Kategori: Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları

  • Akdeniz anemisi (talasemi) nedir? Tedavisi var mıdır?

    Talasemi, anne ve babadan çocuklara kalıtsal olarak geçen, Türkiye’nin de içinde olduğu Akdeniz ülkelerinde önemli bir sağlık sorunudur. Alınan önlemlere rağmen dünyada her yıl en az 365.000 talasemi hastası doğmaktadır. Ülkemizde yaklaşık 1.300.000 talasemi taşıyıcısı ve 5000 kadar da talasemi hastası vardır.

    Beta talasemi nasıl oluşur? Kanımızda kırmızı kan hücreleri (alyuvarlar) içinde hemoglobin denen bir molekül bulunur. Bu molekül vücuttaki doku ve organlara gerekli olan oksijeni taşır. Hemoglobin yapımı genlerin kontrolü altındadır. Ailesel, genetik bir bozukluk sonucu hemoglobin yapımında yetersizlik veya bozukluk oluşursa talasemi ortaya çıkar. Hemoglobin yapısındaki bu bozukluk sonucu anemi, yani kansızlık ortaya çıkar. Alfa ve beta olmak üzere iki tipi vardır. Beta talasemi durumu farklı derecelerde kansızlık yapar. Taşıyıcı olan bireylerde hafif kansızlık dışında bir sorun oluşturmazken hasta olan bireylerde ise ağır kansızlığa sebep olmaktadır.

    Beta talasemide taşıyıcılık ve hastalık nedir? İnsanlarda bir özelliğe ait genlerden iki adet bulunur. Biri anneden, diğeri babadan geçer. Beta talasemi için anne ve babadan geçen globin geni normalse çocuk normal, biri değişikliğe uğramışsa çocuk taşıyıcı, ikisi de değişikliğe uğramışsa çocuk hasta olur.

    Beta talasemide ailesel geçiş nasıldır? Bir beta talasemi taşıyıcısı ile taşıyıcı olmayan normal bir kişi ile evlenirse doğacak her bir çocuk için %50 taşıyıcı, %50 normal olma olasılığı vardır. Bu durumda hastalık ortaya çıkmaz, ancak çocuklarda taşıyıcılık olup olmadığı araştırılmalıdır. İki taşıyıcının evlenmesi sonucunda her bir çocuk için %25 oranında hastalıklı doğma, %50 taşıyıcı olma ve %25 normal doğma ihtimali vardır. Evlilik öncesi yapılan tetkiklerinde heriki bireyin taşıyıcı olması durumunda bu çiftlerin mutlaka bir hematoloji doktoruyla görüşmeleri gerekmektedir. Alınacak önlemlerle riske girmeden sağlıklı çocuk sahibi olabilirler. Aksi halde tedavisi çok zor olan bir talasemili çocukları doğabilir.

    Talasemi taşıyıcılığı ve hastalığı nasıl saptanır? Kansızlık olan çocuklarda tam kan sayımının iyi değerlendirilmesi önemlidir. Taşıyıcı kişilerde hafif kansızlık vardır ve demir tedavisinden yarar görmezler. Hasta olanlarda ise ağır kansızlık saptanır. Şüphe edilen çocuklarda hemoglobin elektroforezi ile anne ve babanın kan sayımı incelemeleri ilk yapılması gereken tahlillerdir.

    Talasemili hastalığının tedavisi mümkün müdür? Beta talasemili hastaya ömür boyu her 3-4 haftada bir kan verilmesi gerekmektedir. Bir süre sonra hastalığın ve verilen kanların etkisiyle vücutta demir birikimi başlar. Demir birikimi en çok kalp, karaciğer ve endokrin organları etkiler. Hastalarda kalp yetmezliği, siroz, şeker hastalığı, büyüme geriliği ve hormonal yetersizlik gibi problemler gelişebilir. Bunların gelişmemesi için vücuttan demir atıcı ilaçların sürekli kullanılması gerekmektedir. Kemik iliği nakli hastalığı tamamen düzeltebilen bir tedavi yöntemidir. Özellikle demir birikimi fazla olmayan erken çocukluk döneminde sağlıklı kardeşten yapılacak kemik iliği nakli ile hastalık kalıcı olarak düzeltilebilmektedir. Ancak sağlıklı kardeş verici hastaların sadece ¼ ünde mümkün olmaktadır. Talasemi hastalığının tedavisi hem hasta hem de aile için zor ve yıpratıcı bir süreçtir. Tedavi düzgün sürdürülmezse yaşam süresini belirgin kısaltan ve yaşam kalitesini düşüren bir hastalıktır. Bu nedenle en uygun yaklaşım taşıyıcıların gebelik öncesi belirlenmesi ve alınacak önlemlerle sağlıklı çocuk sahibi olmalarının sağlanmasıdır.

  • Bebeklerde genetik hastalık taraması

    Genetik alanında her gün yenilikler hızla yol almaya devam ediyor.

    Son yıllarda tüm ekzom analizi ve tüm genom analizleri ile 200.000 ekzom ve

    21. 000 gen taranarak tüm hastalıkların tanısında %90 başarı sağlanmaktadır.

    Ayrıca hücrenin enerjisini sağlayan mitokondrial genlerde çalışarak hastalıkların tanısı netleşmektedir.

    Ayrıca bir başka yenilik bebeklerde 0-24 ay arası ayrıntılı genetik tarama yapılmaya başlandı.

    Sağlık Bakanlığı tarafından tüm Türkiye genelinde yapılan Yenidoğan Tarama Programı ile, tüm yeni doğanların sadece üç önemli hastalık olan Konjenital Hipotiroidi, Fenilketonüri ve Biyotinidaz Eksikliği yönünden taramalar yapılmaktadır.

    Sağlık Bakanlığının uyguladığı testler dışında, en çok bilinen hastalıklar ilgili 0-24 ay arası bebeklerde yeni doğan genetik tarama testini öneriyoruz.

    Dünyada 350 milyon çocukta genetik hastalık var, bunların yüzde sekseni ise, nadir görülen genetik hastalıklardan oluşmaktadır. Bunların içinde 4300 genetik hastalığa tanı konabiliyor.

    Yeni doğan bebeklerin %32 -57 si genetik hastalıklardan etkileniyor ancak görünen önemli bir anomali olmadığı için farkına varılmıyor.

    Anne ve baba sağlıklı, bir sorunları yok, ailede kalıtsal hastalıklar var mı çok geçmiş döneme ait bilgileri yok, Sağlıklı bir çocuğa sahip oluyorlar. Sağlık bakanlığı tarafından yapılan testler normal bulunuyor. Ancak ileri ki dönemde çocuğumuz da bir sağlık sorunu çıkar mı endişesi içindeler, çünkü bunu bazı ailelerde görüyorlar, çocuk iki üç yaşında rahatsızlanıyor, hızla ilerleyen hastalıklar nedeni ile ya kaybediliyor veya ileri derece mental özür sorunu ile yaşamını sürdürüyor.

    Yeni Doğan Genetik Tarama testinde hangi hastalıkları kapsamaktadır.

    Organik asidemiler

    Yağ asid bozuklukları

    Amino asid bozuklukları

    İmmün yetmezlikler

    Mukopolisaakaridozlar

    Glikojen depo hastalıkları

    Hangi durumlarda Yeni doğan tarama testleri yapılmalıdır.

    Laboratuvar parametrelerinde sorunlar:

    Hiperbilirübinemi

    Hipoglisemi

    Laktik asidozis

    İskelet anormallikleri:

    Yineleyen kırıklar

    Mikrosefali

    Nörolojik anormallikler:

    Konvulsiyonlar

    Spasisite

    Müsküler hipotoni

    Distoniler

    Hematolojik anormallikler:

    Anemi

    İmmün yetmezlik

    Cilt anormallikler:

    İktiyozis

    Gastrointestinal anormallikler:

    Hepatomegali

    Kolelithiazis

    Diareler

    Anal Atrezi

    Yeni doğan tarama panelinde Yeni Nesil Dizileme analizi yaklaşık 800 gen incelenmektedir.

    Prof. Dr. Duran Canatan

  • İnfantil kolik (bebeklerde karın ağrısı) nedir, ne zaman başlar?

    İnfantil kolik yani karın ağrısı bebeklerin % 10–% 30’unda görülen, genellikle akşam saatlerinde, nedeni açıklanamayan, yüksek sesle ve susturulamayan ağlama ile kendini gösteren bir tablodur.

    Kolikli bebek, öğleden sonra, özellikle akşama doğru huzursuzlaşır. Akşam saatlerinde bu huzursuzluk yerini ağlamaya bırakır. Bu sırada bebek bacaklarını karnına doğru çeker, yumruklarını sıkar, yüzü kıpkırmızı olur. Gözlerini sımsıkı kapatır ya da kocaman açar, kaşlarını çatar. Bağırsak hareketleri artar ve gaz çıkarabilir. Yeme ve uyku düzeni bu ağlama nöbetleri sırasında bozulabilir. Bebek, memeyle savaş halindedir. Yaklaşık iki üç saat süren bu durum, gecenin ilerleyen saatlerinde bebeğin yorulup uyumasıyla sona erer.

    Genellikle, ikinci-üçüncü haftalarda başlayan kolik, dört-altı hafta arasında en şiddetli noktasına ulaşır ve üçüncü aydan sonra azalarak kaybolur. Haftada en az üç gün ve genellikle aynı saatlerde ortaya çıkar.

    NEDENLERİ?

    İnfantil koliğin nedeni tam olarak anlaşılamamıştır. Bebeğin mide-barsak ya da sinir sistemi olgunlaşmasının henüz tamamlanmamış olmasından kaynaklandığını savunan görüşler vardır. Bebeğin dış dünyaya uyum sürecinin bir parçası olarak da kabul edilebilir. Annelerin beslenme özellikleri, kaygılı oluşu bebeğin koliğini tetikler. Bebeğin doymuş olduğu halde her ağladığında açtır endişesiyle emzirilmesi, bir meme tam boşalmadan diğerine geçilmesi, bebeğin memeye doğru yerleştirilememesi nedeniyle hava yutması, gazının çıkarılamaması da koliğin etkisinin artmasına neden olur.

    Ne zaman doktora gitmek gerekir?

    Önemli olan ağlama nöbetlerine neden olabilecek başka bir hastalığın bulunup bulunmadığının saptanmasıdır. Bebeklerde fıtık, barsak düğümlenmesi, gıda allerjileri, reflü gibi sindirim sistemi hastalıkları, başta orta kulak iltihabı ve idrar yolu enfeksiyonları olmak üzere çeşitli enfeksiyonlar, böcek ısırıkları, travmalar, kabızlık, popoda çatlak, gözde sıyrılma, boğulmuş parmak, diş çıkarma dönemleri de çok ağlamaya neden olur ve bebekte kolik sorunu olduğu düşünülebilir.

    Bu durumların ayırt edilebilmesi için “gaz sancısı” demeden önce bebeğin doktor kontrolünden geçmesi gerekmektedir. Hekiminiz muayene ve gerekirse bazı tetkikler ile ağlama krizlerinin nedenini ortaya koyacaktır. İnfantil kolik tanısı, ancak bebekte başka hastalıkların olmadığının saptanmasıyla konulur. Gün boyu devam eden huzursuzluk, ateş, kusma, emmede azalma, vücutta döküntüler gibi eşlik eden bulgular varlığında ise, hızla doktor kontrolü gerekmektedir.

    Krizleri önlemek için neler yapılabilir?

    İnfantil kolik, bebeklere uzun dönemde hiçbir zarar vermez ama anne ve babalar için aşılması zor bir durumdur. Maalesef kesin bir tedavisi yoktur. Etkilerini azaltmak için bebeğin memeye ‘doğru’ yerleştirilmesi, beslenirken hava yutmaması, gün içinde karnına saat yönünde masaj yapılması gibi önlemler alınabilir. Doktor tavsiyesiyle bir takım ilaçlar ve bitkisel çaylar, belirli miktarlarda kullanılabilir. Sık karşılaşılan bir uygulama olan bebeğe şekerli su/şerbet vermek uygun bir davranış değildir.

    Anne sütü ile beslenen bebeklerde annenin çay-kahve gibi kafein içeren gıdalardan uzak durması, sigara kullanmaması, çok baharatlı ve acılı gıdalar tüketmemesi önerilir. Yine anne sütü alan bebeklerde, bebeğin yakınmalarının yoğun olduğu günlerde annenin diyetini gözden geçirmesi ve bu durumla ilişkilendirebildiği bir gıda varsa, bu gıdayı bir hafta kadar diyetinden çıkararak bebeği gözlemlemesi önerilebilir. Özellikle süt ve süt ürünleri, gıda allerjisi olan bebeklerde kolik şeklinde kendini gösterebilir. Mamayla beslenen bebeklerde doktor önerisi ile özel mamalar kullanılabilir. Anne sütü alan bebeklerde ise anne sütüne devam edilmelidir. Bazı özel durumlarda doktor önerisi ile annenin diyetinde uzun süreli değişiklikler yapılabilir. Ancak bilinçsiz yapılan değişikliklerin süt kalitesinde azalmaya ve annenin beslenmesinin bozulmasına neden olabileceği unutulmamalıdır.

    Kriz anında neler yapılabilir?

    Bebeğin farklı bir nedenle ağlamadığından emin olduktan sonra, bebeği soğukkanlı bir şekilde kucağa almak, ten teması sağlamak, ortamı değiştirmek, ninni söylemek, sarılmak, elektrik süpürgesi-saç kurutma makinesi gibi sürekli sesler dinletmek, anne karnındayken işittiği seslere benzeyen müzikler dinletmek, karnına ve ayaklarına ılık havlu koymak, masaj yapmak, arabayla gezdirmek bebeği rahatlatabilir. Bebeğin ağlaması kontrol edilemediğinde ve iş çığrından çıktığında uyaranları azaltmak ve başkasından yardım istemek çok yararlıdır.

    Her bebek farklı uygulamalardan fayda görür. Bazen bir gün bebeği rahatlatan uygulama, diğer krizde etkisiz kalabilir. Ebeveynler bu durumun geçici olduğunu, bebeğin önemli bir hastalığının bulunmadığını, canının yanmadığını bilerek sakin kalabilmeli ve sabırla nöbetlerin geçmesini beklemelidir.

    Unutmamak gerekir ki infantil kolik bir hastalık değil, normal gelişimin bir parçası olarak kabul edilmektedir.

  • Çocuklarda akut ishal

    İshal nedir? Her yumuşak kaka ishal midir?

    İshal çocuğun normal dışkılama alışkanlığından daha sık ve sulu dışkılaması durumudur. Genellikle bulantı-kusma ve karın ağrısı eşlik eder. Aslında bu tablo vücudun kendini savunma mekanizmasıdır. Sindirim kanalına giren yabancı maddeler, toksin ya da mikroplar kusma ve ishal yoluyla vücuttan uzaklaştırılır.

    Çocukluk çağı akut ishallerinin büyük çoğunluğu enfeksiyonlara bağlıdır ve 7-14 gün içinde düzelir. %80’inin sorumlusu virüs dediğimiz mikroplardır. En sık saptanan virüs ise rotavirüstür. Çok bulaşıcı olan bu virüs aile bireyleri arasında ya da okullarda salgınlara yol açabilir. Bulaş, virüs bulaşmış gıda veya suyun ağız yoluyla alınması sonucunda olur.

    Çocuklarda ishal neden önemlidir? Ne zaman doktora başvuralım?

    İshal, neden olduğu sıvı kaybı nedeniyle önemlidir. Çocuk dışkılama yoluyla sıvı ve elektrolit kaybeder. Ateş eşlik ediyorsa sıvı ihtiyacı daha da artar. Özellikle bulantı-kusma nedeniyle yeterince sıvı alamazsa, sıvı kaybına bağlı bulgular ortaya çıkar.

    Önce susama hissi belirginleşir. Çocuk aktiftir. Ama yeterli sıvıyı alamazsa göz kürelerinde çökme, dudaklar ve dilde kuruma, gözyaşının azalması, bıngıldakta çökme gibi bulgular ortaya çıkar. İdrar rengi koyulaşır, miktarı azalır. Başlarda huzursuz olan çocuk giderek halsizleşir. Bu aşamaya gelmeden, çocuğun kaybettiği sıvıyı ağızdan alamadığı fark edildiğinde mutlaka doktora başvurmak gerekir. Yine bebek 6 aydan küçük ise, ateş eşlik ediyorsa, kanlı kaka mevcutsa ya da 24-48 saat içerisinde düzelme olmuyorsa doktora başvurmak gerekir.

    Tedavi:

    Esas yaklaşım sıvı kaybının önlenmesi ve beslenmenin sürdürülmesidir.

    Anne sütü alıyorsa bol bol emzirilmelidir.

    Mama alıyorsa fazladan sulandırmaya gerek yoktur. 15 günden uzun süren ishallerde ve bazı özel durumlarda, doktor önerisi ile özel ishal mamaları kullanılabilir. Kısa süreli ishallerde aldığı mamaya devam edilmesi yeterlidir.

    Sık sık ve azar azar su, ayran gibi sıvılar verilmelidir.

    Beslenmeye ekmek, patates, pirinç, makrna, yoğurt gibi gıdalarla başlanıp, en kısa sürede normal beslenmeye geçilmesi önemlidir.

    Çok şekerli gıdalar ishali arttırabildiğinden, bu dönemde çok şekerli, çok yağlı ya da lifli gıdalardan kaçınmak gerekir.

    İshal tedavisinde esas yaklaşım sıvı kaybını önlemeye yönelik destek tedavisidir. Barsak hareketlerini etkileyerek ishali durduracak ilaçların tedavide yeri yoktur.

    Dost bakteriler olarak tanımlanabilen probiyotiklerin ishal tedavisnde faydalı olduğu gösterilmiştir. Dünya Sağlık Örgütü, gelişmekte olan ülkelerde, özellikle küçük yaş grubunda kısa süreli çinko tedavisini de önermektedir.

    Bulantı ilaçları ve antibiyotiklerin ishal tedavisinde rutin olarak kullanılması uygun değildir. Bazı bakterilerin neden olduğu özel durumlarda, doktor önerisi ile antibiyotik kullanılabilir.

    ORS (Oral Rehidraasyon Sıvısı) nedir?

    Eczanelerde hazır olarak toz şeklinde satılan ORS, ishalde kaybedilen sıvıyı yerine koymak için kullanılabilir. Ancak sıvı kaybı olmayan çocukta fazla miktarda ya da gereksiz ORS kullanımı vücutta aşırı tuz birikimine neden olabileceğinden doktor önerisi ile kullanılması gerekmektedir.

    Hazır olarak alınan ORS karışımı 1 litre içme suyuna karıştırılarak hazırlanır. 24 saat içinde tüketilmeyen kısım dökülmelidir. Çocuklar başka sıvı alamasa bile bu karışımı kolaylıkla içebilir. Ancak azar azar vermeye özen göstermek gerekir (1-2 dakika arayla 1-2 tatlı kaşığı kadar). Kusmaya devam eden çocuklarda hastaneye başvurmak gereklidir. Her ishal şeklinde dışkılama sonrası, 6 ay-2 yaş arasındaki çocuklarda ½-1 çay bardağı, 2 yaşından büyük çocuklarda ½-1 su bardağı ORS kullanımı ile ishalin neden olduğu sıvı kaybını önlenebilir. 6 aydan küçük çocuklarda ise ORS ile aşırı tuz yüklemesi olabileceğinden doktor önerisi ile dikkatli kullanmak, aralarda sadece su vererek dengelemek gerekmektedir. ORS nin evde hazırlanması ile ilgili çeşitli tarifler bulunmakla birlikte, uygun olmayan karışımlar çocuklara faydadan çok zarar verebilir.

    Korunmada nelere dikkat etmek gerekir?

    Hijyenik ve koruyucu olan anne sütü ile beslenme

    El yıkama ve genel hijyen önlemlerinin uygulanması

    Gıdaların iyi yıkanmış ve iyi pişmiş olarak tüketilmesi, açıkta bekletilmemesi

    İshale bağlı hastaneye yatış gerektiren durumların başlıca etkeni olan rotavirüse karşı aşı geliştirilmiştir. Aşının rotavirus ishallerinde dışkılama sayısını, ishalin ciddiyetini ve hastaneye yatış gereksinimini azalttığı gösterilmiştir.

  • Fototerapi ve sarılık

    Bebeklerde yüksek bilirubin değerleri belli seviyelerde tehlikeli olabileceği için tedavi edilmesi gerekmektedir. Fototerapi hem bu yükselmeyi önlemek hem de belli oranda düşürmek için kullanılır. Böylece bebeklerdeki sarılık değerleri belli sınırlarda tutulmuş olur..Düşük düzeyde devam eden fizyolojik sarılıklarda belli bir tedavi uygulamaya gerek yoktur ancak bebeğin yaşı (gün olarak) ve ağırlığı göz önüne alınarak 15 mg/dl’nin üzerindeki oranlarda en sık uygulanan tedavi yöntemi fototerapidir.

    Yaşlanmış eritrosit( kırmızı kan hücrelerinin) ve bazı enzimlerin yıkımı sonrası bilirubin isimli pigment kana verilir. Bu pigmentin ilk oluşan şekline indirekt (suda çözünemeyen) bilirubin denir. İndirekt bilirubin toksik bir madde olup vücuttan doğrudan atılamaz. Bu madde karaciğerde enzimatik bir reaksiyonla vücuttan atılabilen direkt(suda çözünebilen) bilirubine dönüştürüldükten sonra safra ve idrar aracılığı ile atılabilir.Bebeklerde karaciğerdeki bu enzimin düşük aktivitede olması, eritrositlerin daha kısa ömürlü olması(daha çok yıkım olur), enterohepatik(barsak karaciğer arası ) dolaşımın daha fazla olması nedeniyle yenidoğan sarılığı gelişir. Bu sarılığın geçmesi için fototerapi yada ışık tedavisi sık kullanılır. Fototerapinin yetersiz kaldığı ya da sarılık değerlerinin çok yüksek olduğu durumlarda kan değişimi de yapılmaktadır.

    Fototerapi Nedir?

    Belli dalga boylarındaki ışığın kullanılması sonucu, suda çözünemeyen bilirubinin farklı kimyasal reaksiyonlarla suda çözünebilen formlara dönüştürülmesine denir. Biliyoruz ki çözünemeyen bilirubin doğrudan vücuttan atılamadığı gibi toksik bir maddedir. Bebeklerde sarılığı hem önlemede hem de tedavi etmede kullanılan yaygın bir yöntemdir.

    Sarılık tedavisinde kullanılan fototerapinin en etkili ışık dalga boyu, 430-490nm arasındaki mavi yeşil ışıktır. Mavi ışığın geliştirebileceği yan etkiler nedeniyle beyaz ışık da eklenmiştir. Bundan dolayı fototerapi üniteleri aynı sayıda beyaz ve mavi ışık kaynağından oluşmuştur.

    Sarılıkta Fototerapi Nasıl Etki Eder?

    Fototerapinin etkisiyle indirekt bilirubinde üç farklı kimyasal reaksiyon gelişir Bu kimyasal tepkimeler sonrası suda eriyebilen formlara dönüşen indirekt bilirubin, başka bir reaksiyona ihtiyaç duymadan safra ve idrar ile atılabilir. Yani fototerapiyle oluşan bu formların karaciğerde tekrar enzimatik reaksiyona girmelerine gerek kalmaz. Böylece vücuttan direkt uzaklaştırılırlar. Vücuttan atılan bilirubin sonucunda sarılık değerleri kontrol altına alınır. Bu tedaviye ışın tedavisi veya ışık tedavisi de denmektedir

    Fototerapinin Yan Etkileri

    Retinal dejenerasyon; fototerapide ışığın göze gelmesi sonucu oluşan bir yan etkidir. Günümüzdeki tüm bebeklerin gözleri fototerapi esnasında kapatılmakta ve bu yan etki önlenmektedir .

    Sıvı kaybı; fototerapide hissedilmeyen sıvı kayıpları artar ve dehidratasyon gelişebilir. Fototerapi yan etkileri arasında sık görülen bir durumdur.Önlemek için bebeğin aldığı,çıkardığını takip etmek ve aldığı sıvıyı arttırmak gerekmektedir.

    İshal; bebeklerde yeşil ve sulu dışkılama olabilmektedir. Bağırsaklardan atılan yüksek miktardaki bilirubinin buna neden olduğu söylenmektedir.

    Deri değişiklikleri görülebilir. Genellikle geçici deri döküntüleri şeklinde görülür.

    Bronz bebek sendromu; sarılık için fototerapi alan bebeğin cildi, idrarı ve kanı grimsi kahverengi bir renk alır. Tehlikeli bir durum olmamakla birlikte fototerapinin kesilmesi ile düzelir.

    Kan değerlerinde düşme; kanda trombosit düşüklüğü görülebilir. Bunu nedeni trombositlerin yıkımındaki artıştır.

    Fototerapi yan etkileri arasında hipokalsemi de yer almaktadır. Kalsiyumun kanda düşmesi anlamına gelen bu durumun sebebi ışın verildikten sonra melatonin salgısının azalmasıdır. Azalan melatonin kalsiyumun kemiğe geçmesine dolayısıyla kandaki kalsiyumun düşmesine neden olur.

    PDA(Patent Duktus Arteriozus); anne karnında bebeğin dolaşımının bir parçası olan duktus arteriozusun doğum sonrası kapanmaması anlamına gelir. Fototerapide PDA riski artmaktadır.

    Bebeğin vücut sıcaklığında artış veya düşme olabilir. Fototerapide daha çok hipertermiye yani ateşe rastlanır.

    Tedavi sırasında, bebek üzerinde sadece alt değiştirme bezi kalacak şekilde soyulur ve gözlere koruma amaçlı bir maske takılır. Bu şekilde ışığın altına yatırılır.Tedavi sonrası fototerapi alan bebeklerdeki bilirubin değerini cilde bakarak değerlendirmek yanıltıcı olacaktır.Cilt rengi tedavi sırasında normale döner Bu nedenle kan tahlili yaparak değerlendirmek gerekmektedir

    FOTOTERAPİ TEDAVİSİ İLE BEYİNDE MEYDANA GELEBİLECEK HASARLARIN ÖNÜNE GEÇİLEBİLİR

    Sarılık düzeyi belirli seviyenin üzerine çıktığında ve uygun tedavi edilmediğinde beyin dokusu üzerinde kalıcı hasara ve uzun dönemde nörolojik bozukluklara neden olabilir.

  • İştahsız çocuklar

    Her canlı dünyaya beslenme içgüdüsüyle gelir. Bebeklerdeki emme refleksi bunun en önemli göstergesidir. İştah besinlerin zevkle ve arzu edilerek yenmesidir. Çocuğun enerji ihtiyacına göre düzenlenir. İştahsızlık ise beslenmeye karşı isteksizlik durumudur. Bu nedenle çocuğun yeterli ve dengeli beslenmesi bozulur. İştahsız çocukta temel sorun, büyüme ve gelişme için gerekli besinlerin yeterince alınamaması ve buna bağlı olarak büyüme ve gelişmenin geri kalmasıdır. Çocuğun yeme isteği büyüme hızına ve kişisel durumuna göre belli dönemlerde değişir. Özellikle 1-2 yaş arası, iştahın en düşük seviyede olduğu dönemi oluşturur. Bu dönemde özellikle yemek seçme ve yemeği reddetme davranışları sıkça karşılaşılan sorunlardan biridir. Çocukluk yaş grubunda iştahsızlık, anne-baba tarafından en çok dile getirilen ve doktorların en sık karşılaştığı durumlardandır. Tüm çocukların %25-40’ında, büyüme geriliği olanların %80’inde, iştahsızlık yakınması vardır. Ancak iştahsızlık yakınmasıyla getirilen çocukların çok az bir kısmında büyüme geriliği mevcuttur. İştahsızlık durumunu, belli besin maddelerine karşı duyulan isteksizlik, seçicilik ve duyarlılıktan ayırmak gerekir. İştahsızlık Nedenleri Nelerdir? İştahsızlık nedenleri fiziksel ve duygusal olarak ikiye ayrılabilir. Fiziksel nedenler arasında emme-yutma refleksinin zayıf oluşu, gıdanın boğazın arka kısmına dokunmasıyla öğürme refleksinin oluşması gibi kişisel hassasiyetler olabilir. Bu bebeklerde anneler katı gıdalara geç başlar ve ileri yaşlarda besin alımı zorlaşabilir.Yine enfeksiyonlar, kronik hastalıklar, gıda allerjileri, diş çıkarma dönemleri çocukta iştahsızlık nedeni olabilir. Düşük doğum ağırlıklı ve gebelikte sigara içen anne bebeklerinin daha iştahsız olduğu gösterilmiştir. Ayrıca beslenme yetersizliğine ikincil olarak gelişen demir, çinko gibi mineral eksiklikleri iştahsızlığı pekiştirerek bir kısırdöngü oluşumuna neden olur. Duygusal nedenler arasında ise çocukta endişe, kıskançlık veya annenin aşırı mükemmeliyetçiliği, çocuğu daha iyi besleme kaygısı nedeniyle, anne-çocuk arasında oluşan çatışma sayılabilir. Çocuğun besinleri gerçekten yememesinin yanısıra, aileyi tatmin edecek kadar yememesi de çocuğun iştahsız olarak algılanmasına neden olabilir. Çocuğunuz sizi mutlu edecek kadar yemek yemeyebilir ancak tükettikleri ile normal büyümesi devam ediyorsa altta yatan bir sorun olma olasılığı zayıftır. İştahsız çocuğu olanlara öneriler: Her çocuğun kendine göre bir gelişim hızı vardır. Ve bu kapasite büyük oranda genetik olarak belirlenir. Çocuklarımızı başka çocuklarla kıyaslamamalıyız.

    Yemek yemesi için çocuğu zorlanmamalı, yemek yerken yemekle ilgili uyarı yapılmamalıdır.

    1 yaşından itibaren eline kaşık vererek aile sofrasına oturması sağlanmalıdır.

    Sunulan gıdanın şekli, kokusu, lezzeti ve sunum şekli güzel olmalı; sağlıklı olsun diye lezzetsiz ve kötü görünen gıdalar yedirilmeye çalışılmamalıdır.

    Hazırlıklar tamamlanınca 15 dakika içinde beslenme başlanmalı; beslenme süresi 30-35 dakikayı geçmemelidir.

    Tabağa bitirebileceği miktarda (örneğin yumruğu kadar) yemek konmalı, böylece çocuğun bitirme hazzını yaşaması sağlanmalıdır.

    Yenmeyen besinler göz önünden kaldırılmalıdır.

    Aralarda aburcubur, meyve suyu, süt vb tüketilmesine izin verilmemelidir.

    Çocuğun damak tadı ve tercihlerine saygı duyulmalı, aynı gruptan bir gıdayı alıyorsa diğerleri için zorlanmamalıdır.

    Başka çocuklarla birlikte beslenme kolaylık sağlayabilir.

    Tüm bunlara rağmen hala iştahsız olan bir çocukta ilk yapılması gereken fiziksel bir sorun olup olmadığının belirlenmesidir. Bu amaçla doktorunuzun çocuğunuzu değerlendirmesi gerekir. Tüm yaşlarda çocuğun beslenme durumu, boy ve kilosunun standart büyüme eğrilerindeki yerinin saptanması ve yıllık büyüme hızının takibi ile değerlendirilir. Değerlendirme sonucunda doktorunuz bazı tetkikler isteyebilir. Tedavi nasıldır? İştah şurubu var mıdır? İştahsız çocukta öncelikle çocuğun gerçekten iştahsız olup olmadığı ve büyüme durumu değerlendirilmeli, iştahsız ise, varsa altta yatan nedenin saptanması ve tedavisi gereklidir. Herhangi bir problem saptanmazsa zorlamadan beslenmenin teşvik edilmesi ve büyüme gelişmenin dikkatle takip edilmesi gerekir. İştah açıcı ilaç ve vitaminlerin tedavide yeri yoktur. Ancak saptanmış herhangi bir vitamin ya da mineral eksikliği mevcutsa yerine konması gerekir.

  • Anne sütü nasıl artırılır?

    Emzirme dönemi, annenin hamilelikte aldığı kiloları atabilmesi için bahşedilen harika bir süreçtir. Anne sütünün oluşabilmesi için vücut ortalama günlük 500-600 kalori gibi bir enerji harcar. Bu yakımı bir saat koştuğunuz da bile sağlayamazsınız. Her annenin sütü kendi bebeğine özeldir. Anne sütü Yeni doğan bebek için en uygun besindir. Sindirimi kolaydır, her zaman temizdir, bebeğinizi hastalıklardan korur ve bebeğinizle aranızda özel sevgi bağı kurulmasını sağlar.

    Sütünüzü arttıran en önemli besin ise , sudur. Günde en az 2,0 -2,5 litre su içmelisiniz, çünkü anne sütünün yaklaşık %87 si sudan oluşur. Ne kadar çok su içerseniz o kadar çok süt oluşur.

    Bitki çaylarından rezenenin anne sütünü artırıcı ve bebeği rahatlatıcı özelliği vardır. Günlük 1-2 fincan içilebilir.

    Süt oluşumu için çok fazla şekerli gıda, şerbet ve tatlı tüketmeye gerek yoktur. Bu size kilo katmanın dışında başka bir yarar sağlamaz. Tatlı tüketmek istediğinizde sütlü tatlılar, kurutulmuş meyveler veya meyve tatlıları tercih edilebilir.

    Hurmada bulunan doğal oksitosin, doğumu kolaylaştırır ve anne sütünün salgılanmasını artırır.

    Soğan, sarımsak, karnabahar, lahana, kuru baklagiller, brokoli gibi besinler gaz yapıcı özellikleri ve anne sütünün tadını değiştirebilme özelikleri nedeni ile dikkatli tüketilmelidir. Bu tarz besinleri tükettikten sonra bebekte gaz şikayetlerine ve emmeyi ret etme durumuna bakarak bu besinleri tüketmeye devam edebilir yada kesebilirsiniz.

    Emzirme sürecinde alkol, sigara ve kafeinli- gazlı içecekler tüketilmesi tavsiye edilmez. Bunlar süt oluşumunu olumsuz etiler.

    Gece emzirmesi süt oluşumunu artırır, annenin uykusunun daha kaliteli olmasını sağlar.

    Bebek bir memeyi emip iyice boşalttıktan sonra ikinci meme verilmelidir. Aşırı gergin tam boşaltılamayan memede süt yapımı durabilir.

    Anne sütü, bebek ek besinlere başlasa bile iki yaşına kadar vermeye devam edilebilir.

    Bebek büyüme eğrisinin altında kalmıyorsa ( ağırlık kazanımı varsa) ve günde 4-5 bez kirletiyorsa sütünüz bebeğinize yetiyordur. İlk altı ay bebeğinize sadece anne sütü vermeniz yeterlidir.

  • Bebeklerde beslenme ve ek gıdaya geçiş

    Ek gıdalara Erken Başlama ile Gelişen Komplikasyonlar 2’ye ayrılır

    1-Erken dönemde besin alerji,bağırsak dokusunun gelişememesi ,mide asit düşüklüğü ve besin maddeleri verilirken kullanılan tabak ve kaşık hijyen bozukluğuna bağlı olarak enfeksiyona neden olur.Anne sütü alımının azalmasıyla beraber koruyucu ve besleyici madde emilimi de azalır.

    2-Geç dönemde başlanması ise ileri yaşlarda damar sertliği,hipertansiyon ve obeziteye yol açar.Aynı zamanda Geç beslenme yetersizliği,demir eksikliği ve immün (bağışıklılık)bozukluklarına yol acar.

    Bebek beslenmesi 3 aşamada olur;

    -o-6 ayda EMME dönemi sadece sıvıları alabilir.

    -6-9 ayda GEÇİŞ dönemi kaşıkla beslenir,yarı katı gıdalar verilir.Dil ve dudak kasları gelişir.

    -9-12 ayda ÇİĞNEME dönemi olup yanak ve çene ittirme hareketleri gelişir ve artık her türlü gıda bu dönem verilebilir.

    Ek gıda en erken 4.ayda verilmeli, eğer gelişimi iyi ise sadece anne sütü verilmelidir.

    Ek gıdalara başlamak gerçekten sabırlı olmayı gerektirir.İlk aşamada bebek reddederse ısrar edilmemeli,daha sonra tekrar denenmeli,gerekirse sevdiği bir şeylere karıştırılıp verilmelidir.Her besin ilk başlamada karışım olarak değil de tek tek ve miktar olarak da azar azar denenmeli,gerekirse sevdiği bir şeylere karıştırılıp verilmelidir.Her besin ilk başlamada karışım olarak değil de tek tek ve miktar olarak da azar azar denenmelidir.Beslenme sonrasında alerjik reaksiyon veya bağırsak bozukluğu yaparsa o besin bir süre geri çekilmelidir.Ayrıca ek gıdalar anne sütü ile aynı aynı anda verilmemelidir,yoksa anne sütündeki yararlı maddelerin ek gıda ile birleşip atılımı söz konusudur.

    Ek gıdalara başlama sırasıyla şöyle guruplanabilir;

    4.ayda meyve suyu ve yoğurt şeklinde sıvı gıdalar,6.ayda sebze meyve püreleri muhallebi başlanır.6.-8.ayda et suyu eklenmiş tarhana, mercimek çorbaları, peynir, yumurta sarısı verilebilir.8.aydan sonra etli gıdalar,köfte,tavuk,balık etine geçilebilir.Bu nedenle özellikle ete başlamak önemlidir.Bebeklere özellikle etli gıdalar doğal yoldan beslenen hayvanlardan elde edilen ürünlerden seçilmelidir.Yumurta,köy tavuğu yumurtası olarak yedirilmelidir.

    Ekonomik durumu uygun olmayan ailelerde özellikle demir ve proteinden zengin baklagiller etin yerini almalıdır.Bunlar özellikle de C vitamini ile alınmalı ve vücuda yararlılık oranı artırılmalıdır.Ayrıca güvenilir kasaptan alınan sakatatlar bu aylarda eklenmelidir.

    Yumurta yedirmeye 6.aydan sonra özellikle yumurtanın sarısı ile başlanılmalıdır.Yumurta demir ve protein içeriği zengin bir besin maddesi olup, yumurtanın beyazı özellikle içerisindeki proteinlerin alerji riskine karşı 1 yaş sonrası verilmelidir.

    Bunlara bu 3-4 aylık süreçte alışan bebek,artık 9.aydan sonra sofraya oturtulmalıdır.

    Karbonhidratlı yiyecekler

    Beyaz ekmek ,un,şeker,pekmez,bal,meyve sularının insülin direncini erken yaşta ortaya çıkartması gerçeği ve erişkin yaşlarda buna bağlı hastalıkların açığa çıkması nedeniyle,tüketimleri azaltılmalıdır.

    Yağlı yiyecekler

    Yağ içermeyen diyetlerin bebekte gelişimi bozduğu gerçeğininden yola çıkarak tereyağı,kuyruk yağı ve zeytinyağı gıdalara 8.-9.aylarda eklenmelidir.

    Sütlü yiyecekler

    Sütlü gıdaların demir eksikliği anemisine yol açması nedeniyle bebeğe verilmesine karşı cıkılsa da,1 yaş sonrası 1-2 bardak süt mutlak gelişim için verilmelidir.Pastörize sütlerin protein yapısı bozulduğu ve katkı maddeleri eklendiği için bu sütleri tüketmek yerine,çok güvenilirsütçüden alınan süt tercih edilmeli yada günlük süt şeklinde cam şişede marketten alınmalıdır.

    Sütlere eklenen antibiyotikler,sütlerin ekşimesini ve kesilmesini sağlayan faydalı bakterileri ve probiyotikleri yok ederek bağışıklık sisteminin çökmesine neden olur.

    Ayrıca buradaki bağırsak probiyotiklerinin hazım sistemini geliştirme,bağırsakta K vitamini yapımı,besin alerjisinden koruma ve immün sistem hastalıklarını önlemede etkili olduğu bilinmektedir.Sütün yanı sıra tüm yeşil yapraklı sebzeler,özellikle kalsiyum ve magnezyum zenginidir ve mutlak tüketimi sağlanmalıdır.

    Bebeklerimizi sıkmadan,üzmeden,onlara zarar vermeden,azar azar ve sırası ile bu besinleri beslenme şemasına oturtmak biz annelerin en önemli görevidir.

  • Koroner dolaşım

    Koroner dolaşım

    Kalbin düzenli ve etkili çalışabilmesi için, oksijen ve besleyici maddelerle zengin kan ile beslenmesi gerekmektedir. Koroner dolaşım, kalbi besleyen damarlarda kanın dolaşımıdır. Kalbin kas dokusu (miyokard) o kadar kalındır ki, kalp kanla dolu olmasına rağmen kanın kas dokusunun derinliklerine ulaşması için koroner damarlara ihtiyaç vardır.

    Kalbin gevşemesi (diastol) sırasında kalp kas dokusuna oksijenli temiz kanı taşıyan ve dağıtan damarlar koroner arter (koroner atardamar), oksijeni alınmış kirli kanı kalp kasından uzaklaştıran damarlar ise kardiyak ven (kardiyak toplardamar) olarak adlandırılır.

    Ana koroner arterler aort kapağının hemen üzerinden çıkan sağ ve sol koroner arter olmak üzere 2 tanedir. Sol koroner arter, sol ön inen arter ve sol sirkumfleks arter olmak üzere ikiye ayrılır. Sol ön inen arter kalbin ön yüzünü, sirkumfleks arter kalbin sol yanını ve arkasını besler. Sağ koroner arter ise sağ kalbi, karıncıklar arası duvarın bir kısmını ve kalbin arka yüzünü besleyen dallara ayrılır.

    Koroner dolaşım kişiden kişiye fark ettiği için tam olarak değerlendirilmesi kardiyak kateterizasyon veya bilgisayar tomografili koroner anjiyografi ile mümkündür. Öyle ki, insanların %4’ünde üçüncü bir koroner arter bulunur, bu atardamar posterior koroner arter olarak adlandırılır. Nadiren kişide aort kökünün etrafında dolanan tek bir koroner arter bulunabilir.

    Koroner arterler, sağlıklı iken, kalp kasının ihtiyacını karşılayacak koroner dolaşımı sağlarlar. Ancak kısmen dar olan bu damarlar, sıklıkla aterosklerozdan etkilenerek tıkanabilirler. Bu durumda kalbin oksijen ihtiyacını karşılamak için kan akışı hızlanır, buna rağmen yeterince oksijen sağlanamazsa oksijen yetersizliği hali olan doku iskemisi meydana gelir. Anlık iskemi, anjina denilen şiddetli göğüs ağrısı yapar. Ciddi iskemide ise kalp kası oksijen yetersizliğinden ölür, bu durum da miyokard enfarktüsü (kalp krizi) ile sonuçlanır.

  • Kan dolaşımı

    Kan dolaşımı

    Kan dolaşımı

    Kalp tek bir organ olmasına rağmen iki ayrı pompa (sağ kalp ve sol kalp) gibi çalışmaktadır. Vücudun tüm organlarından gelen ve oksijeni az olan kirli kan ana toplardamarlar ile sağ kulakçığa dökülür, buradan üçlü kapak aracılığı ile sağ karıncığa geçer.

    Sağ karıncık kirli kanı akciğer atardamarı aracılığı ile akciğerlere pompalar. Akciğerlere gelen kan oksijenden zenginleşerek temizlenmiş olur. Temiz kan, akciğer toplardamarları ile sol kulakçığa döner (sağ kalp işlevi = küçük kan dolaşımı = akciğer dolaşımı).

    Sol kulakçıktaki temiz kan ikili kapak aracılığı ile sol karıncığa geçer. Sol karıncığa gelen temiz kan aort aracılığı ile tüm organlara pompalanır. Vücudun bütün organlarındaki gaz değişimi sonrasında oksijeni az olan kirli kan ana toplardamarlar ile sağ kulakçığa gelir (sol kalp işlevi = büyük kan dolaşımı = sistemik dolaşım).

    Vücuttaki kan akışı

    Kalpten çıkan aort vücuttaki en büyük atardamardır. Aort beynimizi ve kollarımızı besleyen atardamarları üç dal şeklinde verdikten sonra göğüs boşluğundan aşağı, karnımıza doğru iner. Burada sağ ve sol bacağımızı besleyen iki ana atardamara bölünür. Bu damarlar organları ve kasları besleyen atardamarlara bölünerek çapları giderek azalır. Kapiller atardamarlar vücudumuzun en uç bölgelerindeki en ince damarlardır ve hücrelerin oksijenlenmesini sağlarlar.

    Hücreler tarafından açığa çıkarılan karbondioksit ve atık ürünler kapiller toplardamarlar vasıtasıyla daha büyük toplardamarlara aktarılır. Beyin ve kollardan gelen toplardamarlar birleşerek üst ana toplardamarı, vücudumuzun diğer bölgelerinden gelen toplardamarlar birleşerek alt ana toplardamarı oluşturur ve kirli kan sağ kulakçığa gelir. Kanın daha sonraki gidiş yolu yukarıda kalbin çalışması kısmında anlatıldığı şekilde olur.