Kategori: Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları

  • Kızamık salgını gündemde

    Dünya sağlık örgütü verilerine göre her yıl kızamık aşısı yapılamayan 2.6 milyon insan kızamık enfeksiyonu nedeniyle kaybedilmektedir.

    Kızamık aşısının yaygın şekilde uygulandığı ülkelerde bu hastalığın kaybolduğu düşünülürken son yıllarda ciddi boyutlu salgınların görülmesi kızamık hastalığını gündeme taşımıştır.

    Avrupa ülkelerinde kızamık vakalarında ciddi artışlar görülmektedir.

    Gürcistan ve diğer komşu ülkelerde kızamık salgınları önemlidir.

    Ocak 2019 da Türkiye de kızamık vakalarında artışa dikkat çekilmiştir.

    Bu salgınların ortaya çıkısındaki esas neden

    Göçler

    Aşı karşıtı yaklaşımlardır.

    Ülkemizde 2017 yılında 23 bin çocuk ailenin aşıyı ret etmesi sonucu aşılanmamıştır.

    Aşı reddi oranı ciddi şekilde artmaktadır.

    Aşı oranlarının yetersiz olması

    Aşı etkinliğinin düşük olması hastalığın ciddi boyutlara ulaşmasına yol açar.

    Kızamığa neden olan virüs, bir RNA virüsü olup, tek bir serotipi mevcuttur.

    Bulaşım yolu enfekte solunum yolu salgıları ile olmaktadır. Hastalar öksürük hapşırma yolu ile bu virüsü ortama salmaktadırlar.

    Hastalığın kuluçka dönemi 8-12 gündür.

    Hastalığın bulaşıcı olduğu dönem döküntülerin çıkmasından 3-5 gün önce başlar ve döküntüler çıktıktan 4 gün sonrasına kadar devam eder.

    Kızamık belirtileri;

    Ateş (38 santigrat derece ve daha yüksek)

    Öksürük

    Burun akıntısı

    Vücutta döküntüler karekterizedir.

    Hastalığı takiben ciddi komplikasyonlar görülür.

    Orta kulak iltahabı

    Zatürre

    Krup en sık görülen komplikasyonlardır.

    Kızamık virüsü beyni etkiler

    Beyin iltahabına yol açar.

    Özellikle erken yaşta kızamık kızamık geçiren çocuklarda hastalık geçirildikten yıllar sonra gelişen subakut seklerozan panensefalit (SSPE) ölümle sonuçlanan dejeneratif bir sinir sistemi hastalığıdır.

    Bu kadar ciddi tablolara yol açan kızamıktan korunma çocukluk yaş grubunda uygulanan kızamık aşısı ile mümkündür. Bu aşı ülkemizde çocuklara 2 kez uygulanmaktadır.

    İlk doz 12 -15 ay

    İkinci doz 4-6 yaş uygulanır.

    Hastalık çocuklarda

    Erişkinlerde

    Ve bağışıklık sistemi zayıf olan bireylerde çok ağır seyretmektedir.

    Kızamık salgını nasıl yönetilmelidir?

    Tüm çocukların aşılanması önemlidir. Göçlerin yaygın olduğu ülkemizde göçmenlerin aşılanması ve takibi gerekir.

    Kızamık enfeksiyonu geçirmeyen veya aşılanmamış erişkinlerin kan testi yaptırarak bağışıklık durumunun belirlenmesi önemlidir. Erişkinlerin aşılanması gündeme gelmelidir.

    Kızamık aşısının yan etkisi yoktur. Otizm riski taşıyan bireylerde güvenle uygulanabilir.

    Aşı karşıtı görüşleri dikkate almayınız. Bu konudaki yanlış bilgilendirme ciddi sorunlara yol açabilmektedir.

  • Büyük bir beslenme sorunumuz var adı: obezite

    Büyük bir beslenme sorunumuz var adı: obezite

    Obezite Dünya’da en sık karşılaşılan beslenme sorunudur. Her sene çocuklar arasında görülme oranı artmakta ve saptanma yaşı azalmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü de bu soruna dikkat çekmekte ve “Global Epidemi” yani “Tüm Dünya’da Salgın” olarak tanımlamaktadır.

    Obezite subjektif bir tanımlama değildir. Çocuğun boy ve kilosu ölçüldükten sonra hesaplanan vücut kitle indeksi değerinin, çocuğun yaşına ve cinsiyetine uygun hazırlanmış tablolarda değerlendirilerek %95’in üzerinde saptanması obezite olarak değerlendirilmektedir. Yine aynı oranın %90-95 arasında olması fazla kilolu olarak değerlendirilmekte ve obezite açısından daha dikkatli izlenmeyi gerektirmektedir.

    Obezitenin çok çeşitli nedenleri olmakla birlikte %90 nedeni alınan enerji fazlalığıdır. Geriye kalan %10 ise çeşitli hormonal, genetik ve metabolik rahatsızlıkları kapsamaktadır. Bu nedenle obezite düşünülen çocuklarda ilk önce temel tetkikleri yapmak ve olası diğer rahatsızlıkları gözden kaçırmamak gereklidir. Altta yatan herhangi bir hastalık saptanmaması durumunda dahi vücutta artan yağ dokusu, alınan fazla enerji bir süre sonra insülin metabolizmasını etkilemekte ve şeker hastalığının öncüsü sayabileceğimiz “Metabolik Sendrom” olarak adlandırılan bir durum gelişebilmektedir. Metabolik Sendrom, çok ciddiye alınması gereken ve ancak uygun yaklaşım ve gerekli görülürse ilaç tedavisi ile geri dönüşü olabilen, aksi halde şeker, tansiyon ve kolesterol sorunları yaratarak baş edilmesi zor bir hale dönebilen bir hastalıktır. Obez çocuklarda metabolik sendrom oranı %25’lerde, ergenlerde %30 civarındadır. Bu nedenle obezite mutlaka üzerinde durulması gereken bir durumdur. OBEZİTE SADECE KİLO FAZLALIĞI DEĞİLDİR!

    Obezite tedavisi uzun süreçli, sabır gerektiren bir süreçtir. Bu süreçte çocuk yalnız bırakılmamalı, tüm aile katkıda bulunmalıdır.

    Yapılması gereken ilk müdahale beslenme alışkanlıklarını düzenlemektir. Ancak bunun çocuk tarafından fazla kilolu olmanın bir cezası olarak algılanmasını engellemek için yeni beslenme tarzının ailecek benimsenmesi gerekir. Örneğin ekmek yemesini istemediğimiz bir çocuğun yanında sofrada ekmek bulundurmak ve tüketmek tam da böyle bir durumdur. Bu durum zaten obezite nedeniye psikolojik sorun yaşama potansiyeli bulunan çocuğun sorununu daha da ağırlaştıracaktır. Bu aşamada mutlaka uzman bir diyetisyenden yardım alınmalıdır. Çocuğun gelişimine engel olmamak için 7 yaşına kadar kilo verici değil, kilo koruyucu diyetler verilmelidir. Bu şekilde kilosunu koruyan çocuğun, boyu uzadıkça, vücut kitle indeksi de azalmaya başlayacaktır.

    Eğer çocuk obezite nedeniyle sosyal ortamlardan dışlanıyor ve alaya maruz kalıyorsa psikolog desteği de düşünülmelidir. Bu şekilde dışlanan çocuk, alaylara maruz kalmamak adına kendini sosyal ortamlardan uzak tutmaya çalışacak, bu durumda hareketsiz kalma süresi ve obezitesinin artmasına neden olacaktır.

    Obezite tedavisinin olmazsa olmaz bir diğer ayağı ise düzenli egzersiz ve hareketsiz kalma süresini azaltıcı önlemlerdir. Düzenli egzersiz yağ yakarak kilo vermeyi sağladığı gibi, insülin direncini de azaltır. İnsülin direncinin azalması az önce anlattığımız metabolik sendrom tablosunun ortaya çıkışını engeller ve düzeltir. Hareketsiz kalma süresini azaltmak için cep telefonu/bilgisayar oynama ve televizyon izleme süreleri toplamda gün içinde 2 saati geçmemelidir. Bunun için alınan önlemlerin yine az önce vurguladığım gibi çocuk için ceza algısı yaratmamasına dikkat edilmelidir.

    Obezite önlenebilen bir durumdur. Sağlıklı bir yaşam için beslenmenin daha annenin gebeliğinin başlangıcından itibaren düzenlenmesi ve bunun doğum sonrasında da tüm aile bireyleri tarafından bir alışkanlık haline getirilmesi, spor ve egzersizin hayatımızın doğal bir parçası haline getirilmesi gereklidir.

    Sağlıklı kalın..

  • Bebeklerde ve çocuklarda burun tıkanıklığı

    Burun tıkanıklığı bebeklerde ve çocuklarda en sık görülen sorulardandır. Özellikle mevsim değişim dönemlerinde daha çok gördüğümüz bu durumun tedavisi çok basit olabileceği gibi ilaç kullanımı ve zaman zaman cerrahi müdahaleyi gerektiren bir hale de gelebilir.

    Öncelikle burun tıkanıklığına en sık yol açan nedenlere bir göz atalım:

    Üst solunum yolu enfeksiyonları

    Alerji

    Sigara dumanı maruziyeti (balkonda sigara içmek çocuğunuzu ne yazık ki korumaz)

    Kuru hava (nem oranının %40’ın altında olması)

    Hava kirliliği

    Geniz eti

    Koanal atrezi (doğumdan itibaren burnun arka kısmının kapalı olması durumu)

    Yabancı cisim (özellikle tek taraflı ve kanlı olursa düşünülmeli)

    Burun içi eğrilikler

    Burun tıkanıklığı sadece nefes almayı zorlaştırıp hırıltı yapan bir durum değildir. Eğer tıkanıklık çok fazla olursa horlama, uyku bozukluğu ve uyku apnesine (uyurken nefes durması) yol açabilir. Burun tıkanıklığının oksijenlenmeyi azaltması sonucu gün içi halsizlik, yorgunluk daha büyük çocuklarda öğrenme güçlüğü ve dikkat eksikliği görülebilir. Burun mukozasında bulunan küçük tüycüklerin normal fonksiyon görememesi sonucu hastalık sıklığı artabilir.

    Bu nedenlerden dolayı burun tıkanıklığı mutlaka değerlendirilmesi gereken bir durumdur. Öncelikle buna neden olan durum saptanmalıdır. Doktorunuzun tavsiyesine uyarak:

    Var olan enfeksiyonun tedavisi

    Antialerjik tedavi ve önlemlerin alınması

    Dekonjestan sprey ve damlalar

    Gerekirse cerrahi müdahale uygulanabilir

    Herhangi bir hastalığa bağlı olmayan durumlarda şu önlemleri alabilirsiniz:

    Serum fizyolojik veya okyanus spreyi diye eczanelerde satılan tuzlu suları burun içerisine önerilen şekilde uygulayabilirsiniz

    Burun temizliği yapamayan küçük çocuklarda ve bebeklerde tuzlu su uygulaması sonrası yine eczanelerden temin edebileceğiniz aspiratörler ile burun temizliği yapabilirsiniz

    Yatak başını biraz yükseltebilirsiniz

    Evi sık havalandırabilirsiniz

    Nem ölçer ve nemlendirici cihazlarla ev içi nem oranını %40-60 arasında tutabilirsiniz (daha fazlası evde küf mantarlarının artmasına neden olur, dikkat)

    Sigarayı bırakabilirsiniz J (tamam tiryakiler için bu biraz zor ama en azından koku ve dumanı içeriye taşımamaya dikkat edebilirsiniz)

    Sağlıkla kalın

  • Sık sorulan sorular ile yenidoğan sarılığı

    Sık sorulan sorular ile yenidoğan sarılığı

    Yenidoğan sarılığı, bütün yenidoğan bebeklerde görülebilen, mikrobik / bulaşıcı olmayan, cilt ve gözün beyaz kısmında sararma ile kendini gösteren bir hastalıktır. Vücut içinde normal zamanda çeşitli süreçlerde oluşan bilirübin maddesinin, idrar ve kaka yoluyla yeterince atılamaması nedeniyle vücutta birikmesi sonucu oluşur. Altta yatan çeşitli kan hastalıkları, anne-bebek kan grubu uyumsuzlukları, enfeksiyonlar, tiroid hastalıkları, çeşitli metabolik hastalıklar olabileceği gibi, hasta bebeklerin çoğunda bu nedenlerin hiçbirisi yoktur. Bebeklerin karaciğeri biraz yavaş çalıştığı için kandan bilirübin maddesinin temizleyemez ve kanda birikmeye başlar.

    Bilirübinin ciltte birikmesi ile cilt sarı kırmızı bir renk alır. Zaten hastalığın ilk fark edilmesi genellikle ebeveynler tarafından bu sarılığın gözlenmesi ile olur. Bu sararmayı en iyi cilde baş parmağınızla 2-3 saniye bastırıp bırakarak gözleyebilirsiniz. Ciltte gözlenen sararma, sarılığın derecesi ile ilgili bir fikir verir. Kanda bilirübin düzeyi arttıkça ciltte sararma baştan ayağa doğru artmaya başlar. Ancak bunu profesyonel olmayan bir gözün ayırt etmesi oldukça zor ve sonuçları itibariyle risklidir. Bu nedenle eğer çocuğunuzda bir sararma hissederseniz mutlaka doktorunuza başvurun. Doktorunuz gerekli görürse tetkik isteyecektir.

    Yapılan tetkikte bilirübin düzeyi, bebeğin günü, saati, doğum haftası ve risk faktörleri göz önüne alınarak değerlendirilir. Eğer sonuç fototerapi sınırının altındaysa Fizyolojik Yenidoğan Sarılığı olarak değerlendirilir. Bu durumda herhangi bir tedavi vermeye gerek yoktur. Sadece beslenmenin desteklenmesi yeterli olur. Sonuç fototerapi sınırının üzerindeyse, belli frekans aralığına sahip özel florasan lambalı (evde kullandığınız florasan lamba ile hiçbir ilişkisi yok) bir yatakta ışık tedavisi verilir. Fototerapinin bebeğe önemli bir yan etkisi yoktur. Ciltte kızarıklık, kakada kıvam renk değişiklikleri görülebilir. Işık altında gözlerin zarar görmemesi için gözler kapatılır. Yeni nesil cihazlarla genellikle bir günlük tedavi bilirübin düzeyini uygun miktarda azaltır. Eğer sonuç kan değişim sınırının üzerindeyse bebeğin hastalıktan zarar görmemesi için nadir de olsa kan değişimi uygulamak gerekebilir.

    Şimdi hastalarımdan sıklıkla duyduğum sorularla devam edelim:

    Fototerapi bebeğime zarar verir mi?

    Fototerapinin bebeğe önemli bir yan etkisi yoktur. Ciltte kızarıklık, kakada kıvam renk değişiklikleri görülebilir. Işık altında gözlerin zarar görmemesi için gözler kapatılır. Yeni nesil cihazlarla genellikle bir günlük tedavi bilirübin düzeyini uygun miktarda azaltır.

    Tedavi için yarın sabahı beklesek?

    Bilirübin ciltte biriktiği gibi bütün dokularda birikir. Bunlar arasında en önemli olanı ise beyin dokusudur. Beynin belli bölgelerinde biriken bilirübin, zeka geriliği, motor fonksiyon kaybı, işitme kaybı ve görme kaybı ile sonuçlanan kernikterus denen, tedavisi mümkün olmayan bir tabloya neden olabilir. Bu nedenle tanı konulan en erken zaman tedaviye başlanmalı.

    Fototerapiden sonra sarılık tekrar artar mı?

    Evet. Genellikle fototerapi sonrası bilirübin düzeyi bir miktar artar. Bu nedenle doktorunuz sizi taburcu ederken bu durumu göz önünde bulunduracak ve bilirübin düzeyinin yeterince düşmesini bekleyecektir. Nadir de olsa bu artış istenen düzeyden fazla olabilir ve ikinci bir kez daha fototerapi gerekebilir. Bu durumda altta yatan başka hastalıklar açısından tetkik gerekebilir.

    Anne Sütü Sarılığı varmış. Kesince düzeliyormuş. Anne sütünü bir süre kesmeli miyim?

    Böyle bir sarılık nedeni var. Ancak yenidoğan bir bebek için anne sütü neredeyse vazgeçilmezdir. Diğer bütün altta yatan nedenler dışlandıktan, fototerapi belki birkaç kez tekrarlandıktan sonra hala sarılık devam ediyorsa Anne Sütü Sarılığı düşünülüp kısa süreli emzirmeyi kesme denenebilir. Ancak bu duruma doktorunuzun karar vermesi daha uygun olur.

    Sağlıklı kalın…

  • Grip nedir? Tanı ve tedavi hakkında bilgilendirme

    Grip nedir? Tanı ve tedavi hakkında bilgilendirme

    Grip, sadece İnfluenza Virüs’ün yaptığı bir hastalıktır. Ülkemizde bu hastalık daha çok Aralık, Ocak, Şubat aylarında görülür. Yüksek ateş, boğaz ağrısı, öksürük, yaygın kas ağrısı tipik özellikleridir. Bu belirtiler diğer bütün üst solunum yolu enfeksiyonlarında görülebildiği için soğuk algınlığı, nezle gibi gribal (yani grip benzeri) enfeksiyonlarla karıştırılabilmektedir. Ancak grip sadece influenza virüsün yaptığı hastalığa verilen bir isimdir. Diğer gribal hastalıklar çok daha hafif seyreder.

    GRİBİN DİĞER GRİBAL HASTALIKLARA GÖRE ÖNEMİ NEDİR?

    Çoğunlukla ilaç kullanılmasa bile kendiliğinden geçen gribin en korkutucu yanı ise 1000 hastadan 1’inin ölümüne sebep olmasıdır. Başka kronik hastalıkları olan kişiler için gribin daha riskli olacağı düşünülse bile biliyoruz ki ölenlerin yaklaşık yarısında altta yatan hiç bir hastalık, risk faktörü vs bulunmamaktadır.

    TEDAVİSİ VAR MI?

    Evet. Gribe etkili ilaçlar var. Bu ilaçlar hastalığın uygun zamanında doktor önerisiyle kullanılanırsa gribe bağlı sıkıntıları büyük oranda azaltabilir. Şunu özellikle belirtmek gerekir ki bu mikrop bir virüs olduğu için antibiyotikler tedavide etkili olmazlar.

    NASIL KORUNABİLİRİZ?

    Birçok hastalıktan korunmada ilk aşama olan el temizliği bu hastalıkta da çok önemli. Özellikle hastalık atağı dönemi olan Aralık, Ocak ve Şubat aylarında tokalaşmaktan kaçınmak unutulmamalıdır. Yine bu aylarda kapalı ve kalabalık ortamlardan kaçınmak önemlidir. Gribe karşı en etkili korunma yöntemi ise her sene sonbahar aylarında yapılan grip aşısıdır.

    GRİP AŞISI NEDİR? NEDEN BİR SEFER DEĞİL DE HER SENE TEKRAR YAPILMALIDIR?

    Grip virüsü, yüzeyindeki yapılara ve yapısına göre değişik isimlerle karşımıza çıkar. İnfluenza A – B gibi ya da H1N1 (domuz gribi diye bilinir), H3N2 (mevsimsel grip diye bilinir) ve buna benzer isimleri çok duyarız. Bizim bağışıklık sistemimiz bu saydığım virüslerin hepsini farklı mikroplar gibi algılar. Birinden hasta olunca diğerlerine karşı bağışıklık kazanamayız. Diğeriyle karşılaşınca ne yazık ki yine grip oluruz.Ve grip virüsü sürekli kendisini biz onu tanıyamayalım diye değiştirir. Daha önce H1N1 geçirsek bile birkaç yıl önceki H1N1 virüsü artık aynı dış görünüşe sahip olmadığı için artık onu tanıyamayız ve karşılaşınca yine hasta oluruz.

    Dünya Sağlık Örgütü her yıl bir önceki virüsleri inceleyerek bir sonraki grip mevsimi için aşı yapımında kullanılacak influenza virüslerini tespit eder ve aşı üreticileri de buna göre aşıları üretir. Virüsün kendini değiştirme özelliğinden dolayı aşıların etkinliği %70-90 arasında kalır. Yine Dünya Sağlık Örgütü her yıl kimlerin aşılanması gerektiğine dair önerilerde bulunur.

    KİMLER GRİP AŞISI OLMALI?

    Mutlaka aşı olması gereken gruplar şunlardır:

    Hamileler

    6 – 59 ay arası çocuklar

    Yaşlılar

    Kronik ya da riskli hastalığı olanlar

    Sağlık çalışanları

    Bunların haricinde evde kronik ya da riskli hastalıklı birey olan ev halkı, yatılı öğrenciler, kışla gibi kapalı yerde uzun süre kalması gerekenler, öğretmenler gibi kalabalık ortamda çalışanlar, öğrenciler aşı yapılması önerilen kişilerdir.

    SON SÖZ

    Domuz gribi (H1N1), mevsimsel gripten daha tehlikeli değildir. Duyunca korkmayın.

    Mutlaka doktorunuzun verdiği ilacı kullanın.

    Her gün C vitamini almanız sizi gripten korumaz.

    Doktorunuz önermiyorsa antibiyotik kullanmayın.

    Aşı en etkili korunma yöntemidir, unutmayın.

    Aşılar vücudumuza zarar vermez, bağışıklığımızı bozmaz.

    Sağlıklı kalın …

  • Rutin aşılama olmasaydı ne olurdu?

    Son zamanlarda aşılama yaptırmak istemeyen ailelerin artması üzerine kısa ve öz bir yazı yazmak istedim. Çocuklarımızı bekleyen tehlikeyi bu şekilde belki daha iyi anlayabiliriz.

    Sağlık Bakanlığı’nın rutin aşılama takviminde bulunan aşılar yapılmasaydı, ülkemizde her yıl bu hastalıklara bağlı ne kadar hasta görürdük?

    HEPATİT B: Yılda 7.000 hasta, 350 ölüm

    TÜBERKÜLOZ (verem): 27.000 hasta, 5400 ölüm

    DİFTERİ (kuşpalazı): 140.000 hasta, 14.000 ölüm

    BOĞMACA: 70.000 hasta, 700 ölüm, 700 havale

    TETANOZ: 300 hasta, 250 ölüm (sayı az ama orana dikkat!!)

    POLYO (çocuk felci): 10.000 hasta, 150 ölüm, 2200 kalıcı sakatlık

    HEMOFİLUS İNFLUENZA B: 70.000 hasta, 350 ölüm

    PNÖMOKOK: 62.000 hasta, 2700 ölüm

    KIZAMIK: 250.000 hasta, 1.000 ölüm, 3 SSPE (yıllara yayılan yavaş ölümlü beyin tutulumu)

    KIZAMIKÇIK: 30.000 hasta, 35 doğumsal hastalık (körlük, sağırlık, zeka geriliği vs)

    SU ÇİÇEĞİ: 1.000.000 hasta, 20 ölüm, 64 karaciğer yetmezliği, 34 beyin tutulumu

    HEPATİT A: 10.000 hasta, 50 karaciğer yetmezliği

    Unutmayalım, salgın anında bu sayılar 10-20 kat daha fazlasına çıkabilir.

    Aşılar bu hastalıkların görülme oranını %90-99 (verem için %50 civarı) azaltmaktadır. Aşı yaptırmayarak bu riskleri almaya değer mi? Lütfen bir daha düşünün.

    Sağlıklı kalın.

  • Üfürüm hakkında

    Üfürüm kalbin dinlenmesi sırasında doktor tarafından duyulan ek sestir. Çocukluklarda 2-5 yaş arası çok sık olarak üfürüm duyulur. Önemli olan bu üfürümlerin masum olup olmadığının değerlendirilmesidir. Üfürüm kalpte delik demek değildir.

    Üç tip üfürüm vardır: Masum üfürüm, fonksiyonel üfürüm, patolojik üfürüm.

    Masum üfürümlerde kalpte herhangi bir yapısal problem yoktur, kalp tamamen normaldir. Bu tip üfürümün nedeni belli değildir ve zamanla kaybolur. Ateş sırasında üfürümün şiddeti artar. Bu tip üfürümlerde çocuk kardiyoloğu tarafından muayene ve gerekirse ekokardiyografi yapılarak yapısal problem olmadığı kesinleştirilmesi şarttır. Eğer yapısal kalp hastalığı olmadığı görülürse takibe gerek yoktur.

    Fonksiyonel üfürüm; kansızlık ve tiroit bezinin aşırı çalışması durumunda duyulan üfürümlerdir. Bu tip üfürümlerde kalpte problem yoktur ve altta yatan hastalığın tedavisi ile üfürüm kaybolur.

    Patolojik üfürüm; kalpte doğuştan var olan veya sonradan gelişen herhangi bir yapısal problemde duyulan üfürümlerdir. Patolojik üfürümlerde kalpte delik, kalp kapaklarında darlık veya yetersizlik, akciğer damarında veya şah damarında darlık gibi önemli problemler olabilir. Bu nedenle, her ne kadar deneyimli bir hekim patolojik ve masum üfürüm ayırımını yapabilirse de, muayenede üfürüm duyulan her hastanın çocuk kardiyoloğu tarafından görülmesi önerilir.

  • Down sendromu ve tıbbi sorunları

    En çok karşılaştığımız bir genetik hastalık olan Down Sendromunu çokça sorulan bazı sorular ile tıbbi sorunları açısından değerlendirelim:

    Down Sendromu nedir, nasıl oluşur?

    Down sendromu en sık rastlanılan genetik bozukluktur. Yaklaşık olarak 600 canlı doğumda 1 karşılaşılmaktadır. Down sendromu, bir kromozom bozukluğu hastalığıdır. İnsan hücresi 23 çift yani 46 kromozomdan oluşur, Down sendromunda ise 21’inci kromozom çiftinde bir fazla kromozom vardır. Yani Down sendromunda 47 kromozom vardır.

    Gebelik sırasında Down Sendromu tesbit edilebilir mi, Down sendromu için risk faktörleri nelerdir?

    Down sendromu için en önemli risk faktörünün halen ileri anne yaşı (35 yaş üstü) olduğu bilinmektedir. Gebelik döneminde kimi basit bir kan alımı ile kimi de daha ciddi yöntemlerle Down Sendromunu tesbit edebilme yöntemleri vardır. 12 hafta civarında yapılan 2’li-3’lü testler Down sendromu ile birlikte bazı hastalıkların ortaya çıkma olasılıklarını verir, kesin tanı vermezler. Anneden alınan az miktarda kandan yapılan fetal DNA çalışması Down sendromu ile birlikte diğer trizomik hastalıkların tanısında yeni geliştirilmiş olan ve %99’a varan güvenilirliği olan bir testtir, 14 hf civarında yapılır. Down Sendromu tanısı %100’e varan netlikte ancak amniosentez ile alınan sıvıda kromozom analizi yapılmasıyla konulabilir.

    Diğer üzerinde durulması gereken bir konu da gebelik döneminde yapılan ultrason ile tanının konulup konulamayacağıdır. Henüz Down Sendromunun klinik görüntüsünü net olarak elde eden bir ulktrason cihazı geliştirilmiş değildir. Ancak kendisini bu konuda geliştiren bazı hekimler bir takım bulgular ile Down Sendromu olasılığının olduğunu söyleyebilirler, bunun için en iyi bilinen örnek şu aşamada ense kalınlığı ölçümleridir.

    Down Sendromunun özellikleri nelerdir?

    Down sendromu olan bebekler tipik özellikleri ile tanı açısından herhangi bir tetkike gerek olmadan tanınırlar. Ancak bazen tanı açısından kromozom analizi tetkikini yapmak gerekebilir. Gözler çekik, dil dışardadır, göz kenarlarında epikantus denilen deri fazlalığı vardır, saçlar seyrek ve incedir. Bebekler ilk ay içerisinde gevşek haldedirler. Avuç içlerinde tek çizgi olur, parmaklar kısadır.

    Down Sendromu tanısı alan bebeklere ilk ay içinde neler yapılmalıdır?

    Bu bebeklerin yaklaşık yarısında hafif veya ağır doğuştan kalp hastalıkları vardır. Bu nedenle herhangi bir şikayet olmasa bile mutlaka kalp açısından değerlendirilmeli, ekokardiyografisi yapılmalıdır. Aşırı kusmalar, büyük abdestle ilgili düzensizlik ve bozukluklar, aşırı kabızlık mide barsak hastalıkları açısından uyarıcı olmalıdır. Yine bu bebeklerde tiroid bezinin az çalışması sık görülen bir durumdur bu nedenle tiroid hormonları bakılmalıdır. Göz hastalığı olarak katarakt olabilir, bu yüzden göz kontrolü yapılmalıdır.

    Kalp hastalığı olan Down Sendromlu bebekler hangi problemlerle karşılaşırlar?

    Bu bebeklerde çoğunlukla kalp yetmezliğine neden olan kalp hastalıkları, daha az morarmaya neden olan kalp hastalıkları görülür. Bu yüzden solunum sıkıntısı, beslenirken çabuk yorulma, kilo alamama gibi belirtiler ile morarma, ağlarken morluğunda artış varsa kalp hastalığı belirtileri olarak dikkat edilmelidir.

    Bu hastalıkların çoğu gelişmiş tıbbi olanaklar sayesinde tedavi edilebilmektedir.

    Down Sendromu olan bebeklerin 1 yaşına dek izlemlerinde nelere dikkat edilmelidir?

    Bu bebeklerin düzgün takipleri yapılmalıdır. Kulak ve göz hastalıkları bu dönemde sık ortaya çıkarlar. Beslenme problemleri olabilir, solunum yolu enfeksiyonları bu dönemde fazlaca karşılaştığımız sorunlardır.

    1-12 yaş arasında nelere dikkat edilmelidir?

    1 yaş sonrasında uyku bozuklukları, konuşma problemleri, göz problemleri ve obezite sık karşılaşılan problemlerdir. Bu açılardan aralıklı kontrol gereklidir.

    12 yaş sonrası ve ergenlik döneminde ne yapalım?

    Bu yaşlarda kalp kapak problemleri gelişebilir, bu yüzden yeniden ekokardiyografik değerlendirme gereklidir. Cinsel problemler açısından jinekolojik muayene ve psikolojik danışım gerekli olacaktır. Yine bu dönemde obezite, davranış bozuklukları, katarakt veya keratokonus gibi göz hastalıkları önemlidir.

  • Çocuklarda doğumsal kalp hastalıklarının belirtileri

    Çocuklarda doğumsal kalp hastalıklarının belirtileri

    Doğumsal kalp hastalıklarının belirtileri çok çeşitlidir ve yaşa göre de değişiklikler gösterir. Yenidoğan bebekler ile erken bebeklik çağında sıklıkla morarma (özellikle ağladığında ve beslenirken olan), emerken yorulma, kilo alamama, nefes darlığı, aşırı terleme gibi şikayetler ortaya çıkar.

    Daha büyük çocuklarda dil ve dudakta morluk, tırnaklarda morluk, morluk ve yorulma sonucu çömelme, nefes darlığı, düz yolda yürürken çabuk yorulma, aşırı terleme, nefes darlığı şikayetleri olur.

    Sık akciğer enfeksiyonları, öksürük, çarpıntı, bayılma gibi şikayetler de olabilir. Bu türlü şikayetler olduğunda çocuk kardiyoloji bölümüne başvurulması gerekir.

  • Bir muayene bulgusu olarak üfürüm nedir?

    Bir muayene bulgusu olarak üfürüm nedir?

    Bir hasta bir hekime herhangi bir şikayetle başvurduğunda genel bir muayeneden geçer.

    Bu muayenenin bir parçası da göğüs önünden ve arkasından kalbin dinlenmesidir.

    Bu sırada üfürüm dediğimiz bir ses duyulabilir.

    Bu üfürüm denilen ses kabaca ikiye ayrılır:

    1) Masum üfürüm

    2) Kalp hastalıklarına bağlı üfürüm

    Masum üfürüm, adı üzerinde olduğu gibi bir kalp hastalığından kaynaklanmayan sağlıklı çocukların %30-40’ında duyulan kalp dinamiklerine bağlı seslerdir.

    Bir çocukta üfürüm var ise bunun bir çocuk kardiyoloğu tarafından değerlendirilmesi ve ayrımının yapılması gerekir.