Kategori: Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları

  • Çocuk astımında tanı nasıl konulur?

    Çocukluk döneminde, özellikle ilk iki-üç yaşta astım tanısı koymak güç olabilir.Çünkü bu yaşlarda hem viral solunum yolu enfeksiyonlarına yatkınlık, hem de bronşların yapısal özellikleri nedeniyle hışıltının kolay gelişebilir.

    Bu yaşta astım tanısını destekleyecek bir laboratuar yöntemi de yoktur. Örneğin astım tanısı koymada çok önemli bir yere sahip olan solunum fonksiyon testlerini 6-7 yaşından önce güvenli bir şekilde yapmak olası değildir. Üstelik 3 yaşından önceki çocuklarda çok sık olarak hışıltıya neden olan bronşiyolit, ya da viral enfeksiyonlar tanıda zorluk yaratabilir. 3 yaşından küçük çocuklar için Martinez ve arkadaşlarının tanımladığı ölçülere bakarak karar vermek hata oranını büyük ölçüde düşürebilir.

    Bu indekse göre, hışıltıyla birlikte bir majör ya da iki minör ölçütün bulunması astım açısından risk oluşturmaktadır. Eğer ilk iki yaşta hışıltı sayısı 3’den azsa, bu durum astım şüphesi uyandırmaktadır. Ancak 3 ya da 3’den fazla hışıltı atağı olması durumunda, bu ölçütler astımı daha güçlü bir şekilde öngörmemize yardımcı olurlar.

    OKUL ÖNCESİ DÖNEMDE

    Okul öncesi dönemde astım tanısı koyarken hem bir takım risk faktörlerinin varlığını göz önünde bulundurmak ve hem de astım için bazı tipik bulguların varlığını sorgulamak gerekir. Bir yandan da astım ile karışabilecek bazı hastalıklar ayırt edilmeye çalışılmalıdır. Ayrıca, astımla birlikte bulunabilecek hastalıklar da dikkatle araştırılmalıdırlar.

    Yaşamının ilk 3 yılında, çocukların önemli bir kısmı bir-iki kez hışıltılı bir hastalık geçirebilirler. Bu semptomların yineleyici olması ve özellikle de 3 yaşından sonra da devam etmesi astım lehine bir bulgudur.Semptomların gece kötüleşmesi astımlarda sık görülen bir bulgudur, ancak gastroözofageal reflü ve adenoid hiperplazisine bağlı olarak da gece öksürüklerin olabileceği unutulmamalıdır.

    TETİKLEYİCİLER

    Ailelerin viral üst solunum yolu enfeksiyonlarından sonra çocukların “göğsüne indiği” söylemleri, bu enfeksiyonları takiben uzun süreli öksürüklerin ve hışıltıların olması astım açısından anlamlıdır. Uzayan ateşsiz, kuru veya, eforla ortaya çıkan öksürükler, astım açısından dikkat çekicidir. Beraberinde hapşırık, su gibi burun akıntısı ve burun kaşıntısı da varsa, bu durum, astıma eşlik eden alerjik rinit için uyarıcı olmalıdır bazı atipik olgular yineleyen krup atakları öyküsü ile de gelebilir. Astımlı çocukların genellikle boya, cila, deterjan, parfüm ve sigara kokusu gibi keskin kokulu iritanlara maruziyeti sonrası öksürmeleri, bronşiyal hiperreaktiviteye işaret eder ve sıklıkla astım için uyarıcı bir bulgudur. Bazen de tetik çekici olan bir aeroallerjen söz konusudur.

    Semptomların mevsimsel değişkenlik göstermesine de astımda sık rastlanır. Ağaç poleni alerjileri ilkbaharda, ot polenleri yazın, küf mantarları ise sonbaharda semptomları tetiklerken, ev tozu akarları ve hayvan tüyleri yıl boyu astım belirtilerine yol açabilirler. Bronkodilatatör ve/veya antienflamatuar tedaviye iyi yanıt alınması da astım tanısını destekleyen bir bulgudur.

    Bunların aksine, bazı özellikler bizi astım tanısından uzaklaştırmalıdır. Örneğin daha yenidoğan döneminden itibaren başlayan alt solunum yolu bulguları, ateşin eşlik ettiği öksürükler, bol balgam çıkarma, gelişme geriliği, kusma ile giden öksürük atakları, akciğer grafisinde infiltrasyonların varlığı, solunum sisteminde veya solunum sistemi dışında sık olarak ortaya çıkan enfeksiyonlar ve astım tedavisine iyi yanıt alınamaması bizi astım tanısından uzaklaştırmalıdır.

    FONKSİYON TESTLERİ ÖNEMLİ

    Muayenede akciğerlerde sibilan-ronflan ve bazen de sukrepitan rallerin duyulması, ekspiryum uzamasının eşlik ettiği bir hışıltı son derecede tipiktir. Bununla birlikte ağır bir nöbet sırasında sessiz akciğerin olabileceği de unutulmamalıdır

    Akciğer grafilerinde sıklıkla iki taraflı havalanma artışı görülür. Alerji ile ilişkili olgularda, artmış eozinofiller,yüksek IgE değerleri, pozitif spesifik IgE ya da deri prick testleri tipiktir. Bunun dışında soluk havasında nitrik oksit ölçümü ya da başka biyomarkerlarin değerlendirilmesi günümüzde rutin olarak kullanılabilen iyi standardize edilmiş yöntemler değildir.

    Astım tanısı koymada en fazla yardımcı olacak testler solunum fonksiyon testleridir. Okul çağından itibaren yapılabilmesi mümkün olan bu testlerde, FEV1 değerlerinin %80’den düşük olması tipiktir. Bir beta 2 mimetik ile FEV1 değerinde % 15’den fazla düzelme saptanması astımı destekleyen en değerli yardımcı laboratuar bulgusudur. FEEF 25-75 değerlerinin düşük olması da, bu ölçümün tarama resti olarak kullanılmasını sağlamaktadır.

    Bütün gelişmelere karşın günümüzde astım tanısı koyduracak en iyi yöntem, halâ iyi bir anamnez, aile öyküsü ve atak sırasında yapılacak bir fizik muayenedir.

  • Klorlu yüzme havuzları astım gelişimine neden oluyor

    Yüzme havuzları sıklıkla klor gazı ya da sodyum hipoklorit kullanılarak dezenfekte ediliyor. Klorlu iç yada dış ortam havuzlarında yüzme adolesanlarda alerjik rinit, hava yolu enflamasyonu ve astım gelişimi için risk oluşturabiliyor.

    Solunum yolu alerjileri sıklığı batılı toplumlarda en sık görülen hastalıklardan birisidir. Sıklığı son yıllarda artış göstermektedir.sıklıktaki bu artışın nedenleri halâ tam olarak açıklanamamıştır. Olası nedenler arasında hijyen hipotezinin yanı sıra inhalan alerjenlere sensitizasyonu etkileyen çevresel faktörlere maruziyetteki artış gösterilmektedir.bu çevresel faktörler arasında yüzme havuzlarının dezenfeksiyonunda kullanılan klor bazlı iritanlarda sayılmıştır.

    Yüzme havuzları sıklıkla klor gazı ya da sodyum hipoklorit kullanılarak dezenfekte edilmektedir. Klorin (Cl2), su ile hızlıca reaksiyona girerek hipoklorik asit (HCl) ve reaktif anyonu hipoklorit(ClO-) olan hipoklorozu (HOCL) oluşturur. Çeşitli epidemiyolojik çalışmalarda yüzme havuzu kloruna maruz kalmanın solunum problemlerine yol açabileceğini gösterildi.

    Profesyonel yarışma yüzücülerinin %36-79’unun havayolu aşırı duyarlılığı, %74’ünde rinit, %33’ünde astım geliştiği bulundu. Klinik ve epidemiyolojik çalışmalarda yüzme havuzu çalışanlarında mesleki maruziyetin solunum semptomlarına ve mesleki astıma neden olduğu ileri sürüldü.

    Bernard ve arkadaşlarının yaptıkları epidemiyolojik çalışmalarda klorlu iç ortam ya da dış ortam havuzlarında yüzmenin adolesanlarda alerjik rinit, hava yolu enflamasyonu ve astım gelişimi için risk oluşturduğunu bildirmişlerdir. Zwick ve ark.’da yarışmacı yüzücülerde inhalan alerjenlerine sensitizasyonun kontrollerden daha yüksek olduğunu rapor etmişlerdir.

    Yüzme havuzu kloru ile havayolu alerjisi arasında gözlenen ilişki için birkaç mekanizma ileri sürülmüştür. Birincisi klor ürünleri subepitelyal dentritik hücrelere sunulan alerjen miktarında bir artışa yol açan epitel geçirgenliğini indükleyebilir ve böylece atopik kişilerde sensitizasyonu artırabilir.

    Alerjenlerin, suya Cl2 ya da NaClO eklendiğinde kendi proteinlerine karşı toleransı bozan ya da yeni epitopların ortaya çıkmasına neden olan immünojenite ile sonuçlanabilen, proteinler ile reaksiyon verebilen ClO- gibi oksidanlar için çok önemli hedefler olduğu gösterilmiştir.

    Deneysel hayvan modellerinde yüzme havuzlarında kullanılan sodyum hipokloritin (NaClO) havayolu aşırı duyarlılığına neden olduğu gösterilmiştir. İnfantlarda yapılan bir çalışmada korlu yüzme havuzunda yüzen çocuklarda bronşiyolit, astım ve alerjik sensitizasyon riskinde artış olduğu ileri sürülmüştür.

    Yüzme sağlıklı bir aktivitedir ve astımlı hastaların çoğunda iyi tolere edilmektedir.Bu durum egzersiz sırasında havayollarında da az su ve ısı kaybına yol açarak egzersiz induced bronkospazm riskini azaltan çevresel havanın (yüzme havuzu) yüksek nemi ile ilişkili olabilir. Bu nedenle yaşam kalitesini artırmak ve aerobik kapasiteyi iyileştirmek için astımlı hastalara yüzme önerilmektedir. Ancak astım, havayolu aşırı duyarlılığı, rinit ve alerjik hastalıkların gelişiminde yüzme havuzlarında kullanılan klor ürünlerine maruz kalınmasının etkisine ilişkin artan sayıda veri mevcuttur. Havayolu hastalıklarının sıklığı diğer sporcular ile karşılaştırıldığında profesyonel yüzücülerde daha yüksek olduğu için profesyonel yüzücüler özellikle risk altındadır.

  • Deniz tatili sayesinde astım, alerjik rinit, atopik dermatit ve kronik sinüzit hastalıklarınızdan kurtulun

    Okulların kapanmasına sayılı günler kaldı. Yıl boyunca okul yorgunluğu ile birlikte hastalıklarla uğraşan çocuklar iyi bir tatili hak etti. Peki, ailelere alerjik hastalıkları olan çocuklar için nasıl bir tatil planlaması öneriliyor?Deniz suyunun şifası asırlardır biliniyor. Hatta modern tıbbın babası Hipokrat deniz suyunun balık adamların yaralarını iyileştirdiğini keşfettikten sonra hastaları üzerinde kullanmıştı.

    Yapılan araştırılmalarda deniz suyunun insan kanında bulunan içeriklere en yakın sıvıdır ve osmiyum, altın, vanadyum, çinko, iyot ve potasyum klorüre dahil olmak üzere, 80 den fazla faydalı maddeyi bol miktarda içermektedir. Deniz suyu içerdiği mineral tuzları, amino asitler ve eser elementler ile insan vücudu için vitamin deposu özelliği taşımakta olup alerjik hastalıkların tedavisinde en önemli doğal tedavi yöntemlerinden biridir. Özellikle de çocuklar deniz suyundan bolca faydalanmalıdır. Deniz suyunda bulunan kalsiyum karbonat, sülfat, potasyum klorür ve sülfat, magnezyum klorür, magnezyum sülfat özellikleri çocuklarda şifa niteliği taşımaktadır.

    Deniz suyu, güneşle birleştiğinde atopic dermatit, ya da çocukluk cağı egzaması dediğimiz deri hastalığına çok iyi gelir. Deniz suyu yine urtker ya da halk arasında kurdeşen olarak adlandırılan kaşıntılı alerjik cilt lezyonlarına ve yazın sıcağın etkisiyle oldukça fazla ortaya çıkabilen isiliğe de iyi gelir. Ayrıca deniz suyunun en etkili özelliği; yaraların, alerjik reaksiyonların yol açtığı izleri yok etmesidir. Özetlersek, deniz suyunun egzaman, atopik dermatit, urtiker, kurdeşen, isilik gibi cilt hastalıklarında büyük yararı bulunmaktadır.

    DENİZ TATİLİ HASTALIKLARA BİREBİR

    Deniz suyu tüm sinüs yollarını temizler. Dolaylısıyla alerjik rinit ve kronik sinüzitin temizlenmesinde çok etkilidir. Burun ve sinüslerin temiz olmasında alt solunum yollarını ve bronşların alerjik hastalığı ASTIMI in tedavisinde oldukça olumlu etkilere sahiptir. Yine yüzme akciğerlerin kapasitesini artıran en etkili fizik tedavidir ve ASTIMLI HER BİREYİN YAPMASINI ONERDIGIMIZ EN ONEMLI SPORLARDAN biridir. Tabi deniz tatilinin en önemli faydalarından biride yaz boyunca güneşten gelen UV ışınları ile derimizde yaptığımız ve vücudumuzda depoladığımıza ve kışın bizi hastalıklardan koruyan, savunma sistemimizi güçlendiren ve alerjik hastalıkların oluşumu önleyen D vitaminidir.

  • Erken ergenlik- çağımızın sorunu…..

    Erken ergenlik- çağımızın sorunu…..

    Ergenlik döneminde çocuklarda hormonal ve fiziksel bazı değişiklikler olmakta, çocuk giderek doğurgan özelliklere sahip bir yetişkin hale gelmektedir. Bu dönemde oluşan en önemli değişiklikler ikincil cinsel özelliklerin belirginleşmesi, vücut yağ dağılımının değişimi, iskelet gelişiminde hızlanma ve boy uzamasında sıçrama şeklindedir.

    Genetik ve etnik özellikler, coğrafi koşullar, sosyo-ekonomik durum, beslenme, kişinin sağlık durumu, ergenlik oluşma zamanını önemli ölçüde etkileyen faktörlerdir. Kronik sistemik hastalıklar, ağır beslenme bozukluğu, zorlayıcı ağır fiziksel aktivite ve ruhsal gerilimler ergenlikte gecikmeye neden olabilirler.

    Normalde kızlarda pubertal değişiklikler meme tomurcuklanması ile başlar, bunu pubik ve koltuk altı kıllanma izler. Daha sonra ise adet kanaması yani menstrasyon meydana gelir. Nadir olarak ilk bulgu kıllanma olabilir. Toplam 5 evre olarak görülen ergenlik süreci yaklaşık 4 yılda tamamlanır. Erkeklerde ise ergenlik, testis yani yumurtalık boyutunun yaklaşık 2.5 cm den fazla büyümesi ile başlar. Kızlardaki gibi, bunu kıllanma ve koltuk altı kıllanması izler. Ergenlikte ayrıca vücut yağlarında artma da meydana gelir.

    Erken ergenlik (puberte prekoz) kızlarda 8 yaşından, erkeklerde ise 9 yaşından önce ergenlik bulgularının ortaya çıkması şeklinde tariflenebilir. Ergenliğe girmek, daha önce kanda çok az miktarda olan kızlarda östrojen ve erkeklerde testesteron hormonlarının artmaya başlaması ile birlikte, vücutta daha önce gözlenmeyen bazı belirtilerin ortaya çıkmasıdır. Kızlarda meme tomurcuklanmasının başlaması yani göğüslerin yaklaşık ceviz büyüklüğüne gelmesi ile ergenlik başlarken erkeklerde ise yumurtalık yani testis boyutlarının yaklaşık 2.5 cm’in üzerine çıkması ile ergenlik başlamış demektir. Kızlarda normalde ergenlik 10-11, erkeklerde ise 11-12 yaşlarında başlar. Erkeklerde ergenliğin 13.5 yaşına kadar başlamaması, kızlarda ise ergenlik belirtilerinin 14 yaşa kadar görülmemesi de normal değildir. Nedenlerinin araştırılması gerekir. Erken ergenliğe neden olabilecek hastalıklar erkeklerde ve kızlarda ayrı ayrı değerlendirilir. Erkeklerde genellikle organik bir neden bulunabilirken kızlarda genellikle organik bir neden bulunamaz. Organik nedenler arasında; Beyin tümörleri, beyinde hamartom denen sinir yumağı, yapısal beyin anomalileri, travma sonrası, hipotiroidi, kafa ışınlanması, bazı sendromlar sayılabilir. Bu nedenler gerçek erken ergenlik sorumluları olup ayrıca yalancı ya da inkomplet erken ergenlik denen ve beyin-hipofiz-gonad ekseninden bağımsız bir durum da söz konusu olabilir. Kızlarda yumurtalık kistleri, östrojen hormonu salgılayan tümörler, böbrek üstü bezinin hormonal hastalıkları ve tümörleri yalancı erken ergenliğe yol açarken erkeklerde ise testis tümörleri, böbrek üstü bezi hastalıkları ve tümörleri gibi durumlar etkendir.

    Erken ergenliğin en önemli bulgularından biri çocuğun akranlarına göre daha uzun boylu olmasıdır. Doğal olarak bu ebeveynleri sevindiren bir durum olup çocuklarının uzun boylu olmasından endişe etmezler ve doktora götürme ihtiyacı hissetmezler. Halbuki, o dönemlerde uzun boylu görünen çocuğun kemik hatları (epifizleri) hızlı büyüyüp erken kapanacağı için erişkin nihai boyu kısa kalacaktır. Boy kısalığını önlemek için bu çocuklar hemen çocuk endokrinoloji uzmanı tarafından değerlendirilmeli, gerekli tetkikler yapılmalı ve uygun görüldüğü takdirde ergenliğin bir süre ilerlemesini durdurmak için ilaç tedavisi başlanmalıdır. Böylece hem çocuğun ileride kısa boylu kalması önlenecek hem de ufak yaşlarda ergenliği yaşamanın getireceği psikososyal örselenme engellenmiş olacaktır.

    Tedavi gereken durumlarda yaklaşık ayda bir kez yapılan bir iğne ile ergenlik hormonları baskılanmakta ve bu tedavi kemik yaşı 12 olana dek sürdürülmektedir. Tedavinin kesilmesinden sonra yaklaşık 1yıl içinde eksen tekrar aktifleşmekte ve hasta normal ergenliğine devam etmektedir. Tedavi sırasında çocuklar günlük aktivitelerini yerine getirmeli ve günlük kalsiyum ihtiyaçlarını düzenli olarak almalıdırlar.

    Doç.Dr.Ergun Çetinkaya

    Pediatrik Endokrinoloji Uzmanı

  • Anne sütü- hep bir numara ….

    Anne sütü- hep bir numara ….

    Anne sütü üstün içeriği ile yenidoğan bebeği tüm gereksinimini 6 ay boyunca tek başına karşılayabilen, kolay sindirilebilen ideal bir besindir. Anne sütünün yararlarını ne kadar anlatsak gene de eksik kalırız. Tıp eğitimime başladığım yıllarda bizlere anne sütünün faydaları uzun uzun anlatılırdı. Aradan geçen yaklaşık 35 yılda tıpta çok şey değişti. Eskiden doğru bildiğimiz birçok konuda yanıldığımızı anladık. Ama tıpta değişmeyen konulardan biri de anne sütü idi. Ayrıca her geçen gün bu konuda yeni çalışmalar yapılıyor ve anne sütünün bir diğer üstünlüğü ortaya çıkıyor. Mama endüstrisinin gelişmesi ve ticari olarak piyasada yer almaya çalışan bir sürü çocuk maması her ne kadar en son teknoloji ile üretilmiş olsa da hiçbiri anne sütünün yerini tutamıyor.

    Anne sütünün yararları saymakla bitmez. Bebeğinizin bağışıklık sistemi gelişene kadar anne sütünde gerekli olan, onu hastalıklara karşı koruyan savunucu maddeler vardır. Ayrıca bazı alerjilere karşı da koruyucudur. Anne sütü alanlarda bebeklik çağında sık görülen enfeksiyonlara yakalanma oranı çok daha düşüktür. Bağışıklık sistemi yeterince gelişmemiş prematüre bebekler, anne sütünden özellikle çok yarar görürler. Bebeğin hem motor gelişimi hem de mental gelişimi için anne sütü bulunmaz bir nimettir. Beyin gelişimine katkıda bulunur ve zeka düzeyini arttırır. Her zaman hijyenik ve pratiktir. Mama kullanmak durumunda kalan bebeklerin mamasını vermeden mamanın hazırlanması, biberonun hijyenik hale getirilmesi gibi zahmetli süreçler anne sütü için geçerli değildir. Anne sütü alan çocuklarda çağımızın en önemli sağlık sorunu hale gelen obezite yani şişmanlık çok daha az görülür. Bunun en önemli sebeplerinden biri anne sütünün son dakikalarında süt içerindeki yağ oranının artması ile bebekte doygunluk hissinin oluşması ve bebeğin emmeyi bırakmasıdır. Mama kullanan bebeklerde böyle bir durum söz konusu olmadığı için bu bebekler daha ilk aylarda şişmanlık ile tanışmakta ve hayatlarının en güzel yaşlarında sağlıksız bir şekilde büyümektedir. Anne- bebek arasındaki bağın anne sütü alanlarda daha kolay ve güçlü kurulduğu bilinmektedir. Emzirmenin bebekten başka anneye de önemli yararları vardır. Emziren annelerde rahim ve meme kanseri daha az görülür. Emzirme sırasında annede salgılanan oksitosin hormonu yeni doğum yapmış rahmin kendine gelmesinde ve eski halini almasında önemli rol oynar. Emzirme anne için ayrıca zahmetsiz, , zamandan tasarruf sağlayıcı ve ekonomiktir.

    Doç.Dr.Ergun Çetinkaya

    Pediatrik Endokrinoloji Uzmanı

  • Polikistik over sendromu-sıklık artıyor mu?

    Polikistik over sendromu-sıklık artıyor mu?

    Kadınlarda oldukça sık görülen hormonal bozukluklardan olan hiperandrojenizm yani erkeklik hormonlarının normalden fazla olmasının en sık nedeni polikistik over sendromudur. Görülme sıklığı yaklaşık %5 dir. Klinik olarak genellikle ergenlik çağında başladığı düşünülür. 15 yaş üzerindeki kızlarda ultrason ile yumurtalıklarda çok sayıda kist görünümü yaklaşık %25 vakada saptanır.

    İlk kez 1935 de tanımlanan bu hastalık günümüzde sadece kadınların üreme sağlığı açısından değil, aynı zamanda metabolik ve kardiyovasküler sağlık için de son derece önemlidir. Hastalığın tanısının konması için şu 3 bulgudan en az ikisinin bulunması gerekmektedir. Bu bulgular; 1) Adet düzensizliği 2) Klinik veya laboratuar bulgusu olarak erkeklik hormonlarının fazla olduğunun gösterilmesi 3) Ultrasonda yumurtalıklarda çok sayıda çevresel yerleşimli kistin gösterilmesi

    Polikistik over sendromunda altta yatan ana metabolik bozukluk insüline karşı olan dirençtir. Hem insülin direnci hem de kanda insülin yüksekliği tabloya eşlik eder. Hastalarda klinik bulgular; yağlanma, akne, kıllanma ve saç dökülmesi şeklinde olur. Kıllanma özellikle üst dudak, çene, göğüs, alt karın ve bacak iç yüzünde belirgindir. İnsülin direncinde sık görülen deri bulguları olan ve ensede, koltuk altında, dirseklerde görülen kadifemsi koyu kahverenkli lezyonlar da polikistik over sendromunun bulgularındandır.

    Obezite, polikistik over sendromunda erişkinlerde %60, adölesanlarda ise %30 oranında eşlik edebilen bir bulgudur. Obezitenin özelliği gövdesel olması ve bel/kalça oranının yüksek olmasıdır.

    Hastalığın tedavisinde amaç öncelikle semptomatik tedavi ile bulguları ortadan kaldırmak, daha sonra da uzak dönem sorunlarını gidermektir. Öncelikle obez olgularda beslenme düzenlenerek kilo kaybı sağlanmalı, egzersiz arttırılarak yaşam tarzı değiştirilmelidir. Sadece bunlar sağlandığında bile erkeklik hormonu düzeyinde %20 civarında düşüş sağlanabilmektedir. Bunun dışında doğum kontrol ilaçları, erkeklik hormonunu baskılayıcı ilaçlar ve insülin direnci varsa buna yönelik haplar ile hastalık tedavi edilmeye çalışılır.

    Doç.Dr.Ergun Çetinkaya

    Pediatrik Endokrinoloji Uzmanı

  • 31 mayıs dünya tütünsüz günü

    Dünya Sağlık Örgütü 1987 yılından bu yana 31 Mayıs’ı bütün dünyada ‘’Dünya Tütünsüz Günü’’ olarak kutluyor ve 31 Mayısta bütün dünya da tütün ürünleri tüketiminin ve tütün dumanına maruz kalmanın yol açtığı sağlık sorunlarına karşı toplumu bilinçlendirme amacıyla birçok aktiviteler düzenleniyor.

    Dünyada her yıl yaklaşık 6 milyon kişi sigara içmekle ilgili hastalıklar nedeniyle hayatını kaybetmekte ve bunun 600.000 de aslında direkt sigara içtiği için değil pasif olarak sigara dumanına maruz kaldığı için hayatını kaybetmektedir.

    Türkiye’de, yaklaşık 15 milyon kişinin sigara içtiği ve her yıl yaklaşık 150 bin insanın buna bağlı bir hastalıktan hayatını kaybettiği biliniyor.

    Sigara ve sigara dumanında çok zararlı 40 dan fazla kanserojen 4000’den fazla kimyasal madde bulunuyor. Sigara içinde bulunan toksinlerden en çok nikotin, karbon monoksit ve katranın zararları yoğun olarak yaşanır. Nikotin, bağımlılık yapan maddedir. Karbon monoksit, hücrelerin oksijen gereksinimlerinin karşılanmasını engeller. Katran ise solunum sistemindeki silia dediğimiz solunum yollarını koruyan tüycükler üzerine yapışır ve onların hareketlerini bozar.

    Sigara herkes için zararlı ama en çok ta çocuklar için zararlı. Çocuklar sigara ile sıklıkla pasif olarak karşılaşır. Yani sigara içen bir erişkinin, sıklıkla anne-babanın, içtiği sigara dumanı çocuğun bulunduğu ortamda soluduğu havaya karışarak onu etkiler.

    Sigara dumanı önemli bir çevre kirleticisidir. Sigara içimi yalnızca içene değil, yanında bulunanlara da zarar verir; bundan en çok etkilenen grupta bebekler ve çocuklardır. Akciğerleri henüz gelişmekte olan ve yetişkinlerden daha fazla ve hızlı nefes alıp veren çocuklar için sigaranın zararları daha yıkıcı olmaktadır. Bebekler ve çocuklar sigara kullanmayan gruplar olmalarına karşılık erişkinlerin sigara içmelerinden en fazla etkilenen gruplar arasında yer almaktadırlar.

    Sigaranın olumsuz etkileri aslında anne karnında baslar.

    Sigara kullanan kadınların hamilelikleri sırasında daha fazla düşük yaptıkları,

    Hamilelikte sigara kullanımının, bebeğin erken doğumuna neden olabildiği ve sigara içen kadınların erken doğum yapma riskinin 1,5-2 kat daha fazla olduğu,

    Hamilelikte sigara kullanımının bebeğin anne karnında, doğumda ve doğum sonrası ilk bir hafta içindeki ölme olasılığını 1,5 kat artırdığı.

    Sigara kullanan hamilelerin bebekleri anne karnında yeterli oksijen ve besin alamadıkları için yeterince büyüyemedikleri, zamanında doğmalarına rağmen küçük olarak doğdukları ve sigara kullanan hamilelerin düşük doğum ağırlıklı bebeklerin olma riskinin sigara içmeyen anne adaylarına göre üç̧ kat daha fazla olduğu

    Yine emzirme döneminde sigara kullanımının annenin kanındaki nikotin seviyesini artırarak, annenin süt miktarını azalttığı, dolayısıyla annesi sigara içen bebeklerin anne sütü alma suresinin kısaldığı ve bu nedenle bebeklerin büyüme ve gelişimin etkilendiği yapılan çalışmalar ile gösterilmiştir.

    Sigaranın Solunum Sistemi Üzerine Etkisi

    Hamilelik döneminde sigara kullanımı bebeğin anne karnındaki solunum hareketlerini azaltmakta ve bu durum büyüdükten sonrada devam edebilmektedir

    Sigara kullanılan ortamlarda büyüyen bebek ve çocukların sigarada bulunan toksik maddelerin etkisiyle mikroplara karşı savunma mekanizmaları zayıflamaktadır.

    Savunma sistemi zayıflayan bebekler mikroplarla karşılaştıkları zaman çok daha kolay ve ağır olarak hastalanmaktadırlar.

    Sigara dumanı, solunum sistemindeki tüycüklerin hareketlerini azaltarak mikropların üst solunum yollarına yapışmasını kolaylaştırarak bronşit ve zatürree gibi akciğer hastalıklarını artırmaktadır.

    Sigara ortamında büyüyen bebek ve çocuklarda
    orta kulak iltihabı çok sık olarak görülmektedir. Sık kulak iltihabı geçiren çocukların kulak zarlarının da iltihaptan etkilenmesiyle kalıcı işitme kayıpları ortaya çıkmaktadır.

    Ayrıca sigara dumanına maruz kalma çocuklarda alerjik hastalıkların artmasına, Alerjik Rinit ve Astım oluşumuna neden olmaktadır. Yapılan, çalışmalar sigara içilen ortamlarda büyüyen çocukların akciğerlerinde hırıltı/hışırtı seslerinin oluşması, astım, solunum güçlüğü gibi sorunların daha sık görüldüğünü net bir şekilde göstermektedir.

    Sigara dumanı ASTIMA başlatabildiği gibi olan astımın tetiklenmesi, astım ataklarının daha sik ve ciddi olmasına ve yine tedaviye de daha dirençli olmasına neden olmaktadır.

    31 Mayıs Dünya Tütünsüz Gün nedeniyle bir çağrıda bulunup sigarayı bıraktığınızda hem kendinize hem çevrenize faydalarınız sayılamayacak kadar çoktur diyor ve su gerçekleri sizinle paylaşmak istiyoruz.

    Sigarayı bıraktıktan:

    20 dakika sonra kalp hızınız azalır ve kan basıncınız düşer

    12 saat sonrakanınızdaki karbon monoksit seviyesi normale döner

    2-3 hafta sonra kan dolaşımınız ve akciğer fonksiyonlarınız normale döner

    1-9 ay sonra öksürük ve nefes darlığınız çok yok olur

    1 yıl sonra kalp krizi geçirme riskiniz sigara içen bir kişiye göre %50 azalır

    5 yıl sonra ağız ve boğaz kanseri geliştirme riskiniz %50 azalır

    10 yıl sonra akciğer kanserinden ölme riskiniz sigara için bir kişiye göre %50 azalır

    15 yıl sonra sigara içmeye bağlı oluşan kalp hastalığı riskiniz sıfırlanır

  • Yemek borusu varisi tedavisi

    Yemek borusu varisi tedavisi

    Özofagus varisleri (ÖV) karaciğer sirozu olan hastaların yaklaşık %50’sinde görülür ve yıllık oluşum sıklığı yaklaşık %5’tir. Tanı konulmasını takiben 2 yıl içerisinde ÖV kanamasının genel insidansı %25-30’dur. Karaciğer yetersizliğinin ağırlığına ek olarak, kanama riskinin en önemli endoskopik habercileri varis boyutu ve kırmızı renk belirtileridir. ÖV saptanmasında ve diğer kanama nedenlerinin ekarte edilmesinde (sirotik hastalardaki kanamaların %15’i portal hipertansiyon ile ilişkili değildir), acil endoskopi (başvuruyu takiben 12 saat içerisinde) ana metoddur. Skleroterapi, ligasyon ve obliterasyon gibi değişik tekniklerle ÖV kanamasının tedavisinde birincil rolü üstlenmektedir.

    EVL endoskopun ucuna yerleştirilen plastik transparan kepin içerisine, aspire edilen varis kolonlarına lastik bant tatbiki ile gerçekleştirilir ve bu sayede mekanik damar tıkanması elde edilmiş olunur. Çok sayıda bant atan gereçlerin ortaya çıkmasıyla, tek bant atan gereçlerle kıyaslandığında işlem çok daha güvenli, hızlı ve kolay hale gelmiştir, çünkü over tüp yerleştirilmesine bağlı ağır komplikasyonlar ortadan kalkmıştır.

    İşleme gastroözofageal bileşkeden başlayarak 6-8 cm proksimale kadar helikal olarak devam edilir ve bu sayede çevresel ligasyon önlenir. Aktif kanamada bantlamaya kanama odağından başlanır. İşlem başına 10 banda kadar tatbik edilebilir ve varis tıkanması gerçekleşene kadar 2-4 hafta aralarla işleme devam edilir (2-4 seans gerekir). Varisler kaybolduğunda ya da bantlama amacıyla endoskopun ucuna aspire edilemediklerinde eradikasyondan bahsedilir, başarı hastaların %90’ında gözlenir ancak nüks gelişimi nadir değildir. EST’ye benzer olarak endoskopik takip yapılmalı ve nüks varisler EVL seansları ile tedavi edilmelidirler. EVL, EST ile karşılaştırıldığında kanama kontrolünde aynı oranda etkilidir, diğer yandan komplikasyon sıklığı belirgin olarak daha düşüktür. Geçici disfaji, göğüste rahatsızlık hissi ya da ağrı gibi minör şikayetler nadir değildir (%45’e kadar oranlarda); diğer yandan bantlama alanında yüzeyel ülserler sık ve kanama nadirdir, bakteriyemi ve spontan bakteriyel peritonit gibi infeksiyonların sıklığı EVL’ de EST’ ye oranla daha nadir görülür.

  • Perkütan endoskopik gastrostomi (peg)

    Çeşitli kronik hastalığı nedeni ile (nörolojik problemi olan spastik hastalar, SSPE hastaları, kanserli çocuklar, kistik fibrozis, yarık dama, doğuştan yemek borusunun tıkanıklıkları gibi) ağızdan normal beslenemeyen çocukların Uzun dönemli enteral (sindirim sisteminden) beslenmeler için perkütan endoskopik gastrostomi (PEG) (Karından mideye tüple beslenme) gereklidir

    PEG işlemi ameliyatsız, endoskopi kullanılarak karın duvarından mideye özel beslenme tüpü takılmasıdır. Günümüzde teknolojinin ve tıppın ilerlemesi ile eskiden ameliyatla yapılan bu işlem artık tüm yaş gruplarında ameliyatsız, çocuk gastroenteroloji uzmanları tarafından endoskopi ile yapılabilmektedir.
    Mideden beslenmesinde sakınca olan çocuklarda (özellikle ağır refüsü olan ve mideden yemek borusuna ve akciğerlere kaçak olması nedeniyle ciddi kusmaları ve zatürre atakları geçiren çocuklarda) uzun süreli ince barsakla beslenme gerektiğinde PEG-J (PEG tüpü içinden barsağa takılan bir tüple ince barsak içine beslenme) veya PEJ (direk karın duvarından ince barsağa tüp takılması ile beslenme) kullanılır.

    PEG İLE BESLENECEK HASTALARDA KULLANILACAK MAMA TİPLERİ VE SEÇİMİ:
    1. Süt çocukluğu dönemi:
    a. anne sütü: Özellikle altı aydan küçük çocuklarda ilk seçenektir. Anne sütü ile beslenen çocuk yeterli kilo alamadığında glukoz polimerleri, yağ emülsiyonları içeren özel mamalarla ya da diğer bebek mamaları ile desteklenebilir.
    b. bebek mamaları: Normal bebek mamaları tüple enteral beslenmede de kullanılabilirler. Çocuk kilo alamadığında mama glukoz polimerleri ile zenginleştirilerek verilebilir. Bu amaçla polimerik mamalar kullanılır. Bunlar tam protein ve kompleks karbonhidrat içeren mamalardır. Mide, barsak , safra yolları ve pankreas fonksiyonları normal çocuklar içindir. Yağ genellikle trigliserittir
    c. Özel mamalar (elemental mamalar): Besleyicileri elementer şekilde yani proteinleri daha küçük protein şekline parçalanmış veya aminoasitlere kadar ayrılmıştır. Böylece sindirilmesi çok kolaylaşmış mamalar ortaya çıkar. Karbonhidratlar glukoz veya laktozun dışında diğer bazı daha küçük karbonhidrat molekülleri halindedir. Yağ içeriği ise ağırlıklı olarak orta zincirli yağ asitleri, esansiyel yağ asitleri ve az miktarda uzun zincirli yağ asitlerinden oluşur. Mide, barsak, safra yolları ve pankreasta fonksiyonel veya anatomik bozuklukların varlığında kullanılır.
    d. Modüler mamalar: İnatçı ishal ve kısa barsak sendromu olan süt çocukları küçük molekülere parçalanmış protein içeren mamaları da tolere edemeyebilirler. Modüler diyette kullanılacak protein kaynakları vardır. Bunlara da uygun karbonhidrat ve yağ eklenerek çocuğun sindirimine uygun bir diyet hazırlanabilir. Doğuştan metabolizma bozukluklarında da değişik modüler mamaların kullanılması gerekir.
    2. Büyük çocuk:
    Önceleri bu çocuklara büyükler için yapılmış mamalar değiştirilerek verilirdi. Günümüzde 1-5 yaş grubu ve okul çocuklarının enteral beslenmesine uygun tüple beslenme için özel mamalar imal edilmektedir. Ancak on yaş ve üzerindeki çocuklara yetişkinler için yapılmış mamalar verilebilir.

    TÜPLE BESLENME SIRASINDA SIK GÖRÜLEN PROBLEMLER VE ÇÖZÜMLERİ:
    1. Tüp tıkanması: Hastaya/aileye tıkanmayı önlemek için tüpü sık yıkamanın önemi öğretilmelidir. Beslenme tüpü her 4-6 saatte bir 30-50 ml ılık musluk suyu ile yıkanmalıdır. Ayrıca beslenme tüpü ilaç verilmesinden önce ve sonra yıkanmalıdır. Dönüşümlü olarak hafif basınç ve geri çekme ile ılık su kullanımı tıkanmaların çoğunu açar. Ancak kazein pıhtısını çözmede sitrat veya limon suyu daha yararlıdır. Kolayca açılmayan bir tüp hemen değiştirilmelidir.
    2. Aspirasyon (beslenme ürününün solunum yollarına kaçması): PEG ile beslenen çocuklarda altta yatan bir reflü durumu varsa, bunun sonucunda kusma nedeni ile aspirasyon olabilir. Böyle bir risk olduğunda PEG ile beslenme PEG-J’ye çevrilir.
    3. İshal: Uygun olmayan beslenme ürünü ve fazla verilmesi ishale neden olabilir. Ancak her çocukta olabileceği gibi, mikrobik ishal olabileceği de akıldan çıkarılmamalı, ishal olan çocuklarda mutlaka kaka tahlili yapılarak gerektiğinde ilaç tedavisi başlanmalıdır. Eğer mikrobik bir ishal yoksa beslenme ürünü farklı uygun bir ürünleri değiştirilip miktarı tekrar ayarlanmalıdır.
    4. Kabızlık: Sıvı ve lif alımının artırılması Laksatif (barsak düzenleyici, kakayı yumuşatıcı ilaçlar) kullanılması Düzenli egzersiz programı Motilite (sindirim sisteminin hareketlerini) düzenleyici ilaçlar 4. Enfeksiyon: Besinlerin sterilitesine, beslenme torbası, seti ve enteral tüplerin kullanımında hijyene çok dikkat edilmesi

    YAŞAM KALİTESİ: PEG ile beslenmenin bir çok hastada ömrü uzattığı şüphesizdir. Altta yatan hastalığın şiddetine rağmen yaşam kalitesini arttırır. Bu artışın ne kadarının daha iyi beslenme durumundan, ne kadarının aspirasyon ve yutma güçlüklerine bağlı korku ve rahatsızlığın azalmasından olduğu tam olarak bilinemez. İngiltere’de yapılan bir çalışmada enteral beslenme uygulanan çocukları olan ebeveynlere sorulduğunda çocuklarının enteral beslenme uygulanmaya başladıktan sonra daha mutlu olduğunu belirtmişler, bazı ebeveynler de çocuklarına artık bir şeyler yedirmeye çalışmakla vakit geçirmedikleri için bir özgürlük hissinden bahsetmişlerdir. Tüm çalışmalarda çocukların tüple beslenmeye geçişinden sonra kilo almalarının sağlandığı, genel sağlık durumlarının daha iyiye gittiği gösterilmiştir.

    EVDE PEG İLE BESLENME:
    Yutma, yeme fonksiyonlarındaki bozukluk kalıcı ise, bazen tüm yaşam boyunca beslenme desteği gerekebilir ve bu amaçla ev koşullarında tüple beslenme desteği ile SSPE’li çocukların beslenme sorunları çözülmüş olur. Ağızdan beslenmenin yeterli olmadığı veya hiç ağızdan beslenemeyen, sisndirim sistemi tam veya kısmen işlevsel olan ve uzun süre hastanede yatması gerekmeyen hastalarda evde tüple beslenme uygulamaları tercih edilmelidir. Birçok gelişmiş ülkede evde yapay-tüple beslenme rutin bakım şekli haline gelmiştir. Çünkü hastanedeki tedaviden daha ucuz olduğundan maliyet azalmakta, yaşam kalitesi artmakta, hasta aileye yakın olmakta, sosyal yaşam mümkün olduğunca normale yakın bir düzeyde sürdürülebilmektedir.

  • Enteral beslenme

    Enteral beslenme

    Enteral Beslenme Nedir?

    Enteral beslenme, işlev­sel sindirim sistemine sahip olduğu halde günlük alması gereken besin miktarını ağız yoluyla alamayan hastalarda alternatif beslenme çeşidi ile besinlerin bir tüp aracılığıyla mideye veya ince bağırsağa verilmesidir. Son 20 yılda uzun süre kulla­nılabilen poliüretan ve silikon tüplerin kul­lanıma girmesi, küçük taşınabilir pompalar ve yeni enteral beslenme ürünlerinin geliş­tirilmesiyle birlikte enteral beslenme gide­rek artan bir sıklıkta kullanılmaya başlan­mıştır.

    Enteral beslenmeye karar verme ve uygulama aşamasında bazı sorulara yanıt ara­nır;
    Hastada enteral beslenme uygulaması gerekli midir?
    Ağızdan yeterli besin alamayan kişiler 2 şe­kilde beslenebilirler; damar yoluyla (İV: intra venöz) beslen­me ve enteral (tüple) beslenme. İşlevsel bir sindirim sistemi varsa enteral beslenme her zaman damar yoluyla beslenmeye ter­cih edilir. Damar yoluyla beslenmeyle kar­şılaştırıldığında enteral beslenme bir çok avantaja sahiptir; daha ucuzdur, daha kolay uygulanır, enfeksiyon daha nadirdir, bağır­sak hücreleri için daha fizyolojik ve besle­yicidir, beslenmeye bağlı karaciğer hastalı­ğı daha nadirdir.
    Enteral beslenme önerilmesi için temel kri­ter hastanın alması gereken günlük besini ağız yoluyla alamamasıdır. Bunun nedenle­ri yaşa göre değişir;

    Yenidoğan döneminde zamanından erken doğma (prematürelik) ve doğuştan sindirim sistemi yapısal bozuk­lukları en sık neden iken,

    çocuklarda do­ğuştan veya sonradan yeterli bağırsak uzunluğunun olmaması (kısa bağırsak sen­dromu),

    beyin felci,

    kalp ve solunum yolla­rı hastalıkları,

    erişkinlerde ise inme, yemek borusu ve ağız bölgesi kanserleri, yanık ve travmalar

    başta gelir.
    Enteral beslenmenin kesinlikle uygulanma­ması gereken hastalar ise bağırsak tıkanma­sı ve besinler bir şekilde verilse bile sindi­rim sisteminden emilimin mümkün olma­yacağı durumlardır.
    Veriliş yolu:
    Besinlerin tüple (sondayla) verilebileceği iki bölge vardır; mide veya ince bağırsak.
    Bu bölgelere beslenme tüpü­nün yerleştirilmesi ise iki yöntemle olabi­lir;
    1- Burun ya da ağız yoluyla (küçük be­beklerde) tüpün mide ya da ince bağırsağa yerleştirilmesi (nazogastrik -NG- beslenme),
    2- Değişik yöntemlerle (endoskopi yoluyla, radyolojik olarak ya da ameliyatla) mide (gastrostomi) veya ince bağırsağa (jejunostomi) karın ön duvarın­dan tüp yerleştirilmesi.
    Enteral beslenme­nin kısa (4-6 hafta) süreceği düşünülen has­talarda burun yoluyla tüp yerleştirilmesi tercih edilirken, daha uzun süre enteral beslenme gerekeceği düşünülen hastalarda ise ikinci yöntem tercih edilir. Ayrıca psikososyal faktörler, hasta ve ailesinin uyu­mu, deneyim ve maliyet de seçimi etkile­yen faktörler arasındadır. Çoğunlukla tüpün mideye yerleştirilmesi tercih edilir; daha fizyolojiktir, mide asidi mikroplara karşı koruyucudur, bakımı ve yerleştirmesi daha kolaydır, sindirime ya­rarlı bazı kimyasalları içerir ve yüksek ha­cimde besini kısa sürede vermeye uygun­dur. Kusma ve dolayısıyla akciğerlere besin kaçma riskinin yüksek olduğu veya mide­nin kullanılamadığı durumlarda ise ince ba­ğırsağa yerleştirilmiş tüpler tercih edilir.
    Verilecek ürünün seçimi:
    En uygun ürünü seçmek için hastanın yaşı (bebek, çocuk, erişkin gibi), hastalığı (kısa bağırsak sen­dromu, sarılık, felç, v.b.) ve hastalığının ak-tivasyonu, beslenme sorununun özelliği, alerjisinin olup olmadığı, besin ve sıvı ge­reksinimi ve sindirim sisteminin anato­mik/işlevsel durumu göz önünde bulundu­rulmalıdır. Bugün her yaş için uygun ürün­ler ticari olarak vardır. On yaşından sonra erişkinler için kullanılan ürünler çocuklar­da da kullanılabilir. Ayrıca hastalığa özel (akciğer hastaları, şeker hastaları gibi) for­müller de bulunur. Verilecek mama ne ka­dar özel ise fiyatı o kadar fazladır. Bu neden­le gerekmedikçe özel mamalar kullanılma­malıdır.
    Ekonomik koşulların iyi olmadığı durum­larda blendırdan geçirilmiş diyetler de kul­lanılabilir. Ancak hazırlanmaları zaman alı­cıdır, formülalara (mamalara) göre daha az akışkan ol­duklarından tüpün tıkanma riskini artırır­lar, standartlara uygun hazırlamak müm­kün olmaz, bir çok besin maddesini içer­mez ya da yeterli miktarda içermez, mik­rop bulaşma riski yüksektir ve hastanın ih­tiyacına göre uyarlama yapmak güçtür.
    Verilecek besin miktarı ve öğeleri:
    Hasta­nın sıvı, enerji, protein, elektrolit ve mine­ral, vitamin ve eser element gereksinimleri hesaplanmalı ve seçtiğimiz üründen gün­lük verdiğimiz miktarın gereksinimleri kar­şılayıp karşılamadığı hesaplanmalıdır. Has­taların yaş, cinsiyet, şikayet, fiziksel aktivi­te ve sağlık durumuna göre bireysel ihti­yaçlarında farklılık gözlenir.
    Örneğin, yata­ğa bağımlı az hareketli bir hastanın enerji gereksinimi düşük olacaktır. Bu enerji ge­reksinimini karşılayacak besin miktarı gün­lük sıvı gereksinimini karşılamayabilir. Ay­nı şekilde verilen miktar hastanın elektro­lit, kalsiyum, eser element, vitamin gibi di­ğer gereksinimlerini de karşılayamayabilir. Alınması önerilen günlük miktarlara göre bunlar tek tek hesaplanıp açıkları ayrıca vermelidir. Hastaların günlük gereksinimle­rinin hesaplanmasında yaşa ve cinse göre belirlenmiş tablolardan yararlanılır.
    Günlük kalorinin, özel bir nedeni olmadık­ça, %50 kadarı karbohidrat, %35 kadarı yağ ve %15 kadarı proteinden sağlanmalıdır.
    Veriliş şekli:
    Enteral beslenme ürünleri 2 şekilde verilebilir;
    1-Bolus şeklinde: Bir öğünde verilmesi planlanan miktar normal beslenmeye benzer şekilde 10-20 dakika içinde verilir. Basit, genellikle alet gerektir­meyen, evde beslenmeye daha uygun bir yöntemdir. Daha fizyolojiktir ve sindirim sisteminin gelişmesini, trofik faktörlerin sa­lınmasını ve normal bağırsak hareketlerini daha iyi uyarır.
    2- Devamlı infüzyon şeklin­de (uzun sürede damla damla vermek): İn­ce bağırsağa besin verildiği durumlarda bolus beslenme iyi tolere edilemez ve devam­lı infüzyon tercih edilir. Bağırsakların sindi­rim ve emilim işlevlerinin azaldığı kronik ishal, malabsorpsiyon (emilim bozukluğu) ve kısa bağırsak sendromu olan hastalarda da devamlı infüzyon daha iyi tolere edilir.
    Enteral beslenmenin komplikasyonları (istenmeyen olumsuz etkileri):
    Sindirim sistemiyle ilgili olarak ishal, bulantı, kus­ma, karında kramp ve şişkinlik olabilir. Bu sorunlar görüldüğünde mutlaka tüpün yeri ve devamlılığı, mamanın veriliş hızı ve oz-molalitesi (yoğunluğu) kontrol edilmelidir. Devamlı in­füzyon ve pompa ile vermek, ozmolalitesi düşük bir mamayı daha az hacimde vermek alınabilecek önlemler arasındadır. Mama veya beslenme için kullanılan araç ve ge­reçlerin temizliği ve hazırlama aşamaları gözden geçirilmeli, hazırlanan mamalar oda ısısında 4-8 saatten fazla bekletilmeme­lidir.
    Solunum sistemi ile ilgili olarak mide içeri­ğinin akciğerlere kaçması ve buna bağlı zatürre (pnömoni), tüpün yanlış yerleştirilmesi veya tü­pün hava yoluna kaçması ölümcül sonuçlar doğurabilir. Yüksek riskli hastalarda ince bağırsağa yerleştirilmiş tüplerin kullanılma­sı tercih edilmelidir.
    Tüplerin yarattığı mekanik travma veya de­ri/mukozanın mide ve bağırsak salgılarıyla teması sonucu enfeksiyonlara yatkınlık var­dır. Besinlerin hazırlanması veya verilmesi sırasında olabilecek bulaşma da önemlidir. Mekanik komplikasyon olarak beslenme tüpünün yeri değişebilir, tamamen çıkabi­lir veya tıkanabilir. Tüpün tıkanmasını ön­lemek için tüp düzenli aralıklarla (devamlı infüzyon için 8 saatte bir, bolus beslenme­de her beslenme sonrası) suyla yıkanmalı­dır.
    Bunların dışında, damar yoluyla beslenme­ye göre daha nadir olsa da, metabolik komplikasyonlar gelişebilir. Sıvı ve elektro­lit dengesizlikleri, kan şekeri yükselmesi veya düşmesi başlıca oanlarıdır.
    Enteral beslenmeden ağızdan beslenme­ye geçiş:
    Çocuklar için ağızdan beslenme öğrenilen bir işlevdir. Çiğneme, yutma gibi işlevler ancak zamanında uygulama olanağı sağlanmasıyla elde edilebilir. Bu nedenle, enteral beslenen çocuklar kesin kontrendikasyon (yapılmaması gereken durum) olmadıkça çok az da olsa mutlaka ağızdan almaya teşvik edilmelidir. Enteral beslenmeden oral beslenmeye geçişte ağız yolu ile alınan miktarlar yeterli enerji sağla­yacak düzeye ulaştığında enteral beslenme­ye son verilir. Hastalığı nedeniyle ağızdan beslenmesi mümkün olmayan hastalara en­teral beslenmeye devam edilir ve bu hasta­lar/yakınları evde bu işlemi yürütecek şe­kilde eğitilirler.
    Evde enteral beslenme:
    Son yıllarda kulla­nılan malzeme ve yöntemlerdeki gelişme­lerle beraber evde enteral beslenme uygu­lanan hasta sayısında büyük bir artış olmuş­tur. Evde enteral beslenme ucuzluğu yanın­da hastanede kalmaya göre yaşam süresi ve kalitesine de olumlu etki eder. Uzun süreli enteral beslenme alacağı düşünülen her hastada evde enteral beslenme planlanır ve aile/hasta eğitilir.