Kategori: Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları

  • Her 2 çocuktan 1’i demir eksikliği sorunu yaşıyor

    Vücudun en temel ihtiyaçlarından biri olan ve besinlerle alınan demirin eksikliği pek çok sağlık sorununa yol açabiliyor. Bebeklik ve çocukluk döneminin en sık görülen kan hastalığı olan demir eksikliği anemisi, dünya nüfusunun %70-80’inde çeşitli hastalıkların görülmesinde büyük rol oynuyor. Gelişmekte olan ülkelerde ise okul çağındaki çocukların yaklaşık %50’sinde demir eksikliği anemisi tespit edliyor.

    Demir eksikliği çocukları zihinsel ve fiziksel olarak etkiliyor

    Ülkemizde değişik yaş gruplarında yapılan geniş kapsamlı çalışmalarda, demir eksikliği anemisinin %30-%78 gibi çok yüksek oranlarda olduğu tespit edilmiştir. Demir eksikliği, hemoglobin oluşumunu engellemeyecek miktarda vücut demirinin eksik olmasıdır. Demir eksikliği anemisi ise demir eksikliği sonucu Hb miktarının azalmasıdır. Süt çocukluğu döneminde büyüme ve gelişmenin hızlı olması nedeni ile demir gereksinimi artmaktadır. Besin maddelerinin yeterli demir içermemesi sonucu bu dönem, demir eksikliği ve demir eksikliği anemisinin en sık görüldüğü yaş grubudur. Demir eksikliği, küçük çocuklarda düşük bilişsel test skorları, zayıflamış okul başarısı, kısalmış dikkat aralığı, gerilemiş kas fonksiyonu ve fiziksel aktiviteye neden olabilirken, daha büyük çocuklarda ve yetişkinlerde zayıflamış zihinsel becerilerle ilişkilidir.

    Çocuğunuzda demir eksikliği olduğunu nasıl anlarsınız?

    Anne ve babalar çocuklarındaki fiziksel ve davranışsal durumları iyi gözlemleyerek demir eksikliği olup olmadığını anlayabilirler. Demir eksikliğinin erken evreleri, anemi olmaksızın, belirtilerin görülmediği bir dönem olabilir. Anemiye bağlı olarak özellikle avuç içlerinde olmak üzere deride solukluk, hızlı soluma, kalp çarpıntısı, iştahsızlık, halsizlik, huzursuzluk, dikkat eksikliği, hiperaktivite sendromu, büyüme geriliği, iştahsızlık, öğrenme fonksiyonlarında gerilik, uyku bozuklukları, nefes tutma nöbetleri, tırnak ve saçlarda kolay kırılma, kaşık tırnak, ağız kenarında yaralar, düz ve parlak dil, gibi bir dizi sorun demir eksikliği anemisinin anlaşılmasını kolaylaştırmaktadır. Ancak erken evrede durumun tespiti ve tedavi seçeneğinin belirlenebilmesi açısından doktorun belirlediği tetkiklerin yapılması uygun olacaktır.

    Çocuğunuz toprak yiyorsa…

    Pika, besleyici değeri olmayan yabancı madde yeme alışkanlığıdır. Kil, toprak, kağıt, kahve çekirdeği, tuz, bez, buz, kireç, kum, sabun, saç gibi maddeler en sık yenilen maddelerdir. Pika varlığında, çocuk demir eksikliği anemisi ve çinko eksikliği açısından mutlaka tetkik edilmelidir. Başlangıçta demir ve çinko eksikliği olmayabilir ancak pika devam ettikçe gelişme olasılığı fazladır. Bunların eksikliği uygun şekilde tedavi edilmelidir.

    Demir eksikliğinin nedeni araştırılmalı

    Başlangıç olarak demir eksikliği anemisinin nedeni araştırılır. Özellikle süt çocukluğu ve adolesan dönemde bu duruma en sık yol açan neden, artan demir ihtiyacının beslenme ile karşılanmamasıdır. Çocukluk ve adolesan dönemde altta yatan kanama, parazitoz veya çölyak hastalığı gibi bağırsaktan demirin emiliminin bozulduğu hastalıklar araştırılmalıdır.

    Tedavide öncelikle, demir eksikliğinin nedeni ortadan kaldırılır ve demir tedavisi hekimin belirleyeceği dozlarda başlanır. İlaçların emiliminin en yüksek düzeyde olması için aç karına alınması (yemeklerden 2 saat sonra) daha uygundur. Ağızdan alınan demir ilaçları ile bulantı, kusma, hazım sorunları, kabızlık, ishal, gaz, dışkının siyah renkli olması, dişlerin siyaha boyanması gibi yan etkiler olabilir. Dişlerin siyaha boyanmasını en aza indirmek için, damla veya şurup formunun dilin arkasına doğru, dişlerle temas etmeyecek şekilde verilmesi; ilacın meyve suyu veya su ile seyreltilerek verilmesi; ilacın bir pipet ile verilmesi önerilir.

    Çocuğunuzun beslenmesini demiri tamamlamaya yönelik planlayın

    Ülkemizde bebeklere 4-6 aylık olduğu dönemde başlanan koruyucu demir tedavisinin, hekimin uygun gördüğü süre boyunca, düzenli kullanılması önemlidir. Çocuklarda demir eksikliği olması zihinsel gelişimde önemli sorunlar oluşturabilen kanda yüksek kurşun düzeylerinin olmasını da tetiklediği için koruyucu demir tedavisinin kullanılması bu açıdan da çok önemlidir. Çocuklara demirden zengin yiyecekler uygun miktarda ve sıklıkta sunulmalıdır. Demirden zengin gıdalar dana ve koyun eti gibi kırmızı et çeşitleri, karaciğer, yumurta sarısı, mercimek-nohut gibi bakliyat ve üzüm pekmezidir. Çocuklarda bu gıdaların uygun porsiyonlar halinde her birinin haftada en az üç-dört kez tüketilmesi demirden yeterli beslenmeyi sağlar. Ispanak gibi yeşil yapraklı sebzelerde fazla demir yoktur ve bitkisel yapısı nedeniyle içeriğindeki demirin emilimi de azdır. Ama sunum amacı ne olursa olsun hiçbir gıda çocuklara zorla verilmemelidir.

  • Kasım ayı “d vitamini farkındalık ayı”

    Kasım ayı “d vitamini farkındalık ayı”

    “GÜNEŞ GÖRMEYEN EVE DOKTOR GİRER” SÖZÜNÜN DEVASI “D VİTAMİNİ”

    Dünya’daki insanların yüzde 50’si yeterli D vitamini taşımıyor. D Vitamini eksikliği, kemik hastalıklarının yanı sıra kalp hastalıklarından, alerjik hastalıklara, metabolizma hastalıklarından kansere kadar birçok hastalığa davetiye çıkarıyor. Bu eksikliğe dikkat çekmek isteyen “Dünya D Vitamini Komitesi”, Kasım ayını D Vitamini farkındalık ayı ilan etti.

    Dünya D Vitamini Komitesi’nin 2007 yılında “Vitamin D Farkındalık Ayı” ilan ettiği Kasım ayında, D vitamini eksikliğinin zararlarına, bu vitaminin eksikliğinin vücudumuzda yarattığı rahatsızlıklara ve D vitamini eksikliğinin nasıl giderileceğine dair çok önemli bilgilerin farkında olmamız gerekiyor.

    TÜRKİYE’NİN YÜZDE 70’İ D VİTAMİNİ EKSİKLİĞİ YAŞIYOR

    D vitamini eksikliği çağımızın belası kanser hastalığının da sebeplerinden birisidir. Dünya genelinde yapılan araştırmalara göre, D vitamini eksikliğinde ilk sırada, yüzde 90 gibi büyük bir rakamla Kanada geliyor. Kanada’yı, yüzde 60’la Amerika ve yüzde 55 ile Avrupa ortalaması takip ediyor. Bazı araştırmaya göre, Türkiye’nin yüzde 70’i de D vitamini eksikliği yaşıyor.

    KANSER VE METABOLİZMA HASTALIKLARININ SIRRI D VİTAMİNİ

    Yaz aylarında D vitamini ihtiyacımızın yüzde 95’ini güneşten karşılayabiliyoruz. Sonbahar ve kış aylarında evden çıkma sıklığı azaldıkça D vitamini eksikliği baş gösteriyor. Son yapılan araştırmalar gösteriyor ki, D vitamini eksikliği sadece kemikleri etkilemiyor. Aynı zamanda alerjik rinit, alerjik astim, atopik dermait, sedef hastalığı gibi alerjik hastalıklar, kolon, bağırsak, pankreas, kadın üreme organları ile ilgili kanserler, metabolik sendrom, şişmanlık, tip II diyabet gibi metabolizmayla ilgili rahatsızlıklar ve hipertansiyon gibi kalp hastalıklarının, D vitamini eksikliğiyle olan ilişkisi de yapılan araştırmalarla kanıtlanmıştır.

    ÇOCUKLUK ÇAĞINDA D VİTAMİNİ ALIMINA DİKKAT

    Çocukların erişkinlere göre D vitamini ihtiyacı daha fazladır. Kemikleri ve dişleri güçlendiren D vitamini çocukluk çağında yeterince alınmazsa bu eksiklik “Raşitizm” hastalığına yol açar.

    Özelikle D Vitamini takviyesi alması gereken kişiler;

    Küçük çocuklar,

    Alerjisi olan çocuklar ve erişkinler,

    Astımı olan çocuklar ve erişkinler,

    Sürekli kemik ağrısı olan kişiler,

    Güneş görmeyen, kapalı alanda yaşayan ve çalışan kişiler,

    Bağırsaklarında yağ emilimi sıkıntılı olan kişiler,

    Karaciğer hastalığı olan kişiler,

    Böbrek hastalığı olan kişiler,

    Kemik erimesi olan kişiler,

    50 yaşın üzerindeki kişiler,

    Gebeler ve emziren anneler,

    D Vitamini Eksikliği Olmaması İçin Yapılması Gerekenler;

    Yaz mevsiminde mümkün olduğunca D vitamini depolamak,

    Deride D vitamini sentezleyen ışınların en dik saatlerinde direkt deriye temas etmesini sağlamak,

    Deriden güneş ışınlarını, pencere, araba camı ve giysiler engellediği için, her gün saat 11: 00 ile 15: 00 arasında, 20 -25 dakika dışarıda kremsiz yüz ve ellerin güneş görmesini sağlayarak geçirmek,

    Vitamin D açısından zengin, somon, sardalya, uskumru, ringo, lüfer, ton balığı gibi yağlı balıklar tüketmek,

    Vitamin D takviyeleri almak,

    D vitamini eksikliği yaşayıp yaşamadığınızı en az yılda bir kez test ettirmek,

    Doç. Dr. Akgül Akpınarlı Antony

  • Az nefes, az can, az yaşam, az sağlık demektir !

    YETERLİ NEFES ALIYOR MUSUNUZ ?

    Derin nefesin faydaları konusunda hepimiz üç aşağı beş yukarı bilgi sahibiyiz. Sinirlenince, üzülünce, içimiz sıkılınca farkında olmadan veya bilinçli rahatlamak için derin nefes alırız. Ancak gerçekten istediğimiz faydayı görebileceğimiz şekilde doğru şekilde nefes alıyor muyuz? İş güç, yaşama daldığımız, farkında olmadığımız zamanlarda ne kadar nefes aldığımızın farkında mıyız? Doğduğumuz andan itibaren varlığını kanıksadığımız, yaşamla eşdeğer olan nefes bize hediye edildiğinden bu yana hiç doğru nefes alıyor muyum diye düşündük mü? Çoğumuz için cevap maalesef; Hayır !

    Peki doğru nefes nedir? Bir bebek ilk doğduğu anda ona hediye edilen doğal nefes, karından başlayarak, önce karnın sonra göğsün bir dalga gibi inip kalkması ile seyreden sakin ve akışkan bir nefestir. Çocuğun 3-4 yaşlarına gelmesi, kendini ve çevresini tanıyıp, korktuğu anlarda nefesini tutmaya başlaması ile birlikte, bu doğal nefes alışkanlığı giderek bozulur ve erişkin bir birey olduğunda, karın nefesi kaybolur. Kişi artık sadece göğüs kafesi ile nefes alır hale gelmiştir. Yani nefes aldıkça yalnızca göğsü inip kalkar. Derin nefes alması söylendiğinde, karnını içeri çeker, omuzlarını kaldırır, göğsünü dışarı çıkarır. Bu çaba ile bile, göğüs nefesi ile sınırlı kaldığı için yüzeysel bir nefes alış söz konusu olur ve kişi akciğer potansiyelinin çok azını kullanabilir. Solunum fonksiyon testleri, normal sakin bir soluk alışta çoğu sağlıklı insanın nefes kapasitesinin yaklaşık yüzde 30’u kadar nefes alabildiğini göstermektedir. Astım gibi nefes almanın iyice zorlaştığı hastalıklarda bu kapasite iyice azalır. Farkında olmadığımız gerçek, az nefes, az can, az yaşam, az sağlık demektir.

    Karın nefesi aynı zamanda diyafram nefesi olarak da bilinir. Üflemeli çalgı çalanlar, opera veya şan gibi yoğun nefes gereken işlerle uğraşanlar nefeslerini bilinçli bir şekilde yeniden diyafram/karın nefesine döndürür. Şu bir gerçektir ki; göğüs nefesi yüzeysel nefes almayı sağlarken, diyafram-karın nefesi çok yoğun ve derin nefes almayı sağlar.

    Derin ve etkili nefes almadığımızda tüm vücutta farkında olmadan oksijen eksikliği belirtileri baş gösterir. Halsizlik, kas ağrısı, mide asidi artışı, depresyon, huzursuzluk, akciğer problemleri, bağışıklık sisteminin zayıflaması ve sağlıksız bakterilerin artışı ile beraber, alerji ve kanser başta olmak üzere birçok kronik hastalık ve enfeksiyona zemin oluşur.

    İyi haber; 3 yaşlarından sonra bozulan nefes alışkanlığı, özel nefes eğitim çalışmaları ile geri döndürülebiliyor. Bu çalışmalarda diyaframın rahatlatılması, yeniden esneklik kazandırılması, nefesin akciğerlerin en alt noktalarına kadar inmesinin sağlanması, bu nefes alışkanlığının kalıcı olması sağlanarak, normal hayatta da maksimum düzeyde oksijenin vücuda gitmesi sağlanır.

    Bu nefes eğitimleri sonunda nefes yeniden doğal ve diyafram katılımı ile alınmaya başlandığında tüm vücutta bol oksijen ve oksijenin getirdiği hücre yenilenmesi, bağışıklık sistemi güçlenmesi, enfeksiyonlara direnç kazanılması, midede yanma, reflü ve astım yakınmalarının kendiliğinden azalması söz konusu olur.

    Oksijen beynimizin ana fonksiyon kaynağıdır. Yetersiz nefes alma sonucu, oksijen eksikliğine bağlı gelişen depresyon, gerginlik, endişe hali de azalır. Psikolojik durumun bedene yansıdığı psikosomatik hastalıklar, mide reflüsü, alerji ve astım özellikle bu çalışmalardan olumlu etkilenir.

    Bir insan anne karnından çıktığında ilk nefesle hayata başlar ve son nefesini verdiğinde yaşamı son bulur. Nefesin yaşamdaki bu temel rolü göz önüne alınarak, ne kadar nefes o kadar sağlık adına, hasta bireyler kadar, sağlıklı bireylerin de hasta olmamak için başvuracağı ilk çalışma, nefes alışkanlığının gözden geçirilmesi ve maksimum seviyede nefes alabilmek için nefes açma çalışmalarına katılmak olmalıdır.

    Prof. Dr. Yonca Tabak

    Çocuk Sağlığı Hastalıkları ve Alerji Uzmanı

  • Prematüre bebek bakımı nasıl olmalı?

    Dünyada her yıl 13 milyon bebek prematüre olarak doğuyor. Türkiye’de son yıllarda erken doğan bebeklerde (prematüre) sağkalım oranları, yenilenen bakım üniteleriyle hızla artıyor. Anne karnını hiç aratmayan donanıma sahip yenidoğan ünitelerindeki özel bakım yöntemleriyle bebekler artık daha sağlıklı oluyor. Ancak erken doğan bebeğin taburcu olduktan sonra evdeki bakımı da son derece önem taşıyor. “Prematüre Farkındalık Ayı” olarak kutlanan Kasım ayında prematüre bakımı konusunda dikkat edilmesi gereken konulara göz atalım;

    1990’lı yıllardan sonra hasta odaklı bakım anlayışının ortaya çıkmasıyla birlikte bu anlayışın ilk nüvelerinden olan yenidoğan ünitelerinin yenilenmesi, Türkiye’de bebek sağlığında bir çığır açtı. Erken doğan bebeklerde sağkalım oranlarının artmasıyla birlikte, daha kapsamlı bir yaklaşımın var olduğu üniteler sayesinde, bugün artık ileri yaşlarda olası rahatsızlıkların da önüne geçmek mümkün. Erken doğan bebeklerde, okula başladıktan sonra öğrenme bozukluğu çıkabiliyor. Maalesef bunların bir kısmı da yenidoğan ünitesindeki süreçle ilgilidir.

    Yenidoğan ünitesinin ortamı bebeğin sağlığını etkiliyor

    Yenidoğan ünitelerinde ortamın düzenlenmesiyle birlikte bebeğe yapılan her müdahalenin de son derece titiz bir şekilde ele alınması gerekiyor. Stresin dahi beyin gelişimini olumsuz etkilediğini, yapılan radyolojik ve diğer incelemeler de kanıtlamaktadır. Bebek yenidoğan ünitesinde stres içindeyse, ağrısı varsa, üşüyorsa, vücut ısısı yüksekse, bebeğe sert girişimlerde bulunuluyorsa tüm bunlar bebeğin hafızasına kaydoluyor ve uzun vadede çeşitli travmalara neden olabilir. Bu nedenle hastanenin fiziki koşulları ve bebeğe yapılan müdahaleler son derece önemlidir. Diğer bir önemli konu da bebeğe çok fazla el sürmenin sakıncalı olduğudur. Bağışıklık sisteminin düşük olması nedeniyle bu bebeklerde enfeksiyon riski yüksektir ve bebeğe her dokunuş enfeksiyon olasılığını artırır. Mümkün olduğunca bebeği ellemeyip rahat bırakmak gerekir. Bu sebeple de genelde tüm bakımlar belirli bir saate toplanır. Bebeğin ağrı çekmemesi için de gerekli önlemlerin alınması önemli bir diğer nokta. Eğer birtakım tedavilerin uygulanması gerekiyorsa mümkün olduğu kadar bebeğin bu süreci ağrısız geçirmesi sağlanmalıdır.

    Anne bebeğe dokunduğu an bağ oluşuyor

    Erken doğan bebek uzun bir süre yenidoğan ünitesinde kalabiliyor ve dolayısıyla bu süre boyunca anneden ayrı oluyor. Eğer o sırada anne bebeğini ziyaret etmeyip dokunmuyorsa anne-bebek arasında bağ oluşamıyor. Bebek stabilize olduğu an, anne ile ilgili de çok büyük bir problem yoksa biz anneyi üniteye alınır.rız. Bebek de annesi dokununca bunu hissediyor. Öyle ki; bazen bebeğin aralıklı solunum sıkıntısı olduğunda, bebeği anne kucağına verdiğinizde bütün sıkıntı sona eriyor. Ayrıca bu ten teması annenin süt yapımını da artırıyor.

    Bebeğin bakımı ilkokula başlayana dek kontrol ediliyor

    Yenidoğan ünitesinden çıkan bebeğin bakımı düzenli kontrollerle devam etmeli; dördüncü haftadan sonra göz muayenesi, işitme taraması detaylı olarak yapılmalı ve daha sonra poliklinikte gelişimleri takip edilmelidir. Bebeğin zamanında başını dik tutmasından, oturmasından ve emeklemesinden okul çağına kadar ciddi bir izleme programına tabi tutulması çok önemlidir. Çocuğun ilkokuldaki başarısını görene kadar kontrollere devam edilmelidir. Çünkü bebekken hiçbir şey fark edilmez ama ilkokula geldiğinde öğrenme problemleri veya hiperaktivite ortaya çıkabilir.

    Bebeğiniz taburcu edildikten sonra da kritik dönem devam ediyor

    Erken doğan bebek her ne kadar gerekli tetkikler yapılıp, sağlığına kavuşarak hastaneden taburcu edilse de bakım süreci devam ediyor. Özellikle evde bebeğe yapılan ziyaretler enfeksiyon riskini artırdığından bu konuda ailenin ve yakın çevresinin anlayışlı, bilinçli bir tutum sergilemesi gerekiyor. Odanın sık sık havalandırılması, ışıklandırmanın sağlanması, bebeğe dokunmadan önce ellerin yıkanması özellikle damlacık enfeksiyonu ve respiratuar sinsityal virüs riskini azaltmak açısından son derece önemli. Birinci aydan itibaren rutin aşıları ile respiratuar sinsityal virüsünden koruyan, ilk 5 ay boyunca aylık aşıların yapılması, anne-babanın da boğmacaya karşı muhakkak aşılanması, bebeğin her gün temiz hava alması için dışarı çıkarılması, yine taburcu olduktan sonra yapılması gereken bakım kriterleridir. Bebeğin giydirilmesi konusunda da aşırılıktan kaçınılması gerekmektedir. Siz kendinizi nasıl rahat hissediyorsanız çocuğunuza bir kat fazlasını giydirin. Bebeğin dokunma hissinin gelişmesi için ise eldiven giydirilmemesi gereklidir.

    Masaj yapın

    Prematüre bebeklerde masaj büyük önem taşıyor. Kas gelişimi ve bebeğin daha rahat uyuması için yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde bebeğin kaslarına birtakım germe hareketleri yapılır. Bu sayede daha sonra ortaya çıkabilecek ortopedik sorunlar da azalabiliyor. Dokunarak bebeğe uyarı vermek, beyin gelişimi açısından da olumlu sonuçlar verirken, yapılan masajlar bebeğin gaz gibi sorunlarını da önlüyor.

  • Çocuklarda diyabet sıklığı son zamanlarda artış gösteriyor

    Çocuk Endokrinolojisi ve Diyabet Derneği Başkanı Prof. Dr. Peyami Cinaz, çocuklarda diyabet sıklığının son yıllarda artış gösterdiğini belirterek, “Bunun en önemli nedeni hem beslenme düzenimizin değişmesi, hem çevre koşulları ve yaşamımızın daha pasif olması. Özellikle obezite önemli bir etken.” dedi.
    Çocuk Endokrinolojisi ve Diyabet Derneği Başkanı Prof. Dr. Peyami Cinaz, Cihan’a yaptığı açıklamada, son yıllarda çocuklarda diyabet sıklığının arttığına dikkat çekti. Obez çocuklarda Tip 2 denilen, erişkinlerde görülen diyabetin de görülmeye başlandığını kaydeden Cinaz, “Bizim çocuklarda gördüğümüz Tip 1 diyabet. Nadir de olsa obez çocuklarda Tip 2 diyabet de gelişiyor. Her ikisi de riskli. Beslenme koşullarını ayarlayarak, obeziteyi engelleyerek, iyi beslenerek, spor yaparak TİP 2’yi önleyebiliriz. Ama Tip 1’i baştan önleme şansımız yok.” diye konuştu.
    Geçmiş yıllarda, çocuklarda diyabetin en sık, okula başlama yaşı ve ergenlik çağında görüldüğüne dikkat çeken Cinaz, “Ama şimdi 5 yaşın altında da diyabet görmeye başladık. Her yaşta görülür hale geldi. Bunda hem beslenme şeklinin değişmesi hem stres faktörünün artması hem çevre koşullarının olumsuz şekle dönüşmesi etken. Bunun yanında, D vitamini de gündeme geldi. D vitamini eksikliğinin diyabet çıkışını kolaylaştırdığına dair yayınlar var. Bu da önemli. Bu da beslenmenin sonucu olan faktörler. Onun için dengeli beslenme ve aktif yaşam diyabetin önlenmesinde çok önemli.” şeklinde konuştu.
    Çocukların, ailelerin beslenmesine paralel beslendiğine işaret eden Cinaz, şöyle devam etti: “Bunun için yeni doğandan itibaren ilk 6 ay anne sütünü kesmeyeceğiz. D vitamini takviyelerini unutmayacağız. Ek gıdalara geçtiğimiz zaman da çok yağlı, şekerli olmayan gıdalara ağırlık vereceğiz. Ailelerin beslenme şekilleri ile çocukların beslenmesi paralel gidiyor. O yüzden, ailelerin yaşam koşullarını değiştirmek çok önemli. Tabi ekonomik yönden fakir ailelerde beslenmeyi istediğiniz gibi düzenlemek elinizde değil. Bulduğunu yiyen çocuğa nasıl bir beslenme yapacaksınız. O da zor. Yapılabildiği kadarı ile yapmaya çalışmak önemli. Aktif yaşam çok önemli. Çocuklar asansörle evine giriyor, sonra bilgisayarın başında. Aktif yaşam koşulları yok. Büyük dezavantaj diye düşünüyorum. Onu nasıl aza indirebiliriz, bunları düşünmeliyiz.”
    Çocukların tek yönlü beslenmeden uzak tutulması gerektiğini söyleyen Cinaz, “Fast food türü, yağlı, unlu, şekerli gıdaları mümkünse az alacak ya da almayacak. Okullarda kantinlerde yine gazlı içecekler (ki bunlar yasaklandı) onların yerine ayran gibi ürünler tüketilmeli. Süt tüketimi çok az. çocukların süt, yoğurt, ayran, sebze, meyve tüketimini artırmalıyız. Et tüketimi de protein anlamında önemli. Güneşli günlerde güneş göstermeliyiz.” diye ifade etti.

    “ÇOCUKLARI DİYABET’TEN DEĞİL, DİYABET’İN NEDEN OLDUĞU YAN ETKİLERDEN KAYBEDİYORUZ”
    Diyabetli çocukların, en iyi şekilde takip edilmesi gerektiğinin altını çizen Cinaz, “Diyabet, bizim söylediğimiz çerçevede iyi takip edilmez, tedavi edilmezse ilerleyen yaşlarda böbrek, sinir, göz gibi önemli hayati organlar hasar yapabilir. Buna bağlı körlükler, böbrek yetmezliği, sindirimin fonksiyon görmemesine bağlı yürüme, konuşma bozukluğu görülebilir. Daha da ilerleyen dönemlerde damar yapı bozukluğu, kalp hastalıkları ortaya çıkabiliyor. Bunlar hemen değil, yıllar sonra çıkıyor. 5 yıl, 10 yıl, 20 yıl sonra iyi takip edilmeyen çocuklarda bu hastalıklar ortaya çıkabiliyor. Çocukları diyabetten değil, diyabetin neden olduğu bu kötü yan etkilerden kaybediyoruz.” şeklinde konuştu.
    Ailelerin, diyabetli çocuklarını düzgün bir şekilde takip etmesinin önemine vurgu yapan Cinaz, “Bir öğün, bir doz insülin atlamamalı. Bir seferden bir şey olmaz mantığı ile hareket edilmemeli.” ifadesini kullandı.

  • Boy uzatıcı ürün yalanı

    Çocuk Endokrinolojisi ve Diyabet Derneği Başkanı Prof. Dr. Peyami Cinaz, piyasada boy uzattığı söylenen ürünler ile ilgili, ”Bu ürünlerin boyu uzattığı iddiası hiçbir bilimsel temele dayanmamaktadır.” dedi.

    Çocuk Endokrinolojisi ve Diyabet Derneği Başkanı Prof. Dr. Peyami Cinaz, piyasada isminde uzama ve büyüme ile ilgili kelimelerin bulunduğu, gıda takviyesi adı altında Tarım ve Köy işleri Bakanlığı’nın izni ile satıldığı belirtilen ürünleri özellikle internet ortamında birçok sitenin reklam yaptığını belirterek, şunları dedi:

    “Bilindiği gibi normal bir insanda boy uzaması genetik ve hormonal yapının yanı sıra,beslenme ve spor gibi birçok çevresel faktörün etkisi altındadır ve tüm bu faktörler normal olduğunda ancak kişi genetik olarak belirlenmiş boyuna ulaşabilir. Kişinin boyunun normal olup olmadığı aynı yaş ve cinsteki normal kişilerle karşılaştırılarak saptanır. Normal boyda bir kişinin boyunun uzatılmasına gerek olmadığı gibi bu gibi besin katkı maddeleri ve ilaçlarla daha fazla uzaması mümkün de değildir. Büyüme kemiklerin eklem yerlerinde bulunan büyüme kıkırdakları yardımıyla gerçekleştiğinden ve 18 yaş civarı bu kıkırdaklar kemikleştiğinden büyüme de durur ve kişi erişkin boyuna ulaşmış sayılır. Bundan sonra kişinin boyu kısa olsa bile daha fazla uzaması bu tür besin katkı maddeleri veya herhangi ilaç tedavisi ile mümkün değildir. Bahsi geçen ürünlerin boyu uzattığı iddiası hiçbir bilimsel temele dayanmamaktadır.”

    Cinaz, söz konusu ürünlerin içindeki maddelerin normal beslenen bir kişinin günlük ihtiyacını sağlayabileceği ve ekstra katkıya ihtiyaç duymayacağı mineral ve vitaminlerden oluştuğunu bu nedenle normal beslenen ve beslenmeyi bozacak herhangi bir hastalığı olmayanlarda doktor tavsiyesi dışında ek gıda takviyesine ihtiyaç olmadığını belirtti.

  • Hormonlu gıda erken ergenlik nedeni

    Hormonlu gıda erken ergenlik nedeni

    Ergenlik Nedir

    Birçok aile, çocuklarının erken ergenliğe girdiği yönünde kaygı yaşayabilir. Ergenlik bulgusu kızlarda 8-13, erkeklerde 9-14 yaş arasında başlamalıdır. Kızlarda 13 yaşına gelmesine rağmen erkeklerde de 14 yaşında olmasına rağmen ergenlik bulgusunun gelişmemesinde de gecikmiş ergenlik söz konusu olabilir, bunun da mutlaka araştırılması gereklidir.

    Ergenlik başlama bulgusu, kız çocukları için meme tomurcuklanmasının başlaması, erkek çocuklarda testislerde büyümesi şeklinde görülür. Kız çocuklarındaki gelişim kolay fark edilir ancak şişman çocuklarda yağ dokusu ile karıştırılmamasına dikkat edilmelidir. Testis büyümesi ise doktor tarafından tespit edilebilir.

    Şişmanlık, Erken Ergenlik Nedeni

    Bulguların kız çocukta 8, erkek çocukta 9 yaşından önce görülmesi erken ergenlik olarak ifade edilir. Bu bulgulardan sonra genital bölgede, koltuk altında kıllanma gözlenir. Bazı çocuklarda kıllanma artışları ergenliğin ilk bulgusu olarak gözlenebilir. Genellikle patolojik bir durum değildir, ancak bu çocukların da doktorlarca değerlendirilmesi gereklidir.

    Kızlarda ilk adet kanaması ergenliğin bitiminde ortaya çıkan bir bulgudur. Fakat ailelerce ergenliğin ilk bulgusu olarak değerlendirilebilir. Ergenlik bulgularının başlaması ile ergenlik bitimine kadar geçen süre 3-4 yıldır. Kızlarda ergenlik bitimi ilk adet kanamasının olması, erkeklerde sperm üretiminin başlamasıdır.

    Ergenliğin başlamasında ve süresinde genetik, ailesel özellikler, iklim şartları, ısı artışı, beslenme özellikle şişmanlık, çevresel uyaranlar etkilidir. Kızların ilk adet yaşının annelerinkine benzer olduğu gösterilmiştir. Şişmanlığın kız çocuklarında erken ergenliğe neden olduğu bilinmektedir. Çocukların şişman olmamaları için sağlıklı beslenmelerine, spor yapmalarına, aktif olmalarına dikkat edilmelidir.

    Endokrin Bozucular İçeren Domates, Çilek, Fındık, Elmaya Dikkat

    Bugün için erken ergenliğin “endokrin bozucular” olarak isimlendirilen ve hormonal dengeleri bozarak insan sağlığını olumsuz yönde etkileyen, dışarıdan alınan maddelerle ilişkili olabileceğini gösteren bilimsel yayınlar giderek artmaktadır. Örneğin, doğal yollarla üretilmediği için endokrin bozucular içeren domates, çilek, fındık, salatalık, elma, portakal ve benzeri birçok sebze-meyve, hormonla büyütülen hayvanların etleri ve yumurtaların tüketilmesi ve endüstride kullanılan kimyasallarla temas edilmesi erken ergenlik nedenleri arasında sıralanabilmektedir.

    Endokrin çevre bozucular, çocuklarımızı ve gelecek nesilleri etkilemektedir. Bu konuda ciddi önlemler almak durumundayız.

    Erken Ergenlik, Psikolojik Sorun Yaratabiliyor

    Erken ergenlik, ciddiye alınması gereken önemli bir sorundur. Erken ergenlik başlayan çocukta yaşıtlarından farklı bir vücut yapısı oluşuyor, bu da psikolojik olarak sorun yaratabiliyor.

    Erken ergenlik ile birlikte çocuğun boyu yaşıtlarından daha uzun oluyor, büyümesi artıyor ancak ergenlik hormonlarının kemiklerdeki büyüme plaklarının olgunlaşmasını hızlandırması sonucu büyüme hatları erken kapanacağından bu çocukların erişkin boyları genetik potansiyellerinden kısa kalıyor. Bu iki olumsuz sonuç, erken ergenliğin zamanında tanınmasını ve tedavi edilmesini gerektiriyor.

    Bazen de genetik ve çevresel faktörler dışında özellikle erkek çocuklarda çok daha önemli bulgular, erken ergenlik nedeni olabiliyor. Bu nedenle, bu dönemdeki çocukların ergenlik açısından doktor tarafından değerlendirilmesi gerekiyor.

    Yapılan araştırmalarda, 19. ve erken 20. yüzyıldan itibaren ergenlik yaşının daha düşük yaşlara indiği, ancak son otuz yıldır önemli bir değişiklik olmadığı belirtiliyor. Türkiye’de yapılan çalışmalarda da önceki yıllara göre ergenlik yaşında belirgin farklılık olmadığı gösteriliyor.

  • Çocuklarda beslenme bozuklukları ve neden olduğu sorunlar

    Yaşamın her döneminde sağlıklı ve kaliteli bir yaşam için yeterli ve dengeli beslenmek temel koşul iken, büyüme ve gelişmenin hızlandığı, öğrenme ve kavrama işlevlerinin önem kazandığı çocukluk çağı ve adölesan döneminde beslenmenin önemi daha da artmaktadır. Beslenme ve sağlık söz konusu olduğunda hangi yaş grubunda olursa olsun çocuklar toplumun birinci derecede duyarlı grubunu oluşturmaktadır. Çocuk ve adölesanların besin öğelerine olan ihtiyaçları yaşamlarının diğer dönemlerine oranla daha fazladır ve bu dönemde kazanılacak beslenme alışkanlıkları ömür boyu sürdürülmektedir. Beslenme eğitimi ne kadar erken başlarsa çocuğun gelişim, zeka düzeyi ve bağışıklık sistemi de o denli olumlu yönde etkilenir.

    Günümüzde diyabet, kalp hastalıkları, obezite (şişmanlık), bazı kanser türleri ve osteoporoz gibi pek çok ciddi hastalığın giderek yaygınlaşmasının temelinde, çocukluktan itibaren başlayan yanlış beslenme alışkanlıkları yer almaktadır. Yüksek yağ içerikli öğünler, büyük porsiyonlar, yetersiz posa tüketimi, saflaştırılmış besinler, basit şeker kullanımı gibi nedenlerden dolayı sağlıksız nesiller yetişmektedir.

    Çocuk ve adölesan beslenmesinde ana ilke, yeterli ve dengeli beslenmelerini, sağlıklı büyüme ve gelişmelerini sağlamak, aile dışında zararlı etkilerden ve alışkanlıklardan korumak ve caydırmak, iyi alışkanlıkları pekiştirmek ve yenilerini kazandırmak, beslenme konusunda bilinçlenmelerine yardımcı olmaktır. Yeterli ve dengeli beslenme sayesinde çocukların beklenen büyüme ve gelişmeleri sağlanmakta, hastalıklara karşı dirençleri artmaktadır. Bununla birlikte, kemik gelişimi, bilişsel yetenek ve okul başarısındaki artış ve ileri yaşlarda görülen bazı hastalıkların önlenmesinde de çocuklukta kazanılan beslenme alışkanlıklarının rolü büyüktür.

    Çocukta beslenme eğitiminin temel ilkesi çocuğun normal bü­yüme ve gelişmesi için gereken enerji ve besin öğelerinin sağlanmasıdır. Çocuğun yaşına uygun miktarlarda besin gruplarından sağlanan günlük enerjinin % 55-60’ı karbonhidratlardan, % 12-15’i proteinlerden ve % 30’u yağlardan sağlanmalıdır. Böylece çocuğun besin tüketimi dengelenmiş olacaktır.

    Bu dönemde; yanlış beslenme alışkanlıkları düzeltilmeli, öğün atlanmamalı, öğün sayısı arttırılmalıdır. Günde üç ya da daha fazla beslenen ve öğünlerini düzenli tüketen kişilerde, günde bir ya da iki kez düzensiz beslenen kişilerden daha az sıklıkta obeziteye rastlanmaktadır. Öğün geçiştirme okul çağı çocuklarda sık görülen bir sorundur. Alışkanlık haline dönüştüğünde kişinin beslenmesi engellemekte ve yetersiz beslenmeye bağlı sorunlar ortaya çıkmaktadır .

    Öğünlerde dört besin gru­bundan alınması sağlanmalı, günlük enerjinin % 15-25’i kahvaltıda, % 25-35’i öğle ve akşam ye­meklerinde, % 10-15’i ise kuşluk, ikindi ve gece öğünlerinde verilmelidir. Sebze-meyve tüketimi, tam taneli unlu besinlerin, kuru baklagillerin tüketimi arttırılmalı, aşırı posa tüketiminden kaçınıl­malı, yağ ve şeker içeriği yüksek besinler tüketilmemelidir.

    Geçmişle kıyaslandığında, günümüz çocuklarının şeker ve hayvansal yağları fazla; demir, kalsiyum, lif ve antioksidant içeren besinleri ise yetersiz tükettikleri ve oldukça hareketsiz oldukları görülmektedir. Yapılan araştırmalara göre okul çağı çocukların %84’ten fazlası yüksek miktarda yağ tüketmekte, %51’den daha azı günde 1 meyve, %29’u sebze, %56-85’i ise asitli içecek tüketmektedir.

    Yetersiz ve dengesiz beslenme, dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi ülkemizde de çocukların içinde bulundukları sağlıklı ortamın büyük ölçüde bozulmasına, buna bağlı çeşitli sağlık sorunlarının ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Beslenme sorunları ile çocukların vücut yapıları arasında birbirine paralel bir ilişki söz konusudur. Türkiye’de okul çağı çocukları ve gençlerde beslenme ile ilişkili sorunlar arasında iştahsızlık ve zayıflık, gelişim geriliği ve kısa boyluluk, aşırı enerji alımı ve yetersiz hareket nedeniyle oluşan şişmanlık ve ilgili sorunlar, metabolik sendrom, avitaminozlar, demir yetersizliği anemisi, iyot yetersizliği hastalıkları, diş çürükleri ve bağırsak parazitleri yer almaktadır. Bunların yanı sıra araştırmalar yetersiz ve dengesiz beslenmenin öğrencilerin dikkat sürelerini kısalttığı, algılamalarını azalttığı, öğrenmede güçlük ve davranış bozuklukları ile okula devamsızlık ve okul başarısında düşmeye neden olduğunu bildirmektedir.

    Çocukluk ve ergenlerde, dengesiz beslenmenin bir diğer sonucu olan obezitenin sıklığı dünyada ve ülkemizde endişe verici boyutlara ulaşmıştır ve obezitenin çocukluk çağının en sık görülen kronik hastalığı haline gelmesine yol açmıştır. Yapılan gözlemsel çalışmalarda; fazla kilolu çocukların yaklaşık % 40’ında, ağırlık artışının ergenlik döneminde de devam ettiği ve obez ergenlerin % 75-80’inin erişkin dönemde de obez kaldığı gösterilmiştir. Bu nedenle erişkinlerde kilo fazlalığına bağlı erken dönemde gelişen şeker hastalığı ve kalp damar hastalıkları gibi önemli sağlık sorunlarının temelleri aslında çocukluk çağında başlayan şişmanlığa dayanmaktadır. Geçmişte basitçe ‘‘şişman çocuk sağlıklıdır’’ diyerek geçiştirilerek önemsenmeyen ve dikkat çekmeyen çocukluk çağı obezitesi; hem çocukluk, hem de bu çocukların erişkin dönemdeki sağlıklarını tehdit eder hale gelmiştir. Umut verici olan ise şişmanlığın önlenebilir olmasıdır. Bu nedenle çocukluk çağı obezitesinin önlenmesi bütün boyutlarıyla yüksek öncelik gerektirir.

    Günümüzde obezite sıklığının artış nedenleri; süt çocukluğu döneminde yetersiz anne sütü alımı, modern yaşamın getirdiği beslenme alışkanlıklarında değişiklikler (yağ ve karbonhidrattan zengin besin maddelerinin tüketilmesi), çocukların fiziksel aktiviteden uzaklaşarak televizyon ve bilgisayar oyunlarına yönelmeleri ve artan şehirleşme olarak gösterilmektedir.

    Obezite gelişiminde; genetik, çevresel ve psikolojik faktörler ile beslenme etkendir. Sosyo-kültürel ve ekonomik düzey, gebelikte annenin sigara içmesi, düşük ya da iri doğum ağırlığı, anne sütü alma süresinin az oluşu, hızlı yeme ve az çiğneme, fast food tarzı beslenme ve enerji yoğunluğu yüksek yiyecek ve içecekler, çocuğun aktivasyon derecesi ve televizyon seyredilmesine ayrılan süre ve aile içi olumsuz ilişkiler bu etkenler içinde yer alan önemli nedenlerdendir.

    Obezite gelişiminde bir diğer önemli faktör ise az çiğneme ve hızlı yemek yeme davranışıdır. Bu yanlış davranış şekli, doygunluk hissi oluşasıya kadar bireyin fazla miktarda yemek yemesine ve dolayısıyla fazla kilo almasına yol açar.

    Yeme isteğini arttırıcı reklamlar ve değişik şekillerde yeme modelleri ve mesajları veren programlar da çocukların yeme seçimleri üzerine etki etmektedir. Porsiyon büyüklüğü, ayrıca fazla yağlı, tuzlu ve şekerli atıştırmalar çocuk ve adölesanlarda ağırlık kazanımına neden olmaktadır.

    Normal enerji alan bir çocukta spor etkinliklerinde azalma, durağan aktivitede artış sonucu enerji harcanması azalarak obeziteye yol açar. Okula servis ile gitme, asansör kullanımı, uzaktan kumandalı cihazlar, uzun süreli çalışma saatleri, yeşil alandan yoksun apartman yaşamı, spor dersi yerine başka derslerle uğraşma anlayışı çocuklarda şişmanlığın fiziksel aktivite azlığına bağlı nedenleridir.

    Obezite gelişimini etkileyen diğer bir faktör ise televizyon seyretmektir. Evdeki televizyon sayısı, çocuğun odasında televizyon bulunması, ailenin birlikte televizyon izlemesi, ailenin televizyon izleme sıklığı ve süresi yemeğin televizyon önünde yenmesi ağırlık artışı ile ilişkili bulunmuştur. Televizyon seyretme süresi fazlalaştıkça, kişinin oturma süresi artmakta, bu da çocuğun tartısında artışa yol açmaktadır.

    Obezite tedavisinin temelini; sağlıklı beslenme, egzersiz ve bunun süreklilik kazanması ve yaşam şekli haline gelebilmesi için gerekli davranış şeklinin kazanılması oluşturmaktadır. Obezite tedavisi, enerji alımını azaltıp, enerji harcanmasını arttırırken; çocuğun normal fizyolojik büyümesini duraksatmayacak şekilde protein, karbonhidrat ve yağ içeriği bakımından dengeli, yeterli enerji ve esansiyel besin öğelerini içeren bir beslenme planı ile uzun vadeli ve kalıcı olmalıdır. Sağlıklı beslenme programını uygulamayan çocukların % 80’ inden fazlasında sağlık sorunlarının geliştiği bildirilmiştir. Çocuklarda obezite ile birlikte damar sertliği ve kalp hastalığı gelişimi için risk teşkil eden trigliserit seviyesi artar, iyi kolesterol olan HDL seviyesi düşer ve kan basıncı yükselir. Bunlardan başka çocuklarda sivilceler gelişir, fazla kilo taşıdıkları için ortopedik problemler de yaşarlar.

    Çocukluk çağı obezitesinin tedavisinde beslenmenin düzenlenmesi, fiziksel aktivite ve yaşam şekli değişiklikleri ile başarıya ulaşılabilinir. Hafif şişman okul çağı çocuğu ve adölesanların tedavisinde temel amaç hızlı ağırlık kazanımını engellemek ya da var olan ağırlığı korumak, gerekli görülen riskli vakalarda hafif derecede enerji kısıtlaması ve arttırılmış fiziksel aktivite ile son derece yavaş ağırlık kaybını sağlamaktır. Obez çocuk ve adölesanlarda ise kısa süreli ve kontrol altında olmak üzere, büyüme-gelişmeyi aksatmayacak şekilde sınırlı enerji diyetleri kullanılabilmektedir. Ancak bu miktar, çocuğun yaş grubuna göre normal gereksinimi olan enerjinin %60’ından daha az olmamalıdır ve bu tür diyetler sık kontrollerle ekip denetimi altında uygulanmalıdır. Bu tür uygulamalarda hedef; fazla ağırlığın %10 kadarını azaltmaya çalışmak ve bunun için ayrılan süreyi uzun (ideali 6 ay) tutmaktır. Ortalama olarak haftada 0.5 kg ağırlık kaybı sağlayacak miktarda enerji verilerek çocuk izlenmelidir. Çok ağır vakalarda haftada 1 kg kadar zayıflama kabul edilebilmektedir.

    Düşük enerjili diyetlerin uzun süreli kullanımı yanlıştır. Çok katı kurallar ve aşırı yasakların konulması, çocukların kısa sürede diyeti bırakmalarına neden olmaktadır. Yeterli ve dengeli beslenmenin kabulü daha kolay, kullanım süresi daha uzundur.

    SAĞLIKLI BESLENMEK VE OBEZİTEDEN KORUNMAK İÇİN;

    Çocukların ebeveynlerini çok iyi izlediklerini ve taklit ettiklerini göz önünde bulundurarak çocuğun yapmaması istenen davranışlardan ebeveynlerinde uzak durması en doğru yaklaşım olacaktır.

    Çocuk ve adölesanların büyüme ve gelişmeleri de göz önünde bulundurularak öğünleri düzenlenmelidir. Evde kahvaltı yapmanın önemi vurgulanarak, temel besin gruplarının öğünlerde yeterli ve dengeli tüketimi sağlanmalıdır. Çocukluk döneminde kazanılan beslenme alışkanlığının erişkin dönemde de devam edeceği unutulmamalıdır.

    Çocuk ve adölesan dönemde başlayan obezitenin ileri yaşlarda da devam edeceği bilinmektedir. Bu nedenle erken dönemde etkenlerin belirlenip önlem alınması gerekmektedir.

    Günlük televizyon seyretme ile obezite prevelansı arasında eş yönlü bir ilişki vardır. Çocukların televizyon izlemeleri günde 1-2 saat ile sınırlandırılmalıdır.

    Yüksek kalorili yiyecekler evden uzak tutulmalı,yiyecek ödül veya ceza olarak kullanılmamalı, yemeğin bitiminde şeker ve tatlı sözü verilmemelidir.

    Ara öğünlerinde süt+meyve, ya da ekmek+peynir+domates sağlıklı gıdalardan oluşan öğünler oluşturulmalıdır.

    Çocuğun hamburger yerine yağsız tost veya peynirli sandviçi tüketmesi sağlanmalıdır.

    Çocuğa yavaş yavaş değişik besinler tattırılmalı ve sağlıklı-sağlıksız gıda ayırımı öğretilmelidir.

    Çocuk sağlıklı ise, kilo ve boy açısından normal bir gelişme içindeyse az ya da çok yemesi konusunda endişelenilmemelidir.

    Çocuk kahvaltı yapmak istemiyorsa evden çıkmadan önce en azından 1 bardak süt ve 1 elmadan oluşan bir kahvaltı yapması sağlanmalıdır.

  • 14 kasım dünya diyabet günü – çocuklarda diyabet

    14 kasım dünya diyabet günü – çocuklarda diyabet

    14 KASIM DİYABET GÜNÜ

    Bu tarih tip 1 diyabet tedavisinde çığır açan insülin molekülünü keşfeden ünlü bilim adamı Frederick Banting’in doğum günüdür. Diyabet yaklaşık 3500 yıldır bilinmesine rağmen, insülinin 1921 yılındaki keşfine kadar tedavisi olmayan ölümcül bir hastalıktı.

    1922 yılında Toronto’da diyabet nedeniyle yaşamını yitirmek üzere olan 14 yaşındaki Leonard Thompson insulin tedavisinin uygulandığı ilk hasta olarak tarihe geçmiştir. Elde edilen bu başarı tüm dünyada büyük bir sansasyona yol açmış Banting ve çalışma arkadaşı John Mcleod Nobel Ödülünü almıştır. 1991 yılından bu yana da 14 Kasım tüm dünya ülkelerinde diyabet günü olarak kutlanmaktadır. Bu önemli günde diyabetle ilgili bilgilendirici eğitim toplantıları düzenlenmekte, yazılı ve görsel basın aracılığıyla da toplumun farkındalığının arttırılması sağlanmaktadır.

    ÇOCUKLARDA DİYABET

    Halk arasında şeker hastalığı olarak bilinen diyabetes mellitus, pankreas bezinden salgılanan ve kan şekerimizi düzenleyen insülin hormonunun etkisinde ya da salgısında yetersizlik sonucu gelişir. Eğer pankreas bezi insülin hormonunu yeteri kadar salgılayamaz ise kan şekeri yükselir (hiperglisemi).

    Çocuklarda görülen diyabet tipleri, tip 1 ve tip 2’dir. Tip 1, insülin salgısının azalmasına bağlı olarak gelişir ve çocuklarda en sık görülen tiptir. İnsülin direnci sonucu ortaya çıkan ve genellikle obezitenin (şişmanlığın) eşlik ettiği ve son yıllarda dünya genelinde ciddi artış gösteren diyabet tipi ise tip 2 diyabettir.

    2011 yılı verilerine göre dünya genelinde toplam 366 milyon diyabet hastasının olduğu tahmin edilmektedir. Bunlardan 490.000’i, 0-14 yaş arası çocuklardır. Her yıl 78.000 çocuk diyabet tanısı almaktadır.

    Ülkemizde ise ne kadar diyabetli çocuk olduğu tam olarak bilinmemektedir ancak yaklaşık 15.000-20.000 kadar çocuğun diyabetli olduğu tahmin edilmektedir. Çocuklarda diyabet sıklığı ile ilgili olarak da kesin veriler olmamakla birlikte ülkemizden yapılan bir çalışmada çocuklarda diyabet sıklığı 1/1500 olarak verilmiştir.

    Çocuklarda daha sık görülen tip 1 diyabet, kızlarda ve erkeklerde aynı oranda görülür. Kış ve sonbahar aylarında hastalığın sıklığı artar. Genetik yatkınlık tip 2 diyabet kadar olmasa da kardeşin, babanın ya da annenin diyabetli olması riski arttırır.

    Birtakım çevresel faktörler diyabetin oluşumunu kolaylaştırmaktadır. Bunlar:

    – Doğumdan sonra ilk 6 ay inek sütü ile beslenme

    – Geçirilen viral enfeksiyonlar

    – İklim değişiklikleri

    – Kimyasal toksik ajanlar

    – Stres

    – Vitamin D eksikliği

    – Gıda katkı maddeleri

    – Anne yaşı

    – Aşılama’dır.

    Belirtiler

    Diyabet hastalığı geliştiren çocuklarda tanı almadan önce hastalığa bağlı birtakım belirtiler görülmektedir.

    Bu belirtiler;

    – Çok su içme

    – Çok idara çıkma, idrar kaçırma

    – İştahında artış ve kilo alma ya da kilo kaybı

    – Halsizlik

    – Yorgunluk

    – Görmede değişiklik olarak sıralanabilir.

    Bu bulgulardan birkaçının çocukta görülmesi durumunda mutlaka hekime başvurulmalı ve çocuğun kan şekeri ölçülmelidir.

    Diyabetin tedavisi

    Eksik olan insülin yerine koyulur. Çocuğun beslenmesi düzenlenerek, yaşına ve kilosuna uygun kalori alması sağlanır. Diyabetli olan çocuklara önerdiğimiz beslenme, diyabetli olmayan çocuklara önerdiğimiz beslenmeden farklı değildir. Sağlıksız ve besin değeri bulunmayan gıdalar önerilmez. Özellikle karbonhidratlı (şekerli) besinlerden kaçınılması gerekir. Ana öğünlerdan önce (sabah, öğle, akşam) kısa etkili insülin, kanda 24 saat boyunca belirli bir seviyede bulunması gereken bazal insülini karşılamak amacıyla da genellikle sabah veya akşam uzun etkili insülin yapılır. Sonuç olarak günde toplam dört enjeksiyon uygulanır. Kan şekeri seviyesine ana öğünlerden önce ve akşam yatmadan önce bakılmalıdır.

    Hasta düzenli olarak üç ay aralıklarla hekim tarafından izlenmelidir. Diyabetlinin almış olduğu insülin dozu araya giren enfeksiyon, travma ve stress durumlarında yeniden ayarlanmalıdır.

    Kötü kontrollü diyabetin yol açtığı sağlık sorunları

    İyi takip edilmeyen veya takip edilmesine rağmen beslenme programına uymayan, insülinlerini düzenli yapmayan diyabetiklilerde yüksek ve düzensiz kan şekeri seviyesine bağlı böbrekten protein atılımı artar; nefropati olarak isimlendirilen böbrek işlev kaybı gerçekleşir. Tablo çok ilerlerse hastalar böbrek yetmezliği geliştirir ve erişkin yaşlarda diyalize bağımlı hale gelirler. Bu hastalarda diyabetin kontrol altında olmamasına bağlı olarak retinopati adı verilen göz bulguları da ortaya çıkar. Görme kaybı hatta körlük gelişebilir. Sinirlerin işlev kaybına bağlı nöropati gelişir. Bu sağlık sorunlarının yanısıra kötü kontrollü diyabetlilerde sık sık, ketoasidoz dediğimiz kan şekeri ve keton yüksekliği ile giden hastanın komaya girmesine yol açan tehlikeli klinik tablo ortaya çıkar.

    Kan şekeri kontrolü kötü diyabetli çocukların uzun vadede büyümesi ve gelişmesi de etkilenir.

    Hipoglisemi (kan şekeri düşüklüğü)

    Hipoglisemi diyabette en çok korkulan durumdur. Müdahale edilmez ise ölümle sonuçlanır. Kan şekerinin 60 mg/dl’nin altında olması hipoglisemi olarak tanımlanır. Fazla insülin dozuna, öğün atlamaya ya da aşırı spor yapmaya bağlı kan şekeri düşüklüğü gelişebilir. Hipoglisemi ile karşılaşıldığında, hastanın bilinci yerinde ise hemen ağızdan şeker takviyesi yapılmalıdır. Eğer hasta baygın durumda ise kan şekerini yükselten glukagon iğnesi kas içine ya da cilt altına yapılmalı ve hasta ivedilikle en yakın sağlık merkezine götürülmelidir.

    Çocuk Endokrinolojisi ve Diyabet Derneği Başkanı

    Prof. Dr. Peyami Cinaz

  • Erkek çocuklarda küçük penis (cinsel organ)

    Yenidoğan erkek çocukların penis (cinsel organ) boyu, hormonal gelişime bağlıdır. Erkek çocuklarda penis boyu, genetik yapının yanında gebelik esnasındaki çevresel faktörlerin de etkisindedir. Gebelik döneminde annenin aldığı östrojenik (kadınlık hormonu) etkisi olan ilaç ve besinler, penis gelişimini olumsuz etkiler.

    Brezilya’da yoğun böcek ilacı kullanımının olduğu bölgelerde yenidoğanlarda testisin (erkeklik yumurtası) normal yerine inmediği ve penis boyutunun normalden küçük olduğu saptanmıştır. Çevresel faktörlerin etkileri doğumdan sonra da devam etmekte ve penis boyutunu olumsuz etkileyebilmektedir. Özellikle emzirme döneminde annenin bazı hormon bozucu ilaçları ve hormonlu besinleri alması da penis boyunun yeterli gelişmesini engelleyebilir.

    Penis boyu, doğumdan sonra beş yaşına kadar büyümeye devam eder. Beş yaşından sonra ergenliğe kadar boyutunda fazla artış olmaz. Bu nedenle her yaş grubunda muayene esnasında penis boyunun ölçülmesi önemlidir. Çünkü penis boyu anormalliklerinin erken ortaya konması, erken tedavi uygulaması için önemlidir.

    Çocuk ve ergen yaş grubunda küçük penis, büyük penis ve gömük penis gibi problemler nedeniyle çocuk endokrinolojisi, çocuk ürolojisi ve çocuk cerrahisi polikliniklerine çocuklar sıkça götürülmektedir. Bu çocukların dikkatli bir şekilde değerlendirilmesi ve ailelerin endişelerinin giderilmesi de önemlidir. Bu nedenle çocukların penis muayeneleri dikkatli şekilde değerlendirilmelidir.

    Erkek çocuklarda penis boyu değerlendirirken, tecrübeli hekimlerin doğru teknikle penis boyunu ölçmesi gerekmektedir ve çocuk endokrinoloji uzmanı tarafından görülmelidir.

    Ölçüm esnasında ciltaltı yağ dokusu içinde kalan penis dokusunun da belirlenmesi özellikle obez çocuklarda zordur. Bu çocuklarda yağ dokusuna gömülü penisin iyi değerlendirilmesi ve küçük penisten ayırıcı tanısı yapılmalıdır. Yoksa gereksiz yere endişe ve tetkik yapılmasına neden olabilecek yanlış tanı konulabilir.

    Penis boylarının etnik köken ve coğrafi bölgelere bağlı olarak değiştiği bilinmektedir. Bu nedenle ölçülen penis boyları, ülkelere özgü penis boyu persentil eğrilerini kullanılarak değerlendirilmelidir. Yapı ve fonksiyonel olarak normal olan penis boyunun, ülke penis boyu eğrilerine göre -2.5 standart sapmadan küçük olması küçük penis ve +2.5 standart sapmadan büyük olması büyük penis olarak adlandırılır.

    Son yıllarda yenidoğan bebek ve çocuklarda ülkemiz penis boyu normallerini belirlemek için değişik araştırmacılar tarafından birkaç çalışma yapılmıştır. Türk çocuklarında penis boyu ve çevresi ölçümlerine göre yenidoğandan ergenlik dönemine kadar en kapsamlı çalışma tarafımızdan yapılmıştır. Bu çalışmada 142 term yenidoğan ve 1278 prepubertal çocuğun penis boyu ve çevresi ölçülerek Türk çocuklarında penis boyu ve çevresi ölçümleri için ilk defa normal referans değerler oluşturulmuştur. Çalışmamızda zamanında doğan bebeklerin ortalama penis boyu 3,64 ± 0,36 cm ölçülmüştür. Tüm yaş gruplarında ölçülen penis boylarını, çalışmamızda elde ettiğimiz ülkemiz referans değerleri ile karşılaştırarak yorumluyoruz.

    Küçük penis, çeşitli beyin bölgelerindeki hasarlara bağlı uyarıcı hormonların salınmamasına bağlı gelişebileceği gibi, direk testis (erkek yumurtası) problemlerine bağlı da ortaya çıkabilir. Diğer taraftan çok değişik hastalıkların ilk başvuru şikayeti, küçük penis de olabilir. Bu nedenlerden dolayı küçük penisin erken tanınması önemlidir.

    Küçük penisi olan çocuklara erkeklik hormonu (testosteron) tedavisi uygulanabilir. Bu tedavi direk penise krem uygulaması şeklinde olabileceği gibi, sistemik kas içi erkeklik hormonu (testosteron) enjeksiyonu şeklinde de yapılabilir. Bu tedavi kararı, Çocuk Endokrinoloji uzmanı tarafından verilmelidir. Bu hormonun gereksiz verilmesi, çocukta boy kısalığı gibi değişik problemlere neden olabilir.

    Küçük penisi olan çocukların erken tedavisi, hem normal penis büyümesini hem de erişkin yaşamda normal cinsel fonksiyonları kazanmasını sağlar.