Kategori: Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları

  • Gastro özefagial reflü ; kısaca “reflü” hastalığı

    Baş harflerinden yapılan kısaltmalarla İngilizce’de “GER”, Türkçe’de “GÖR” olarak da kısaltılan bir hastalıktır.

    Bu hastalığın temeli nedir?

    Normalde sindirim sistemi, ağızdan başlayıp, tüm barsak sistemini kateder ve anüste sonlanır. Ağızdan alınan gıdalar, normal barsak hareket sistemi ile daima aşağı doru ilerletilir. Bir yandan da enzimler tarafından sindirilir. Kana karışacak hale gelen besin, tüm sistem boyunca emilerek kana karışır, beslenmemizi sağlar. İşte bu ileri doğru olan hareket düzeninde bozulma; barsak içeriğinin mideden yemek borusuna doğru geri gelmesine reflü denir.

    Normalde reflü olur mu?

    Her insanın normal sindirim sistemi, bebeklikten başlayarak gelişmeye devam eder. Sindirim sistemi içinde gıdanın aşağı doğru hareketini sağlayan, çevresindeki kasların yukardan aşağı doğru sırayla kasılmasıdır. Üstteki kas kasılıp alttaki gevşeyince, içerik aşağı gider. Bu kasılmayı, kaslar sağlar. Otonom sinir sistemi denen bir mekanizma ile, biz farkına varmadan bu fizyolojik işlem oluşur. Bu kasları, parmağa alt alta takılmış yüzükler gibi düşünebiliriz. Bazı bölgelerde, bu yüzük şeklindeki kaslar, yemek yemezken biraz daha kasılı durur. Geçici kapak görevi görerek iki bölümü birbirinden ayırır. Bunun en güzel örneği, yemek borusu ile midenin birleştiği bölgedir. Gıdayı yutarken geçici olarak gevşer, gıdanın mideye geçmesine izin verir, sonra tekrar kapanır. Bebeklerde tüm kaslar gibi sindirim sistemi kasları da henüz tam gelişmemiştir.. Bu nedenle de mide girişindeki kapalı durması gereken sistem oldukça gevşektir. Mide içeriği kolayca bu kapaktan yukarı doğru geri gelebilir. Onun için bebekler çok kolay kusarlar. Öksürür kusar, ağlar kusar, güler kusar….Bu gevşeme, zaman zaman mide içeriğinin geri kaçmasına izin verir. Buna fizyolojik reflü denir. Yaklaşık ilk 4 ay boyunca olabilir. Ancak bebek büyüdükçe, kasların gelişmesi, sinir sisteminin gelişip görevini düzgün yapması gibi nedenlerle geçiş, dolayısı ile de reflü giderek azalır.

    Ne zaman hastalıktır?

    Bazı bebeklerde, bu kapak sistemi, olması gerektiğinden de daha gevşektir. Geriye kaçış çok daha kolay ve fazla olur. Midenin asitli içeriği, yemek borusuna, daha yukarı gidip bebeğin ağzına kadar gelebilir. Hatta bebek uyurken sızıntı şeklinde yukarı çıkan asitli içerik, nefes borusuna kaçıp, o bölgede de yakıcı ve zararlı etki gösterebilir, öksürük nöbeti yapabilir. İşte bu kaçışın fazla olduğu durumlarda, GÖR hastalığı söz konusudur. Tek başına olabildiği gibi bazı başka hastalıklara eşlik edebilir, tabloyu daha ağır ve karışık hale getirebilir.

    Hangi yaşlarda ortaya çıkar?

    Kesin bir başlama yaşı yoktur. Bebek doğduğundan itibaren belirtiler başlayabilir. Genellikle 4 ay civarında belirtiler başlar. Ancak her yaşta, erişkin dönemde hatta yaşlılıkta dahi oluşabilir. Fizyolojik olanı 6 aydan itibaren azalmaya başlar.

    Belirtiler nelerdir?

    Bebek, çocuk ve erişkinde bazı farklılıklar gösterebilir. En sık görülenlere göre 2 yaşından önce ve sonraya ait belirtiler olarak tablo şeklinde gösterirsek:

    2 yaşın altında 2 yaşın üstünde
    Beslenme ile huzursuzluk 2 yaş öncesindeki kusmaların devamı
    Kronik öksürük Yeni başlayan kusmalar
    Tekrarlayan bronşit-zatürre Tanı konmamış kansızlık
    Genellikle mutsuz bebek Ağrılı yutkunma
    Büyüme yavaşlaması- durması Kronik öksürük
    Boyunda eğilme Tekrarlayan bronşit-zatürre
    18-24 aya kadar uzayan kusmalar Mevsimsel olmayan astım
    Kanlı kusma Larenjit, ses kısıklığı, orta kulak iltihabı

    Tablo 1. Bebek ve çocuklarda GÖR hastalığının belirtileri

    4 yaş civarında, çocuk kendini ifade edebildiğinde, göğüs ağrısı, göğüs veya mide bölgesinde yanma, devamlı yutkunma gibi şikayetlerde bulunur. Şikayetler genellikle yemekten sonra ve yatınca artar.

    Nasıl tanı konur?

    Küçük bebeklik döneminde normal kontroller sırasında ortaya çıkan bazı belirtileri değerlendirerek araştırılınca tanı konur. Hastalık çok değişik şiddette olabilir. Pek çok GÖR hastalığı çok hafif olup, bazı basit yaklaşımlarla direkt tedavi edilerek kontrol altına alınabilir. Zaten bir bunların çoğu bir süre sonra kendiliğinden düzelir. Ancak düzelmeyenlerde, veya başka hastalığa eşlik ediyorsa, ya da başka hastalıklarla ayırımı için tetkikler yapılır. Bu tetkiklerin gerekliliğine ve hangilerinin yapılacağına, her çocuğa göre izleyen doktoru karar verir. Çocuğun yaşına ve durumuna göre farklı tetkiler yapılır. Ağızdan ilaçlı mama içirilerek mide-yemek borusu röntgeni çekilmesi, radyoizotop madde içirilerek sayım yapılması, direkt yemek borusunun endoskopik olarak görülmesi, yemek borusuna hassas alıcı sarkıtılıp bir süre bekletilerek ölçüm yapılması gibi yöntemler vardır.

    GÖR’ü kolaylaştıran nedenler var mıdır?

    Kafein, çikolata, baharatlı gıdaların alımı, alkol. Aşırı kilo alımı ve pasif sigara içiciliği; yani evde içilen sigara dumanına maruz kalması olumsuz etkiler. Bebeklerin beslenmesinde erken dönemde katı gıdaya geçirilmesi tartışmalıdır.

    Nasıl tedavi edilir?

    Öncelikle basit yaklaşımlar uygulanır. Ancak tüm tedavinin mutlaka doktor kontrolünde olması, gerektiğinde değişikliklerin ve eklemelerin yapılabilmesi önemlidir.

    -Çocuğun yatış pozisyonu düzenlenir. Başın yükseltilmesi önerilir. Bebekler; sadece yastıkla baş yükseltilmesinden tam sonuç alamaz. Çünkü yatakta hareketle yastıktan kayarlar. Bu nedenle yatağın baş tarafının bütün olarak yükseltilmesi uygun olur.

    -Bebek beslendikten hemen sonra yatırılmamalı, mide dolu iken basınç yapıp içeriğin geri akmaması için 1-2 saat kadar (veya mümkün olduğunca) dikey pozisyonda tutulmalıdır

    -Mideye basıncı artıracak şekilde sıkı bel lastiği içeren giysiler giydirilmemeli, sıkı bez bağlanmamalıdır

    -Yatmaya yakın beslenmede sıvı gıdalardan çok katı gıdalar tercih edilmelidir. Ancak sırf bu nedenle bebeklere erken katı gıdaya geçilmesi önerilmez. Zaten başlanmışsa, o öğün yatmaya yakın zamana kaydırılabilir.

    -Kolaylaştırıcı gıdalar (baharat, çikolata, kafein vs) olabildiğince azaltılmalıdır.

    -Çocuğun yaşadığı evin hiçbir odasında ve hiçbir zaman sigara içilmemelidir.

    -Doktorun uygun ve gerekli gördüğü ilaç tedavisi verilmelidir. İlaçlar, farklı mekanizmalarla etki eder. Bu nedenle birbirini tamamlayıcı şekilde gereken ilaçlar seçilerek tedavi uygulanır. Bunların bazıları; mide asit salgısını azaltarak, geri kaçan salgının yemek borusunu yakmasını engeller. Bazıları, beslenme sonrası içirilerek, midenin içindeki gıdaların üstünü kapak gibi kapatır, geri kaçışı azaltır. Bazıları da barsak hareketlerini düzenleyerek normal yönde hareketi sağlar. Her ilaç her hastaya verilmez. Çocuğun yaşına ve durumuna uygun ilaç seçimi, mutlaka konunun uzmanı doktor tarafından yapılmalıdır. Tedavi, 3-5 gün değil; uzun sürelidir. En az 3 ay kullanılacak ilaç tedavisinin süresine de kontrolllere ve hastanın durumuna göre doktoru karar verir.

    -Cerrahi tedavi. Yemek borusunun mide ile birleştiği bölgeye ameliyatla yüzük takar gibi daraltıcı değişik yöntemler uygulanabilir. Çok ve etkili ilaçlar bulunduğu için, cerrahi tedavi giderek daha azalmaktadır.

    Başka hastalıklarla karışabilir mi?

    Evet. Bazı başka hastalıklara eşlik edebilir, bulguları ağırlaştırabilir. Örneğin astım. Tedaviye cevap vermeyen astım vakalarında ilave GÖR olabileceği de akla gelmelidir. Örneğin gıda allerjisi. Bebekte inek sütü allerjisi olduğunda, GÖR’de görülen tüm şikayetlere yol açabilir. Aşırı hava yutma, metabolik hastalıklar, kalp hastalıkları, böbrek hastalıkları da benzer şikayetlere yol açabilir. Bu nedenle sadece bazı belirtilere dayanarak, kesin tanı koymadan direkt tedaviye başlamak, faydadan çok zarar verebilir. En doğru yaklaşım; bahsedilen şikayetleri olan bebek ve çocukların, mutlaka doktora götürülmesi, gerekli araştırmanın yapılması, doğru tanıyı koyduktan sonra tedaviye başlamasıdır

  • Ev tozu akarı allerjisi

    “Ev tozu”, “akar”, “ev tozu akarı”, “mite” alerjisi olarak adlandırılan bu ifadeler, aslında hepsi birbirinin aynı olan, en baş belası alerjenlerden birini tanımlar.

    Alerji tedavisinde temel prensip, alerjiye neden olan bir neden bulunmuş ise; ondan uzak durmaktır. En sık karşılaşılan ev içi alerjenleri; ev tozu akarlarıdır. O halde bundan uzak durmak önemli. Ama nasıl? Burada önemli olan ne eksik, ne fazla olmasın. Yeterince önlem uygulansın. Çevremizde görüyoruz; ne öyküsü uyuyor, ne şikayetler ile toz arasında bir ilişki var; ama hemen tozdan sakınma önlemleri abartılı olarak uygulanmaya başlıyor. Çocuk 1-2 kez öksürünce hemen bütün yataklar değiştiriliyor, evdeki bütün halılar kaldırılıyor, bütün ev her gün süpürüp siliniyor. Başlangıçta tüm aileler çocuğunun hatırına diye seve seve bu uygulamaları yapıyor. Ama bir gün değil, bir ay değil; devamlı böyle bir uygulamanın getireceği zorlukları bir düşünün. Zavallı anneler perişan oluyor. En ufak bir aksamada da suçluluk ve yetersizlik duygusu yaşıyorlar. O zaman ne yapalım?

    Birincisi, genelde yapılacaklar. Şöyle ki, çocuk astım tanısı veya bir başka alerjik hastalık tanısı almış; ama kandan veya deriden test yapılmamış, neye alerjisi var bilinmiyor. Bu durumda tozdan ne kadar sakınmak gerekli? Bu durumda sadece “olmasın” diye korunmak amaçlı sakınmadır. Bu da asla abartılmamalıdır. Sadece çocuğun yatak-yastık ve yorganı yün olmasın (pamuk, sünger, hazır ürünler, silikon vs. olabilir) yeter. Ya da değiştirmek mümkün değil, ille de yünde yatacaksa, çift kat nevresim, çarşaf ve yastık yüzü yeter. Bir de çocuk halıda uzanarak oynarken öksürük nöbetlerine tutuluyorsa, onun oynadığı yerdeki halının üstüne bir çarşaf vs. serip direkt toz ile teması önlemek yeterlidir. Yastık kabartmak, halı çırpmak gibi aşırı toz kaldıran işleri çocuğun yanında yapmamak gerekir.

    İkincisi; toz alerjisi saptanan çocukların korunması. Burada kandan veya deriden yapılan alerji testi ile çocuğun akar alerjisi kesin olarak saptanmışsa; daha sıkı önlemler gerekir. Birinci gruptaki önlemleri almak yanı sıra biraz daha dikkat eklenir. Şöyle ki; çocuğun yattığı odada yerde de toz tutacak halı kalmamasında yarar vardır. Ayrıca akarların yaşama ortamı olan yün veya kuştüyü eşyaların da çocuğun odasında olmamalı gerekir. Bazen ev küçük olup yedek yataklar vs. yüklük olarak kullanılan bir yerde depolanır. İşte bu oda çocuğun odası olmasın. Çocuğun uyuduğu odada mümkün olan en az miktarda eşya, onlar da toz tutmayacak gibi yıkanıp silinebilen cinsten olmalı. Hatta Yumoş, panda gibi içi doldurulmuş oyuncaklar da akar deposu olabilir. Bu oyuncakların da odada bulundurulmaması gerekir. Çocuğun alışkanlığı var, oyuncağa sarılarak uyuyor; o zaman da bu oyuncağın zaman zaman çamaşır makinesinde 60 derece üstünde yıkanması gerekir. Zaten akarların ölmesi için, çocuğun giysileri, çarşaflar vs. de gereken 60 derecede haftada bir yıkanmalıdır.

    Akarlar, vücuttan dökülen saç kepeği ve deri döküntüleri gibi çok küçük, fark etmeden devamlı döktüğümüz artıklarla beslenir. Sularını ise havanın neminden alırlar. Pek çok evde kullanılan oda nemlendirici buhar makineleri, aslında akarların yaşamasını da kolaylaştırır. Bu nedenle gereksiz yere devamlı buhar makinesi kullanılmamalıdır. Yatak, yastık vs. sentetik de olsa yine de içinde az çok akar yaşayabilir. Bu canlının alerjen özellik taşıyan dışkı, vücut parçacıkları, yüzeye çıkıp nefes yolu ile solunum sistemine girer ve alerjiyi tetikler. Bunu önlemek için de akar alerjeni geçirmeyen özel çarşaf-nevresim takımları, koruyuculuğu en iyi olan yöntemlerdir. Eşyanın üstüne önce bunlar kaplanır, sonra normal çarşafı, nevresimi de serilir.

    Diğer akar ilaçları ve cihazlar ne derece gereklidir? Suya çeken elektrik süpürgeleri de süpürme sırasında halıdan emilen akar alerjenlerinin tekrar havaya savrulmasını önler. Az çok katkısı vardır. Ancak gerek bu makine, gerekse hava temizleyiciler, akar öldüren ve çamaşır makinesinde son durulama suyuna katılan ilaçlar, halılara serpilen akar öldürücü tozlar, koltuk gibi içi dolu eşyalara sürülen akar öldürücü köpükler vs. olmazsa olmaz değildir. Yani, bunları alıp yapmak için büyük ekonomik sıkıntılara girmeye gerek yoktur. Maddi durumu iyi olanlar bu uygulamaları alıp yapabilir. Ne fayda etse kardır. Ama bunları yapabilmek için sıkıntıya girmeye, borçlanmaya, zahmetlere katlanmaya gerek yoktur. Herkesin rahatça uygulayabileceği basit önlemler yeterlidir.

    Giysilerde de abartıya gerek yok. Direkt vücuda temas eden yün giymemek yeterlidir. Ancak yünlü giysiler yaz boyu dolapta kapalı durup sonra direkt giyilirse, onlarda da akar ve akar artığı alerjenler olabilir. İyice havalandırıp çırpıp sonra dıştan giyilebilir. Sadece yünlü iç giysi giymemek yeterlidir. Akarlardan temizlemek için giysilerin 60 derecede yıkanması uygundur. Hatta bazı Kuzey Avrupa ülkelerinde halıları bile yıkayacak boyutta çamaşır makineleri kullanılmaktadır.

  • Dondurma ve çocuk; doğrular / yanlışlar

    Dondurma, yaz aylarının vazgeçilmez lezzetlerindendir. Büyük küçük herkesin severek yediği bir besindir. Kültür ve alışkanlıklara bağlı olarak, sadece yazın değil, 4 mevsim de tüketilen bir besindir. Dondurmanın temel maddesi süttür. Bunun içine katılan şeker, salep, diğer meyve özleri vs. ile değişik lezzetlerde dondurmalar üretilir. Temel maddesi olan süt ve süt ürünleri, çocuk ve büyükler için temel besleyici proteinleri içerir. Doğru tüketildiği taktirde, yararlı bir besindir. İçinde protein, karbonhidrat ve yağ, ayrıca yine sütte bulunan a, b vitaminleri açısından da zengindir. Bir diğer zenginliği de yine sütte bulunan zengin kalsiyumdur. Kalsiyumun çocuklarda büyüme ve gelişmede, özellikle de kemik gelişimindeki rolü ve önemi bugün çok iyi bilinmektedir. Kalsiyum sadece çocuklarda değil, her yaşta gerekli bir mineraldir. Büyümesini tamamlamış insanlarda da yaşla birlikte gelen ve osteoporoz denen kemik erimesini önlemede, oluşanın tedavisinde yeri çok önemlidir. Dondurmayı yaparken kullanılan süt ve şeker temel maddelerini, sütün diğer ürünlerinde de görebiliriz. Sütlaç, muhallebi gibi süt tatlılarında aynı maddeler bulunur. Besleyicilik açısından hemen hemen eşit değere sahiptirler. Küçük bir çocuğun günde 2 su bardağı süt içmesi gerektiğini düşünürsek, bir kase dondurma ile bunun yarısına yakın bir kısmı karşılanabilir. Dolayısı ile günlük kalsiyum ihtiyacının da bir kısmı dondurmadan karşılanabilir. Dondurmalar hazırlanırken, değişik lezzetler elde etmek için içine çeşitli aromalar, renk ve koku katkı maddeleri katılmaktadır. Bunlar, sağlık bakanlığının ve ilgili sağlık kuruluşlarının zararsız olarak belirlediği miktar ve türdeki katkılar olduğunda, sağlık açısından zararlı değildir. Bu katkılar, tamamen lezzete yönelik, çocuğun dondurma yemesini etkileyen katkılardır. Beslenmeye ek getirmezler. Ancak bazı dondurmalara, aynı sütlerde ve mamalarda olduğu gibi çeşitli vitamin ve mineral katkıları yapılmaktadır; işte bu tür katkılar, o dondurmanın besleyici özelliğini artırır.

    Dondurma, büyük-küçük genelde herkes tarafından sevilen bir gıdadır. Ancak küçük çocuklarda, özellikle iştahsız çocuklarda aç karına yenilen tatlı bir besin, çocuğun var olan iştahını da kapatmaya neden olur. Bu nedenle dengeli beslenme için mümkünse öncelikle yemesi gereken yemeği yedirilip, dondurma daha sonra tatlı olarak verilmelidir. Ek besinlerin ve direkt şekerli gıdaların verilebildiği 1 yaş civarında dondurma da verilebilir. Beslenme dengesini bozup, içindeki şekerden dolayı aşırı kalori yüklemesine yol açmaması için, çocuklara günde 1 külah veya 1 porsiyondan fazla vermek doğru değildir. Ayrıca hızlı hızlı yenen dondurma, boğazın soğuması, kurulu mikrobik dengenin bozularak fırsatçı bakterilerin ortama egemen olma riski taşır. Bu nedenle çocuk dondurmayı yavaş yavaş yemeli, arada isterse su da verilmelidir. Dondurmanın kendisi boğaz ağrısı veya boğaz enfeksiyonu yapmaz. Ayrıca temiz ve uygun maddelerle hazırlanmış dondurma, çocuklarda hastalık oluşturmaz. Dikkat edilmesi gereken bazı özellikler vardır. Sıcak ortamlarda, tatil yörelerinde zaman zaman yaşanan elektrik kesintileri sırasında buzdolabının ısısı düşer ve dondurma kısmen de olsa erirse, o zaman tüm süt ve süt ürünlerinde olduğu gibi dondurmada da kolayca mikrop ürer. Başta ishal olmak üzere çeşitli hastalıklara yol açabilir. Hazır dondurmaların eriyip geri dondurulmuş olmamasına bu yüzden dikkat etmek gerekir. Şüpheli olanları almamak gerekir. Fabrika üretimi olmayan dondurmaların da mutlaka hijyenik ortamlarda üretilip muhafaza edilip satılıyor olmasına dikkat edilmeli, güven vermeyen açıkta satılan dondurma tüketilmemelidir.

    Dondurmada, besin zehirlenmesi yapan mikroplar da çok çabuk ürer. Aynı kaptaki dondurmanın sadece belli bir bölgesinde mikrop olup, o kısım kime gelirse onun hastalanması söz konusudur. Yani aynı dondurmadan yiyen birden fazla kişinin sadece 1 tanesi zehirlenebilir; bu o dondurmayı aklamaz. Hijyen kuralları çok önemlidir. Hijyeni etkileyen önemli bir sorun da süredir. Dondurma üretilirken, pakete son kullanma tarihi yazılır. Buna çok dikkat edip, süresi geçmiş dondurma yenmemelidir. Pastanelerde ise taze olduğundan emin olunmayan dondurma yenmemelidir. Bekleme süresi uzadıkça, içinde mikrop bulunup hasta yapma riski artar. Bir diğer sorun da dondurmanın ana maddesi olan süt’e alerjisi olan çocuklardır. Alerjinin şiddetine göre bireysel karar verilmesi doğrudur. Prensip olarak süt alerjisi olan çocuklar dondurma da yiyemez. Süt alerjisi olmayıp dondurmaya koyulan boya ve katkı maddelerine karşı da alerji olabilir. Bu durumda da katkısız, sade olan dondurmalar tercih edilmelidir. Ancak her durumda, miktar önemlidir. Beslenme dengesinin şekerli gıdalar lehine dönmesi, şu anda ve ilerde obesite problemini kolaylaştırır. Çünkü dondurma, çocuklar tarafından genellikle çok sevilir. Engel olunmazsa aşırı tüketilebilir. Yine de pek çok aşırı şerbetli, riski daha fazla olan hamur tatlılarındansa dondurma hem daha yararlı hem de riski daha az olan bir besindir. Çocuklara tatlı olarak verilmesi önerilebilir.

  • D vitamini ve alerji

    Vücudumuzda devamlı bir kimyasal olaylar zinciri süregelmektedir. Yediğimiz gıdaların sindirilmesi, kana karışması, çeşitli organlara gidip oraları beslemesi, atıkların oluşması, bunların toplanması, atılması. Birbiri ile sonsuz uyum içinde çalışan mükemmel bir fabrika gibi… Bu olaylar, çocukların büyümesini, büyüklerin sağlıklı yaşamasını sağlar. Bu düzenin sağlıklı devamı, dengeli bir beslenme ile gerçekleşir. Alınan dengeli oranlardaki protein, karbohidrat ve yağ içerikli besinler, birbiri ile birleştirilerek vücuda uygun hale getirilir. İşte bu birbiri ile birleştirme aşamasında vitaminler devreye girer. Temel maddelerin olduğu ortamda yardımcı olarak görev yaparlar. Pek çok kişinin yanlış bildiği şekilde vitaminler beslenmeyi sağlamaz; alınan besinlerin işlenmesine yardım eder. Yemek yaparken yemeğe lezzet katan tuz, biber gibi çeşni görevi görür.

    Vitaminlerin de vücuttaki belli organlarda iş yükü paylaşımı söz konusudur. Örneğin B vitamini, siniri sistemi ve kan yapımında daha aktif görev görür. C vitamini, enfeksiyonlara direnci artırır. Konumuz olan D vitamini de ağırlıklı olarak iskelet sistemi; yani kemiklerin sağlığında ana görev görür.

    D vitamini, yağda eriyen vitaminlerdendir. Suda eriyen vitaminlerde olduğu gibi fazlası vücuttan idrarla atılamaz; depolanır. Fazlasının kendine göre zararları vardır. Az tuz yemeğe lezzet katar; çok tuzlu yemeği ise yiyemezsiniz. Dengesi önemlidir.

    Hayatın ilk 1 yılında, beslenme esas olarak anne sütüne bağımlıdır. Bebeğin hareketi ve direkt güneş ışınlarıyla karşılaşması da kısıtlı olduğu için bütün yük anne sütüne düşer. Anne sütündeki D vitamini ise bebeğin ihtiyacını karşılamada yetersiz kalır. Hele annenin kendisinde D vitamini eksikliği varsa, bu yetersizlik iyice belirginleşir. Bu nedenle de özellikle ilk 1 yaşta bebeğin günlük D vitamin ihtiyacı damla olarak eklenir. Kemik gelişiminin oldukça hızlı olduğu; henüz kıkırdak aşamasında olan iskeletin kemikleşmeye geçişi bu dönemlerdedir. Bu aşamada D vitamini eksikliği; kemiklerin yetersiz, eğri büğrü oluşmasına yol açar. Bütün iç organların yerleştiği kemik çatının bozuklukları içindeki bütün iç organları ve onların fonksiyonlarını etkiler. İlk 1 yaş boyunca ortalama günde 400 ünite kadar D vitamini desteği çok önemlidir.

    Daha sonraki yaşlarda D vitamini vücutta kendi yapılır. Alınan gıdalardaki kolesterol ana madde olarak kullanılır, deriye ulaşan güneş ışınları bunları işler; böbrek ve karaciğerin de yardımı ile aktif D vitamini yapıp ihtiyacını karşılar. Ya yeterli ana madde oluşacak gıda alım yetersizliği ile ya da derinin direkt güneş ışığını yeterince alamaması sonucu ise D vitamini eksikliği gelişir. Yanlış yapılan diyetler, özellikle hanımların giyinme alışkanlıklarına bağlı vücudun yeterli güneş görmemesi sonucu her yaşta D vitamini eksikliği olabilir. Bizim ülkemizde de gerek kadınlarda, gerek erkeklerde D vitamini eksikliği sanıldığından çok daha fazladır. Bir Akdeniz ülkesi olan ülkemizdeki bol güneşten yeterince yararlanamıyoruz.

    Başta dedim ki; D vitamini eksikliği , kemik ve iç organları etkileyen sorunlara yol açabilir. İşte solunum sistemi de bundan payını alıyor. Allerjik hastalıklarda da D vitamini ile ilişkiler bulunmuştur. Yapılan pek çok çalışmada, D vitamini eksikliği ve bunun derecesine bağlı olarak astım görülmekte veya şiddeti artmaktadır. Sadece astım değil, egzema, alerjik nezle gibi diğer alerjik hastalıkların da D vitamini eksikliği ile ilişkisi vardır. Sadece eksik olan D vitaminini tamamlamakla astım kontrolüne büyük katkılar sağlanabilir.

    D vitamini, güneş ışınlarının çok yatık geldiği sabah erken veya akşam geç saatlerde üretilemez. Daha dik geldiği öğle civarındaki ışınlar daha etkilidir. Bunun için güneş altına yatıp uzanmak gerekmez. Kollar, bacaklar gibi açık olan vücut yüzeyleri de yeterli olabilir. Sadece D vitaminini değil; bütün vitaminleri doğal yollardan, gıdalardan almak en doğrusudur. Pek çok annenin yanlış alışkanlıkları olan hadi bir de vitamin verelim yaklaşımı doğru değildir. Neyse ki ilaç olarak verilen vitaminlere bağlı yüksek doz yan etkileri kolay kolay oluşmuyor. Yine de doktorunuza danışmadan çocuğunuza devamlı vitaminler, balık yağları, bitkisel diyerek zararsız olduğu sanılan ilaçları vermeyin.

    Son yıllarda kanserojen etki riski ile güneş ışınlarından aşırı sakınmak da söz konusudur. Güneşten koruyucu kremler çok yaygın kullanılmaktadır. O zaman da D vitamini eksikliğine zemin hazırlamaktadır. Peki ne yapalım? Hem kanserojen ışınlardan korunun diyorsunuz, hem güneş ışınları faydalı diyorsunuz. Her konuda olduğu gibi bu konuda da denge önemli. Hiçbir kısmını abartmadan; hem güneşlenelim, hem de aşırıya kaçmadan korunalım. Medyada gördüğümüz bazı kişiler gibi yaz boyu deniz kenarındaki şezlonga uzanıp yarı zenci kıvama gelene kadar karamak da doğru değil, ellerini kapatmak için eldiven , yüzünü kapatmak için peçe takacak kadar aşısı sakınmak da doğru değil.

    Çocuklar, içlerinden gelen dürtülerle en doğruya ulaşır. Eskiden çocuklar sokaklarda daha doğrusu açık havada oynarken bu sorun bu kadar yoktu. Şimdi kapalı ortamda, bilgisayar ve benzeri elektronik oyunların başında, güneşle tanışmadan yaşadıkları için D vitamini eksikliği de çocuklar arasında çok yaygın görülmekte.

    Benim önerim, en azından çocuklarımıza herhangi bir nedenle kan tahlili yaptırmak gerekirse, bir de kandan D vitamini düzeyi baktırıp, eksiklik varsa doktoruna danışarak tamamlanmasını sağlayın.

  • Atopik dermatit (egzama), çevresel etkenlere deri reaksiyonları

    Atopik dermatit (egzama), kaşıntılı, deride kızarma, çatlama, pul pul kabuklanma şeklinde görülen bir alerjik hastalıktır. Her yaşta ortaya çıkabilir. Genellikle bebeklik döneminde başlar. Her zaman bir dış etken söz konusu değildir. Bazı atopik dermatit türlerinde alerjen duyarlılığı yoktur. Yani dokunan bir besin, polen, ev tozu alerjisi gibi dış etkenlerle ilişkisi yoktur. Bebeklik döneminde besin alerjisi ile bağlantısı daha fazladır. Bebeklik döneminde başlayan atopik dermatiti biraz daha ayrıntılı inceleyelim;

    Egzama, bazen şiddetle başlar, bazen yavaş yavaş başlayan kaşıntılı kızarıklıklar giderek artar. Çoğu zaman da önemsenmez, nasıl olsa geçer diye beklenir. Veya bir akrabanın tavsiyesi ile alınan krem sürülerek geçici iyileşme beklentileri yaşanır. Bebek soyulduğunda her defasında elleriyle karnını kaşımaya çalışıyorsa, bu egzemanın ilk belirtisi olabilir. Ardından kırmızı, kaşıntılı, ilerledikçe üzeri pul pul kabuk gibi sertleşmeye, bazen deri çatlayıp, sürtünmenin de etkisiyle sızıntı kanamalara bile neden olabilir. Tipik dağılımı; bebeklerde yanaklar, boyun, kulak arkası, eller, bilekler olabilir. Bazen de “para para” gibi diye nitelendirilen farklı yerlerde yuvarlak, keskin kenarlı döküntüler şeklinde görülebilir. Bebek büyüdükçe diz arkası, kolun dirsek ön taraf katlantı yeri gibi bölgelerde yoğunlaşabilir. Ailede; anne baba, kardeşler veya yakın akrabalarda astım, saman nezlesi gibi bir allerjik hastalık öyküsü varsa; bunun da allerjik egzema olma ihtimali artar. Bebeklikte en önemli olan; bu cilte lezyonlarının besin allerjisi nedenli olmasıdır. Sade anne sütü alan bebeklerde bile annenin yediği besinlerin, anne sütü aracılığı ile bebeğe geçip, allerji yapma riski vardır. En sık nedenlerden birisi de inek sütü allerjisidir. Direkt inek sütü vermek gerekmez; hazır mama ile de olabilir. Veya bir başka gıda olabilir. Öncelikle tanının doğru konması, nedenlerin araştırılması gerekir. Hemen bir Çocuk allerji uzmanına başvurmak ilk adım olmalıdır. Araştırılmadan, sadece tahmine dayanarak bebeğe bazı gıdaların yasaklanması, bebeğin normal büyüme ve gelişmesini engelleyebilir, çok tehlikeli bir yaklaşımdır.

    Altta yatan neden ne olursa olsun; anne sütü asla kesilmemelidir. Tam tersine daha uzun süre verilmelidir. Araştırma sonucu gerekirse anneye yapılacak basit tedavilerle bebek de rahatlayacaktır.

    Bazen çok şiddetli olmayan deri döküntüleri ihmal edilir. Oysa bunlar, ilerde ortaya çıkacak bir “astım” veya “allerjik bronşit”in ön habercileri olabilir. İhmal edilmeden araştırmalı, uygun tedavi verilmelidir. Tedavide genelleme yapılmaz. Her bebeğin tedavisi farklıdır. Önemli olan erken teşhis, doğru yaklaşımdır.

    Güneş Allerjisi:

    Güneşe karşı hassasiyet veya güneş yanığı ile karıştırılmaması gereken bir durumdur. Cilt rengine bağlı olarak, güneşe karşı her insanda farklı sürede ve şiddette reaksiyon gelişir. Koyu ciltli kişilerde en az ve hafif, açık renklilerde daha şiddetli olur. Güneş allerjisinde ise, cilt renginin olaya katkısı yoktur. Az miktarda bile olsa, güneş gören bölgelerde kaşıntı, kızarma, şişme gibi reaksiyon gelişir. Sadece yazın deniz kenarında değil, diğer mevsimlerde ve günlük yaşantısında da güneş gören bölgelerinde kaşıntılı reaksiyon gelişir. Güneşten mümkün olduğunca korunma yanı sıra, günlük yaşamda da güneşe karşı koruyucu 20-24 faktörlü kremlerle kısmen önlenebilir. Tabii ki bu kişilerin bronzlaşmak amacı ile güneşlenmesi söz konusu bile olmamalıdır.

    Böcek ve arı sokmalarına karşı allerji:

    Bir insanın allerjik bünyeye sahip olması; örneğin allerjik astımı olması, o insanda arı ve böcek sokmasına karşı da allerji olacak anlamına gelmez. Diğer insanlar kadar risk söz konusudur. Çünkü arı ve diğer böcek sokmasına allerjik reaksiyon, farklı bir konudur. Arı soktuğunda, her insanda az veya çok reaksiyon olur. O bölge şişer, kızarır, kaşınır. Ama arı allerjisi varsa; yine allerjinin şiddetiyle ilişkili olarak bu reaksiyonlar çok daha abartılı ortaya çıkar. Hatta sadece sokulan bölgede kalmayıp, tüm vücudu etkileyen sistemik belirtilere yol açabilir. Bunun en uç noktası “anafilaksi” denen tablodur. Yaygın kızarma-kaşınma, vücutta şişme, karın ağrısı, ishal, çarpıntı, baygınlık veya ani ölüme kadar gidebilen geniş bir yelpazeye sahiptir. Önceden arı allerjisi olup olmadığını bilmek tam mümkün değildir. Arı venomu ile yapılan deri testi veya kan tetkikleri ile yanılma payı yüksektir. Ancak daha önce arı sokmasına bağlı sistemik reaksiyon yaşamış olanların, tekrarından korunmak için, hastaneye gidecek kadar zaman kazandıracak “Epi-pen” denilen, kalem biçiminde ve arı sokunca kendi kendine acilen uygulanabilecek ilacı yanlarında taşımaları gerekir. Eczacı odası aracılığı ile yurtdışından temin edilebilen, son kullanma tarihi dolunca yenilenmesi gereken bir ilaçtır. Ancak bu ilaca sahip bile olsalar, arı sokmasına allerjisi olanların, arı sokunca hemen bir sağlık kuruluşuna gitmesi gerekir. Arı venom allerjisi için allerji uzmanı tarafından immünoterapi (aşı tedavisi) uygulanmaktadır.

    Sivrisinek sokması ile aşırı şişme, kızarma şeklinde reaksiyon olabilir. En erken dönemde lokal olarak kortizonlu bir krem sürülmesi, şiddetini azaltır. Ayrıca çocuk büyüdükçe, zaman içinde bu reaksiyonun şiddeti azalarak normale döner.

    Klor allerjisi:

    Astım, allerjik nezle gibi bilinen bir allerjik hastalığı olanların özellikle havuza girdikten sonra şikayetlerinde alevlenme görülebilir. Bu olay havuzdaki klora bağlıdır. Ancak burada klora allerji söz konusu değildir. Klor’un, allerjiyi tetiklemesi ve şikayetleri alevlendirmesi söz konusudur. Bunu baştan bilme şansı yoktur. Allerji hastalarının her türlü spor aktivitesini yapmasını önermekteyiz. Yüzme de özellikle önerilen bir spordur. Ayrıca klora bağlı reaksiyon, allerik hastaların çok az bir bölümünde ortaya çıkar. Bu nedenle yasaklamak doğru değildir. Hatta bazı hastalar, allerji nedeniyle kullandıkları ilaçları kullanarak havuza devam edebilir, kloru böylece tolere edebilirler. Yüzmeden vazgeçmeden önce her türlü denemeyi yapmakta yarar vardır.

    Soğuk allerjisi:

    Soğuk havada veya soğuk suya temasla ortaya çıkan allerjik reaksiyonlar görülebilir. Aniden soğuk denize atlamakla ölüme bile yol açabilir. Kış aylarında yüz, el, parmak gibi açıkta kalan bölgeler kızarır, şişer. Sıcak tutmak gerekir. Aynı şekilde soğuk su veya içecek içmek, dondurma yemek gibi soğukla içten temasa bağlı nefes yolunda ödem, şişme, tıkanma görülebilir. Tedavisi sakınmadır. Dondurma veya diğer yiyeceklerde; soğuk olması dışında yiyeceğin kendisine karşı da allerji söz konusu olabilir. Bu durumda o gıda sıcakken de allerji yapar. Örneğin süt allerjisi varsa; sadece dondurma değil, yoğurt, peynir de dokunabilir. Kesin tanısı allerji uzmanınca konulmadan gıda kısıtlaması yapmak doğru değildir. Bilinçsiz rastgele kısıtlama, beslenme bozukluğuna neden olabilir.

  • Sağlıklı çocuk aşılaması; aşı takvimi

    Bebeklik dönemi, insanoğlunun en savunmasız dönemidir. Bağışıklık sistemi henüz yeterince oluşmamıştır. Dışardan gelecek tüm mikroplara açıktır. İşte doğada bu dengeyi sağlamak için, hamilelik döneminde anneden bebeğe geçen, “antikor” denen koruyucu maddeler, özellikle ilk 6 ayda daha etkindir. Bebeği pek çok çocukluk çağı hastalığına karşı korur. Bir yandan da anne sütü ile devamlı desteklenir; böylece ilk aylarda bir koruyucu duvar oluşur. Bebek büyüdükçe, bu koruyucu maddeler ömrünü tamamlayarak gittikçe azalır. Bu sırada da bebeğin kendi bağışıklık sistemi gelişmeye başlar, aktif olarak kendini savunmaya çalışır.

    Çevremizde çok çeşitli mikroplar vardır. Nezle, grip yaparlar, boğaz, kulak, bronş, idrar yolu gibi çeşitli organlarda hastalıklar yaparlar. Bir de sadece özel bazı hastalıkları yapan özel mikroplar vardır. Örneğin; kızamık mikrobu; sadece kızamık enfeksiyonu yapar. Tüberküloz mikrobu, tüberküloz (verem) yapar. İşte bu özel mikroplara karşı bebeklerin önceden koruyucu madde (antikor) geliştirme şansı çok zayıftır. Korunmasız bebeğe bu ve benzeri özel mikroplar bulaştığı zaman, bazen sakat bırakma, ölüm gibi çok kötü sonuçlanabilen hastalıkları oluşturur. Doğal yolla vücuda girince böyle ciddi riskler oluşturan bu mikroplara karşı önceden savunma gelişirse, mikrop vücuda girer girmez engellenir ve hastalık yapması önlenir. Aşının temel mantığı budur.

    Bazı aşılarda mikroplar canlıdır, ama hastalık yapamayacak gibi engellenmiştir. Bazen mikroplar öldürülmüştür, bazen de bu mikropların kendisi değil de salgıları veya ürettiği toksin (zehir) aşı olarak kullanılır. Belli dozlarda belli zamanlarda vücuda verilen bu maddeler, bağışıklık sistemini o mikrobu tanımasını sağlar. Böylece hastalık yapabilecek gerçek mikropla karşılaşıldığında, buna önceden hazır olan bağışıklık sistemi, o mikrobu hemen yok eder, hastalık olmaz.

    Her hastalığın risk dönemi farklıdır. Bu nedenle doğumdan itibaren belli bir program dahilinde aşılamanın başlaması gerekir. Her aşının maksimum koruma sağlaması için hangi dozda ve kaç kez tekrar edileceği, ne zaman yapılacağı bellidir. Aşılama takvimi ve hangi aşıların yapılacağı, temel bir program şeklindendir. Ancak ülkelere göre bazı farklılıklar söz konusudur. Sadece tropikal bölgede görülen bir hastalığın aşısı, ancak oralara gidilecekse özel olarak yapılabilir. Aşılama programları, zaman içinde de değişiklik gösterir. Eskiden zorunlu olarak herkese yapılan çiçek hastalığı aşısı, artık kalktı. Çünkü bu hastalık dünyadan yok edildi. Aynı şekilde çocuk felci hastalığının da aşılama yolu ile yeryüzünden silinmesi için çalışmalar sürmektedir. Kızamık hastalığı eskiden daha yaygınken, bebekler 9. ayda aşılanırdı. Şimdi daha iyi kontrol altına alındığı için 1 yaşında kızamık-kızamıkçık-kabakulak karma aşısı şeklinde yapılıyor. Bazı aşılar da zorunlu olarak, devlet eliyle, resmi sağlık kurumlarında yapılırken, bazıları isteğe bağlı olarak yapılıyor. Örneğin, rotavirüs (ishal) aşısı, HPV (genital kanser) aşısı gibi aşılar ülkemizde isteğe bağlı aşılardır. Zaman içinde değişiklikler olabilir. Yakın zaman önceye kadar isteğe bağlı olarak yapılan pnömokok (zatürre) aşısı, artık devletin sağlık kurumlarında uygulanan zorunlu aşılar grubuna alınmıştır. Son bilimsel gelişmeler ışığında ülkemizde uygulanan aşılama takvimi aşağıda görülmektedir. Her zaman için temel prensip; hastalık olduktan sonra tedavi etmek önemli; ama olmaması için gereken önlemleri almak daha önemlidir. Çocukların aşıları ihmal edilmemelidir.

  • Burun spreyleri

    Kış ayları geliyor. Başta küçük bebekler olmak üzere bütün çocuklar, hatta büyükler burun tıkanıklığı ile boğuşmak zorunda kalacak. Ardından hemen çeşitli burun damlalarına başvurulacak. Ama acaba bu burun damla veya spreylerini ne kadar doğru kullanıyoruz? Gelin birlikte inceleyelim.

    Burun yolu ile uygulanan ilaçlar, içerik veya kullanım şekline göre sınıflanabilir.

    -Burun temizliğini sağlamaya yönelik damla veya spreyler. Bunları “ilaç” olarak isimlendirmiyoruz. Çünkü amaçları temizlik olduğuna göre; sade su veya içine bir şeyler katılmış su olarak düşünebiliriz. En yaygın olanları “serum fizyolojik” ya da “okyanus suyu” adı altında satılan , esas olarak tuzlu sulardır. Bunların içindeki tuz miktarı, insan serumundakinden fazla değildir. Böylece içindeki tuzun insanlara zarar vermemesi sağlanır. Hem tuzun etkisi, hem de suyun fiziksel temizleme gücü birlikte kullanılır. Ayrıca sık veya uzun süre kullanılması halinde zarar vermesin diye bu sıvıların asitlik derecesini de dengelemek için içine karbonat gibi görev gören ama vücuda zarar vermeyecek katkılar da katılmalıdır. Piyasadaki pek çok ürün bu şekilde düzenlenmiştir. Böylece evde suya tuz atarak hazırlanacaklardan daha güvenle kullanılır. Bunun küçük ampullerdeki ya damlalıklı şişelerdeki damla formu, bebeklerde kullanışlıdır. Damlatıldıktan sonra çeşitli yollarla aspire edilerek yani, elektrik süpürgesi gibi emerek bu suyu ve beraberindeki burun salgılarını temizlemek oldukça etkili olur. Asitliği de dengeli ise, gerektikçe sık sık kullanılabilir.

    Sprey formunda sıvılar da vardır. Okyanus suyunun direkt paketlenir; böylece içindeki iyot vs. diğer elementler de doğal denize girilmiş gibi temizlik sağlar, veya bu suya benzetilerek hazırlanır. Sprey halinde sıkılınca burunun derinliklerine de ulaşabilir. Çok küçük bebeklerde bu türün kullanımı uygun değildir.

    Basınç etkisini daha belirginleştirerek fiziksel temizlik oranını artırmak için litrelik serum fizyolojik sıvısından enjektörle çekip iğneyi çıkarıp buruna sıkarak kullanılabilir. Eski bir yöntemdir, zorunlu olursa veya gerektiğinde hastane ortamında kullanılabilir. Bu yöntemin evde kullanılacak şekli de hazırlanmıştır. “Sinüs rinse” adı altında hazır satılmaktadır. Plastik şişeyi burun içine sıkarak basınçla sıvı buruna gönderilir; Bütün geniz bölgesini temizleyerek diğer bulun deliğinden pislikler dökülür. Aynı işlem diğer bulun deliğinden de tekrarlanarak temizlik tamamlanır. Bunu sakıncası; basıncı ayarlayamayıp kuvvetle sıkılırsa; orta kulağa sıvı kaçıp ağrı ve enfeksiyon yaratabilir.

    -İlaç içerikli sıvılar.

    Bunların bir kısmı, hem sıvı salgısını azaltan, hem damar geçirgenliğini düzenleyen hem de kaşıntıyı azaltan ilaçların karışımıdır.Sadece lokal olarak etki etmesi amaçlanır. İlaç bölgeden emilip dakikalar içinde burunu açar. Bu ilaçların kullanımı süre ile sınırlıdır. Art arda maksimum 1 hafta süre ile kullanılır. Daha uzun süre kullanılırsa, bu kez yararlı etkisi ters döner, burun daha da fazla tıkanır. Kullanımı sınırlıdır. Sadece kısa süreler için, örneğin nezle dönemlerinde gece uykuya geçmeyi kolaylaştırmak için kullanılabilir.

    Bazı ilaçlar, daha uzun süre kullanımı da mümkün olan türdendir. Bu grubun en yaygın kullanılanı kortizon içeren ilaçlardır. Allerjik nezle tedavisinde kullanılır. Bunlar burun açıcı tür ilaçlar olmadıkları için hemen etki göstermesi beklenmez. Bu nedenle de uzun süre kullanılmaları gerekir. Sadece burun tıkanıklığı döneminde burunu açmak için kullanılırsa, tuzlu su yerine geçer. Gerçek etki için en az 1 hafta kadar kullanmak gerekir. Ama ne zamana kadar? Erişkinlerde bu süre kısıtlı değildir. Ama çocuklarda, yazılı bir kural olmasa da 2 ay kadar; yani 1 kutu ilacı bitirene kadar kullandıktan sonra bir süre ara vermek daha doğru olur. Bu süre de net belli değildir. Yaklaşık 1-2 hafta ara verilebilir. Daha uzun kullanımda, irritasyon etkisi ile burun kanamalarına neden olabilir. Burun içinde cilt altı destek dokusu yetersiz olduğu için, bu ilacın etkisi ile de uzun kullanımda bu yolla da kanamalara veya bölgesel zedelenmeye, hatta burun orta direğinde delinmelere bile yol açabilir. Doktor denetiminde kullanılması gerekir. Sadece geniz eti büyüklüğü olduğunda bu geniz etini küçültmesi amacı ile kullanmak doğru değildir. Çünkü kortizonun geniz etini küçültme etkisi yoktur. Sadece bölgesel enfeksiyon veya şişlik varsa, bu şişliği geçirip bir süre için burun açılmasına katkıda bulunabilir.

    -Burun içini nemlendirenler; genelde yağ içeriklidir. Burun iç yüzeyini yağlayarak sıvının buharlaşmasını, salgıların burun duvarına yapışmasını önler. Jel, merhem, sprey formları vardır. Bazen bu tür ilaçlar antibiyotik içerikli olup lokal enfeksiyon tedavisi için de kullanılabilir.

    -Direkt buruna uygulanmadan buruna etki etmesi planlanan ilaçlar; eskiden beri kullanılan yöntemlerdir. Kaynar suya kokulu bitkilerin atılarak çıkan buharın solunması şeklindedir. Artık bu yöntem de çeşitli ilaçlar şeklinde bulunmaktadır. Suya atılıp buharını koklayarak, yastığa, giysinin yakasına veya bir mendile damlatıp kendiliğinden veya vücut ısısı ile buharlaşarak koklanıp burnu açması sağlanır. Geçici bir etki olup herkeste eşit etki göstermez. Ayrıca irritan etkisi ile alerjik bünyelerde zarar verebilir; hatta astım atağını bile başlatabilir, dikkatli kullanılmalıdır.

    -Sistemik ilaçların da istenen veya istenmeyen etkileri burunu da etkileyebilir. Örneğin kortizon iğne veya hap, şurup formları, burundaki ödemi çözüp tıkanıklığı açabilir. Parazite bağlı burun kaşıntıları, parazit tedavisi sonrası kaybolabilir. Yüksek tansiyona bağlı tekrarlayan burun kanamaları, hastalığın tedavisi ile düzelebilir.

    En iyisi hasta olmamak ve tedaviye gerek görmemektir. Hepinize sağlıklı günler dilerim.

  • Beta mikrobu birçok hastalığa davetiye çıkarıyor…

    Ateş, halsizlik, baş ağrısı, kırgınlık, boğaz ağrısı ve ciltte kızarık döküntülerle ortaya çıkan A grubu beta hemolitik streptokoklar, kalp romatizmasından nefrite, kızıl hastalığından obsesif-kompulsif bozukluklara kadar birçok hastalığa neden oluyor. Tespihe benzer tane tane yapıda olan bu mikrop, çoğunlukla çocuklarda etkili. En sık enfeksiyon yaptığı bölge ise geniz eti, bademcik ve boğaz dokusu. Yuvaya ve ilkokula giden çocuklarda daha sık görülmektedir.

    Hastalık nasıl bulaşır?

    Beta mikrobu havada asıl duran partiküllerin içerisindeki mikrobun solunum yoluyla vücuda girmesiyle bulaşır. Bu da hasta insanların öksürmesi, hapşırması ya da yakın temastaki kişilerle öpüşme yoluyla olur. Ayrıca beta mikrobunun bulaşmış olduğu bir yere dokunan kişinin elindeki mikropla ağzına bir şey götürmesi gibi yollarla da bulaşması mümkündür.

    Bu hastalık ne kadar sürer?

    Mikrop vücuda girdikten sonra yedi günlük bir kuluçka dönemi vardır ve bu kuluçka döneminin ardından hastalık kendini göstermeye başlar. Bunun aktif dönemi tedavi edilmediği takdirde hastalığın süresi de uzayabilir. Tedaviye, doğru antibiyotikle başladıktan maksimum bir gün sonra artık hastalığın bulaşıcılığı kalmaz ama mikrobun tamamen temizlenmesi için on günlük antibiyotik tedavisine ihtiyaç vardır.

    Tedavisi nasıl oluyor?

    Tedavide ilk seçenek olarak penisilini öneriyoruz. Penisilinin hem enjeksiyon hem de ağızdan alınan formu vardır. Ama hastanın penisilin iğnesine alerjisi varsa ağızdan alınan sentetik penisilinlerle ‘doğru doz’ ve ‘doğru süre’de on günlük bir tedaviyle iyileşme sağlamak mümkün olur.

    Beta mikrobundan korunmak için aşı var mı?

    Maalesef, betadan korunmak için geliştirilmiş aşı yok. Genel olarak sağlıklı ve düzgün beslenme, yeterli istirahat, hijyen ve temizlik kurallarına uymak her mikroba olduğu gibi beta mikrobuna karşı da vücut direncini arttıracaktır.

    Hangi yaşlarda daha çok görülür?

    Eskiden altı-on beş yaş hastalığı denirdi, ama artık çocuklar kreşlere daha erken yaşta gönderildiği için görülme yaşı giderek küçüldü. Her yaşta ortaya çıkabildiği gibi küçük bebeklerde bile görülme olasılığı yüksek.

    Her boğaz ağrısı beta mıdır?

    Boğazda yanma, ateş, halsizlik, kızarıklık hatta bademciğin üzerinde görülen beyaz iltihapların hepsi beta mikrobu değildir. Bunların ancak yarısı beta mikrobudur. Aynı belirtileri gösteren birçok mikrop ve virüs olduğu için birtakım tahliller yaptırıp tedaviyi ona göre uygulamak daha doğru olacaktır.

    Hangi testlerle bu mikrobun tanısı konuyor?

    En önemli ve kesin tanı koyduran test boğaz kültürüdür. Bademciklerin üzerinden ve boğazın arka tarafından kültür çubuğu ile tükürük örneği alınarak yirmi dört saat içinde kesin teşhis konur. Ayrıca kan testleriyle de teşhis koymak mümkündür.

    Beta hemolitik streptokok mikrobunun taşıyıcı olma özelliği var mı?

    Bazı kişiler mikrobu vücudunda taşır ancak mikrop o kişiye hastalık yapmaz, tersine başkasına bulaştırabilir. Eğer bir çocukta kreşe gitmediği halde beta çıkıyor ve tedavi sonrasında tekrar üreme oluyorsa çocuğun mikrobu nereden aldığını bulabilmek oldukça önem taşıyor. Bu durumda çocuğun ilişkide bulunduğu kişilerden eş zamanlı olarak boğaz kültürü almak ve taşıyıcı varsa hemen penisilin tedavisine başlamak en doğrusu olacaktır.

    Hastalığın hangi aşamasında bademcikleri almak gerekiyor?

    Ameliyat kararını verirken dikkatli olmak gerekiyor, çünkü bir kez beta olmak ameliyat olmayı gerektirmez. Bilimsel kriterlere göre, yıl içerisinde dört beş defa yatağa düşürecek kadar hastalık yapan boğaz enfeksiyonu varsa ve bademciklerin aşırı büyümesiyle çocukta yutkunma ve nefes alma zorluğu görülüyorsa ameliyat en iyi çözüm olacaktır. Ama yine de genelleme yapmak yerine bir kulak-burun-boğaz uzmanına danışarak ameliyat kararını vermek en doğru seçim olacaktır.

    Beta hemolitik streptokok mikrobu hangi hastalıklara yol açıyor?

    Kalp romatizmasına sebep olan bu enfeksiyon, kalbin değişik katmanlarını en fazla da kalbin iç yüzeyini etkiler, bunun sonucunda kalp kapakçıları daralır ve görevini yapamaz hale gelir. İleri safhalarda kalp kapaklarını değiştirmek bile gerekebilir. Beta mikrobu böbrekleri etkileyerek nefrit hastalığına da sebep olur ki bu da idrarın çay renginde çıkması, gözlerin ve yüzün şişmesiyle belirti gösteren bir hastalıktır. Genellikle birkaç haftadan birkaç aya varan sürelerde kendiliğinden düzelir ama kronikleşip böbrek yetmezliğine de dönüşebilir. Bunun dışında ‘Sydenham Korea’sı dediğimiz bir hastalığa da sebep olur ki bu da kollarda istemsiz bir şekilde (break dansa benzer) salınımlar ve devinimlerle ortaya çıkar. Bu istemsiz hareketler en ufak bir ses ya da ışık gibi uyarılarla kendini gösterir. Beta mikrobunun sebep olduğu bir diğer hastalık ise yeni tanımlanan ‘Pandas Hastalığı.’ Yani streptokok enfeksiyonları ile ilişkili pediatrik otoimmün nöropsikiyatrik bozukluklar. Pandaslı çocuklarda obsesif kompulsif (Takıntı Hastalığı) semptomlarının dışında tik bozukluğu, ayrılık endişesi, dikkatsizlik ve hiperaktivite görülür. Takıntılı bir şekilde mikroplardan kaçınmak için aşırı derecede el yıkayan bu çocuklar sürekli temizlenme ihtiyacı duyar. Kemik iltihabı, menenjit, sinüzit orta kulak iltihabı da beta mikrobunun sebep olduğu diğer hastalıklar arasında yer alır. Ayrıca, Beta mikrobunun salgıladığı birtakım toksinler vardır. Bunlardan bir tanesi kızıl mikrobunun yaptığı salgıdır ve vücutta farklı şekillerde döküntülere yol açar.

    BETA TEDAVİSİNDE PENİSİLİN

    Penisilin iğnesi alerji riski yüzünden birçok kişinin korktuğu ve reddettiği bir tedavidir. Oysa yapılan çeşitli araştırmalarda farklı rakamlar verilmekle beraber ortalama yüz binde bir gibi rakam var ki; bunların da çok az bir bölümü öldürücü olan alerjiler. Ama bu öldürücü alerji bir tane bile ortaya çıksa insanlar arasında bir korku yaratıyor. Onun için de penisilin alerjisi herkesin çekindiği bir konu haline gelmiş durumda. Aslında penisilin alerjisi çok sık görülen bir şey değil üstelik çocuklarda daha nadir görülür. Ağızdan alınan penisilinlerde ise alerji riski daha azdır ve öldürücü alerji riski taşımaz. Unutmamak gerekir ki penisilin enjeksiyonları muhakkak hastane ortamında yapılmalı ayrıca iğne yapıldıktan sonra yarım saat hastanede beklemek gerekli. Çünkü en tehlikeli alerjiler ilk yarım saat içinde ortaya çıkanlardır. Penisilin hala çok değerli ve pratik bir ilaçtır. Aileler çocuğa ilacı içiremiyorsa ve çocuk kusuyorsa yine de enjeksiyon tercih edilmelidir, ama hastane koşullarında yapılması en doğrusu.

  • Alerji nedir? Görülme sıklığı ve sebepleri nelerdir?

    İnsan , çevresi ile bir bütündür. Günlük yaşantımızda farkında olarak veya olmayarak pek çok başka canlı ve cansızlarla devamlı temas halindeyiz. Bunların bir kısmı gözle görülemeyecek kadar küçük boyuttadır. Örneğin, nefes alıp verirken ciğerlerimize çektiğimiz hava, mikroskop altında incelenirse, pek çok küçük partiküller içerdiği görülür. Bunlar toz zerrecikleri, bitkisel veya hayvansal kökenli küçük parçacıklar, bizlerin çevreye saldığı egzos gazları, yakıt artıkları gibi kirletici maddelerdir. Bu yabancı maddelerden korunmak için vücudumuzda devamlı bir mücadele vardır. Burun içindeki kıllarla havayı süzmeye başlarız. Yine burun ve solunum yolunun diğer bölgelerindeki koruyucu mekanizma devamlı çalışır. Alınan nefesi ısıtır, nemlendirir ve akciğerlere vücuda uygun hale gelmiş olarak gönderir. Burundan başlayan solunum yolunda salgı bezleri vardır. Bunlar, sudan biraz daha kıvamlı, şeffaf, sümüksü bir salgı yaparlar. Süzülmekten kurtulan yabancı maddelerin bir kısmı da buraya yapışır. Devamlı üretilip dışarı doğru hafifçe akan bu sıvıyı, farkına varmadan yutup, mide asitimizle içindeki yabancı maddeleri yok ederiz. her şeye rağmen yoluna devam edip akciğerlere ulaşan yabancı maddeleri de burada bulunan savaşçı hücreler tarafından yok ederiz. Bu koruyucu hücreler, bazen bu maddeleri içine alıp yok eder, bazen de salgıları ile yok eder. Bu salgılar, solunum yolundan dışarı doğru farkına varılmadan, yutularak yok edilir, veya miktar fazla olduğunda ara ara boğaz temizleme gibi hareketlerle veya küçük öksürüklerle solunum yolundan atarız.

    Bu küçük yabancı maddelerin bazıları, yapılarının özelliği ile koruyucu hücreleri daha fazla uyarır, bazı reaksiyonların gelişmesine yol açar. Bu parçacıklara “alerjen” denir. Alerjenlere karşı oluşan koruyucu mekanizma, bazı insanlarda genetik olarak belirlenerek çok daha şiddetli olur. Öyle ki, bu maddeleri yok etmek amacı ile gösterilen aşırı reaksiyon, kişinin kendisine de zarar vermeye, hastalık şeklinde görülen belirtiler oluşturmaya başlar. İşte alerjen denen bu yabancı maddelere karşı vücudun gösterdiği aşırı tepkiye alerji denir. Bunun bir hastalık boyutuna ulaşması da alerjik hastalıklara yol açar. Alerjenler hangi organı etkiliyorsa, orada oluşan reaksiyonlar, o organın hastalığı şeklinde kendini gösterir. Solunum yolunda olduğu zaman “astım” veya diğer bir söyleyişle “alerjik bronşit”, deri de olursa “egzema” , “ürtiker (kurdeşen)”, burunda olursa “alerjik nezle”, gözde olursa “alerjik göz nezlesi; bahar nezlesi”, barsak sisteminde olursa “besin alerjisi”, ilaçlarla olursa “ilaç alerjisi”, tüm vücudu etkileyen ani ve şiddetli reaksiyon şeklinde olursa “anafilaksi” olarak adlandırılan hastalıklara yol açar.

    Bir maddenin alerjen olabilmesi için vücutta belli bir reaksiyon oluşturacak özelliklere sahip olması gerekir. Bu özellikler, vücuda giriş özelliğine göre değişir. En çok etkileyenler, hava yolu ile vücuda giren alerjenlerdir. Bunlar; bitkilerin üreme tozları olan polenler, küf ve mantar sporları, hayvan tüy ve deri döküntüleri ile salyaları, ev tozu akarı denen ve bizimle içi içe yaşayan çok küçük canlıların bizzat kendileri veya vücut artıkları olabilir. Alerjiyi oluşturan hücreler tarafından tanınabilmeleri ve bunlara karşı reaksiyon gelişmesi için boyutları önemlidir. 5-60 mikron boyutundaki protein yapısındaki maddeler, en çok alerji oluşturan maddelerdir. Bu kadar küçük parçacıklar, havada rahatça uçabilir. Polenler, bu yolla havada yükselir, rüzgarın etkisi ile çok uzak mesafelere kadar savrulabilir. Bazen 100 km. uzaklılara bile ulaşır. Salındığı yerden çok uzaktaki insanlarda alerjiye neden olabilir. Bitkilerin allerjenik özellikleri, polen yapısına bağlıdır. Çiçekli bitkilerin polenleri, genellikle daha büyük, yapışkan özelliktedir. Ağır olan bu polenler havada çok uzun duramaz, uzaklara savrulamaz, yere düşer. Bu bitkilerin üremesi için arı, sinek gibi böceklere ihtiyacı vardır. Ancak onların ayağına yapışan polenler başka bitkilere ulaşarak üremeyi sağlar. Bu nedenle de çiçekli bitkiler, ancak iyice yanına yaklaşıp çiçeği koklandığı zaman poleni ile karşılaşılıp alerjiye yol açabilir. Oysa ot, ağaç, tarla bitkilerinin polenleri, havaya savrularak uzaklara uçabilir.

    Hayvanların tüy ve deri döküntüleri de aynı şekilde etkiler. Mutlaka hayvanla yakın temas gerekmez. Kediler, devamlı yalanarak temizlenir. Yalanma sırasında tüylerine yapışan salya parçacıkları, kuru, hayvan hareket ettiğinde havaya karışır, solunum yolu ile buruna, akciğerlere, direkt temas ile gözlere ulaşır, oralarda alerjik reaksiyonları başlatır. Kuş, kafesinde çırpındıkça tüy ve deri döküntüleri havaya savrulur; yanına yaklaşmayan veya diğer odada bulunan insanlara hava yolu ile ulaşır. Köpeklerin devamlı akıttıkları salyaları, hareket ettikçe dökülen tüy ve kepek şeklindeki deri parçacıkları da bu yolla dağılır.

    Küf ve mantar sporları da alerjendir. Karanlık, sıcak ve rutubetli ortamlarda ürerler. İyiy yalıtım yapılmamış tavan veya duvarda, kışın yeşil-siyah renkte küf oluşur. Oda havası ısındığında, buradan havaya karışır, nefesle vücuda girer. Odanın havalanması yetersizse, pencere ve duvarlarda nemlenme olarak küf üremesine yol açabilir. Yaygın kullanılan buhar makinelerinin sıvı hazneleri sık sık temizlenmezse, burada bekleyen suda küf üreyebilir. Banyo duvarlarında küf üreyebilir. Bunarlın hepsi alerji kaynağı olabilir.

    Mide barsak sistemi ile alerji oluşturan maddelerde durum biraz daha farklıdır. Burada, yenilen veya içilen maddenin protein yapısı, büyüklüğü, farklı etki eder. En sık karşılaşılan gıda alerjisi bebeklerde inek sütü alerjisidir. Burada alerjiye yol açan inek sütünün protein yapısıdır. Bu yapı, barsaklardaki hücreler tarafından yabancı ve zararlı olarak algılanır, yok edilmeye çalışılır. Bu sırada alerjik bünyeli insanlarda oluşan tepki abartılıdır. Sadece bu zararlı maddeyi yok etmekle kalmaz, aşırı tepki kendisine de zarar verir. Salgılanan maddeler barsakta kanama, solunum yolunda astım bulguları, ciltte kaşıntı ve döküntüler gibi farklı şekillerde kendini gösterebilir. Burada alerjiye yol açan protein yapı, sadece inek sütü ile değil, bunu baz alan mamalarla da oluşabilir. Hatta bazen annenin içtiği süt ve süt ürünelrinin protein parçacıkları bile anne sütüyle taşınarak bebekte alerjiye yol açabilir. Burada çok önemli bir ayrıntıya dikkat çekmek gerekir. ANNE SÜTÜ ASLA ALLERJİ YAPMAZ. Anne sütü, alerji nedeniyle asla kesilmemelidir: Tam tersine . annenin diyetini düzenleyerek, bu bebeklere mümkün olan en uzun süre anne sütü verilir. Besin alerjisinin en önemli özelliklerinden birisi de zamanla tolerans gelişerek düzelme şansının çok yüksek olmasıdır.

    Bir alerjenle karşılaşınca ona karşı tepkiler, her insanda olur. Ancak bu tepkiler, kontrol altındadır. Yabancı maddeyi yok edecek kadar olur, orada durur. Bunu kontrol eden kapsamlı mekanizmalar devamlı faaliyettedir. Bazı insanlarda bu kontrol bozulmuştur. İşte bu insanlarda alerji hastalığa yol açar. Bunu belirleyen, ilk sırada kalıtsal özelliklerdir. Bazı insanların kromozom yapılarında farklılıklar vardır. Bu farklılıklar, alerjiye yatkınlığı artırır. Anne veya babadan, çocuğa bu özellik aktarılabilir. Bu nedenle anne veya babasında alerjik hastalık olan çocuklar, daha fazla risk altındadır. Hele anne ve babanın ikisinde birden alerji varsa, o zaman risk daha da büyür. Birbiri ile genetik özellikleri hemen hemen aynı olan tek yumurta ikizlerinden birinde alerji varsa, diğerinde olma riski yüzde yüze yakındır.

    Alerjik hastalıkların oluşmasında tek etken genetik özellik değildir. Alerjenlerle karşılaşıldığında, buna tepki oluşur. Ancak sık sık veya yoğun karşılaşılmazsa, bu tepki zamanla hafifler, yatışır, hastalık boyutuna ulaşmadan yok olur. Yoğun miktarda alerjenle, sık sık karşılaşma olursa, bir yerde tolerans sınırını geçer ve hastalık olarak ortaya çıkar. İşte bu nedenle alerjenlerden korunma önemlidir. Zaten aşırı alerjik tepki vermeye programlanmış bir bünye alerjenlerle sık karşılaşırsa, hastalık boyutuna ulaşan tepkiler de daha erken yaşlarda ve daha şiddetli olarak ortaya çıkabilir. Yaşanılan bölgede alerjenlerin fazla olması, karşılaşma riskini, dolayısıyla da hastalık gelişme riskini artırır. Bu faktörlerin de etkisi ile, alerjik hastalıklar her ülkede farklı sıklıkta görülür. Hatta her ülkenin farklı bölgelerinde, yaşam şeklinin değişikliklerine göre de değişir. Her ülke, kendi ortalamasını hesaplamaktadır. Kuzey Avrupa ülkelerinde alerjik hastalıklar çok yaygındır. Şehir merkezlerinde, kırsal kesime göre daha yaygındır. Ülkemizde de alerjik hastalıklar pek çok ülkeye benzer rakamlardadır. Ortalama %10 civarında olup; bu rakam çok yüksek bir rakamdır. Yani yaklaşık her 10 kişiden biri alerjiktir. Her alerjik hastalık için ayrı ayrı bakılırsa; astım için %7-8, alerjik nezle için % 12-15 gibi rakamlar görülebilir. Daha ılıman ve nemli iklime sahip, daha fazla bitki içeren bölgelerde, polen alerjisi görülme riski daha fazladır. Ülkemizde Karadeniz bölgesi bu açıdan en çok polen alerjisi görülen bölgedir. Bu bölgede yaşayan herkes alerjik değildir. Çünkü çevresel faktörler tek başına yeterli değildir; genetik yatkınlık, yani doğuştan alerjiye hazır olmak da belirleyici bir özelliktir. İşte bu genetik yatkınlığı bulup, düzelterek alerjik hastalıkları tedavi etmek bilimin temel hedeflerindendir. Vücutta, kalıtsal özelikleri belirleyen, şifre yumağı şeklinde, “kromozom” denen en küçük birimler söz konusudur. İşte bu kromozomların şifre yapısı, her bireyde belirlenmiştir. Sıra sıra dizilmiş zincirler şeklindedir. Bu sıraların bozulması, hastalıklara yol açar. Her insanda, bu birimlerden 46 çift vardır. Bu 46 çift, o insanın özelliklerini belirler. Hastalığı oluşturan, kromozomlar üzerinde bir tek noktada bozukluk şeklinde değildir. Farklı kromozomların farklı bölgelerinde bozukluklar olabilir. Devamlı yeni bir bozukluklar tanımlanmaktadır. İşte bu nedenle henüz bu genetik yatkınlık denen kısım tam olarak düzeltilememektedir. Bu konuda çalışmalar halen sürmektedir.

    Hastalığın ortaya çıkmasında sadece genetik yatkınlık ve çevresel alerjenlerle karşılaşma değil, başka etkenler de söz konusudur. Bunlar içinde en önemlisi, alerjenlerin vücuda girişini kolaylaştıran, vücudun direncini ve savunma mekanizmalarını bozan, aslında kendisi alerjen olmadığı halde alerjiyi destekleyen çevresel koşullar da vardır. Bunlar içinde en önemlisi sigara dumanıdır. Özellikle pasif içicilik; çocukları çok etkileyen bir faktördür. Anne- baba veya çevresindeki büyüklerin keyif uğruna içerek dumanını ve zehirlerini saldığı havayı soluyan çocuk, bütün hayatını etkileyecek hastalıkların kucağına itilmektedir. Çocukların, sigara dumanının zerresine bile maruz kalmaması gerekir.

    Enfeksiyon hastalıkları da vücut direncini düşürerek alerjik hastalıkların gelişmesine katkıda bulunabilir. Son yıllarda bunun tersine bir tez de ileri sürülmektedir. Enfeksiyonların, alerjiden koruduğunu savunan bir görüş de vardır. Her ne olursa olsun, enfeksiyon hastalıklarından korunmak, yaşam kalitesini artırmak açısından da önemlidir. Ülkemizde ne yazık ki çok yaygın olan antibiyotik ilaç kullanımı da önemlidir. Gereksiz kullanılan antibiyotikler, karaciğer, böbrekleri yorduğu gibi, vücudun savunmasında görev yapan faydalı mikropların da ölmesine, savunmanın zayıflamasına yol açabilir. Bu ilaçlara karşı zararlı mikroplarda direnç gelişmesi, bu mikropların daha ağır hastalıklar yapmasına yol açar. Bağışıklık sisteminde oluşacak her türlü zayıflık, alerjik hastalıkların gelişmesine katkıda bulunacak bir etkendir.

    KORUNMA İÇİN ANNE VE BABALARA ÖNERİLER

    ALLERJENDEN VE EV TOZUNDAN ARINDIRILMIŞ YATAK ODASI HAZIRLANMASI

    Allerjik hastalıkların tedavisinde en önemli yaklaşım, allerjenlerden korunmadır. Günün önemli bir kısmının geçtiği yatak odasında yapılacak bazı küçük değişikliklerle önemli oranda korunma sağlanır. Bu konu özellikle çocuklarda çok önemlidir. Korunulacak allerjenler; ev tozu, kıl, toz, eski eşyalara ait lifler, varsa evdeki hayvanlara ait deri ve tüy döküntüleri ile en önemlisi de ev tozu akarcıkları (mite) denilen mikroskobik düzeydeki canlılardır. Yapılacak önlemler şöyle özetlenebilir:

    Odada ev tozu tutulmasına neden olabilecek fazla eşya bulundurmayınız.

    Kapalı bir dolapta günlük ihtiyacı giderecek kadar çamaşır ve giyecek bulundurunuz, odayı dolap ve yüklük olarak kullanmayınız.

    Yün, kuştüyü, kıtık ve benzeri maddelerle doldurulmuş yatak, yastık, yorgan ve minder kullanmayınız. Pamuk, sünger, sentetik, kauçuk, keten olabilir.

    Yatak örtüsü olarak yıkanabilir bir kumaştan örtüler kullanınız. Fitilli ve tüylü kumaşlar kullanmayınız. Yatak örtüleri ve yastıkları en az ayda bir kez yıkayınız.

    Yastık, yorgan çarşaf ve battaniyeleri her hafta havalandırıp silkeleyiniz, çarşaf takımlarını en az haftada bir kez değiştiriniz.

    Odada mümkün olduğunca kumaş kaplı eşya tutmayınız. Su ile temizlenebilen plastik veya deri kaplı, metal ve tahta sandalyeler kullanınız.

    Zemin tahta olmalı, veya mümkünse marley veya muşamba ile döşenmelidir. Yerde sentetik kilim kullanılabilir.

    Pencereler için ince pamuklu veya sentetik perdeler tercih ediniz, kirlendikçe yıkayınız. Yıkama için deterjan yerine sabun ve sabun tozu tercih ediniz.

    Yatak odasının kapısını kapalı tutunuz. Özellikle polen mevsimi ve hava kirliliğinin arttığı dönemlerde pencereleri açmayınız.

    Odayı haftada 1-2 kez nemli bir bezle siliniz. Temizlik sırasında hasta odada olmamalıdır.

    Odada sadece plastik, metal, tahta, sentetik gibi yıkanabilir tür oyuncakların bulunmasına izin veriniz.

    ALLERJİK HASTALARIN UYMASI GEREKLİ KURALLAR

    Yün, tüy ve otla doldurulmuş koltuk, yatak, şilte ve pufları evden uzaklaştırınız.

    Sentetik veya pamuklu halı, kilim ve perdeler kullanınız. Yün olanları evden uzaklaştırınız. Ahşap ve metal mobilyaları tercih ediniz.

    Mantarlar (küfler), karanlık ve nemli yerlerde kolayca üreyebilir. Bu nedenle ev güneş görmeli, rutubetsiz ve aydınlık olmalıdır.

    EVİN İÇİNDE SİGARA İÇİLMESİNE KESİNLİKLE İZİN VERMEYİNİZ.

    Evde evcil hayvan bulundurmayınız.

    Yatak odasında çiçek bulundurmayınız. Evdeki süs bitkilerini en aza indiriniz.

    Hastanın yanında kolonya, parfüm, oda ve saç spreyi kullanmayınız.

    Hastalara boya ve katkı maddesi içeren, baharat içeren, aşırı mayalandırılmış ve konserve edilmiş yiyecekler, kakaolu yiyecekler, yağlı kuruyemişler vermeyiniz. Boyalı şekerler, boyalı sakızlar, meşrubat, hazır meyve suları, sulandırılarak hazırlanan meyve tozları, meyveli süt, tarhana, ketçap, mayonez, salam-sucuk-sosis-pastırma vermeyiniz.

    Her türlü taze et, sebze, meyve. İçine kakao, susam, fındık, fıstık, ceviz gibi yağlı tohumlar koyulmamış her türlü pasta, börek, çörek, evde pişen yemekler verilebilir. Taze meyve suyu, ayran, süt, çay, ıhlamur, limondan yapılmış limonata SERBEST OLARAK VERİLEBİLİR.

    *****Önemli not: Besin yasakları ömür boyu sürmeyecektir. Hastalığın seyrine göre belirlenen bir zamanda yavaş yavaş serbestleştirilecektir.

    Hastaları enfeksiyondan koruyunuz. Ateşli hastalarla temas ettirmeyiniz. Ateşli hastalıklarında hemen doktora götürüp tedavi ettiriniz. Rastgele ilaç kullanmayınız.

    Muayene, test ve aşı için verilen gün ve saatlere titizlikle uyunuz.

    Aşı tedavisi sırasında gerektiğinde ilaç kullanılabilir. İlacını kullanınız.

    Allerjik hastalıkların tedavisinde alınacak iyi sonuçların uzun süreli dikkatli bir takip, sabır, titizlik, ve iyi bir hasta-hekim ilişkisi gerektirdiğini unutmayınız.

  • Evcil hayvanlar nasıl alerji yapar?

    Ev içi alerjenlerin en belli başlıları ev tozu akarları, küf ve hayvan tüyleridir. Aslında “hayvan tüyü” demek sadece yerleşmiş bir ifade biçimidir. Çünkü alerjiye yol açan o uzun tüyler değildir.

    Bir maddenin alerjen olabilmesi için bazı özelliklere sahip olması gerekir. Ayrıca hangi organda etki edeceğine göre de değişir. Göz, burun, deri gibi dışa açık organlarda allerji yapacak olan alerjenler, büyük parçalar halinde olabilir. Hatta deri için çok büyük maddelere sürtünmekle bile allerji olabilir. Solunum yolunda etki edebilmesi için 5 ile 60 mikron büyüklüğünde olmalıdır. Daha küçük parçalar, alerjen özelliği gösteremez, solunum yolunda ilerleyemez. Daha büyük parçalar; burun kılları, burun boşluğu, ağız boşluğu gibi üst solunum yollarını geçemez . Alt solunum yoluna ulaşan bu maddeler, oradaki koruyucu hücreler tarafından alınıp işlem görür ve alerjik reaksiyonu başlatır.

    5-60 mikron büyüklük; çıplak gözle kolay kolay görülemeyecek bir büyüklüktür. Bazen bir perde aralığından odaya güneş ışığı huzmesi girdiğinde; o ışık huzmesi içinde toz gibi kaynaşan partiküller görürüz. İşte onlar bahsettiğimiz boyuttaki parçalardır. Yani özellikle üzerine ışık tutulmazsa çıplak gözle görülmezler. O zaman da sakınma sadece tahminlerle yapılır.

    Gelelim konumuza; hayvanların allerji yapma mekanizmasına. En iyi örnek kedilerde görülür. Kediler devamlı olarak yalanarak tüylerini temizler. Bu sırada pürtüklü dillerinden tüylere bulaşan ve son derece yapışkan olan tükrük parçacıkları tüyün üzerinde kalır. Orada kurur, bu kez havaya karışır. Ev içindeki hava akımları ile evin her yerine dağılır. Kuru iken hareket eden bu partiküller, insan nefes alırken nefes borusuna, göze, buruna girince tekrar ıslanır, şişer, yapışkan ve alerjen özelliği alevlenir. Moleküler yapısının özelliği nedeniyle de alerjik reaksiyonları şiddetle uyaran bir özelliği vardır. Sağa sola yapışan bu alerjen zerrecikler, yapışkan özelliği ile vakumlu elektrik süpürgelerine bile direnir, havada uçar ve ortamda varlığını korur. Tüm bu partiküllerin yok olabilmesi için, kedi evden gitse bile sık sık temizlik yapılarak ancak 2 ayda kurtulmak mümkün olur. Hayvan evde yaşadığı sürece, yeni alerjenleri ortaya saçan bir kaynak görevi görür. Bu partiküller, alerjik yapıya sahip olmayan bireylerde zarar vermez, vücut tarafından tolere edilir. Ancak alerjisi olan bireyin solunum yoluna girince şiddetli belirtiler yapar.

    Aynı mekanizma, sadece salyalarla değil, hareket ettikçe yere dökülen deri döküntüleri; kepek ile de olur. Tüm canlılarda deri, alttan gelen taze hücrelerle devamlı yenilenir. Üstteki ölü deri hücreleri kepek şeklinde dökülüp durur. Bu dökülme, tüylü hayvanlarda çok daha fazladır. Kafesin içinde çırpınan kuşun deri döküntüsü, kafeste yaptığı dışkının kuruyup havaya saçılması, ağzı açık evde koşup oynarken salyasını oraya buraya akıtan köpeğin tüyü, salyası, kepeği, kapalı mekanda da beslense aynen alerjenlerini ortaya salan diğer fare, sincap ve benzeri tüylü hayvanlar, hep allerji kaynağı olabilir.

    Yemek kırıntılarının ortalığa dökülmesi ile davet edilen hamamböceği, küçük kara böcekler de bir yandan etrafa dışkı bulaştırırken, bir yandan kapı pervaz kenarların, duvar çatlaklarına vs. girip sıkışır, orada kurur ve etrafa devamlı partikül alerjen saçan bir kaynak haline döner.

    İstenmeyen hayvanlarda korunmak için temizlik kuralları kabaca yeterlidir. Ama evcil hayvanı hem evde beslemek, hem de alerjisinden sakınmak söz konusu olamaz. Allerjisi olanların evde tüylü hayvan beslememesi gerekir. Eve hayvan bir kez geldi mi, evin bir ferdi gibi olacağından, onu göndermek çok zordur. Ben kolay kolay evde yaşamasına alışılmış bir hayvan için “onu evden gönderin” demem. Çünkü bilirim ki gönderilemez. Arada kurulan duygusal bağ o kadar kolay yıkılmaz. Onun içindir ki evde hayvan yokken “ aman almayın” derim.

    Tüm çocuklarımıza hayvanlarla iç içe yaşayabilecekleri alerjisiz günler diliyorum. Sevgilerimle.