Kategori: Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları

  • Antenatal hidronetfoz ( anne karnında böbrek genişlemesi)

    Antenatal dönemde ultrasonografinin (US) kullanımının yaygınlaşması ile hidronefrozlu (HN) olguların tanınmasında dramatik değişiklikler olmuştur. Tanı kriterleri ve gebeliğin süresi ile değişmekle birlikte, antenatal hidronefrozun (AH) sıklığı yaklaşık % 0.5-5.4 arasında değişmektedir. Tüm AH olgularının % 17-54’ünü ise bilateral olguların oluşturduğu bildirilmektedir. Antenatal hidronefroz tanısı alan bir olguda hastalığın gidişi daha çok alta yatan tanı ile ilişkilidir. Bu olguların doğumda ve doğum sonrasında % 41-88’i tamamen gerilemektedir. Cerrahi müdahale gerektiren ürolojik hastalık oranının ise % 4.1-15.4 arasında olduğu ifade edilmektedir. Özellikle vezikoüreteral reflü (VUR) tanılı hastalarda idrar yolu enfeksiyonu (İYE) oranları birkaç kat daha yüksek saptanmaktadır. Burada öncelikli olan acil cerrahi girişim gerektiren HN olgularını belirlemektir. Diğer önemli bir nokta uzun dönem izlem veya elektif şartlarda cerrahi girişim gerektiren HN olgularını minimal invaziv görüntüleme ve girişim gerektiren geçici HN olgularından ayırt etmektir..

    Doğum öncesi böbrek pelvis ön-arka çap (PÖAÇ) kullanılarak AH tanısıkonmalı ve aynı yöntemle evrelendirilmelidir. Doğum öncesi AH öyküsü olan olgular ve PÖAÇ 2. trimesterde 4 mm ve üzeri, 3. trimesterde 7 mm ve üzeri olan tüm olgular doğum sonrası değerlendirilmeye alınmalıdır.

    Ağır ürolojik anomali saptanma olasılığı yüksek olan bebekler doğumdan sonra hızla, bir Çocuk Nefroloj Merkezine yönlendirilmelidir. İntrauterin dönemde tek taraflı hidronefoz saptanan olgularda 3. trimester boyunca bir kez , çift taraflı hidronefroz saptanan olgularda ise alt üriner sistem obstrüksiyonunu düşündüren (oligohidroamniyos, ilerleyen hidronefroz, dilate veya duvarı kalınlaşmış mesane) bulguların varlığına göre değişmek üzere doğuma kadar ayda bir kez US yapılmalıdır.

    İntrauterin dönemde tanısal ve tedavi edici girişim sadece alt üriner sistem obstrüksiyonu varlığında düşünülmelidir. Girişim kararı deneyimli merkez/ekip tarafından, her olgunun ayrıntılı değerlendirilmesinden sonra verilmelidir. Sadece bu işlemler için deneyimi olan merkezler ile hastalar birebir değerlendirildikten sonra düşünülmelidir. Gebeliğin 20. haftasından sonra hiçbir AH olgusunda -böbrek dışı hayatı tehdit eden bir problem yoksa- gebelik sonlandırılmaz .

    ANTEATAL HİDRONEFROZ, DOĞUM SONRASI (Değerlendirme-Tanı-Yaklaşım)

    AH öyküsü olan tüm yenidoğanlar yaşamın ilk haftasında değerlendirilmelidir

    Doğum sonrası ilk değerlendirmede evreleme PÖAÇ ölçümünün ilk 3-7 gün içinde usg ile ölçülerek yapılması gerekir

    Doğum sonrası ilk hafta yapılan US normal olsa bile sonraki değerlendirme, izlem ve evreleme yapılmaya devam edilmeli ve USG 4-6. haftada tekrarlanmalıdır.

    Doğum sonrası ilk 4-6 hafta ısrar eden HN’lu bebeklerin izleminde, sonraki US değerlendirmelerin ne kadar sıkılıkla yapılacağı, pelvikaliksiyel dilatasyon derecesi veya bunun artış oranı (SFU evre artışı ve/veya PÖAÇ’nda artış) veya üreter dilatasyonu ya da kortikal incelme gibi HN’un ağırlık göstergelerine göre belirlenmelidir

    Miksiyosistoüreterografi (MSUG) aşağıdaki 3 durumda çekilmelidir ( HALK ARASINDA SONDALI FİLİM)

    a) Alt üriner sistem obstrüksiyonu (çift taraflı hidronefroz, ilerleyen hidronefroz, dilate veya duvarı kalınlaşmış boşalması yetersiz mesane, dilate posterior üretra) bulguları olan bebeklerde yaşamın 1-3 günü içerisinde

    b) Doğum sonrası US’lerde tek veya çift taraflı PÖAÇ>15 mm ve SFU evre 3-4 veya üreter dilatasyonu olan bebeklerde 4-6 haftası içerisindE

    c) AH saptanmış ve izleminde ateşli İYE geçiren bebeklerde idrar steril olduktan sonra MSUG çekilmelidir

    Diüretikli renografi, aşağıdaki 2 durumda yaşamın 6-8 haftası içerisinde çekilmelidir. Tercihen 99mTc- mercaptoacetyltriglycine (MAG3) kullanılmalıdır. Değerlendirmede diferansiyel fonksiyonlar ile birlikte renogram eğrisi dikkate alınmalıdır. İşlem US bulgularındaki kötüleşme bulgularına göre 3-6 ayda bir tekrarlanabilir

    Orta-Ağır tek veya çift taraflı HN (PÖAÇ>10 mm ve SFU evre 3-4) olup VUR saptanmayan hastalar

    b) Derecesi ne olursa olsun dilate üreteri saptanan ve VUR saptanmayan hastalar diüretikli reno grafi ile değerlendirilmelidir

    Cerrahi ile birlikte değerlendirilmesi gereken hastalar (Tablo 4), (30,42).

    a) Alt üriner sistem obstrüksiyonu (çift taraflı hidronefroz, ilerleyen hidronefroz, dilate veya duvarı kalınlaşmış boşalması yetersiz mesane, dilate posterior üretra) bulguları olan bebekler

    b) Birinci yılın sonunda 4 ve 5. derece VUR olarak kalan bebekler

    c) Tekrarlayan İYE’lere neden olan VUR’lu ve böbrek parankimde yeni skar geliştiren bebekler

    d) Diüretikli renografi de radyonükleid yarılanma ömrü (t1/2) >20 dakikadan uzun bulunan, akıma izin vermeyen ve/veya obstrüksiyon saptanan tarafta diferansiyel böbrek

    fonksiyonunun % 40’dan düşük bulunan bebekler.

    e) “d” maddesindeki bulgulara sahip ancak karar verilemeyen bebeklerde US bulgularında ağırlaşması olan veya diferansiyel fonksiyonunda % 5-10 daha bozulma gösteren bebekler

    f) Dilatasyonu ağırlaşan veya fonksiyonu bozulmaya devam eden çift taraflı HN’u olan veya soliter böbrekte HN saptanan bebekler cerrahi ile birlikte değerlendirilmelidir

    Tablo 1. AH’lu hastalarda ayırıcı tanı

    Etiyoloji%

    Geçici hidronefroz 41-88

    Pelviüreterik darlık 10-30

    Vezikoüreteral reflü 10-20

    Üreterovezikal bileşke darlığı, megaüreter 5-10

    Multikistik displastik böbrek 4-6

    Çift toplayıcı sistem ± üreterosel 2-7

    Posterior üretral valv 1-2

  • Ailevi akdeniz ateşi

    Ailesel Akdeniz ateşi (AAA, FMF), yineleyen ateş, karın ağrısı, eklem ağrısı ya da şişlikleri, göğüs ağrısı ve çeşitli döküntüler ile ortaya çıkan periyodik ateşe yol açan ve ülkemizde en sık görülen genetik hastalıktır. Çocuklarda periyodik yani tekrarlayan ateş nedenleri arasında en sık görülen hastalıktır ama maalesef çoğunlukla geç tanı konulmakta yada atlanabilmektedir. Ailesel Akdeniz Ateşi özellikle Doğu Akdeniz bölgesinde yaşayan halklarda görüldüğü için “Akdeniz” adı ile anılmaktadır. Hastalık en çok Türkler, Ermeniler, Yahudiler ve Araplarda görülmektedir. Ailesel Akdeniz ateşi Akdeniz anemisinden yani talasemiden tamamen farklı bir hastalıktır.

    Ailesel Akdeniz ateşi, ortalama 2-3 gün süreli ateş, karın ağrısı, göğüs ağrısı ve döküntü atakları ile ortaya çıkar. Bu ataklar belli bir süre içinde kendiliğinden geçer. Atak aralarında çocuklar çok rahattır ve sağlıklı çocuktan hiçbir farkı yoktur. Çoğunlukla da bu yakınmalar kullanılan çeşitli ilaçlara yanıt vermez. Eklem ağrıları ya da şişlikleri bazen bu ataklar ile birlikte bazen de bu ataklar olmaksızın ortaya çıkabilmektedir. Oluşan eklem şişlikleri çoğunlukla çok şiş görünümdedir. Oluşabilecek karın ağrıları bazen çok ağrılı olup çoğunlukla akut apandisit ile karışabilmektedir. Bundan ötürü, AAA’lı çocukların birçoğu akut apandisit ameliyatı geçirmiştir. Tedavi öncesi dönemde çok nadir olarak testislerde şişme, kalp ağrısı ve menenjit benzeri klinik bulgular da görülebilir.

    Ailesel Akdeniz ateşi tanısını koyabilmek için tipik olan bir laboratuvar yöntemi bulunmamaktadır. Tanıyı koyabilmek için en iyi yöntem, aile ile yapılan ayrıntılı konuşma ve hastadan elde edilen öyküdür. Tanılandırmaya çocuğu oluşan atak sırasında görmek ve değerlendirmek de yardımcı olur. Bir diğer tanısal veri de tedavide kullanılan kolşisine verilecek olan yanıttır. Ayrıca son yıllarda sıkça yapılmaya başlanan genetik mutasyon analizleri de hastalığa neden olabilecek geni ortaya koyarak tanıda yardımcı olmaktadır. Hastalarda yapılacak olan gen analizleri ancak şüpheli durumlarda yardımcı olmaktadır. Bu noktada ülkemizde bu hastalığa yol açabilen genlerin yaygınlığı yalancı pozitif sonuçlara da yol açabilmektedir.

    Ailesel Akdeniz ateşinin ilk tanımlandığı 20. yüzyıl içinde, hastalığın tedavisine yönelik çeşitli girişimler yapıldıysa da tam olarak tedavisi ancak 1972’den sonra mümkün olmuştur. Bu tarihten sonra kullanılmaya başlayan çiğdem çiçeğinden elde edilen kolşisin ile hastalığın ve komplikasyonlarının tedavisi mümkün olmuştur. Kolşisin, çocuklarda hastalığın atak sürelerini ve atak şiddetlerini belirgin olarak azaltmaktadır. Düzenli kolşisin kullanımı ile hastalarda oluşan nöbet sıklığı ve süreleri tamamı ile azalmakta ve hatta kaybolmaktadır.

    Tüm bunların yanı sıra kolşisin kullanımı ile Ailesel Akdeniz Ateşinde oluşabilecek olan en önemli istenmeyen durum olan amiloidoz önlenebilmektedir. Amiloidozda böbreklere yabancı bir madde oturarak kalıcı böbrek yetersizliği oluşmasına yol açabilmektedir. Şimdiye dek kolşisin kullanımı ile hiç amiloidoz oluştuğu gösterilmemiştir. Bundan ötürü kolşisin yaşam boyu düzenli ve sürekli kullanılması gereken bir ilaçtır.

    Kolşisinin kullanılan dozlarda görülebilen bir yan etkisi söz konusu değildir. İshal, kusma gibi basit yakınmalar tedavinin başlangıcında görülebilmektedir. Tedavi amacı ile kullanılan kolşisin çocuk hastaların üreme fonksiyonlarını kesinlikle olumsuz yönde etkilememektedir.

    Kolşisin tedavisindeki en önemli nokta hastalığın ve tedavisinin ömür boyu süreceğinin unutulmamasıdır. Çünkü genetik geçişli bir hastalık olan AAA tamamı ile ortadan kaldırılamamaktadır.

    Ailesel Akdeniz ateşli hastalar kolşisin tedavisini sürdürdüğü sürece hiçbir ölümcül durum ortaya çıkmamakta ve hastalar normal yaşamlarını sürdürmektedir. Tedavi edilmeyen ya da tedavinin düzensiz sürdürüldüğü dönemde ortaya çıkabilen amiloidoza bağlı olarak oluşan böbrek yetersizliği ölümcül durumlara yol açabilmektedir.

    Sonuç olarak, Ailesel Akdeniz Ateşi tedavisi mümkün olan ve tedavi edildiği sürece herhangi bir olumsuz etki görülmeyen kalıtsal bir hastalıktır ve toplumda bu hastalığa dair bilinçlendirmein arttırılması önemlidir.

  • Çocuklarda idrar yolu enfeksiyonlarına yaklaşım

    İdrar yolları enfeksiyonları çocukluk çağında, üst solunum yolu enfeksiyonlarından sonra en sık görülen sağlık problemidir. Her iki cinste..

    ve her yaş grubu çocukta sıklıkla rastlanabilen bu şikayetler, zamanında belirlenip gerekli tedavi yapılmadığı takdirde; böbrek yetmezliğinden hipertansiyona, kansızlıktan büyüme geriliğine kadar pek çok kalıcı hasara neden olabilir. Tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonu olan cocuk hastalarda mutlaka ileri araştırma gerekli olup cocuk nefroloji uzmanları tarafından değerlendirilmesi gereklidir.

    İdrar Yolu Enfeksiyonu Nedir?

    Üriner sistem enfeksiyonu böbrekler ve mesanenin iltihabıdır. Mesanenin iltihabına “sistit”, böbreklerin iltihabına ise “pyelonefrit” denir. Pyelonefrit sistitten daha az görülmesine rağmen daha fazla zarar vericidir. Sıklıkla üretra (idrarın dışarı atıldığı kanal) dışındaki ciltten bakterilerin mesaneye ulaşması ile oluşur. İdrar yolu iltihabını tedavi etmek, böbrekleri korumak açısından önemlidir.
    Üriner Sistem Enfeksiyonlarının Sıklığı Nedir?
    Üriner sistem enfeksiyonları 5 yaşından küçük ateşli çocukların yüzde2’sinde saptanır, 1 yaşından küçük ateşli çocuklarda, kızların yüzde 8’inde, erkeklerin yüzde3’ünde ateşin nedeni üriner sistem enfeksiyonlarıdır.

    Üriner Sistem Enfeksiyonlarının Nedenleri Nelerdir?

    İdrar yolu iltihaplarının etkeni bakterilerdir. Bakteri mesaneye, idrarın dışarı atıldığı kanaldan girer. Genelde üretra girişini tahriş eden etkenler (bilinen tahriş edici maddeler, banyo köpükleri ve şampuanlardır), bakterilerin buradan içeri girmesini de kolaylaştırır.
    Bazı risk faktörleri çocuklarda üriner sistem enfeksiyonuna zemin hazırlar. İdrarın mesaneden üreterler boyunca böbreğe doğru anormal geri kaçışı, üriner sistem tıkanıklıkları, çeşitli anatomik ve fonksiyonel bozukluklar ile enfeksiyona yatkınlık görülebilir. Yabancı cisimler, mesaneye, üreterlere yerleştirilen kateterler, kabızlık, banyo köpükleri ve sünnetsiz erkek çocuklarda fimozis (sünnet derisinin geriye kıvrılmaması) mesanenin bakteri ile temasına neden olur. Okul çocuklarında sık görülen idrarı eve saklama eylemi de idrar yolu enfeksiyonlarının nedenlerindendir.

    Çocuklarda Üriner Enfeksiyonları Belirtileri Nelerdir?

    Çocuklarda üriner sistem enfeksiyonlarının semptom ve bulguları çocuğun yaşına göre değişkendir. Bebekler ve özellikle 2 yaşından küçük çocuklarda bulgular genellikle üriner sistemle ilişkili değildir ve kolaylıkla gözden kaçabilir. Bebekler ve 2 yaşından küçük çocuklarda en sık görülen semptomlar şunlardır:

    • Huzursuzluk
    • Kusma ve ishal
    • Karında şişkinlik
    • Yeni doğanda uzamış sarılık
    • İştahsızlık ve beslenme bozukluğu
    • Kilo almada yavaşlama
    • Vücut ısısında düzensizlik
    • Sebepsiz yükselen ve düşmeyen ateş
    Büyük çocuklarda ve erişkinlerde semptomlar daha belirgindir ve enfeksiyonun yerine göre bulgular değişkenlik gösterir. Alt üriner sistem (sistit) enfeksiyonlarında görülen semptomlar şunlardır:
    • İdrar yaparken yanma, sızı ağrı
    • Sık idrara çıkma
    • Acil işeme isteği
    • Karın alt tarafına ağrı
    • Tuvalete yetişemeden idrar kaçırma
    • Kötü kokulu, anormal renkte, kanlı idrar

    Üst üriner sistem enfeksiyonlarından akut pyelonefrit idrar yolu enfeksiyonları içinde en ağır ve böbrekte en fazla hasar bırakan hastalıktır. Özellikle küçük çocuklarda kalıcı hasar ihtimali daha fazladır. İdrar yolu enfeksiyonu geçiren çocukların yüzde10’ unda, tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonları olan çocukların yüzde25’ inde ve vezikoüretral reflülü (böbreklere idrar kaçması) çocukların yüzde30’ unda kalıcı böbrek hasarı gelişebilir. En sık görülen semptomlar, titreyerek yükselen ateş, böğür ağrısı, ciddi bulantı ve kusmadır. Bu semptomlara ek olarak sistitizm semptomları da (yukarıda sayılan semptomlar) gözlenebilir.

    Tanı Nasıl Konur?

    İdrar yolu enfeksiyonu tanısı için idrar tahlili ve idrar kültürü yapılmalıdır. İdrar öncelikle mikroskop altında incelenir. Kesin tanı idrar kültüründe anlamlı miktarda bakterinin üremesi ile konur.
    İdrar yolu enfeksiyonu idrar kültürü ile kanıtlandığında, böbreğin tutulup tutulmadığına karar verilmelidir. Yüksek ateş, böğürde hassasiyet, karın ağrısı, bulantı, kusma, titreme görülebilir.
    Üriner Sistem Enfeksiyonlu Çocuklar Nasıl Değerlendirilir?
    Üriner sistem enfeksiyonu kültürle kanıtlanmış olan çocuklar en kısa zamanda radyolojik olarak değerlendirilmeli ve ileri araştırmalar yapılarak altta yatan bir anatomik bozukluk var ise yespit edilip çocuk nefroloji uzmanı tarafından takibe alınmalıdır. Enfeksiyonda tanı yaşı ne kadar küçükse tekrarlama riski o kadar fazla olup her enfeksiyonda böbrek hasarı ve ileride kalıcı böbrek yetmezliği gelişme ihtimali okadar yuksektir. Maalesef ülkemizde hala çocuklarda kronik böbrek yetmezliği nedenleri arasında tekrarlayan idrar endeksiyonları ve veziko üreteral feflü ilk sırada yer almaktadır.

    Tedavisi Nasıldır?

    İdrar yolu enfeksiyonu olan çocuklara antibiyotik tedavisi hemen başlanmalıdır. Etkin tedavi üriner sistem hasarlanma riskini en aza indirir. Şiddetli enfeksiyonlarda tedavi 10-14 gün sürmelidir. Çocuklarda. üriner semptomların tespit edilme güçlüğünden ve uygun antibiotik tedavisi sonrası, normal radyolojik tetkikler olmasına rağmen özellikle kız çocuklarda enfeksiyonun tekrarlama ihtimalinden dolayı tedaviden sonra düzenli takipler yapılmalıdır.

    Çocuklarda üriner sistem enfeksiyonlarından korunmak için neler yapılmalıdır?

    • Çocuklara idrarın açık renk olmasını sağlayacak şekilde yeterli miktarda sıvı verilmelidir.
    • Çocuğun günde 3-4 kere idrar yapması sağlanmalıdır.
    • Çocuk tuvalette yeterli süre kalmalıdır. Aceleyle yapıp kalkmamalıdır.
    • Genital bölge sabun veya şampuanla değil, saf suyla yıkanmalıdır.
    • Kızlarda genital bölge temizliği önden arkaya doğru olmalıdır.
    • Kabızlığa karşı önlemler alınmalıdır.
    • Özellikle kız çocuklarda banyo süresi çok uzatılmamalı ve tahriş edici özelliğe sahip köpüklü sabun ve şampuan kullanılmamalıdır.
    • Tekrarlayan enfeksiyonlar var ise mıutlaka ileri araştırmalar yapılmalı
    • İdrar kaçırma tuvalete yetişememe gibi idrar kesesi problemlerinin öncül bulguları var ise mutlaka ileri radyolojik araştırmalar yapılmalıdır..

  • Çocuklarda eeg testi

    Elektroensefalografi (EEG) nedir?

    EEG, beynin elektrik aktivitesini ölçmekte kullanılan güvenli ve ağrısız bir testtir. Bu işlem sırasında kafaya elektrotlar yapıştırılmakta ve bunlar kablo aracılığıyla EEG cihazına bağlanmaktadır. EEG beynin elektrik aktivitesinin normal olup olmadığını ve epilepsiye yol açabilecek elektriksel bir odağın varlığını gösterir. Bazen normal insanlarda anormal sonuçlar çıkabildiği gibi epilepsili hastalarda da normal sonuçlar alınabilir. Epilepsinin dışında migren, dikkat eksikliği, konuşma bozukluğu ve otizm gibi durumlarda da EEG anormallikleri saptanabilir.

    EEG uyanıklıkta ve uykuda çekilir. Uyku, beyindeki anormal elektriksel faaliyetin ortaya çıkmasına yardımcı olur. Uyanıklıkta çekilen EEG’nin yeterli bilgi vermediği durumlarda uykuda EEG çekilir. Ayrıca özellikle uykuda gelen nöbetler varsa ve gece terörü vb gibi uyku bozukluklarının epilepsiden ayırt edilmesinde uyku EEG’si çekilmelidir.

    EEG’nin zararı var mıdır?

    EEG sırasında sadece beyin elektrik dalgalarının kaydı yapılır. Bu sırada vücuda elektrik verilmez. Teknik olarak kalp elektrosuna benzer bir test olup herhangi bir zararı yoktur.

    Çocuklarda EEG çekimi öncesi nelere dikkat edilmelidir?

    Çocukluk çağı epilepsilerinde çoğunlukla uyku EEG’si çekimleri gerekir. Ayrıca bebeklerde ve küçük çocuklarda testin sağlıklı yapılabilmesi için çocuğun uyuması gerekir. Uyku EEG’si çekiminden bir gece önce hekiminizin önereceği süre doğrultusunda çocuk uykusuz bırakılır. Bazen uykuyu sağlamak için EEG’yi etkilemeyen bazı ilaçlardan yararlanılabilir. Hastanın saçının temiz olmasında kaydın kaliteli olması açısından fayda vardır. Sürekli kullanılan ilaç varsa, çekim gününde de ilaçlar kullanılmaya devam edilir, EEG’yi değerlendirecek olan hekime bu konuda bilgi verilmesi uygun olur. Hastanın çekime tok gelmesi önerilir.

    Çocuk EEG yorumu erişkinlerden farklı mıdır?

    Çocuk büyüyen ve gelişen bir varlıktır. Beynin elektrik aktivitesi de çocuk gelişirken değişir ve erişkinlerden farklıdır. Çocuklukta, özellikle bebeklikte ve erken çocukluk dönemlerinde yaşla değişen elektrik aktivite özelliklerinin tanınması ve bunların sorun olarak görülmemesi gerekir. Bu nedenle çocuk EEG’si bu konuda deneyimli çocuk nörologları tarafından değerlendirilmelidir.

  • Bebeğiniz sık sık öksürüyor ve kilo alamıyorsa…

    Yeni doğan bebeklerde astım ve zatürre ile karıştırılabilen, hırıltı ve tedaviye yanıt vermeyen öksürük şikayetleri kistik fibrozise işaret edebilir. Ülkemizde her 3 bin bebekten birinde görülen kistik fibrozis; büyüme geriliğinden hayati kayıplara kadar pek çok olumsuz tabloya neden olabilir.

    Tarama testleri önemli

    Kistik fibrozis, akciğer, pankreas, bağırsak, ter bezleri dış salgı bezlerinde görülen bir hastalıktır. Yeterince kilo alamayan, diğer çocuklardan daha sık ve ağır solunum yolu enfeksiyonları geçiren çocuklarda araştırılması gereken bir hastalıktır. Özellikle anne baba arasında akraba evliliği olan ve kardeş ölüm öyküsü olan çocuklarda kistik fibrozis hastalığı için tarama testlerinin yapılması uygun olacaktır. Bebekler doğduğunda daha hastaneden çıkmadan bazı doğumsal hastalıkların taranması için topuk kanı alınmaktadır.Bebek için yapılan kistik fibrozis tarama testinin pozitif çıkması durumunda endişelenilmemelidir; çünkü bu sadece bir tarama testidir ve testin pozitif olması çocuğun kistik fibrozis olduğu anlamına gelmemektedir. Tarama programı iki aşamalı olarak yapılmaktadır. İlk tarama testinde pozitif sonuç saptanan bebekler ikinci bir kan örneği alınması için tekrar çağrılmaktadır. İkinci kan örneğinin de pozitif çıkması durumunda da bu kez kistik fibrozis hastalığı açısından farklı bazı testlerin yapılması gerekmektedir.

    Kistik fibrozisli hastalardaki en önemli bulgular solunum sistemi ile ilgilidir. Hastalar yenidoğan döneminden itibaren tekrarlayan ve tedavilere cevap vermeyen öksürük, hırıltı, zatürre ya da astım benzeri bulgular ile başvurabilir.

    Astım ve zatürre ile karıştırılması tanıyı güçleştiriyor

    Başlangıçta öksürük, balgam, hırıltı, tekrarlayan zatürre, büyüme gelişme geriliği gibi aslında çocukluk çağında sık rastlanan bazı bulgular ile ortaya çıkabilmektedir. Bu belirtiler aynı zamanda astım, zatürre, bronşit gibi hastalıklarla karıştırılabildiğinden dünyanın en gelişmiş ülkelerinde bile kistik fibrozisli hastalara ilk önce astım, bronşit, zatürre gibi tanılar konulabilmektedir. Bu durum da gerçek tanı ve tedavinin alınmasında gecikmelere yol açmaktadır.

    Bebeğim büyümüyor diyorsanız…

    Kistik fibrozisli hastaların vücudundaki tüm salgı bezlerindeki salgılar koyudur. Bu nedenle tıkaçlar oluşur ve çeşitli şikayetlere yol açar. Hastaların yaklaşık % 85’i aldıkları besinleri enzim yetersizliği nedeni ile yeterince sindiremezler. Bu hastalarda çok miktarda yağlı pis kokulu dışkılama ortaya çıkar ve büyüme gelişme geriliği oluşur. Kistik fibrozisli hastaların %10’unda doğumda dışkılamanın gecikmesi ya da olmaması ile ortaya çıkan bağırsak tıkanıklığı (mekonyum ileusu) ortaya çıkar. Bazı yenidoğan bebeklerde uzamış sarılık da ortaya çıkabilmektedir.

    Terindeki tuz hastalık habercisi

    Bu hastaların teri diğer çocuklardan daha tuzlu olmaktadır. Sıcak havalarda bazen çocuğun yüzünde ya da vücudunda tuz kristalleri görülebilir. Terdeki tuz miktarının ölçülmesi ile tanı konulabilmektedir. Eğer tuz miktarı normal değerin üzerinde ise kistik fibrozis tanısı konulur. Bazı durumlarda ter testi düzeyi sınırda çıkabilir. Böyle bir durumda da testin tekrar edilmesi ya da daha detaylı genetik testlerin yapılması gerekebilir.

    Solunum fizyoterapisi gerekebilir

    Bu hastalıkta şikayetler en çok solunum sistemi ile ilgili olduğu için solunum tedavileri önemlidir. Hastaların nefes borularındaki koyu yapışkan balgamın temizlenebilmesi için solunum fizyoterapisi uygulanmalıdır. Yapışkan balgamın daha kolay çıkarılması için balgamı daha az yapışkan hale getiren ve nefes yolu ile kullanılan bazı ilaç tedavileri de yapılabilmektedir.

    Bebeğinizin iyi beslenmesi ve vitamin alması gerekiyor

    Kistik fibrozisli hastalarda enfeksiyonların erken ve etkili bir şekilde tedavisi sağlanmalıdır. Özellikle öksürük ve balgamın arttığı dönemlerde ağızdan ya da damar yolundan antibiyotikler verilebilir. Kistik fibrozisli hastalar da, her hastalıkta olduğu gibi beslenmesine dikkat etmelidir. Özellikle enzim yetersizliği nedeni ile büyüme ve gelişme geriliği olan hastaların iyi beslenmesi, enzim ve gerekli vitamin desteklerini alması gerekir.

    Kistik fibrozis bu yıl itibari ile dünyanın pek çok gelişmiş ülkesinde olduğu gibi ülkemizde de yenidoğan tarama programına alınmıştır. Bu sayede hayati kayıpların önüne geçilmesi planlanmaktadır.Hastanın yaşam kalitesini, süresini uzatabilecek ilaçların geliştirilmesine ve hastalığın kesin tedavisini sağlayacak “Gen Tedavisi”ne yönelik çalışmalar devam etmektedir

  • Çocuklarda beslenme bozuklukları

    Çocuklarda Beslenme Bozuklukları

    Çocuklarımızın sağlığını ve iyilik durumunu genelde yemesine göre değerlendiririz. Çoğu zaman biz büyükler çocuğumuzun yemesinden pek tatmin olmayız. Ya az yemiştir, ya bizim istediğimiz bazı şeyleri yemiyordur veya kendi başına yemiyordur.

    Hayatının belli bir döneminde beslenme problemi yaşamayan çocuk neredeyse yoktur. Bu dönemde bizim ona yaklaşımımız durumun ne kadar süreceğini ve şiddetini belirler.

    Çocuk beslenmesinin temelini anne-çocuk arasında kurulacak iletişim oluşturur. Bebeklik döneminde sağlıklı bir emzirme başarılmışsa ek gıda dönemi de genel olarak daha rahat atlatılacaktır. Unutmayalım ki beslenme bir temel ihtiyaçtır. Siz çocuğunuza uygun olan besini, uygun zamanda ve uygun miktarda sunarsanız çocuğunuz (tıbbi bir problemi olmadığı sürece) bunu mutlaka alacaktır.

    Beslenme aile ve çocuk arasında keyifli geçirilmesi gereken bir zamandır. Birşeyler yemek her insana mutluluk verir. Hele bunu sevdiğiniz biriyle birlikte yapıyorsanız daha da keyifli hale gelecektir. Bu durumda ne yapmalı?

    1. Çocuğunuzun uyku ve yemek saatlerini düzenleyin.

    Çocukların gece 20-21 arasında yatması, sabah 07 civarında kalkması gereklidir. Gece uykusunun en az on saat olması sağlıklı gelişim açısından önemlidir. Genel olarak yemek saatleri:

    Kahvaltı : 07:30-09:00

    Öğle Yemeği : 12-01:30

    Akşam yemeği : 17-18:30 saatleri arasında olacak şekilde düzenlenmesi uygundur.

    Öğünlerin bu saatler içinde ve yeme süresi 40-45 dakikayı geçmeyecek şekilde düzenlenmesi yeme ritmi ve açlık-tokluk döngüsünün sağlanmasına yardımcı olacaktır.

    2. Açlık

    Çocuğunuzun yemeğini yiyebilmesi için aç olması gerekir. Bu nedenle gece beslenmemesi, yatmadan bir saat öncesinde her türlü besinin kesilmesi gereklidir. (Özellikle 2 yaşın üzerindeki çocuklar için) Ara öğünler ana öğünlerini etkilemeyecek saatlerde verilmelidir. Ana öğününden 2,5-3 saat öncesinde beslenme kesilmeli, su dışında herhangi bir yiyecek ve içecek verilmemelidir.

    3. Dengeli öğün

    Ana besin gruplarının dengeli olarak alınmasını sağlamak gerekir. Tahıllar, protein ve esansiyel yağlar önemlidir. Öğününde protein ve tahıllı gıdaların birlikte verilmesi yanına yoğurt, ayran veya domates, salata gibi sebzelerin eklenmesi uygun olur. Yağ olarak zeytin yağı tercih edilmelidir.(Mümkünse doğal, sızma) Kaliteli, uygun şekilde hazırlanmış tereyağı da kullanılabilir. Margarin, soya, mısır gibi yağlardan uzak durmak gerekir.

    Etli gıdalar çocuk büyümesinde çok önemlidir. Özellikle kırmızı et ve balık çocuk beslenmesinde vazgeçilmezdir. Tavuk da iyi bir protein kaynağıdır, ancak gezinen ve doğal beslenen tavukların tercih edilmesi daha uygundur. Günlük 2-3 köfte büyüklüğünde etli gıda alması yeterlidir. Sebzeler tamamlayıcı besinlerdir. Barsakların düzenli çalışmasını ve besinlerin sindirimi düzenler, toksinlerin atılmasını kolaylaştırır. Ancak sebzelerin kalorisi yeterli olmadığı için yanında tahıl veya protein içeren gıdalarla birlikte sunulması gerekir.

    Çocuğunuzun ne yiyeceğine siz karar vermelisiniz. Besinleri çocuğunuzun günlük ihtiyacına göre, dengeli bir şekilde sunmanız gerekir. Ancak bunu yaparken çocuğunuzun damak zevkini de göz önünde bulundurmalı, onun yiyebileceği gıdaları seçmelisiniz.

    Çocuklar 2-6 yaş arası daha önce tatmadığı değişik gıdaları almak istemezler. Bu nedenle iki yaşına kadar mümkün olduğunca bütün besinlerle tanıştırılmalıdırlar.

    4. Yemek yeri

    Özellikle ilk 2 yaşta, mümkünse 3 yaşına kadar mama sandalyesi kullanımı, sonrasında da çocuğunuzun masaya uygun şekilde yaklaşabilmesi için yükseltilmiş sandalyeler kullanılması gerekir. Yemek asla gezinerek veya çocuğun peşinden koşturarak verilmemelidir. Yemek saatinde televizyon, tablet veya telefon kullanılmamalıdır. Bir oyuncaktan yardım alabilirsiniz, ancak yemeği oyun haline getirmemelisiniz.

    5. Aile sofrası

    Çocuğunuzun beslenmesi size göre şekillenecektir. Onunla birlikte sofraya oturmanız, onun kendi yemesine izin vererek sizin kendi yemeğinizi yemeniz, sizi gözlemlemesi ve uygun davranışları öğrenmesini sağlar. Yemek vakti ailenin birlikte geçireceği keyifli bir zaman olmalıdır.

    Yukarıda saydıklarım genel kurallardır ve özellikle iki yaşın üzerindeki çocuklar için geçerldir. Ancak unutmayalım ki her çocuk ayrı bir bireydir. Bazı çocukların farklı ihtiyaçları ve farklı bir düzeni olabilir.

    Bu kurallara genel olarak uymanıza rağmen çocuğunuzun beslenme problemi devam ediyorsa besin allerjisi, enfeksiyon gibi bazı sağlık problemleri olabilir. Bu açıdan değerlendirilmesi için bir Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı tarafından muayene edilmesi ve takibi uygun olur.

    Beslenme problemlerinin erken dönemde tanınması önemlidir. Düzenli sağlam çocuk takiplerinin yapılması ve persentil eğrisi takibi sorunun erken saptanması ve tedavisi açısından önem taşır.

    Unutmayalım ki sağlıklı nesillerin temelini sağlıklı bir beslenme oluşturur.

    Dr. Ayşe Zengin Turan

    Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı

  • Ürtiker (kurdeşen) ve anjioödem

    • Vücudun herhangi bir yerinde, 1-2 saat içinde oluşup kaybolan ve başka bir yerde tekrar ortaya çıkan, kaşıntılı, kırmızı renkli döküntülere Ürtiker denir.
    • Bazen yüz, göz kapakları, dudaklar, dil, boğaz, el ve ayaklar ve genital bölgelerde yanma şeklinde ağrılı şişlik de oluşabilir. Bu şişliklere ise Anjioödem ismi verilir.
    • Anjioödem, tedavi edilse bile 2-3 gün boyunca devam edebilir.
    • Ürtiker ve Anjioödem bazı hastalarda birlikte görülebilir.
    • Ürtiker, Akut ve Kronik olmak üzere iki gruba ayrılır.

    • Akut ürtiker, 6 haftadan kısa süre devam eden ürtikerlere denir.
    • Akut ürtikerin birçok sebebi vardır:
     Besin allerjileri: yumurta, süt, kuruyemişler, meyveler, vs
     İlaç allerjileri: penisilin, hormonlar, vs
     Polenler, küf mantarları, hayvan tüyleri
     Arı sokması
     Enfeksiyonlar: bakteri, virüs, parazit enfeksiyonları
     Fiziksel etkenler: Egzersiz, sıcak, soğuk, basınç, güneş ışınları…

    • Kronik ürtiker, 6 haftadan uzun süre devam eden ürtikerlere denir.
    • Kronik ürtikerin de çok sayıda nedeni vardır.
     Fiziksel etkenler: Egzersiz, sıcak, soğuk, basınç, güneş ışınları…
     Yalancı allerjenler: Besin katkı maddeleri, doğal yalancı allerjenler…
     Besinler
     İlaçlar
     Romatizmal hastalıklar
     Enfeksiyonlar: bakteri, virüs, parazit enfeksiyonları
     Enfeksiyon dışı inflamatuar durumlar: Gastrit, özofajit, safra hastalıkları
     Kanserler
    • Stres de ürtikerin çok önemli bir nedenidir. Stres, ürtikerli hastalarda belirtileri şiddetlendirebildiği gibi, doğrudan ürtikeri başlatan sebep olarak da karşımıza çıkabilir.
    • Çok sayıda neden sayılsa bile hem akut hem de kronik ürtikerli hastaların büyük çoğunluğunda bir neden bulmak mümkün değildir.
    • Hastaların bir kısmında tedaviye çok çabuk yanıt alınır ancak bazı hastalarda, kortizonlu olanlar da dâhil olmak üzere birden çok ilacın kullanılabildiği uzun süreli tedaviler gerekebilir.
    • Bu nedenle, ürtiker tedavisinde hastanın hekimine güvenmesi ve önerilen tedavinin sonuçlarını beklemesi yönünden sabırlı olması gerekir. Stresin, ürtiker süresini uzatıcı etkisi olduğu unutulmamalıdır.
    • Özellikle FİZİKSEL ETKENLERLE ORTAYA ÇIKAN KRONİK ÜRTİKERLER YILLARCA DEVAM EDEBİLİR. Bu hastaların, paniğe kapılmadan doktorlarına güvenmeleri ve önerilerine uymaları çok önemlidir.

  • Bağışıklık eksiklikleri

    BAĞIŞIKLIK EKSİKLİKLERİ

    Bağışıklık eksikliği nadir görülen bir durum olmakla birlikte zamanında tanı konulamazsa ciddi sonuçlar doğuran hatta ölüme yol açan bir durumdur.

    Bağışıklık eksikliği ya doğuştan ya da sonradan ortaya çıkabilir. Doğuştan ortaya çıkan bağışıklık eksikliklerine “Primer”, sonradan ortaya çıkan bağışıklık eksikliklerine ise “Sekonder” bağışıklık eksikliği denir.

    Bağışıklık eksikliği olan kişilerde sık tekrarlayan solunum yolu enfeksiyonları en çok karşımıza çıkan durumdur. Bu enfeksiyonlar hafif yada şiddetli şekilde seyir gösterebilir. Yani enfeksiyonların hafif olması bağışıklık eksikliği olmadığını göstermez. Ancak hastaneye yatış gerektirecek düzeyde ağır seyreden, her defasında antibiyotik gerektiren, özellikle de parenteral (iğne şeklinde) antibiyotik gerektiren, solunum sistemi dışındaki doku ve organları (örneğin, beyin, eklemler, böbrek ve idrar yolları, karaciğer gibi) da etkileyen enfeksiyonların olması durumunda bu hastalarda bağışıklık eksikliği olma ihtimali daha yüksektir ve bu yönden mutlaka incelenmelidirler. Bunun yanında ailesinde bağışıklık eksikliği olanlar, düzelmeyen pamukçuğu olan bebekler, büyüme-gelişmesi geri kalmış olan bebekler de özellikle sık hasta oluyorlarsa bağışıklık eksikliği yönünden araştırılmalıdırlar.

    Bağışıklık eksiklikleri konusunda toplumu bilgilendirmek ve bu hastalıklara erken tanı koyup tedavilerini sağlayabilmek amacıyla çalışan bir kuruluş olan Jeffrey Modell Vakfı bağışıklık eksikliklerinin varlığına işaret eden durumları herkesin anlayabileceği biçimde aşağıda sunulan 10 madde halinde toplamıştır. ÇEVRENİZDE BU ÖZELLİKLERE SAHİP ÇOCUK YADA ERİŞKİN BİREYLER VARSA, BU KİŞİLERİN BAĞIŞIKLIK EKSİKLİKLERİ KONUSUNDA İNCELENMESİ İÇİN KENDİLERİNİ UYARINIZ.

    BAĞIŞIKLIK EKSİKLİĞNE İŞARET EDEN 10 BELİRTİ:

    1. Bir yıl içinde 4 veya daha fazla yeni otit (kulak enfeksiyonu)

    2. Bir yıl içinde 2 veya daha fazla ciddi sinüzit

    3. İki ay veya daha uzun süren ancak etkisiz veya etkisi çok az olan antibiyotik tedavisi

    4. Son bir yıl içinde 2 veya daha fazla pnömoni (Zatürree)

    5. Bebeğin kilo alamaması veya normal büyümenin olmaması

    6. Tekrarlayan, derin doku veya organ apseleri

    7. Ağız mukozasında (ağzın ve yanakların iç kısmında, dilde, boğazda) düzelmeyen pamukçuk veya deride düzelmeyen mantar enfeksiyonları

    8. Enfeksiyonların tedavisi için intravenöz (damar yolundan) antibiyotik ihtiyacı olması

    9. Septisemi (kana mikrop karışması) de dahil olmak üzere 2 veya daha fazla derin veya ağır enfeksiyon

    10. Primer immün yetmezlik için aile öyküsünün varlığı (ailede bağışıklık eksikliği olan bireylerin varlığı)

    Sağlıklı günler dileği ile…

  • Atopik dermatit klinik bulgular

    AD tipik olarak bebeklikte başlar. Yoğun kaşıntı ve deri hiperreaktivitesi AD in en önemli bulgularındandır. Kaşıntı genellikle geceleri artar. Deride kaşıntı nedeniyle oluşan sıyrıklar ve soyulmalar egzematöz cilt bulgularının uzamasına ve daha kalıcı olmasına neden olur. Besinler, inhalan alerjenler, bakteriyel enfeksiyonlar, nemliliğin azalması, aşırı terleme ve yün, akrilik, sabun ve deterjanlar gibi irritanlar, kaşıntı ve çiziklerin oluşumunu arttırabilir.

    Akut AD te deri lezyonları şiddetli kaşıntılı eritematöz papüller, ödem, küçük veziküller, erozyonlar şeklinde olup, sızıntı ve kabuklaşma dikkati çeker, deri ıslak ve nemlidir. Subakut fazda ek olarak hafif pullanma, deride kalınlaşma (likenifikasyon) ve ekskoriasyonlar vardır. Kronik fazda ise eritem minimaldir ve likenifikasyon belirgindir.

    Kronik AD li olgularda klinik tablonun bu 3 evresi aynı anda görülebilir. Olguların çoğunda deri kuruluğu hayatın ilk günlerinden itibaren dikkati çeker. Deri bulgularının dağılımı hastaların yaşına ve hastalığın aktivite derecesine göre değişmektedir.

    Süt çocukluğu döneminde (infantil dönem 0-2 yaş) bulgular genellikle daha akut görünümlü olup, yüz, saçlı deri ve ekstremitelerin ekstensör yüzlerinde simetrik olarak yerleşmiştir. Özellikle yanaklarda ve çenede sınırlı olma eğiliminde olan tipik eritem, kuruluk, fissür ve veziküller görülür. Periauriküler fissürler bu yaşlarda sıktır ve tanı koydurucu bulgulardandır. Emekleme ile birlikte sürtünmeye bağlı şiddetli kaşıntılı erupsiyonlar, önkol ve bacakların ekstensör yüzlerine, bileklere ve alına yayılır. Bu dönemde dermatit genellikle diyete inek sütü, buğday unu, yumurta gibi besinlerin eklenmesi sonucunda gelişir. Sekonder deri enfeksiyonlar görülebilir. Diaper bölgesinde genellikle tutulma olmaz. Bu dönemdeki olguların yaklaşık yarısı 2 yaşına kadar tamamen iyileşirken, geri kalan kısım ise AD in çocukluk dönemine geçer.

    Çocukluk döneminde (2–12 yaş) döküntüler antekübital, popliteal kıvrımları, boyun ve bilekleri tercih eder, bu bölgelerde daha çok likenifikasyon ve bazen hiperpigmentasyon dikkati çeker. Ellerin tutulumu ve tırnak değişiklikleri sıktır.

    Adölesan ve erişkin yaş grubunda (12-18 yaş) kaşıntı ve likenifikasyon ön plandadır, lezyonların dağılımı çocukluk dönemine benzer, ayrıca boyunda, yüzde, gövdenin üst kesiminde daha sıktır. Özellikle terlemenin fazla olduğu yerlerde kaşıntı fazladır.

    LABORATUVAR BULGULAR :

    AD tanısında kullanılacak spesifik laboratuvar testleri yoktur. AD li olguların çoğunda periferik kanda eozinofil sayısı (% 5-20) ve serumda total IgE düzeyleri (olguların % 80 inde) yüksektir. Serum spesifik IgE değerlendirilmesi ile hastaların duyarlı oldukları alerjenler belirlenebilir. Besin allerjisi düşünülüyorsa ; Deri testi, spesifik IgE testi , besin eliminasyonunu takiben besin yükleme testleri yapılabilir.

    Prof.Dr.Nihat Sapan

  • Atopik dermatit immünopatogenez

    Atopik Dermatit (AD), kendisinde yada ailesinde atopik hastalık bulunan çocuklarda ortaya çıkan oldukça kaşıntılı döküntülerle karakterize, kronik seyirli, tekrarlayan, inflamatuvar bir deri hastalığıdır. Dünyada genel olarak çocukların % 1-20 kadarını etkilemektedir. AD her yaşta başlayabilirse de, genellikle olguların % 60 kadarında ilk yaş içinde, % 85 kadarında ise ilk beş yaş içinde başlamaktadır. Genetik olarak atopi riski taşıyan çocuklarda alerjik yürüyüş olarak anılan tablonun ilk klinik hastalığı olarak dikkati çeker. Genetik yatkınlığa ek olarak, çevresel etkenler ve immünolojik faktörler AD patogenezinde etkilidir. AD li olguların çoğunda serumda IgE düzeyi yükselmiştir ve periferik kanda eozinofili bulunur. AD li olguların % 80 kadarında bronşial astım veya alerjik rinit ortaya çıkar.

    İMMÜNOPATOGENEZ

    Atopik Dermatit de deri bariyer fonksiyonu bozukluğu mevcut olup, çevresel alerjenlere ve mikroorganizmalara karşı aşırı T hücre cevabı ile ortaya çıkan kronik deri inflamasyonu mevcuttur. AD in iki formu tanımlanmıştır. Atopik dermatit, IgE aracılıklı bir klinik tablo olup hastaların % 70 – 80 kadarı bu formda yer alırlar. Non-atopik dermatitte ise IgE aracılığı yoktur, hastaların % 20-30 kadarında görülen bir tablodur. Her iki form eozinofili ile birliktedir. AD te hafıza T hücreleri deri homing reseptörü kutanöz lenfosit-assosiye antijen (CLA) eksprese ederler ve T helper (Th) 2 sitokinler, interlökin (IL)-4, IL-5 ve IL-13 sentezlerler. Bunlardan IL-4 ve IL-13 plazma hücrelerinden IgE sentezini uyarır. Ayrıca vasküler endotel hücrelerden adhezyon moleküllerinin ekspresyonunu arttırarak eozinofil infiltrasyonunu kolaylaştırırlar. IL-5 eozinofil üretiminde, aktivasyonunda ve yaşam süresinin uzamasında etkilidir. Ayrıca CLA + T hücreleri oldukça düşük miktarda interferon (IFN) gamma üretirler. IFN gamma bir T h1 tipi sitokin olup, Th 2 tipi yanıtın baskılanmasında etkilidir. Non-AD te IL-4 ve IL-13 sekresyonu Atopik Dermatitten daha düşüktür.

    Sağlıklı kişilerle karşılaştırıldığında AD li olgularda akut lezyonlu deride ve sağlam görünen lezyonsuz deri bölgelerinde IL-4 ve IL-13 eksprese eden hücrelerde artış gösterilmiştir. Akut AD te IFN gamma ve IL 12 ekspresyonu azdır. Kronik AD te deri lezyonlarında pek çok hücrede IL-5, GM-CSF , IL-12 ve IFN gamma ekspresyonu artmıştır. Kronik AD deri lezyonlarında eozinofillerde, imflamatuvar dendritik epidermal hücrelerde ve makrofajlarda IL-12 nin artmış ekpresyonu kronik AD te Th1 cevabı başlatmada önemli rol oynamaktadır. Kronik AD te Th 1 hücrelerin inflamatuvar etkiyi potansiyalize ettiği düşünülmektedir. Kronik lezyonlardaki persistan deri inflamasyonu, derideki yükselmiş IL-5 ve GM-CSF ekspresyonu ile ilişkili olabilir ve bu durum eozinofillerin, monosit makrofajların ve langerhans hücrelerinin yaşam sürelerini uzatır.

    Atopik Dermatitte te akut deri lezyonları spongiosis ile karakterize olup epidermiste belirgin intraselüler ödem vardır. Akut lezyonlarda belirgin perivenüler T hücre infiltrasyonu mevcut olup ayrıca bir miktar monosit makrofaj bulunmaktadır. Mast hücre sayısı normaldir ancak değişik oranlarda mediatör boşaltmış hücreler bulunmaktadır. Kronik likenifiye lezyonlar ise belirgin hiperkeratoz ve minimal spongiosis gösterirler. Etkilenmiş deride Th 2 sitokinler keratinosit apoptozisini arttırırlar. Mast hücre sayısı ve eozinofil sayısı artmıştır. Eozinofiller çeşitli sitokin ve mediatörler sekrete ederek alerjik inflamasyona ve reaktif oksijen ürünleri ve toksik proteinler serbestleyerek doku hasarına katkıda bulunurlar.

    Prof.Dr.Nihat Sapan