Kategori: Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları

  • Alerji tedavisi; kime; ne zaman?

    Allerjik hastalıklar giderek daha fazla görülüyor. Bunların bir kısmı, daha önce de vardı; ama tanımlanamıyordu. Bir kısmı ise gerçekten var olan artışa bağlı. Artık yaklaşık her 3 kişiden biri alerjik. Öyle veya böyle. Bu bir alerjik nezle, olabilir, astım olabilir, egzema olabilir, kurdeşen (ürtiker) olabilir.

    Bazı hastalıklar vardır; adını duymak bile insanı ürpertir ve olmaması için dua edilir. Hiç kimse çocuğunda kalp hastalığı, böbrek hastalığı olsun istemez. Ancak alerjiye gelince iş biraz değişiyor. Çok rahatlıkla kabul edilen bir hastalık. Belki fazla ciddiye alınmıyor, belki hayatı tehdit etmediği için daha rahat kabulleniliyor. Bir de iyileşme şansı ve umudu olması önemli bir artı puan. Aslında hepsinden önemlisi; devamlı öksürün aksıran veya kaşınan , ama bir türlü bunun nedeni açıklanamayan bir çocuğun nihayet hastalığın adının konmuş olması aileye büyük bir rahatlık veriyor. Düşmanının ne olduğunu bilmek, ona karşı daha aktif ve etkili bir savunma yapmanızı sağlıyor. .. Ama acaba gerçek böyle mi?

    Günümüzde allerji teşhisi maalesef çok çabuk koyulmakta. Komşuların, tanıdıkların koydukları teşhis ve tedaviyi bir yana bırakalım; doktorlar arasında da allerji teşhisi koymak abartılmış durumda. Tekrarlayan öksürük varsa; adı hemen astım oluyor. Bundan daha da kötüsü; inek sütü alerjisi konusunda. Maalesef her kusan, kakasını biraz yumuşak veya sık yapan, ya da tam tersine kabızlığı olan, gazı olan, ağlayan bebek hemen süt alerjisi tanısı alıyor. Hemen anneye ve bebeğe sıkı yasaklar uygulanıyor, annenin hayat kalitesi çok düşüyor. Çoğu zaman annenin sütü kesiliyor veya azalıyor. Süt alerjisi tanısı, bazen bu belirtilerle konuyor; bazen de yapılan bir kan tetkiki ile.

    Üzerinde konuşmamız gereken en önemli konu; laboratuvar tetkiklerinin değil, hastanın tedavisidir. Her çocuk öksürür, ateşlenir veya hastalanır. Hele okula veya kreşe başlanan yıl, bu hastalıklar çok daha fazla ve şiddetli olabilir. Çocuk yeni bir çevreye girdi, yeni mikroplarla tanışacak, onlara karşı tepki oluşturacak. Bunu da dışarıya hastalık olarak yansıtacak. Önemli olan; ne erken ne geç kalmadan zamanında ve doğru tedavi uygulanmasıdır. Ne yazık ki anneler evhama kapılarak doktor üzerinde de baskı oluşturuyor; bazen doktor pek niyetli olmasa da annenin tavrı karşısında istenmeyen gelişme riski olmasın diye ilaç önerebiliyor. Bronşiolit denen ve hemen her çocuğun mutlaka geçirdiği basit bir viral hastalık vardır. Hırıltı, öksürük, bazen daralmaya yol açar. Bu çocuklara hemen astım tanısı koyup piyasada var olan bütün allerji ilaçlarını vermek doğru değildir. Bronşiolit, kendiliğinden geçer. Çok çok nefesi ve öksürüğü rahatlatacak basit destek tedavileri yeterlidir. “IgE si yüksek” diye ilaç kullanan pek çok çocuk var. Tek başına veya tesadüfen saptanan bir IgE yüksekliği, bu çocuğun alerjisi vardır dedirtmez ve tedavi gerektirmez. Hastayı değerlendirirken gerekirse yardımcı amaçla kullanılabilir.

    Çocuk mamasını yiyor, sütünü içiyor, sorun yok. Ama tesadüfen bakılan kandaki süt alerjisi değeri sınırın biraz üstünde saptanınca hemen süt ve ürünlerinin kesilmesini gerektirmez. Ya da basit bir üst solunum yolu enfeksiyonunun buna bağlanması gerekmez. Süte özel allerji testi yapılıp bozuk sonuç da çıkmış olabilir. Artık aileler de bu rakamları görüyor, yorumluyor. Örneğin; inek sütü için laboratuarın verdiği sınır değer 0.35 oluyor, bebeğin test sonucu 0.80 çıkıyor. Hemen süt ve ürünleri yasaklaması başlıyor. Bu doğru değil. Bazen 0.80 allerjiyi gösterebilir, ama bazen 15 bile olsa allerji olmayabilir. Ya da tam tersi; allerji düzeyi 0.35’in altında olduğu halde, başka mekanizmalarla alerjiye neden olabilir. Onun için tekrar edecek olursak; genellemeler yapmadan, her çocuğa göre düşünüp karar vererek, sadece gerekli testleri yapıp doğru yorumlayarak ve doğru tedavi yaklaşımı ile gitmek gerekir.

    Bezinde, kakada hafif bir kan şüphesi olunca da yine abartılmış tepki gösterip hemen sütünü ve mamasını kesip özel diyetlere başlamak gerekmez. Bakalım bu olay tekrarlayıcı mı, giderek artıyor mu, gıdalarla ilişkisi var mı?. Basit bir “anal fissür” yani popoda çatlak bile buna yol açmış olabilir. Çok küçük bebekler, bazen anne meme başındaki çatlaktan sızan kanı yutar; sindirimi yetersiz olup da kakada kan gibi görününce de hemen yanlı olarak süt alerjisi tanısı alabilir.

    Bir diğer önemli konu; alerjik hastalık tanısını almış olan çocukların uzun süreli takip ve tedavilerinde yaşanıyor. Örneğin astım; bazen aylarca, bazen yıllarca tedavi gerektirir. Tedavide; başta sigara dumanı olmak üzere çevresel olumsuz etkenlerden ve saptanan alerjenlerden sakınma, ilaç tedavisi, gerekenlerde aşı tedavisi şeklinde bir yol izlenmektedir. İlaç tedavisinde duruma göre değişiklikler yapılır. Ne fazla, ne az; tam yeteri kadar. Çocuğun ne zaman ne ilaca ihtiyacı olduğunu, uzun süreli izleyen hekim ayarlar. Çünkü uzun dönemde hafif astımdır; bazen hiç, bazen bir adet koruyucu ilaçla izlenir. Durum ağırlaşır; ilaç artırılır, sonra geri azaltılır. Bunun bir plan ve düzenli kontrole göre yapılması gerekir. Yoksa olay tamamen karışır.

    Astımlı çocuklar, enfeksiyonlara yakalanma konusunda astımı olmayanlara göre daha hassastır. Daha sık hastalanır. Çünkü solunum yolu zaten enfeksiyonlara açık, hazır durumda. İşte herhangi bir enfeksiyon ı olduğunda, bunun erken tanı alıp ilerlemeden tedavi edilmesi önemlidir. Çünkü enfeksiyonlar, astımın daha kötüleşmesine yardımcı olur.

    Ateş, genellikle geceleri artar. Bu nedenle de acile başvurular sıktır. Ya da özellikle büyük kentlerde mesafeler, trafik sorunu, işyerinden izin alma zorluğu, randevu alamama vs. nedenlerle çocuğu izleyen allerji hekimi değil de daha önce görmeyen bir çocuk hekimi, acil hekimi görebiliyor. Burada yapılması gereken, o anki problemi değerlendirip onun tedavisini yapmaktır. Oysa bir allerji lafı ortaya atıldığında, o hekim kendi bilgi ve değerlendirmesi doğrultusunda hemen piyasada ne kadar allerji ilacı varsa ekliyor. Ya da kullandığı ve kullanması gereken ilaçları kesip başka ilaçlara geçiyor. Zaten sorunu olan anne, daha iyi bir çözüm sanarak tedaviyi değiştiriyor. Kontrolüne geldiği zaman çocuğun bambaşka bir tedavi aldığı, tamamen farklı bir şekle dönüştüğü görülüyor. Oysa bunu bir epilepsi gibi, kalp hastalığı gibi düşünüp sık sık ve rastgele ilaç değiştirmemek, ezbere ilaç doz ayarı yapmamak gerekir. Tedavide kar zarar dengesi çok önemlidir. Bir çocuğa öyle bir astım ilacı verilebilir ki; bir defa bile öksürmez hale gelir. Aile rahat, çocuk rahat…… Ama işin aslı öyle değil. Bazen ilaçların faydası kadar zarar riski de var. Bu zarar yıllar sonra bile ortaya çıkabilir. Biz , allerji uzmanı olarak ilaçları ayarlarken güvenli ve bazen yavaş düzlemeyi tercih ediyoruz. Daima çocuk hekimi veya aile hekimi ile de işbirliği içinde paralel gitmeyi tercih ediyoruz. Tedavide esas devam ve uyumluluk gerektirir.

  • Alerji aşısı

    Allerjik hastalıklar, çoğu zaman uzun süreli tedavi gerektirir. Her zaman da kesin çözüme ulaşmayabilir. Çözüm şansını artırmak için en uygun tedavi yaklaşımının yapılması gerekir.

    Allerji tedavisinde olmazsa olmaz olan sakınmadır. Allerjiye yol açan tetikleyicilerden olabildiğince sakınmak gerekir. Örneğin; elmaya alerjiniz varsa, elma yemeyeceksiniz. Ama sakınma her zaman bu kadar kolay değildir. Örneğin; ev tozu akarlarından sakınmak çok zordur. Ama yine de bir miktar sakınmak mümkündür. Daha önceki yazılarımda bu konuya ayrıntılı değinmiştim.

    Tedavinin ikinci parçası; ilaç tedavisidir. Allerjik hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaçlar; bir kısmı koruyucu veya tedavi edici, bir kısmı rahatlatıcı ilaçlardır. Hastalığın cinsine, şiddetine göre en uygun ilaç grupları, en uygun dozlarda ayarlanarak kullanılır. Hastanın durumu da değişken olduğu için ilaçların belli aralıklarla düzenlenmesi gerekir. İlaç dozu artırılabilir, azaltılabilir, kesilebilir, yeni ilaç eklenebilir. Bütün bunlar, hastalığın derecesiyle orantılıdır. Bu nedenle de şikayet olmasa bile belli aralıklarla kontrole götürüp ilaç ayarlaması yapılması gerekir.

    Bir diğer tedavi de allerji aşısıdır. Hastalığın doğal seyrini iyileştirme, veya alerjik nezlenin astıma dönmesini önleme gibi etkileri vardır. Burada temel mekanizma; aynen çocukluk çağı kızamık, kabakulak gibi bulaşıcı hastalıklarında olduğu gibi; alerjen maddeyi vücuda tanıtım buna direnç elde etme amacını taşır. Aşı tedavisi her allerji hastasına uygulanmaz. Bunun da belli kuralları vardır.

    Mutlaka seçici olarak inhalan alerjisi olmalıdır. (Yani nefes yolu ile vücuda giren ve hastalığı tetikleyen ev tozu akarı ya da polen duyarlılığı olmalı). Çünkü bu alerjenlerden tamamen sakınarak korunmak mümkün değil. Hiç olmazsa nefesle vücuda giren maddelerin zarar vermesini önlemeli.

    Çocuk ideal olarak 6 yaş ve üstünde olmalı. Çok özel durumlarda daha aşağı yaşlarda da aşı düşünülebilir.

    Aşıya başlama kararını aile ile birlikte mutlaka ÇOCUK ALLERJİ UZMANI vermeli; aşı plan ve programını bu hekim yapmalı. Daha sonra yolunda giden, planı belli aşının uygulaması, çocuk hekiminin, aile hekiminin izleminde olabilir. Yine de en çok 6 ay aralarla çocuk allerji uzmanı hekim çocuğu ve aşıyı denetlemeli, kontrol etmeli.

    Aşı yapılan çocuk, allerji uzmanı hekimin gerekli gördüğü diğer allerji tedavisi ilaçlarını da düzenli kullanmalı. Aşı uygulama, saklama kurallarını iyi bilmeli; en ufak bir tereddütte yanlış bir şey yapmadan hemen allerji uzmanı hekimle temasa geçmelidir.

    Aşı ortalama 3-4 yıl süren bir tedavi sürecidir. Öyle sanıldığı gibi 1 doz aşı olsun, iyileşsin olmaz. Aşıya başlama kararı vermeden önce aşı ile ilgili her türlü soru, kullanımı ile ilgili her türlü bilgi alınmalı, hekimle uzun uzun değerlendirilmedir. Bu aşamada iğne mi yoksa dil altı damla aşısı mı yapılacağı da artı ve eksileri ile değerlendirilerek karar verilmelidir.

    Aşı yapmaya başlayınca hemen hastalığın silineceği beklenmemelidir. Aşının olumlu etkisi ancak 6 ayda başlar, 1 yılda maksimuma ulaşır. Zaten 1. Yılın sonunda aşıya rağmen bir şey değişmemişse, hekimle birlikte değerlendirilerek 4 yıla uzatmadan aşı kesilebilir. Çünkü aşının fayda etme oranı kişiden kişiye değişir. Hastalığı silip atacak diye bir garantisi de yoktur.

    Aşı; bütün alerjik hastalıklarda kullanılacak bir tedavi değildir. En etkili olduğu alerjik hastalıklar; arı sokması alerjisi, astım ve alerjik nezledir. Egzema (atopik dermatit) ve bazen besin alerjisi tedavisinde de kullanılabilir. Astım çok ağırsa, önce ilaçla tedavi başlanıp, uygun olduğunda aşı eklenir. Ama korunma önlemleri ve ilaç tedavisine de devam edilir.

  • Saman nezlesi mevsimi açıldı

    Baharın gelişi, saman nezlesi olarak bilinen alerjik riniti tetikliyor. Bütün dünyada en sık rastlanan alerjik hastalıklardan biri olan “Saman Nezlesi”, kontrol edilemediğinde ASTIM’a neden olabiliyor.

    “Alerjik Rinit”e dikkat çekmek ve önemine vurgu yapmak amacıyla, Amerika’da Nisan ayı “Alerjik Rinit Farkındalık Ayı” dır. Bu hastalık ülkemizde saman nezlesi olarak biliniyor ve kontrol edilmediğinde astıma varan sonuçlar doğuruyor. Adından da anlaşılacağı gibi alerjik rinit; toplumumuzdaki bir diğer adıyla saman nezlesi, burunda bulgular oluşturan bir hastalıktır. Solunan havada bulunan alerjenlere, burun mukozasının temas etmesiyle ortaya çıkar. Alerjik rinit bulguları alerjik olunan maddeye göre, sadece bazı mevsimlerde ortaya çıkabileceği gibi (ağaç, çayır çimen ve yabani ot alerjileri) yıl boyunca da sürebilir. Burun mukozasının sağlıklı olması, akciğerlere kaliteli ve temiz bir hava gitmesi için çok önemlidir. Alerjik rinitte burun içi etler şişer, burun havayı temizleme, ısıtma, filtre etme gibi fonksiyonlarını iyi yapamaz hale gelir. Burun; akciğer bronşlarıyla çok benzer yapıya sahiptir. Dolaylısıyla da burun ve akciğerler bir bütündür, aralarında kuvvetli bağlantılar vardır ve birbirlerini olumlu ve de olumsuz oldukça çok etkileyebilirler. Alerjik rinit kontrol edilemediğinde ortaya çıkan en önemli kompilakasyon, hastalığın aşağıya inmesiyle ortaya çıkan ASTIMDIR.

    Alerjik rinit belirtileri; burun akıntısı, kaşıntısı, tıkanıklığı, arka arkaya gelen hapşırma, kulaklarda tıkanıklık ve kaşıntı, boğaz ağrısı, boğazda kaşıntı, geniz akıntısı hissi, öksürük, baş ağrısı, gözlerde kaşıntı ve kızarıklık, işitme problemleri, ses kısıklığı ile kendini gösterir. Ailede alerjik rinit, astım, egzama, besin alerjisi olanların ve sigara dumanına maruz kalanlar risk altındadır. Bitkilerin erkek üreme hücresi olan polenler, rüzgâr yoluyla 500 km uzağa kadar uçuşabilirler ve ulaştıkları yerlerde döllenmeyi sağlayarak, bitkilerin çoğalmasına neden olurlar. Çayır, tahıl, ağaç ve yabani otlar en önemli polen kaynağıdır. Ağaç polenleri Şubat-Nisan aylarında, çayır polenleri Mayıs-Temmuz aylarında, yabani ot polenleri ise en çok Ağustos-Ekim ayları arasında yayılma gösterir. Gün içerisinde sabah saatlerinde polen düzeyi daha çok yoğunlaşır. Nemli ve rutubetli havalarda azalırken kuru ve güneşli havalarda polen düzeyi artar. Baharla birlikte sürekli hapşırma, burun akıntısı ve tıkanıklığı, geniz akıntısı, kuru öksürük, boğaz, burun ve kulakta şiddetli kaşıntı ya da gözlerde kaşıntı ve sulanma gibi belirtilerle kendini gösteren saman nezlesi ( Alerjik rinit ); önlem alınmazsa ileri ki dönemlerde yorgunluk, iştahsızlık, sinirlilik, baş ağrısı, sinüzit, orta kulak iltihabı, bronşit veya astım gibi hastalıklara dönüşebilir.

    Saman Nezlesinden Korunmak İçin Neler Yapılmalı?

    Her hastalıkta olduğu gibi alerjik rinit’te de en önemli tedavi doğru teşhistir. Geçmeyen veya sık sık burun problemi yaşayan çocukların mutlaka çocuk alerji uzmanı tarafından değerlendirilmesi, sebep olan alerjenin bulunması gerekir. Yapılması gerekenleri sıralarsak,

    Dokunan alerjenin bulunması,

    Organik ve sağlıklı beslenilmesi,

    Solunan havanın temiz olmasına dikkat edilmesi,

    Özellikle yatak odasının ev tozları, evcil hayvan ve küf mantarı alerjenlerinden uzaklaştırılması,

    Yatak, yorgan ve döşeğin yün ve tüy olmaması,

    Yatılan odanın sade ve boş olması,

    Polen mevsiminde havalandırma işlemlerinin saat 05.00 ile 10.00 arası yapılmaması,

    Polen mevsiminde açık havada çok bulunulmaması,

    Her gün aksam eve gelindiginde mutlaka duş alınması ve bütün kıyafetlerin değiştirilmesi,

    Dışarı çıkarken gözlük ve şapka takılması,

    Gün içinde dışarıda giyilmiş günlük kıyafetlerin yatak odasında bulundurulmaması,

    Korunmak her zaman için önemlidir ama yetmez, hastalığın yok olması için en etkili tedavi “Alerjik Aşı” dır. Alerji testinden sonra, doktor kontrolünde vücuda, gittikçe artan dozlarda yapılan aşı tedavisi, alerjik rinitin iyileşmesinde çok başarılı sonuçlar elde edilmesini sağlar.

  • Kardiyak ritim bozuklukları ve çarpıntı eğitimi

    Ritim bozukluğu nedir?

    Kalp atımlarının düzensiz olmasına ritim bozukluğu denir. Kalp atımlarının düzensizliği, kalp atımlarında yavaşlama veya hızlanma şeklinde ortaya çıkabilir. Bu farklı iki durumda, uygulanan tedavilerde değişmektedir.

    Ritim bozukluğunun sebebi nedir?

    Ritim bozukluklarına neden olan bir çok faktör vardır. Doğumsal kalp hastalıkları en önemli nedenlerden birisidir. Kalbinde yapısal herhangi bir bozukluğu olmayan çocuklarda da ritim bozuklukları görülebilir. Bu durum, kalbin çalışmasını sağlayan ileti sisteminin değişik bölgelerinde meydana gelen gecikmelere veya fazladan uyarılara bağlı olabilir. Tam olarak nedenlerinin belirlenmesi için bazı ileri tetkiklerin yapılması gereklidir.

    Ritim bozukluğunda ne gibi şikayetler olur?

    Kalp atımlarında hızlanma olursa (çarpıntı), halsizlik, terleme, huzursuzluk, sıkıntı hissi, karın ağrısı, kusma ve uzun süre devam eden durumlarda bayılma ortaya çıkabilir. Bebeklerde beslenme bozukluğu, huzursuzluk, terleme ve solunum bozukluğu görülebilir.
    Kalp atımlarında yavaşlama olduğunda ise, çabuk yorulma, halsizlik, ani bayılmalar, gece uykudan aniden uyanma ve bağırma şeklinde ortaya çıkan şikayetler görülebilir.

    Ritim bozukluğu nasıl anlaşılır?

    Hastanın nabzının sayılması ilk yapılması gereken işlemdir. Daha sonra bir sağlık merkezinde elektrokardiyografi (EKG) çekilmelidir. EKG ile ritim bozukluğunun tipi belirlenir. Hastanın eşlik eden yapısal kalp hastalığının olup olmadığının değerlendirilmesi için ekokardiyografi ile değerlendirilmesi gereklidir. Ayrıca gerekli vakalarda, 24 saat (veya 96 saate kadar uzatılabilir) holter ekg kaydı alınabilir. Yine bazı gerekli vakalarda event recorder ekg kayıtları alınabilir.

    Ritim bozukluğu nasıl tedavi edilir?

    Çarpıntı durumunda hastanın genel durumunda bir bozukluk yoksa, ilk olarak ilaç tedavisi uygulanır.
    Kalp atımlarında yavaşlama ile gelen hastalarda, hastanın kalp atımlarının sayısına göre ve genel durumuna göre tedavi planlanır. Genellikle hastalara pil takılması gerekir.

    Ritim bozukluğu tekrarlayabilir mi?
    İlaç tedavisi uygulamasına rağmen özellikle kalp hızlanması ile ortaya çıkan ritim bozuklukları tekrarlayabilir. Bu durumda ilaç dozları tekrar ayarlanabilir veya ilaç değişikliği yapılabilir.

    Ritim bozukluğu tamamen düzelebilir mi?
    Özellikle çarpıntıya yol açan bazı ritim bozuklukları kateter yöntemi kullanılarak uygulanan tedavi ile ortada kaldırılabilir.

    Çarpıntı sırasında ailenin veya hastanın dikkat etmesi veya yapması gereken uygulamalar nelerdir?

     Çay, kahve, koka kola, sigara, stres (gerilim) ve uykusuzluktan kaçınılmalıdır.
     Çeşitli hastalıklar için kullanmak gerektiğinde doktor arkadaşlarımız uyarılmalı ve aşağıdaki ilaçları içeren preperatlar kullanılmamalıdır.
     Atropin, efedrin, adrenalin, noradrenalin, kafein, teofilin, fenotiyazin, trisiklik, antideprasanlar, halotan
     Ateş, heyecan, ve efor yokken çarpıntı varsa ve nabız sayısı dakikada 150’nin üstünde ise çarpıntı atağını geçirmek için sıra ile:
    Büyük çocukta:
    1. Derin derin nefes alıp ıkınılması,
    2. Soğuk-buzlu su ile yüz yıkama ve soğuk su içirilmesi,
    Küçük çocukta:
    1. Öğürtmeye ve kusturulmaya çalışılması,
    2. Yüze buz torbası ( naylon torbaya doldurulmuş buz) tatbik edilmesi,
    Yukardaki yaklaşımlar uygulanırken, zaman kaybetmeden, en yakın sağlık kuruluşuna başvurularak Uzun D2’li EKG çektirilmesi ve bulgulara göre doktor gözetiminde tedavi edilmesi, tedavide etkinlik sağlamazsa Çocuk Kardiyoloji ünitesi veya çocuk acil polikliniği ile irtibata geçilmesi gereklidir.

    Sağlıklı günler dileklerimizle

  • Çocuklarda doğru beslenme nasıl olmalıdır

    Son yıllarda özellikle abur cubur diye tarif edilen gıdaların tuketilmesinde artma ile birlikte çocukların beslenme düzeni ve aillerin kafasında doğru beslenme nasıl olmalıdıra dair sorular artmaya başladı. Çocuklarımızın okul döneminde yaşadıkları yoğun tempo ve çalışma düzeni beraberinde beslenme sorunlarını da getirebilir. Okul çağında kazanılan beslenme alışkanlıkları yetişkinlik dönemindeki beslenme alışkanlıklarını da etkiler. Bu nedenle ebeveynlerin, çocuklarının bu dönemde doğru beslenme alışkanlıkları edinmesine yardımcı olmaları gerekmektedir.

    Kahvaltı yapan çocuklarda başarı oranı daha yüksektir

    Çocukların beslenmesinde kahvaltının büyük önemi vardır. Yapılan araştırmalar kahvaltı eden çocukların başarı ve dikkatinin çok yüksek olduğunu göstermiştir. Bu nedenle aileler çocuklarda kahvaltının alışkanlık haline getirilmesine gayret etmelidir. Kahvaltı zengin ve dengeli besinlerden oluşmalıdır. Kahvaltı menüsünde peynir, yumurta, zeytin, reçel, bal, pekmez, ekmek, süt veya meyve suyu bulunabilir, tercihen de süt ile beraber mısır gevreği de tüketilebilir.

    Çocuklar 3‐4 saatte bir ara öğün tüketmelidir

    Yemek ve besinlerin çocuklar için ödül veya ceza yöntemi olarak kullanılması ebeveynlerin en sık yaptığı hatalardandır. Çocuklara özellikle “Bunu yaparsan seni hamburger yemeğe götüreceği.” gibi sözler söylenmemelidir. Çocuğa besinleri neden yemesi gerektiği anlatılmalı ve beslenme konusunda istikrarlı davranılmalıdır. Ebeveynler, hemfikir olarak ve istikrarlı bir şekilde çocuğa beslenme eğitimi vermelidirler.

    Çocuk düzenli spor yapmaya teşvik edilmelidir

    Bilgisayar ve televizyon başında çok vakit geçiren çocuklarda hareket azalmaktadır. Özellikle kilo almaya eğilimli çocuklarda obezite riski artmaktadır. Bu yüzden çocuğun hem sağlıklı vücut gelişimi için hem de enerji harcamasının artması için düzenli, yaşına uygun spor dalına eğilimi sağlanmalı ve çocuk düzenli spor yapmaya
    teşvik edilmelidir.

    Her besin grubundan düzenli tüketilmelidir

    Ana yemeklerde her besin grubunun düzenli tüketimi sağlanmalıdır. Süt ve yoğurt protein, yağ asitleri, kalsiyum, fosfor, A vitamini ve B grubu vitaminleri içerir. Çocukların kemik ve diş gelişimi için günde iki üç porsiyon süt grubu ürünlerinden tüketmesi gerekmektedir. Öncelikle kas yapılarının gelişimi için protein, demir ve B grubu vitaminleri içeren kırmızı et, tavuk, balık, yumurta, peynir düzenli tüketilmelidir. Yüksek protein içeren kuru baklagiller ise haftada bir iki kez tüketilmelidir. Çocuklar iyi kaliteli protein kaynağı olan yumurtayı her gün tüketebilirler. Vücuda enerji veren karbonhidrat grubu ise (ekmek, makarna, bisküvi, pilav, patates v.b) çocuk gelişiminde büyük öneme sahiptir ve her öğünde çocuğun harcadığı enerji durumuna göre miktarı ayarlanarak tüketilmelidir.
    Dikkat edilecek nokta, hamur işi ve çok yağlı besinlerin çocukta kalp‐damar sağlığını olumsuz etkilediği ve obezite riskini arttırdığıdır.

    Çocuklara günde 5‐6 porsiyon sebze ve meyve yedirilmeli

    Vitamin ve posa deposu olan meyve ve sebzelerin günde 5‐6 porsiyon tüketimi sağlanmalıdır. Genellikle çocuklar sebze yemeyi sevmezler. Bu durumda sebzeyi daha sevilebilir hale getirmek, çocuğun tüketebileceği gibi sunmak önemlidir. Sebzeyi peynirle fırında hazırlamak veya böreğin içine koymak gibi çeşitli yöntemler geliştirilebilir.

    Sebzeyi reddeden çocuklar için ne yapmalı?

    Çocuklar gelişme döneminde bazı besinleri sevmiyor veya reddediyor olabilir. Bu besinler süt, yoğurt, sebze, kuru baklagiller, meyve çeşitleri gibi bir veya birkaç besin olabilir. Reddedilen besinlerden en sık rastladığımız ise sebzedir. Bir besini çocuğa zorla yedirmeye çalışmakla hiçbir şey elde edemeyiz. Tam tersi, çocuk zorlandığı için besine daha fazla tepki göstererek bunu hiç tüketmeyecektir. Bu konuda bizlerin de birçok hatası oluyor. Sebzeleri çocuğumuza sevdirmek için çeşitli yöntemleri ve dikkat etmemiz gereken durumları gözden geçirelim:
    Öncelikle çocuğunuzun her şeyi sevmek zorunda olmadığını kabul edin. Çok üstüne gitmeden az miktarda, farklı zamanlarda sebze yedirmeyi deneyin. İkinci adım ise sunumu değiştirmek.

    Çocuk beslenmesinde dikkat edilmesi gereken püf noktalar:

    Eve cips, çikolata, asitli içecekler, hazır meyve suları gibi besinleri almayın. Çocuğunuzu bu tip gıdalarla ev ortamında karşılaştırmayın. Israr ederse onunla oturup bu tip besinlerin bünyesine nasıl zarar verdiğini uygun bir dille anlatın ama sakın korkutmayın.
    + Sabah kahvaltısı günün en önemli öğünüdür. Yapılan araştırmalarda kahvaltı eden çocukların etmeyenlere göre başarı düzeylerinin, derse ilgilerinin daha yüksek olduğu ve bu çocukların daha kolay öğrendikleri görülmüştür.
    + Çocuğunuzu oyunlara ve harekete teşvik ediniz. Hatta siz de onunla birlikte hareket edin. Unutmayın çocuklar çoğunlukla anne‐babalarını örnek alırlar.
    + Çocuklara ara öğün alışkanlığı kazandırın. Bu öğünlerde meyve, sandviç, süt, sütlü tatlı, sebze çubukları gibi alternatifler sunun. Sevmediği bir besin grubu varsa bir diyetisyene danışın. Yerine ne verebileceğinizle ilgili size yardımcı olacaktır.
    + Asla diyet için zorlayıcı olmayın ve çocuğu listelere mahkûm etmeyin. Yavaş yavaş ve kademeli olarak alışkanlıklarını değiştirmeye çalışın.
    + Sağlıklı yemekleri birlikte yapmaya çalışın. İçinde emeğinin bulunduğu bir besini daha kolay ve severek yiyecektir.
    + Hazır yemek restoranlarında hamburgerin yanında patates, kola yerine ayran ve salata isteyin.
    + Hamurlu ve şerbetli tatlılar yerine meyve tatlıları veya sütlü tatlıları tercih etmesine özen gösterin.
    + Çocuğunuzu diğer çocuklarla kıyaslamayın, onun ihtiyacı kadar olan, yiyebileceği porsiyon miktarlarını ayarlayın.
    + Evde belirli saatlerde ayarlanmış sofra düzeni olmalı ve bu saatlere ev içerisindeki herkes uymalıdır.
    + Kola, çay yerine çocukların taze meyve suyu, süt, ayran, bitki çayları içmesini sağlayın.

  • Çocuklarda tuvalet eğitimi ve zamanı

    Tuvalet eğitimi nasıl verilir?

    “Tuvalet eğitimine çocuğun ve bakım veren kişinin hazır olduğu bir dönemde başlanması çok önemlidir. Hatalı bir zamanda ve hazırlıksız başlangıç, çocuğun bu aşamayı sorunsuzca atlatabilmesini engelleyebilir. Çocuk için tuvalet eğitimine hazır olmak demek; hem fizyolojik olarak kas gelişiminin tamamlanmış olması hem gelişimsel olarak kendini ifade becerilerinin kazanılmış olması hem de psikolojik olarak sağlıklı bir döneminde olması demektir.”
    Ebeveynler, çocuğun doğduğu andan başlayarak, her hareketini yorumlamaya çalışır. “Güldü”, “Beni tanıdı” gibi daha soyut ve bizim atfettiğimiz gelişmelerin yanı sıra bazı fiziksel, davranışsal ve ruhsal değişimler bebeğin gelişimini gösterir. Başını dik tutması, desteksiz oturması, ilk diş, yabancıları ayırt etmeye başlaması, ilk kelimeleri ve ilk adımları bir düzen içinde bebeğin gelişimini izlememizi sağlar. Çocuğun tuvalet eğitimi ile bezden kurtulması, hem çocuğun kendisi hem de çocuğa bakım veren kişiler için önemli bir gelişimsel aşamanın tamamlanmasıdır.
    Tuvalet eğitimine çocuğun ve bakım veren kişinin hazır olduğu bir dönemde başlanması çok önemlidir. Hatalı bir zamanda ve hazırlıksız başlangıç, çocuğun bu aşamayı sorunsuzca atlatabilmesini engelleyebilir. Çocuk için tuvalet eğitimine hazır olmak demek hem fizyolojik olarak kas gelişiminin tamamlanmış olması hem gelişimsel olarak kendini ifade becerilerinin kazanılmış olması hem de psikolojik olarak sağlıklı bir döneminde olması demektir.
    Tuvalet eğitimi annelerin adeta kabusudur. Ne zaman başlaması gerektiği, nasıl davranılması gerektiği konusunda kargaşa yaşanır. Tuvalet eğitimi için en uygun dönem18-24 aylar arasıdır. Daha erken dönemde başlamak ve aşırı baskı kurarak bir an önce çocuğun temiz kalmasını sağlamaya çalışmak, hem fizyolojik olarak yapamayacağı bir şeyi yapmasını istemek hem de ilerde gelişebilecek bazı ruhsal sorunların başlamasına neden olmak demektir. Benzer şekilde hiç eğitim vermemeye çalışmak, zamanı gelince kendi söyler diye bırakmak da hem çocuğun tuvalet eğitiminin gecikmesine hem de ruhsal açıdan sorunlara neden olur.
    Bazı çocuklar çiş kontrolünü, bazılarıysa kaka kontrolünü önce öğrenebilirler. Bu durum çocuktan çocuğa farklılık gösterir. Gün içinde tuvaletini kontrol edebilmek, gece kontrol edebilmekten daha önce tamamlanır. Tuvalet eğitiminin tamamlanma süresi çocuktan çocuğa değişir. Birçok kaynakta çocuğun çişini söylemesinin 5-5.5 yaşına kadar, kakasını söylemesinin 4 yaşına kadar süreceğini yazmakla birlikte, beklenti 3. yaşta eğitimin tamamlanması olmalıdır. 3 yaş toplumsallaşma ve kreşe başlama yaşıdır. Diğer çocukların yanında bezli olmak, çiş ve kaka kontrolünü sağlayamamak çocuğu rahatsız edecektir. Gece altını ıslatma daha uzun sürer ve 5 yaşına kadar devam edebilir. İnatlaşmadan, büyümeye başladığını kabullenebilir ve dönemin özelliklerini bilirsek yeni beceriler kazanan bebeğimizle onları paylaşarak eğlenebiliriz.

    Hazır olduğunu nasıl anlarız?
    · Yürüyebiliyorsa,
    · Basit emirleri yerine getirebiliyorsa,
    · İsteklerini kelimelerle konuşarak anlatabiliyorsa,
    · Kendi kendine basit giysileri çıkarabiliyorsa,
    · Genellikle gün içinde 2-3 saat kuru kalabiliyorsa,
    · Tuvalete çıktığı saatlerin bir rutini oluşmuşsa,
    · Altının ıslaklığından rahatsızlığını ifade eder hale gelmişse tuvalet eğitimine başlama zamanları gelmiş demektir.

    Bazı durumlar yaşı gelmesine karşın tuvalet eğitimini zorlaştırabilir. Bu belirtiler şu şekilde sıralanabilir:
    · Henüz çocuğun saydığımız belirtileri göstermiyor olması,
    · Devamlı kabızlık problemi yaşaması,
    · Son dönemde hayatında önemli bir değişiklik olması (yeni bakıcı, yeni kardeş, taşınma, ölüm vb.)
    · Tuvalet eğitimini verecek olan kişinin gergin, sinirli olması, yeterli zaman ayıramayacağını düşünmesi ve
    · Birden fazla kişinin farklı şekillerde çocuğa tuvalet eğitimi vermeye çalışıyor olması.

    Tuvalet eğitiminde anne-babanın rolü

    Herhangi bir sağlık problemi olmadığı sürece erişkin olup hala tuvalet alışkanlığını kazanamamış hiç kimse yoktur. Bu yüzden eğitimin nasıl verileceğine, çıkabilecek sorunlara yoğunlaşarak, eğitimi bir endişe nedeni, bir sorun gibi algılamamak gerekir. Unutulmamalıdır ki tuvalet eğitimi doğal sürecin bir parçasıdır. Bu nedenle çocuğun eğitim sürecindeki davranışlarına aşırı tepkiler vermemek gerekir. Tuvalet eğitiminin evin içindeki en önemli konu, çözülmesi gereken bir süreç şeklinde algılanması, eğitimi hem çocuk hem aile açısından zorlaştıracaktır. Sabır bu dönemin anahtar sözcüğüdür. Bir adım ileri, bir adım geri gidilmesi en sık rastlanan durumlardan biridir. Her defasında sabırla karşılamak ve öfkelenmeden tuvalet eğitimine devam etmek gerekir. Eğer çocuk aşırı tepkiler veriyor ve tuvaletini yapmayı kesinlikle reddediyorsa eğitim sürecine çocuk hazır olana kadar ara vermek, aşırı ısrarcı olup bu süreci inatlaşma ile geçirmemek son derece önemlidir.
    Tuvalet eğitimi sürecini, tamamıyla sizin kontrolünüzde ve sizin verdiğiniz eğitime göre tamamlanacak bir süreç gibi görmeniz sizi aşırı yük altında bırakır. Aslında bu süreç sizden çok çocuğunuzun kontrolündedir. Dolayısıyla bir ebeveynin görevi; sorumluluğu tamamıyla almak değil, çocuğuna mümkün olduğunca destek olmak, yüreklendirici davranmaktır. Bu süreç tam olarak siz hazır olduğunuzda değil, siz ve çocuğunuz hazır olduğunuzda tamamlanacaktır.
    · Tuvalet eğitimine başlamadan önce çocuğun tuvalete veya lazımlığına alışmış olması önemlidir. Her gün belirli aralıklarla tuvaleti olsun olması tuvalete ya da lazımlığa oturarak alıştırmalar yapmak alışkanlık edinmeyi kolaylaştırır.
    · Çocuğunuzu iyi gözlemlemeniz ve çişini ya da kakasını yaparken nasıl davrandığının farkında olmanız, onu uygun zamanlarda tuvalete yönlendirmeniz için uygun olacaktır. Örneğin yüzünün şekli değişebilir ya da yürürken bir anlığına durabilir. Bu tür durumlarda, onu tuvalete ya da lazımlığa yönlendirmek eğitimi başlatmak için işinize yarayacaktır.
    · Çocuklar tuvaletlerini birkaç dakikadan fazla tutamazlar, o nedenle tuvaletlerinin geldiğini söyledikten ya da siz fark ettikten sonra en hızlı şekilde tuvalete götürmek önemlidir.
    · Lazımlık çocuğun rahatlıkla ulaşabileceği bir yerde olmalıdır. Çocuk lazımlığına eğitim sürecinden önce kıyafetleriyle oturtturularak alışması sağlanabilir.
    · Sifon sesinden korkan, tuvaleti yalnızca pis bir yer olarak tanıyan çocukların eğitim süreçleri daha zor olmaktadır. O nedenle zaman zaman çocuğun sifonla oynamasına, tuvalete girmesine aşırı tepkiler vermemek gerekir.
    · Tuvalet eğitimine dar zamanlarda başlamamak önemlidir. Süresi çocuktan çocuğa değişmekle birlikte bu eğitimin tamamlanması zaman almaktadır.
    · Kız çocuklarının anneyi, erkek çocuklarının babayı model almaları, onları izleyebilmeleri süreci kolaylaştırmaktadır.
    · Çocuğun daha rahat hareket edebilmesi ve lazımlığa oturabilmesini kolaylaştırmak için mümkün olduğunca kendisinin çıkarabileceği türden kıyafetleri giydirmeye özen gösterilmelidir.
    · Tuvalet eğitimi verilmeye başlanıldığı zaman bez artık kullanılmamalıdır. Bez kullanmaya devam etmek eğitimi uzatacaktır. Genellikle anneler üşüyeceğini düşünerek, kış aylarında bez çıkarmaktan endişe duymaktadır. Ama çocuğun doğduğu zamana göre, yazın gelmesini beklemek gecikmeye neden olabilir. Her çocuk tuvalet eğitimi sürecinde ara sıra altına kaçırabilir. Bu durumda çocuğa kızılmamalı, ayıplanmamalı, cezalandırılmamalıdır.
    · Çocuğa sık sık tuvaleti olup olmadığını sormak yerine, belli aralıklarla tuvalete birlikte giderek kontrol etmek daha uygun olacaktır. Kakası için, her yemek öğününden sonra tuvalete oturtmak eğitimi kolaylaştırır. Ancak oturma süreleri uzun olursa, çocukla inatlaşma artar ve eğitim gecikir.
    · Tuvalet eğitimde en büyük ödül “aferin” dir. Tuvaletini artık bezine yapmıyor olmasını büyük ödüllerle, aşırı tepkilerle karşılamak zaman zaman altına kaçırdığında kızmak kadar yanlıştır. Alkışlamak, çok önemsemek, ödüller vaat etmek, tuvalet zamanını adeta bir tören haline getirmek eğitime ve sonraki sürece zarar verecektir.
    · Çocuk lazımlığa ya da tuvalete oturduğunda onun yanında kalıp, oyalanması sağlanabilir. Onu tek başına bırakıp gitmek, oturma süresini kısaltacağı için eğitimi güçleştirir.
    · Çocuğa “aferin” demek için tüm görevi yerine getirebilmesi beklenmemelidir. Örneğin tuvalete yetişememiş bile olsa tuvalete gitmiş ve pantolonunu çıkarmış olması da övülmelidir.
    · Çocuk tuvaletini yaptığında onu çişinden ya da kakasından tiksindirecek, yaptığı şeyden utanmasına yol açacak sözler söylenmemelidir (ay ne pis, koktu vb.)
    · Çocuğun tuvalet eğitimini kısa sürede tamamlayabilmesi ya da tamamlayamaması, hiçbir zaman çocuğun genel başarısı ya da başarısızlığı olarak yansıtılmamalıdır. Tuvalet eğitimi gelişimin doğal bir sürecidir.

  • Henoch – schöenlein purpurası (hsp)

    Çocukluk yaş grubunda en sık görülen vaskulit HSP denen vaskulitik hastalık olup sonbahar ve ilkbaharda görülme sıklığı artmaktadır. Bu yazıda kısaca hastalık hakkında soru cevap şeklinde bilgilendirme yapmayı amaçladım.

    HSP Nedir?

    Henoch-Shöenlein purpurasi (HSP), küçük kan damarlarinin (kapillerlerin) iltihabiyla giden bir hastaliktir. Bu iltihap, vaskülit olarak adlandirilir ve genellikle deri, bagirsak ve böbreklerdeki küçük kan damarlarini etkiler. Bu iltihaplanmis kan damarlari deri içine kanayarak purpura dedigimiz koyu kirmizi ya da mor renkteki döküntülere yol açabilir. Ayni zamanda ince bagirsaklar ya da böbrekler içine kanayip, diski ve idrarda kan çikmasina (hematüri) neden olabilir.
    Dr.Henoch ve Dr.Schoenlein hastaligi yüz yildan uzun bir zaman önce ayri ayri tanimlamislardir.

    Ne kadar sıktır?

    HSP çocukluk çaginin sik görülen bir hastaligi olmamakla birlikte, 5 ila 15 yas arasi çocuklarda en sik görülen sistemik vaskülittir. Erkek çocuklarda kizlara oranla daha siktir (2:1). Hastaligin tercih ettigi bir etnik gurup ya da cografik dagilim söz konusu degildir. Avrupa ya da kuzey yarikürede görülen olgularin büyük çogunlugu kisin ortaya çikar fakat sonbahar ve ilkbaharda da bazi olgular görülebilmektedir.

    Hastalığın nedenleri nelerdir?

    HSP’nin nedenini bilinmemektedir. Mikroplarin (virüs ve bakteriler gibi) hastalik için önemli bir tetikleyici faktör oldugu düsünülmektedir, çünkü siklikla bir üst solunum yolu enfeksiyonunu takiben ortaya çikar. Ne var ki HSP, ilaç alimi, böcek isirigi, soguga maruz kalma, kimyasal toksinler ve bazi besin allerjenlerinin alinmasindan sonra da ortaya çikabilmektedir. Bu nedenlerden dolayi, önceleri HSP’nin bütün bu ajanlara karsi bir allerjik reaksiyon oldugu düsünülerek ‘allerjik purpura’ terimi kullanilmaktaydi. Bazi ülkelerde, eklemler ve kaslarla ilgili belirtilerinden dolayi ‘romatoid purpura’ olarak da adlandirilmaktadir. HSP lezyonlarinda görülen, immünglobülin A gibi bazi spesifik ürünlerin birikimi, anormal bir immün sistem yanitinin deri, eklem, gastrointestinal sistem, böbrekler ve ender olarak santral sinir sistemindeki küçük kan damarlarina saldirdigini ve hastaliga neden oldugunu desteklemektedir.

    Kalıtımsal mı? Bulaşıcı mı? Önlenebilir mi?

    HSP kalitimsal bir hastalik degildir. Bulasici degildir ve önlenemez.

    Esas belirtileri nelerdir?

    En sik belirtisi, bütün HSP hastalarinda görülen karakteristik deri döküntüsüdür. Döküntüler genellikle küçük, kirmizi, toplu igne basi gibi, deriden hafif kabarik, bazen de kurdesen tarzindadir. Döküntü giderek mor bir renk alir. Bu döküntülere “ele gelen purpura” ismi verilir. Purpura genellikle alt ekstremiteler ve kalçada görülmekle beraber vücudun diger bölgelerinde de (kollar ve gövde) ortaya çikabilir.

    Hastalarin büyük çogunlugunda (%65) , dizler, ayak bilegi, el bilegi, dirsek ve parmaklarda, agrili eklem (artralji ) ya da hareketi kisitlanmis agrili ve siskin eklem (artrit) bulgusuna rastlanir. Artralji ve/veya artrit , eklem civarinda ya da yakininda yumusak doku sisligi ve hassasiyetiyle birlikte görülür. Ellerde, ayaklarda, alinda ve skrotumda (erbezlerini örten kese) yumusak doku sisligi, özellikle küçük çocuklarda hastaligin erken evrelerinde ortaya çikabilir. Eklem bulgulari geçicidir ve birkaç gün içinde kaybolur.

    Bagirsak damarlari iltihaplandigi zaman , hastalarin %60’indan fazlasinda göbek çevresinde araliklarla ortaya çikan karin agrisi görülür ve bazen buna hafif ya da siddetli sindirim kanali kanamasi (hemoraji) eslik edebilir. Ender olarak, bagirsak tikanikligina yol açarak cerrahi gerektirebilecek, intüssasepsiyon dedigimiz, karin içinde bagirsak katlanmasi durumu ortaya çikabilir.

    Böbrek damarlari iltihaplandiginda, %20-35 hastada kanama yapabilir ve hafiften siddetliye kadar degisen derecelerde hematüri ve proteinüri (idrarda protein varligi) gözlenebilir. Genellikle böbrek problemleri ciddi degildir. Ender olgularda böbrek hastaligi aylarca ya da yillarca sürebilir ve böbrek yetersizligine dönüsebilir (% 1-5). Bu gibi olgularda bir nefroloji uzmanina (böbrek uzmani) danisilmasi ve hastanin doktoruyla isbirligi yapmasi gereklidir.

    Yukarida tanimlanmis olan belirtiler genellikle 4-6 hafta sürer. Ender olarak cilt döküntülerinin ortaya çikmasindan birkaç gün önce görülebilirler. Ayni anda ya da birbirini takip edecek sekilde ortaya çikabilirler. Nöbetler, beyin ya da akciger kanamalari ve testislerde sisme gibi, bu organlardaki damarlarin iltihaplanmasina bagli olan belirtiler ender olarak görülebilir.

    Hastalık her çocukta aynı mıdır?

    Hastalik asagi yukari her çocukta ayni olmakla birlikte, deri ve organ tutulumlarinin süresi ve siddeti hastadan hastaya çok degisiklik gösterir. HSP, bir tek atak seklinde olabilir ya da bes- alti kez tekrarlayan nükslerle seyredebilir.

    Çocuklarda görülen hastalık erişkinlerdeki hastalıktan farklı mıdır?

    Çocuklardaki hastalik eriskinlerdeki hastaliktan farkli degildir fakat eriskinlerde hastalik daha seyrektir.

    Nasıl tanı konur?

    HSP tanisi esas olarak, siklikla alt ekstremiteler ve kalçayla sinirli olan klasik purpurik döküntüye ve klinige dayali olarak konur. Karin agrisi, eklem tutulumu ve hematürinin eslik edip etmemesi tani koydurucu degildir. Benzer tabloya yol açan diger hastaliklar dislanmalidir.

    Hangi laboratuar testleri yararlıdır?

    HSP tanisini koyduran spesifik bir test yoktur. Eritrosit sedimentasyon hizi ya da C- reaktif protein (sistemik iltihabin bir ölçütü) normal ya da yükselmis olabilir. Ince bagirsaklardaki kanamaya bagli olark diskida gizli kan pozitif olabilir. Hastaligin seyri sirasinda böbrek tutulumunu saptamak amaciyla idrar analizi yapilmalidir. Düsük dereceli hematüri sik görülür ve zamanla düzelir.

    Eger böbrek tutulumu agirsa (böbrek yetersizligi ve agir proteinüri) böbrek biyopsisi gereklidir.

    Tedavi edilebilir mi?

    Çogu HSP hastasi herhangi bir ilaca ihtiyaç duymadan iyilesir.

    Tedavi genellikle, eklem sikayetleri belirgin oldugunda, parasetamol ya da ibuprofen ve naproksen gibi basit analjeziklerin (agri kesici) kullanilmasiyla yapilan destekleyici bir tedavidir. Steroidlerin (prednizon) kullanilmasi agir gastrointestinal belirti ve kanamlari olan hastalarda ve diger organlardan (ör:testis) siddetli yakinmalari olan ender olgularda uygundur. Böbrek hastaligi agirsa böbrek biyopsisi yapilmalidir ve eger gerekirse immünbaskilayici ilaçlar ve steroidleri içeren bir tedavi baslatilir.

    İlaç tedavisinin yan etkileri nelerdir?

    Çogu olguda oldugu gibi ilaç tedavisi gereksizse ya da kisa süreli kullaniliyorsa hiçbir ciddi yan etki beklenmez. Prednizon ve immünbaskilayici ilaçlarin uzun süre kullanilmasini gerektiren, agir böbrek hastaligi ile giden ender olgularda ilaç yan etkileri problem olabilir (bkz. Tedavi bölümü).

    Hastalık ne kadar sürer?

    Hastaligin toplam süresi yaklasik 4-6 haftadir. Çocuklarin yarisinda alti haftalik periyod içinde birincisinden daha kisa ve daha hafif olan en az bir nüks görülür. Nüksler nadiren uzun sürer. Hastalarin büyük çogunlug tamamen iyilesir.

    Ne çeşit kontrol muayeneleri gereklidir?

    Hastalik süresince ve iyilestikten sonra böbrek problemlerinin saptanabilmesi için 6-7 kez idrar örnegi alinip incelenmelidir; öyle ki, bazi olgularda böbrek tutulumu hastaligin baslangicindan haftalarca sonra ortaya çikabilir.

    Hastalığın uzun süreli sonuçları nelerdir?

    Çogu çocukta hastalik kendi kendini sinirlar ve uzun vadede problemlere yol açmaz. Hastalarin küçük bir yüzdesinde kalici ya da agir böbrek hastaligi gözlenir ve olasi böbrek yetersizligi ile sonuçlanan ilerleyici seyir görülebilir.

    Okula/Spora devam edebilir mi?

    Akut hastalik süresince fiziksel aktivite genellikle kisitlanmistir, fakat çocuk iyilestikten sonra tekrar okula gidebilir ve normal hayatini sürdürebilir. Asilar da ertelenmeli ve kaçirilan asinin zamani çocugun doktoru tarafindan belirlenmelidir.

  • Doğuştan kalıtsal (genetik) böbrek hastalıkları

    Birbirinden farklı çok sayıda hastalık böbrek yetersizliğine yol açabilir. Bu hastalıkların başında diyabet (şeker hastalığı), yüksek tansiyon ve nefrit gelir. Bunlardan hiçbiri kesin olarak anneden ya da babadan çocuklara geçen hastalıklar değildir. Ancak, bazı ailelerde daha sık olarak rastlanabilirler. Fakat bazı böbrek hastalıkları kalıtsaldır, yani anne veya babadan doğrudan çocuğuna geçebilir. Böyle kalıtsal bir böbrek hastalığı nedeni ile böbrek yetersizliği gelişmiş olan hastaların çocuklarında da aynı hastalığın görülme ihtimali yüksektir.

    Hangi kalıtsal böbrek hastalıkları, hasta kişilerin çocuklarında görülür?

    En sık rastlanılan kalıtsal böbrek hastalığı erişkin tipi polikistik böbrek hastalığıdır. Bunun dışında medüller kistik hastalık/nefronofitizi, Alport sendromu ve çok nadir görülen ailevi gut hastalığı hasta kişilerin çocuklarında da ortaya çıkarak böbrek yetersizliğine neden olabilir. Bu hastalıklar hasta kişilerin tüm çocuklarında mutlaka görülmezler. Herbir çocuk için hastalığa yakalanma riski kabaca yüzde 50’dir. Yani anne veya babası hasta olan iki çocuktan birinde bu hastalık görülebilir. Böyle geçiş gösteren hastalıklara tıp dilinde “otosomal dominant geçişli hastalıklar”denir.

    Çocukların hasta olduğu nasıl anlaşılır?

    Yukarıda adlarını saydığımız kalıtsal böbrek hastalıklarının ilk belirtileri, muayene ve laboratuar bulguları birbirinden farklıdır. Erişkin tipi polikistik böbrek hastalığında böbrekte çok sayıda kistler oluşur ve bu kistler sağlam böbrek dokusunun yerini alarak böbrek yetersizliğine yol açar. Bu hastalığın ilk bulgusu ultrasonografide böbrek kistlerinin görülmesidir. Hasta bireylerde bu kistler çoğu defa çocukluk döneminde, en geç olarak 20-25 yaşında ortaya çıkar. Polikistik böbrek hastalığı olan bir kişinin çocuğu 25 yaşına geldiği halde ultrasonografide böbrek kistleri görülmüyorsa hasta olmadığı kabul edilir.

    Medüller kistik hastalık/nefronoftizi hastalığında da böbrekte küçük kistler vardır. Hastalığın ilk belirtileri çok su içip çok idrara çıkma ya da kansızlık olabilir. Ultrasonografide de bazı bulgular saptanabilir. Alport sendromunun ilk belirtileri nefrit hastalığına benzer. İlk olarak mikroskopta görülen ya da çıplak gözle fark edilen idrar kanaması ortaya çıkar. Kanamanın yanı sıra idrar tahlilinde albumin de bulunabilir.

    Ana-baba hasta olmadığı halde çocuklarına böbrek hastalığı taşıyabilirler mi?

    Evet. Bazen anne-baba kendileri hasta olmadıkları halde çocuklarında kalıtsal böbrek hastalıkları ortaya çıkabilir. Bu duruma akraba evliliklerinde sık olarak rastlanır. Hem anne, hem de baba hastalık genlerini taşıdıkları halde kendileri sağlıklıdır. Ancak anne ve babadan geçen hastalık genleri çocukta birleşince, erken yaşlarda başlayan ciddi hastalık tablosu ortaya çıkar. Bu şekilde geçiş gösteren hastalıklara “otosomal resessif geçişli hastalıklar” adı verilir. Bu hastalıklar taşıyıcı olan çiftlerin tüm çocuklarında mutlaka görülmez. Her çocuk için hastalığa yakalanma ihtimali yüzde 25‘dir; yani her dört çocuktan birinde hastalık görülür. Böbrek yetersizliğine yol açan otosomal resessif böbrek hastalıklarının en önemli örnekleri doğumsal nefrotik sendrom (hayatın ilk aylarında idrarla protein kaybı ve vücutta şişliklerle seyreden bir hastalık), sistinoz (böbreklere bazı maddelerin çökmesi sonucunda böbrek işlevlerini bozan bir hastalık), oksaloz (böbreklerde taş birikimine yol açan bir hastalık) ve çocuk tipi polikistik böbrek hastalığı ile medüller kistik hastalık/nefronoftizi hastalığının bazı tipleridir.

    Çocuklarımızı kalıtsal böbrek hastalıklarından koruyabilir miyiz?

    Otosomal resessif geçişli hastalıkların önüne geçilmesinin en kolay ve etkili yolu akraba evliliklerinden kaçınmaktır. Bu hastalıkların bazıları anne karnında da tanınabilir ve doktor kararı ile gebeliğin sonlandırılması düşünülebilir. Otosomal resesif geçişli hastalıklar ise hastalığı bilinen kişilerin çocuklarında çocukluk çağından itibaren araştırılmalıdır. Daha henüz böbrek yetersizliği gelişmeden tanı konulursa, tedavi ile böbrek yetersizliğinin ortaya çıkması geciktirilebilir.

    Doğuştan böbrek hastalıklarını şu başlıklar altında toplamak olasıdır:

    Böbrek disgenezisi

    Agenezis/Aplazi

    Displazi

    Hipoplazi

    Şekil ve pozisyon anormallikleri

    Kistik böbrek hastalıkları

    Sendromlarla birliktelik gösteren anormallikler

    1. Böbrek Disgenezisi

    a. Renal Agenezis

    Renal agenezis, bilateral olursa yaşamla bağdaşmaz. Doğumdan hemen sonra pulmoner hipoplazi nedeniyle ölüm ortaya çıkar. Bu antiteye Potter Sendromu denilir. Prenatal ultrasonografide (US) oligohidroamnios, mesane ve böbreklerin görülmemesi sözkonusu ise bilateral renal agenezisten kuşkulanılmalıdır. Neonatal renal yetmezliğin diğer sık sebepleri

    Unilateral renal agenezisin, diabetik anne çocuklarında ve zencilerde daha sık görüldüğü saptanmıştır .

    Herediter renal adisplazi, renal agenezis, renal displazi, multikistik böbrek veya kombinasyonlarını tanımlamak için kullanılan bir terimdir. Birlikte anorektal, kardiyovasküler ve iskelet anormallikleri görülebilir.

    Unilateral renal agenezis, genellikle diğer doğumsal anormalliklerin ve değişik üriner sistem semptomlarının araştırılması sırasında saptanır. Karşı taraftaki böbrekte kompanzatuar hipertrofi vardır. %15 oranında karşı tarafta VUR vardır.

    Bazı hastalar ise hipoplastik böbrek veya multikistik displastik böbrek ile doğup, komplet kist regresyonu gösterebilirler. Böbrek yokluğu US ile belirlenmişse, ekskretuar urogram veya renal sintigrafi yapılması önerilir. Çünkü bu tür olguların bir kısmında “ektopik böbrek” bulunabilir. Eğer karşı taraftaki böbrek normal ise renal işlevler uzun süre normal kalır .

    b. Renal Displazi

    Diplazi terimi, histopatolojik olarak, fokal, diffüz veya segmental olarak düzenlenmiş primitif yapıları, anormal metanefrik farklılaşmadan kaynaklanan durumları yansıtır. Renal olmayan elemanlar, örneğin kıkırdak bunların içeriğinde bulunabilir. Eğer böbreğin tamamı displastik veya kistlerle dolu ise “multikistik displastik böbrek” denilir.. Multikistik böbrek’te fonksiyonu olmayan kistler böbreği kaplar. Böbrek büyüklüğü oldukça değişkendir. İnsidens 1/2000’dir. Klinisyenler hatalı olarak multikistik böbrek ile polikistik böbreği eşanlamlı olarak kullanabilirler. Polikistik böbrek hastalığı (PKB) genetik bir bozukluktur ve her iki böbreği de etkiler. Multikistik böbrek hastalığı ise genellikle tek taraflıdır ve kalıtsal değildir. Multikistik displastik böbrek, yenidoğanlarda karındaki kitlenin en önemli sebeplerinden biridir. Olguların çoğu rastlantı sonucu prenatal US’da belirlenir. Karşı böbrekte VUR %15 ve hidronefroz %5-10 oranında saptanır.

    Bu olgularda renin aracılıklı hipertansiyon ve Wilms tümorü gelişebilir. Bu tip potansiyel problemler yüzünden yıllık izlem önerilir. Eğer abdominal kitle varsa, kistler büyüyorsa, stromal çekirdeğin büyüklüğü artıyorsa ve hipertansiyon gelişiyorsa nefrektomi önerilir .

    c. Renal hipoplazi

    Normalden az sayıda kaliks ve nefron olan küçük böbrek demektir. Eğer tek taraflı ise, başka bir üriner sistem probleminin değerlendirilmesi veya hipertansiyon izlemi sırasında ortaya çıkar. Bilateral renal hipoplazi, kronik böbrek yetmezliğinin manifestasyonudur. Öyküde poliüri ve polidipsi sıktır. İdrar analizi genellikle normaldir. Bilateral hipoplazinin nadir bir formu “oligomeganefronia”dır. Nefron sayısı belirgin azalmış ancak bunlarda belirgin hipertrofi mevcuttur.

    Ask-Upmark böbreği (segmental hipoplazi) de normalden küçük böbrekler vardır. Genellikle. Hastaların çoğunda on yaş civarında ciddi hipertansiyon ortaya çıkar. Nefrektomi hipertansiyonu kontrol altına alabilir .

    2. Şekil ve pozisyon anormallikleri

    Gelişim süreci boyunca böbrekler normal olarak renal pelvisten yukarıya doğru hareket ederek, normal pozisyonda kaburgaların arkasına ulaşırlar. Eğer normal yukarıya çıkma fonksiyonu ve rotasyon tamamlanmazsa, renal ektopi ve nonrotasyon ortaya çıkar.

    Ektopik böbrek: pelvik, iliak, torasik veya kontralateral pozisyonda yerleşebilir. Eğer kontralateral ise %90 oranında füzyonanomalisi vardır.

    Atnalı böbrek: Renal füzyon anormalliğidir. Böbreklerin alt kutupları orta hatta birleşebilir. 1/500 doğumda ortaya çıkar. Ancak Turner sendromlu olguların %7’sinde görülür. Atnalı böbrekli olguların %30’unda diğer renal anomaliler de görülebilir. Bu olgularda Wilms tümörü dört kat daha sık görülür. Taş hastalığı, hidronefroz geç dönem komplikasyonlarıdır.. Ayrıca multikistik displastik böbreğin insidensinde de artış görülür.

    Crossed fused ektopi (çapraz birleşme): Bir böbrek diğerinin üzerine çaprazlaşır ve 2 böbrek birleşiktir. Renal fonksiyonlar genellikle normaldir. Sol böbrekteki en sık bulgu, sağ böbreğin alt polu ile birleşme şeklindedir. Ureterin bitişi değişmemiştir.. Bu tür anormalliklerin klinik önemi renal cerrahi gerektiğinde ortaya çıkar, kan akımı değişken olabilir ve parsiyel nefrektomi daha zor yapılır. Birlikte doğuştan kalp hastalıkları, tek umblikal arter, dış kulak anormallikleri görülebilir.

    3. Kistik böbrek hastalıkları

    Renal kistler nefronun herhangi bir segmenti ya da toplayıcı kanallardan köken alabilir. Korteks, medulla ya da her ikisine birden yerleşik, epitel ile döşeli oluşumlardır .

    Otozomal dominant polikistik böbrek hastalığı (ODPKB)

    ODPKB renal kalıtsal hastalıkların en sık nedenlerindendir. İnsidensi 1/1000’dir.. Ancak fenotip erkeklerde daha ciddi olabilir. Olguların çoğu erişkin yaştan önce ortaya çıkmaz. renal görüntüleme tekniklerinin gelişmesi sayesinde subklinik evrede ve inutero dahi saptanabilirler.

    Patoloji

    ODPKB kistik dilatasyon ile karakterizedir, nefronun herhangi bir bölümü etkilenebilir, değişken büyüklük ve dağılım gösterir ama daima iki taraflıdır. Ekstrarenal kistler (karaciğer, pankreas), serebral anevrizmalar (Berry anevrizması), kardiyovasküler sistem anormallikleri çocuklarda daha nadirdir.

    Genetik

    Otozomal dominat kalıtım en az üç farklı genden kaynaklanır. Bunlardan en sık olanı PKD1, yaklaşık olguların %85’ini etkiler, 16. kromozomdadır (16p33.3). PKD2, 4. kromozomdadır (4p21-23) olguların %15’inden sorumludur. Bu genlerin ürünleri olan polistin-1 ve polistin-2 ile kist oluşumu başlar.

    Tanı

    Moleküler biyoloji yöntemleri rutin tanı için mevcut değildir, tanı genelde US ile konulur. Tipik olgularda, multipl kist oluşumları, değişik büyüklüklerde ve genişlemiş böbrekler görülür. Bu görüntü aile öyküsü ile birliktedir. Bu da tanıyı kolaylaştırır. Yaşamın ilk on yılında tanı zor olabilir ve yalnızca 1-2 kist normal büyüklükteki böbrekte görülebilir. Bu durumda aile taraması önemlidir. Eğer 30 yaşından önce en az 2 kist varsa, 30 ile 60 yaşları arasında her böbrekte 2 kist varsa ve 60 yaşından sonra her bir böbrekte 4 kist var ise ODPKB’ını düşündürür. Akılda tutulması gereken basit renal kistin populasyonda 30 yaşından önce nadiren olduğu ve 50 yaş öncesi de sık olmadığıdır.

    PKD1 geni ile ilgili form, 5 yaşından önce genellikle %60 oranında belirlenir, PKD2 genine bağlı PKB ise yalnızca etkilenmiş çocukların %50’sinde 15 yaşından önce ortaya çıkar. Prenatal US ile belirlenen ODPKB’in oranı giderek artmaktadır. Bu yaşlarda resesif form ile ayırım mümkün değildir, makrokistler olmaksızın genişlemiş hiperekoik böbrekler vardır. Bu durumda aile araştırması önem taşır. İlk adım anne-baba US’dır, eğer anne-baba 30 yaş altında ise büyükanne ve babalar araştırılabilir.

    Klinik ve prognoz

    Erişkin form

    Genelllikle erişkinde 30-60 yaşlarında tanımlanır, kan basıncı yüksekliği, yan ağrısı, hematüri ve infeksiyon vardır. Bir çok olguda renal yetmezlik gelişebilir. PKD1 geninde genellikle 55 yaş civarında son dönem böbrek yetmezliği gelişir.

    Juvenil form

    Çocukluk çağında US ile tanı alır ya aile taranması ya da abdominal belirtilerle ortaya çıkar. Genellikle bu olgular belirti vermez. Bununla birlikte, yaşamın 2. on yılında, yüksek kan basıncı, makroskopik hematüri ve karın ağrısı ile ortaya çıkabilir. Yirmi yaş öncesinde kronik böbrek yetmezliği gelişme riski yoktur.

    İnfantil form : Presentasyonu, inutero veya doğum sonrası olduğu için, resesif formu taklit edebilir. Genişlemiş böbrekler, yüksek kan basıncı ve/veya böbrek yetmezliği de görülebilir.

    Otozomal resesif polikistik böbrek hastalığı (ORPKB)

    ORPKB, renal toplayıcı kanallarda ilerleyici genişleme ve değişik derecelerde hepatik anormalliklerle karakterizedir.

    Epidemiyoloji

    Nadir bir durum olan ORPKB’in yaklaşık insidensi 1/10000-1/40000 arasındadır. Otozomal resesif geçiş nedeniyle ebeveynler hastalığı taşır ama etkilenmezler. İzleyen gebeliklerde tekrarlama riski %25’tir ve cinsiyetler eşit olarak etkilenir.

    Patofizyoloji ve genetik

    ORPKB geni 6.kromozomun kısa kolunda (6p21) lokalizedir. Hastalığın tek defektif genden kaynaklandığı düşünülmektedir.

    Patoloji

    Her iki böbrek de belirgin genişlemiştir ve korteks ile medullada sayılamayacak kadar çok kist vardır. İlerleyici interstisiyel fibrozis ve tubuler atrofi hastalığın ileri evrelerinde gelişerek sonuçta renal yetmezliğe varır. Karaciğer tutulumu safra kanalı proliferasyonu ve ektazisi ile birlikte hepatik fibrozisle karakterizedir. Bazen konjenital hepatik fibrozis veya Caroli hastalığından ayırt edilemez.

    Klinik

    Genellikle neonatal dönemde tanı alabilirler. Fetal US’da, oligohidroamnios, boş mesane, geniş hipereoik böbrekler görülür. İlk bulgular 14-17. haftada görülebilir, ancak genellikle 30. haftadan sonra ortaya çıkarlar. Anne kanında ve amniotik sıvıda a-fetoprotein düzeyleri yükselmiştir.

    Eğer böbrekler çok fazla büyümüşse doğum zor olabilir. Bazı yenidoğanlar oligohidroamnios ve pulmoner hipoplazi yüzünden solunum problemleri yaşarlar. Olguların 1/3 ünde erişkin döneminden önce son dönem böbrek yetmezliği gelişir.

    İdrar analizi normal olabileceği gibi, hafif proteinüri, mikroskopik hematüri ve steril piyüri olabilir. Hiponatremi yaşamın ilk aylarında sıktır, ilerleyen dönemlerde azalır. Hipertansiyon genellikle normal renin aktivitesiyle birliktedir. Periyodik olarak karın ağrısı vardır. Hepatomegali, özellikle sol lobu tutar. Hepatik fibrozis ve portal hipertansiyon, özefagus varis kanamasına ve /veya portal ven trombozuna yol açar. Portal hipertansiyon yüzünden oluşan hipersplenizm trombositopeniyi veya nötropeniyi uyarabilir. Biliyer disgenezis yüzünden, yineleyici ve ciddi bakteriyel kolanjit görülür.

    Görüntüleme

    US en önemli tanısal yöntemdir. Genişlemiş (+2 SD, genellikle +5 veya +6 SD) hiperekoik böbrekler görülür. Renal medullanın ekojenitesi büyük çocuklarda daha belirgin olabilir. Bu durum nefrokalsinozisi düşündürür. Neonatal dönemden başlayarak, kistler sıklıkla bulunur ve ODPKB’in tersine genellikle çapları 20 mm’den küçüktür. Periportal fibrozis görmek de olasıdır. CT ve MRI, kolanjiografi, splenoportografi, dupleks sonografi yapılabilecek diğer görüntüleme teknikleridir.

    İzlem

    Yoğun solunumsal destek özelikle yenidoğanın sağkalımı açısından önemlidir. Periton diyalizi (PD) veya hemodiyafiltrasyon gerekir. Eğer yenidoğan dönemi atlatılırsa 15 yıllık sağkalım %50-80 dir. Renal replasman tedavilerinden PD tercih edilen yöntemdir. Çok büyük böbreklerde bazen nefrektomi gerekir. ORPKB’li hastalarda böbrek transplantasyon sonuçları iyidir. Ancak immunsupresyon tedavisi nedeniyle yineleyen safra yolu infeksiyonları olabilir. Ciddi ve yoğun antibiyotik tedavisi gerekebilir.

  • Çocukluk yaş grubunda hipertansiyon ( tansiyon yuksekliği)

    Hipertansiyon basit olarak yüksek kan basıncı demektir. Kan basıncı, hastaya ait özellikler (yaş, cinsiyet, ırk gibi) ve fiziksel durumdan (istirahat, efor gibi) etkilenen bir parametredir. Bu nedenle de normal kan basıncı değerlerini belirlemek gerçekte oldukça güçtür. Çocuklarda erişkinlerden farklı olarak yaş grublarına göre tansiyonun normal değerleri değişkenlik göstermektedir. Kan basıncı aynı birey içinde ve bireyler arasında farklılık gösterir. Bu nedenle bireyin kan basıncı (kan basıncının sfingomanometre ile ayrı ayrı zamanlarda en az 3 kez ölçülmesi) ortalaması alınarak belirlenmelidir. Hipertansiyon kalp hastalıkları için ana bir risk faktörüdür. Eğer tedavi edilmezse beyin dolaşımı, kalp, damar, göz ve böbrek hastalıkları için ciddi hastalık ve ölüm oranlarında artışa sebep olur. Bir kez teşhis yapılıp tedavi başlanırsa artan kan basıncı düşürülebilir, kalp ve kalp dolaşım sistemindeki hastalık riski azaltılabilir.

    Kan Basıncı Nasıl Oluşur?
    Kan basıncının damar sistemiyle yakından ilişkisi vardır. Kan damarları kalpten çıkıp, tüm organlara ve hücrelere yayılırlar. Elastik bir tüpe benzeyen kan damarları bir ağacın dalları veya karayolları haritasındaki yollar gibi, giderek incelerek, tüm vücuda dağılırlar. En küçük damarlar ancak mikroskop altında görülebilirler. Bu damarlar organlara vücut için gerekli oksijen ve besin maddeleri ile kan hücrelerini taşırlar. İşte bu damarların büzülmesi veya genişlemesi ile kan basıncı yükselir veya düşer. Kan basıncını oluşturan mekanizmalar aşağıda sayılmıştır;

    A. Kan damarlarına giren kanın hızı,
    B. Damarın çapı,
    C. Damar duvarının kayganlığı, sertliği, elastikiyeti,
    D. Kanın yoğunluğu ve miktarı.
    Hipertansiyonun Yaygınlığı Nedir?
    Çocuklarda tansiyon yüksekliği toplumda yaygın bir kanı olan ‘ÇOCUKLARDA TANSİYON OLMAZ’ düşüncesinin tersine sık görülür. Bunu tespit edebilmek için çocuklarda muayenenin bir parçası olarak mutlaka tansiyon her çocuk hastada ölçülmelidir.

    Hipertansiyonu Olan Kişilerde Hangi Yakınmalar Oluşur?
    Kan basıncımız normalin üzerinde seyretmeye başladığında, yani hipertansiyon rahatsızlığı geliştiğinde en sık dile getirilen yakınmalar özellikle ense bölgesinde yoğunlaşan, rahatsızlık verici bir baş ağrısı, kulaklarda çınlama, başta bir dolgunluk hissi, baş dönmesi, ayaklarda ödem, çarpıntı, kalp atışlarının kuvvetli olarak hissedilmesi, görme problemleri, havale geçirme, karın ağrısı gibi yakınmalardır. Ancak bu şikayetler genellikle gözardı edilir ve uzun sürmediklerinden önemsenmezler. Ayrıca yakınmalar kan basıncı yüksekliği ile çok da doğru orantılı değildirler. Çocuklarda tansiyon yüksekliği dikkat edilmez ve tanı ve tedavisinde geçikilirse ileriki yaşlarda göz bulguları, böbrek yetmezliği ve kalpte sorunlarla karşımıza çıkabilir.

    Hipertansiyon Riskleri Nelerdir?
    Hipertansiyon ciddi bir durumdur. Hipertansiyon, kendi başına öldürücü değildir; fakat tedavi edilmediğinde hipertansiyonun sonuçları öldürücü olabilir. Hipertansiyon kalbi zorlayarak kalp yetmezliğine neden olabilir. Üstelik ateroskleroz ve bunun yol açabileceği iskemik kalp hastalığı (belli bir bölgede kan akımının kesilmesi nedeniyle oluşan geçici kansızlık sonucu dokuların hava alamaması) riskini önemli ölçüde arttırır. Buna ek olarak; hipertansiyonlu hastalar kanama ve beyindeki kan damarlarının trombozuna (pıhtıyla tıkanmasına) diğerlerinden daha kolay yakalanırlar. Hipertansiyon ayrıca koroner arter hastalığına da büyük katkıda bulunur ki, bu hastalık sanayileşmiş toplumlarda ölümlerin başlıca nedenlerinden biridir. Bahsettiklerimizin hepsi tedavi edilmeyen hipertansiyonun sonuçları olup hipertansiyona bağlı morbidite (hastalık), mortalite (ölüm) büyük bir bölümünü oluşturur.

    Hipertansiyon Gelişiminde Tuzun Ve Böbreklerin Önemi

    Hipertansiyon gelişiminde, tuzun çok büyük önemi vardır. Bazı insanlarda, böbreğin tuz (NaCl) atma kapasitesi sınırlı olabilir ve gereğinden fazla tuz alınması, hipertansiyonun ortaya çıkmasına veya hipertansiyonun tedavisinde başarısızlığa yol açabilir. Gerek hayvan deneyleri gerekse insanlar üzerinde yapılan çalışmalar, hipertansiyon gelişiminde, tuzun rolünün olduğunu ispatlamıştır.Böbreklerin hipertansiyon gelişimindeki rolü çok önemlidir. Hipertansiyonu olan bir hastada olasılıkla bir böbrek hastalığı vardır. Bu nedenle, tüm hipertansif hastalar böbrek hastalıkları yönünden incelenmelidir. Bu amaçla, basit bir idrar incelemesi bile çoğu zaman yeterlidir. Hipertansiyonu olan bir hastada, böbrek hastalığının saptanması, böbrek hastalığının erken tanısına ve tedavisine de olanak sağlar. Zaten böbrek hastalığına bağlı bir hipertansiyon söz konusu ise, böbrek hastalığı tedavi edilmeden hipertansiyonun kontrol altına alınması çok zordur. Bazı durumlarda, hipertansiyon da böbrek hastalığına yol açabilir; “hipertansiyon mu önce olmuştur böbrek hastalığı mı önce olmuştur” bunu ayırmak zor olabilir. Bu durum, aynen “tavuk mu önce olmuştur yumurta mı önce olmuştur” ayırımı gibi karmaşık bir hal alabilir.

    Hipertansiyonun Vücuda Verdiği Zararlar
    İnsan vücudunda, tüm organ ve dokuları besleyen damarlar bulunur. Hipertansiyon, kan damarlarında basıncın artması durumudur. Evimizdeki musluklara suyu taşıyan su borularındaki gibi bir basınç, tüm damarlarda mevcuttur. Nasıl su borularında basınç artışı, tıkanma ve patlamalara yol açarsa, hipertansiyon da damarlarda patlamalara ve tıkanmalara yol açar. Tüm organ ve dokularda damar olduğu için hipertansiyon tüm vücudu etkileyebilir. Hipertansiyondan en çok etkilenen organlar; kalp, beyin, böbrekler, büyük atardamarlar ve gözlerdir. Hipertansiyon bu organları etkileyerek kalıcı sakatlıklara ve ölümlere yol açabilir.
    Hipertansiyonun vücuda verdiği başlıca zararlar, aşağıda özetlenmiştir:
    1. Kalp yetmezliği, kalp büyümesi, kalbi besleyen damarlarda daralma (koroner arter darlığı), kalbi besleyen damarlarda tıkanma (kalp krizi)
    2. Beyin kanaması, felç, beyin damarlarında daralma ve tıkanma
    3. Böbrek yetmezliği, böbrek fonksiyonlarında bozulma
    4. Görme azalması ve körlük
    5. Büyük atardamarlarda genişleme, bu genişlemelerin yırtılması, bu damarlarda tıkanma. Bunların sonucu, kangren veya ani kanamalara bağlı ölüm gelişir.
    Hipertansiyon tedavi edilebilir bir hastalıktır ve yeterli tedavi ile bu zararlar minimuma indirilebilir. Bu zararları minimuma indirebilmek için hastalarımızın Sık Yapılan Hatalar bölümünü mutlaka okumaları gereklidir. Hipertansiyon zamanında teşhis edilip, uygun şekilde tedavi edilirse, yukarıda sayılan hastalıklar ve bunlara bağlı ölümler önlenebilir.

    Kan Basıncı Nasıl Ölçülür?
    Kan basıncı cıvalı, aneroid ve elektronik cihazlar olmak üzere üç çeşit cihaz yardımıyla ölçülür. Klasik yöntem, cıvalı ve aneroid dediğimiz havayla ölçülen cihazlardır. Klasik yöntem ile ölçüm kısaca şu şekilde yapılır. Kol giysisi omuza kadar sıvanır, üst kol tansiyonun aletinin manşon diye tabir edilen, içinde şişen lastik olan kısmıyla sarılır. Bu kısım lastik bir tüp ile asıl cihazın manometre denilen kısmına bağlıdır. Bu kısımdan hava verilerek koldaki manşonun içindeki lastik kısım şışırilir. Steteskobun diyaframı hiç zaman kolluğun altına yerleştirilmemelidir.Bu şışırme işlemi, tansiyon aleti nabız kaybolduktan sonra 30-40 mmHg daha şişirilir. Bu seviye genelde kol atardamarı içindeki kanın aşağı akmasını engelleyen seviyedir. Bu sırada dinleme aletinin uç kısmı hemen dirseğin üzerinde bulunan atardamarın üzerine yerleştirilmiş olmalıdır. Daha sonra manometrenin yanındaki düğme yavaş yavaş gevşetilerek, havanın yavaşça boşaltılması sağlanır. Damarın üzerindeki basınç azalmaya başlar. Kanın damar içinde akmasını sağlayan seviyeye gelindiği zaman kalp atımları gibi ses duyulmaya başlanır. İşte ilk duyulan ses sistolik, yani büyük tansiyonu gösteren seviyedir ve manometrenin üzerindeki kadrandan okunur. Havanın indirilmesi işlemine devam edilir. Bir süre sonra ses duyulmaz olur. Kaybolduğu nokta ise küçük tansiyon yani diyastolik tansiyondur. Kadrandan okunarak kaydedilir.
    Tansiyon ölçümü için genel kurallar
    • Tansiyon, ideal olarak sakin ve sessiz bir ortamda, dinlenmiş ve sakin iken ölçülmelidir. Son 15 dakika içinde sigara, çay gibi kan basıncını etkileyebilecek şeyler almamanızda yarar vardır,
    • Kan basıncı ölçülecek kolunuz çıplak olmalı, kolunuzu sıkan giysiler giymemelisiniz,
    • Manşon kalp hizasında olmalı, gerekirse kol alttan yastık gibi bir cisimle desteklenmelidir,

    Hipertansiyon Hastası Nasıl Beslenmeli?

    Hipertansiyon hastalarında tuz kısıtlaması ile tansiyon hastalarının yaklaşık üçte birinde kan basıncı değerlerinde düzelme sağlanabilir. Bu yüzden diyette tuz kısıtlaması önem taşır. Kişinin kilo fazlalığı varsa ideal kilosuna erişip o kiloda kalacak şekilde diyet yapması, eşlik eden kan yağlarında ya da şekerde yükseklik mevcutsa o zaman ilgili rahatsızlıklara yönelik diyet uygulaması gerekmektedir.

    Tedavi
    Hipertansiyon tedavisinde temel amaç, hedef organ hasarını önleyerek sakatlık ve ölümleri azaltmaktır. Öncelikle mevcut olan diğer kardiyovasküler risk faktörleri ve hedef organ hasarları tedavi edilmelidir. Sekonder hipertansiyon olan hastalarda yani hipertansiyonu başka bir hastalığa bağlı olan hastalarda hipertansiyona yol açan hastalık tedavi edilmelidir.Hipertansiyonun nedeni saptanamaz ise kan basıncı, hastaların yaşam düzeni değiştirilerek veya ilaçla düşürülmelidir. Hastalarda yaşam düzeninin değiştirilmesi (ilaçsız tedavi) kesinlikle ihmal edilmemelidir. Tansiyon yüksekliği saptanan çocuk hastalar mutlaka çocuk nefroloji merkezine başvurmalı, düzenli kontrollere gitmelidir

  • Çocuklarda nefrotik sendrom

    Çocuğunuzun nefrotik sendrom olduğunu öğrendiniz. Muhtemelen, hastalık ve tedavisi hakkında kafanızda birçok soru işareti var. Bu yazı, sorularınızın bir kısmına cevapverebilmek için hazırlandı.

    Bu yazıyı okuduktan sonra, nefrotik sendromun ne olduğunu ve tedavi için hangi yöntemler kullanıldığını öğreneceksiniz. Ayrıca, sağlıklı gıdalar seçerek ve normal
    çocukluk dönemi aktivitelerine katılması için onu cesaretlendirerek çocuğunuza yardım etmede ne kadar önemli bir rol oynadığınızı göreceksiniz.
    Düzenli sağlık kontrollerinin ne kadar önemli olduğunu öğreneceksiniz.
    Bu yazı ayrıca çocuğunuzda hangi fiziksel bulguları izlemeniz gerektiği ve doktorunuzu ne zaman aramanız gerektiği konularına da açıklık getirecektir.
    Son olarak bu yazı nefrotik sendromla ilgili daha çok bilgiyi nereden edinebileceğiniz hakkında sizi bilgilendirecek.
    Çocuğunuzun sağlık hizmet ekibinin tam desteginin yanınızda olduğunu unutmamanız da çok önemli. Çocuğunuzun tedavisinde ve iyileşme döneminde yalnız değilsiniz. Bazı kelimeler arkadaki sözlük bölümünde açıklanmıştır. Bu bilgiyi istediğinizde rahatça kullanabilmek için elinizin altında bir yerde bulundurun.

    NEFROTİK SENDROM NEDİR?

    Nefrotik sendroma halk arasında albumin hastalığı da denir. Bu terimler böbrekleden idrara anormal miktarlarda protein kaçması durumunu açıklar. Protein idrar ile vücuttan kaybedildiğinde, çoğunlukla göz kapaklarında, ayaklarda, ayak bileklerinde şişkinlik ve karın boşluğunda asit ortaya çıkar. Tedavi edilmezse, nefes almada, yemede sorun yaratır ve enfeksiyonlara zemin hazırlar. Nefrotik sendrom geçiren çocukların %90 ı steroidler, yani kortizon ile başarılı bir şekilde tedavi olurlar.
    Diğer tedaviler, steroide yanıt vermeyen daha dirençli olgular için uygundur.
    Böbreklerin işinin bir bölümü kandaki artık maddeleri temizlemek ve vücuttaki tuz (sodyum) ve su miktarını ayarlamaktır. Nefrotik sendromda, böbreğin glomerül denilen filtreleri kanı temizlerken, proteinin çok büyük bir miktarı filtrelerden süzülür ve idrara gönderilir. Bu kandaki protein oranının azalmasına sebep olur.
    Kan, kan damarlarında sıvıyı tutabilmek için proteine ihtiyaç duyar. Zira protein damar dışına çıkan sıvının tekrar damar içine girmesi için gereklidir. Kandaki protein oranı azaldığında, sıvı, kan damarlarında duramaz ve küçük kan damarlarını çevreleyen dokulara süzülür . Bu dokulardaki sıvı şişkinliğe sebep olur (ödem).

    Nefrotik sendrom 3 bulgu ile fark edilir.
    1) şişkinlik (ödem)
    2) idrarda yüksek seviyedeki protein (proteinüri)
    3) kandaki düşük seviyedeki protein (hipoalbuminemi)

    HASTALIK BELİRTİLERİ NASILDIR?
    Nefrotik sendromun ilk atağı ebeveyn olarak sizin için ve çocuğunuz için rahatsız edici bir deneyim olabilir. Şişkinlik yavaş bir gelişim gösterir ve ilk bakışta fark
    etmeyebilirsiniz. Doktorunuz tarafından bir tanı konduğunda da, çocuğunuzda şişkinlik artmış ve iyice belirginleşmiş olabilir ve hastaneye yatmak durumunda kalabilirsiniz.
    Çocukların büyük bölümü nefrotik sendrom tedavisine iyi cevap verir. Ancak bilinmesi gereken bir husus nefrotik sendromun tekrarlamalar yapma özelliğidir. Uzun süreli tedavi gören çocuklar zaman zaman tekrarlara yakalanmış durumda olsalar da tedavi sonrası durumları oldukça iyi olarak gözlemlenmiştir.

    KİM ETKİLENİR?
    Çocukluk döneminde nefrotik sendrom herhangi bir yaşta görülür, ama çoğunlukla 2-5 arası yaşlarda başlar. 100.000 çocuktan 16’sının yakalandığı seyrek bir durumdur ve kızlardan çok erkekler yakalanır. Ailenizdeki diğer çocukların da nefrotik sendroma yakalanma olasılığı çok düşüktür. Bunun örnekleri olsa da, çok nadir bir durum olduğu söylenebilir.

    NEFROTİK SENDROMA NE SEBEP OLUR?
    Nefrotik sendromun gerçek sebebi bilinmemektedir ve önlenemez. Ancak, bu durumla ilgili araştırmalar devam etmekte, daha etkili tedaviler geliştirilmeye çalışılmaktadır. Nefrotik sendromun, vücuttaki bağışıklık sisteminin zaman zaman dengesizleşmesi sonucunda ortaya çıktığını biliyoruz. Bu dengesizlik, böbrekteki filtrelere zarar verecek böbrek damarlarında elektrik yükünün değişmesine sebep olur. Böbrek damarlarında elektrik yük azalınca, idrara protein sızdırmaya başlar. Nefrotik sendromda uygulanan bütün başarılı tedaviler bağışıklık sisteminde bazı yollardan yapılan tedavilerlesağlanmaktadır. Nefrotik sistemin bazı ataklarına, bağışıklık sistemini uyaran soğuk, grip ya da başka enfeksiyonlar gibi şeyler sebep olur.

    HANGİ TETKİKLER GEREKİYOR?

    Genel olarak oldukça az test gerekiyor. Bu testler;
    • Proteinüri miktarını tespit eden idrarda protein testi,
    • Kandaki protein seviyesini ve böbrek fonksiyonlarını ölçen testlerdir.
    Birçok çocukta, tanı sırasında böbrek biyopsisi gerekmemektedir. Ancak, çocuğunuz nefrotik sendromun ilk nöbeti sırasında 1 yaşından küçük ya da 8 yaşından büyükse, biyopsi gerekebilir.
    Bir ailede, nefrotik sendromun birden çok kişide görülme durumu çok nadirdir. Böyle durumlarda, nefrotik sendroma yol açan başka genetik hastalıklar akla gelir ve bazı genetik testlerin yapılması gerekir.

    TEDAVİSİ NEDİR?
    Toplumdan topluma, ya da çocuktan çocuğa değişen tedavileri bulunur. Çocuğunuzun tedavisi ile ilgili detayları ya da anlamadığınız noktaları doktorunuza sormaktan çekinmeyin.
    • Kortizon ilaçları (prednisone):
    • Doktorlar çocuğunuza nefrotik sendrom tanısı ilk koyduğunda, prednison ya da
    prednisolon denilen ilaçları yazarlar. Prednison bir kortizondur ve birçok çocuk
    bu ilaç tedavisine olumlu yanıt verir. Ancak, kortizonun işe yaraması zaman alabilir, bu yüzden çocuğunuz hemen iyi olmayabilir. Çoğunlukla, 1-2 hafta içinde idrarda protein yok olur ve dokulardaki şişlikler iner. Kortizol tedavisi işler yolunda gittiği durumlarda en az 3 ay sürecektir. Birinci ay kortizon günde 2 dozda verilir. İkinci ay idrarda protein çıkmıyorsa (negatif ise) günaşırı uygulamaya geçilir. Kortizon sabah bir dozda bir gün verilir, diğer gün verilmez. Üçüncü ay, idrarda protein yine negatif ise kortizon her hafta % 20 azaltmalar ile kesilir. Kortizon mutlaka tok karnına verilmelidir. Kortizon tedavisine cevap veren bir çocuğa (kortizona yanıtlı nefrotik sendrom) minimal değişiklik hastalığı tanısı konulur. Minimal değişiklik hastalığının iyi bir prognozu vardır. Çocuğunuz kortizonları her zaman için doktor direktifiyle almalıdır. Kortizon tedavisini yarıda bırakırsa bazı komplikasyonlara yakalanma ya da daha fazla hasta olma ihtimali vardır.
    Nefrotik sendromda kullanılan kortizonların, bazı sporcular tarafından kötü yönde
    kullanılan anabolizan kortizonlarla aynı olmadığını bilmekte de fayda vardır.
    Bazen, kortizonlar henüz etkisini göstermemişken, şişkinlikleri kontrol etmek için idrar söktürücü (diüretik) kullanılır. Diüretikler vücudu ekstra su ve tuzdan kurtaran ilaçlardır. Ayrıca, çok ödemli durumlarda, damardan verilen albümin de (bir kan ürünü) şişlikleri kontrol etmek için gerekli olabilecek bir tedavidir.

    Kortizonun yan etkileri
    Kısa süreli tedavilerde kortizonların pek yan etkisi görülmez. Ancak bazen bu ters etkiler aşağıda listelediğimiz şekilde görülebilir.
    • İştahın artması, hızlı kilo alımına sebep olur (Bunun için şeker, yağ tüketimi azaltılmalıdır. Hergün tartılma aşırı kilo almayı denetler).
    • Kırmızı, şiş yanaklar (İlaç kesilmesi ile normale döner).
    • Deride geniş çatlaklar (Çatlaklar olursa kalıcıdır. Aşırı tartı alımının engellenmesi, derinin nemlendirici kremler ile yumuşatılması yararlıdır).
    • Soğuk alma, öksürük gibi enfeksiyonlara dirençsiz olma (En ufak bir enfeksiyon belirtisinde doktor ile görüşme önerilir).
    • Yüksek kan basıncı (Bu durum doktorunuz tarafından kontrol edilecektir. Tuz kısıtlaması ve evde kan basıncı ölçümleri için bir tansiyon aleti alınması yararlı
    olacaktır).
    • Öfke nöbeti hali, durum değişiklikleri (İlaç kesilmesi ile normale döner). • Gözde katarakt (Uzun kullanımlarda görülebilir).
    • Çocuklarda büyümenin durması (Kortizon kesilmesi ile büyüme eski hızına kavuşur).
    • Mide yanması, gastrit (İlaçların tok alınması, gerekirse antiasit kullanılması yararlıdır).
    • Kemiklerde erime (osteoporoz) (Kortizon ile birlikte D vitamini ve kalsiyum alınması yararlıdır).
    Önemli:
    Çocuğunuz kortizon alırken ishal, kusma, şiddetli karın ağrısı, vücutta ağrılı şişlik, bacaklarda morarma ya da yüksek ateş gibi durumlar gerçekleşirse, hemen doktorunuzla iletişime geçin.

    KORTİZON TEDAVİSİ HER ZAMAN İŞE YARAR MI?
    İdrarda fazla miktarda protein bulunmaya devam eden ya da prednisonun yan etkilerine çok maruz kalmış, kortizon tedavisine cevap vermeyen çok az sayıda çocuk vardır (kortizona yanıtsız nefrotik sendrom). Bu çocuklara böbreklerindeki problemin tam tanısı için böbrek biyopsisi yapılır. Eğer bir biyopsi gerekliyse, doktorunuz size tam ve gerekli bilgileri verecektir. Kortizolun etkili olmadığı zaman diğer immunsupresif ilaçlar tedavide kullanılmakyadır.

    BÖBREK BİYOPSİSİ NEDİR?
    Böbrek biyopsisi, özel bir iğne kullanılarak böbrek dokusundan küçük bir parça alma işlemidir. Hastanede yapılır. Büyük yaştaki çocuklara uyumaları için ilaç, ya da lokal anestezi verilir. Küçük yaştaki çocuklara ise onları tamamen uyutacak genel anestezi yapılır. Biypsinin böbrekte kalıcı bir kötü etkisi yoktur.
    Prosedür sırasında, çocuğunuz sabit bir şekilde karın üstü yatar. Doktorlar, böbreğin yerinin ve iğneyi sokacakları bölgenin tespiti için ultrason kullanır. Doktorlar iğneyi örnek dokuyu çıkarmak için kullanırlar, bu doku sonra mikroskop ile incelenir. Biyopsi sonuçlarının çıkması 1-2 hafta alır.
    Biyopsiden sonra, çocuğunuzun dinlenmesi gerekir, ama sonrasında hemen, tamamen ayaklanabilir. İdrardan kan gelebilir. Bu durumda hastanede gözlem devam etmelidir. Çocuğunuz hastaneden geldikten sonra evde 1-2 hafta ağır hareketler yapmasını kısıtlamanız tavsiye edilir. Doktorunuz tarafından çocuğunuz için özel talimatlar verilecektir.

    DİĞER TEDAVİLER

    Ne yazık ki, bazı çocuklar yıllarca nefrotik sendrom geçirirler ve kortizon almalarına
    rağmen hastalık sürekli nüksedebilir. Nüksetmesi (relaps), proteinin tekrardan idrara yüksek miktarlarda sızması ve şişkinliğin oluşması anlamına gelir . Hastalığın sık sık nüksettiği ya da kortizon tedavisinin yan etkilerinin görüldüğü çocuklarda nefrologlar tarafından tavsiye edilen başka tedaviler uygulanır. Bu diğer tedavi yöntemleri tedavinin yararları ve muhtemel yan etkileri konuşulduktan sonra çocuğun durumuna göre belirlenir. İlaç seçimi siklofosfamid, klorambusil, levamisole, tacrolimus, cyclosporin isimli ilaçları içerir. Bu ilaçlar çocuklara uzun bir iyilik süreci(remisyon) yaratır. Eğer çocuğunuzun bunlar ve benzeri ilaçlarla tedaviye ihtiyacı varsa, doktorunuzdan bu ilaçlarla ilgili daha ayrıntılı bilgi alacaksınız.

    ÇOCUĞUM NE KADAR ZAMAN NEFROTİK SENDROM GEÇİRECEK?

    Birçok çocukta, idrardaki protein problemi tekrar eder. Bu tekrarlar tekrar kortizon
    tedavisi gerektirir. Relapslarda nefrotik sendrom tanısının konulmasından sonra
    uygulanan kortizon tedavisine benzer bir tedavi uygulanır. Hastalığın sürekli nüksettiği çocuklarda, düşük dozda günaşırı kortizon birkaç yıl kullanılarak tekrarların öüne geçilmeye çalışılır.. Buna genelde koruyucu bakım tedavisi denir. Ancak, çocuk büyümüşse, tekrarlar çoğunlukla daha az gerçekleşir. Bu tekrarların tam olarak ne zaman biteceğini tahmin etmek mümkün değildir, ancak ergenlikten sonra yaşanma olasılığı çok düşüktür. Beş yıllık sürede idrardaki proteinden arınmış olan çocuklarda da hastalığın nüksetmesi çok olası değildir.
    Şunu unutmamak gerekir ki, minimal değişiklik nefrotik sendrom geçiren çocuklarda bu sebepten böbrek yetersizliği geçirme ihtimali yoktur. Çoğunlukla, çocuğunuz büyüdükçe, nefrotik sendrom daha az sıkıntılı bir hal alır. İstatistikler de bu olumlu sonuçları göstermektedir. Çocukların büyük çoğunluğu gençlik ve yetişkinliklerinde normal böbrek fonksiyonlarıyla yaşamlarına devam ederler.

    ÇOCUĞUMUN TEDAVİSİNE NASIL YARDIMCI OLABİLİRİM?
    Çocuğunuzun tedavisi sırasında ona yardımcı olabileceğiniz birçok önemli nokta var. Bu noktalar çocuğunuzun düzenli tıbbi kontrolleri , sağlıklı beslenme alışkanlıkları ve normal, aktif bir aile hayatına sahip olduğundan emin olma gibi noktaları içerir. Çocuğunuzun idrar testini evde yapmanızda büyük yarar vardır (protein içerip içermediğini anlamak için).

    EVDE İDRAR TESTİ
    Nefrotik sendrom tanısından sonra, çocuğunuzun doktoru protein miktarını anlamak için nasıl idrar testi yapabileceğinizi gösterir. Sabah idrarı daha koyu olduğu için hatalı pozitif sonucu verebilir. İdrar tahlilini gün içindeki bir idrardan bakmakta yarar vardır. Tahlili kortizon kullanılan dönemde hergün bakmakta yarar vardır. İdrar proteini, günlük tartı ve kan basıncı ile alınan ilaçlar bir ajandaya muntazam şekilde kayıt edilmelidir. Bu ajanda doktorunuza gittiğinizde yanınızda olmalıdır. İlaç kullanılmadığı dönemlerde, belli aralar ile idrar testinin yapılmasının yararı vardır, şişmeye sebep olmadan nüksetmeyi fark edersiniz. Böylece çok fazla şişlik oluşmadan tedavi başlayabilir. Arka arkaya üç gün ++ ya da üzeri pozitif idrar sonucu tekrarı gösterir. Çocuğunuz bir enfeksiyon geçirdiğinde idrar testi yapmanız gerekir. Enfeksiyonlar, tekrarları tetikleyebilir. İdrarda protein bakmak için çeşitli kağıt testler vardır. Burada test şisesi üzerindeki talimata göre taze idrara kağıt sokularak birkaç saniye beklenir. Daha sonra talimata göre
    bir süre sonra test kağıdının rengi skaladan kontrol edilir.

    ÇOCUKLARINIZIN DÜZENLİ KONTROLLERİNİ YAPTIRIN

    Çocuğunuzun düzenli kontrolleri yaptırılmalıdır. Çocuğunuz iyi olsa da bu kontroller önemlidir. çünkü hastalığın tüm gidişini izlemeye olanak verir.
    Kontroller sırasında çocuğunuzun fiziksel muayenesi yapılır ve boyu, kilosu ve kan basıncı rapor edilir. İdrarı da ayrıca analiz edilir. Hastane kontrollerineidrardaki
    proteinin 24 saatlik idrarda bakılmasında yarar vardır. Çok gerekli olduğunda kan testleri de uygulanır. Çocuğunuz –iğne yüzünden- kan testlerinden korkuyorsa, doktor anestezi kremiyle acıyı daha aza indirmeyi sağlar (örnek Emla krem ya da Emla band kullanabilirsiniz).
    Kontrole gitmeden önce aklınızdaki tüm soruları yazın. Bu, çocuğunuzun doktoruna sormanız gerekenler konusunda size yol gösterecektir.
    Son olarak, çocuğunuzun dişlerine dikkat edin. İyi bir diş bakımı önemlidir, bu yüzden çocuğunuzu diş doktoruna da düzenli kontrole götürmeniz gerekir.

    SAĞLIKLI BESİNLERİ SEÇİN
    Çocuğunuzun sağlıklı bir beslenme planını takip ettiğini kontrol ederek de ona yardımınız dokunur. Bu çocuğunuzun ideal kiloda olmasına ve iyi hissetmesine sebep olur. Kortizon alan çocuklar çok aç olmaya meyillidirler. Eğer her şeyi yemesine izin verilirse, çok kilo alırlar. Diyetisyeniniz açlığını bastıracak hafif besinlerle ilgili bir diyet planı yapacaktır.
    Aslında, besleyici gıdaları seçmek tüm aile için yararlı olacaktır. Burada size yardımcı olacak bir kılavuz vardır.
    Tuz eklemeyin: Masadaki yemeğe tuz eklemeyin. Çok fazla işlenmiş, paketlenmiş hazır gıda tüketmemeye çalışın. İçinde saklı çok tuz bulundurmaktadır. Çok tuzlu yiyeceklere örnekler: İşlenmiş etler: sosis, salam, jambon. Konserve yiyecekler: çorba, makarna, sebzeler.
    Paketlenmiş yiyecekler: makarna ve peynir yemekleri, kurutulmuş et suyu karışımları. Diğer yiyecekler: patates cipsi, çubuk kraker, döner, turşu, ketçap.
    Önemli: Çocuğunuzun idrarına protein sızması oluyorsa ya da prednison kullanıyorsa tuz alımını en aza indirmek en iyisidir. Tuz çocuğunuzu susatır ve böylelikle daha çok sıvı alır. Ayrıca çocuğunuzun vücudunda sıvı tutmasını arttırır ki bu şişkinliği daha kötü bir hale getirir.
    En baştan az tuz kullanımına alışmak, çocuğunuz ve tüm aileniz için en uygun yoldur.Tuzun sizin için de zararlı bir madde olduğunu bilerek evde az tuz tüketilmesi, çocuğunuzun pehrize daha kolay uyum sağlamasınıkolaylaştıracaktır.
    Şeker alımını azaltın: Yiyecek ve içeceklere şeker eklememeye özen gösterin. Meşrubat ve asitli içecekler yerine su ya da şekersiz içecekler tercih edin. Şeker, kek, kurabiye ve çikolata gibi şekerli yiyecekleri vermekten mümkün olduğunca kaçının. Yüksek lifli yiyecekler tercih edin: Tam buğday unu ekmek en yararlı karbonhidrat kaynağı olduğu gibi aynı zamanda liften de çok zengindir. Taze meyve ve sebzeleri tercih edin. Çok doyurucudurlar. Ancak fazla meyvenin de şişmanlatıcı olduğunu bilin. Günde 3 porsiyondan fazla meyva vermeyin.
    Yüksek yağlı yiyeceklere sınır koyun: Yağda kızartılmış yiyecekler yerine fırında pişirilmiş, haşlanmış ya da ızgara edilmiş yiyecekleri tercih edin. Margarin ya da et suyu gibi ekstra yağları katmayın. Katı yağ ya da margarin yerine zeytin yağı kullanmaya özen gösterin. Sağlıklı yiyeceklerle ilgili daha çok öneri isterseniz bir çok iyi kaynak bulunmaktadır. Diyetisyeniniz size okumanız için bazılarını tavsiye edecektir. Spor ve boş zaman aktiviteleri planlayın: Spor ve egzersizler tüm aile için önemlidir. Çocuğunuz kabiliyetinin olduğu tüm spor ve boş zaman aktivitelerine –okuldakilerde dahil olmak üzere- katılmalıdır. Kortizonun bazen sebep olduğu yan etkilere karşı koyabilmesi için düzenli egzersiz çok yararlıdır. Pilates gibi çocuğunuzun evde kendi yapabileceği egzersizler , fazla kilo almasını engelleyecektir. Bu tip egzersizleri çocuğunuz ile birlikte yapmanız, çocuğunuzu harekete teşvik edecektir. Aile gezintileri ve tatiller de mümkündür. Çocuğunuzun komplikasyonları yoksa, bu aktiviteler çoğunlukla problem yaşatmaz. Tatil planlarınızı doktorunuzla mutlaka paylaşın. Gezi yaparken, özellikle özel aşılar yapmayı gerektiren yerlere gidecekseniz, doktorunuza başvurmanız akıllıca olacaktır. Nefrotik sendromlu hastalar kortizon kullandıklarını bir şekilde üzerlerinde taşıdıkları hüviyet ya da benzeri kimlik içinde yazılı tutmalıdırlar.Acil durumlarda bu bilgiler yararlı olabilir. Örneğin, kortizon alan çocuklar kaza ya da ameliyat gibi durumlarda yüksek dozlarda kortizona ihtiyaç duyabilirler. Bu amaçla kullanılan Medicalert bilezikleri de vardır.

    DOKTORLA NE ZAMAN İRTİBATA GEÇMELİYİM?
    Doktorla hemen irtibata geçmeniz gereken bazı durumlar olabilir.
    • Çocuğunuz suçiçeği ya da kızamık geçiren biri ile yakın temasta ise, doktorunuzu 24 saat içinde arayın, çünkü enfeksiyonlara karşı direncini artıracak özel bir iğneye ihtiyacı olabilir.
    • Çocuğunuzda şişkinlik varsa, ya da idrar testinde protein miktarı yüksek çıkmışsa,
    • Çocuğunuzun ateşi, kusması ya da karın ağrısı varsa,
    • Çocuğunuz bağışıklık kazanmış ya da aşılanmışsa, potansiyel problemleri
    doktorunuza danışın.