Kategori: Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları

  • Okul ve öksürük

    Okullar açıldı. Özlenen arkadaşlara kavuşuldu. Şimdi servis ayarlanacak, sabah erken kalkmalar başlayacak, okulda tatil anıları paylaşılacak, bol bol oyun oynanacak; arada azıcık ders yapılacak….derken; eyvah! “Bu çocuk arada öksürmeye başladı!” “Biraz da ateşi mi var ne?”

    Okulun ilk günleri ile birlikte, evlerde sık sık duymaya başladığımız ifadeler oldu. Çocukların birbirlerine bulaştırdıkları enfeksiyonlar, yeterince korunma önlemleri alamayışı, hastalıklara davet çıkardı.

    Allerjik çocuklar, enfeksiyonlara diğer çocuklardan daha yatkındır. Ama her öksürük de enfeksiyon değildir. Zaten hassas olan solunum yolu, karşısına çıkan mikroplar, kirli hava, sıcak-soğuk değişimleri gibi dış etkenlerle hemen tepki vermeye başlar. En çok da öksürük ve gece hırıltıları şeklinde ortaya çıkar. Eğer ateş eşlik etmiyorsa, hemen bronşit tanısı ile antibiyotik başlamak doğru değildir. Enfeksiyonu destekleyen en önemli belirti ateştir. Öksürükle birlikte ateş varsa; büyük bir ihtimalle enfeksiyondur. Ama durun; yine hemen antibiyotik başlamıyoruz. Çünkü enfeksiyonların bir kısmı “bakteri” cinsi mikroplarla olur. Boğaz iltihabı, kulak iltihabı, zatürre gibi enfeksiyonların bir kısmı bu tür mikroplarla olur. Oysa bu geçiş mevsimlerinde daha sık gördüğümüz nezle, grip gibi hastalıklar; “virüs” denen bir grup mikropla olur. İşten enfeksiyon virüsle olmuşsa; antibiyotik işe yaramaz, verilmemelidir. “Bakteri” ile olursa, antibiyotik verilir. Ama durun!. Yine hemen antibiyotik başlayamıyoruz. Çünkü öksürüğe ve ateşe yol açan bakteri enfeksiyonu nerede?. Boğazda ise başka, bronşlarda ise başka, akciğerlerin derinliklerinde ise başka. Üstelik şiddetine göre de seçilecek antibiyotik başka, kullanma süresi başka.

    Gördüğünüz gibi; “ öksürük eşittir antibiyotik” yapamıyoruz. Ateşli hastalıklarda mutlaka doktorun değerlendirmesi gerekir. Doktor da her zaman bu ayırımı sadece muayene ile yapamayabilir. Bazen gerekli tetkikleri yaparak ile karar verebilir. Ancak ondan sonra tedavi başlar. Yanlış teşhis, yanlış ilaç , yanlış doz, yanlış süre gibi hatalar, hastalıkların daha uzamasına ve istenmeyen durumlara yol açabilir. Çocuk, doktora götürmek için yarım gün okuldan kalmasın derken çok daha uzun süre okuldan kalabilir.

    Peki enfeksiyon değilse?

    İşte burada alerjik çocuklardan bahsediyoruz. Zaten daha önceden “ alerjik bronşit”, “astım” tanısı konmuş olan çocuklar için belirlenmiş bir tedavi planı vardır. Zaten düzenli doktor takibinde oldukları için, tedavileri belirlenmiş, öksürük başlayınca evde hemen vermeleri gerekli ilaçlar ve dozları bilinmektedir. Gecikmeden ilaçlarına başlamaları, alerjiyi kontrol altına alamadıkları taktirde hemen izleyen doktoruna götürmeleri gerekir. Bu tür hastalıklar, kronik seyirli hastalıklardır. Zaman içerisinde hastalığın belirtileri de tedavi de değişebilir. Bu nedenle zaten belli aralıklarla doktora götürüp tedavideki düzenlemeleri yapmak gerekir. Yoksa bir tedavi verip de “ al bu tedaviyi aynen yıllarca kullan” demek olmaz.

    Önceden planlanan tedavi çerçevesinde öksürük kontrol altına alınmışsa, normal hayatına devam edebilir. Hemen doktora koşmak şart değildir.

    Öksürük dışı şikayetlerde ne yapalım?

    Burun akıntısı da en sık sorun olan durumlardandır. Genellikle virüs cinsi mikroplarla olan nezle, su gibi burun akıntısı şeklinde başlar. Çok hafif ateş olabilir, olmayabilir. Birkaç gün içinde burun akıntısı koyulaşmaya başlar. Bazen sarı, bazen yeşil renge döner. Yaklaşık 1 hafta; bilemediniz 10 gün içinde kendiliğinden geçer. Burada özellikle yapılmayacak olan şey; hemen antibiyotik başlamaktır. Burun akınca, “aman aşağı inmesin” diye hemen antibiyotik başlayan ebeveynler vardır. Bu çok yanlış; nezle kendiliğinden geçen bir hastalıktır. Tek yapılması gereken; bu iyileşene kadarki sürede çocuğu rahat ettirmektir. Burnunun tıkalı kalmaması için sık sık sümkürtmek, bunu yapamıyorsa serum fizyolojik, okyanus suyu, hatta musluk suyu ile burnu temizlemek ve tıkanmayı önlemek gerekir. Çocukta hafif bir halsizlik, kırgınlık da varsa, soğuk algınlığı ilaçlarından birisi sabah-akşam verilebilir. Ancak hastalığın uzun sürmesi, ateş eklenmesi, öksürük başlayıp şiddetlenmesi gibi doğal seyri değişirse; bu kez üzerine fırsatçı bir enfeksiyon binmiş olabilir; mutlaka doktor yardımı almak gerekir.

    Allerjik çocukların önceden belirlenmiş koruyucu ilaçları varsa ve kullanmaları önerilmişse, aksatmamalarına dikkat etmek gerekir. Belki yaz aylarında, tatil sırasında ilaçları aksattınız veya vermediniz; çocukta bir sorun da olmadı. Bu rahatlık ne yazık ki okulda devam etmez. Değişen mevsim ve kalabalık ortam, alerjiyi tetikleyebilir. Bu nedenle de önerilen koruyucu ilaçları mutlaka kullanmak gerekir.

    Sevgili çocuklarımıza öksürüksüz, nezlesiz, ateşsiz bir okul dönemi diler, sevgiyle yanaklarından öperim.

  • Çocuklarda “check-up” veya genel kontrol

    1-Okul öncesi check-up nedir?

    İnsan sağlığı için hastalıkların tedavisi çok önemlidir. Ancak bundan daha önemli olan; hastalık oluşmadan, risk faktörlerini göz önüne alarak hastalıklardan korunmaktır. Bazen de başlayan bir hastalık henüz vücutta harabiyet yapmadan, sakatlık oluşturmadan önce erken dönemde yakalamak, durdurmak ve tedavi etmek çok önemlidir. Çocukluk dönemi, büyüymenin en hızlı olduğu bir dönemdir. Toplum içine girme, çevresel faktörlerle karşılaşma ve hastalık riskinin artması bu dönemde en yüksek düzeydedir. Bir de doğuştan gelen ve henüz fark edilememiş bazı hastalıklar veya riskler de düşünülünce, çocukların sağlığının ne büyük tehlikede olduğu anlaşılır. Çocukluk dönemindeki sosyalleşme basamaklarından birisi olan okula başlamak öncesi tüm bu riskler açısından çocuğun değerlendirilmesine “okul öncesi check up” diyoruz.

    2-Check up kapsamında yapılan tetkikler

    -Genel muayene; Baştan aşağı tüm sistem ve organların doktor tarafından muayenesi. Burada genel muayene dışında özellik ve cihaz gerektiren bir muayene de göz muayenesidir. Her doktorun yapabileceği basit değerlendirmeye ilaveten, göz doktoru tarafından alet ve cihazlar kullanılarak göz muayenesi yapılır.

    -Radyolojik incelemeler

    *Akciğer grafisi; Akciğerlerin durumu, kalp yapısı, anomalileri, tüberküloz gibi solunum sistemi hastalıklarına ait eski izler veya aktif hastalık görüntüleri, bazı kötü hastalıkların sessiz belirtisi olan kalp çevresinde büyümüş lenf bezi yumruları bu basit tetkikle değerlendirilebilir.

    *EKG: Nabız ritm bozuklukları, doğuştan kalp hastalıklarının bazıları, sessiz seyirli olup ilerde aniden kötü belirtilerle ortaya çıkabilecek kalp romatizması gibi hastalıkların belirtileri aranır.

    *İşitme testi: Dıştan muayene ile saptanamayan, ancak özel testlerle dış kulak, orta kulak veya iç kulak bölgelerine ait bozukluklar ve bunlara bağlı işitme kaybı anlaşılabilir. Bazen % 50’ye varan sağırlık, çocuk tarafından bir şekilde kullanılan dudak okuma vs. yöntemlerle fark edilmeyebilir. Zamanında müdahale ile tedavi edilebilecekken, zamanla tam sağırlığa kadar gidebilir.

    -Biyokimyasal incelemeler:

    *Kan tetkikleri: Kan grubu, tam otomatik kan sayımı, karaciğer ve böbrek fonksiyon testleri, açlık kan şekeri, sedimentasyon, A,B,C tipi sarılık hastalıkları hakkında bilgi veren; bunlar için yapılan aşı koruyor mu, veya hastalık geçirilmiş mi veya sessiz seyirli kronik sarılık hastalığı var mı gibi sorulara cevap veren hastalığa yönelik kan tetkikleridir. Sarılık taşıyıcılığı, hem çocuk için hem de bulaşma yolu ile çevresi için risk oluşturmaktadır.

    Beslenme bozukluğuna bağlı, demir eksikliğine bağlı kansızlık (anemi), çocukluk döneminde de oldukça sık görülmektedir. Kansızlık varsa, bütün vücudun beslenmesi, büyümesi, dengesi bozulacaktır. Kansızlık erken saptanıp tedavi edilirse, bu tür geri dönüşümü olmayan değişiklikler başlamadan durdurulabilir. Aynı şey şeker hastalığı için de geçerlidir. Hastalık başlamış olduğu halde, uzunca bir süre gizli seyreder. Bu aşamada yakalanırsa, tedavide başarı şansı çok daha artar.

    *Boğaz kültürü; Kendisi hasta olmadığı halde bazı bakteriler için taşıyıcı görevi görüp başka çocukları riske sokabilir. Ayrıca boğazda yerleşmiş bir zararlı mikrop, romatizma, böbrek hastalığı gibi kronik hastalıklar için de zemin oluşturabilir.

    *İdrar incelemeleri; İdrar yolu veya böbrek enfeksiyonlarının, böbrekte yapısal bozukluklara yol açabilen doğuştan bazı hastalıkların yakalanmasını sağlar.

    *Gaita incelemeleri; Barsak parazitleri, çocukta anemi, büyüme gelişme bozuklukları, iştahsızlık gibi belirtilere neden olur. Bunun saptanıp tedavisi ile tüm bu süreç düzeltilebilir. Barsaktan sızıntı şeklinde gizli kanama varlığı da anlaşılıp nedeni saptanıp tedavi edilebilir.

    3-Check up’ın faydaları

    her şeyden önce çocuklarımızın sağlıklı olmasını hedefleriz. Ulu önderimiz Atatürk “sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” sözleri ile konuyu çok güzel vurgulamıştır.

    Okulda başarısız olarak değerlendirilen pek çok çocukta, altta yatan gizli bir hastalık saptanıp, tedavi edilerek düzelmiştir. Kulağı duymadığı için öğretmenin konuştuğunu, ders anlattığını fark edemeyen bir çocuk, dikkatsiz ve yaramaz olarak değerlendirilebilir ve tüm öğrenim boyunca başarısızlığa itilir. Yine tahtadaki veya kitaptaki yazıyı net göremeyen bir çocuk, dikkati dağınık veya tembel sanılabilir. Kansızlık nedeni ile halsiz, yorgun bir çocuk derslerde uyuklayarak anlamak ve öğrenmekte zorluk çeker, tembel ve başarısız olur. Yaşıtlarına göre boyu çok kısa veya uzun olan bir çocuk aslında guatr hastası veya hormon bozukluğu olan bir çocuk olabilir. Yine aşırı zayıf veya şişman olan bir çocuk aslında şeker hastası (diyabet), obesite, hormon bozukluğu olabilir.

    Bütün bu ve benzeri belirtiler ortaya çıktıktan sonra neden araştırıldığında bazen çok geç kalınabilir. Bazı hastalıklar ilerlediğinde tedavisi mümkün olamayabilir. Oysa çok basit bir yaklaşımla tamamen önlenebilir.

    Bebeklikte aylık kontrollerle bebekler hem aşılanır hem de erken tanı ve tedavi imkanlarından yararlanır. 1 yaşından sonra ise bu sık kontroller bitince, sanki artık “sadece hastalanınca doktora gidilir” gibi bir yaklaşım başlar. Bu da 1-6 yaş arası çocukluk döneminde bazı durumların gözden kaçmasına neden olur. Bu nedenle okul öncesi dönemi fırsat bilip check up yaptırmak çok yararlıdır.

  • Çocuk ve teknoloji… Peki alerji?

    Eskiden ailelerin çocuklarla en çok tartıştığı konulardan birisi, ders çalışma saatlerinde çocuğun oyun oynamayı tercih etmesiydi. Derken dünyamıza televizyon girdi. Çocuğun uzun süreler televizyon başından kalkmaması anne babayı rahatsız etti. Bu da geçti. Atari ile başlayıp teknolojisi geliştikçe ismi ve içeriği de daha albenili bir sürü elektronik oyuncak devreye girdi. Son zamanlarda da her biri birer küçük bilgisayar gibi görev gören telefonlar, tabletler hayatımıza girdi. Artık her çocuğun hatta maalesef oyalamak veya yemek yedirmek amacı ile bizim alıştırdığımız; her bebeğin elinde bu tür bir oyuncak var.

    Bu oyuncakların yaydığı radyasyonun gelişmekte olan beyinlere ve vücutlara yaptığı radyasyon hasarı, sosyalleşmeyi azaltıp içe dönmeye yol açması, bağımlılık yapması gibi bir sürü tehlikesi var. Ama benim bugün bahsetmek istediğim henüz bunlar kadar güncel olmasa da zamanla belki de hepsinin önüne geçecek bir tehlike. Allerji. Ne ilgisi var diyorsunuz; çok var. Artık alerjik bünye , toplumda eskiye göre çok daha fazla. Giderek de artıyor. Biliyoruz ki alerjinin hastalık yapabilmesi için hayatımıza girmesi gerekiyor. Örnek vereyim. Bir insanın doğuştan elma alerjisine yatkınlığı var diyelim. Ama bu insan hayatta elma ile karşılaşmazsa bu alerjisi asla ortaya çıkıp kendini gösteremez. Ama sık sık elma yerse, yediği miktarın da etkisi ile tolerans sınırını geçtiği zaman bu onda alerjik hastalık olarak ortaya çıkar. Aynı şey bizim konumuz için de geçerli.

    Çocuk sabah- akşam elinden düşürmediği çoğu metal olan bu aletlerle temas ede ede bir süre sonra temasa bağlı cilt alerjisi çıkma riskini de artırıyor. Kaşınan, kızaran, soyulan parmaklar, derken eller, ve tüm vücut. Ayrıca uyuyan dev uyanınca, potansiyel başka alerjilerin de ortaya çıkmasına yol açabiliyor. Peki ne yapalım? Yasaklayalım mı?. Bu pek mümkün değil. Ama hiç olmazsa çok erken yaşlarda bu tür cihazları biz teşvik etmeyelim. Çocuk varsın biraz az yesin. Ama yemek yedirebilmek için eline cep telefonu vs. vermeyin. Daha büyük çocuklara bu tür cihazlarla geçirdiği süreler için kısıtlamalar getirebilirsiniz. Ellerde başlayan cilt problemlerinde hemen yiyecekleri suçlamadan önce temasla ilgisi olup olmayacağını da sorgulayabilirsiniz. Hanımlarda imitasyon takılarla görülen “Nikel” alerjisi tehlikesi, çocuklarımızı da bekliyor. Dikkat!.

  • Burun akıntısı

    Burun akıntısının yeni doğan bebekten, erişkin yaşa kadar en sık karşılaşılan sorunlardan birisidir. Akıntının çeşitli sebepleri var. Bunların en önemlisi enfeksiyonlardır. Enfeksiyonlardan da en fazla nezle, burun akıntısına yol açan bir virüs hastalığıdır. Ayrıca grip sırasında , nezle dışı diğer enfeksiyonlar sırasında da burun akıntısı görülür. Burun akıntısının şekli, özelliği hastalık hakkında da bizi uyarabilir. Örneğin, çeşme gibi devamlı şarıl şarıl akan bir burun akıntısı nezlenin erken görülen bir belirtisidir. Su gibi burun akıntısının görüldüğü bir diğer hastalık da alerjik nezledir.

    Akıntının daha koyu daha yapışkan, halk arasında da sümük diye adlandırılan bir şekli vardır. Küçük bebeklerde temizlemesi çok zor olan yapışkan bir burun akıntısıdır ve basit virüs enfeksiyonlarının iyileşme döneminde görülür.

    Bakteriyel enfeksiyonlar da yine burun akıntısı ile kendini gösterebilir. Bunların içinde en çok görüleni sinüzittir. Sinüzit, bir haftadan uzun süren burun akıntılarında mutlaka akla gelmesi gereken bir hastalıktır. Özellikle küçük bebekler, yabancı cisimlerle oynarken burunlarının içine sokarlar. Tek taraflı burun akıntısı olduğunda mutlaka bir yabancı cisim ihtimali göz önüne getirilmelidir.

    Ağızdan nefes almak çözüm değil

    Burun akıntısı ile aileler her zaman kendileri baş edemezler. Özellikle 6 ay altı çocukların mutlaka hekim tarafından kontrol edilmesinde fayda vardır. Kullanılacak bir takım ilaçlarla ailenin ve çocuğun daha rahat etmesi sağlanabilir. Burun akıntısı ile aileler her zaman kendileri baş edemezler. Çocuk burundan nefes alamadığı zaman ağzından almaya çalışır. Ağızda gerekli koruma mekanizmaları olmadığı için de havanın içindeki zararlı maddeler direkt olarak akciğerlere ulaşacak, bu sefer de başka hastalıklara yol açacaktır. Yani ağızdan nefes almak çözüm değildir. Burnu açmak için bazı ilaçlar, koruyucu sıvılar kullanılabilir. Ancak bunlar hiç korkmadan güvenle rahatlıkla uzun süre kullanılacak ilaçlar değildir. Mutlaka hekim kontrolünde belirli ölçülerde kullanılmalıdır. Hele ki içerisinde ilaç olan burun damlaları asla ezbere kullanılmamalıdır. Çünkü bunların bir kısmı ters etki yapabilir. Burun tıkanıklığını açmak için kullanılan bir damla bir süre sonra burnu tıkayabilir. Bir çocukta burun akıntısı başta sulu olarak başlamış sonradan koyulaşmış da olsa, baştan koyu olarak başlamış da olsa bir haftadan daha uzun sürüyorsa bunun altında yatan başka bir enfeksiyon olabilir. Başlangıçta viral olarak başlayıp üstüne mikrobun eklenmesi ile yeni bir hastalık olma riski de vardır. Özetlersek kısa süreli, iki üç gün süren basit soğuk algınlığına bağlı burun akıntı ve tıkanıklıkları çocuğu sümkürterek, temizleyiciler ile evde halledilmeye çalışılabilir. Ama bunun uzaması halinde ya da yapılan basit uygulamalara cevap alınamaması durumunda hekime gösterilmesi gerekir.

  • Beslenmeye bağlı anemi (kansızlık) ve vitaminler

    Her yıl dünyada 10 milyon insan beslenme yetersizliğine bağlı problemler sebebi ile ölmektedir. Ölüm dışında beslenme eksikliğine bağlı diğer problemler çok daha fazla insanı etkilemektedir. Çoğu gelişmekte olan ülkelerde olmak üzere 2 milyar insanda demir eksikliği ve buna bağlı anemi (kansızlık) olduğu tahmin edilmektedir ki bunların çoğunu çocuklar ve genç kadınlar oluşturmaktadır. Tüm anemilerin yaklaşık %80’i beslenme ile ilişkilidir. Türkiye anemi açısından dünyada orta derece riskli ülkeler arasında yer almaktadır (anemi sıklığı %20-40).

    Beslenme yetersizliğine bağlı anemilerde önemli olan nokta çok yemekten ziyade yeterli yemektir. Çünkü anemiye neden olan birçok madde günlük olarak az miktarda alınması durumunda bile ihtiyacı karşılayabilecek maddelerdir (demir, çinko, B vitamini…). Çocuklarda önemli olan bir başka nokta da hızlı büyüme nedeniyle günlük ihtiyacın orantısal olarak daha yüksek olmasıdır. Bu sebeple günlük ihtiyacı karşılamak için özellikle bu maddelerden zengin yiyecekler tercih edilmeli ve tek tip beslenme yerine her tür yiyecek verilmeye çalışılmalıdır. Yaşa göre günlük alım yeterli olsa bile kronik infeksiyonda metabolizmadaki artış fark edilmeyen eksikliklere neden olabilir. Bu nedenle uzamış infeksiyonlarda vitamin ve mineral desteğine ihtiyaç olabilir.

    Yetersiz beslenmeye bağlı oluşan aneminin en önemli nedeni demir eksikliğidir. Demir dışında bakır, çinko, selenyum, vitamin A, C, E, B1, B2, B6, B12, folik asit eksiklikleri de anemiye sebep olabilecek önemli faktörlerdir. Beslenme eksikliğine bağlı anemileri eser element eksikliği ve vitamin eksikliğine bağlı olarak 2 grupta inceleyebiliriz.

    ESER ELEMENT EKSİKLİĞİNE BAĞLI ANEMİLER

    DEMİR

    Ortalama bir insan vücudunda erkekte 4 gr, kadında ise 2.5 gr demir vardır. Vücuttaki demirin %65 i kan yapısına katılarak vücutta dolaşır. Bunun dışında birçok önemli enzimin yapısına katılarak önemli fonksiyonlar görür. En iyi bilinen etkisi anemi olmakla beraber demir eksikliğinin davranış sorunları, algılama güçlüğü, halsizlik, iştahsızlık, tat almada azalma ve bağışıklık sisteminde zayıflama gibi birçok başka olumsuz etkileri vardır. Çocukluk döneminde hızlı gelişen nörolojik sistemi de demir eksikliğinden etkilenir. Demir eksikliği olan çocukların IQ larının olmayanlara göre daha düşük olduğunu destekleyen yayınlar vardır.

    Demir eksikliği tüm yaş gruplarında sık görülmesine rağmen en çok 6 yaş altı çocuklar ve 15-45 yaş arası kadınlarda görülür. Bunun sebebi ise bu yaş gruplarında hızlı büyümeye veya harcamadaki artışa (hamilelik) bağlı olarak demir ihtiyacının artmasıdır. Demir eksikliği birkaç şekilde görülebilir.

    -İlk aşamada alım yetersizdir, vücuttaki depo demirinde azalma vardır ancak başka bir laboratuar veya fiziksel anormallik yoktur.

    -İkinci aşamada vücut demiri azalmaya başlar, hafif anemi bulunabilir. Kan değerlerinde demir düzeyinde azalma görülür. Halsizlik, iştahsızlık, bağışıklıkta zayıflama, dikkat eksikliği gibi ek bulgular ortaya çıkabilir.

    -Üçüncü aşamada ise anemi artık belirgindir. Diğer bulguların şiddeti giderek artar.

    Birçok besin demir açısından zengindir. Özellikle hayvansal ürünler (et, yumurta), bitkisel ürünlere (yeşil yapraklı sebzeler, pekmez) göre daha çok demir içerir. Demir; barsaktan emilim açısından özellik gösteren bir mineraldir. Birçok yiyecekle etkileşebilir ve emilimi bozulabilir. Anne sütü göreceli olarak diğer gıdalara göre daha düşük demir içermesine karşın içerisinde bulunan laktoferrin anne sütünde bulunan demirin %50 sinin emilmesini sağlar. Bu diğer demir kaynakları ile karşılaştırıldığında oldukça yüksek bir orandır. Et ve et ürünlerinde bu oran %10, bitkisel kaynaklı demirde ise %1-2 dir. Süt ve süt ürünü gibi kalsiyum içeren yiyeceklerle beraber alındığında bu oran daha da düşer. Ancak C vitamininden zengin yiyeceklerle alındığında emilimi artar.

    Demir eksikliği tedavisi uzun süreli bir tedavidir. Eksiklik tespit edildiğinde demir 3-5mg/kg/gün olarak başlanır. Aç karnına alınması ve alımından sonra 1 saat yemek yenmemesi emilim açısından önemlidir. Tedavi süresi aneminin düzelmesine ve depo demirinin düzeylerine göre ayarlanır. Ortalama bir tedavi süresi yaklaşık 6 aydır. Erken kesilme durumlarında tekrar etme riski artar. Tedavide anemi düzeldikten sonra en az 2 ay daha demir tedavisine devam edilir. Aneminin tekrar etmesini önlemek için beslenmenin düzeltilmesi, demirden zengin gıdaların diyete eklenmesi önemlidir. Tekrarlayan demir eksikliği anemisinde barsaktan gizli kanamalar gibi vücuttan demir kaybettiren problemler araştırılmalıdır.

    BAKIR

    Vücutta özellikle beyin ve karaciğerde önemli fonksiyonları vardır. Barsaklardan yiyeceklerle beraber emilen bakır, vücuttan safra ile atılır. Karaciğer, fındık, margarin gibi yiyeceklerde bol bulunur. Ancak birçok yeşil yapraklı sebzenin klorofil yapısında da bakır vardır.

    Bakır eksikliği anemi dışında osteoporoz (kemik erimesi), bağışıklık eksikliği, saç ve deride zayıflama ve beyazlamalar ve nörolojik bulgularla giden birçok probleme neden olabilir. Anemiye özellikle demir metabolizmasını bozarak sebep olur. Bakır eksikliğinde vücuttaki demir kullanılamaz. Tüm bunlara bağlı olarak demir eksikliğine benzer bir anemiye neden olur. Çocuklardaki en önemli bakır eksikliği nedeni ciddi beslenme yetersizliğidir. Genetik hastalıklar dışında tedaviye iyi yanıt verir.

    ÇİNKO

    Çinko dünyada önemi yeni yeni anlaşılan ve gelişmekte olan ülkelerde birçok probleme yol açan önemli bir mikronutrienttir. Vücutta, bağışıklık sisteminin düzenlenmesi, hücre yenilenmesi, büyüme gibi birçok fonksiyon çinkoya ihtiyaç gösterir. Çinko eksikliğinin cücelik, cilt hastalıkları, bağışıklık yetersizliği ve seks hormonu yetersizliği gibi hastalıklara neden olduğu gösterilmiştir. Çinko, çocuklarda hızlı büyüme ve bağışıklığın düzenlenmesi açısından özellikle önemlidir. Özellikle ishal döneminde alınması ishallerin hızlı düzelmesine yardımcı olur.

    Çinko eksikliği, asıl olarak yetersiz alım veya barsaktan emilim bozukluğu sebebi ile oluşur. Birçok yiyecek çinko açısından zengindir (kırmızı et, kepekli un, peynir). Düzenli beslenen kişilerde eksiklik nadir görülür.

    Çinko bakır gibi demir metabolizmasını bozmasının yanında, kan hücrelerinin yapımını da etkileyerek anemiye sebep olur. Anemi demir eksikliğine benzer. Tedavi çinko içeren ilaçlarla eksikliğin düzeltilmesi şeklindedir.

    VİTAMİN EKSİKLİĞİNE BAĞLI ANEMİLER

    Vitaminler, vücudun gelişme, büyüme metabolizma gibi temel işlevlerinde gerekli olan organik bileşiklerdir. Çok küçük dozlarda alımı yeterlidir ama vücutta üretilemediğinden belirli miktarlarda alınması gereklidir. Bir vitamin bir çok fonksiyonda yardımcı olabilir. Bu sebeple eksikliklerinde çok değişik belirtiler görülebilir. Vitaminler 2 grupta incelenebilir: 1.Suda çözülenler,

    Yağda çözülenler.

    Yağda çözülen vitaminler vücutta –özellikle karaciğer- depolanırken, suda çözülenler B12 vitamini dışında vücutta depolanmaz.

    A VİTAMİNİ

    A vitamini özellikle karoten içeren kırmızı- turuncu renkli meyvelerde çok bulunur. Hayvanlar A vitaminini bitkilerden alır ve karaciğerde depolar. Bu yüzden karaciğerde bol bulunur. Balık yağı ve anne sütü de A vitamininden zengindir. A vitamini özellikle görme işlevi için önemlidir. Bu nedenle eksikliğinde ilk görülen belirti görme keskinliğinde azalma ve gece körlüğüdür. Görme işlevi dışında derinin ve mukozanın yenilenmesi, büyüme, bağışıklık sisteminin gelişimi, kemik gelişimi üzerine de önemli etkileri vardır. Günlük ihtiyaç çocukluk çağında yaşla beraber artış gösterir. 0-8 yaş arası ihtiyaç 400-500 mikrogram iken 8-18 yaş arası bu değer 600-900 mikrograma çıkar.

    Vitamin A eksikliği ile anemi arasında direk ilişki olduğu görülmüştür. Eksikliğinde kemik iliği dokusunun azaldığı, hemoglobin düzeyinin düştüğü gösterilmiştir. Dalakta demir birikimi oluşmuştur. Eksikliği düzeltiğinde ise bu bozukluklar düzelir.

    B VİTAMİNİ

    B vitamini aslında tek bir vitamin olmayıp bir çok vitaminden oluşan bir gruptur. B vitaminleri önemli metabolik işlevlerde rol oynarlar ve eksikliklerinde anemi dışında ciddi nörolojik, kardiyak ve metabolik problemler ortaya çıkar.

    -B1 (TİAMİN)

    B1 vitamini karbonhidrat metabolizmasında önemli roller oynar. Kırmızı et, karaciğer, kepekli un ve anne sütünde bol bulunur. Pişirme ile kolayca aktivitesini kaybeder. Eksikliği nadir görülür. Eksikliğinde nörolojik ve kardiyak şikayetlerin görüldüğü Beriberi hastalığına neden olur. Anemi genellikle diğer belirtilere göre daha arka planda kalır.

    -B2 (RİBOFLAVİN)

    B2 vitamini hücre içi enerji üretimi ve büyüme üzerine önemli işlevlere sahiptir. Birçok temel gıda maddesinde bol miktarda bulunur. Süt, ekmek , buğday ürünleri, yumurta, et, yeşil sebzeler önemli B2 vitamini kaynağıdır. B2 vitamini ısıya ve pişirmeye dayanıklıdır ama ışığa dayanıksızdır. Anemi oluşabilmesi için uzun süre eksikliğin devam etmesi gerekir. Ciddi beslenme eksiklikleri dışında nadir görülür.

    -B6( NİASİN)

    B6 vitamini birçok önemli metabolik işlevlerde rol oynadığı gibi hücre içi enerji üretiminde de önemlidir. Et, balık , kepekli un ve ekmekte bol bulunur. Süt ve yumurtada az bulunur. B6 vitamini eksikliği hemoglobin yapımını etkiler ve anemiye yol açar. Vitamin tedavisi ile bu etkiler geriye dönüşlüdür. Ayrıca demir eksikliği tedavisinde tedaviye demirin yanına B6 vitamini eklemenin düzelmeyi hızlandırdığı görülmüştür.

    -B12 (KOBALAMİN)

    B12 vitamini karbonhidrat ve yağ metabolizmasında önemli işlevleri olan bir vitamindir. Ayrıca DNA sentezinde folik asit ile birlikte işlev görür. Bitkisel yiyeceklerde bulunmaz. En iyi kaynak kırmızı et ve yumurtadır. Eksikliği hayvansal gıdadan fakir beslenen veya barsak hastalığı olanlarda görülür. Eksikliğinde DNA yapımı bozulur ve makrositik (büyük hücreli) anemiye sebep olur. Folik asit eksikliğinden sonra makrositik aneminin en önemli sebebidir. Tedavide aylık depo enjeksiyon olarak kas içine uygulanabilir.

    -FOLİK ASİT

    Protein metabolizması, DNA biosentezi gibi çok önemli işlevleri olan folik asit, yeşil yapraklı sebzelerde bol bulunur. Hamilelik ve çocukluk dönemindeki metabolizmanın hızlandığı durumlarda ihtiyaç artar ve yeterli alıma rağmen eksiklik görülebilir. Eksikliğinde anemiye neden olur. Bozulan DNA sentezi sebebi ile eritrositlerin gelişimi bozulur ve hemoglobin içeriği azalır. Oluşan normale göre büyük eritrositlerin ömrü daha kısadır. Teşhisi kan sayımında MCV yüksekliği ve hemoglobin düşüklüğü ve folik asit düzeyi düşüklüğü ile konulur.

    C VİTAMİNİ (ASKORBİK ASİT)

    Birçok yiyecek grubunda (meyveler, yeşil sebzeler, et…) bol olarak bulunan C vitamini farklı tiplerde kansızlığa neden olabilir. Ancak doğrudan anemi yapıp yapmadığı tam olarak bilinmemektedir. C vitamini demir ve folik asit metabolizmasında rol oynar ve eksikliğinde demirin emilimi ve kanda taşınması bozulur. Ayrıca C vitamini eksikliğinde küçük damarlarda oluşan çatlamalar ve küçük kanamalar anemiye katkıda bulunur. Diş eti kanamasının en sık nedenlerinden biridir. C vitamini eritrositler için önemli bir antioksidandır. Eksikliğinde eritrosit ömrü azalır ve anemiyi artırır. Tüm bu etkilerinden dolayı kan tablosu çok değişken olabilir. Teşhis kan değerlerinin yanında cilt bulguları (küçük kanamalar) ve klinik ile konulur ve kan C vitamini düzeyi ile kesinleştirilir.

    E VİTAMİNİ (TOKOFEROL)

    E vitamini yağda çözünen bir vitamin olup güçlü bir antioksidandır. İşlevi vücuttaki oksidasyonları önlemek ve hücre zarını serbest oksijen radikallerine karşı korumaktır. Eksikliği özellikle barsakta yağ emilimini bozan hastalıklarda, prematüre ve küçük doğum ağırlıklı bebeklerde görülebilir. Eksikliğinde eritrositlerde serbest oksijen radikallerine bağlı yıkım oluşur ve sonrasında anemi gelişir. Yeşil yapraklı sebzeler, fındık ve bitki tohumlarında bulunur. E vitamini eksikliğinde kullanmak üzere ilaç şeklinde de bulunur.

  • Bebeklerde alerji

    Aranıza gelirken, evinize bir neşe, canlılık, hareket ve mutluluğu da birlikte getirdi. Artık hiçbir şey eskisi gibi değil. Dünya daha güzel, renkler daha canlı müzik daha dinlendirici. Hepsinin nedeni o. Bir gülümsemesi ile bütün uykusuz geceleri, yorgunlukları unutturan bebeğiniz. Mümkün olsa, kuşun kanadındaki rüzgardan koruyacağınız bebeğiniz. Her şey iyi, güzel gidiyor. Mutlu mutlu emziriyor, bakıyor, seviyorsunuz. Ama birgün bir bakıyorsunuz ki yanaklar kızarmış. Hatta pul pul kabuklanmaya, kaşınmaya başlıyor. Bebeğiniz yüzünü yastığa sürtmeye çalışıyor. Banyoya sokmak için soyarken; minicik elleri rastgele gövdesini kaşıyor, yırtıp kanatıyor. Bu kızarıklıklar belki de boynuna, ellerine-kollarına, bacaklarına da giderek yayılıyor. Hiç istemediğiniz bir misafir kapıyı çaldı! Hemen doktoruna koşuyorsunuz; bunların allerji olduğunu söylüyor. Bu haber sizi sonsuz üzüntülere sokuyor.

    Durun! Bu kadar korkmayın; çaresi var!

    Bebeklik döneminde sık karşılaşılan allerjik deri döküntülerinden “egzema”, tıbbi adıyla da “ atopik dermatit”ten söz ediyorum.

    Egzema, bazen şiddetle başlar, bazen yavaş yavaş başlayan kaşıntılı kızarıklıklar giderek artar. Çoğu zaman da önemsenmez, nasıl olsa geçer diye beklenir. Veya bir akrabanın tavsiyesi ile alınan krem sürülerek geçici iyileşme beklentileri yaşanır. Bebek soyulduğunda her defasında elleriyle karnını kaşımaya çalışıyorsa, bu egzemanın ilk belirtisi olabilir. Ardından kırmızı, kaşıntılı, ilerledikçe üzeri pul pul kabuk gibi sertleşmeye, bazen deri çatlayıp, sürtünmenin de etkisiyle sızıntı kanamalara bile neden olabilir. Tipik dağılımı; bebeklerde yanaklar, boyun, kulak arkası, eller, bilekler olabilir. Bazen de “para para” gibi diye nitelendirilen farklı yerlerde yuvarlak, keskin kenarlı döküntüler şeklinde görülebilir. Bebek büyüdükçe diz arkası, kolun dirsek ön taraf katlantı yeri gibi bölgelerde yoğunlaşabilir. Ailede; anne baba, kardeşler veya yakın akrabalarda astım, saman nezlesi gibi bir allerjik hastalık öyküsü varsa; bunun da allerjik egzema olma ihtimali artar. Bebeklikte en önemli olan; bu cilte lezyonlarının besin allerjisi nedenli olmasıdır. Sade anne sütü alan bebeklerde bile annenin yediği besinlerin, anne sütü aracılığı ile bebeğe geçip, allerji yapma riski vardır. En sık nedenlerden birisi de inek sütü allerjisidir. Direkt inek sütü vermek gerekmez; hazır mama ile de olabilir. Veya bir başka gıda olabilir. Öncelikle tanının doğru konması, nedenlerin araştırılması gerekir. Hemen bir Çocuk allerji uzmanına başvurmak ilk adım olmalıdır. Araştırılmadan, sadece tahmine dayanarak bebeğe bazı gıdaların yasaklanması, bebeğin normal büyüme ve gelişmesini engelleyebilir, çok tehlikeli bir yaklaşımdır.

    Altta yatan neden ne olursa olsun; anne sütü asla kesilmemelidir. Tam tersine daha uzun süre verilmelidir. Araştırma sonucu gerekirse anneye yapılacak basit tedavilerle bebek de rahatlayacaktır.

    Bazen çok şiddetli olmayan deri döküntüleri ihmal edilir. Oysa bunlar, ilerde ortaya çıkacak bir “astım” veya “allerjik bronşit”in ön habercileri olabilir. İhmal edilmeden araştırmalı, uygun tedavi verilmelidir. Tedavide genelleme yapılmaz. Her bebeğin tedavisi farklıdır. Önemli olan erken teşhis, doğru yaklaşımdır.

    Bebeğinize ve size sağlıklı günler dilerim.

  • Bahar ve alerji

    Alerjik nezle, yaklaşık %20 oranında görülen bir hastalıktır. Yani her 5 çocuktan biri alerjik nezle, göz nezlesi hastasıdır. Alerjik astım da % 10-15 civarında görülmektedir. Alerjik hastalıklar alevlenme- yatışmalar şeklinde seyreder. Bahar ayları bu hastalıkların en çok şiddetlendiği dönemdir; alevlenme dönemi bu mevsimde en sık yaşanır.

    *Bahar aylarında allerjik reaksiyonlar hangi nedenlerle artış gösterir?

    Alerjik hastalıkların alevlenmesinde alerjenlerle karşılaşma en önemli tetikleyicidir. Çocukların alerjik hastalıklarında polen alerjisi çok etkilidir. Bahar aylarında bitkilerin polenlerinin ortama dağılması, hava güzel olduğu için açık hava aktivitelerinin artışı nedeniyle de bu alerjenlerle karşılaşma riskini artırır; alerjik hastalıklar alevlenir. Belirtiler şiddetlenir.

    *Bu mevsimde çocuklarda görülen allerjik rahatsızlıklar nelerdir ve çok kısaca hangi tür belirtiler içerir?

    -Allerjik nezle (saman nezlesi): Aksırık, burun akıntısı- tıkanması, burun kaşıntısı, genizde kaşıntı, gıcıklanma. Karşılaşılan alerjeni yok etmek amacı ile vücuttaki hücrelerden salgılanan kimyasal maddelerin oluşturduğu belirtilerdir. En çok bilineni histamindir. Zaten bu şikayetlerde kullanılan ilaç genellikle anti-histamin ilaçlardır.

    -Göz nezlesi: Burunda olan belirtilerin gözde olması. Kızarma, kaşınma, sulanma, hatta şişme.

    -Astım: Öksürük, hırıltı, nefes darlığı ile giden astım atağı yapar. Polen alerjisi olanda kıra, pikniğe gidince atak gelişebilir.

    -Cilt alerjisi: Alerjenlerle temas sonucu kaşıntı, kızarma, şişme gibi deri şikayetleri oluşur.

    *Bu belirtilerin en yoğunlaştığı ay hangisidir?

    Mevsimsel özelliklere göre değişir. Isının ve yağışın durumuna göre bitkilerin tozlaşma dönemi değişebilir. Genellikle Nisan-Mayıs ayları, Haziran ayının ilk yarısı en yoüğun aylardır. Tam tozlaşma döneminde kuru ve rüzgarlı havalarda, polenler çok uzaklara; 100 km. kadar uzaklara bile gidebilir. Tabii ki polenlerin en yoğun olduğu kıra, pikniğe, ormana gidince şikayetler artar.

    *Astım hastalığının bahar aylarıyla bir ilişkisi var mıdır?

    Polen alerjisi olan astımlılarda bahar aylarında astım atakları ve şikayetleri artar.

    *Tedavisi yapılmayan allerji ne gibi zararlı sonuçlara yol açar?

    Tedavisi yapılmayan alerjik hastalıklar, giderek daha ağırlaşır, yaşam kalitesini düşürür. Hatta hastalar evden çıkmamaya başlar. Ayrıca alerjik hastalıklar aktifken enfeksiyon hastalıklarına yakalanmayı da kolaylaştırır. Tedavi edilmeyen alerjik bir hastalık, diğer alerjik hastalıkları davet eder. Örneğin; alerjik nezlesi olan bir kişi tedavi olmazsa, astım olma riski çok artar.

    *Anne babaların çocuklarını korumaya yönelik alabilecekleri önlemler nelerdir?

    Anne – babaya düşen görevler:

    -Çocukların şikayetlerini geçiştirmeyip doktora götürmek, tanı konmasını sağlamak

    -Allerjik hastalıkların doğru tedavisine ulaşmak

    -Tedavinin doğru uygulanmasını sağlamak, denetlemek

    -İlaçlarını doğru doz ve şekilde kullandırmak

    -Baharda polenlerden mümkün olduğunca korumak;

    *Çocuk okula gidecek,

    *Teneffüse çıkacak

    *Beden eğitimi dersine girecek

    *Ekstra polenle karşılaşma riski azaltılacak: Polen yaygın olan dönemde hafta sonu kır- piknik gibi ortamlara girmeyecek, arkadaşlarla kampa gitmeyecek (hastalanması halinde uygun tedaviye ulaşmak riskli olabilir)

  • Anne sütü ve emzirmeye ait pratik bilgiler

    Anne sütünün içeriği

    Anne sütü, gebeliğin 6-7. aylarında yapılmaya başlar. Bebek doğana kadar salgılanan süt miktarı azdır. Bebek doğduktan sonra süt yapımı da artar.

    Anne sütü, bebek için en uygun bileşimlerdedir. İçeriği sabit olmayıp, bebeğin ihtiyaçlarına göre değişiklik gösterir. Temel olarak protein, yağ, karbonhidrat ve su’dan oluşur. İçinde, vitaminler, kalsiyum gibi elementler, çeşitli enzimler ve bebeği hastalıklardan koruyacak olan bağışıklık proteinleri de içerir. Büyüme ve gelişmeyi etkileyen hormonları da içerir. Anne sütünde, 20’den fazla aktif enzim tanımlanmıştır. İlk 5 gün salgılanan süt; “kolostrum” veya “ağız” denen özel yapıda bir süttür. Yağı az, sodyum, potasyum, çinko ve bebeği mikroplardan koruyan antikorlardan zengindir. Kolostrumda yağ oranı % 2, daha sonra giderek artar ve 15. gün civarında % 3.5-4 grama ulaşarak sabit kalır. Sütün içindeki yağ oranı, beslenme sırasında da değişiklik gösterir. Başta daha az, emzirme sonuna doğru doygunluk hissi verip bebeğin memeyi bırakması için daha yağlı bir kıvam alır. Anne sütündeki enerjinin yarısı yağlardan karşılanır.

    Anne sütündeki protein oranı; başlangıçta litrede 15 gram civarında; olgun sütte 8-9 gram civarındadır. Anne sütündeki protein miktarı, inek sütünden daha düşüktür. Ancak yararlanım düzeyi daha yüksektir, bebeğin ihtiyacını tamamen karşılar. Ayrıca, böbreklere de gereksiz protein yükü bindirmemiş olur.

    Anne sütündeki karbonhidrat, esas olarak laktoz (süt şekeri)dur. Litrede 70 gram civarında laktoz bulunur.

    Vitamin içeriği, annenin beslenmesinden ve aldığı vitaminlerden etkilenir. Genel olarak sağlıklı bir annenin sütünde, K ve D vitamini dışındaki vitaminler yeterlidir.

    Sütün %80’den fazlasını oluşturan su ise, bebeğin tüm su ihtiyacını karşılar.

    Anne sütünün bebeğe faydaları

    Anne sütü, bebeğin tüm ihtiyaçlarına cevap verir. Özellikle ilk 4-6 ay, başka hiçbir gıda almaksızın, her türlü ihtiyacı karşılar. Bebeğin su ihtiyacını karşılar. Büyüme gelişmesi için gereken proteinini, enerjisini karşılar. Anne sütündeki yağlar, enerjiyi karşılamanın yanı sıra, gözün retina tabakası ve beyin gelişimi için de gereklidir. Anne sütünde; hazır mamalarda olması mümkün olamayan ve bebeği çeşitli mikroorganizmalardan koruyan biyoaktif maddeler, bağışıklık sistemini düzenleyen faktörler, büyüme ve gelişmeyi etkileyen hormon ve büyüme faktörlerini de bulundurur. Enzimlerden biri olan laktoferrin, demiri bağlayarak mikropların kullanmasını ve üremesini engeller. Kazein, ve bazı başka enzimler de mikropların bebeğin barsağına tutunmasını engeller. Özellikle sindirim ve solunum sistemi başta olmak üzere, çok sayıda organın büyüme ve gelişmesini düzenler.

    Bebeğe ne zamana kadar süt verilmeli?

    Anne sütü, ilk 6 ay bebeğin tüm ihtiyaçlarını karşılar. Bu süre zarfında bebeğe sadece anne sütü ve D vitamini verilmelidir. Bundan sonra ise bazı eksikliklerin oluşmaması için, ek gıdalara başlanmalıdır. Anne sütüne ilave ek gıdalara 4 aydan önce başlanmamalıdır. Ek besinlerle birlikte anne sütü, 1 yaşına kadar verilmelidir. Tercihan 2 yaşına kadar da devam edilebilir. Ancak bebek, alması gereken ek gıdaları almayıp sadece anne sütüne devam ederse, 1 yaşından sonraki dönemde bazı eksiklikler ortaya çıkabilir. Bu durumda anne sütünün verilmemesi de söz konusu olabilir.

    Katı besinlere erken başlanırsa, anne sütü alımını kısıtlar, büyümesi olumsuz etkilenir. Ek gıdalara erken başlamakla besin alerjisi riski de artmaktadır. 4. aydan önce verilen ek gıdalar, ishal, kabızlık, gaz gibi mide barsak sistemi sorunlarına yol açabilir.

    Emzirirken bebek nasıl tutulmalı?

    -Anne, rahat bir pozisyonda oturmalı ve kendini rahat hissetmelidir.

    -Bebeğin başı ve vücudu düz bir hat üzerinde olmalı, yüzü memeye doğru, burnu da meme ucunun tam karşısında olmalıdır.

    -Anne ve bebeğin vücudu çok yakın bulunmalı, bebek sadece baş ve omuzlarından değil, kalçasından da desteklenmelidir.

    -Bebek, meme başının tüm renkli kısmını ağzına alacak şekilde ayarlanmalıdır. Sadece meme ucunu ağzına alması yanlıştır.

    -Mutlaka gerekmedikçe emzirme sırasında anne veya bebeğe müdahale edip rahatsız edilmemelidir.

    -Bebeğin başı memeye doğru itilmemelidir. İtilirse, bebek başını daha da geriye atarak huzursuz olur.

    -Anne, memeyi eli ile alttan desteklemelidir.

    -Parmaklarla meme hafifçe sıkılmalı, bebeğin burnunu tıkamamalıdır.

    -Emzirme sırasında bebeğin pozisyonu ara ara rahatsız etmeden değiştirilmeli, memenin farklı noktalarına da basınç uygulanması sağlanmalıdır.

    -Sezeryan doğumlarından sonra oturarak emzirmek zor olabilir. Bu durumlarda yan yatarak emzirmek de mümkündür.

    Anne sütü nasıl saklanmalı?

    Böyle bir uygulama ne kadar yararlı?

    Özellikle çalışan anneler için süt saklanması gerekebilir. Ancak bebeğin emzirme saatleri ayarlanmalı, anne işe gitmeden hemen önce bebeğini direkt memeden emzirmelidir. Ancak işyerinde de uygun koşullarda el veya pompa aracılığı ile süt sağılıp, steril kaplarda saklanabilir. Anne sütündeki enzimlerden dolayı, 6 saat kadar süre oda ısısında bile bekleyebilir; mikrop üremez. Buzdolabında da 24-48 saat bekletilebilir. Bu süt, verileceği zaman benmari usulü ile ısıtılıp, kapla, biberonla veya kaşıkla verilebilir. Özel süt toplama torbaları da satılmaktadır. Steril bu torbalara sağılan anne sütü, derin dondurucuda 6 ay kadar saklanabilir. Saklanan süt ısıtılıp bebeğe verildikten sonra artanı atılmalı, tekrar dondurulmamalıdır. Ancak unutmamak gerekir ki; anne sütü, canlı bir maddedir. İçeriği bebeğin ihtiyaçlarına göre değişmektedir. Şimdi sağılıp saklanan sütün içeriği, 6 ay sonra bebeğin ihtiyacına uygun değildir. Bu nedenle uzun süreli saklamalar önerilmez. Annenin süt üretimi, psikolojik ve sosyal şartlardan çok etkilenir. Annenin bebeğine süt verememe vicdan azabı, sütün kesilmesine neden olabilir. Bu nedenle de çalışan anneleri, emzirme saatlerini evde bulunduğu dönemde, gecede artırmaya yönlendirmek daha uygun olur. Ancak, işyerinde sağılarak bebeğine süt getiriyor olması, anneyi kendisi yokken de bebeğinin doğru beslendiği için huzurlu kılacaktır. Bu nedenle de süt sağılıp saklanması doğru ve uygun bir yaklaşımdır.

  • Ani bebek ölümü sendromu

    Bilinen hiçbir hastalığı yokken bebeğin yatağında ölü bulunması, aniden ölümüne ani bebek ölümü sendromu denir.

    Görülme sıklığı ile ilgili farklı rakamlar ve oranlar belirtilmekle birlikte kesin rakam vermek güçtür. Ancak her bebeğin risk taşıdığını söylemek doğru olur.

    En riskli dönem ilk 6 aydır

    Çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Tok karına yatırmak, oda ısısı, çok giydirmek veya giydirmemek vs. nedenler araştırılmış, hiçbirinden kesin sonuç alınamamıştır. Bugün için riski artırdığı kabul edilen etken; bebeğin yüzükoyun yatırılmasıdır. Yani yüzükoyun yatırılan bebeklerde daha fazla görüldüğü söylenmektedir. Bu nedenle de bebeklerin dönüşümlü olarak sağ yan- sol yan gibi yanlara yatırılması daha doğrudur.

    Yüzükoyun yatma sırasında kalbin normal çalışma ritminin olumsuz etkilendiği, sapından asılı gibi çalışmak zorunda kaldığı şeklinde bir açıklama olmakla birlikte; kesin ve net bilinen bir açıklaması yoktur.

    Bebeklerin, uyutulurken elini kolunu kullanması için kundak gibi sıkı bağlanmaması gerekir. Aşırı yedirip hemen yatırmak yerine, gazını çıkarıp, yatağın baş kısmı hafif yukarda lacak şekilde ve mutlaka yan yatırılması gerekir. Ayrıca kusarsa, kusmuğunun nefes borusuna kaçmaması için de uyuşturucu ilaç verilmemelidir.

  • Alerjiden korunma; evdeki kedi gitsin mi?

    Alerjik hastalıklar, çağımızın en önemli hastalıklarındandır. Toplumda yaklaşık her beş kişiden birinin alerjik olması önemini bir kat daha artırmaktadır. Başta astım olmak üzere; alerjik nezle (saman nezlesi), alerjik göz nezlesi, egzema, kurdeşen gibi deri alerjileri, besin alerjileri, ilaç alerjileri gibi çeşitli hastalıkları oluşturur.

    Bilimin her dalında olduğu gibi alerjide hastalığı önleme çabaları sürmektedir. Bu amaçla araştırmalar, çalışmalarla alerjiye çözüm aranmaktadır. Ülkemizde de bu çabalar, tüm gelişmiş dünya ülkeleri ile eşit düzeyde sürmektedir.

    Ailesinde alerjik hastalığa sahip olan bireyler; alerjiye yatkın, riski yüksek bireylerdir. Özellikle korunmaları gerekir. Bu riski taşıyan bebek daha doğmadan korunma önlemleri başlamalıdır.

    -Annenin, gebelikten itibaren sigara içmemesi artık iyice bilinmektedir. Ancak sadece annenin korunması yetmez; bebek doğduktan sonra evin hiçbir odasında, hiçbir zaman sigara içilmemelidir.

    -Bilimsel araştırmaların bulduğu bir gerçek var; Henüz bebek doğmadan önceden beri evde yaşayan evcil hayvanlar, bebekte allerji riskini artırmıyor. Korunma adına o çok sevilen evcil hayvanları evden göndermek zorunda değiliz. Ancak bebek doğduktan sonra eve yeni hayvan alınmamalıdır.

    -Anne sütü, en az 6 ay tek başına verilmeli, özellikle katı gıdalara başlamak, allerji potansiyeli olan gıdaları geç başlamak gerekir.

    -Bebeğin ilk aylardaki aşırı gaz, kabızlık, ishal, deri döküntüsü gibi şikayetlerinin altında allerji olabileceği akla gelmelidir. Sadece anne sütü ile beslenen bebeklerde bile annenin yediği gıdalarla bu şikayetlerin ilişkili olabilir. Bu durumdan şüphelenince, bebek hemen doktora götürüp alerjik yönden araştırılmalıdır. Önlemler alınarak hastalık oluşması önlenebilir.

    – Ailede allerji öyküsü olan daha büyük çocuklarda ve yetişkinlerde de alerjik durum belirlenip, daha hastalık yapmadan sakınma önlemleri alınmalıdır. O zaman aslında alerjik bünyeye sahip olan bireyde, belki hiçbir zaman hastalık ortaya çıkmayacaktır.

    -Sık tekrarlayan öksürüklerin altında allerji olabileceği düşünülmelidir. Tekrar tekrar antibiyotik vererek zaman kaybetmeden erken teşhis ve korunma ile; hastalık başlamış bile olsa ilerlemeden durdurulabilir.