra ise Hodgkin lenfoma boyunda büyümüş lenf bezelerine neden olan kanserler içinde en önemlisidir, bunu Hodgkin-dışı lenfoma izler. Boyunda büyümüş lenf bezeleri Hodgkin hastalığında olguların %80-90’ında görülürken (genellikle tek taraflı) Hodgkin-dışı lenfomada %40’ında (genellikle iki taraflı) görülür.

    Lenfomalar

    Lenf bezesi kanseri çocukluk çağında nispeten sık görülen kanserlerden birisidir. Bu kanserlere genel olarak ‘lenfoma’ adı verilir.

    Sık geliştikleri yerler arasında boyun bölgesi, göğüs boşluğu veya karın boşluğu olup bu yerlerdeki lenf bezelerinin aşırı büyümesi yanında göğüs içindeki timus adı verilen yapı veya karın içinde barsaklardan da gelişebilirler.

    Hodgkin lenfoma ve Hodgkin-dışı lenfoma olarak iki ana türü vardır. Bu iki lenfoma türünün gelişme şekli, belirti ve bulguları, tedavi yaklaşımları arasında farklılıklar vardır.

    Lenfomalar ülkemizde lösemilerden sonra çocuklarda en sık görülen kanserlerdir.

    Türüne göre ve evresine, yani yaygınlığına göre uygulanan kemoterapi ve radyoterapi ile yüksek oranlarda iyileşirler.

    Lenf Bezesi Büyümelerinde Tedavi

    Lenf bezesi büyümelerinin her zaman tedavi edilmesi gerekmez. Özellikle virüslere bağlı solunum yolu enfeksiyonlarında büyüyen lenf bezelerinin tedavisine gerek yoktur. Hastalık geçtiğinde lenf bezeleri de genellikle geriler.

    Uzman bir doktorun değerlendirmesi sonucunda bakterilere bağlı enfeksiyon sonucu büyüme düşünülürse antibiyotik tedavisi gerekebilir.

    Lenf bezelerinin pek beklenmeyecekleri yerlerde ve beklenenden büyük olmaları, büyüklüklerinin uzun süre devam etmesi, eşlik eden başka önemli yakınmaların olması ve tereddüt oluşan durumlarda mutlaka bir uzman doktora görünmek gerekeceği de unutulmamalıdır.

    Yukarıda bahsedilen şekilde çocuklarda lenf bezlerinin vücudun olağan yapıları olarak görevleri olduğu, özellikle boyunda çoğunlukla ele gelebildiği ve enfeksiyonlara bağlı olarak büyüme ve küçülmelerin görülebileceği bilinmelidir.

    Bunun yanında ailelerin dikkatini çeken ve şüphe yaratan her türlü lenf bezi büyümelerinin zaman geçirmeden doktor tarafından değerlendirilmeleri gerekeceği akılda bulundurulmalıdır.

    Prof Dr Bilgehan Yalçın

  • Hemanjiyomlar

    Çocukluk Çağında Hemanjiyomlar *

    Hemanjiyomlar bebeklik çağının en sık görülen iyi huylu damarsal tümörleri olup damarların endotel denilen iç çeper hücrelerinde hızlı hücre çoğalması tipik özellikleridir. Hemanjiyomlar bebeklerin %4-5 kadarında görülür.

    Kız bebeklerde, prematüre doğanlarda, doğum ağırlığı 1500 gramın altında olanlarda ve beyaz ırkta daha sık görülürler. Hemanjiyomların çoğu kalıtsal değildir. Hemanjiyomlar kanser değildir, hiçbir dönemde kansere dönüşme tehlikesi söz konusu değildir.

    Hemanjiyomlar en sık ciltte olmak üzere, ağız çevresi ve içinde, genital gölgelerde, anüs çevresinde ve daha nadir olarak iç organlarda görülebilirler. Özellikle baş ve boyun bölgesinde daha fazla görülürler.

    Bebeklerde hemanjiyomların yaklaşık %60’ı baş ve boyun bölgesinde, %25’i gövdede ve %15 kadarı kollar ve bacaklarda görülür. Çok sayıda (çoğunlukla beşten fazla) yüzeyel hemanjiyomu olan bir çocukta iç organlarda da hemanjiyom bulunması olasılığı yüksektir.

    Bebekler doğduğunda hemanjiyomlar ya hiç belli değildir ya da yerinde belli belirsiz renk değişikliği veya leke vardır. Genellikle ikinci hafta ve sonrasında belirginleşirler. Büyümenin en hızlı olduğu dönem doğum sonrası 6 ile 8. haftalar arasında olup nihai büyüklerinin %80’ine üçüncü ayda ulaşırlar. Bebekler 5 aylık olduğunda hemanjiyomların %80’inde büyüme neredeyse tamamlanmış olur.

    Genellikle 9 ile 12. haftalar arasında gerileme dönemine girerler. Hemanjiyomlarda gerileme büyüme hızına göre daha yavaş seyreder. Gerileme döneminde yüzeyel hemanjiyomların rengi parlak kırmızıdan soluk kırmızı, gri-beyazımsı kırmızı veya soluk mor benzeri bir renge dönüşür.

    Renk değişikliklikleri tipik olarak hemanjiyomun merkezinden başlayıp çevresine doğru ilerler, bir yandan da zamanla yumuşama, sönme ve üzerinde kırışmalar gözlenir. Gerileme görülen çocukların yaklaşık yarısında sonuç olarak kılcal damarlarda belirginlik, deride incelme ve gevşeklik, kırışıklık, cilt renginde solma gibi değişik derecelerde izler kalabilir.

    Hemanjiyomlu çocuklarda maksimum gerileme ortalama 36 aya kadar gerçekleşir ve çocukların %90’ında 4 yaş dolduğunda olabilecek en fazla gerileme gerçekleşmiş olur. Bu yaştan sonra kayda değer gerileme olmadığı bildirilmektedir. Sorunlu yerleşimde ya da yapıda hemanjiyomu olan bebeklerin konunun uzmanı bir doktora görünmesi için en uygun yaş hayatın birinci ayı civarıdır.

    Boyun, çene altı, dilaltı veya ağız tabanında derin yerleşimli hemanjiyomlarda hava yolu, nefes borusu ve gırtlak çevresinde etkilenme ve tutulum varsa özellikle ilk 2-3 ay içinde solunum sıkıntısı gelişebilir. Gözler ve çevresinde yerleşik hemanjiyomlar önemli sorunlar yaratabilir. Özellikle göz kapaklarındaki hemanjiyomlarda görmenin etkilenmesi riski vardır. Üst göz kapağındaki hemanjiyomlar görme sorunlarına daha sık neden olur, küçük olsalar bile dikkatle değerlendirilmelidir. Bunlarda gözün görme açıklığının kapanması veya göze bası olması sonucunda en başta görmenin kaybını tanımlayan ambliyopi gelişmesi yanında şaşılık, astigmatizm gibi görme kusurları gelişebilir.

    Dudak ve dil hemanjiyomları emmeyi etkileyebildiği gibi dişlerin ve çene yapısının gelişimine de olumsuz etki yapabilir. Özellikle alt dudak hemanjiyomlarında tahriş ve ülserleşme daha sık görülebilir. Burun ucu ve üstü hemanjiyomları alttaki kıkırdağa ve diğer oluşumlara zarar vererek daha fazla ize, yapısal bozukluğa ve kalıcı kusurlara yol açabilir. Göz önünde olmaları anne-babalar için de sıkıntı yaratabilir.

    Hemanjiyomlarda en sık görülen komplikasyon ülserleşme, yani yüzeyinde tahriş ve yara gelişmesidir. Bebeklerdeki hemanjiyomların %15-20’sinde görülebilir. Özellikle alt dudaktakilerde, koltuk altında, ağız çevresinde ve boyun yerleşimlilerde, anüs ve cinsel organlar çevresindeki hemanjiyomlarda yaralar daha kolay gelişir ve ülserleşme daha sık görülür. Ülserleşme gelişen hemanjiyomlarda enfekte olma veya hafif kanama riski de olabilir. Bu hemanjiyomlar ağrılı olabilir ve bebekte huzursuzluk yaratabilir.

    Hemanjiyomların en önemli kalıcı etkilerinden birisi de geriledikten sonra bulundukları yerde değişik şekillerde iz bırakabilmesidir. Hemanjiyomların yaklaşık yarısında veya biraz daha fazlasında gözle görülür iz veya kalıntı kalabilir. İz veya kalıntı kalması hemanjiyomun doğal seyrine, yerleşim yerine, şekline, yüzeyinde ülserleşme olup olmamasına göre değişir.

    Hemanjiyomlu çocukların aileleri genellikle çoğu lezyonun zararsızlığı ve küçüklüğüne zıt derecede endişeli ve kararsızdır. Ana-babalarda doğumda normal olan bir bebekte aylar içinde ortaya çıkan hemanjiyom nedeniyle korku, endişe ve üzüntü egemen olup durumu kabullenmeleri zor olabilir. Bu nedenle tedavisiz izlem yaklaşımına inanç ve güvenleri yeterli olmayabilir.

    Hasta ilk görüldüğünde hemanjiyomların beklenen doğal seyri ve etkileri, olası tedavi yaklaşımlarının olumlu ve olumsuz yanları ailelere mutlaka anlatılmalıdır. Hızlı çoğalma döneminde hastanın sık görülmesi ve ölçüm ve görüntülemeler ile izlem uygun olur. Her aşamada ebeveynlere hemanjiyomların seyri ve izlem planı için bilgi verilmeli, soruları yanıtlanmalıdır.

    Bebeklerde görülen hemanjiyomlara yaklaşım ve tedavi planlamaları yapılırken öncelikle mevcut hemanjiyomun yaşamı tehdit eden, önemli işlevlerin bozulmasına yol açabilecek, kalıcı zedelenme, iz, kalıntı bırakabilecek, kozmetik-estetik etkileri olabilecek veya hasta ve ailesi bakımından ciddi psikososyal etkileri olabilecek özellikleri olup olmadığının değerlendirilmesi gerekir.

    Klinik bulgular ve seyir çok değişken olduğu için izlem ve tedavi yaklaşımları her hasta için bireyselleştirilmelidir. İzlem ve tedavinin temel amaçları yaşamı tehdit edici sorunları önlemek veya düzeltmek, hasta ve ailesi için psikososyal sıkıntıyı en aza indirmek, kalıcı şekil bozukluklarını önlemek, ülserleşmeyi önlemek yanında geliştiyse izlerin düzeltilmesi, enfeksiyon veya ağrıyı en aza indirmek üzere tedavi etmek, zedeleyici ve ciddi iz gelişmesine neden olabilecek işlemlerden kaçınmak olarak sayılabilir.

    Hemanjiyomlarda kendiliğinden ciddi kanama çok seyrektir. Ender olarak ülserleşmiş bir hemanjiyomdan hafif yüzeyel kanama olabilir. Hemanjiyomun patlaması ve ağır kanama olması beklenen bir durum olmayıp hastaların aktivitesi ve oyun oynamaları bu düşünce ile engellenmemelidir.

    Hızlı büyüyen ve sorun yaratan hemanjiyomlarda tedavi kararı zor olmaz. Daha az sorunlu görülen hemanjiyomlara nasıl yaklaşım yapılması gerektiği tartışmalıdır. Hemanjiyomların yerleşim yeri, büyüklüğü ve büyüme aşamasının değerlendirilmesi gerekir. Örneğin yüzde iz bırakma olasılığı sırta göre daha önemlidir.

    Hemanjiyomların tedavi edilmesine genellikle şu gerekçelerle karar verilir: yaşamı tehdit edici ciddi durumlar veya fonksiyonel açıdan sorun oluşturan durumlar olması; hemanjiyomdan geride kalabilecek iz veya kalıntıların önüne geçilmesi veya en aza indirilmesi; hasta veya ailesinin psikososyal sıkıntılarının azaltılması; hemanjiyomlarda gelişebilecek ülserleşmenin tedavi edilmesi ile iz kalması, kanama, enfeksiyon ve ağrı gelişiminin önüne geçilmesi.

    Hemanjiyomların tedavi ve izlemlerinin bu konuda deneyimli uzman doktorlar tarafından yapılması gerekir. Son yıllarda hemanjiyomların ilaçla tedavi edilmesi konusunda gelişmeler olmuştur. Günümüzde tedavi edilmesi gereği görülen hemanjiyomlarda, yan etkisi pek beklenmeyen, ağızdan kullanımı kolay ilaç seçenekleri vardır. Ağızdan kullanılabilen ilaçlara ek olarak hemanjiyom üzerine cilde sürülebilen etkili ilaç uygulamaları da vardır. Bu yazıda tedavilerin ayrıntısına girilmemiş olup ayrıntılı bilgi için aşağıda verilen kaynak siteye başvurulabilir.

    Prof Dr Bilgehan Yalçın

  • Fetal ekokardiyografi – anne rahmindeki bebeğin kalbinin incelenmesi

    Fetal ekokardiyografi (fetal eko), anne karnındaki bebeğin kalp hastalığının olup olmadığının araştırılmasını sağlayan ultrasonografi tetkikidir. En uygun zamanın gebeliğin 16-22 haftalar arası olduğu kabul edilmektedir. Daha erken haftalarda yapılan ekolarla kesin sonuçlar alma oranı daha düşüktür. Anneye ve bebeğe, bilinen hiçbir olumsuz ve zararlı etkisi yoktur. Bebeğin kalp boşluklarının gelişimi, damarları ve çalışması bu tetkik ile kolaylıkla belirlenebilir. Kalbe ait yapıların ve kalbin ritminin değerlendirilmesinde çok yararlıdır. Ülkemizde fetal ekokardiyografi, genellikle pediyatrik kardiyologlar tarafından birçok ilde ve pediyatrik kardiyoloji kliniklerinde yapılmaktadır.

    Görüntüleme tekniklerindeki çok hızlı gelişmeler, anne karnındaki bebeğin kalbinin detaylı incelenmesini mümkün kılmaktadır. Böylelikle, bebekteki kalp hastalığı, bebek daha doğmadan tespit edilebilir. Ölü doğan veya doğumdan kısa süre sonra ölen bebeklerin büyük bir çoğunluğunda yapısal kalp hastalıklarının olabileceği bilinmektedir. Canlı doğan bebeklerde kalp hastalığı görülme sıklığı yaklaşık %1 olarak tahmin ediliyor. Kalp hastalığı olan bebeklerin hastalıklarının daha doğmadan teşhis edilmesi, bebeğe anne karnında veya doğumdan çok kısa süre sonra yapılması gerekebilecek müdahaleler için çok önemlidir. Günümüzde donanımlı merkezlerde doğumdan önce veya hemen sonra yapılabilen gerekli girişimlerle, bebeklerin daha az sorunlu veya problemsiz yaşamaları mümkün olacaktır. Anne karnındayken bile az sayıdaki bebeklere, düzeltici girişimsel işlemler yapılabilmektedir.

    Anne sağlığını da olumsuz etkileyebilecek, tedavileri günümüzde henüz mümkün olmayan ağır kalp hastalığı olan bebeklerin erken tanınarak, gereken müdahalenin ilgili doğum doktoru ve aile ile konuşularak zamanında yapılması sağlanır.

    Tanının doğumdan önce konulması, doğum sonrasında bebeğin birçok olumsuz duruma maruz kalmasını önler ve en iyi tedavi için hekimin hazırlıklı olmasını sağlar. Bunun için, fetal eko öncesi bebeğin diğer organ sistemleri hakkında da bilgi edinilmesi amacıyla, deneyimli bir radyolog tarafından ayrıntılı ultrasonografi tetkikinin yapılması çok önemlidir. Tanının doğru konulmasında hekimin deneyimi ve cihazın kalitesi son derece etkilidir. Yeterli bir değerlendirme için fetusun anne karnındaki pozisyonunun uygun olması da önemlidir. Ortalama 20-30 dakika süren işlem sırasında %85'e yakın oranda doğru tanıya ulaşılabilir. Anne, baba ve kardeşlerden herhangi birinde kalp hastalığı olmasının, doğacak bebekte kalp hastalığı riskini artırdığı iyi bilinmektedir. Fetal eko, kendisinde doğuştan kalp hastalığı bulunan veya daha önceden kalp hastalıklı bebeği olan hamile annelere öncelikle önerilmektedir. Ülkemizde, hamileliğin izlenmesinde kullanılan ultrasonografik incelemede önemli bir kalp anormalliğinin tespiti veya bebeğin içinde bulunduğu sıvının fazlalığı veya azlığı durumunda daha çok fetal eko tetkiki istenmektedir. Ayrıca, annede gebelik öncesinde ve gebelik sırasında diabetes mellitus saptanması, fenilketonüri, bağ dokusu hastalığının olması fetusun kalbinin incelenmesini gerekli kılar. Anne yaşının 35'in üzerinde olması ve çoğul gebelik durumlarında da fetal eko gerekebilir. Annelerin, gebeliğin ilk aylarında fetusun organlarının gelişimini olumsuz etkilediği bilinen ilaç, radyasyon ve çeşitli hastalıklara maruz kalmaları durumunda, değerlendirilmeleri uygun olacaktır. Fetusun kuşkulu veya kanıtlanmış kromozomal bozukluklarında da ekokardiyografi tetkiki önerilir.

    Fetusun kalp yetmezliği veya kalp hızındaki belirgin anormallikler (nabız sayısının artması veya azalması) erken teşhis edilerek anneye verilen ilaçla kolaylıkla kontrol altına alınabilmektedir. Böylece, bebeğin hayatının kurtulması ve genel sağlığının korunması sağlanır. Bebeklerin mümkün olan tanı ve en iyi tedavi imkânlarından yeteri kadar yararlamalarına yardımcı olması bakımından, günümüzde fetal eko tetkikinin önemi büyüktür.

  • Çocuklarda antibiyotik kullanımı ilkeleri

    Çocuklarda antibiyotik kullanımı ilkeleri

    Enfeksiyon bulguları ile başvuran bir çocukta reçeteye antibiyotik yazmadan önce bazı hususları gözden geçirmek gerekir. Bunlar aşağıda maddeler şeklinde özetlenmiştir.
    -Antibiyotik gerçekten endike midir? (bakteri/viral ayır) çoğu çocukluk enfeksiyonları viral kaynaklıdır ve antibiyotik endikasyonu yoktur. Sadece destek tedavisi varsa ve yüksekse ateşin düşürülmesi genellikle yeterlidir.

    -En muhtemel etkenler nelerdir?(kültür çıkana kadar) antibiyotik endikasyonu konulduysa kültür sonuçları çıkana kadar en muhtemel etkenlerin neler olduğu ve en uygun ampirik antibiyotiklerin neler olabileceği düşünülür.

    -En uygun antibiyotik hangisidir? Tek antibiyotik, ucuz, yan etkisi az , komplians iyi,kısa süreli hedef organda etkin ,çapraz direnç ilşkileri az olan antibiyotik seçilerek verilmelidir.
    -Veriliş şekli, çocuklarda önemli bir durum yoksa prensip olarak oral antibiyotik tercih edilmelidir.

    -Aileye bilgi hastalık özelliği, antibiyotik doz miktarı, veriliş sıklığı, aç-tok verilmesi, yan etkiler ile ilgili olarak aileye kısaca bilgi verilmelidir.

    -Kontrol prensip olarak ilk 48-72 saatte tedavinin başlangıç etkisi ve yan etkilerle ilgili bilgi alınmalı mümkünse hasta görülmelidir. Kür bitiminde tekrar bilgi alınması uygundur, bu bilgi telefonla da alınabilir.

    Antibiyotik başarısızlığı hastaya ve ekonomiye ek maliyete ve riskler getirir. Bunlar arasında, artmış hastalık morbidite riski, sonraki aşama ve muhtemelen daha geniş spektrumlu ve daha pahalı (muhtemelen normal florayı daha çok etkileyecek) antibiyotiklerin yazılması ,çocuğun okul, anne-babanın işgücü kaybı, ek doktor muayene ve laboratuvar masrafları, ayrıca hasta-hekim ilişkisinde güven bunalımı sayılabilir. Bu nedenle antibiyotik başarısızlığını en aza indirmek için gereken dikkat gösterilmelidir. Bu nedenle antibiyotik endikasyonu yoksa vermemek, verilecekse uygun antibiyotiği seçmek için titizlik gösterilmelidir.

  • Çocuklarda hışıltılı ve astım tetikleyici nedenler

    İlk 3 yaşta görülen hışıltı ataklarının çoğunun viral enfeksiyonlara bağlı olduğu gösterilmiştir. En sık izole edilen virüsler RSV , Parainfluenza ve adenovirüslerdir. Hışıltılı ataklarının %80’i bunlara bağlıdır.

    Yıllar boyunca rinovirüslerin (RV) 3 yaşından önce nadiren alt ve üst solunum yolu hastalığı yaptıkları düşünülürdü. Son zamanlarda yapılan çalışmalar da ilk yıl içinde alt solunum yolu enfeksiyonu tanısı ile hastaneye yatırılan çocukların dörtte birinde RV teşhis edilmektedir.
    Alerjenler alerjiye neden olan antijenlerdir. Alerjenler solunum, sindirim ve deri yoluyla vücuda girerek vücutta alerjik reaksiyonlara neden olur. Astımda en önemli giriş kapısı solunum yoludur.Atopik ve alerjik kişilerde cevap genellikle alerjene spesifik IgE antikorları oluşumu ile IgG4 antikorları oluşumu ile olabilmektedir. Etkinin görüldüğü doz farklı olup, kişiden kişiye değişebilir.

    Ev tozu akarları tıbbi adıyla ‘akar böceği’ olarak bilinmektedir. En sık rastlanan tipi de deri yiyen anlamına gelen ‘dermatofagoid’ olarak anılmaktadır. Bu parazit niteliğindeki mikroskobik böcekler normalde halı,kilim,yorgan,yastık,tüylü eşyalar ve oyuncaklarda yaşarlar. Yaşamları için gerekli besini insan deri ve tüy döküntülerinden karşılarlar.Su ihtiyaçlarını ise havadaki nemden elde ederler.İnsanın ev içinde geçirdiği en uzun süre yatak odaları olduğu için en sık akar alerjeni ile karşılaşmayeri de burasıdır.Akarlar %50’nin altında nem olan yerlerde ve 60 derece ısının üzerinde şansları azalır.

    Polenler bitkilerin üremelerinde görevlidirler. Bu nedenle polenlere ailt klinik bulgular en çok bitkilerin çiçeklerini açtığı üreme mevsimi olan bahar aylarında olur. Daha çok rüzgarla etrafa yayılan daha küçük ve daha hafif polenler inhalan alerjiden sorumludur.Böceklerle aktarılan polenler ise daha ağırdır ve havada asılı bulunmadıkları için daha az alerji sebebidirler. Ot, ağaç,diğer polene sahip olan bitkilerin dağılımı ve çiçek açma zamanları, yetiştikleri toprak ve mevsimsel özelliklere göre değişir. Parçacık çapı daha küçük olanlar ya da ağızdan soluma ile bronşlara ulaşanlar ise daha az olsa da alerjik astıma yol açarlar.

    Küf mantarları hem ev içi, hem de ev dışı alerjen olma özelliğine olma özelliğine sahiptirler.Bunlar sıklıkla ev içinde organik eşyaların, yemeklerin ev dışında ise bitki ve hayvanların üzerinde yaşayan mikroorganizmalardır. Küf mantarları nemli , organik besin artığı bulunan ortamlarda kolayca ürerler. Buradan da havaya üremelerini devam ettiren bol miktar da mantar sporlarını bırakırlar. Üremeleri ve etrafa spor bırakmaları yıl boyu olabilse de en sık havaların ısındığı ve orta şiddete rüzgarın olduğu bahar ve yaz aylarında üremeleri en üst düzeyde olur. Kışın düşük dereceli ısıda ve hele karlı ortamda üreyemez ve alerjiye neden olan sporlarını bırakamazlar. Çok küçük yapıya sahip oldukları için hem alerjik nezle hem de alerjik astıma neden olurlar.

    Hayvan alerjileri de sıkça rastlanan çevresel alerjenlerdir. Bunlar kedi, köpek, kuş, fare, tavşan, at ve benzeri hayvanlardır. Ayrıca değişik kümes hayvanları , koyun ve laboratuarda deney yapmada kullanılan hayvanları da alerji yapabilir.
    Böcek alerjenleri içinde en sık rastlananı arı alerjisidir. Ayrıca sivrisinek ve diğer sokucu tüm hayvanlar da alerji yapabilir. Bu grubun astımla daha çok alakalı olan türü hamamböceği alerjisidir.Hamam böceği alerjisi büyük şehirlerde gittikçe artmaktadır.

    Besin alerjenleri içinde çocuklar için en sık olanı inek sütüdür..İnek sütünde anne sütünde bulunmayan ‘beta-laktoglobulin’ isimli bir proteinin bulunması bunun nedeni olarak kabul edilmektedir. Ayrıca yumurta, deniz ürünleri fındık,fıstık, tahıllar,et, muz, kivi, vs. diğer besin alerjenlerdir.

    İrritanlar, astım tetikleyicileri arasında bulunmaktadırlar. Bunlar alerjen yapısında değildirler, solunum yolu ile akciğerlere ulaşarak irritasyon yaparlar. Bunların başına sigara dumanı gelmektedir. Ayrıca kokulu çeşitli maddeler, parfümler, petrol türevleri, ekzos gazları, ozon, pişirme gazları da bunlar arasındadır.
    Egzersiz, çeşitli fizik aktiviteler, gülme ve ağlama gibi eforlarla da astım tetiklenebilir. İlaçlar, psikolojik faktörler, havadaki basınç, ısı ve nem değişiklikleri , mekan değişiklikleri de tetikleyici olabilir.

  • Geniz eti nedir?

    Geniz eti nedir?

    Burun deliklerinin arkada boğazla birleştiği noktadaki adenoid adı verilen bezlerin normalden daha fazla büyümesine halk arasında geniz eti denmektedir. Büyüme ile bu bezlerin iltihaplanması ayrı ayrı olabileceği gibi , sıklıkla önce iltihaplanma sonra büyüme de olabilir. Yumuşak oluşum büyüdüğünde burun deliklerinin genize açılan kısmını kapatır, orta kulağa açılan östaki borusunu tıkar ve burundaki sümük salgısının temizlenmesini engeller.
    Belirtileri şunlardır:

    1-Burun tıkalı olduğu için ağızdan solunum
    2-Burun akıntısı
    3-Horlama
    4-Gün boyunca ağzın açık oluşu
    5-Ağız ve dudaklarda kuruluk
    6-Burundan konuşma
    7-Nefes alma da zorluk
    8-Tat ve duyu bozuklukları
    9-Geceleri rahatsız edici öksürük
    10-Müzmin (kronik) kulak iltihabı
    11-İşitme kayıpları
    12-Damak bozuklukları

    Geniz eti şüphesinde yapılması gereken iş doktora başvurmaktır. Genellikle bademcikler alınırken adenoidler de alınır. Bazı hallerde adenoidler alınırken , bademciklerde bir anormallik yoksa bunlara dokunulmaz. Geniz eti ve bademcik ameliyatı gayet kolaydır ve bir tehlikesi yoktur.

    Adeonidler alındıktan sonra bunların tamamen eski büyüklüğünde olmamak kaydı ile yeniden lenf dokuları geliştirdikleri görülmüştür. Bu durum ameliyatın başarısız olduğu anlamına gelmez.

    Adenoid yeniden eskisi kadar büyür ve rahatsızlık verirse yeniden ameliyat yapılır. Ameliyatla çıkarılan bademcikler için aynı durum söz konusu değildir. Bademcik ve adenoidler 7 yaşından sonra küçülme eğilimine getirecekleri için, doktorlar mümkün olduğu kadar bu tür ameliyatların geciktirilmesi gerektiğini savunurlar. Ama tıp da bir kural vardır ki oda ‘hastalık yok hasta var’ şeklinde ifade edilir. Her hastalık her hastada farklı seyreder. Mecbur kalınırsa 2,5-3 yaşında bile ameliyat söz konusu olabilir.

  • Çocuklarda nörolojik gelişim

    ÇOCUKLARDA NÖROLOJİK GELİŞİM
    1. Ay
    Oturur durumdayken başını arasıra dik tutar. Yüzükoyun yatırıldığında başını kaldırabilir. Seslere tepki gösterir.
    2. Ay
    Oturtulunca başını dik tutabilir. Yüzükoyun yatırılınca hem başını hem de omuzlarını kaldırabilir. Hareket eden cisimleri gözleriyle izleyebilir. Annesinin kendisiyle konuşmasına gülümser ve ses çıkararak yanıt verir.
    3. Ay
    Yüzükoyun yatırıldığında kollarına dayanarak doğrulabilir. Hareket eden cisimleri başını çevirerek izler. Eline verilen çıngırakla oynayabilir, ancak düşürürse alamaz. “A-gu” sesleri çıkarabilir.
    4. Ay
    Elleriyle oynar. Elleriyle nesnelere uzanır, ancak yakalayamaz. Eline verilen kalemi tutabilir. Çağrılınca dönüp sesin geldiği yöne bakar. Kahkaha ile güler.
    5. Ay
    Yattığı yerde yuvarlanıp ters döner, oturtulurken sağa sola sallanır. Eliyle uzandığı nesneleri yakalar. Ayağını ağzına götürebilir. Aynada kendisini görünce güler, sevinir.
    6. Ay Destekle oturabilir. Eline verilen kaşıkla masaya vurur. Sevdiği ve sevmediği yiyeceklere tepki gösterir. Yabancıları ayırt edebilir. “Cee !” yaparak oynar.
    7. Ay
    İki elinde de birer nesne tutabilir. Nesneleri bir elinden diğerine aktarabilir. Verilen herşeyi ağzına götürür. Kendi kendine bisküvi yiyebilir. Aynadaki görüntüsünü tutmak ister.
    8. Ay
    Kısa bir süre desteksiz oturabilir. Eşyaları yere atarak oynar. İki heceli sözcükler söyleyebilir.
    9. Ay
    Uzun süre yalnız başına oturabilir. Bir yere tutnarak ayakta durabilir. Baş parmak ve işaret parmağı arasında küçük bir nesneyi tutabilir. “Anne, baba” gibi iki sözcük söyleyebilir.
    10. Ay
    Yatarken kendi kendine oturur duruma geçebilir. Yardımsız ayağa kalkabilir. El çırpar el sallar. Giyidirilirken yardımcı olur. Bardaktan su içebilir. İşittiği sözleri yinelemeye çalışır.
    11. Ay
    Çeşitli nesneleri kaplar içine koyabilir. Basit emirleri anlamaya başlar.
    12. Ay
    Elinden tutulunca yürüyebilir. Çevresindekileri güldüren davranışlarını tekrarlar. Kitaplardaki resimlere ilgi gösterir. İstenince öper.
    13. Ay
    Kalemle çizgi çizebilir. Bir elinde iki ayrı nesne tutabilir.
    15. Ay
    Yardımsız yürüyebilir. Elinden tutulduğunda merdiven çıkabilir. İki küpü üst üste koyabilir. Ayakkabılarını çıkarabilir. 6-7 sözcük söyleyebilir.
    18. Ay
    Sendeleyerek koşar. Kendi kendine sandalyeye çıkarak oturabilir. Üç küpü üst üste koyabilir. Kaşık kullanabilir. Bir kitabın sayfalarını karıştırabilir. 8-10 sözcük söyleyebilir. Kakasını söylemeye başlar.
    21. Ay
    Kendi kendine merdiven çıkabilir, elinden tutulduğunda inebilir. 5-6 küpü üst üste koyabilir. Bedeninin çeşitli parçalarını göstebilir. İki sözcüklü tümceler kurabilir.
    2 Yaş
    Kendi kendine merdiven inebilir. Topu atabilir, tekme vurabilir. 7-8 küpü üst üste koyabilir. Çorap ve ayakkabılarını giyebilir. Çişini haber vermeye başlar.
    2,5 Yaş
    Ayaklarını birer birer kullanarak merdiven inip çıkabilir. 9 küp üst üste koyar. Kapalı şekil çizer.
    3 Yaş
    Üç tekerlekli bisiklete biner. Daire şeklini kopya eder. Yaşını ve cinsini bilir.
    5 Yaş
    Sek sek oynar. Üçgen çizer, dört renk bilir. Ona kadar sayar. Giyinip soyunur. Çoğul ifadeler kullanabilir. 6 kısımlı adam çizer.

  • Çocuk büyütürken yapılan hatalar

    ÇOCUK BÜYÜTÜRKEN YAPILAN HATALAR
    Çocuk yetiştirmede anne babaların zaman zaman hatalı davranışları olabilir. Genellikle çok inanmasalar dahi kendi ebeveynlerinin yönlendirmesiyle bazı geleneksel hatalara düşebilirler.
    Doğumdan sonraki ilk günlerde miktarı az ancak içerdiği yağ ve protein oldukça yüksek olan, yoğun bağışıklık materyali içeren kolostrum denen anne sütü; annelerin bebeklerini az besledikleri yönünde yanlış bir kanıya sebep olabilir.Bu nedenle aslında bebeğin mide barsak sitemine tamamen yabancı olan, hazmedilmesi o an için mümkün olmayan şekerli su takviyesi yapılır.Aynı zamanda bunun bebek sarılığını düzelttiği yönünde çok hatalı bir inanış vardır. Bebeklerin doğumdan sonraki ilk hafta bir miktar kilo vermesinin tamamen normalolduğunu bilip her türlü mama,inek sütü, pirinç unu gibi diğer takviyelerden uzak durmalıdır. Bir bebek için en ideal besin kendi annesinin sütüdür.
    Yine geleneksel hatalarımızdan biri de; bebek ve çocukların gereğinden fazla giydirilmesidir. Üşüyeceği endişesiyle kat kat giydirilen çocuklar terleyip hastalığa daha meyilli hale gelebilirler. Ateş yükselmesi ve su kaybı belirtiler ortaya çıkabilir. Bebekler için ideal oda ısısı 23-24°C dir. Bu ısıda tek kat pamuklu bir kıyafet yeterlidir. Çocuğa giydirilen fazladan yelek ve ceketler, yünlü battaniyeler hem allerji riskini artırır hem de gereksiz yere vücut ısısını artırarak havale ihtimalini yükseltir.
    Bazen de tam tersine terlemeden aşırı derecede korkulup çocuğun oynaması hatta neredeyse hareket etmesi kısıtlanır. Metabolizmaları bize göre daha hızlı olan çocuklar hareket edince bir miktar terlese de normal karşılanıp tedbir alınabilir. Hareketleri kısıtlanan çocukların hantal ve mutsuz olduğu,obeziteye meyilli oldukları unutulmamalıdır.
    Kilolu çocuklar halk arasında çok makbul olsa da tıbben sağlıksızdırlar. Her besin grubundan dengeli beslenen normal boydaki bir çocuk biraz zayıf olsa da sağlıklı demektir.Hangi besin grubundan olursa olsun tek yönlü beslenme tavsiye edilen bir durum değildir. Kemikleri güçlü olsun diye günde yarım litreden fazla inek sütü alımı kansızlık ve kabızlık yapar.
    Aşırı güneşlendirme kemiklere iyi gelmez. Tersine aşırı su kaybı ve cilt kanseri riskini artırır.Yaz günlerinde saat 11-15 arası direkt güneş ışığına temas etmemelidir. Diğer saatlerde 15-20 dakika yüz ve kolların güneşlendirilmesi yeterlidir.
    Fazla banyo yapmaktan çocuklar hasta olmaz hatta hastayken banyo yaptırmakçocuğu rahatlatır. Yazın her gün kışın gün aşırı banyo yaptırılabilir. Banyo sonrası direkt rüzgar ve soğuk teması olmamalıdır.
    Dondurma yemek de hasta etmez. Pastörize ve ambalajlı dondurmalar çocuklar için iyi bir kalsiyum kaynağıdır. Yüksekkaloriiçeriğine dikkat etmek gerekir.
    Çocuklarda isilik ve pişik durumlarında toz pudra kullanmak doğru bir davranış değildir. Çocuğu terletmemek, sık yıkamak ve nemlendirici sürmekf aydalı olur.
    Çocuklar her ağladığında veya her aşıdan önce önlem olsun diye ağrı kesici fitil kullanılmamalıdır. Ateş 37.5°C’yi geçerse çocuğun kilosuna göre gerekli ateş düşürücü doktoruna danışılarak verilebilir.
    Çocuklardaki beslenme hataları üzerinde biraz daha durmakta fayda var. Son 10 yılda dünya ile beraber ülkemizde de obezite çok hızlı bir şekilde artmaktadır. Ne yazık ki, 1 yaş öncesi zararlı olduğu halde tuz ,salça, konserve, margarin, hazır meyvesuyu, hazır yoğurt,kırzartılmış ürünler, pirinç unu gibi besinler verilebilmektedir. Bebeklerin %15-20 sinin 1 yaşından önce hamburger ve kola ile tanıştığı gösterilmiştir. Bu rakam 2-3 yaş arasında %40 lara kadar ulaşmaktadır. Çok tuzlu ve çok şekerli gıdalar ile çocukları ödüllendirmekten vazgeçilmelidir. Çikolata, cips, gofret, şekerleme, pastane ürünleri hem böbrek hastalıkları ve diabet riskini arttırırken diğer yandan da cilt ve solunum alerjisini tetiklemektedir. Bu gıdalar evde çocuğun görüş alanında bulundurulmamalıdır, evdeki diğer kişiler tarafından tüketilmemelidir. Anneler evde sıkça kek, börek, pilav, makarna pişirmemelidir. Sağlıklı gıdalar çocukların seveceği şekillerde, renkli tabaklarda ve az porsiyonlar halinde sunulabilir. Çocuklar öğünlerini Tv karşısında değil belli saatlerde, aile ile beraber sofraya oturarak tüketmelidirler.