Kategori: Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları

  • Kalpte üfürüm ve doğuştan kalp hastalıkları

    Üfürüm Nedir?
    Kalp ve damarlardaki kan akışının yol açtığı, hekimin muayene sırasında kalbi dinlerken duyduğu “üfleme” şeklindeki seslerdir. Doğuştan ve sonradan gelişen kalp hastalıklarının hemen hemen tümünde kan akımının bozulması nedeniyle üfürüm duyulur. Bununla birlikte çocuklarda en sık karşılaşılan üfürümler kan akımında bir bozukluk olmadan duyulan üfürümlerdir. Bu üfürümlere “masum üfürüm”, “normal üfürüm” gibi isimler verilir. “Masum üfürüm” kalpte bir hastalık olmadığını en iyi ifade eden terim olduğu için sıklıkla kullanılır. Deneyimli bir hekim çoğu zaman duyduğu üfürümün masum olup olmadığını ayırt edebilir. Üfürüm masum ise ileri bir tetkik yapılmasına gerek yoktur. Hekim üfürümün niteliği konusunda emin olamadıysa hastayı bir Çocuk Kalp Hastalıkları Uzmanına yönlendirmelidir. Bazı durumlarda üfürümün masum olup olmadığını muayene ile ayırmak güç olabilir, bu durumlarda uygulanacak ekokardiyografi tanıyı kesinleştirmedeki en emin yöntemdir.

    Doğuştan Kalp Hastalıkları
    Çocuklarda en sık rastlanan kalp hastalığı grubunu oluşturan “doğuştan kalp hastalıkları”, hamileliğin erken dönemlerinde ortaya çıkan, bebek doğduğu andan itibaren kalbinde bulunan yapısal hastalıklardır. Her doğan 1000 bebekten yaklaşık olarak sekizinde doğuştan kalp hastalığı görülür. Anne, baba veya yakın akrabalarda doğuştan kalp hastalığı varsa doğacak bebekte risk daha yüksektir. Çok çeşitleri olmakla birlikte büyük kısmını kalp odacıklarını ayıran duvarlardaki delikler, kalp kapaklarındaki ve damarlardaki darlıklar oluşturur. Bazı durumlarda ise kalpteki bir odacığın, kapağın, damarın hiç gelişmemiş olması gibi daha ağır hastalıklar söz konusudur. Delikler büyüklükleri, sayıları ve yerleşim yerine göre; darlıklar yerleşim yerine ve hafif-orta-ağır darlık olmalarına göre birbirlerinden çok farklılık gösterirler.
    Ventriküler septal defekt (VSD), atrial septal defekt (ASD) ve duktus arteriozus açıklığı (PDA) bunlardan bazılarıdır. ASD kulakçıklar arasında, VSD ise karıncıklar arasında yer alan deliklerdir. PDA aort ile pulmoner arter (akciğer damarı) arasındaki açıklıktır. PDA kateter yöntemi ile veya cerrahi olarak kapatılabilir. Küçük deliklerin klinik olarak izlemi, geniş deliklerin ise kapatılması gerekir. Bunlardan uygun olanları ameliyata gerek kalmadan kateter yöntemi ile diğerleri ise cerrahi olarak kapatılır

    Doğuştan Kalp Hastalıkları Neden Oluşur?
    Doğuştan kalp hastalıkları hamileliğin çok erken dönemlerinde, organların henüz oluşmaya başladığı haftalarda oluşur. Büyük kısmında neden bilinmemektedir. Bir kısmının kalıtsal olduğu bilinmekle birlikte çok az hastalıkta genlerle ilişki gösterilmiştir. Bazı genetik hastalıklarda (Down sendromu, Turner sendromu gibi) doğuştan kalp hastalığı görülme riski yüksektir. Annenin hamileliğin ilk üç ayında bebeğe zarar verebilecek ilaçlar kullanması, kızamıkçık gibi bir enfeksiyon geçirmesi, radyasyona maruz kalması doğuştan kalp hastalıklarına neden olabilir. Çoğu zaman aile öyküsü araştırıldığında doğuştan kalp hastalığına yol açabilecek bir neden bulunamaz. Bu nedenle doğuştan kalp hastalıklarının kalıtsal nedenler ve çevresel faktörlerin etkisiyle ortaya çıktığı genel olarak kabul edilir. Anne karnındaki bebekte kalp hastalığı olup olmadığı gebeliğin 18. haftasından itibaren “fetal ekokardiyografi” dediğimiz yöntemle araştırılabilir.

    Doğuştan Kalp Hastalıklarının Belirtileri Nelerdir?
    Doğuştan kalp hastalıklarının bir kısmında hiçbir belirti olmaz veya belirtiler çok hafiftir, ağır kalp hastalıkları ise ilk birkaç ay içinde, hatta ilk birkaç günde belirti verirler. Bebeklerde morarma, beslenme güçlüğü, emerken yorulma, hızlı soluk alıp verme, nefes darlığı, kilo alamama veya sık akciğer enfeksiyonu (zatürre, bronşit) geçirme gibi sorunlar bulunabilir. Daha büyük çocuklarda çabuk yorulma, çarpıntı, göğüs ağrısı ve bayılma görülebilir. Hafif hastalıklarda ise hastada hiçbir belirti yoktur, diğer nedenlerden dolayı doktora başvurulduğunda üfürüm duyularak tanı alırlar.

    Doğuştan Kalp Hastalıklı Çocukların İzlemi
    Doğuştan kalp hastalıklarının çok çeşitli oldukları ve hastalığa yönelik özel izlem gerektirebileceği unutulmamalıdır. Kalbin enfeksiyondan (infektif endokardit) korunması için bazı özel durumlarda çocuğun antibiyotik kullanması gerekir.
    Doğuştan kalp hastalıklı çocuklara tüm çocuklarda olduğu gibi yaşına uygun aşıların yapılması gerekir. Buna ek olarak, grip aşısı ve RSV aşısı gibi bazı aşılar da yapılabilir. Çocukların beslenmesi genellikle sağlıklı çocuklarda olduğu gibidir ve genel beslenme kurallarını içerir. Bazı özel durumlarda diyet gerekebilir. Çocuklar genellikle normal eğitimlerine devam ederler. Bazı hastalarda aktivite kısıtlaması gerekebilir.

    Kalp hastalıklı çocukların iyi durumda olduğunun belirlenmesi için düzenli olarak çocuk kardiyolojisi uzmanı tarafından izlenmesi gerekir. Genel olarak, ilk tanı aldığı dönemde ve ameliyat sonrası daha sık, izleyen yıllarda daha seyrek aralıklarla kontrolleri istenir. Çocuğa hastalığına bağlı olarak, izlemi sırasında göğüs filmi, elektrokardiyogram (EKG), ekokardiyografi (EKO) tetkikleri yapılabilir. Ayrıca tanıya yardımcı olması, hastanın ameliyat öncesi değerlendirilmesi veya uygun bulunan hastalarda ameliyata gerek kalmadan kateter yöntemi ile tedavinin sağlanması (deliklerin cihaz ile kapatılması, darlıkların balonla açılması gibi) amacıyla kalp kateterizasyonu/anjiyografi işlemleri yapılabilir.

  • Çocuğun fiziksel ve zihinsel gelişiminde anne sütünün etkisi

    Doğadaki her memeli yavrusu için en doğal ve ideal besin kendi annesinin sütüdür. Anne sütü bebek beslenmesinde; büyüme ve gelişme için gerekli tüm sıvı, enerji ve besin öğelerini içinde bulunduran, sindirimi kolay, biyoyararlınımı yüksek, kolay ulaşılabilen doğal bir besindir. Günümüzde birçok uluslar arası organizasyon (Dünya Sağlık Örgütü, UNICEF) ve bilimsel topluluklar tarafından anne sütü bebek için altın standart, en iyi besin kaynağı olduğu kabul edilmiştir. Başta beslenme olmak üzere anne sütünün bebek için sağlık, hastalıklara karşı bağışıklık, gelişimsel, psikolojik, sosyal ve ekonomik pek çok yararı olduğu anlaşılmıştır. Bebek ilk altı ay tıbbi bir gerekçe olmadıkça su dahi verilmeden anne sütü ile beslenmelidir. Altı aydan sonra uygun ek besinlerin verilmesi ile birlikte en az 2 yaşına kadar anne sütüne devam edilmelidir.

    Anne sütü ile beslenme bebeklerin fiziksel gelişimini olumlu önde etkilemektedir. Bebeklik ve erken sebeplerindendir. Özellikle ilk 4-6 aylık dönemde yalnız anne sütü ile emzirme ve süt çocukluğunun ikinci döneminde anne sütü ile beslenmeye devam etme çocukluk çağında ve erişkin dönemde obezite gelişiminden korur. Anne sütü içindeki proteinler, bebeğin büyümesi açısından yeri doldurulamaz bir yere sahip olan esansiyel aminoasitleri sağlar. Daha ilginç olanı, protein konsantrasyonunun ilk ağız sütünden olgun süte büyük bir değişim göstermesidir. Anne sütü oldukça dinamiktir. Üretildiği zamana, salgılanma evresine, meme bölgesine, emzirmenin başında ve sonunda hatta çocuğun gün içindeki ihtiyacına göre değişim gösterir. Bazı çalışmalarda tam kanıtlanamasa bile cinsiyete göre yağ içeriğinin farklı olduğu bulunmuştur.

    Proteinler vücudun ana yapı taşlarıdır. Tüm canlı hücrelerde bulunur ve yaşamsal öneme sahiptir. Sağlıklı büyüme ve gelişme için şarttırlar. Bebeğin ilk yaşı hızlı büyüme ve gelişme için açısından kritik bir zamandır. Bu hızlı büyümenin yüksek protein sentezi ile desteklenmesi gerekir. Anne sütünde protein miktarı formül mamalara göre azdır. Ancak biyoyararlanımı yüksek olduğu için ideal düzeydedir. Anne sütüne uyarlanmaya çalışılan bebek mamalarında ise protein miktarı yüksektir. Bu yüzden mama ile beslenen bebekler hızlı kilo alırlar ve ileride obez olma riski ile karşılaşırlar. Eskiden bebeklikte kilo alımı iyi beslenmenin ve gelişmenin bir göstergesi kabul edilirken şimdi birçok hastalığın kaynağı kabul edilen obeziteye sebep olmaktadır.

    Bebeğin beslenme ihtiyaçları esas olarak çok özel ve tek besin kaynağı olan anne sütü ile karşılanır. Anne sütünün bileşimi bebeklik dönemindeki total protein ve esansiyel aminoasit ihtiyaçları için altın standarttır. Anne sütünde bulunan total protein içeriği ve her bir proteinin konsantrasyonu ilk yıl içinde bebeğin ihtiyaçları doğrultusunda değişikliğe uğrar.

    Formül sütler (mamalar) anne sütü alamayan bebekler için geliştirilmektedir. Bu mamalar hem bileşim olarak hem de yeterli büyüme ve gelişme, bağışıklık sisteminin olgunlaşması ve metabolik sistemin düzenli çalışması gibi fonksiyonel sonuçlar açısından anne sütüne benzer olması önemlidir. Bu yüzden son çalışmalar ile mamalardaki protein miktarı azaltılmakta daha fonksiyonel aminoasitler ile zenginleştirilmektedir. Yapılan birçok gözlemsel çalışmaların sonuçlarına göre anne sütü ile beslenen bebeklerdeki nörolojik gelişim formül sütle beslenenlere göre daha iyi olduğunu göstermektedir.

    Çocuklarda beyin gelişimi anne karnına düştükten sonra başlar ve ergenlik çağına kadar devam eder. Beyin gelişiminin en hızlı olduğu zaman dilimi ise anne karnından başlayarak ilk 2-3 yılda olur. Çocuklar 2 yaşındayken yetişkin ağırlığının %18’ine ulaşmışken, beyinleri ise yetişkin ağırlığının %80’ine ulaşmış olur. Dolayısıyla bu hızlı büyümenin desteklenmesi için beslenme çok önemlidir. İlk 6 ay boyunca anne sütü bebeğin beyin gelişimi için gerekli tüm besinsel ögeleri içerisinde bulundurur. Anne sütü emen çocukların matematiksel olarak daha başarılı ve psikolojik olarak da daha sağlıklı oldukları görülmüştür. Anne sütü ile ilgili çalışmalarda yeterli süre tek başına anne sütü alanların daha aktif oldukları, gelişim basamaklarına daha erken ulaştıkları, zekalarının ve öğrenme güçlerinin belirgin olarak yüksek olduğu belirlenmiştir. Yapılan çalışmalarda ayrıca anne sütü alan bebeklerin ortalama IQ puanları ile öğrenim hayatındaki başarıları da daha yüksek bulunmuştur. Anne sütü alan çocukların beş yaşına geldiklerinde bilişsel işlevlerinin diğer çocuklara göre daha yüksek olduğu gösterilmiştir. Dört-dokuz ay anne sütü almış, 7-13 yaşındaki ilköğretim çağındaki çocukların mental ve fizik gelişimlerinin hiç anne sütü almayanlara göre daha iyi olduğu bildirilmiştir. Anne sütü ile beslenen çocuklarda konuşma sorunlarının daha az olduğu ve matematik puanlarının daha yüksek olduğu da bildirilmiştir. Düşük doğum ağırlıklı bebeklerde yapılan çalışmalarda da aynı şekilde tek başına olsun veya olmasın anne sütü ile beslenme süresinin çocuğun bilişsel gelişimini olumlu etkilediği gösterilmiştir. Anne sütünün uzun zincirli çoklu doymamış yağ asitleri yönünden zengin olması da bilişsel gelişim üzerine olumlu etkisinde açıklayıcı bir faktördür. Bu nedenlerle anne sütü ile beslenmenin bilişsel gelişim üzerine olan etkisi küçük bile olsa toplum açısından düşünüldüğünde özellikle erken doğan ve düşük doğum ağırlıklı olan bebekler ile düşük sosyo-ekonomik düzeydeki bebekler için çok önemli bir etkendir.

    Anne sütü alan çocuklarda başta enfeksiyon hastalıkları olmak üzere birçok akut ve kronik hastalığın görülme sıklığı azalmakta beyin gelişimi daha iyi olmaktadır. Anne sütü sekretuar Ig A, laktoferrin, lizozim, bifidus faktör, proteaz inhibitörleri, kompleman, B12 ve folik asit bağlayan proteinler gibi içerikleri sayesinde hastalıklardan korur, bağışıklık sisteminin gelişmesini kolaylaştırır. Anne sütü alan bebeklerde zatürre, orta kulak iltihabı, menenjit, ishal gibi bulaşıcı hastalıklar ile atopik egzama, astım gibi alerjik hastalıklar daha az görülür veya daha hafif seyreder. Bu durum dolaylı olarak bebeğin ruhsal gelişimini de etkilemektedir. Az hastalanan bebeklerin ruhsal ve nörolojik gelişimi de daha iyi olmaktadır. Anne sütü ile beslenenlerde ileri yaşlarda da allerji, obezite, diyabet, kanser, multiple skleroz, kalp damar hastalıkları gibi hastalıklara daha az rastlanmaktadır.

    Emzirme annelik duygusunun gelişmesine yardımcı olur. Anne ile bebek arasındaki duygusal bağı güçlendirir. Emziren annelerin kendilerine güvenleri fazladır ve bu durum süt verimini olumlu yönde etkiler. Emzirme anne için doğal bir sakinleştiricidir. Anne sütünün sosyal ve ekonomik, yadsınamaz yararları da vardır. Daha az hastalanan çocuk için tedavi giderleri, iş günü ve gücü kaybı sonucu para kaybı azalır.

    Anne sütünün bütün bu yararları yanında daha keşfedilmemiş birçok yararları da düşünülürse bebek için tek ve ideal bir besin kaynağı olduğu görülmektedir. Bu yüzden anne sütü ile emzirme konusunda anneler bilinçlendirilmeli, teşvik edici maddi ve manevi destek verilerek özendirilmelidirler.

  • Koenzimq10

    Koenzim Q10 Nedir ? Faydaları ve Zararları Nelerdir ?Vücutta doğal olarak oluşan, ”COQ 10” ya da ‘‘CO Q10’‘ olarak da adlandırılan enzimin adı koenzim Q10‘dur. Bu enzim vücudumuzda her hücrede bulunur. Besinlerin vücutta enerjiye çevrilmesi işleminde görev yapar ve oluşan kimyasal reaksiyonların oluşma hızını ayarlar. Hücreler, vücutta yer alan zararlı kimyasallardan kendilerini koruyabilmek adına koenzim Q10’a ihtiyaç duyarlar. Bu zararlı kimyasallar, hücrede hayati görevi olan DNA’larda bir çok hasara yol açabilir ve bazı noktalarda yarattıkları bu hasarlar kanser oluşumuna dahi gidebilir. Koenzim Q10‘un hücrelere bu kadar yardımcı olarak kullanılmasından dolayı da hücredeki kanser gelişimini önlemek amacıyla da kullanılabilir olması gündeme gelmiştir. Bu enzim, insan yaşlandıkça vücutta sayı olarak azalmaya başlar.Antioksidan özellikleri vardır.

    Diyabet rahatsızlığında etkilidir.

    Migren ağrılarını azaltıcı etkisi vardır. Koenzim Q10 hangi besinlerde bulunur?

    Kırmızı etler (karaciğer, dana eti vb.)

    Beyaz et

    Yumurta

    Süt

    Yoğurt

    Somon balığı

    Ton balığı

    Uskumru balığı….Tahıllar

    Yeşil yapraklı sebzeler (brokoli, ıspanak, karnabahar vb.)

    Yeşil renkli meyveler

    Susam yağı

    Soya fasulyesi yağı

    Kanola yağı

    Zeytin yağı

    Yer fıstığı

    Fıstık

    Fındık

    Patates

    Elma

    Portakal

    Çilek

    Bu saydığımız kısa örneklerdeki besinlerin haricinde; koenzim Q10 bir besin takviyesi olarak da eczaneden sprey, kapsül ve tablet şeklinde satın alınabilir.

    Koenzim Q10 yan etkileri nelerdir?

    Koenzim Q10 maddesi, genel olarak vücutta zarardan çok yararı bulunan bir maddedir. Vücuda alındığında bir çok fayda sağlayan bu enzimin, vücuda alınırken başka ilaçlarla tepkimeye girip girmediğine ya da dozunun çok fazla olmadığına dikkat etmekten başka yapılması gereken bir şey yoktur. Koenzim Q10, vücuda alındığında bir takım ilaçlarla etkileşime geçerek onların tedavi sürecindeki etkilerini azaltabilir. Örneğin; diyabet ilaçları, kemoterapi ilaçları, tansiyon ilaçları vb. içerikte ilaçlar kullananların koenzim Q10’u kullanmaya başlamadan önce mutlaka doktoruna danışması gereklidir. Bunun dışında nadir olarak görülse de vücutta halsizliğe, mide yanmasına, mide bulantılarına, kusmalara, baş ağrılarına ve ışığa karşı bir takım hassasiyetlerin oluşmasına da sebebiyet verebilmektedir.

  • B10 vitamini ve eksikliği

    B10 VİTAMİNİ VE EKSİKLİĞİ ; B10 vitamininin saç sağlığı için de çok büyük önemi bulunmaktadır. Zayıf saçlara sahip olan kişiler B10 vitamini desteği aldıklarında saçlarındaki kuvvetlenmeyi ve canlılığı çok kısa sürede fark edeceklerdir. Bunun dışında saçları çok geç uzayan kişiler, saçları fazla miktarda dökülen kişiler, saç yapısı mat yapıda ya da kuru yapıda olan kişiler ve zayıf ve ince telli saç yapısına sahip olan kişilerin B10 vitamini takviyesi aldıktan sonra tüm bu sıkıntılarından kurtulabilecek; saç dökülmesi sorunları sona erecek, saçları güçlü ve yıpranmayan bir şekilde uzamaya başlayacak, kepek ya da başka bir sorun yaşanmadan güzel saçlara kavuşma imkanları olacaktır.

    Beslenme düzenlerinde eksiklik olan bireylerin sık sık mide bulantısı gibi problemler yaşamalarının ana kaynağı incelendiğinde, vücutlarına yetersiz sayıda B10 vitamini aldıkları saptanmıştır. Bu sebepten ötürü mide sorunları yaşamamak adına düzenli olarak yeterli miktarda B10 vitamini almaya özen gösterilmelidir.

    Deri problemlerinin en sıkıntılılarından biri olan egzama, yeterli derecede B10 vitamini alındıktan sonra kısa sürede iyileşme gösterebilmektedir. Böylelikle B10 vitamininin cilt üzerindeki olumlu etkilerinden de söz edebilmek mümkündür.

    B10 vitamini, vücutta bağırsak bölgesinde bulunan hücrelerle etkileşime girerek bağırsak floralarının daha sağlıklı yapıda olmasına ve daha düzgün çalışmasına yardımcı olur.

    İnsan metabolizmasındaki kan hücrelerinin düzenli olarak üretilmesine, aynı şekilde proteinlerin de sağlıklı bir yapıda olmasına ve folik asitlerin de oluşumuna katkı sağlamaktadır.

    İnsan derisinde olası yanıkların çabuk iyileşmesini sağladığı gibi güneş ışınlarının zararlı etkilerinden deriyi koruyarak sertleşmesini ve kırışmasını önlemektedir.

    Kalpteki, böbreklerdeki ve karaciğerdeki yağlanmaların vücuda zarar vermeyecek seviyede tutulmasını sağlar.

    B10 vitamini hangi besinlerde bulunur?

    Yumurta

    Süt

    Süt ürünleri

    Fındık

    Fıstık

    Bira mayası

    Yer fıstığı

    Soya

    Ayçiçeği yağı

    Pekmez

    Karaciğer ve böbrek gibi sakatatlar

    Balık

    B10 vitamini eksikliği

    Vücutta B10 vitamini eksikliği yaşandığında en sık görülen sağlık problemleri şu şekildedir;

    Baş ağrısı sorunları

    Sindirim sisteminde meydana gelen aksaklıklar

    Kansızlık problemi

    Yorgunluk problemi

    Sinirli ve stresli yapı Saçlarda beyazlamanın artması

    Ciltte beyaz renkli lekelerin oluşması

  • Diş çıkarma ve diş bakımı

    Bebeklerde süt dişleri genellikle 8. ayda sürmeye başlarlar.Ailede erken diş çıkaran ebeveyn varsa bebeğimizde erken çıkarma ihtimaline sahiptir.Bazen ilk diş çıkarma işlemi bir yaşına kadar gerçekleşebilir fakat yaşını geçtiği halde diş sürmesi görülmediyse çocuk ve diş hekiminize ulaşmanız ve muayene yaptırmanız gerekmektedir.

    Diş sürmesi döneminde huzursuzluk,salya miktarında artış ve iştahsızlık gözlenebilir.

    Diş çıkartma dönemi son bulduğunda (genellikle 30. ay )alt çenede 10 ,üst çenede 10 olmak üzere toplamda 20 adet süt dişi görülür.

    Ağızda pamukçuk tarzı görüntülerin olmaması için hiç süt dişi bile yokken beslenme işlemini takiben temizlik yapılmalıdır.Bu temizlik steril bir tülbent yardımı ile olabileceği gibi bu iş için üretilmiş materyaller alınabilir.Yani diş bakımı doğumla başlar……..Süt dişlerinde en çok görülen renkleşmeler ve çocuklarda ağız ve diş temizliği hakkında püf noktalar.Çocuklarımızda görülen renkleşmelerin başında kullanılan demir içerikli prepratlar gelir genellikle griden siyaha bir boyanma olup düzenli fırçalama ile geçerler.

    Dişlerin gelişimi ve yapılanması döneminde fazlaca alınan flour sonucu gri beyaz bir görüntü veya kahverengi renkleşmeler oluşabilir biz buna flourozis diyoruz.Flour miktarı yaşanılan bölgeden tüketilen suya kadar değişim gösterdiği için hekim kontrolü altında miktarın ayarlanması gerekmektedir.

    Renkleşmelerin önemli bir bölümü ise çürükleri işaret edeceğinden her zaman doğumdan itibaren nasıl çocuk doktorumuz varsa çocuğumuzun bir diş hekiminede ihtiyacı olduğunu unutmayınız.

    Doğumdan itibaren bebeğimizin dişleri olmasa bile steril bir bezle dikkatlice ağzını temizleyebilirsiniz.Dişlenme ile birlikte eczanelerde satılan parmak fırçalarına geçilmelidir.İlerleyen yıllarda çocuk fırçaları kullanılmalıdır ve unutmayın 9 yaşına kadar çocuklarımız fırçalama işlemini oyun olarak algılayacakları için alışkanlık oluşmayacaktır.Bu yüzden bu döneme kadar özellikle her akşam birlikte fırçalama işleminizi yapmanız hem beraber eğlenmenizi hemde alışkanlığı kazandıracaktır. Gece yatarken diş fırçalayıp yatmak herkes için en önemli öncelik olmalıdır çünkü gece tükrük miktarı azalır.Sabah ise kahvaltıyı peynir gibi besinlerle bitirip yarım saat sonra dişlerimizi fırçalayabiliriz. Yapılan hatalara göz atacak olursak kulllanılan emziklerin şekerli gıdalara bandırılarak verilmesi (reçel,bal v.s.).Gece yatarken az ağlasın diye biberonun içindeki süt ve buna eklenen şekerli gıdaların uzun süre ağızda kalması, kırılmasınlar diye laf söyleyemediğimiz akrabaların getirdikleri çikolata,şeker,gazlı içecekler v.s. Tüm bunlara karşı tedbirler alınmalı ve en önemlisi her gece çocuğumuz ile birlikte dişlerimizi fırçalayıp suyumuzu içip yatmalıyız.

    Peki çürük oluşumu nasıl azaltılabilir ? Yukarıda saydığımız önlemlerin dışında herkes diş hekimini yılda iki defa ziyaret etmelidir.Çocuklarımıza diş hekimi kontrolünde yüzeyel flour jel uygulaması yapılabilir.Altı yaş önemli bir dönem olup ağızda ömür boyu kullanılacak ilk azılar sürer , alt çenede ve üst çenede en sonlarda görülürler

    Oyun dönemi çok eğlenceli olmasına rağmen diş yaralanmaları görülebilir.Diyelimki çocuğumuz düştü ve dişi yuvasından fırladı hiç panik olmadan temiz bir sütün içine koyun ve hemen diş hekiminize çocuğunuzla birlekte ulaşın erken davranılan bu tür yaralanmalarda çıkan dişi yerine koyarak hekiminiz diş kaybını engelleyebilir

  • Çocuklarda reflü ve iştahsızlık

    ÇOCUKLARDA REFLÜ,AĞIZ KOKUSU,İŞTAHSIZLIK,SIK HASTALANMA sebebi olabilir

    Mide içeriğinin yemek borusuna geri gelmesi olarak tanımlanan reflü yaşamın ilk 3 ayındaki bebeklerin yarısından fazlasında rastlanılan bir durumdur ve bu dönemde fizyolojik normal kabul edilir

    Reflüsü olan bir bebekte;

    – Tükürme,

    – Kusma,

    – Öksürük,

    – Huzursuzluk ve uyku bozukluğu,

    – Beslenme güçlüğü,

    – Ağız kokusu

    Bebeklerin çoğunda kendiliğinden yok olan reflü eğer aşağıdaki sorunları oluşturursa önemlidir ve tedaviye başlanmalıdır.

    1) Beslenme yetersizliğine bağlı gelişme geriliği,

    2) Huzursuzluk ve ağrı nedeni ile beslemeyi reddetmek,

    3) Solunum ile ilgili sorunlar (Hırıltılı solunum, astım, sık akciğer hastalığı),

    4) Yemek borusunda hasara bağlı kan kaybı sonucu kansızlık,

    5) Tekrarlayan kulak ve sinüs enfeksiyonları.

    Tanı

    Bebeklerde ve küçük çocuklarda erişkinlerde kullanılan tanı yöntemlerini kullanımı oldukça güçtür.Tanı çoğu kez anne babanın anlatımı ve muayene sonucunda konulur. Nadir durumlarda ilaçlı yutma testi, endoskopi yada pHmetri kullanılabilir,

    Bebeklerde reflü sorununda alınabilecek önlemler,

    Öğünler olası olduğunca sık ancak miktar küçük tutulmalıdır.Öğün sonrasında gaz çıkarması için karnına basınç uygulanmamalıdır.

    Öğün sonrası yatırıldığında bebeğin başı gövdesine göre 15-25 derece yukarıda ve başı yanda olmalıdır.Bunun için bebeklere özel reflü yastığı kullanılabilir

    Besinlerin koyu kıvamlı olması kusmayı ve reflüyü azaltacaktır.Ticari olarak satılan anti relü mamaların yanısıra kıvam koyulaştırıcılarda bebeğin yaşı ile uyumlu olmak koşulu ile kullanılabilir.Yaşı ne olursa olsun gece sağa sola çok dönen,ağız kokusu olan çocuklarda reflü akla gelmelidir.Akşam 20 den sonra beslenme yasağı konur,su dışında bir şey verilmez,çikolata,ketçap kızartmalar ,asitli içecekler meyveli-sade soda yasaklanır.Gerekirse hekim ilaç başlar.

  • Çocuklarda viral pnömoni (zatürre)

    Çocukluk yaş grubunda pnömoni önemli bir sağlık sorunudur. Dünya sağlık örgütü verilerine göre 5 yaşındaki küçük çocukların %16’sı pnömoniden kaybedilmektedir. Ülkemizde 5 yaştan küçük çocukların %29 ‘u pnömoni geçirmekte ve vakaların küçümsenmeyecek kısmı maalesef pnömoniden kaybedilmektedir.Son yıllarda viral pnömonilerin çocuklarda sık görüldüğü vurgulanmaktadır.

    Uzun yıllardan beri pnömonide esas nedenin bakteri olduğu kabul edilmiştir. Günümüzde bu bakış açısı değişmiştir.Virüsler eskiden pnömonilerin ancak %10 da neden olduğu kabul edilirken bugün bu oranın %50 civarında olduğu vurgulanmaktadır.

    Viral pnömoniler çocuklarda neden artmaktadır.

    Yeni tanı yöntemlerinin uygulamaya girmesi ile birlikte önceden tanı konulmayan vakalar tanımlanabilir hale mi gelmiştir.

    Yoksa gerçekte viral pnömonilerde artış mı söz konusudur? Bu sorunun yanıtını vermek zordur.

    Yeni tanı yönetmelerinin uygulamaya getirdiği kolaylık inkar edilemez.

    Diğer taraftan günümüzde bakteriyel enfeksiyonların önemini kaybettiği viral enfeksiyonların daha sık görüldüğü aşikardır.

    Çocukluk döneminde aşı uygulamaları ile birlikte bir çok bakteriyel enfeksiyona karşı korunma mümkün olmaktadır. Pnömokok ,boğmaca ,hemofiluz influenza aşılarının rutin aşılama programına girmesi ile birlikte bakteriyel pnömoni vakaları azalmıştır. Buna karşın viral pnömonilerin çocuklarda ciddi tablolara yol açtığı görülmektedir.

    Çocukluk dönemi bakteriyel pnömonilerindeki bu tablonun aksine erişkin pnömonisinde bakteriler halen önemini korumaktadır.

    Vakalarının 1/3 ünde ise viral ve bakteriyel pnömoniler birlikte seyreder.

    Viral pnömoniye sık olarak yol açan etkenler:

    İnfluenza (grip) A ve B

    Respiratuvar sinsityal virüs

    Parainfluenza virüsleridir.

    2

    Diğer bazı virüslerde pnömoniye yol açmaktadır.

    Adenovirüs

    Metapnömovirüs

    SARS korovirüs

    MERS koronovirüs ciddi tablolara neden olmaktadır.

    Bir çok viral enfeksiyonun seyri esnasında da pnömoni görülebilir. Kızamık ,su çiçeği, çiçek hastalıklarının seyrinde pnömoni gelişebilir.

    Virüsler vücuda damlacık yoluyla girerler. Solunum yolları ve akciğerdeki hücrelerde harabiyete yol açarak oksijenin akciğerden kan dolaşımına karışmasına engel olurlar. İlave olarak virüsler bağışıklık sistemini bozarak bakteriyel enfeksiyona karşı hastaları duyarlı hale getirirler

    Viral pnömonilerde esas belirtiler:

    Ateş

    Burun akıntısı

    Öksürük

    Baş ağrısı

    Kas ağrısıdır.

    Çocuklarda solunum zorluğu , apne nöbetleri, hırıltılı solunum görülebilir.

    Belirtiler pnömoniye neden olan etkene göre değişmektedir.

    Viral pnömonileri bakteriyel pnömoniden ayırt etmek zordur. Salgınlarla seyreden vakalarda viral pnömoni düşünülmelidir. Viral pnömoniler bakteriyel pnömonilere kısayla daha hafif bir seyir gösterirler. Bu vakalarda hırıltılı nefes alma ve üst solunum yolları belirtileri tabloya hakim olup ,ateşte hafif yükseklik saptanır. Beş yaşından küçük çocuklarda belirtiler şiddetli seyreder. Yaş küçüldükçe klinik tablo ciddi bir hal alır.

    Viral pnömoni tanısında :

    Hızlı antijen testi

    Kültür

    Kan testleri

    Radyolojik inceleme yardımcıdır.

    Özellikle son yıllarda uygulamaya giren hızlı antijen testleri erken tedavisinin planlanması açısından önemlidir.

    3

    Pnömonide radyolojik inceleme konusunda birçok araştırma yapılmıştır. Bakteriyel ve viral pnömoni ayırımında radyolojinin yeri tartışmalıdır. Alveolar pnömoni ve lober tutulum bakteriyel pnömonide görülürken intertisiyel infiltrasyon hem bakteriyel hemde viral pnömonide saptanır. Radyoloji her zaman pnömoni tanısında yardımcı olmayabilir. Pnömonilerde başlangıçla akciğer grafisi normal görülürken hastalık düzeldikten sonra akciğer bulgularında değişiklik saptanabilir ki bu durum aktif enfeksiyondan ziyade geçirilmiş enfeksiyonu gösterir.

    Virüsler toplumda şahıstan şahısa bulaşır. Öksürmek , hapşırmak yoluyla virüs hızla yayılır. Enfeksiyondan korunmada damlacık yoluyla bulaşım olduğu göz önüne alınırsa kapalı alan ve kalabalık yaşam koşullarından kaçınmak önemlidir. Sık el yıkama ihmal edilmemelidir.

    Kişisel korunma kadar kitlesel korunmada önemlidir.

    Grip

    Su çiçeği

    Kızamık

    Kızamıkçık aşılarını rutin olarak uygulanmalıdır.

    Antiviral tedavi en kısa zaman da başlanmalıdır.

    İnfluenza da Oseltamivir veya Zanamivir

    Respiratuvar sinsityal virüs Ribavirin

    Varicella zoster virüs Asiklovir tedavisi önerilmektedir.

    Diğer virüs enfeksiyonlarında ise destekleyici tedavi uygulanır.

    Viral pnömonilerde antibiotik uygulanmasının yeri yoktur.

    Her yıl 200 milyon insanın viral pnömoni geçirdiği ve vakaların yarısının çocuklar olduğu unutulmamalıdır.

    Prof.Dr.Nuran Gürses

    Çocuk ve Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı

  • Yenidoğanda burun tıkanıklığı

    Yenidoğan ve iki ay altındaki bebeklerde burun yoluyla hava alışverişi çok önemli olduğundan, özellikle burnun iki taraflı ve tamamen tıkalı olduğu durumlarda ciddi solunum problemleri görülebilmektedir.

    Burun Tıkanıklığının Nedenleri:

    Yenidoğanlarda burun tıkanıklığının en sık nedeni, başka herhangi bir hastalık belirtisi olmaksızın görülen burun tıkanıklığıdır. İki taraflı burun tıkanıklığı ve hırıltı, üst solunum yolu enfeksiyonu, gastroözefageal reflü, travma, inek sütü ve soya protein allerjilerine bağlı burun mukozası ödemi sonucunda da sık görülmektedir.

    Enfeksiyon etkenleri başlıca viral üst solunum yolu enfeksiyonu etkenleri olmakla birlikte, bazen daha ağır enfeksiyon etkenleri de sebep olabilmekte ve diğer bulgulara ek olarak burun tutulumu da görülebilmektedir.

    Özellikle prematürelerde ve sinir-kas sistemi hastalığı olan bebeklerde, mide asidinin yemek borusu ve boğaza geri kaçışı olarak tanımlayabileceğimiz reflü de burun tıkanıklığı ve hırıltı ile karşımıza çıkabilmektedir.

    Daha az sıklıkla görülen diğer nedenler, lokal olarak kullanılan bazı burun damlalarının aşırı kullanımına bağlı burun mukozası ödemi ve annenin kullandığı bazı ilaçlardır.

    Tiroid hormon eksikliği olan bebeklerde gelişme geriliği, kabızlık, göbek fıtığı gibi problemlere ek olarak hırıltı saptanabilir.

    Yenidoğanlardaki burun hırıltısı, doğum esnasında ağız ve burundaki sekresyonların alınarak bebeğin solunumuna yardımcı olmak amacıyla kullanılan burun sondalarının yaptığı travma kaynaklı da olabilmektedir.

    Tek veya çift taraflı hırıltı ve tıkanıklık sebebi olabilen diğer bir grup hastalıksa burnun yapısal bozukluklarıdır. Bunlar bazen burunda eğrilik veya burunda kitle şeklinde olup kolayca tanınabilirken, bazen kesin tanı ancak endoskopi veya görüntüme yöntemleriyle konabilmektedir. Burun eğriliği yenidoğanların yaklaşık % 1 nde görülmektedir, çoğunlukla doğum öncesi veya doğum sırasında burnun basınç altında kalması sonucu olmaktadır. Bu bebeklerde genellikle, ödem azaltıcı damlalarla solunumu rahatlatarak beklemek yeterlidir.

    Burunda en sık görülen kitle gözyaşı kanalı kisti olup, göz ve burun kökü arasında şişlik de yapabilmektedir. Bu kitleler hırıltı sebebi olabildiği gibi bazen iltihaplanarak da hastalık yapabilirler.

    Koanal atrezi, yaklaşık olarak 8000 doğumda bir görülen, burun arka açıklığının kemik veya zar doku tarafından tamamen kapalı olmasını tanımlayan bir durumdur. Genellikle tek taraflı ve tam tıkanma olmakta ve hastaların yarısında kalp, böbrek, göz, kulak gibi diğer organ problemleri görülmektedir. Bu bebekler ağlarken daha iyi nefes almaktadırlar ve beslenirken morarma yakınmasıyla doktora başvurabilirler. İki taraflı tıkanıklık durumunda doğum anında solunum desteği verilmesi gerekebilmektedir.

    Belirti ve Bulgular:

    Burun tıkanıklığı olan bebeklerde hırıltı, gürültülü solunum, berrak veya koyu kıvamda akıntı olması en sık rastlanan yakınmalardır. Bazen uyku bozuklukları, beslenme problemleri (tıkanma,morarma,kilo alamama,kusma), aşırı hava yutma sonucu karın gerginliği, gaz sancısıyla karıştırılabilecek huzursuzluk doktora başvuru nedeni olabilir.

    Ne Yapılmalı?:

    Bebeklerde hırıltı, basit ve kolay düzelebilen nedenlere bağlı olabildiği gibi, bazen çok ciddi hastalıkların belirtisi olabilmektedir. Tıkanıklığın derecesi oranında bebeğin solunumu, beslenme ve gelişimi etkilenebilmektedir.

    Çocuk ve KBB hastalıkları uzmanı tarafından görülen hırıltılı yenidoğanlar, ilk başta anamnez ve fizik muayene ile, gerektiğinde de daha özel incelemelerle değerlendirilmelidirler.

    Burnun açık olup olmadığı veya her iki tarafın solunuma aynı oranda katılıp katılmadığı, basit olarak, bebeğin ağzı ve bir burun deliği avuçla kapatılırken açıkta kalan burun deliğinden hava giriş çıkışı dinlenerek veya soğuk metal bir yüzeyde oluşturduğu buğu gözlenerek yapılabilir. Burun deliğine damlatılan birkaç damla serum fizyolojiğin kabarcıklar oluşturması da burnun açık olduğunu gösterir.

    Burun tıkanıklığının yeri ve sebebi konusunda ilk değerlendirmeden sonra şüphelenilen hastalıklar doğrultusunda gerekli incelemeler istenir. Tedavi, hırıltısı olan bebeğin nefes alışverişini rahatlatacak damlalar kullanılması ve saptanan nedenin medikal veya cerrahi yollarla tedavisidir.

    Eğer her iki burun deliği açıksa, bebek ağır hasta görünmüyorsa ve rinoskopik muayenede burun içi kitle yoksa serum fizyolojik burun damlası kullanılabilir.

  • Çocuklarda tekrarlayan karın ağrısı sebepleri nelerdir?

    Çocuklarda tekrarlayan karın ağrısı sebepleri nelerdir?

    Çocuklarda karın ağrısı nelerdir?

    Karın ağrısı çocuklarda sebebi aile için tedirginlik uyandırıcı ve hekim açısından da zorlu olan bir süreç olabilmektedir.çocuklarda 2 haftayı geçen karın ağrısı mutlaka araştırılması gereken durumlardan birisidir. Sürekli tekrarlayan karın ağrısı başlıca üç bölümde değerlendirilebilir.

    1.grup: karın içi bir hastalığa bağlı,

    2.grup: psikolojik kökenli

    3.grup : fonksiyonel ağrı; hem karın içi hem de psikolojik olarak ortaya çıkan durumlardır.

    Bu hastaların karın ağrısının nasıl başladığı, artıran bir sebep olup olmadığı, nerede nasıl bir ağrının başladığı bilinmelidir. Gerekli tetkikler yapıldıktan sonra değerlendirebilir.

    Bu hastalıkları sınıflandırılırken hastanın yaşı, cinsi, ailesel faktörler, sosyal ve çevresel faktörler, beslenme alışkanlıkları göz önünde bulundurulmalıdır.

    Ağrının niteliği önemlidir

    Ağrının göbekten uzaklığı, nerede başladığı, şiddeti, karakteri (künt, yanıcı , batıcı, yumruk ve şimşek gibi) ve nereye yayıldığı sorgulanmalıdır. Gün içindeki artıran ve azaltan sebepleri, gece ağrının durumu, yemek ile ilişkisi sorgulanmalıdır. Bulantı, kusmanın varlığı ve olursa ne kadar kustuğu önemlidir.Erken doyma oluyor mu?( reflü hastalığı). Karın ağrısının beraberinde kilo kaybı, ateş döküntülü hastalıklar ve sistemik hastalıklar araştırılmalıdır.

    Tekrarlayan öksürük astım,boğaz ağrısı ilaçlar kronik karın ağrısı araştırılırken sorgulanır.

    Ailede kronik hastalıkların varlığı: irritable bağırsak hastalığı, migren, inflamatuar bağırsak hastalığı, okul aile sosyal çevresel sebepler göz önünde tutulmalıdır.

    Hastalığın bulgularında neler olur?

    Karın muayenesinde şişlik, hassasiyet, ağrıyan bölge kitle ve rektal /anal bölge değerlendirilir. Boy kilo büyüme evresi ve sistemik muayenesi değerlendirilir.

    Tetkiklerinde neler görülebilir?

    Kronik karın ağrısı olan bir çocukta rutin olarak; kan sayımı sedimantasyon hızı, gaita testi, parazit taraması, büyük abdestte gizli kan,idrar tahlili ve kültürüne bakılır. Düz rontgenler teşhisi koymakta faydalıdır. Bununla beraber ultrason taraması ve ilaçlı bağırsak isteminin grafiler ve tomografileri tanıya yardımcı olur. Gerekli olgularda endoskopik yöntemler ile mukozal hastalıklar peptik ülser, crohn hastalığına ait yaralar ve biopsiler ile görüntülenebilinir.

    Tekrarlayan karın ağrısında hastalığı düşündüren özelikler nelerdir?

    Ailede benzer hastalık(crohn, irritable bağırsak sendromu vb)

    Uykudan uyandıran ağrı,

    Ağrının göbekten uzakta hissedilmesi

    Makattan kanama

    İştahsızlık, hareketlerde azalma

    İshal, kabızlık ve gece dışkılaması

    Tekrarlayan kusmalar

    5 yaş altında tekrar eden ağrı

    Bunlarla beraber görülebilen karında hassasiyet, döküntü kilo kaybı, karında şişlik, büyüme gecikmesi makatta yara ve eklem ağrıları karın içindeki hastalıkları işaret etmektedir.

    Fonksiyonel karın ağrısı nedir?

    Çocukluk çağındaki tekrarlayan karın ağrısının en sık sebebidir. %90 ‘ında sebebi bilinmemektedir. Yaş grubu olarak 5-15 yaş grubu arasında görülür. Bu grubun ise okula başlangıç dönemi ve 12 yaşlarında daha sık görülür. 5 yaş altında pek görülmez ve 5 yaş altında karın içi kaynaklı ağrılar mevcuttur.

    Bu ağrılar göbek çevresinde kendiliğinden sınırlanan, yemekle ve hareketle alakasız, uykudan uyandırmaz. Halsizlik baş ağrısı, solukluk olabilir. Muayene bulgusu olarak normal görünebilir.

    Beslenmede lif miktarının artırılması bu tip ağrıları azalttığı bildirilmiştir.

  • Hijyenik yaşamak allerjik reaksiyon sıkılığı artırıyor.

    Hijyenik yaşamak alerjik hastalık sıklığının artırabilir

    Allerjik hastalıklar hayatın ilk dönemlerinde bebeklik zamanlarında besinlerle ortaya çıkan atopik dermatit diye adlandırdığımız alerjik reaksiyon olur. Daha sonra 2 yaş sonrasında akciğer alerjisine bağlı astım hastalığı (bronşial astım) daha sonra okul dönemlerinde alerjik burun ile kendini gösterir.

    Riski kişilerde bu alerjik reaksiyonlardan korunma, duyarlaşmanın önlenmesi, duyarlaşmış çocuklarda belirtilerin ortaya çıkmasını engelleme tedavide temel prensiplerdir. Her şeye rağmen alerjik reaksiyonlar ve hastalıklar artmaktadır. Bunun başlıca sebeplerinden birisi ‘’sözde ‘’ moderleştiğimiz dünyada havanın kirli oluşu başlıca faktördür. Araçlardan çıkan egsoz gazları, sigara dumanı, organik yakıtların yanmasında doğan duman –gazlardır.

    Batılı yaşam tarzı daha fazla unlu mamül tüketimi, ambalajlı endüstriyel gıda tüketimi, karbonhidrat tüketimi, daha yoğun antibiyotik tüketimi bu allerjenlere daha duyarlı hale getirmektedir.

    Çevresel uyaranlar artış göstermektedir. Hijyen enfeksiyonları engellemektedir. Düzenli aşılanma ve çok kalabalık ortamda olmayan toplumlarda enfeksiyonu önlemektedir. Buna karşın; uygun uyarı almayan vücüdun savunma hücreleri farklılaşmaması nedeniyle de alerjik hastalıkların sıklığı artmaktadır.

    Allerjen neye denilir?

    Bu yaşam şekli solunum veya sindirim yoluyla vücuda alınan zararlı maddeler bazı kişilerde reaksiyona yol açabilmektedir. insanlar çevresel allerjenlere maruz kaldıkça genetik yapısında değişiklik gösterebilir. Beklide ileride bu alerjik reaksiyonlar neredeyse toplumun büyük kısımda görülür hale gelecek ve alerjik reaksiyon geçirmek normal olarak tanımlanabilir.