Kategori: Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları

  • Besin (gıda) alerjisi

    Günlük tükettiğimiz besinlere bağlı ortaya çıkan reaksiyonların tümü istenmeyen besin reaksiyonları olarak adlandırılır. İstenmeyen reaksiyonların büyük çoğunluğu besinlerin farmakolojik özelliklerine, metabolik ya da toksik etkilerine bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Şikayetleri benzer olduğu için sıklıkla birbiri ile karıştırılabilir. Ancak her ikisinin mekanizmaları ve yol açtığı sorunlar açısından bakıldığında son derece farklılıklar göstermektedir. Bu nedenle şikayeti olan hastaların besin alerjisi açısından çok iyi değerlendirilmeleri gerekmektedir.

    Besin alerjisi bağışıklık sistemimiz tarafından besinlere karşı anormal yanıtın verilmesiyle ortaya çıkmaktadır. Klinik olarak belirtiler hafif (ürtiker vb) olabildiği gibi yaşamı tehdit eden ağır reaksiyonlara da (anafilaksi) yol açabilmektedir. Yine bağışıklık yanıtın özelliğine göre belirtiler bir çok organda (deri, sindirim sistemi vs) görülebilir.

    Besin alerjisinin gelişimi bağışıklık sistemimizin besinlerdeki proteinleri tehdit unsuru olarak algılayıp bunlara karşı IgE tipi antikorlar üretmesi ile başlar. Duyarlı olan bireyler aynı besinle karşılaştığında daha önce oluşmuş olan IgE antikorlarına bağlanır ve mast hücrelerinden başlıca histamin olmak üzere birçok maddenin salınmasına neden olur. Klinik bulgular işte bu maddelerin etkisine bağlı olarak gelişmektedir.

    Ayrıca besin alerjisi bağışıklık sistemimizin IgE dışındaki mekanizmalarına (hücresel immün yanıt) bağlı olarak ta gelişebilir. Klinik bulguları açısından farklılıklar gösterir. Aynı zamanda tanısal süreçleri de farklıdır ve daha zordur.

    Besin alerjileri daha çok çocukluk döneminin sorunlarından birisidir. Anne sütü alan bebeklerde genellikle ek gıdalara başladıktan sonraki dönem ciltte ürtiker, kızarıklık, ya da egzema şeklinde ortaya çıkabilir.

    Günümüzde besin alerjileri anafilaktik reaksiyonların en önemli nedenlerindendir. Bu nedenle halk sağlığı sorunu olarak kabul edilmektedir. Besin alerjilerinde korunma önlemlerinin çok yönlü yapılması gerektiğinden bu hastalar devamlı risk altındadır.

    Besin alerjilerini çoğu aşağıdaki besinlere karşı gelişmektedir. Ancak tüketilen her besine karşı alerjik reaksiyonların gelişebileceği unutulmamalıdır.

    İnek sütü

    Yumurta

    Balık

    Yer fıstığı

    Kuruyemişler (fındık, ceviz, antep fıstığı, vb)

    Kabuklu deniz ürünleri

    Soya

    Buğday

    Bakliyatlar

    Susam

    Besin alerjileri çocuklarda daha sık görülür. Bazı besinlere karşı gelişen alerjiler zaman içerisinde düzelme eğilimindedir. İnek sütü, yumurta gibi besinlere bağlı alerjiler yaşa bağlı olarak geçebilir, yer fıstığı, balık, kabuklu deniz ürünleri ve kuruyemiş alerjileri çok uzun yıllar hatta yaşam boyu devam edebilir.

    Besinlerin içerdiği protein yapısındaki alerjenler diğer alerjenler ile benzerlik gösterir. Örneğin polen alerjisi olan hastalarda bazı meyvelerin (kivi, muz, elma, şeftali vs) tüketimi ile ağızda ve boğazda kaşıntı, ödem meydana gelebilir. Çapraz reaksiyon sonucu gelişen bu klinik tablo oral alerji sendromu olarak tanımlanmaktadır.

    Besin alerjilerinin gelişiminde rol alan IgE dışı mekanizmalara bağlı gelişen semptomlar daha geç ortaya çıkarlar. Örneğin bebeklerde ek gıdaya geçme döneminde kusma, ishal, kanlı mukuslu dışkılama hatta su kaybına neden olabilen reaksiyonlar gelişebilir. Kanlı, mukuslu dışkılamanın görüldüğü ön planda görüldüğü tip alerjik proktokolit, besin alımından birkaç saat sonra sürekli kusma ile karakterize hastalığa Besin proteinlerinin tetiklediği enterokolit sendromu (FPIES) denir. Bu duruma inek sütü, soya, yumurta vb karşı vücudumuzun verdiği geç tip alerjik yanıtlar neden olmaktadır.

    Besin alerjileri sindirim sistemimizde yemek borusunu da (özafagus) etkileyebilir. Alerjik reaksiyonlarda çok önemli rolü olan eozinofiller’in yemek borusunda yoğun birikimine bağlı olarak çıkan bu tablo eozinofilik özafajit olarak adlandırılmaktadır. Çocuklarda reflü semptomlarına benzer şekilde kusma, yutma zorluğu ve kilo alamama şikayetleri görülebilir.

    Bu hastaların bir çoğunda besinlere karşı alerjik reaksiyon gelişmektedir. Ayrıca ailesel alerji öyküsü de (astım, alerjik rinit ya da egzema) bulunmaktadır.

    Besin Alerjilerinde Nasıl Tanı Konulmalıdır?

    Besin alerjilerinde tanı oldukça deneyim gerektiren bir süreçtir. Dikkatli yürütülmeyen işlemlerin sonucunda yanlış tanı konulması ile hastalara gereksiz diyet uygulaması ya da hayatlarının riske edilmesi söz konusu olabilir.

    Besin alerjilerinin tanısında iyi bir hasta-doktor işbirliği gereklidir.

    Öykü tanı için en önemli basamaktır.

    Tüketilen besinin içeriği ve miktarı,

    Belirtilerin ortaya çıkış ve düzelme zamanı,

    Daha önceden ve daha sonra benzer reaksiyonların olup olmadığı

    Belirtilerin özellikleri (Fotoğraflamak tanımı kolaylaştırabilir!) iyi bilinmelidir.

    Bazı hastalardan şikayetlerinden sorumlu besin/besinlerin bulunabilmesi için besin günlüğü tutmaları istenebilir. Tükettiği besinlerin ayrıntılı bir şekilde besin günlüğüne kaydedilmesi tanısal sürece yardımcı olabilir.

    Besin alerjilerinde belirtilerin özelliği ve çıkış zamanı izlenecek tanısal işlemler açısından son derece önemlidir.

    Besin alerjisi düşünülen hastalarda yapılacak tanısal işlemler

    Deri prik testleri

    Serumda besine özgün IgE ölçümü

    Besin provokasyon testleri

    Öykü ile oluşan ön görüye göre sorumlu besinin bulunması için deri prik testleri yapılır. Ancak burada hastanın klinik belirtilerine göre çok dikkatli olunmalıdır. Çünkü yaşamı tehdit eden ağır anafilaktik reaksiyonlar bu işlem sırasında gelişebilir. Bu nedenle deri testleri deneyimli ve gerektiğinde acil müdahalenin yapılabileceği kliniklerde yapılmalıdır.

    Deri testleri hayatın ilk gününden itibaren her yaş grubunda yapılabilir.

    Serumda besine özgün IgE bakılması da tanıya yardımcıdır. Ama klinik değeri deri testlerine göre daha düşüktür. Deri testlerinin yapılamadığı ya da ağır reaksiyon geçirme öyküsü olan hastalarda, zamanla tolerans gelişimi hakkında fikir vermesi amacıyla tercih edilebilir.

    Ancak besin alerjilerinde tanı, deri testi ve/veya serumda besine özgü IgE ölçümü ile konamaz. Bu bilgiler ışığında şüpheli besinler için eliminasyon ve ardından da yükleme(provokasyon) testleri yapılarak klinik cevap değerlendirilir. Bu uygulamada şüphelenilen besinler 2-4 hafta süreyle diyetten çıkarılır (eliminasyon) ve hastanın buna klinik yanıtı gözlenir. Kısmi veya tam yanıt anlamlı olarak değerlendirilir. Bir sonraki aşamada ise diyetten çıkarılan besinlerle bir alerji uzmanı gözetiminde ve belli bir protokol dahilinde tek tek ağızdan yükleme yapılarak klinik belirtilerin tekrar ortaya çıkışı gözlenir. Gerekli durumlarda çift kör plasebo kontrollü yükleme dediğimiz hekimin ve hastanın ayırt edemeyeceği şekilde bir seferde şüphelenilen besin, bir seferde de yalancı besin verilen uygulama gerçekleştirilir. Sonuçlar birbiriyle karşılaştırılır. Bu yöntem besin alerjisi tanısında “altın standart yöntem” olarak kabul edilir.

    Eğer hastada geçirilmiş reaksiyon anafilâksi tarzında sistemik bir reaksiyon veya ağır bir reaksiyonsa besin yükleme testi KESİNLİKLE YAPILMAZ.

    IgE dışı mekanizmalarla gelişen sindirim sistemi alerjilerinde tanı amaçlı endoskopi ve ince bağırsak biyopsisi yapılmalı, uygun histoloji saptanırsa besin eliminasyonu ve ardından besin yüklemesi yapılarak histolojik ve klinik yanıt değerlendirilmelidir. Özellikle IgE dışı besin alerjilerinde tanı koymak ve nedeni belirlemek güçtür. Hastalara yanlış tanı konulup gereksiz yere besin kısıtlaması yapmak beslenme bozukluğuna yol açabilir.

    Besin Alerjisi Tanısı Kesinleşmiş Hastada Tedavide Neler Yapılmalıdır?

    Besin alerjilerinde kanıtlanmış bir radikal tedavi yöntemi yoktur. Hastanın alerjik olduğu besin ve ürünlerinden kaçınması reaksiyonları önlemenin tek yoludur. Çok az miktardaki besinlerin tüketilmesiyle bile şiddetli reaksiyon olabileceği için mutlak kaçınma şarttır. Önemli bir besin diyetten çıkarılmışsa beslenme bozukluğunun önlenmesi için diyetin düzenlenmesi gereklidir.

    Besin alerjisi olan hastalarda ortaya çıkan hafif reaksiyonlarda antihistaminik ilaçlar ve kortikosteroidler kullanılabilir.

    Anafilaksi öyküsü olan ve/veya yüksek riskli besin alerjili hastalara adrenalin oto-enjektör verilmeli ve kullanımı hakkında bilgilendirilmelidir. Anafilaksi ani başlayan ve acil bir durum olduğu için hastalar ya da ebeveynler adrenalin oto-enjektör’ü mutlaka yanlarında bulundurmak zorundadır.

    Besin alerjilerinde son yıllarda oral immünoterapi (desensitizasyon) protokolleri ile başarı sağlandığı bildirilmektedir. Henüz yolun başında olunmasına karşın umut verici gelişmeler yaşanmaktadır.

    İnek sütü alerjisi olan bebeklerin beslenmesi çok önemlidir. Hayatın ilk altı ayı içerinde anne sütü tek başına yeterlidir. Anne sütü yetmiyorsa veya 6 aydan sonra inek sütünün yerini tutabilecek, normal büyüme ve gelişmeyi devam ettirecek ancak süt alerjeni içermeyen mamalar kullanılmalıdır. Bu mamalar gideren artan koruyuculuk sırasına göre şunlar olabilir:

    İleri hidrolize mamalar

    Aminoasit bazlı mamalar

    Soya mamaları (6 aydan küçük bebeklere önerilmez)

    İnek sütüne alerjik bebeklerin % 30-50 kadarı soya bazlı mamalara, % 10 kadarı da ileri hidrolize mamalara reaksiyon gösterir. Bu çocuklarda esansiyel aminoasit mamaları verilmelidir. Bu özel mamaları yeterince alamayan bebeklerin diyetinde diğer protein ve kalori kaynaklarının arttırılması ve mutlaka kalsiyum ve vitamin desteği verilmesi gereklidir.

    Besin alerjisi olan hastalarda önlemler

    Besin alerjisi tanısı konulan hastaların yakınları belirtilerin tanınması ve gerekirse acil tedavisi konusunda bilgilendirilmelidir.

    Anafilaksi gibi ciddi reaksiyonu olan hastalara adrenalin otomatik enjektörü verilmeli ve kullanımı konusunda eğitilmelidir.

    Her hastaya acil eylem planı düzenlenmeli.

    Besin alerjisi olan çocuk okulda arkadaşlarının yiyeceklerini paylaşmamalıdır.

    Hasta ve ailesi besin alerjenleri ve bunlardan kaçınma konusunda eğitilmelidir.

    İşlenmiş, dondurulmuş veya paketlenmiş gıdalar gizli besin proteinleri içerebilir; alışveriş sırasında besin etiketleri ve içerikleri dikkatle okunmalıdır.

    Restoranlarda yenen yemeklerde de gizli besin alerjenleri olabilir; hazırlayan kişilerden yiyecek içerikleri hakkında bilgi alınmalıdır.

    İnek Sütü Alerjisi Olan Çocuk Hangi Yiyeceklerden Kaçınmalıdır?

    İnek sütü alerjisi olan hastalar aşağıdaki besinler ve besin içeriklerinden kaçınmalıdırlar:

    Sütün her formu: taze, çiğ, pastörize, süt tozu, süt kaymağı, her çeşit bebek maması (anti-alerjik mamalar dışında), diğer hayvanların sütleri (keçi dahil)

    Tereyağı, margarin, kaymak, hayvansal yağlar.

    Yoğurt, puding, krema, sütlü tatlılar.

    Peynir, krem peynir, lor, peynir altı suyu (whey)

    Kazein, kazeinat (ticari gıdalar)

    Lactalbumin, lactalbumin fosfat, lactoglobulin, laktuloz (ticari gıdalar)

    Kefir, ekşi krema, kesilmiş süt.

    Yumurta Alerjisi Olan Çocuk Hangi Yiyeceklerden Kaçınmalıdır?

    Yumurta ve yumurta ile yapılan yiyecekler

    Albumin (ticari gıda)

    Lizozim (ticari)

    Mayonez

    Bebe bisküvisi

    Ayrıca, bazı makarnalar, pastalar, şekerler, çikolatalar, ticari gıdalara eklenen lesitin ve lezzet vericiler de yumurta proteini içerebilir.

    Hangi Çocuk Hastalar Alerji Uzmanına Yönlendirilmelidir?

    İdeal olarak besin alerjisi olan tüm hastalar alerji ve immünoloji uzmanı tarafından değerlendirilmelidir. Bunun dışında aşağıdaki hastaların mutlaka bir alerji ve immünoloji uzmanı yönlendirilmesi gerekir:

    Anafilâksi veya ağır reaksiyon geçiren hastalar

    Tanı güçlüğü veya şüphesi olan olgular

    Çoklu besin alerjisi olan hastalar

    Eliminasyon diyetine yanıt vermeyen hastalar

    Eşlik eden astım, alerjik rinit, konjunktivit veya egzeması olan çocuklar

    Ağır besin alerjisi olanlar

    Hasta eğitimi ihtiyacı olanlar

    Besin Alerjisi Olan Hastalara Çocukluk Çağı Aşıları Yapılabilir mi?

    Besin alerjisi olan çocuklara genel olarak çocukluk çağı aşıları yapılmasında sakınca yoktur. Ancak dikkatli olunması gereken birkaç durum söz konusudur.

    Kızamık, kızamık-kızamıkçık-kabakulak(MMR) ve grip (influenza) aşıları hazırlanış özellikleri nedeniyle çok az miktarda yumurta ilişkili antijen içerebilir. Bu nedenle yumurta alerjisi olan çocuklarda bu aşıların yapılması konusunda bazı tartışmalar olmuştur. Önerilen aşı takvimine uygun olarak kızamık ve MMR aşıları uygulanmalı ancak mutlaka bir uzman denetiminde ve acil girişim koşulları altında olmalıdır. Grip aşısı da uzman tarafından gerekli görülüyorsa artan dozlar halinde ve dikkatle uygulanabilir.

    Jelatin veya neomisine sistemik alerjik reaksiyon gösteren çocuklarda ise bu aşılar yapılmamalıdır.

    Çocuklarda Besin Alerjileri Kalıcı mıdır?

    Besin alerjileri çocuklarda ve erişkinlerde düzelme eğilimi gösterir. Bu nedenle belli aralarla hastalar değerlendirilip, yükleme testi yapılarak düzelip düzelmediği takip edilmelidir. Süt, yumurta, buğday ve soya alerjileri yıllar içinde çoğunlukla düzelir. Buna karşılık kuruyemiş, balık ve kabuklu deniz hayvanları alerjilerinin düzelmesi daha nadirdir.

  • Hpv aşısı ( insan papillomavirüs aşısı )

    HPV enfeksiyonu her yaş grubunu etkileyen yaygın bir enfeksiyondur. Bir çok insan HPV ile enfekte olduğunu farkında değildir. A.B.D ‘de 79 milyonun enfekte olduğu ve her yıl 14 milyon yeni vakanın tanımlandığı bildirilmektedir.

    HPV enfeksiyonu

    Yaygın bir enfeksiyondur.

    Kuluçka dönemi uzundur.

    Enfekte olduktan sonra virüsün vücuttan atılma süresi veya hastalık oluşturma süreci tam olarak bilinmemektedir.

    Birçok insanda HPV belirti vermez veya sağlık problemi oluşturmaz. Genellikle virüs iki yıl içinde vücuttan atılabilir. Bazı şahıslarda ise virüs vücutta uzun yıllar kalır ve ciddi klinik tablolara kansere yol açar.

    HPV Kadınlarda Erkeklerde

    Serviks Penis

    Vajina

    Vulva

    Her iki cinste

    Anüs

    Dil

    Yutak borusu

    Solunum sisteminde kanserlere neden olabilmektedir.

    HPV enfeksiyonunda korumada aşıların önemi tartışılmaz.

    Aşı her iki cinse uygulanmalıdır.

    Aşı uygulama zamanı

    Kızlarda 9-26 yaş

    Erkeklerde 9-21 yaş ‘dır.

    Ülkemizde HPV aşısı 12 – 14 yaş ve üzerinde uygulanmaktadır.

    Genellikle 2-3 doz olarak uygulanan bu aşılar güvenli ve etkilidir.

    Erken yaşlarda uygulanan aşılardaki etkinlik daha yüksektir.

    Aşı gebelikte uygulanmaz.

    Lateks alerjisi olan bireylere HPV aşısı önerilmez.

    Özetle

    HPV aşısı her iki cinse uygulanmalıdır. Sadece kız çocukları değil erkek çocuklar da aşılanmalıdır.

    Yaş sınırı 9 yaş – 45 yaş olarak belirtilmiştir.

    HPV aşısı kızlarda 12- 26 yaş

    Erkeklerde ise 14-21 yaş aralığında uygulanmalıdır.

    Yüksek riskli bireylerde aşı uygulama sınırları esnetilebilir.

    Sonuç olarak ;

    HPV enfeksiyonu esas olarak cinsel yolla bulaşan bir enfeksiyondur. Enfeksiyon sadece cinsel yolla değil solunum yolları ,ağız, burun ve deriden de bulaşabilmektedir.

    HPV aşısı insan papillomavirüs aşısıdır. Aşıyı ‘’rahim ağzı kanser ‘’aşısı olarak lanse etmek yetersiz bilgiden kaynaklanır.

    HPV aşısı hem kız hem de erkek çocuklarına uygulanmalıdır.

  • Blw beslenme yöntemi

    BLW beslenme yöntemi son yıllarda ülkemizde oldukça moda olan bebeklerde ek gıdaya geçiş yöntemi olan bir beslenme şeklidir.

    Kelimenin anlamını inceleyecek olursak BLW İngilizce “ Baby Let Weaning” kelimelerinin baş harflerinden oluşan bir kısaltmadır. Türkçeye tercüme edersek “Bebeği Bırak Yesin “.

    BLW süreci bebeğin ek gıdaya geçiş süreciyle başlıyor ve bebeğe kendi kendine yemek yemeği öğretiyor.

    BLW Yöntemi (BKY) Neden Önemlidir?

    Tatile gittiğinizde görürsünüz, genellikle Türk çocuklarının anne-babaları sürekli ellerinde bir kaşıkla, çocuğa oyunlar yapıp kandırarak, bazen de peşinden koşarak, televizyonun önünde yemek yedirmeye çalışırlar. Yanındaki masaya bakarsınız bir Alman, Fransız veya Amerikalı aile yine 2-3 yaşlarında bir çocuk, elinde çatalıyla ya da bazen eliyle, hiçbir müdahale olmadan gayet rahat yemeğini yer. Sizce yabancı çocuklar çok akıllı da bizimkiler mi aptal? Tabii ki bizim çocuklarımız da en az yabancıların çocukları kadar akıllı. Aramızdaki tek fark yabancılar, özellikle gelişmiş ülkedeki yabancılar çocuklarına 7-8 aydan itibaren yemek konusunda özgürlük tanımış, mümkün olduğunca, çocuğun kendi kendine yemesine olanak sağlamışlardır. Eğer siz de Blender ile tatile gitmek, çocuğunuzun peşinde yemek yedirebilmek için koşturmak istemiyorsanız, çok da geç kalmadan BLW yöntemini denemenizi öneririm.

    Türkiye de BLW Yöntemi neden yeterince uygulanamıyor.

    1. Türk anneleri biraz titizdir ve etrafın kirlenmesi onları rahatsız eder.

    2. “Bırak kızım bu yöntemi bu daha bebek kendi kendine yemek yiyemez, ver bakin şu kaşığı bana” diyen anneanne ve babaanneleri duyar gibiyim.

    3. Henüz bu yöntem Türkiye de çok bilinmiyor

    4. Bunun en önemli sebeplerinden birine gelince, bir şeyler yerken bebeğin boğulacağına dair duyulan endişedir.

    BLW, aslında yeni bir yöntem değildir. Asırlarca bebekler bu şekilde ek gıdaya geçmiştir. Günümüz şartlarında Dünya Sağlık Örgütü, ilk 6 ay bebeklerin sadece anne sütüyle beslenmesini, yeterli anne sütü olmadığında mamalarla bu açığın kapatılmasını önerir. Bu şekilde tamamlayıcı beslenmeye 6. ayda geçildiğinde bebekler kendilerini besleyebilecek olgunluğa erişmiş olurlar.

    Bebek yemek yerken dik oturmalı

    BLW yöntemine başlarken bebeğin destekli ya da desteksiz olarak dik oturabilmesi

    Ve mama sandalyesinde tek başına oturabilir durumda olması önemlidir.

    Mevsim sebzelerine öncelik verin

    Bu şartlar sağlandığında, ilk olarak mevsim sebzeleri eliyle rahat tutabileceği (yaklaşık 5 cm uzunluğunda parmak şeklinde) büyüklükte hazırlanarak bebeğe sunulur. Öncelikle sebzelerle başlanmasında amaç; bebeğin ilk tattığı yiyecekler meyveler gibi şekerli besinler olduğunda şekerli gıdalara alışıp diğerlerini reddetmesine engel olmaktır.

    Bebekler besinleri ellerine almalı

    Buharda, fırında ya da tavada pişirme yöntemi kullanılsa da bebek kendine sunulan yiyeceği tutarak, koklayarak, tadına bakarak keşfeder. Bu süreç tamamen bebeğin yiyeceği tanıması ve öğrenmesiyle geçer.

    Zorla yemek yedirmeye çalışmayın. Damak tadına saygı duyun

    Bir yaşına kadar ana öğünü anne sütü veya formül mamadır. Ek gıda doyumluk değil tadımlıktır. BLW, bebeğin öncülüğünde ilerlemesi gereken bir yöntem olduğu için asla beslemek için zorlanmamalı, tercihlerine saygı duyulmalıdır.

    Aynı besinlerle beslenmesine özen gösterin

    Bebek, hazır olduğunda ve güvendiğinde aşama kaydedecek ve yiyecektir. İlk denemelerde üst üste aynı gıdanın bebeğe sunularak hem bebeğin tatları öğrenmesi hem de olası alerjik tepkilerin gözlemlenmesi sağlanır.

    Bebekler yemekleri nasıl yemeli?

    Başlangıçta bebeğin yiyeceği eline alıp hissetmesi, koklaması için eliyle yemesi uygun olacaktır. 9-10 aylık olan bebeğe, uygun kaşık ve çatalı yiyeceklerin yanında sunmak bu alışkanlığı kazanması için faydalıdır. Beraber yemek yediği erişkinleri model alarak öğrenmesi kolaylaşacaktır. Genellikle 12-14 aydan sonra bebekler önce çatal, sonra kaşık kullanacak yeterliliğe ulaşırlar. Bu yöntem sayesinde bebekler, kendi beslenmesinden sorumlu olan, neyi ne kadar yiyeceğine kendi karar veren, yemekle arasında olumlu bir bağ kuran bir birey olurlar.

    BLW’de besin nasıl hazırlanılır?

    • Bebekler ek gıdaya geçtikleri ilk aylarda genel olarak her şeyi ağızlarına götürürler. Bunu beslenme amaçlı yapmasalar da farklı gıdalar sunarak değerlendirmek faydalı olacaktır.

    • BLW’ye özel bir pişirme yöntemi bulunmuyor. Ancak ek gıdaya ilk geçiş aşamasında sunulan gıdalar, bebeklerin avuçlarıyla kavrayabilecekleri boyutta ve damaklarıyla ezebilecekleri yumuşaklıkta hazırlanmalıdır. Bu kıvamı sağlamak için en sağlıklı yöntem buharda pişirmedir. Gıdalar bu şekilde besin değerlerini önemli ölçüde korumuş olur. Ayrıca fırında pişirerek de lezzetli besinler hazırlanabilir.

    • Önemli olan, bebeklerin rahatlıkla kavrayıp tutabilecekleri ve yiyebilecekleri sağlıklı gıdalar sunmaktır. Meyveler, kesilerek ve buharda yumuşatılarak verilebildiği gibi, bütün halinde de sunulabilir. Bu bebeğin öğrenme sürecini de destekleyecektir. Öncelikle meyvenin şeklini ve dokusunu öğrenerek başlar, sonrasında görebileceği bir yerde kesilerek tadını da öğrenmesi sağlanabilir.

    Sıvı gıdalar nasıl verilmeli?

    BLW yönteminde, kaşıkla beslemek uygun olmadığı için sıvı gıdalar küçük, kırılmayacak fincan ya da bardaklarla bebeğe sunulur. İlk denemede; bebek yaklaştığında, bardağa eğim vererek, sıvıyı ağzına doğru yönlendirmesine yardımcı olunur. İstediği kadar içmesi sağlanır, istemediğini gösteren hareketler yaptığında kesilir. İlerleyen günlerde bebeğin bardağı tutup ağzına götürmesine de izin verilmelidir.

    BLW Yönteminin Faydaları

    *Özgüven oluşumunu sağlama. Kendi başına yemek yemesi, ne yiyeceğine ve ne kadar yiyeceğine kendi karar vermesi ile birey oluşumunun alt yapısı hazırlanmaktadır. Bu sayede kaşık ile beslemek yerine kendi kendine yemesini izlemek ebeveynler için de mucize gibi görülmektedir.

    * Çiğneme becerisini elde etme. Çiğneme ve yutma eylemlerini yapabilmek bebeklerin daha kısa sürede normal hayata adapte olmasını sağlayacaktır.

    *Pütürlü yiyeceklere hızla alışma. Püreye alışan çocuklar küçük pütürleri dahi kabul etmeyecek ve midesi bulanacaktır. Ama BLW yöntemini tercih eden bebekler daha çabuk pütürler ile tanışacak bu sayede de yemek yerken mide bulantısı yaşamayacaklardır.

    * Aynı anda yemek yeme saati oluşturma. Hem siz hem de bebeğiniz eğlenceli bir ek gıda saati geçirebilirsiniz. Bebeğinizin ağzına devamlı dolu bir kaşığı uzatmakla, ağzından geri attıklarını toplayarak yeniden yedirmeye çalışmakla uğraşmadan aynı anda ikiniz de yiyebilecek ve keyifli anlar yaşayabileceksiniz.

    * Pozitif ek gıda saatleri oluşturma. Yemek saatlerini iple çeken ve mama sandalyesine otururken ağlamayan bebekler hayal ediyorsanız mutlaka ona bu özgürlüğü tattırın. Çoğu bebek mama sandalyesine otururken hatta gördüğü anda ağlamaya başlamaktadır. Mama sandalyesi, bebeğin gözünde bir işkence koltuğu gibi hal aldıysa sorunu bebeğinizde değil kendinizde aramalısınız.

    Damak tadı oluşumunu sağlama. Örneğin bir sebze çorbası veya püresi hazırlıyorsunuz. İçinde bezelye, patates ve havuç var diyelim. Pişirip blender ile püre haline getirdiğiniz bu gıdaların tek tek tatlarından habersiz olan bebeğiniz karışık renkli ve tatlı bir besin ile karşılaşacaktır. Fakat aynı sebzeleri blender ile geçirmeden önüne koyduğunuzda bezelyenin yuvarlak yeşil bir besin olduğunu görebilecek, parmakları ile tutmaya çalışıp yiyecek ve tadına varacaktır.

    İnce motor gelişimi destekleme. Az önceki örnekte verdiğim bezelyeyi düşünün. Bebeğinizin parmakları ile bezelyeyi tutma eylemi göstermesi onun için erken gelen büyük bir başarı olacak ve ince motor gelişimi desteklenmiş olacaktır.

    *5 duyu organı da harekete geçirme. BLW Yöntemi sayesinde bebekler tüm duyu organlarını kullanarak yemek yemekte ve daha hızlı öğrenebilmektedir.

    *El göz koordinasyonu sağlama. Eliyle tuttuğu bir yiyeceği ağzına götürmesi onun dengeli hareketler yapmasını desteklemektedir.

    Bebeği kandırma çabasını sona erdirme. Ebeveynlerin ödül, ceza, oyun, yalan gibi hiçbir zararlı yönteme başvurmasına gerek kalmayacaktır. Yersen bunu sana veririm, yemezsen bunu izleyemezsin, yemezsen arkandan ağlar, yemezsen öcü gelir vs. gibi klasik ama bir o kadar da yanlış yöntemlere gerek kalmayacaktır.

  • Ailelerin ateş hakkında doğru bildiği yanlışlar!!!!!

    YANLIŞ: Çocuğumun bedeni sıcak, mutlaka ateşi olmalı.

    GERÇEK: Çocuklar birden fazla sebeple sıcaklayabilirler. Örneğin aktif bir şekilde oynamak, ağlamak, yataktan yeni kalkmış olmak, sıcak bir günde dışarıda olmak gibi sebeplerle tenleri ısınabilir. Tenin ısınmasına yol açan bu gibi durumlar sona erdiğinde 10-20 dakika içerisinde tenleri normal sıcaklığına döner. Bu gibi sebepler elendiğinde, tenleri sıcak olan ve hasta gibi gözüken çocukların %80’i ateşlidir. O yüzden kesinlikle sıcaklığı elle ya da dudakla hissetmeniz yeterli değildir, emin olmak için mutlaka termometreyle ateşini ölçün. Termometre tiplerine göre ateş olarak kabul edilecek dereceler şöyledir:

     Rektal, kulaktan veya alından ölçen termometreler: 38.0° C ve üstü

     Ağızdan ölçen termometreler: 37.8° C ve üstü

     Kol altından ölçen termometreler: 37.2° C ve üst

    YANLIŞ: Her ateş çocuk için kötüdür.

    GERÇEK: Ateş vücutta olan enfeksiyonla savaşmak için vücudun doğal bir savunma mekanizmasıdır. Ateş vücudun savunma mekanizmasını harekete geçirerek enfeksiyonla savaşmasına yardımcı olur. 37.8° – 40° C arasındaki normal olarak kabul edilecek ateş hasta çocuklar için iyidir. Bu, vücudun savunma mekanizmasının çalıştığı anlamına gelir.

    YANLIŞ: 40° C üzerindeki ateş tehlikelidir ve beyin hasarına neden olur.

    GERÇEK: Enfeksiyonlardan kaynaklanan ateş beyin hasarına sebep olmaz. Sadece 42° C’nin üzerindeki vücut ısısı beyin hasarı yaratabilir.

    Vücut ısısı bu sıcaklığa ancak nadiren ulaşır. Örnek: Çok sıcak bir havada pencereleri kapalı bir arabada çocuğun bırakılması gibi.

    YANLIŞ: Her türlü ateşte, ateş düşürücü ilaç verilmelidir.

    GERÇEK: Ateş çocukta rahatsızlık yaratıyorsa ilaçla tedavi edilebilir. Çoğunlukla 39° ya da 39.5° C üzerine çıkmadığı sürece rahatsızlık yaratmaz. Çocukta ateş rahatsızlık hissi vermiyorsa hatta bir süre ateşi düşülmeyi beklemek çocuğun bağışıklık sisteminin gelişmesi açısından da yararlıdır. Ancak maalesef bizde ateşe bağlı havale geçirme ihtimaline karşı bunu uygulayabilen aile yok gibi bir şey.

    YANLIŞ: İlaç verildiği zaman ateş normal seviyesine düşmelidir.

    GERÇEK: İlaç verildiği zaman ateş genellikle 1° ya da 1.5° C düşer. Ateş düşürücülerle bir saatte ancak 1 derece ateş düşer. Yani ateş 39 derece ise ancak 2 saatte 37 derece düzeylerine iner. O yüzden en hızlı ateş düşürme yöntemi her zaman ılık komplex ya da ateş düşünceye kadar uygulanacak ılık duş aldırmaktır.

    YANLIŞ: Çocuklar ateşe bağlı havale geçilebilir.

    GERÇEK: Ateşe bağlı havale 6 ay-6 yaş arasında 4 çocuktan 1’inde görülebilir. Ateş etkeni beyni etkileyen enfeksiyonlar değilse genellikle sorun çıkarmaz.

    Ailelerin ateşten çok tedirgin olmalarının bir nedeni de; beş-altı yaşa kadar ateşli havale geçirme ihtimali. “Ateş arttıkça mutlaka havale geçirecek diye bir şey yok. Özellikle genetik yatkınlığı olanlarda havale geçirme eğilimi varsa, daha ilk yükselme anında havale geçirebiliyor. Havale anında soğuk suya sokmak, soğan koklatmak, baş aşağı sarkıtmak gibi davranışları kesinlikle yanlıştır. Sakin bir şekilde yumuşak bir yere yatırıp kafası yan çevrilerek ortam havalandırılmalı ve en kısa zamanda bir sağlık kuruluşuna götürülmelidir.

    YANLIŞ: İyileşmesi için ateşini düşürmeliyim

    GERÇEK: Ateş, aslında öksürük gibi vücudun bir savunma mekanizması. Mikroplarla vücudun savaşabildiğinin bir göstergesi olan ateşi düşürmek enfeksiyonu tedavi etmiyor, sadece çocuğu rahatlatıyor. Ateşi çıkan çocuk için uygulanabilecek doğru yaklaşımlar şunlardır. Ateşi yükselen çocuk titriyor ve eli-ayağı soğuk diye üzerini örtmeyin, tam tersine soyun. Çocuğu sirke, alkol, soğuk su ile yıkamak ateşi ilk önce hızla düşürse de, sonra daha fazla yükselmesine sebep olur. O yüzden önermiyoruz. Normal banyo sıcaklığındaki ılık suda oturabilir ya da ılık bezlerle vücuduna kompres yapılabilir. Yalnız yapılan yanlışlardan biriside ılık su ve ılık kompresin süresini çok kısa tutmaktır. Gerekirse bu işlemler ateş düşünceye kadar 30 dakikaya kadar bile çıkabilir.

    Ateşe yaklaşımda 3 önemli yanlış uygulama!

    Gereksiz ilaç kullanma

    Havale endişesiyle tehlike sınırlarının çok altında gereksiz ve abartılı ilaç kullanımının en önemli yanlışlardan birisi ateş düşürücülerin önerilenden daha sık aralıklarla veya üst üste kullanımı ilaçların zararlı etkilerinin ortaya çıkmasına sebep olabiliyor. Ayrıca yanlış ilaç kullanımından biri olarak çocuklarda Aspirin kullanımı Reye sendromu denilen hayatı tehdit eden bir hastalık tablosuna neden olabiliyor. Yine çocuklarda önerilmeyen Metamizol kullanımı da tansiyon düşüklüğü, kemik iliğinin baskılanması sebebiyle bağışıklık sistemi hücrelerinin ciddi azalması gibi son derece önemli sorunlara yol açabiliyor.

    Soğuk su ya da buz uygulama:

    Yapılan yanlış uygulamalardan bir de, ılık ıslak uygulama yerine, aşırı soğuk su hatta bazen buzlu su ile ateşin düşürülmeye çalışılması oluyor. Bu durum, hipotermi denilen ve çocuğun hayatını tehdit edebilecek ateşin aşırı düşmesiyle sonuçlanabiliyor. Ayrıca ilk anda düşen ateş daha sonra rebaund etkisiyle tekrar yükselebiliyor. Soğuk su/buz uygulamasının sıcak çarpması veya malign hipertermi denilen ve ateşin 40’ın üzerine çıktığı istisnai durumlar dışında kullanımı gereksiz ve zararlı bulunuyor.

    Antibiyotiğe başlama:

    Ailelerin sıklıkla ateşi bakteri enfeksiyonuyla ilişkilendirerek bir an önce antibiyotik başlamak istediklerini söyleyen Dr. Füsun Çelikkol “Oysa ki çocuklarda ateşin en sık sebeplerinden biri virüslerdir ve antibiyotik kullanımına gerek yoktur” . Bu nedenle doktor muayenesi olmadan antibiyotik başlanmaması ve doktora antibiyotik uygulaması veya yazması için baskı uygulanmaması önem taşıyor.

    Peki hangi durumlarda acil müdahalede bulunmak gerekiyor. Birde onlara göz atalım.

    Acil müdahale gerektiren durumlar

     0-3 ay arası bebekler. Bu dönemde ateşli küçük çocukların yüzde

    70’inde bakteri enfeksiyonu sorumlu olurken, yüzde 10-15’inde ağır bakteri hastalığı saptanıyor. Özellikle yeni doğan dönemi denilen 0- 28 günlük bebeklerde ateş hastaneye yatırılarak izlem ve tedavi gerektiriyor.

     Çocuk daha önce ateşli ya da ateşsiz nöbet veya havale geçirmişse,

     Kronik akciğer hastalığı varsa,

     Doğumsal kalp hastalıkları bulunuyorsa,

     Diyabet gibi metabolik hastalıkları tanısı almışsa,

     Yoğun sıvı kaybı ve şok tablosu varsa,

     Çocuk enerjisiz ve düşkün görünüyorsa,

     Ateş vücutta döküntüyle seyrediyorsa,

     Ateş 40 derecenin üstündeyse

  • Aşı karşıtları lütfen tekrar tekrar düşünün

    Son zamanlarda ailelerin bana en çok sorduğu sorulardan biri de çocuklarımıza aşı yaptıralım mı? Aşı yaptırma konusunda şüphelerim var? Birçok internet sitesinde aşının otizme neden olduğu, alerjiye yol açtığı, bebeklerin bağışıklık sisteminin zayıf olduğu ve bu kadar çok kimyasal maddenin enjekte edilmesine vücutlarının hazır olmadığına dair yazılar okuduklarını ve kafalarının aşı konusunda çok karışık olduğunu söylemektedir. Maalesef son yıllarda tüm dünyada ve kısa bir süredir Türkiye’de aşı karşıtlığı çok hızlı bir şekilde artıyor. Öyle ki bu yıl Türkiye’de çocuğuna aşı yaptırmayan aile sayısı yirmi üç bine ulaştı. Bu çok ciddi bir halk sağlığı problemi oluşturmaktadır.

    Peki, nereden çıkıyor bu aşı karşıtlığı? İlk kez 1997 yılında bir İngiliz Doktor, KKK(kızamık- kabakulak- kızamıkçık ) aşısının otizm yaptığını iddia etti. Ama yapılan çalışmalar bunu ispat edemedi. Bahsettiğimiz doktor meslekten men edildi. Ancak insanlar bu kirli bilgi neticesinde aşılardan korkmaya başladı. Çünkü ailelerin en zayıf, en hassas noktaları tabi ki çocukları. Hepimiz çocuklarımızın geleceği için çalışıp çabalıyoruz. Maalesef ailelerin bu zayıf noktalarından nemalanmak isteyen bazı güçler teknolojinin tüm nimetlerini kullanarak aileleri etkilemek için her türlü ispatı olmayan savlarını yaymaya çalışıyorlar. Bunların ne gibi çıkarları olabilir diye düşünüyorsunuzdur. Bu insanlar sosyal medyada, televizyonda bu iddiaları nedeniyle kendilerini daha çok gösterme imkânı buluyorlar. Böylece hem ekonomik hem de statü açısından gelişme sağlıyorlar.

    Size en basitinden bir örnek vermek istiyorum. Bir- iki hafta önce yine bir hastam çocuğuma aşı yaptırmak için gerekli bağışıklık sistemine sahip mi diye test yaptırmak istediğini söyledi. Buna neden gerek duyduklarını sorduğumda internetten Türkiye’deki en büyük aşı karşıtlarından birisi ile online iletişime geçtiklerini, çocuklarına kendisine gidip bu testti yaptırmasını ve buna göre aşı yaptırıp, yaptırmamalarına karar vermeleri gerektiğini söylemiş. Testin fiyatı yaklaşık 2500 TL civarındaymış. Ben hayatımdaki şoklardan birisini yaşadım. Çünkü çocuklara böyle bir test yaptırılmasına gerek yok. Bu tamamen ailelerin hassas noktalarına dokunup bundan ekonomik pay çıkarmak dışında bir eylem değil.

    Yıllardır ölümcül olarak bilinen çiçek, çocuk felci, difteri, tetanos gibi hastalıkların artık görülmeme sebebi tamamen yıllardır yapılan ulusal aşı programlarındandır. 25 yıllık

    meslek hayatımda kitaplarda okuduğumuz bu hastalıklarla karşılaşmadım. Aşı karşıtlığı yüzünden de karşılaşmak istemem doğrusu. Ama bu aşı karşıtlığı nedeniyle tüm dünyada neredeyse ekarte edilmek üzere olan kızamık salgınları tekrar görülmeye başladı. Bu korkunç bir durum. İnsanlar bunun henüz farkında değil. Bazılarınızın ne var ki bunda? Çocuklar kızamık geçirince ne olabilir ki diye düşündüğünü, söylendiğini duyabiliyorum. Evet haklılar. Biz çocukların kızamık geçirmesinden çok korkmuyoruz ki. Biz çocukları kızamık geçirmesinler diye aşılamıyoruz ki. Ama unutulan bir şey var. Kızamık hastalığı ölümcül kalp zarı iltihaplanması yapabiliyor. Yine beyin zarında yıllarca sessiz kalıp sonradan “subakut sklerozan panensefalit “dediğimiz, hızlı ilerleyen, geri dönüşümü olmayan bir anlamda beyin felcine sebep olabilen bir hastalığa yol açabiliyor. Yürüyen, konuşan çocuk yavaş yavaş tüm bu fonksiyonlarını kaybedip tabir yerindeyse bebeklik dönemine dönen bir hastalığa sebep olabiliyor. İşte bizim birçok aşıyı yapmamızdaki ana nedenlerden biri de hastalıkların bu öldürücü komplikasyonlarından korumaktır. Asistanlık yıllarında nöroloji polikliniğini yaparken 9 yaşlarında bir kız bir çocuğunu getirdiler. Çocuk normal sağlıklı okuluna giden bir bireymiş. Ama sonradan yavaş yavaş yürüyememeye, oturamamaya, en basit ihtiyaçlarını kendi kendine karşılayamaya başlamış. Yapılan ayrıntılı testlerden sonra sebebin yıllar önce geçirilen kızamık hastalığı olduğu saptanmıştı ve bir tedavisi yoktu. Aile o dönemlerde aşıların kısırlaştırmak için yapılan bir silah olduğunu düşündüğü için aşı yaptırmamıştı. Halen ailenin gözlerindeki çaresizliği, yaşadıkları pişmanlığı gün gibi hatırlıyorum.

    Aşılar, Otizme Neden Olmaz.

    Otizmin tam nedeni belli değildir. Hatta anne karnında bile otizmin geliştiğini gösteren bulgular mevcuttur. Otizm kaynağının aşılar olduğu iddiası yalandır. 2013 yılında Amerikan Hastalık Kontrol Ve Koruma Kurumunun yayınladığı rapora göre otizm ve aşı arasındaki ilişkiyi inceleyen 20 farklı çalışma yapıldı. Hepsi de arada bir bağ olmadığı sonucuna vardı.

    Bebeklerin bağışıklık sistemlerinin birden fazla aşıyı kaldıramayacağı, bunun çocuklar üstünde ciddi zararları olduğu iddiası komik bir yalandır. Bebeklerin bağışıklık sistemi zannedildiğinden güçlüdür. Yapılan çalışmalar bebeklerin rahatlıkla 10 bin aşıya bile dayanabileceğini göstermektedir.

    Aşılarda mevcut olan alüminyum ya da cıva gibi maddelerin çocuklarımıza zararlı olduğu yine yalandır. Bütün aşılarını yaptıran bir bebeğin aldığı alüminyum miktarı, bir adet levrek yerken alınan alüminyumdan azdır.

    Bu yüzden çocuklarda sakatlık yapan ve ölümcül olan birçok bulaşıcı hastalıktan korunmanın yolu, çocukluk döneminde ulusal olarak Türkiye’ de önerilen sağlık bakanlığı’ nın ulusal aşılama programına kayıtsız ve şartsız uymaktan geçmektedir. Sağlıklı bir toplum için, geleceğimiz olan çocuklarımızın çocukluk çağında yapılması gereken aşıların tam ve eksiksiz uygulanması oldukça önemlidir.

    Dünyaya gözlerini yeni açmış minik yavrularımızın ebeveyn olarak bizlerin sorumluluğunda olduğunu hiçbir zaman unutmayalım. Çocuklarımızın sağlığını tehdit eden bir bulaşıcı hastalık ile mücadele etmek zorunda kaldığında bunun vicdani yükünün ne kadar ağır olabileceği de düşünülmelidir. Aşı reddi hem bireysel hem de toplumsal olarak sağlıksız nesillerin yetişmesine neden olacağını unutmamalıyız.

    Aşı karşıtlığı kızamık vakalarının 4 kat artmasına sebep oluyor.

    Bir damla ağızdan verilen polio (çocuk felci) aşısı komplikasyonları önlemektedir.

  • Çocuklarda hpv enfeksiyonu

    ÇOCUKLARDA ( İnsan papilloma virüs enfeksiyonu)

    İnsan papilloma virüs (HPV) enfeksiyonu yaygın olup, bu konudaki bilgilerin sınırlı olması çoğu kez bu enfeksiyonu geçiren vakaların gözden kaçmasına neden olmaktadır.

    Virüs tek bir formda olmayıp, 100 den fazla tip’i mevcuttur. Virüsün faklı tiplerinin olması ise farklı klinik tablolarla karşımıza çıkmasına neden olmaktadır. Siğil oluşturan tiplerinin yanı sıra kanser oluşturan tipleri de mevcuttur.

    Kanser ve enfeksiyon ajanları ilişkisi değerlendirildiğinde, tüm kanserlerin %5 HPV tarafından oluşturulmaktadır. Bu denli önemli olan bu virüsle karşılaşma anne karnında iken olabilmektedir.

    HPV pozitif anne bebeğini ; anne karnında iken, doğum kanalından geçerken veya doğum sonrası enfekte edebilir. Hastalık sadece cinsel yolla geçmez , yakın temasta da enfeksiyon geçebilir. Çoğu kez enfeksiyonun bu şekilde geçiş yolu gözden kaçmakta ve HPV enfeksiyonu sadece cinsel yolla bulaşan bir enfeksiyon olarak tanımlanmaktadır.

    HPV pozitif bireyle karşılaştırıldığında enfeksiyon :

    Deriden

    Solunum yollarından

    Ağız , burun

    Konjuctivadan geçebilir

    En çok bilinen geçiş yolu ise cinsel temasla bulaşımdır.

    (Çocuklarda cinsel istismar sonucu geçiş önemlidir.)

    Virüsün yapısındaki farklılık değişik klinik tablolara yol açmaktadır.

    HPV çocuklarda en sık siğil tablosuna yol açar. Siğiller vücutta her bölgede görülebildiği gibi en sık genital bölgede görülür. Virüs aldıktan 2 – 3 yıl sonra siğil oluşumları görülür.

    Virüs siğil şeklinde vücutta kalabilir veya bir süre sonra vücuttan atılır.

    Virüsün vücuttan atılma süresi genellikle 10 -12 yıldır. Bazı şahıslarda ise virüs vücutta kalır ve bağışıklık sisteminin baskılandığı durumlarda aktive olur. Virüsün vücuda girmesinden uzunca bir süre sonra kanser oluşturma riski mevcuttur.

    Çocukluk döneminde virüsün vücuda girmesi ile kanser oluşması arasındaki süre 10-15 yıldır.

    HPV virüsünün neden olduğu başlıca kanserler:

    Serviks ( rahim ağzı )

    Vajina, Vulva

    Penis

    Anal bölge

    Ağız

    Arka yutak borusu

    Solunum yolu ve akciğer ( Papillom) kanserlerdir.

    Son derece karmaşık olan ‘HPV enfeksiyonu ve çocuklar’ konusu incelendiğinde yanıtlanması gereken bir çok soru mevcuttur.

    HPV pozitif aile bireylerinin çocuğu enfekte etme olasılığı ne kadardır?

    Virüs alındıktan sonra klinik bulguların ortaya çıkmasına kadar geçen süre ( kuluçka süresi) ne kadardır? Virüsün değişik tiplerinde kuluçka süresi değişmekte midir?

    Bu çocukların takibi ve tedavisi nasıl olmalıdır?

    Bu sorular ve benzer sorular yanıtlanmamaktadır.

    HPV ‘ nin 100 den fazla antijenik yapısının olması, enfeksiyonun bulaşma yollarındaki belirsizlik , kuluçka döneminin bilinmemesi konunun önemini artırmaktadır.

    Sonuç olarak ;

    HPV enfeksiyonu sadece cinsel yolla bulaşan bir hastalık değildir.

    HPV enfeksiyonu yaygındır.

    Bebekler HPV enfeksiyonunu

    Doğumda

    Doğum sonrası alabilirler.

    14 – 19 yaş gurubundaki kızlarda

    HPV pozitifliği %24.5

    20- 24 yaş gurubundaki kızlarda

    HPV pozitifliği % 44.8 dir.

    HPV vücudun çeşitli bölgelerinde kolaylıkla yerleşim gösterebilirler.

    Deri

    El, Ayak

    Genital bölge olduğu gibi

    Papillomlar boğaz

    Solunum yolları

    Akciğerlerde çoğalabilirler.

    HPV sadece servikal kanser değil

    Penis

    Vajina

    Anal bölge

    Akciğer

    Yutak borusu kanserine yol açabilir.

    Oldukça karışık olan HPV enfeksiyonunda aşıların uygulamaya girmesi sevindiricidir.

    Aşılar kız ve erkek çocuklara uygulanmaktadır.

    Aşıların koruyucu etkisi yüksektir.

    Bilgi eksikliği sonucu aşının ‘ rahim ağzı kanser aşısı’ olarak tanımlanması üzücüdür.

  • Metilasyon nedir?

    Metilasyon, vücudumuzda bir molekülden diğer moleküle tek karbon ve üç hidrojen atomundan oluşan metil grubunun eklenmesi demektir. Metil grubun molekülden alınmasına ise demetilasyon denir. Metilasyon ve demetilasyon işlemleri canlı organizmalarda sürekli gerçekleşir. Bu işlemler vücudumuzda stres cevabından tutun da aldığımız besinlerden nasıl enerji yaptığımıza, krebs siklusu döngüsüne yani enerji üretimine ve bu enerjinin vücut tarafından kullanımına, beyin işlevleri sırasında gerçekleşen biyokimyasal süreçler ve detoksifikasyona kadar gün içinde trilyonlarca defa tekrarlayan bir hücreler arası bilgi akış sistemidir.

    Metil grupları aşağıdaki işlemleri kontrol eder:

    Vücudun temel antioksidanı olan glutatyon üretimi

    Kimyasal ve ağır metallerin detoksifikasyonu

    Inflamasyon ve nöroinflamasyon oluşumundan korunma

    Geçirgen bağırsak ve geçirgen beyin oluşumundan korunma

    Stres cevabı (savaş ya da kaç)

    İnflamasyon cevabı

    DNA’nın genetik ekspresyonu ve tamiri

    Nörotransmitter üretimi ve beyin biyokimyasal süreçlerin dengesi ve duygu düzenimiz

    ATP ve enerji üretimi ve vücut tarafınca kullanımı

    Serbest radikallerle hasara uğrayan hücrelerin onarımı

    İmmün cevap kontrolü ve regülasyonu

    Amonyak oluşumunun denge altında tutulması

    Metil gruplarında oluşan kısıtlılıklarda veya metilasyon döngüsünün işlevinin aksaması durumunda yukarıda bahsedilen süreçlerin hepsi olumsuz yönde etkilenir ve hastalık süreci başlar. Çalışmalar metilasyon bozuklukları ve otizm, dikkat eksikliği hiperaktivite, otoimmün hastalıklar, endometriozis, tekrarlayan düşükler, inme, anksiyete, beyin sisi, karaciğer yağlanması, hipertansiyon, ateroskleroz, homosistein yükselmesi ya da düşmesi, doğumsal anomaliler, erken yaşta kalp hastalığı, spina bifida, kalp krizi, derin ven trombozu, pulmoner emboli, preeklampsi, plasenta abrusyonu, depresyon, alkolizm, alzheimer, trombus oluşumları, migren, fibromyalji, kronik yorgunluk sendromu, nitrik oksit veya metotreksata ilaç hipersensitivitesi olanlar, inflamatuvar bağırsak sendromu, inflamatuvar bağırsak hastalığı ve servikal displazi arasında ilişki olduğunu göstermiştir.

    Her bireyde DNA’daki SNP’ler (single nükleotid polimorfizm) dolayısıyla metilasyon döngüsü farklı aşamalarda aksamaya uğrar. Metilasyon döngüsünün ideal şekilde çalışmasını sağlamak için bu döngünün hangi aşamalarda aksadığı kişi bazında belirlenip kaçınması gereken besin ve suplemanlar yanında kullanmasının fayda sağlayacağı besin ve suplemanlar da belirlenebilir. Bu süreç kişinin SNP (‘single nucleotide polymorphysm’) yani metilasyon sürecini etkileyen DNA dizilimi sonuçlarına bağlıdır ve tümüyle kişiye özgüdür. Fonskiyonel ve bütünsel tıbbın vazgeçilmez bir noktası olmak yanında kişiye özgü tedavi izlemi oluşturulması yönünden bireysel tıbbın en doğru uygulanma yöntemlerini kişiye sağlar. Hastalıkların tedavi edilmesi süreci yanında hastalıklardan korunma ve sağlıklı yaşamın temelini oluşturur ve geleceğin tıbbı olan ‘’nutrigenomics’’in temelidir.

  • Mide bağırsak sistemi şikayetleri

    Otizmde yaşanan mide bağırsak sistemi problemleri kabızlık, ishal, kötü kokulu kaka, kakada öğütülmemiş gıda görülmesi, gaz şikayetleri, karın ağrısı ve reflüdür. Otistik çocukların bir kısmı konuşamadığı için karın ağrısı ve reflü şikayetlerini anlatmakta da zorlanırlar. Bu şikayetlerin yoğunluğu ile otizm şiddet ölçek skorları arasında doğru orantı olduğu görülmüştür. Mide bağırsak sistemi problemleri sık yaşayan otizmli çocuklarda besin alerjisi ve uyku problemleri de daha sık görülmektedir. Otizmde yaşanılan gastrointestinal problemler bağırsak florasının bozuk olmasına ve bağırsağın ritmik çalışma düzeninin bozulmasına bağlıdır.

    Otizmli çocuklarımızda bu şikayetlerin hepsi diğer çocuklara göre daha yüksek ölçüde görülür. Ancak diğer çocuklara göre en çok farklılık gösteren kabızlıktır. Kabızlık otizmde acil servise en sık başvuru nedenlerinden de biridir. Kabızlığı uzun süren ve tedavi edilemeyen çocuklarda kaka kaçırma durumu görülür.

    Kabız olan bir çocukta detoksifikasyon yani toksinlerin atılma süreci uzar ve zorlaşır, kabızlık ve ishal durumlarında vitamin ve mineral emilimi yetersiz olur. Vitamin ve mineral emilimini yeterli düzeye taşımak, geçirgen bağırsağı tedavi etmek otizmde tedavinin en önemli adımalrından biridir.

    Tıbbi olarak tedavi edilebilecek bir durum tedavi edilemezse problem davranış gelişebilir. Çocuklar kakaları ile oynayıp evin farklı yerlerine kakalarını yapabilirler.

    Otizmde bağırsak peristaltizmin düzeltilmesi, bağırsak florasının düzeltilmesi yaşanılan mide bağırsak şikayetlerini azalttığı gibi otizmde yaşanılan nöropsikiyatrik şikayetlerin de azalmasını sağlamaktadır.

  • Otizm tanımı

    Otizm, son bilgilere göre her 42 erkek çocuktan birini etkileyen, ve sıklığı her geçen gün artan bir durumdur. Otizmden etkilenen çocuklar sosyal hayata adapte olmakta zorluklar yaşarlar. Temple Grandin’in deyişiyle esas sorun bu çocukların “otistik olmayan bir dünyada yaşamak zorunda olmaları”dır. Bu zorluklar ve çocuklarının gelecekte kendine yeterli bir hayat sürememe olasılığı, aileler açısından büyük bir endişe kaynağıdır. Bununla birlikte otizmin patofizyolojisinin ne derece karmaşık olduğunun algılanamaması, çoğu zaman, çocuğun gelişimi açısından son derece kritik ve sınırlı zamanın, çocuğun bireysel biyokimyasal ihtiyaçlarına cevap vermeyecek ve her çocuk için aynı şekilde düzenlenen tedavi arayışları ile boşa harcanmasına neden olur. Çok yerinde bir söyleyişle “otistik çocuk sayısı kadar farklı otizm vardır”. Altta yatan nedenlerin her çocukta farklılık gösterebilmesi ve birbirini tetikleyen farklı etkenler ve yolaklara bağlı bir seyrinin olması nedeniyle, hem özel eğitim, hem tıbbi tedavi yaklaşımı çocuğa özel olarak düzenlenmelidir. Bir çocukta büyük yarar sağlayan bir yaklaşım, başka bir çocukta otizm bulgularının şiddetlenmesine, hatta bazen geri dönüşsüz sorunların ortaya çıkmasına neden olabilir. Otizmde görülen nöropsikiyatrik belirtiler buzdağının görünen tarafı olup, buzdağının görünmeyen tarafında hem bağırsak hem beyinde devam eden bir inflamasyon ve birbiri ile bağlantılı bozulmuş biyokimyasal yolaklar mevcuttur. Her çocuk ayrı bir bireydir ve özellikle otizm söz konusu olduğunda genetik, metabolik ve biyokimyasal süreçler hepsinde ortak olan genel prensiplerden etkilenebildiği gibi bireysel farklılıklar da gösterir. Otizmdeki biyomedikal tedavi başarısı bu bireysel tıbbi farklılıklara ve ihtiyaçlara odaklanılabildiği ölçüde artar.

  • Alerjik rinit nedir

    Rinit alerjik yürüyüşün bir parçası olarak karşımıza çıkabilen ve çocuk ve yetişkinlerde okul ve iş başarısını oldukça düşürebilen bir hastalıktır. Rinitte başvuru şikayetleri tekrarlayan burun akıntısı ya da burun tıkanıklığı, burunda dolgunluk hissi, sık burun çekme, burun kaşıntısı, tekrarlayan hapşırık, aksırık, geniz akıntısı, gözlerde, boğaz, damak ve kulaklarda kaşıntı, gözlerde sulanmadır. Bu şikayetler nedeniyle hastanın uyku kalitesi, okul ve iş başarısı oldukça düşebilir.

    Bu şikayetler yılın belli dönemlerinde olabildiği gibi tüm yıl boyunca da tekrarlayabilir. Deri testi pozitiflikleri rinitte şikayet oluşum zamanları ile ilgili bize bilgi verir. Rinit bulgularına ev tozu ve ev akarı, ağaç, ot, çimen polenleri, mantar sporları, hayvan tüy ve kepekleri, gıdalar neden olabilir. Bazı mesleki maruziyetlerde de rinit bulguları görülür. Kapalı ve açık ortam çevre kirliliklerinde de rinit görülebilir. Tütün, spreyler, yeni binaya taşınmış olma kapalı, kimyasallar ve endüstriyel kirlilik açık çevre kirliliklerine örnek oluşturur.

    Rinit alerjik rinit, lokal alerjik rinit, nonalerjik rinit, enfektif rinit olarak sınıflandırılabilir. Benzer şikayetlere sebep olabilse de bu alt başlıklarda fizik muayene bulguları ve deri testi sonuçları farklıdır. Tüm rinit nedenlerinde burun mukozasında inflamasyon görülür.

    Kendisinde veya ailesinde alerji öyküsü olan çocuklarda rinit daha sık görülür. Alerjik yürüyüş, besin alerjisi atopik dermatit, astım şeklinde ilerler. Rinit alerjik yürüyüşün en son görülen basamağını oluşturur.

    Atopik Yürüyüş

    Çocuklarda yoğun burun akıntısı ya da tıkanıklığı, tekrarlayan hapşırıklar, geniz akıntısı, gözlerde sulanma, kaşıntı, kızarıklık gibi şikayetlerle gelen rinit doğru ve yeterli şekilde tedavi edilmezse komplikasyonlar gelişebilir. Aileler çocuklarında enfeksiyonun çok çabuk akciğerlere indiğini, tekrarlayan grip bulguları yaşadıklarını ifade ederler ve çocuklarında bir bağışıklık sistemi problem olmasından endişe duyarlar. Bu çocuklarda sık tekrarlayan üst solunum yolu enfeksiyonları (grip, tonsillit yani bademcik enfeksiyonu, farenjit, sinüzit) görülebilir.

    Rinit doğru şekilde tedavi edilmez ve kronikleşirse adenoid hipertrofi yani geniz eti büyümesine yol açar. Geniz eti büyüyen hastalarda horlama, ağzın açık durması şikayetleri olur. Geniz eti büyümesi ile birlikte östaki tüpü daralır ve hava pasajı azalır. Hastalarda tekrarlayan otit yani kulak enfeksiyonları olur, ki bu durum da iletim tipi işitme kaybına yol açabilir. Kronik ağız solunumu, horlama sonucu adenoid yüz gelişebilir. Dişlerde bozukluklar yani malokluzyon görülebilir. Hastalarda uyku bozuklukları, uyku kalitesinde düşme, uyku apnesi gelişebilir.

    Rinitli hastaların astım, astımlı hastalarda rinit görülme sıklığı artmıştır. Rinit iyi tedavi edilmezse astım bulgularını kontrol altına almak zorlaşabilir ve astım atak sıklığı artar. Bu hastalarda tekrarlayan hışıltı, kuru öksürük ve gece öksürükleri, nefes darlığı şikayetleri olur.

    Hastanın alerjik, nonalerjik, lokal alerjik ya da enfektif rinit gruplarından hangisinde olduğuna alerji uzmanı tarafınca karar verilir ve uygun tedavi düzenlenmesi ile şikayet ve bulgularda belirgin düzelme olur. Rinit tedavisinde çevresel uyaranlardan korunma yanında hastanın şikayet, fizik muayene ve test sonuçlarına göre bireysel tedavi ve immunoterapi yani aşı tedavisi planlanabilmektedir.