Kategori: Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları

  • Çocuklarda endoskopi ile yabancı cisim çıkarılması

    Çocuklarda endoskopi ile yabancı cisim çıkarılması

    Küçük çocuklar yapılarındaki meraklılık ve araştırma özelliklerinden dolayı her türlü yabancı cismi ağızlarına götürmeye ve yutmaya eğilimlidir. Çocuklarda yabancı cisim yutma, 1 yaşın altındaki çocuklarda ölüm nedenleri arasında 5. sırada yer almaktadır.

    Sindirim sistemine kaçan yutulan cisimlerin çok büyük kısmı ise çocuğa zarar vermeden bağırsaklar yoluyla atılır. Özellikle zehirlenmeye ve bir yerde takılmaya neden olabilecek yabancı cisimler tanımlanmalı ve erken çıkartma işlemi yapılmalıdır. Çocuklar genellikle oyuncak parçaları, metal para, çivi, vida, pil gibi maddeler yutarlar. Temizlikte kullanılan kireç çözücü, deterjan, yumuşatıcı gibi sıvı yabancı cisimler içerdikleri asidik ya da bazik madde oranına göre yemek borusu ve midede hasar yapabilir ya da zehirlenmelere yol açarlar. Yutulan katı yabancı cisimlerin çok büyük kısmı ise yemek borusunun başlangıç kısmına takılır. Yemek borusunu geçip mideye ulaşan cisimler genellikle sorunsuz olarak kendiliğinden çıkarlar. Nadiren uzun/geniş cisimler mide çıkışında ya da ince bağırsak kalın bağırsak birleşim yerinde takılabilirler. Sindirim sisteminde takılan cisimlerin ise kimyasal ya da mekanik yollarla sıkıntı yaratma riskleri vardır. Özellikle piller ve mıknatıs parçaları bağırsak delinmeleri gibi önemli sorunlar yaratabilirler, bu nedenle acilen çıkarılmalıdırlar. Yabancı cisim yutma sıklığı %4’lere kadar varan yükseklikte saptanırken, en sık metal para yutma olayıyla karşılaşılır. Bu durum 6 ay ile 4 yaş arası çocuklarda sık olarak görülmektedir.

    Yemek borusunda takılan yabancı cisimlerde; yutma güçlüğü, yemeği reddetme, aşırı salya oluşması, kilo kaybı, kusma, göğüs ağrısı, boğaz ağrısı, öksürük, açıklanamayan ateş ve bilinç değişikliklerine kadar varan bulgular saptanır. Çocuğun muayenesinde bir şey saptanamayabilir, en önemli tanı aracı şüphelenmektir, özellikle oynarken ani morarma, öksürme, solunum sıkıntısı gibi öyküler önemlidir.

    Yabancı cisim yutma öyküsü ile başvuran hastanın hastane koşullarında yemek borusu ve midesi endoskopi aleti ile incelenir ve yabancı cisim çıkarılır. Erken tanı almış ve yabancı cismi çıkarılmış çocuklar hemen taburcu olabilirken, geç başvuran hastalarda yada sisteme hasar veren yabancı cisim olgularında uzun süreli hastane yatışı ve tedaviler gerekebilir.

  • Çocuklarda sarılık

    Çocuklarda sarılık

    SarılıkNedir?

    Sarılık, diğer adıyla ikter, kandaki bilirubin düzeyinin artması sonucu deri, göz ve mukozaların sarı renk alması durumudur.

    SarılıkNedenleri: Bir hastalık belirtisi olan sarılık çeşitli nedenlerden kaynaklanabilir. Sarılıkhastalığı iki temel nedenle insanvücudunda oluşur: Fazla bilirubin üretilmesi ve safra yollarında oluşan tıkanıklık. Sarılığın dört çeşidi vardır:

    1.Hemolitik sarılık:

    Kandaki alyuvarların tahrip olması sonucu safra, kana karışır.

    Belirtileri: Hastanın idrar rengi normal, büyük tuvaleti ise koyudur.

    2.Hepatik sarılık:

    Bir virüsün neden olduğu karaciğer iltihabıdır. Karaciğer hücreleri şişer ve safra yollarıtı kanır.

    Belirtileri, yavaş yavaş görülür. Hastada ateş, iştahsızlık, ishal ve kusma vardır. En çok görülen sarılık çeşidi olan hepatik sarılığın başlıcaları Hepatit B ve Hepatit C‘dir.

    3.Obstrüktif sarılık:

    Nedeni, safra kanallarının tıkanmış olmasıdır.

    4.Bebeklerde sarılık (Yenidoğan sarılığı):

    Yeni doğmuş bebeklerde kanlarındaki bilirubin miktarının artması neticesinde görülen bir çeşit sarılıktır. Doğumdan sonraki ilk haftada her doğan bebeğin kanında az ya da çok mutlaka bilirubin miktarında artış gözlenmektedir.

    Yenidoğan sarılığı, hayata yenibaşlamış bebeklerde en sık görülen sıkıntılardan birisidir. Normal doğan bebeklerinyarısından fazlasında görülebilmekle birlikte, erken doğan bebeklerde daha sık görülür.

    Ortaksarılıkbelirtileri:

    Hastalığın neden olduğu sarı renk, önce gözaklarında görülür. Sonra yüz, boyun, gövde, kol ve bacaklara kadar yayılır. İdrarın rengi sarı ile koyu kahverengi arasında değişir. Ciltte de kaşıntı vardır. Büyük abdest, kil renginde ve fena kokuludur.

    Sarılık tanı ve tedavisi:

    Sarılığa neden olan hastalığa göre değişir. Bu nedenle bir çocuk gastroenteroloğu tarafından sarılığa nedeni olan hastalığa yönelik tanısal testler ve gereken durumlarda karaciğer biyopsisi yapılır tanı hızla koyulmalı ve tedavi başlanmalıdır.

  • Anoreksia!

    Genel olarak 12-18 yaşları arasında başlayan ve şişmanlamaya karşı ağır korku yüzünden bilinçli olarak aşırı zayıf kalma çabaları ile belirlenen bir bozukluktur. Toplumda ortaya çıkma sıklığı bilinmemekle birlikte eskiden sanıldığı gibi çok ender rastlanan bir rahatsızlık değildir. Anoreksia Nervozalı bireylerin yaklaşık %95′ i kadındır. Ve bir kişinin kız kardeşinde bu tür bir bozukluk varsa o kişide aynı hastalık riski belirgin oranda artmaktadır. Bozukluk daha üst sosyoekonomik sınıflarda daha sıktır.

    En temel belirti aşırı kilo alma korkusudur. Bu durum kişinin yiyecek konusunda neredeyse fobik olacak noktaya dek varmasına neden olabilir. Şişmanlama korkusunun yanı sıra beden imgesinde de bozulma vardır. Buna bağlı olarak bu kişiler çok zayıf ve ince olsalar bile kendilerini şişman bulabilirler. Vücut ağırlığını kontrol altında tutabilmek için iki yolu kullanırlar: Kişilerin bir bölümü yiyecek alımını ileri derecede kısıtlarlar. Zaten aldıkları çok az yiyeceğin de çok az kalorili yiyecekler olmasına dikkat ederler. Bu kişiler buna rağmen ağır egzersizler de yaparlar. Diğer gruptaki kişilerde yiyecek alımının ileri derecede azaldığı açlık dönemleri ile aşırı yeme dönemlerinin birbirini izlediği gözlenir. Bu gruptaki kişiler, aşırı yemeden sonra şişmanlayacakları korkusuyla boğazlarına parmaklarını bastırarak kusarlar. Sık sık bunu yapan kişilerin el sırtında deri sertleşmesi olabilir. Sık kusan kişilerde mide asidinin etkisiyle dişlerde bozukluklar, çürümeler olur.
    Bu kişilerin yeme davranışlarında ve yiyeceklerle olan ilişkilerinde gariplikler gözlenebilir. Yiyecekleri saklayabilir, yemek yapmak için mutfakta saatlerce uğraşabilirler.
    Anoreksia Nervoza’ nın nedenleri günümüzde kesin olarak bilinmemektedir. Hastalığın oluşumu psikolojik, sosyolojik ve biyolojik olmak üzere üç boyutta ele alınabilir. Hastalığın ergenlikte ortaya çıktığı; bu dönemin cinsel ve sosyal çatışmalarla yüklü oluşu dikkate alınacak olursa; cinsel ve sosyal çatışmalarla başa çıkma konusundaki yetersizliklerin yiyeceklerden fobik kaçınma şeklinde ortaya çıkması öne sürülebilir.

    Aşağıdakilerin varlığı halinde bu rahatsızlıktan bahsedilmektedir:
    1-Bulunduğu yas grubu ve boy uzunluğu acısından normal kabul edilen en az kilo ya da bu ağırlığın üzerindeki bir kiloyu kendisi için uygun bulmayıp,kabul etmeme.
    2-Yas ve boy göz önüne alındığında beklenenden daha düşük bir kilosu olmasına rağmen kilo almak veya şişmanlamaktan aşırı derecede korkma.
    3-Kişinin kilosu ya da vücut şeklini algılayışında bozukluk vardır. Kişinin kendini değerlendirişinde kilo ya da vücut seklinin ,olağandan çok daha fazla ve anlamsız ölçüde bir yer kaplaması veya o anki kilosunun düşük olmasının öneminin farkına varmama.
    4-Bayanlarda birbirini izlemesi gereken en az 3 adet döneminin olmaması
    Bu rahatsızlığın kısıtlı ( bu durum yaşanırken kişide bir anda “patlayıncaya dek” yeme ya da kendini kusmaya ya da lavman- idrar söktürücüler ile yediklerini çıkarma davranışının olmadığı) tip ya da bu sayılan davranışların olduğu tiksinircesine yeme/ çıkartma tipi olarak 2 şekli vardır.
    Hastaların çoğunun düşünce içeriği yemek ile ilişkilidir. Kimileri kalan, artan, yiyemedikleri yiyecekleri bırakamayıp, biriktirir, bazıları da hiç yapamayacağı yemek tariflerini edinmeye çalışabilir. Topluluk içinde yemek yeme konusunda isteksiz davranabilirler. Başlangıç ta çevrelerinden ilgi ve beğeni görmek için , kendileri üzerinde kontrol sağladıklarını görmek amacıyla alınan besinleri kısıtlamaya başlarlar. Eski kilolarına ya da çevrelerinde görünüm olarak beğeni kazanan kişilerin kilosuna inmek için hedef belirler. Kendileri gün içinde farklı zamanlarda tekrar tekrar tartar
    Tıkınırcasına yeme-çıkartma tipine ait grubun alkol-madde kötüye kullanımı, daha çok duygusal durumda dalgalanmalar ve cinsel aktivitelere sahip olup, dürtülerini kontrollerinin daha zor olduğu gözlenmiştir.
    Kişiler kilo kayıplarını arttırmak için fiziksel egzersizler yapar ya da yorucu fiziksel uğraşılar içine girerler. Öyle ki kişi daha çok enerji harcayıp, kilo verebilmek için oturmayıp, ayakta durmayı yeğleyebilir ya da durduğu yerde el ve ayaklarını hareket ettirebilir. Kişinin toplumsal ilişkileri azalabilir. Sadece is, fiziksel egzersiz ve kilo düşünceleri ile ilgilidir. Bir deri bir kemik kalsa bile kilolu olduğu düşüncesindedir. Kişiler kendilerine listeler hazırlayarak kendilerine yasakladıkları yiyecekleri belirterek, bunları yemeyeceklerine yeminler ederler. Yarim kilo bile almaları onları zayıflıktan şişmanlığa geçtikleri seklinde düşündürür. Uzun sure bir konuya dikkatlerini veremezler . Kendilerine güvensizlik yoğun bir şekilde kendini hissettirmektedir. Gitgide sosyal çevrelerini kısıtlarlar.
    Çocuk gelişiminin erken evrelerinde, anne-çocuk iletişiminde çocuğun kendi başına,özgür davranışları üzerine yapılan müdahalelerin önemine dikkat çekilmektedir.
    Anoreksia başlangıcı sonrasında genellikle obsesif- kompulsif davranışlar başlayabilir. Özellikle temizlik saplantıları ( ev temizliğine yönelik aşırı aktiviteler gibi) ve ders çalışma ile ilgili saplantılara rastlanabilir. Cinsel gelişimlerinde sorun olduğu gibi , cinsel isteksizlik ve diğer cinsel sorunlar da beraberindedir.

    Bu kişilerde hastalığın yol açtığı vücutsal değişimler:
    Hastalarda kansızlık, vücut su- tuz dengesinin bozulması, kanda kolesterol ve üre düzeylerinin artışı, karaciğer enzimlerinin yükselmesi, tiroid bezi hormonlarının düşmesi, kadınlarda ostrojen dediğimiz kadınlık hormonu ,erkeklerde testesteron denen erkeklik hormonu düzeylerinde düşme sonucu cinsel işlevlerde azalma, kalp atımında azalma ve düzensizlikler, beyin boşluklarının beyin dokusuna oranla kapladığı hacmin artışı oluşabilmektedir.

    Kimlerde görülmektedir:
    Bu rahatsızlık düzenli ve bol çeşitli yemek yeme olanaklarının olup, göze hoş görünmenin zayıf bir vücut yapısı ile paralel düşünüldüğü bati toplumlarında, kentsel alanlarda daha çok gözlenmektedir. Hastaların % 90-95 i kadındır. Anoreksia nervosa genç kızlarda % 0,5 oranında saptanmakta, genellikle 12-25 yas arasında rastlanmaktadır.
    Son yıllarda yurt dışında yapılan çalışmalara göre hastalığın yüz bin kişide 15-20 arasında görüldüğü saptanmıştır.

    Rahatsızlığın oluşumunda etkili risk faktörleri:
    – Yaşanılan sosyo-kültürel çevrenin etkisi ile zayıflığın kesin güzellik ölçütü olması durumu yaygınlaştırmaktadır. Bazı mesleki alanlar ( hosteslik, modellik, dans ve müzikle uğraşanlarda) bu yüzden özellikle risk altındadır.
    -Bu rahatsızlığı olanların ailelerinde depresyon, alkolizm, şişmanlık ve gene bir yeme bozukluğuna daha çok rastlanmaktadır. Bu kişilerin annelerinin daha çok diyet yapıp,yeme bozukluğunun olduğu, sürekli diyet yapma düşünceleri ile haşır nesir oldukları, kızlarının da diyetleri konusunda yoğun düşünceler içinde olabildikleri gözlenmiştir.
    – Aile yapıları itibariyle, bağımsız hareket serbestisinin verilmediği ve aile işleyişi açısından yeterli keyif alınmayan doyum sağlanamayan ilişkilerin varlığı.
    -Öncesinde var olan aşırı şişman beden yapısı
    -Çocukluk cağı başlangıçlı diabet ( seker hastalığı) varlığı
    – Geçmişte yaşanan cinsel, fiziksel tacizler.

    Rahatsızlıktaki kişisel düşünce yapıları:
    – Kişisel açıdan kendilerini yardıma muhtaç ama yardim edilemez görürler
    – Kendi ve çevreleri üzerindeki denetimi kaybetme korkuları vardır.
    – Aşırı bir şekilde başkalarının görüşlerine bağımlı olarak özgüvenlerini koruyabilen, onların yeterli ya da olumlu desteği olmadığında kendilerini bir hiç olarak görürler
    – Bir şey ya tam olmalı ya da hiç olmamalı seklinde bir düşünce yapısı olan kişilerdir.

    Hastalığın seyri:
    Hastaların yarısının ilerleyen donemde iyileştiği, dörtte bir oranında hastanın kısmen iyileştiği, ancak bir miktar yakınmalarının sürdüğü belirlenmiştir. Hastalık sonucu olum oranının % 5 civarında olduğu gözlenmiştir.

    Hastalığın gidisine olumsuz etki yapan faktörler:
    -Ailede aşırı geçimsizlik, tartışmalı ortam
    -bulimianın hastalığa eslik etmesi
    -Kusma, dışkılamayı arttırıcı ilaç kullanımları
    -Obsesif-kompulsif, histerik, depresif, nörotik davranış yapıları, zeminde bulunan psikiyatrik sorunlar nedeniyle, kişide vücutsal yakınmaların fazlaca gündeme gelmesi (gastrit, kolit vb.)
    -Hastalığı inkar eden davranışlar içine girilmesi.
    Hastalığın gidisini olumlu etkileyen etmenler arasında ise erken başlangıç yaşı, hastalığı kabul etmek ve kendine güvenen bir kişilik yapısının bulunması sayılmaktadır.

    Tedavi:
    Anoreksia Nervozalı hastaların tedavisi çoğu kez güçlüklerle doludur. Hastaların çoğunda, hastalık birkaç yıl önce başlamıştır. Tedaviye katılmak ve tedavi planları için isteksizdirler. Bu sebeple genellikle çocuklarının bu durumundan üzüntü ve endişe duyan anne babaları tarafından doktora getirilirler. Tedavide bireysel psikoterapi, grup ve aile terapisi, ilaç tedavisi gibi yöntemler kullanılabilir
    Psikoterapide hastanın kendi duygularını uygun bir şekilde ifade edebilmesi, yeme davranışı üzerine kurulu yanlış düşünce tarzının değiştirilmesi, vücuduna yönelik olumsuz algılamaların düzeltilmesi, özgüvenin oluşturulması, kişilerarası sorunların belirlenip, çözümüne yönelen bir yaklaşımın oluşturulmasına çalışılır.Tedavide davranışçı terapi, aile terapisi ve grup terapisi kullanılabilir.
    Eğer yeme bozukluğu hayati tehdir eden kilo kayıplarına neden olmuşsa bu hastalara tüple beslenme desteği (nazogastrik veye PEG ile) hayat kurtarır.

  • Bebek ve çocuklarda kusma

    Değişik nedenlere bağlı olarak şeker metabolizmasında ortaya çıkan dengesizlikler çocuklarda yineleyen kusmalara yol açabilir. Asetonemik kusma denen bu krizleri önlemek için yağ alımını azaltmak ve önemli bir etken olan psikolojik nedenleri ortadan kaldırmak gerekir. Kusma mide içeriğinin, çoğunlukla kramp biçiminde mide kasılmalarıyla ağızdan boşaltılmasıdır. Kendi başına bir hastalık olmayıp çeşitli rahatsızlıkların bir belirtisidir. Bebeklik döneminden başlayarak oldukça sık görülen bir olaydır. Bütünüyle zararsız bir durum olabileceği gibi ağır bir hastalığın işareti de olabilir. Kusmayı değerlendirirken kusmanın biçimini, çocuğun yaşım ve çocukta kusmaya eşlik eden öbür belirtileri dikkate almak gerekir. Çocukta hemen her türlü enfeksiyon kusma tepkisine yol açabilir. Ayrıca ruhsal etkenler de kusmada rol oynayabilir. Ama inatçı kusmalara daha sık olarak merkez sinir sistemi, idrar yollan ve sindirim sistemi bozukluklarında rastlanır.

    Bebekte kusma

    Yenidoğanda yemek borusunun ya da onikiparmakbağırsağının doğuştan kapalı olması, mide kapısında (pilor) darlık, diyafram fıtığı gibi sindirim sistemiyle ilgili doğuştan oluşum bozuklukları ve doğumda beyin zedelenmesi ağır kusmalara yol açar. Doğum sırasında yutulan amniyon sıvısı ilk 24 saat içinde zararsız kusmalara neden olabilir. Yenidoğanda daha seyrek olarak böbreküstü bezi yetmezliğine ve idrar yolundaki oluşum bozukluklarına bağlı kusmalar da görülebilir. Bebeklerde özellikle sindirim sistemi enfeksiyonları en yaygın kusma nedenidir. Ama ayırıcı tamda kusmanın tipi göz önüne alınmalıdır. Buna göre bebek kusmaları birkaç gruba ayrılabilir:

    Regürjitasyon: Regürjitasyonu gerçek kusmadan ayırt etmek gerekir. Bu durum beslenmeden sonra alman besinin bir bölümünün ağızdan geri gelmesi biçiminde ortaya çıkan zararsız kusmadır. Öncesinde bulantı olmaz ve gerçek kusmada olduğu gibi şiddetli mide kasılmalanyla ortaya çıkmaz.

    Reflü: Yeni doğmuş bir bebekte bile reflü görülebilir. Yenidoğan döneminde morarma, nesfes alamama ve kusmalarla ortaya çıkar. Bebeklerde reflü, yemek borusuyla mide arasındaki kapakçık sisteminin olgunlaşmamasıyla ilgilidir. Eskiden bu hastalığa tanı koyulamadığı için bilinmiyordu ve farklı tedavilerle çocuk iyileştirilmeye çalışılıyordu. Bebeklerde reflünün en belirgin belirtisi kusmadır. Bu kusmalar genellikle durdurulamayan, sürekli, her yemekten sonra olan kusmalardır. Çocuktaki normal kusmalardan çok daha şiddetlidir. Bu hastaların birçoğu 1 yaş civarında kapakçık sisteminin olgunlaşmasıyla düzelir ama bir kısmı düzelmez ve ilaç tedavisine devam edilir.

    Doğuştan mide kapısı darlığı: (konjenital pilor stenozu). Yaşamın 2. ve 3. haftalarında başlayan fışkırma biçimindeki kusmalarla kendini belli eden doğumsal bir hastalıktır.
    Pilor spazmı. Bazı bebekler doğumdan başlayarak hırçın olur, çok ağlar, az uyur ve aşın hareketlidir. Böyle bebeklerde karın ağrılarına, belirli bir nedene bağlanamayan kusmalara ve ishallere sık rastlanır. Yaşamın ilk günlerinden başlayarak bazen fışkırma biçiminde ve inatçı olabilen kusmalar görülür. Pilor spazmı denen bu kusmalar, bebeğin susuz kalmasına ve kilo kaybma yol açmaz. Röntgen bulgularında bir anormallik yoktur. Pilor spazmında gevşetici ilaç tedavisi yapılır.

    Bir yaşından sonraki çocuklarda kusma

    Bunlar genellikle ruhsal etkenlere ve basit enfeksiyonlara bağlıdır. Okula yeni başlayan çocuklarda da sabahlan ruhsal kökenli kusmalar görülebilir. Karın ağnsı ve bulantının eşlik ettiği kusmalarda apandisit, bulantısız ve inatçı kusmalarda ise kafaiçinde yer kaplayan oluşumlar düşünülmelidir. Asetonemik kusma. Yüksek ateşle seyreden bir hastalığa, kısa bir süre aç kalmaya, şekeri az, yağı fazla bir beslenmeye, aşın güç harcamaya ve metabolizma dengesini kısa süreli bile olsa bozabilen ruhsal etkenlere bağlı olarak yineleyen kusmalar ortaya çıkabilir. Bu durum aseton krizleri ya da asetonemik kusma olarak tanınır. Birçok anne asetonemik kusma krizleriyle karşılaşmıştır. Deneyimli anneler bu kusmalann ağır bir hastalık belirtisi olmadığı, çocuğun içinde bulunduğu duruma bağlı olarak geçici bir rahatsızlıktan kaynaklandığı sonucuna vararak fazla telaşlanmaz. Gerçekten de çocuğun organizmasında genel bir bozulma görülmez ve bu çocuklann büyük bölümü hasta olarak kabul edilmez. Asetonemik kusma temel olarak şeker, yağ ve protein metabolizmasındaki dengesizliklerden kaynaklanır. Bu maddeler sindirim sürecinden geçerek bağırsak duvarını aşar, kana kanşarak vücudun kimyasal laboratuvan olan karaciğere ulaşır. Burada şeker, yağ ve proteinlerden ortak bir metabolizma ürünü olan aktif aseton ortaya çıkar. Aktif aseton şeker metabolizmasının son evresine katılarak yıkıma uğrar. Karaciğer vücudun enerji gereksinimini karşılamak için kimi zaman yağlan parçalamak zorunda kalır. Bu durumda açığa çıkan asetonun tümü şeker metabolizmasında kullanılarak yıkıma uğratılamaz ve artık aseton birikir. Artan aseton molekülleri keton cisimlerini oluşturacak biçimde bir araya gelir. İşte bu keton cisimleri kusmayı başlatan etkenlerdir. Karaciğerde biriken keton cisimleri kan dolaşımına, oradan da idrara geçer. Keton cisimlerinin yapısında bulunan aseton uçucu bir maddedir ve akciğerlerden solunum yoluyla dış ortama çıkar. Bu nedenle bu tip kusmalarda çocuğun idrarında keton cisimleri bulunur ve ağzı da aseton kokar. Kusmaya yüz kızarması ya da solukluğu, uyku hali ve ruhsal belirtiler eşlik edebilir. Çocuklukta dengesiz beslenmeye bağlı olarak kan şekerinin düşmesi gibi etkenlerle keton cisimlerinin üretiminde artış görülebilir. Ayrıca yüksek ateş ve aşın kas gerginliği gibi vücut enerji depolannı kullanmayı gerektiren durumlarda da kanda keton cisimleri birikerek kusmaya yol açabilir. nöbet genellikle çocuk 1-2 yaşındayken ortaya çıkar ve ergenlik döneminde kendiliğinden kaybolur. Bir, iki, hatta üç gün boyunca çocuk sürekli kusabilir. Artık kusacağı besin kalmayınca mukus, yeşil safra ve bazen kanlı mukus çıkarır. Hiçbir şey yiyemeyen çocuğun içeceği bir yudum su bile kusmayı uyarabilir. Su kaybına bağlı olarak dil ve dudaklar kurudur. Karın gergin ve ağnlıdır. İnatçı bir kabızlık görülür. Kusma nöbetinin sıklığında azalma olmazsa çocuğun durumu giderek kötüleşir. Nöbetler sırasında çocuk kesinlikle yatakta dinlenmeli ve ağır durumlarda damar içi sıvı uygulamasına geçilmeli, asidoza (kanda asitlik düzeyinin yükselmesi) yönelik tedavi başlatılmalıdır.

    Çocuklardaki kusmalar nedenleri bakımından aşağıdaki gibi sınıflandırılabilir:

    – Midenin aşırı dolmasına bağlı kusmalar.
    – Beslendikten hemen sonra yatırılması ve altının değiştirilmesi gibi işlemlere bağlı kusmalar.
    – Beslenme sırasında aşın hava yutulmasına bağlı kusmalar.
    – Kusmalı ishal, akut ishal, bağırsak tıkanması, pilor spazmı, apandisit ve sindirim sisteminde doğuştan oluşum bozuklukları gibi sindirim sistemi hastalıklarına bağlı kusmalar.
    -Menenjit, beyin apseleri ve beyin tümörleri gibi merkez sinir sistemi hastalıklarına bağlı kusmalar.
    -Sinirli çocuklarda görülen kusmalar.
    – Üst solunum yolları enfeksiyonlarına ve özellikle başlangıç evresinde olmak üzere başka enfeksiyonlara bağlı kusmalar.
    – Yinelenen (asetonemik) kusmalar.

    Çocuklarda kusma olduğunda hangi durumlarda doktora gidilmelidir?

    – Eğer kusma ile birlikte çocukta karın ağrısı, mide ağrısı varsa

    – Çocukta sayıklama varsa

    – Uykudan zor uyanıyorsa, sersemlemişse

    – Kusmuğunda kan varsa

    – Vücudu su kaybetmişse ( Vücudun su kaybettiğini alnamak için; tükrük salğısına bakılır, tükrük salgısı az ise su kaybetmiştir. Yine idrara az çıkıyorsa, idrarı çok sarı ve kokulu ise)

    – Kusma çok şiddetli ise ve çocuk sık sık kusmuşsa

    Yukarıdaki durumlarda çocuk derhal doktora götürülmelidir.

    Çocukta kusma sonrası neler yapılabilir?

    – çocuk kustuktan hemen sonra bir şeyler yedirmeyin, en az bir saat midesi boş kalmalı

    – Bundan sonra bir çay bardağı veya yarım çay bardağı su verilir.

    – Suyu çıkarmazsa yarım çay bardağı su tekrar verilir.

    – Bundan sonra azar azar kraker, bisküvü, kek gibi yiyecekler verilir. Çocuk isterse çorba, komposto, meyve suyu verilebilir.

    Ancak çocuk ilk etapta verilen suyu kusarsa başka bir şey verilmez. Yapılacak şey, Su verdikten 20 dk. sonra yarım çay bardağı değil bir yemek kaşığı vermektir. Kusma görülmediği taktirde meyve suyu, yağsız süt, çorba gibi sulu gıdalar verilir. Eğer yine kusarsa ilaç tedavisi gerektiği anlamına gelir.

    Bebeklerdeki kusmaları hafifletmek için neler yapılabilir?

    – Çocuğun çok hava yutmasını önleyin, bunun için biberonu yeterince eğik tutun, emzik kısmı hep dolu olsun ve hava şişenin dip tarafında kalsın. Emziğin deliği çok büyük olmasın. Biberonu 10-15 dakikada yavaş yavaş verin, arada durun.

    – Biberondan sonra çocuğun gazını çıkartmasını bekleyin, kolunuzda sallamayın. Yatağına yatırırken ilk önce soluna sonra da sağına yatırın. Çocuğun dümdüz yatmaması için başının altına bir yastık koyun.

    – Çocuğun altını emzirmeden sonra değil önce değiştirin.

    – Bunlar etkili olmazsa mamayı koyulaştırın (çünkü besin ne kadar sulu olursa, o kadar çok hava yutulur. Fakat birçok annenin yaptığı gibi sütü değiştirmeyin. Kusmamaya neden olan sütün kalitesi değil koyuluğudur. Koyulaştırmak için; meme emen bebeğe emzirmeden önce bir kahve kaşığı konsantre süt verin, biberonla beslenen bebeğin mamasını koyulaştırın (koyulaştırılmış özal mamalar).

  • Bağışıklığı artırmanın doğal yolları

    Bağışıklığı artırmanın doğal yolları

    1-Yuvaya ve okula giden çocuklarda kış aylarında sıkça görülen soğuk algınlığı, nezle, grip gibi enfeksiyonlar niçin meydana gelir? Çocuğun bağışıklık sistemi ile doğrudan bağlantılı mıdır?

    Yuva ve okul, çocuklar için toplu yaşanılan yerlerdir. Özellikle soğuk algınlığı, nezle gibi viral enfeksiyonlar kişiden kişiye çok kolay ve hızla bulaşan enfeksiyonlardır. Bu nedenle bu enfeksiyonların diğer zamanlardan daha sık görüldüğü kış aylarında özellikle büyüklerinden bu enfeksiyonu alan bir çocuk bile hızla okul ve yuvada sürekli bir arada olduğu diğer arakadaşlarına hapşırık ve öksürükle bu mikropları bulaştırarak yayar. Genellikle neden budur ve bu durum bağışıklık sistemindeki bir bozukluktan dolayı değildir. Ancak bağışıklık sistemi kuvvetli olan, bağışıklık sistemini çeşitli yollarla kuvvetlendiren çocuklarda bu enfeksiyonların bulaşma riski ve enfeksiyonu ağır geçirme ihtimalleri çok azalır.

    2- Çocukları bu tür enfeksiyon ya da hastalıklardan korumak için ne gibi önlemler alınmalıdır? Bitkisel yöntemler ne ölçüde fayda sağlar? Örneğin ekinazya, elderberry (mürver), propolis’in faydaları nelerdir? Bu bitkiler hangi alanda bağışıklık sisteminde nasıl rol üstlenir?

    Dünya ekinezya bitkisinin iyileştirici özelliklerini Kuzey Amerika yerli halkından (Kızılderililer) öğrenmiştir. Onlar bitkinin kökünü ve yapraklarını her tür yaranın tedavisinde, enfeksiyon ve iltihaplanmalarda, zehirli böcek ve yılan sokmasına, boğaz ve diş ağrısına, kabakulak, çiçek hastalığı ve kızamığa karşı başarıyla kullanıyorlardı. Bitki Amerika’ ya yerleşen ilk göçmenler tarafından da enfeksiyonlara karşı sık olarak kullanılmıştır. Bu özel tedavi biçimleri bilimsel araştırmalara konu olmuştur ve 1950’den beri yapılan araştırmalara göre, bitkide bakteri, mikrop ve virüslere karşı oldukça etkili olan maddeler bulunmuştur. Bu maddeler en yaygın iki viral hastalık olan soğuk algınlığı ve grip’ in önlenmesinde de büyük bir yardımcıdır.

    Mürver (elderberry) ağacı gerçek bir ecza dolabıdır. Mürver çiçeği, soğuk algınlığı ve gribe karşı, terletici olarak çok etkilidir. Ayrıca, üst solunum yolları iltihabına, saman nezlesi ve sinüzit iltihabına karşı önerilmektedir. Mürver çiçeği bağışıklık sistemini güçlendirir. Yani, soğuk algınlığı ve gribe karşı hem tedavi edici, hem de önceden önlem olarak kullanılabilir. Ayrıca mürver çiçeği özü, genellikle üşütme ve nezle nedenli yüksek ateşle birlikle görülen burun tıkanıklığını açmaya yardımcı olan bileşenler içerir.

    Propolis işçi bal arılarının ağaç ve çalılarının yaprak tomurcuğu, gövde yaraları gibi büyüyerek yenilenen kısımlarından topladıkları sarı, yeşil ve kahverengi reçinemsi bir maddedir. Kovanda balmumu ile karıştırarak, larva yuvalarının cilalanması ve sterilize edilmesi için bal arıları tarafından kovanda kullanılır. Propolisin antibakteriyel ve antifungal etkileri koloniyi hastalıklara karşı korur. Propolis kovanı iki şekilde korur. Birincisi, kovanı güçlendirir, ikincisi ise kovanı bakteri ve virüs enfeksiyonlarına karşı korur. Bu özelliklerine ek olarak diğer özellikleri sayesinde propolis yüzyıllardır insanoğlu tarafından kullanılmaktadır. Propolisin güçlü antimikrobiyal aktivitesinden dolayı, propolis doğal antibiyotik olarak bilinir. Yapılan birçok sayıda araştırma da propolisn yüksek antimikrobiyal olduğunu göstermiştir. Propolisin 21 tür bakteri üzerinde, 9 tür mantar üzerinde, Giardia’nın da dahil olduğu 3 protozoa türü üzerinde ve Herpes ve Influenza’nın da dahil olduğu geniş yelpazeli virüsler üzerinde baskılayıcı etkisi bulunmuştur.

    Bu doğal koruyucuları içeren hazır ve onaylı ürünler ülkemizde de bulunmaktadır.

    3-C vitaminin çocuk vücut bağışıklık sistemindeki etkin rölünü açıklar mısınız? Vücudun ihtiyacı olan C vitamini nasıl ve sıklıkla alınmalıdır?

    Çocuğun bedeni, hem belirli kimyasal maddeleri oluşturmak hem de başka maddeleri kullanıma sokmak için C vitaminine gereksinim duyar. C vitamini, çocuğun bedeninin demiri emmesine yardımcı olmakta da anahtar bir rol oynar. Diyetleriyle yeterli C vitamini almayan çocuklar kemiklerinde zayıflık, kansızlık ve başka tıbbi durumlar geliştirebilirler. C vitamini vücudu bağışıklık sistemimizi güçlendirerek virüs ve bakterilere karşı korur. Çeşitli gıdalar ve maruz kaldığımız çeşitli zararlı maddeler ve toksinler ile çeşitli mikroplar vücudumuzda hücreleri eskiten ve zarar veren oksidan maddelerin üretimine neden olur. C vitamini vücutta en güçlü anti-oksidanlardan (oksidan maddeleri yok eden maddeler) biridir. C vitamini bağışıklık sistemini oluşturan hücreleri de zarar görmekten koruyarak bağışıklık sistemini güçlendirir ve enfeksiyonlardan korunmayı sağlar.

    C vitaminini vücudumuz tarafından üretilemediğinden insanlar bu vitamini tamamen dışardan almak zorundadır. Çocuklar C vitaminini turunçgil cinsi meyvelerden ve çeşitli sebzelerden alabilirler. Turunçgillerde bol miktarda, ayrıca taze sebzelerde, maydonozda, kabakta, soğanda ve domatesde bulunur.

    C vitamini suda eriyen vitaminler grubundandır. Yani fazlası vücutta depolanmaz ve idrarla atılarak vücut için toksik etki oluşturmaz. Bu nedenle her gün belli miktarlarda dışarıdan alınmaları gerekir.

    4- Çocuk bağışıklık sistemini güçlendirici ilaçlar nasıl ve ne sıkllıkla alınmalıdır? Fazla alındığında zararı var mıdır?

    Unutulmamalıdır ki bu maddeler doğal yolla alınmadığında, yani yediğimiz gıdalarla değil de hazır ürünler, ilaçlar şeklinde alındığında sağlığımızı tam ters yönde olumsuz etkilememesi için mutlaka dikkat edilmesi gereken hususlar vardır. Bu ürünler mutlaka sağlık bakanlığı veya tarım bakanlığı tarafından onaylı, klinik ve deneysel çalışmalar ile zararlı etkilerinin olmadığı saptanmış, her yaş için zarar vermeyecek ve etkili dozlarının klinik ve deneysel çalışmalar ile belirlenmiş olduğu güvenilir markalar olmalıdır. Böylece her ürün için doz ve kullanım sıklığı bu şekilde doğru olarak belirlenmiş ürünleri güvenle kullanabiliriz. Ve en önemli nokta bu ilaçların hepsi hastalara zarar vermelerinin önlenmesi için doktor kontrolünde ve doktor önerisi ile kullanılmalıdır.

    5- Doğanın insan sağlığı için sunduklarını yeterince, doğru alabiliyor muyuz? Yapılan hatalar nelerdir?

    Vitaminler ve bitkisel koruyucular vücudun kendisi tarafından üretilemeyeceği için yiyeceklerle alınmaları gerekmektedir. Ancak iklim, toprak, ürünün ham ya da olgun oluşu, ürün toplama yöntemleri, taşıma ve depolama, evde hazırlanma yöntemleri gibi çok sayıda faktör meyve ve sebzelerde vitamin kaybına yol açabilmektedir. Eğer bu koşullar ideal olarak sağlanamıyorsa sağlığımız için gerekli olan vitaminleri ve bitkisel koruyucuları dışardan yani çeşitli hazır ürün takviyeleri ile almamız gerekmektedir.

    6 -Bu tür takviyeler kaç yaşında alınmaya başlanmalıdır ve kaç yaşına kadar kullanılmalıdır?

    Bu tür takviyeler güvenilir, onaylı markalar olması ve doktor kontrolünde kullanılması koşuluyla her yaşta kullanılabilir.

  • Çinko

    Çinko

    Vücuttaki pek çok fonksiyonda görev alan çinko, vücuttaki her hücrede bulunur. RNA ve DNA oluşumu ve proteinlerin enerjiye dönüştürülmesi için çok önemlidir. Özellikle kalp, beyin ve üreme sistemi çinkoya ihtiyaç duyar. Zihinsel fonksiyonlarda, vücudun kendi kendini iyileştirmesi ve yenilemesi gereken durumlarda, kanın stabilizasyonunda, vücuttaki alkali dengesinin korunmasında önemli roller üstlenir. İnsan bedeninde toplam olarak 2–2.5 mg bulunur. Demirden sonra yoğunluğu en fazla olan ikinci madde olan çinko, büyümenin ve cinsel gelişimin normal olmasını,yaraların iyileşmesini sağlar. Vücudumuzda en çok erkeklerde prostat bezinde bulunur. Her iki cinste de bulunduğu diğer dokular göz retinası, kalp, dalak, deri, beyin ve böbrek üstü bezidir. Dışkı ile atılır. Az miktarda idrar ile de atılabilir. Ter ile doğal olarak kaybolur. Alkol dehidrogenaz enziminin yapısına girerek içki ile alınan ve ayrıca vücuttaki kimyasal olaylarla oluşan alkolü etkisizleştirir. A vitamini fonksiyonlarında etkilidir. Deri sağlığına yararlıdır. Deri hücrelerinin üremesine, yağ bezlerinin çalışmasına ve kollajen dokuya etki eder. Böylelikle hem cildin sağlığının korunmasına hem de yanık gibi nedenlerle oluşan hasarların tamir edilmesine yardımcı olur. Prostat bezi, göz, dalak ve kas dokularına olumlu etkisi vardır. Enerji üretiminde ve fosforun kemiğe tutunmasında etkilidir. Kemik ve dişlerin yapısında rol alır. Antioksidan özelliği ile hem hücreleri serbest radikallerden korur, hem de hücre zarı ve fonksiyonlarına yardım eder.

    Bağışıklık sistemine oldukça büyük destek verir. Kış aylarında soğuk algınlığı ve gribe karşı oldukça etkili olan çinko, bakterilere ve virüslere karşı direnci arttırır, dış enfeksiyon etkenlerine karşı antikor üretimine katkıda bulunur. Aşıların etkilerini göstermesinde yardımcıdır. A vitamininin kimyasal bileşimini harekete geçirir ve mikrop öldürücü etkisi vücuttaki aknelerin kaybolmasını sağlar. Hücre yenilenmesinde payı olduğu için cildi güzelleştirerek el tırnaklarınısertleştirir, nörodermitisi ve uçukları hafifletir. Ayrıca saç dökülmesi üzerinde olumlu etkileri vardır. Hücre büyüme ve bölünmesi, seksüel olgunlaşma ve üreme, karanlığa adaptasyon ve gece görme, yara iyileşmesi, vücut bağışıklığı, tat ve muhtemelen koku alma duyumunun tamlığı gibi fizyolojik fonksiyonların gerçekleşebilmesi için vücudumuz çinkoya bağımlıdır.

    Yaşa ve gereksinimlere göre çinko kullanma sıklığı ve miktarları belirlenmelidir. Çinko gereksinimi günlük olarak 0-12 aylar arasında 3-5 mg, 1-10 yaşlar arasında 10 mg, 11 yaş üstü çocuklarda 15 mg’dır. Özellikle erişkinler normal bir beslenme ile 10 mg kadar çinko alırlar. Çocuklarda beslenme ile alınan bu miktar daha düşük olmakla birlikte ihtiyaçları da yaşa göre düşük olduğundan iyi ve dengeli beslenen çocuklarda besinlerle alınan miktar genellikle yeterlidir. Ancak çinkonun suda erime özelliği topraktan da kaybolmasını kolayşatırır. Bu nedenle aslında normal bir beslenme ile yeterli çinko alımı pek de mümkün görülmemektedir.

    Hangi besinler zengin çinko kaynaklarıdır?: Çinkonun iyi kaynakları et, deniz ürünleri ve karaciğer gibi hayvansal kaynaklı besinlerdir. Yumurta ve süt az miktarda çinko içerir.

    Bitkisel kaynaklı besinlerden tam tahıl ürünleri, buğday özü(germ), börülce ve miso da çinko içerir. Fakat bunların vücuttaki kullanılabilirlikleri daha sınırlıdır.

    Ancak beslenme problemi olan, iştahsızlık nedeni ile gıdalarla yeteri kadar çinko alamayan çocuklarda ilaç şeklinde takviye yapılmalıdır. Ayrıca çocukların büyüme ve gelişmelerinin desteklenmesinde, bağışıklık sistemlerinin güçlendirilmesinde, akut alt solunum yolu enfeksiyonlarının önlenmesinde, diyare süresinin kısaltılmasında, diyare ve pnömoni sıklığının azaltılmasında yeterli beslenmeye rağmen çinko takviyesi yapılması gerekebilir. Ayrıca çocuklarda çinko takviyesi gustin enzimi üzerindeki etkileri ile tat alma duyusunu arttırmakta ve iştah arttırıcı etkisini göstermektedir.

    Bağışıklık sisteminin zayıfladığı, çocuklarda diyare ve iştah kaybı görüldüğü durumlarda, hamilelik ve laktasyon dönemlerinde, yaralanmalarda, yanıklarda, doku hasarlarında, sedef hastalığı, akne gibi cilt sorunlarında, soğuk algınlığı ve ses kısıklığında, kataraktta, şizofreni, anorexia nervosa gibi ruhsal sorunlarda, prostat ve erkeklerin cinsel problemlerinde, kısırlıkta, kemoterapi ve radyoterapi görenlerde, duyma azalmasında, halsizlikte, adale güçsüzlüğünde ve çevre kirliliğinin zararlı etkilerinden korunmada çinko kullanımı özellikle tavsiye edilmektedir.

    Yemeklerin pişirilme yöntemleri, stres, diüretiklerin kullanımı, alkol alımı ve diğer faktörlerle vücuttaki çinko oranı azalır. Çinko temel bir eser element olup, insan organizmasının hücresel bölümüne büyüme ve farklılaşma gibi pek çok biyolojik süreçte katkı sağlar. Bağışıklık sisteminin gelişmesinde gerekli bir element olan çinkonun eksikliği durumunda çeşitli multisistem hastalıklarıortaya çıkmaktadır. Çinko eksikliği sonucunda, büyüme ve gelişme geriliği oluşabilir. Ayrıca ergenlik çağında cinsel olgunluğa erişememe, enfeksiyonlara dayanıksızlık, iştahsızlık ve kilo alamama, öğrenme ve dikkat eksikliği, tat alma duyusunda bozukluk, akne, dermatit, saçlarda incelme ve dökülme gibi cilt sorunları yaşanabilir. Şiddetli çinko eksikliğinde ise, bağışıklık sistemi depresyonu, sıklıkla tekrarlayan enfeksiyonlar, büllöz püstüler dermatit, diyare, pnömoni, alopesi gibi daha ciddi sağlık sorunlarıyla karşı karşıya kalınabilir. Bunun önlemesi için ek çinko takviyesine ihtiyaç vardır.

    Günlük ihtiyacın 10-30 katı alınması durumunda istenmeyen etkiler ortaya çıkabilir. Bağışıklık sisteminin baskılanması, mide tahrişine bağlı olarak bulantı, kusma ve ishal, huzursuzluk, titreme ve adalelerde koordinasyon bozukluğu, terleme artışı, alkole tahammülsüzlük görülebilir.

  • Balık yağı!

    Yağ asitleri, yağın doymuşluk derecesini gösteren farklı uzunluktaki karbon zincirinden oluşan trigliseritler olduklarından hem kompleks yağların önemli bir parçası hem de kendisinden kolayca enerji sağlanan bir kaynaktır. Doymuş ve doymamış yağ asitleri olarak iki çeşittir. Doymamış yağ asitleri de tekli ve çoklu doymamış yağ asitleri (ÇDYA) olarak iki gruba ayrılır. Linoleik ve linolenik asit ÇDYA’dir. Vücutta yapılmadıklarından mutlaka dışardan besinlerle alınmaları gerekir. ÇDYA omega-3 ve omega-6 yağ asitleri olmak üzere iki ana grupta toplanır. Omega-3 yağ asitlerinin çoğunluğu alfa-linoleik asittir. Alfa-linoleik asit vücutta eikosapentaenoik aside (EPA) ve dokosaheksaenoik aside (DHA) dönüşür.

    Omega-3 yağ asitleri soğuk su balıklarında bol miktarda bulunmaktadır. Balık yağlarının esasını oluşturan EPA ve DHA besin zinciri yoluyla deniz ürünlerinde birikmektedir. Karada yetişen bitkiler genellikle omega-6 yağ asitleri üretmekle beraber, belirli bazı deniz ve tatlı su bitkileri (özellikle algler ve soğuk su bitkileri) omega-3 yağ asidi üretirler. Beş veya daha fazla çift bağ içeren onega-3 ÇDYA, yüksek doymamış yağ asitleri (YDYA) olarak isimlendirilir ve balıklar temel olarak insanlar tarafından tüketilen YDYA’nin tek kaynağıdır.

    Omega-3 yağ asitleri vücutta sentezlenmedikleri için mutlaka besinlerle dışarıdan alınmalıdır. Balıklardaki yağ oranı ile yağ asitlerinin dağılımı türlere, vücut bölgelerine, beslenmeye, avlanma avlanma mevsimine ve cinsiyet gibi çeşitli faktörlere bağlı olarak değişebilir. Buna göre balıklardaki yağ oranı % 1 ile % 20 arasında olabilir. Kabuklu deniz ürünlerinde ise yağ oranı % 1’den daha az miktarda bulunur. Balık türüne göre omega-3 miktarı da farklılık gösterir. Özellikle derin denizlerde yaşayan ve siyah etli olan balıklarda bu oran daha yüksektir. Somon, sardalya, uskumru, ton balığı gibi balıklar omega-3 yönünden oldukça zenginken, kültür balıklarında omega-3 miktarı biraz daha düşüktür. Ancal omega-3 yönünden zenginleştirilmiş yemlerle beslenen kültür balıklarında doymamış yağ asit miktarı da yüksek bulunmaktadır.

    Balık yağı ve ana içeriğini oluşturan omega-3 yağ asitleri sayesinde;

    Trigliseritler ve kolesterol düşer, böylece ateroskleroz ve buna bağlı kalp hastalıkları, kalp krizi ve akut inme riski azalır.

    Bağışıklık sistemi güçlenir

    Kansere karşı koruma sağlanır

    Beyin, retina, sperm, cilt hücreleri güçlenir

    İnsülin kullanımını artar (diyabet için faydalı)

    Kanı inceltir ve akışını kolaylaştırır, kanın pıhtılaşmasını önler

    Yangı önleyici etkisiyle romatizmal hastalıklara karşı koruma sağlar

    Anne-bebek sağlığında rolü:

    Omega-3 yağ asitleri, anne karnındaki bebeğin sağlıklı gelişimine aşağıdaki şekillerde yardımcı olabilir:

    Bebeğin beyin ve retina gelişiminin desteklenmesi

    Erken doğum riskinni azaltılması

    Hamilelik süresinin ve bebeğin doğum ağırlığının artırılması

    Doğum sonrası depresyonundan korunulması

    Omega-3 yağ asitleri ayrıca çocuğun matematik zekasının geliştirilmesine, okuma, telaffuz ve yazma beceresini artırılmasına yardımcı olabilir.

    Zihin sağlığında rolü:

    Omega-3 yağ asidinin beyin ve sinir sisteminin sağlıklı şekilde çalışmasındaki etkileri yapılan pek çok araştırmada ortaya konmuştur. Omega-3, beyin ve sinir sisteminde başlıca aşağıdaki şekillerde yardımcı olabilir:

    Depresyon tedavisini desteklemesi

    Bunama ve Alzheimer hastalığı riskinin azaltmasına yardımcı olması

    Ruh hali, konsantrasyon, bellek, dikkat ve davranış bozukluklarına karşı yardımcı olması

    Saldırganlık azaltmaya ve sakinleştirmeye yardımcı olması

    Mizaç, tepkisellik ve kişilik üzerinde olumlu etkisi olması

    Göz sağlığında rolü:

    Yüksek doz omega-3 alımı gözde yaşa bağlı olarak gelişen sarı nokta hasarları riskini önleyebilmektedir. Omega-3 yağ asitleri eksikliğinde, retinada görme fonksiyonunun azaldığı tesbit edilmiştir.

    Kemik-eklem sağlığında rolü:

    EPA ve DHA’nın antienflamatuar etkisi vardır, ayrıca kas-iskelet sistemi ve bağışıklık sistemi üzerinde faydalı etkileri bulunmaktadır. Omega-3 kemik ve eklem sağlığında başlıca aşağıdaki şekillerde yardımcı olabilir:

    Kemiklerde kalsiyum toplanmasına destek olarak güçlenmelerinin sağlanması

    Eklem iltihabı ve kıkırdağa zarar veren enzim aktivitesinin azaltılması

    Eklemlerde hassasiyet ve sabah sertliğinin azaltılması

    Romatoid artritli hastada ilaç ihtiyacının azaltılması

    Kalp-damar sağlığında rolü:

    Yapılan araştırmalarda, omega-3 yağ asitlerinin dengeli alımının özellikle kalp ve damar hastalıkları açısından yararlı olduğu vurgulanmaktadır. Omega-3 tüketenlerde koroner kalp hastalığına bağlı ölümler daha düşük bulunmuştur. Omega-3, kalp ve damar sağlığında başlıca aşağıdaki şekillerde yardımcı olabilir:

    Kalp damar hastalığı riski olanların ya da bu hastalığa yakalanmış olanların kalp sağlığını korumaya yardımcı olması.

    Damar sertliği oluşumunun yavaşlatılması

    Trigliseritlerin kan düzeyini düşürülmesi

    Kalp hastalıklarında “kötü kolesterol”ün (LDL) düşürülüp, “iyi kolesterol”ün (HDL) artırılması.

    Kalp krizi sonrası felç, ikinci bir kalp krizi ya da ölüm riskinin azaltılması

    ÇDYA’leri olan omega-3 ve omega-6 yağ asitleri, insan sağlığı için belli bir oran içinde kullanılmalır. Omega-6 yağ asitlerinin çoğunluğu linoleik asittir ve mısır özü, soya fasülyesi, pamuk ve ayçiçeği yağı omega-6’dan zengin besinlerdir. Linoleik asit vücutta serbest radikal oksidasyonuna, yani hücreleri yıpratan, eskiten serbest oksijen radikallerinin oluşumuna eğilimli olduğundan günlük toplam kalorinin % 10’unu geçmemelidir. Omega-6 ve omega-3 yağ asitlerinin hangi oranlarda alınması konusu halen tartışmalı olmakla birlikte mümkün olduğunca omega-3’ü artırıp omega-6’yı azaltmak günümüzde kabul gören görüştür.

    Balık yağının temel içeriğini oluşturan EPA ve DHA, omega-3 yağ asitlerinin ana komponenti olan alfa-linoleik asidin vücuttaki metabolitleri yani son ürünleridir. Bu nedenle balık yağı kullanımı pratikte omega-3 yağ asidi kullanımı ile eş anlama gelmektedir ve vücut gelişimindeki rolleri ve sağlığımız üzerine etkleri de balık yağı ile aynıdır. Bunun dışında uzun zincirli ÇDYA (UZÇDYA) içinde en önemlilerinden biri de DHA’dır. Özellikle prematüre bebeklerde hem UZÇDYA depoları azdır hem de yapımları yetersizdir. Bu nedenle bebek mamaları ile beslenen çocuklardaki UZÇDYA düşük saptanmıştır. Anne sütü ile beslenen prematüreler anne karnındaki gereksinimlerini karşılayacak kadar DHA alırlar. Bu nedenle özellikle prematüre bebeklerin beslenmesi kendi annelerinin sütleri ile yapılmalıdır. Son yıllarda UZÇDYA’lı mamalar da üretilmeye başlanmış ve içerikleri anne sütüne yakınlaştırılmaya çalışılmıştır. Anne sütündeki UZÇDYA annenin beslenme şekliyle yakından ilişkilidir. UZÇDYA ile bebeklerin zihinsel fonksiyonları arasında yakın bir ilişki bulunmuştur.

  • Vitaminler hakkında merak edilenler

    Vitaminler hakkında merak edilenler

    Vitaminler, vücutta meydana gelen metabolik reaksiyonların gerçekleşmesinde rol alan, vücutta üretilmeyen, yiyeceklerle birlikte dışarıdan alınmak zorunda olan organik bileşiklerdir.

    Vitaminler eriyebilirliklerine göre “suda eriyen vitaminler” (B ve C vitaminleri) ve “yağda eriyen vitaminler” (A, D, E ve K vitaminleri) olarak ikiye ayrılırlar. Suda eriyen vitaminler fazla alındığında, idrar yolu ile vücuttan atıldıklarından genellikle toksik değillerdir. Isıya (pişirmeye, kaynatılmaya) karşı dayanıklı olmadıkları için güneşe maruz kalırlarsa bozulurlar.” diyor ve fazla dozda alınan vitaminlerin vücutta istenmeyen bazı sorunlara yol açtığını söylüyor. Özellikle yağda eriyen vitaminler, vücutta depolandıkları için toksik etki yaparak vücuda fayda yerine zarar verebilirler.

    Süt çocukluğu döneminde sağlıklı bir çocukta mutlaka dışarıdan alınması gereken tek vitamin “D vitamini”dir. Eğer annenin diyeti, uygun miktarlarda vitamin A içeriyorsa bu, bebeğin gereksinimini karşılar. Vitamin A eksikliğinin sık olduğu bir yerde yaşayan anne, mutlaka özel destek almalıdır. Anne sütünün ve ek gıdaların, süt çocukluğu döneminde D vitamini gereksinimini karşılamaktaki etkisi çok azdır; çünkü vitamin D, derinin güneş ışınına direkt maruz kalması ile sağlanır. Bebeğinizin, yaz aylarında haftada yarım saat ile 2 saat arası, sadece yüzünün ve ellerinin güneş ışığına maruz kalması ve haftada 30 dakika, bezi dışında tümüyle çıplak olması, vücudunun aylarca yetecek kadar D vitamini üretmesini sağlar. Eğer bebeğiniz, güneş ışığına yeterince maruz kalmıyorsa, dışardan D vitamini takviyesi yapmanız gerekir.

    Çocuklarda yaşla birlikte tüm vitaminlerin, özellikle de B grubu vitaminlerin gereksinimi artar. Normalde yeterli ve dengeli bir beslenme ile bu gereksinimler karşılansa da araştırmalar, özellikle A, C ve D vitamini alımlarında sorun olduğunu göstermektedir. Bu nedenle, beslenme sorunu açısından risk taşıyan 1–5 yaş arası çocuklara, bu vitaminlerin verilmesini öneriyoruz. Yeterli C vitamini tüketimi, normal gereksinimin yanı sıra bitkisel kaynaklı demirin emilimini artırması açısından önemlidir.

    Yeterli ve dengeli beslenen 6–10 yaş arası çocuklarda genellikle vitamin yetersizliğine rastlanmaz ancak okul çocuklarının beslenmelerine ilişkin yapılan çalışmalarda, bazı besin öğelerinin; örneğin, antioksidan vitaminlerin (A,C ve D) yetersiz tüketildiği görülmüştür. Bu nedenle, vitamin ilavesi düşünülen çocukların beslenmeleri, ayrıntılı olarak incelenmeli, gerekmedikçe gelişigüzel vitamin ilavesi yapılmamalıdır.

    Ergenlik döneminde artan kalsiyum gereksinimini sağlamak için, çocuğunuzun yeterli miktarda D vitamini alması önemlidir. Enerji gereksinimindeki artışa bağlı olarak bu dönemde B grubu vitaminlere, özellikle tiamin, riboflavin ve niasine olan gereksinim artar. Hücre gelişiminde DNA ve RNA sentezinde görev alan folat da bu dönemde özenle alınması gereken vitaminlerden biridir. Araştırmalar, genellikle ergenlerin folik asit düzeylerinin düşük olduğunu gösteriyor. Ergenlik döneminde miktarının artırılması önerilen bir diğer madde, A vitamini öncüsü olarak bilinen karotenoidlerdir. Bu madde; kayısı, portakal, havuç, domates, ıspanak, roka gibi sarı ve yeşil renkli meyve ve sebzelerde bulunur. Ayrıca karotenoidler, kanserden korunmanıza da yardımcı olurlar.

    Vitaminlerden maksimum yarar sağlamak için;

    • Yemek sularını atmayın,

    • Yemekleri aşırı pişirmeyin,

    • Sebze ve meyveleri taze tüketin,

    • Günde 3–6 öğün alın,

    • Esmer ekmek yemeye özen gösterin.

    İnsanların günlük beslenmelerinde psikolojik ve fizyolojik sağlıklarını sürdürebilmeleri için 5 besin grubuna ihtiyaçları vardır.

    1-Proteinler

    2-Karbonhidratlar

    3-Yağlar

    4-Su

    5-Vitamin ve Mineraller

    Beslenme ve Diyet Uzmanı Dyt. Zehra Akören: “Vitaminler ve mineraller, vücudun biyokimyasal işlevlerinin sürdürülmesini sağlarlar. Her bireyin vitamin gereksinimi farklıdır.” diyor ve vitaminlerin 2 grupta incelendiğini söylüyor;

    Yağda eriyen vitaminler; A,D,E,K

    Suda eriyen vitaminler; B ve C vitaminleri

    Yağda eriyen vitaminler

    Yağda eriyen vitaminlerden A vitamini, hayvansal gıdalarda; karaciğer, süt, tereyağı, beta- karoten formu ise sadece yeşil sebzeler ve havuçta bulunur. A vitamini, deri hastalıkları, ülser, solunum zorluğu, adet öncesi gerginlik ve bazı kanser hastalıklarında kullanılabilir.

    A vitamini;

    • Göz, saç ve cilt sağlığınızdan sorumludur.

    • Gözünüzün kurumasını engeller.

    • Hücre zarının dengesi üzerinde etkisi vardır.

    • Beta- karoten formu, hücreye zarar veren serbest radikalleri uzaklaştırır.

    A vitamini eksikliğinde, alkolik siroz, pankreas hastalığı, kistik fibroziste görülür. Yetişkin erkeklerin; 1000 mkgr, yetişkin kadınların ise; 800 mkgr A vitamini kullanmasını öneriyoruz. Aşırı tükettiğinizde, derinizin rengini sarıya çeviren ve A vitaminoz olarak adlandırılan bir zehirlenme oluşur.

    D vitamini

    D vitamini, vücudunuzun kalsiyum metabolizması için gereklidir ve vücudunuz bu ihtiyacını; güneş, balık yağı ve supplementlerden karşılayabilir. D vitamini eksikliğinde gençlerde; diz ağrısı, sık enfeksiyon, zayıf kaslar, zayıf büyüme, bacak ağrısı; yetişkinlerde ise; kemik ağrıları, kemiklerde kolay incinme, kalça kaslarında zayıflama ve sağırlık oluşur. D vitamini eksikliğinizi gidermek için, yağlı balıklar, yumurta, süt, tereyağı, margarin ve peynir tüketebilirsiniz. Az güneş görenlerin, yaşlıların, kuzey iklimde yaşayanların, sara ilacı alanların, kapalı giyinenlerin D vitamini ihtiyacı artar.

    Bulunduğu yiyecekler: Yağlı balıklar, yumurta, süt, tereyağı, margarin ve peynir

    D vitamininin yararları

    • Yediğiniz besinlerden daha çok faydalanmanızı sağlar.

    • Kemik sağlığınızı korur.

    • Böbrek metabolizmanızı korur.

    • Kemik iliğinizi olumlu etkiler.

    • Kurşunun zehirli etkilerini yok eder.

    Günlük D vitamini ihtiyacı 400 UB’dir. D vitamininin fazlası, kandaki kalsiyumu yükselttiğinden vücudunuzda zehirlenmeye yol açar. Bunun sonucunda da; uyuşukluk, sersemlik, karın ağrısı, susuzluk, kabızlık, iştahsızlık, yumuşak dokuda kireçlenme ve böbrek taşı oluşabilir.

    E vitamini

    E vitamini, özellikle genç insanlarda yükselen kolesterolü düşürür. Ayrıca adet öncesi gerginlikte, sıcak basmasında, orak hücreli anemi, talasemi gibi kan hastalıklarında ve diz eklemi iltihabında E vitamini önerilirken tromboz ve akciğer emboli riski olan hastalara antikuagülon ilaç alıyorsa, E vitamini önerilmez. E vitamini eksikliğinde belirgin bir rahatsızlık görülmemiştir. E vitamini; bitkisel sıvı yağlar, fındık, fıstık, yağlı tohumlar, soya ve yeşil salatada bulunur.

    K vitamini

    K vitamini ince bağırsaklarda, vücudun kendisi tarafından da üretilir ve kanı pıhtılaştırma özelliği vardır. Kilo başına 1 mkgr yeterlidir. Yeni doğan bebeklerin bağırsağında yeteri kadar bakteri olmadığından K vitamini gereksinimleri yetişkin insanlara oranla daha fazladır. Eksiliğinde kanamalı hastalıklar oluşabilir.

    Suda eriyen vitaminler

    Suda eriyen vitaminlerden enerji üretiminde görev alan B1 vitamini; sığır eti, kurubaklagiller, bezelye ve esmer prinçte bulunur. Aşırı kahve veya çay tüketmeniz, B1 vitamini eksikliğine neden olur. Bu da; ruhsal çöküntü yaşamanıza, belleğinizin zayıflamasına, ellerinizde ve ayaklarınızda uyuşmaya, ağrıya duyarlı hale gelmenize, kişilik bozukluğu yaşamanıza, geceleri terlemenize, nedensiz ateşlenmenize, karın ve göğüs ağrısı çekmenize neden olur.

    B1 vitaminine;

    • Çok miktarda alkol alanlar,

    • Şeker hastaları, çok idrara çıkanlar,

    • Diüretik, digoksin kullananlar,

    • Kalp hastalığı geçirmiş olup iyileşmekte olanlar,

    • Depresyon, anksiyete yaşayanlar,

    • Doğum kontrol hapı ve östrojen tedavisi alanlar,

    • Karaciğer ve tiroid hastaları,

    • Yaşlılar,

    • Kanserliler,

    • Gebelikte sık sık kusanlar,

    daha çok ihtiyaç duyarlar. Günlük B1 vitamini gereksinimi: 10-15 mgr’dir.

    B2 (Riboflavin)

    B2 vitamini, karaciğerde bir çok enzimin oluşumunda rol oynar. Süt ve süt ürünleri, tahıllar, etler, yeşil yapraklı sebzelerde bulunur. B2 vitamininin eksikliğinde, metabolizmanızda bozukluk oluşur ve beraberinde B6 vitamini eksikliği de görülür. Süt ve süt ürünleri, tahıllar, etler, yeşil yapraklı sebzeler tüketerek bu eksikliğinizi giderebilirsiniz. Günde 1,2 mgr B2 vitamini tüketmeniz yeterlidir. Eksikliğinde; dudaklarınızda, dilinizde, ağrı, yanma, kuruma, çatlama, soyulma; yüz derinizde kırmızı, yağlı bir görünüm ve burnunuzun 2 yanında pullanma; gözlerinizde kaşınma, aşırı gözyaşı, ışıktan rahatsız olma hali ve ayaklarınızda yanma oluşur.

    B2 vitaminine; ergenlik dönemindeki çocukların, gebe ve emziren bayanların, yaşlıların, gebeliği önleyici ilaç kullananların daha çok ihtiyacı vardır. Günlük B2 vitamini gereksinimi; 10-20 mgr’dir

    B3 vitamini (Nikotinik asit-nikotinamit)

    Nikotinik asidin kolesterol metabolizması üzerinde özel bir etkisi vardır. B3 vitamini eksikliğiyle oluşan ve pellegra denen hastalığın başlıca belirtileri; deri iltihabı, ishal ve bilinç kaybıdır. Eksikliğinde görülebilecek diğer belirtiler ise, tedirginlik, baş ağrısı, bellek kaybı, sinirlilik, dilin görünümünde değişiklik, ishal ve mide asidi üretiminde azalma şeklinde kendini gösterir. B3 vitamini, sığır eti, süt, balık ve zarı alınmış tahıllarda bulunur. Günlük B3 vitamini gereksinimi 50- 100 mgr’dir. Fazla alındığında, depresyona ve şeker hastalarının durumunda bozulmaya neden olabilir. Alkoliklerin, büyüme çağındaki gençlerin, az protein alanların, troid bezi aşırı çalışanların, kanser ilaçları kullanan kişilerin, Crohn hastalarının, şizofreni olanların B3 vitaminine daha çok ihtiyacı vardır.

    B5 vitamini

    Yiyeceklerde bol miktarda bulunan B5 vitamininin en önemli kaynakları; “yumurta, zarı alınmamış tahıllar ve et“dir. B5 vitamini eksikliğinde; yorgunluk, baş ağrısı, karıncalanma, kas krampları, mide bulantısı, karında kramp oluşabilir.

    B6 vitamini

    B6 vitamini; iltihabi hastalıkların, deri hastalıklarının, bağışıklık sisteminin, kalp hastalıklarının korunmasında önemlidir. Magnezyum metabolizmasında rol alır. Sigara içenlerin, ilaç ve katkı maddesi kullananların, perkinson hastalarının, hormon tedavisi gören kadınların, şeker hastalığı olan gebelerin, mesane kanseri olanların B6 vitamini ihtiyacı daha fazladır. Eğer egzersiz yaparsanız, vücudunuz B6 vitamini kullanımını artırır. B6 vitamini; et, balık, yumurta sarısı, tam tahıllar, muz, avakado, fındık, fıstık, yeşil yapraklı sebzelerde bulunur. Günlük gereksinim, 2mgr’dir ve % 50 mgr’den fazla kullanımı önerilmez. Eksikliğinde; sinirlilik, tedirginlik, uykusuzluk, ağrılı dil, kilo kaybı, iştahsızlık ve anemi oluşabilir.

    B12 vitamini

    B12 vitamini; karaciğer, sakatat, et, balık, süt ve süt ürünleri, yumurta ve bira mayasında bulunur. Eksikliğinde; bitkinlik, nefes darlığı, deride solgunluk, ellerde, ayaklarda uyuşma ve karıncalanma, zihinde karışıklık, yürümede zorluk görülür. B12 vitaminine, pernisiyöz anemisi olanlar, vejeteryanlar, ameliyatla midesi alınanlar, ince bağırsak hastalığı olanlar, yorgunluktan yakınanlar, şeker hastalığı olanlar, yaşlılık demansı bulunanların daha çok ihtiyacı vardır.

    Folik asit

    Sinir sistemi işlevlerinde rol aynayan ve B grubu vitamini olan folik asit, B12 vitamini ile metabolize olur. Folik asit; karaciğer, yeşil yapraklı sebzeler, böbrek, yumurta ve kabuklu tahıllarda bulunur. Günlük folik asit gereksinimi; 400- 800 mkgr’dir. Folik asit, spina bifida denen omurga hastalığının önleyicisidir. Eksikliğinde; diliniz ağrılı ve kırmızı olur. Gebeler, emzikli anneler ve erken doğan bebekler folik aside daha çok ihtiyaç duyarlar.

    Biotin

    Kan şekerini regüle etmeye yardımcı ve saç sağlığı için önemli olan biotin; yumurta sarısı, et, süt ve süt ürünlerinde bulunur.

    C vitamini

    Bağ dokusu ve kemik sağlığını koruyan, yaraları iyileştiren, nabız ve tansiyon üzerinde olumlu etkisi olan, cildi gençleştiren, enfeksiyon riskini azaltan, yüksek kolestrole ve kansere iyi gelen C vitamini; trunçgiller, maydanoz, patates ve yeşil yapraklı sebzelerde bulunur. Günlük C vitamini ihtiyacı; 50 mgr’dir. Eğer böbrek taşınız varsa, yüksek dozda C vitamini almanız gerekir ancak bazı kan hastalıklarında bu oranda C vitamini önerilmez. Kan naklinden sonra oluşabilecek sarılıklarda da C vitamini kullanılmalıdır. Eksikliği; skorbüt denen diş eti hastalığına, depresyona, melankoli ve isteriye neden olabilir.

  • Ergen beslenmesi

    Ergen beslenmesi

    Ergenlik; fiziksel, biyokimyasal, ruhsal ve sosyal yönden hızlı büyüme, gelişme ve olgunlaşma süreçleriyle çocukluktan yetişkinliğe geçiş dönemidir. Ergenlik çağı 12-18 yaş grubunu içerir. Ergenlik çağının genellikle kızlarda 10-12, erkeklerde ise 11-14 yaşlar arasında başladığı kabul edilmektedir.

    Ergende beslenmenin önemi:

    Ergenlik çağında büyüme hızlıdır. Hızlı büyüme ve gelişme ise enerji ve besin öğelerine ihtiyacı arttırır. Gencin artan ihtiyaçlarının karşılanmasında çeşitli sorunlar ortaya çıkabilir. Bu sorunların bir bölümü gencin yaşam şekliyle, bir bölümü ise bilinçsizlik nedeniyle kazanılan hatalı alışkanlıklarla ilgili olabilir. Sorunların giderilip, gencin sağlıklı büyüme ve gelişmesini sağlayacak beslenme koşullarına kavuşturulmasında ve ileriki yaşamında sağlığını olumlu etkileyecek alışkanlıkların kazandırılmasında aileye, okula ve toplumun diğer kurumlarına önemli görevler düşmektedir.

    Ergenlik çağında gözlenen başlıca değişiklikler şunlardır:
    1. Vücut şeklinde cinsiyet hormonlarına bağlı değişiklikler görülür. Özellikle vücuttaki yağ dokusunda, kas ve kemik yapısında değişiklikler olur. Kız çocuklarda göğüs ve kalçalar belirginleşir. Erkeklerde ise kalçalar küçülür, vücut adaleli ve az yağlı bir görünüm alır.
    2. Psikolojik değişiklikler nedeniyle çocuk aile ile bağımlılığını yitirebilir ve etrafını umursamaz bir davranışa girebilir. Bunun sonucu olarak çocuk ailesinden çok arkadaşlarına yönelir; onlarla birlikte olmak ister. Yemek zamanlarında arkadaşları ile birlikte olmaktan hoşlanır.

    Hızlı büyümeye ek olarak gencin sporla uğraşması enerji ve besin öğelerinde artışa neden olur. Çeşitli spor dallarının ne miktarda ek enerji gerektirdiği ve bunu karşılamak için diyetin özelliği konusunda gençlere yeterli bilginin verilmesi ve bilinçlendirilmeleri gerekir.
    Bu dönemde yanlış uygulanan zayıflama diyetleri yetersiz ve dengesiz beslenme nedenidir. Genç kendisini filmlerde, gazete ve dergilerde gördüğü kişilere benzetme özlemi içinde onların öğütlerini uygulama hevesine kapılabilir. Bedensel hareketler arttırıldığı, yeterli ve dengeli beslenmeye dikkat edildiği sürece kasların gücü artar ve şişmanlık önlenir, kemik mineral yoğunluğu artar.
    Yetersiz beslenme sonucu gençlerde artan besin öğeleri ihtiyaçlarının karşılanamaması, sağlık kurallarına uyulmaması sonucu barsak parazitlerinin varlığı, diyette C vitamininin yetersiz düzeyde alınması, kızlarda menstürasyon kansızlığın nedenleri arasındadır.
    Diş çürükleri gençlerde önemli sağlık sorunlarındandır. Ülkemizde yapılan araştırmalara göre diş çürüklerinin görülme sıklığı %55-70 arasındadır. Aşırı şeker tüketimi, sularda flor azlığı, yetersiz beslenme, diş bakımı ve temizliğinin yeterince yapılmaması sonucu görülür.
    Basit guatr besinler ve su ile iyodun yetersiz alınması sonucu çocuklarda ve gençlerde önemli bir sağlık sorunudur. Bu nedenle iyotlu tuz kullanılmalıdır.

    Ergenin beslenme özellikleri:

    Ergenlik çağı gençlerin yeterli ve dengeli beslenmeleri büyüme ve gelişme hızlandığı için daha da önemlidir. Beslenme gencin yaşına göre boy uzunluğu ve vücut ağırlığının saptanması ile değerlendirilir. Ayak üstü beslenme (fast food) veya abur-cubur beslenme alışkanlığı çocuk ve gençler arasında yaygın olarak görülmektedir. Aslında bu tip beslenme günümüzde insanın hızlı yaşam temposu nedeniyle oluşmuştur. Bu tür beslenme ile enerjinin %40-50’si yağdan gelmektedir. Bu yağın çoğunluğu doymuş yağlardan oluşmaktadır.
    Diyetteki doymuş yağ miktarı ve serum kolesterol düzeyi ile kalp-damar hastalıkları arasında ilişki olduğu bilinmektedir. Bu hastalıklar yetişkinlerde görülmesine karşın temelleri çocukluk çağında atılmaktadır. Genellikle ayak üstü beslenmede A ve C vitaminleri, kalsiyum, posa tüketimi yetersizdir, yağ ve tuz tüketimi ise yüksektir.
    Bu yaş grubunun diğer bir yanlış alışkanlığı da öğün atlamadır. En çok atlanan öğün ise sabah kahvaltısıdır. Sabah kahvaltısı insanlar için önemli bir öğündür.
    Ergenlik çağında özellikle kızlarda yemek yeme ile ilgili bozukluklar olarak anoreksiya nervosa ve bulimia nervosa görülmektedir. Genç kendi kendini kusturmakta, laksatif ve diüretik ilaçlar kullanmakta ve sağlığı bozulmaktadır.Genç, bir deri bir kemik görünümünü almaktadır ve bu durumlarda gencin psikiyatrik tedavi görmesi gerekmektedir. Sorunların nedenlerinin araştırılması gerekmektedir.

  • Okul çağı beslenme

    Okul çağı beslenme

    Okul çocuklarında beslenme 6-11 yaş grubundaki çocukları kapsar. Bu çağdaki çocuklarımız büyüme ve gelişmenin hızlı olduğu, yaşam boyu sürebilecek davranışların büyük ölçüde oluşturduğu bir dönemdir.

    En hızlı büyüme kızlarda 10-12 yaşta, erklerde ise yaklaşık olarak 11 ile 15 yaşlar arasında başlamaktadır. Kızlarda vücut ağırlığı ve boy uzunluğunda artış menarştan yani ( ilk adet kanaması ) bir yıl öncedir. Vücut ağırlığındaki artış yaklaşık olarak 20 yaşına kadar devam eder. Boy uzunluğunda artış ise kızlarda 17 yaştan sonra genellikle durur; fakat erkeklerde yavaşta olsa devam eder.

    Çocuğun okulda beslenme konusunda kontrolsüz olması, anne-babanın çalışması çocuğun hatalı beslenme alışkanlığı edinmesini kolaylaştırır. Çocukların okuldan çıkarken çevrede bulunan satıcılardan yiyecek aldıkları ve en fazla satın alınan yiyeceklerin simit, sandviç, pamuk helva, tatlı, patlamış mısır olduğu bulunmuştur. Okul çağındaki çocuğun doğru ve dengeli beslenmesinde aile-okul işbirliği şarttır.

    Okullarda sağlık ve beslenme eğitimine önem verilmelidir. Öğrenciler doğru ve dengeli beslenme konusunda beslenme rehberliği ve eğitimi ile bilgilendirilmelidir. Ailenin, okul yönetimindeki kişilerin, öğretmenlerin ve kantin işletmecilerin beslenme eğitimi de yapılmalıdır.
    Yemekhanede çıkan yemeklerin besleyici değerleri kontrol edilmelidir. Okul kantinleri iyi denetlenmelidir. Eğitilmiş bir kantin işletmecisi çocuklar için gerekli besin maddelerini pazarlamaya çalışır. Okul dışında satıcıların açıkta yiyecek satmalarının engellenmelidir.
    Gençlere ara öğünlerde, taze sebze ve meyvanın eklenmesi, yağda kızartılmış besinlerden kaçınılması, kremalı ve sodalı içecekler yerine az yağlı süt ve ayranın tercih edilmesi gerekmektedir.

    Büyüme süreci önemli miktarda enerji ve yeni dokuların yapımı için daha fazla miktarda proteini, mineralleri ve vitaminleri gerektir. Tüm enerji ve besin öğelerinin yeterli ve dengeli karşılanabilmesi için 6-11 yaş grubu çocukların tüketmeleri gereken besinlerin iyi kaliteli ve yeterli miktarlarda olması önem taşır. Yetersiz ve dengesiz beslenen çocuk hastalıklara karşı dirençsiz olur, sık hastalanır, hastalığı ağır seyreder ve okula devamsızlık nedeniyle okul başarısıda buna bağlantılı olarak düşer. Bu nedenle okul başarı seviyesini arttırmak, sınıf tekrarlarını azaltarak, eğitim ve öğretimin maliyetini düşürmek gelecek nesillerimizin daha güçlü daha sağlıklı olmasını sağlamak için temel hazırlamak gerekir. Bunun için çocuklarımızın beslenmesine özen göstermeli, önem vermeliyiz.

    Okul çocuklarının beslenmesinde aşağıdaki sağlıklı beslenme ilkeleri geçerlidir:
    * Besinlerin çeşitliliğinin sağlanması
    * Sağlıklı vücut ağırlığının korunması
    * Nişastalı karbonhidratlar ile liften zengin besinlerin dengeli tüketilmesi
    * Yağ ve şeker tüketiminin sınırlandırılması
    * Vitamin ve minerallerin yeterli düzeyde alınması