Kategori: Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları

  • 0-2 yaş çocuklarda beslenme

    0-2 yaş çocuklarda beslenme

    Her bebeğin ‘Çocuk Hakları Sözleşmesi’ile sağlıklı ve dengeli beslenmeye hakkı vardır.

    İlk 6 ayda bebekler için en iyi besin sadece anne sütüdür. Eğer anne sütü miktar olarak yetersiz yada yoksa onun yerini uygun formüla mama verilmelidir. Anne sütü yada formüla mama alan bebeklerin ekstra su ihtiyacı yoktur.

    İlk 6 ayda su ihtiyacı anne sütü yada formüla mamadan karşılanır. Anne sütü ilk 6 ayda bebeğin ihtiyacının %100’ünü, 6-12 ayda bebeğin ihtiyacının %50’sini ve 12. aydan itibaren de %30’unu karşılar. Altıncı aydan sonra anne sütü bebeğin besin ihtiyacını karşlamada kısmi olarak yetersiz olduğu için tamamlayıcı beslenmeye geçilir.

    Tamamlayıcı beslenme anne sütüne ek olarak diğer gıdaların ilave edilmesidir. Tamamlayıcı beslenme süt çocukları için özel hazırlanmış geçiş besinleri ve aile yemekleri olarak ikiye ayrılır. 6. aydan 2 yaşına kadar ek besinlerle birlikte anne sütüne devam edilir. Destekli ya da desteksiz oturmaya başlamış, başını rahatça tutan, el, ağız ve göz koordinasyonu gelişmiş, katı besinleri yutabilen süt çocuğunun tamamlayıcı besine geçilmesi gerekmektedir.

    Prenatal ve postnatal erken dönemde karşılaşılan tatların tamamı bebeğin tat duyusunu etkileyebilir, hatta bu durum çocukluk ve ergenlik döneminde de devam edebilir. Bu yüzden hamilelerin ve emziren annelerin beslenme şekli bebeğin beslenme alışkanlıkları açısından önem taşıyor. Kısacası bebeğinizin ne yemesini istiyorsanız sizde hamilelikte ve emzirme döneminde o gıdayı tüketin.

    6-7. ayda tamamlayıcı beslenme

    Bu dönemde bebek için özel hazırlamış geçiş mamaları tercih edilir. Kıvam olarak püreler tercih edilir. Bebek ek besinlere başladığnda ekstra suya ihtiyaç duyar.

    Kullanılan su içme suyu ve kaynatılmış ılıtılmış olmalı, öğün aralarında verilmeli. Bu ay ek besinlere başlangıç için en uygun zamandır, bebek desteksiz yada destekli oturmaya başlamıştır, dil hareketleri ile besinleri kaşıktan farinkse yönlendirecek düzeydedir, yakaladığı nesneleri ağızına götürebilir, mide asiditesi düşmüştür buda besinleri daha kolay sindirir ve mikroorganizmaları öldürür. Bu ayda 4 besin grubuyla bebeği tanıştırılır ( sebzeler, meyveler, tahıllar ve yoğurt).

    Her biriyle ek besinlere başlanılabilir ama uyumu artırmak için başlangıç olarak ilk tercih ettiğimiz besin grubu sebzelerdir. Kural olarak besinleri tek tek ve az miktarda başlayıp yavaş yavaş miktarı artırılır. Ek besinlere başlarken öğlen saatleri tercih edilir. 3 günde bir yeni bir gıda eklenir. Örneğin ek gıdalara patetes püresi ile başlanır patatesin kabuğu soyulup küp küp kesilip az mikatda içme suyunda veya buharda pişirilir sonrasında yumuşak kıvamlı püre yapılır ve 1 tatlı kaşığı zeytinyağı eklenir.

    Unutmayın 10. aya kadar tuz ilave edilmez. İlk gün bu püreden 1 mama kaşığı verilir ve sonrasında emzirerek öğünü tamlanır. İkinci gün 2 mama kaşığı verilir yine emzirerek beslenme tamamlanır. Üçüncü gün 3 mama kaşığı verilir. İlk sebze olarak patates seçmemizin nedeni sindirimin kolay ve allerji riski düşük olmasıdır. Patates nişastadan zengindir. Proteinden fakirdir ama içerdiği proteinin biyolojik değeri yüksektir. Önemli oranda C vitamini ve tiamin içerir. Dördüncü gün patates püresi hazırlarken %25 kadar havuç eklenir, ertesi gün biraz daha havuç miktarı artırılarak eşit miktarda olacak şekilde hazırlanır. Yedinci gün sebze püresine kış mevsimi ise bal kabağı , yaz mevsimi ise sakız kabağı eklenir.

    Unutulmamalı ki içerikleri biz belirliyoruz miktarı bebeğimiz belirliyor yanı doyma belirtileri gözlenmeye başlandığında beslenme kesilir. 6 aylık bir bebeğin mide kapasitesi yaklaşık 150-180 ml’dir yani bir çay bardağı kadardır. Altıncı yedinci aylar arasında bebeğimize vereceğimiz ilk sebzeler patates, havuç, kabak, balkabağı, brokoli, kereviz, ıspanak, pazı, yerelması, enginar, bezelyedir. Üç çeşit sebzeye (patates, havuç, kabak) alışan bebek ikinci grup ek besine geçmeye hak kazanmıştır.

    İkinci besin grubu olarak meyveyi tercih ediyoruz, meyveleri seçerken taze ve mevsimine uygun olmasına dikkat edilmelidir. İlk meyveler elma, armut, şeftali, kayısı, muz olmalıdır. Yaz günü ilk meyvemiz şeftali, kış dönemi elma olmalıdır. Güzelce yıkayıp kabuğunu soyduktan sonra cam rendede rendeleyerek püre haline getiriyoruz, yine sebzelerde yaptığımız gibi 3 gün kuralına göre az miktarda başlayarak dozu artırılır. Meyve 2. bir öğün olarak verilir eğer bebek emmek isterse sonrasında emzirilir. Bu arada öğlen öğününde sebze püresine devam edilir. 3 gün ara ile 3 çeşit meyve denedikten sonra tahıllara geçilir

    Tahıllar 7. aydan önce başlanmalıdır. Tüm tahıllar B grubu (vit B12 hariç ) vitaminleri açısından zengindir. İlk olarak sindirimi kolay allerji potansiyeli düşük olan pirinç ve irmikle başlanır. İşlenmemiş tahılları tercih edilir mesela beyaz pirinç yerine esmer pirinç, beyaz un yerine tam buğday unu gibi. Tahıllar arzuya göre 3 şekilde verilebilr. Sebze pürelerine eklenebilir, muhallebi şeklinde hazırlanabilir veya bebeklere özel tahıllı kaşık maması olarak verilebilir. Gece tok tutması ve daha az uyanması için tahıllı mamaları daha çok akşam saatlerinde tercih edilir.

    Yoğurt evde taze günlük inek sütünden mayalayarak verilmesi tercih edilir. Kimyasal ve mikrobiyolojik kirlilik riski olduğundan açıktan alınan sütlerden hazırlanan yoğurtlar kullanılmaz. Eğer bebek mama kullanıyorsa maması ile de yoğurt hazırlanabilir. Bu ayda kefirede başlamak uygun olur.

    Sebze püresi

    1 su bardağı içme suyu

    1 küçük boy patates

    1/2 orta boy havuç

    1/4 orta boy kabak

    1 tatlı kaşığı pirinç

    1 tatlı kaşığı zeytinyağ

    Hazırlanışı: Tüm malzemeler tencerede ağızı kapalı kısık ateşte pişirilir. Tel süzgeçten geçirilir veya ezilir. Zeytinyağı sebzeler piştikten sonra ilave edilir.

    Muhallebi

    200 ml içme suyu

    2 tatlı kaşığı pirinç unu veya irmik

    6 ölçek devam sütü

    Hazırlanışı: 200 ml suya 2 tatlı kaşığı pirinç unu ile pişirilir. Ilınınca 6 ölçek devam sütü eklenir.

    Yoğurt

    100 ml kaynatılımış ılıtılmış su

    6 ölçek devam sütü

    1 tatlı kaşığı yoğurt

    Hazırlanışı: 100 ml suya 6 ölçek devam sütü koyarak hazırlanan sütü küçük bir kase veya kavanoza boşaltılır. İçine 1 tatlı kaşığı yoğurt eklenip hafifçe karıştırılır. 6 saat sıcak ortamda mayalanmaya bırakılır. Buzdolabında 1 gece bekletildikten sonra oda ısısına getirilerek verilir.

    7-8. ayda tamamlayıcı beslenme

    Bu ayda 6-7. ayda alıştırdığımız gıdalara 2-3 öğün olarak devam ediyoruz sebze ve meyve çeşitliliğini artırıyoruza. Sebseleri ilikli kemik suyuyla hazırlayabiliriz. Artık kahfaltıya başlama zamanımız geldi. Kahfaltının en önemli gıdası yumurta sarısıdır. Katı bir şekilde yumurta haşlanır (su kaynamaya başladığında 5 dakika haşlanması yeterli) ve ¼ kadar gün aşırı verilir, 2 kez çeyrek aldıktan sonra 2 kez yarım verilir sonrasında gün aşırı 2 kez tam aldıktan sonra her gün 1 yumurta sarısına geçilir. Bu şekilde 12 günde günlük 1 yumurta sarısına geçilir. Yumurtaya başladıktan 4 gün sonra 1 kibrit kutusunun çeyreği kadar beyaz peynir başlanır. Tuzunu almak için bir gece içme suyunda bekletilir. Miktar 2. Gün yarım kibrit kutusu 3. gün tam kibrit kutusu kadar verilir.

    İlk önce 1 çay kaşığı kadar daha sonra 2 çay kaşığı doğal pekmez ilave edilir. Bebek ekmeği, rendelenmiş ceviz, tereyağ da eklenir. Kahfaltıya alıştıktan sonra kırmızı ete geçilir. Kırmızı et, çift kıyılmış kuzu kıyma şeklinde gün aşırı bebeğin yumruğu büyüklüğünde sebze pürelerine eklenir. Kuzu kıymaya alıştıktan sonra dana kıyma da verilir, beyaz et olarak tavuk ve hindi eti verilir günümüzde organik tavuk bulmak zor olduğu için haftada 1 kez verilmesi tercihimizdir. Kırmızı et bebekler için çok kaliteli bir protein ve demir kaynağıdır.

    8-9. ayda tamamlayıcı beslenme

    Bu ayda daha önce verdiğimiz gıdalara ilaveten baklagiller verilir. Kuru fasulye, nohut, mercimek, barbunye gibi baklagiller menüye eklenir. Tahıllarla birlikte tüketildiğinde önemli bir besin kaynağıdır. Biyolojik değeri yüksek protein, kompleks karbonhidrat, lif, vitamin ve mineral içerir. Bu dönemde çinemeyi pekiştirmek için gıdalar püre şeklinde değil de çatala ezilerek pütürlü verilir.

    9-10. ayda tamamlayıcı beslenme

    Bu ayda menüye balık eklenir. Balık biyolojik değeri yüksek protein ve esansiyel aminoasit kaynağıdır. Yüksek oranda omega 3 çoklu doymamış yağ asitleri içerir ve nöromotor gelişim açısından önemlidir. Demir ve çinkodan da zengindir. Tuzlu su balıkları iyi bir iyot kaynağıdır. Balık buharda, fırında yada çorba şeklinde hazırlanarak verilir. Somon, lüfer, sardalya, hamsi, çupra, levrek gibi balıklar verilir. Başlangıç olarak haftada 1 kere daha sonra haftada iki kere verilmesi uygundur. Her zaman aynı tür balık değil de farklı tür balıklar ve ayrıca deniz ve kültür balığı dönüşümlü olarak verilmesi daha uygundur.

    Balık çorbası

    50 gr balık ( dil balığı, levrek filet gibi)

    ½ küçük boy patates

    ½ küçük boy havuç

    1 küçük pırasanın beyaz kısmı

    1 diş sarımsak

    1 diş arpacık soğanı

    1-2 dal maydanoz

    1 tatlı kaşığı zeytinyağı

    1-2 damal limon suyu

    1 bardak su

    Sebze ve balığı 1 bardak suda 20 dk pişirin, piştikten sonra pırasayı çıkartın, zeytinyağı ve 1-2 damla limon ilave edin

    10-12. ay tamamlayıcı beslenme

    Ev yemeklerine geçiş yapılır, bu ayda tat duyusu geliştiği için ek besinleri reddetme olursa yemeklere hafif kaya tuzu eklenebilir. Ev yemeklerinden kıymalı pazı sarma, kabak ve biber dolması, etli sebzeli türlü, sulu köfte, patates oturtma, kıymalı ıspanak, zeytinyağlı kereviz, kıymalı taze fasülye, balık buğlama, zeytinyağlı barbunye, kuru fasüliye, mercimek v çorbalar verilebilir. Yaz dönemi yemeklere domates ve kırmızı biber eklenebilir. Yemeklere soğan, sarımsak, maydanoz dere otu eklenilmesi hem tatını hem de besin değerini zenginleştirir.

    Bu dönemde besinler çatalla ezilerek verilir. Besinlerin püre şeklinde verilmesi 10. aydan sonra devam edilirse obesiteye ve beslenme sorunlara neden olabilmektedir.

    İngiltere’den Dr. Gill Rapley’in 2000’li yıllarda başlatmış olduğu ‘Baby led weaning (BLW)’-‘Bırakın çocuklar kendi beslensin’ yaklaşımı mama sandalyesinde oturabilen, besinleri yakalayabilen ve çiğnemek için besinleri ağzına götürebilen çocuklarda, püreyle beslenmek yerine çocuğun kendisinin seçebileceği “finger foods” denilen, parmaklarıyla kavrayabilecekleri besinlerle beslenmesini öneren ve son dönemlerde tartışılan alternatif bir beslenme şeklidir. Bu şekilde bebekler kendileri, istedikleri miktarda, istedikleri yiyecekleri tüketmekte. Araştırma sonucunda annelerde beslemeye bağlı oluşan anksiyetenin azaldığı, klasik şekilde beslenen bebeklere göre daha sağlıklı besinlerle beslendikleri ve yine bu grupta anne sütü alma süresinin klasik beslenenlere göre daha uzun olduğu görülmektedir.

    Mevsime göre sebze ve meyve seçenekleri

    İlkbahar yaz döneminde sebze seçenekleri- kabak, havuç, patates, enginar, semiz otu, taze fasulye, bezelye

    İlkbahar ve yaz döneminde meyve seçenekleri- şeftali, kayısı, elma, karpuz, kavun, kiraz, tatlı mürdüm eriği, 9. aydan sonra çekirdeği çıkarılmış siyah ve beyaz üzüm, taze incir, karadut

    Sonbahar kış döneminde sebze seçimi- patates, havuç, balkabağı, kereviz, brokoli, pazı, ıspanak, yerelması, karnabahar

    Sonbahar kış döneminde meyve seçimi-elma, armut, muz, 9. aydan sonra Trabzon hurması, tatlı portakal, mandalina, kıvı, nar suyu

    1 yaşına kadar tüketilmemesi gereken gıdalar

    İnek sütü

    Bal

    Yumurtanın beyazı

    Bakla

    12-23 ay tamamlayıcı beslenme

    Bu dönemde aile ile sofraya oturmalı. Sofradaki besinler dilimlenmiş ya da kaşıktan akmayacak kadar kalın püre şeklinde, tuzu, şekeri, baharatı azaltılmış, bebeğin yiyebileceği şekilde hazırlanıp sunulmalıdır. 12-18. Aylarda bardak ve kaşık gibi araçları tutmakta ve kullanmakta daha becerikli olurlar. Kendileri beslenmek isterler. 18. aydan sonra her türlü katı gıdayı dişleri ile parçalayıp çiğneyebilirler, ama yine de üç yaşına kadar aspirasyon riski yüksek olduğundan küçük ve sert (leblebi, fındık, şeker vs) gıdalardan uzak durulmalıdır.

    Tercihen günde 3 ana öğün, 2 ara öğün olarak verilir. Her ana öğünde 250 ml’lik kasenin 3/4’ü ya da tamamının bitirilmesi önerilir. Beslenme alışkanlığının gelişiminde ve besin tercihlerinde anne-babanın rol model olacağı unutulmamalı, özellikle bu dönemde sofrada besleyici, obezojenik olmayan besinlerin tüketimi tercih edilmelidir. Ayrıca besleyen kişinin ve akranlarının yeme alışkanlıklarından da etkilenebileceği akılda tutulmalıdır.

    Tamamlayıcı besine erken başlamanın sakıncaları nelerdir?

    Anne sütü yapımı azalır.

    Anne sütündeki koruyucu etmenlerin daha az alınması ile bebeklerde enfeksiyon görülme oranı artar.

    Hijyenik olmayan koşullarda hazırlanması durumunda ishallere yol açarak malnutrisyona neden olabilir

    Atopik hastalıklar, astım, tip 1 diyabet, allerjik hastalıklar, enfeksiyon hastalıkları, obesite ve özellikle barsak villus işlevlerinin bozulması riski artar.

    Büyüme açısından bir üstünlüğü yoktur.

    Tamamlayıcı besine geç başlamanın sakıncaları nelerdir?

    Yetersiz enerji ve besin alımı

    Malnütrisyon

    Demir, çinko ve benzeri element eksiklikleri

    Vitamin eksiklikleri

    Bebeğin çiğneme gibi yeme işlevlerinin gelişiminde gecikme

    Beslenmenin yeterli olup olmadığı kilo alımı ile değerlendirilir. 5. ayda bebek doğum kilosunun 2 katına; 1 yaşında doğum kilosunun 3 katına ve 2 yaşın sonunda doğum kilosunun 3 katına ulaşır. İlk 6 ayda günde 20-30 gram (haftada 150-250 gr alır), 6-12 ayda 15-20 gr/gün (haftada 100-150 gr), 1-2 yaşında 50 gr/hafta, 2 yaş üzerinde 2-2,5 kg/yıl tartı alır.

    Vitamin ve mineral desteği

    D vitamini: Doğumdan sonra ilk haftadan itibaren başlanır, 400 U/gün dozda verilir, ağız içine damlatılır, iki yaşına kadar devam edilir.

    Preterm bebeklere de aynı dozda ve sürede verilir.

    Demir: Miadında doğan bebeklerde 4. aydan itibaren başlanır. Doz 1 -2 mg/kg/gün olup ağız içine verilir ve 1 yaşına kadar devam edilir.

    Prematüre ve 2500 g altında doğan bebeklere 2. ay sonundan itibaren veya ağırlığı doğum ağırlığının 2 katına çıktığı andan itibaren 2 mg/kg/gün dozunda başlanır. Ağız içine verilir. İki yaşına kadar devam edilir. Bebek açken verilmelidir.

  • Çocuklarda besin alerjisi nedir

    Çocuklarda besin alerjisi nedir

    Besin alerjisi bağışıklık sistemimiz tarafından besinlere karşı anormal yanıtın verilmesiyle ortaya çıkmaktadır.Altta yatan immün cevap IgE aracılı, IgE’den bağımsız veya her ikisinin karışımı şeklinde olabilir. Besin alerjisi görülme sıklığı özellikle son yıllarda önemli bir artış göstermektedir. Çocuklarda alerjiye en sık neden olan besinler inek sütü (%2,5), yumurta (%1,3), fıstık (%0,8), buğday (%0,4), soya (%0,4), fındık (%0,2) ve kabuklu deniz ürünleri (%0,1)’dir. Erişkinlerde ise polen alerjileri sıklıkla besin alerjileri ile çapraz reaksiyona neden olmaktadır. Süt, yumurta, soya ve buğdaya karşı erken çocukluk çağı alerjileri okul çağında yaklaşık %80 düzelmektedir. Fındık, fıstık ve deniz ürünleri alerjileri ise genellikle sebat eder. Sebze ve meyvelere reaksiyonlar sık gözükmekle birlikte (yaklaşık %5) bu reaksiyonlar genellikle ciddi reaksiyonlar değildir.

    Immün sistem besin antijenlerinin büyük çoğunluğuna tolerans geliştirir ve yanıtsız kalır. Buna oral tolerans denilir. Antijen sunan hücreler (intestinal epitel hücreleri ve dendritik hücreler) ve regülatör T hücreleri oral tolerans gelişimde başroldedir. İntestinal epitelyal hücreler luminal antijeni işleyerek MHC klas II kompleksi üzerinden T hücrelerine sunar. Bu sunum anerjiye neden olur. Barsak florasının da oral tolerans indüksiyonunda rol oynadığı düşünülmüştür. Bazı çalışmalar probiyotiklerin tolerojenik bakteriyel çevre oluşturarak alerjiden korunmada potansiyellerinin olduğunu söylemektedir. İnsanlarda doğumdan sonra barsak normal florasının ve oral tolerans oluşumunun besin alerjilerinin immün regulasyonunda oldukça büyük önemi olduğu gözükmektedir.

    Besin alerjilerinde altta yatan immün cevap IgE aracılı ise bağışıklık sistemimizin besinlerdeki proteinleri tehdit olarak algılayıp bunlara karşı IgE tipi antikorlar üretmesi ile başlar. Duyarlı olan bireyler aynı besinle karşılaştığında daha önce oluşmuş olan IgE antikorlarına bağlanır ve mast hücrelerinden başlıca histamin olmak üzere birçok maddenin salınmasına neden olur. Klinik bulgular işte bu maddelerin etkisine bağlı olarak gelişmektedir.

    Besin alerjilerinin gelişiminde rol alan IgE dışı mekanizmalara bağlı gelişen semptomlar daha geç ortaya çıkarlar. Kanlı, mukuslu dışkılamanın görüldüğü tip alerjik proktokolit; besin alımından birkaç saat sonra sürekli kusma ile karakterize Besin proteinlerinin tetiklediği enterokolit sendromu bunlara örnektir. Bu duruma inek sütü, soya, yumurta gibi besinler neden olabilir.

    Alerjik reaksiyonlar oral alerji sendromunda olduğu gibi hafif lokal semptomlardan ciddi hayati tehdit eden anaflaksiye kadar çok geniş yelpazede görülebilmektedir.

    IgE aracılıklı besin alerjileri

    Deri: Ürtiker/Anjiyoödem, morbiliform döküntüler ve flaşing.

    Gastrointestinal: Oral alerji sendromu, gastrointestinal anafilaksi

    Solunum: Akut rinokonjunktivit, bronkospazm (vizing)

    Jeneralize: Anafilaktik şok

    IgE birlikteli/hücresel aracılıklı besin alerjileri

    Deri: Atopik dermatit

    Gastrointestinal: Eozinofilik özefajit, Alerjik eozinofilik gastroenterit

    Solunum: Astım

    Hücresel aracılıklı geç tip besin alerjileri

    Deri: Kontakt dermatit, Dermatitis herpetiformis

    Gastrointestinal: Alerjik proktokolit, Besin protein enterokoliti, besin protein enteropati sendromları, Çölyak hastalığı.

    Solunum: Pulmoner hemosiderosis (Heiner’s sendromu).

    I- IgE Aracılıklı Besin Alerjileri

    Ürtiker anjiyoödem duyarlı kişide, besinin alınmasından sonra dakikalar-2 saat gibi bir süre içinde belirtiler başlar. Kaşıntılı ürtiker plakları oluşur. Bazen dil ve dudaklar şişer. Kapiller ve küçük damarların geçirgenliğinin artışına bağlıdır. Akut ürtikerde yaklaşık %20’sinde besinler etkendir. Çocuklarda; yumurta, süt, fıstık ve diğer kabuklu kuruyemişler rol oynar. Erişkinlerde en sık balık, kabuklu deniz ürünleri, fıstık etkendir. Kronik ürtikerde besinlerin rolü çok daha düşük olup bazı çalışmalarda %2-4 civarında bulunmuştur.

    Oral alerji sendromu: Polen-besin sendromu olarak da isimlendirilir. Önce inhalan yolla polen alerjisi gelişir. Ardından bununla çapraz reaksiyon yapan besin alındığında semptom oluşur. Besinin alınmasından sonra dakikalar içinde dil, dudak, damak, boğazda kaşıntı, yanma, bazen anjiyoödem oluşur. Kulak kaşıntısı, boğazda tıkanma hissi de gelişebilir. Genellikle çiğ meyve ve sebze yemekle oluşur. Bu besinlerin pişmiş formunda tipik olarak oral alerji sendromu görülmez. Burada söz konusu olan besinler; elma, armut, kivi, fındık, havuç, kereviz olup, polen mevsiminde semptomlar daha belirgindir. Bu tür alerjinin tanısında taze besinle prik test yapılmalıdır. Ticari antijenlerin içindeki oral alerji sendromuna yol açan antijen yapısı bozulmuş olup yanlış negatif sonuç verebilir.

    Gastrointestinal anafilaksi: Etken besinin alınmasından sonra, semptomlar dakikalar-2 saat içinde başlar. Bulantı, kusma, karın ağrısı, karında kramp ve ishal görülebilir. Semptomlar her zaman çok şiddetli olmaz. Bebek veya çocukta periyodik karın ağrısı, kusma gibi gözden kaçabilecek semptomlar; buna ikincil çocukta iştahsızlıkla kendini gösterebilir.

    Akut rinokonjunktivit: Besin allerjisine bağlı izole rinokonjunktivit çok nadir görülür. Genellikle başka alerjik semptomlar da eşlik eder. Besin alımından sonra dakikalar-2 saat içinde semptomlar başlar. Göz çevresinde kızarıklık, gözlerde kaşınma ve sulanma, burun tıkanması, akıntısı ve kaşıntısı ile hapşırma eklenir.

    Bronkospazm: Astım veya izole “wheezing”, besin alerjisi bulgusu olarak çok nadir bir durumdur. Sorumlu besin bronş hiperreaktivitesini artırabilir; ancak astım atağı başlatabilmesi çok nadirdir. Duyarlı olan besin pişirilirken veya başka nedenlerle havaya karışan antijenlerinin inhalasyon yolu ile alınması, bronkospazm’da daha önemli bir yer edinmektedir.

    Besine bağlı anafilaksi: İgE bağımlı sistemik reaksiyonlar hafif ürtikerden şoka kadar değişik şiddette olabilir. Semptomlar, besin alındıktan hemen sonra (dakikalar- 2 saat) başlar. Bifazik de olabilir ve ilk reaksiyondan 1-2 saat sonra tekrar alevlenebilir.

    Besine bağlı egzersizle oluşan anafilaksi: Gıdayı aldıktan sonraki 2-4 saat içinde yapılan ağır egzersizle ortaya çıkan bir durumdur. Gıdadan yakın zaman önce veya sonra egzersiz yapılmazsa, reaksiyon olmaz. Egzersizle mast hücre aktivasyonuna bağlanmaktadır. Daha çok genç erişkin yaşta görülür. Kereviz, buğday, meyve, fıstık, balık ve deniz ürünleri ile görülür.

    II- IgE Birlikteli / Hücresel Aracılıklı

    Atopik dermatit: IgE aracılıklı veya non-IgE aracılıklı olabilir. %90’ı 1 yaşından önce başlar. Tipik dağılımı vardır. Aşırı kaşıntılı, tekrarlayıcı ve kronik seyirlidir. . En sık süt, yumurta, soya, buğday ve fıstıkla oluşur. İlk 6 ayda ortaya çıkan ve topikal steroide cevap vermeyen atopik dermatitlerde besin alerjisi mutlaka düşünülmelidir. IgE aracılı olanda deri prick testi veya spesifik IgE tayini ile sorumlu besin belirlenebilir. IgE aracılı olmayan mekanizmalar için diğer alerjik hastalıklarda olduğu gibi 2 hafta kadar bir eliminasyon ve ardından provokasyon yaparak lezyonlardaki düzelme-alevlenme reaksiyonları ile sorumlu besin varsa saptanabilir.

    Alerjik eozinofilik özefajit: Bebeklikten adölesana kadar her dönemde görülür. Erişkinde daha sıktır. Bebeklerde beslenmeyi reddetme, huzursuzluk, kusma, büyüme geriliği gözlenirken çocuklarda karın ağrısı, kusma, gastro-özefagial reflü hastalığı benzeri şikâyetler, yutma güçlüğü, yiyeceklerden iğrenme, adölesanda ise disfaji, besinlerin özefagusta takılma hissi, bulantı, reflü benzeri şikâyetler, büyüme geriliği gibi şikâyetlerle kendini gösterir. Reflü tedavisine yanıt vermez. Tipik öykü ve gastrointestinal sistemden alınan çoklu biyopsi örneklerinin incelenmesi ile tanı konur. Biyopside eozinofil infiltrasyonu görülür. Alerji saptanan besinin 3 ay kadar eliminasyonu ile düzelir. Bebeklerde mama olarak tam hidrolize amino asit mama önerilir.

    Alerjik eozinofilik gastroenterokolit: Gastrik ve intestinal mukozadan serozaya kadar ilerleyebilen eozinofil infiltrasyonu vardır. Periferal eozinofili de görülebilir. Vaskülit yoktur. Eozinofil infiltrasyonlu kas tabakası kalınlaşması, obstrüksiyon benzeri bulguya yol açar. Kronik veya intermittan karın ağrısı, bulantı, irritabilite, iştahsızlık, büyüme geriliği, kilo kaybı, ishal, anemi, protein kaybettiren gastroenteropati bulguları olabilir. Her yaşta görülebilir. Serum IgE düzeyi yüksektir. Hastaların %50’sinde bir atopik hastalık vardır. Bazı besin ve inhalan allerjenlere prick deri testi pozitiftir.

    Astım: Kronik astımda besinle atak tetiklenmesi nadir görülür. Besinlerin inhalasyonla alınması, bronkospazm yapabilir. Pişirilen besinlerin buharı da etkili olabilir.

    III-Hücresel Aracılıklı

    Kontakt dermatit: Genellikle besine temasa bağlı gelişir. Çiğ besinlerin rolü daha fazladır. Balıkçı, kasap gibi mesleklerde daha sık görülür. Tanıda “Patch” test uygulanabilir.

    Dermatitis herpetiformis: Kol ve bacakların ekstansör yüzünde, kalçada çok kaşıntılı papüloveziküler döküntülerle seyreder. Kronik seyirlidir. Gluten duyarlı enteropati ile ilişkilidir. Herhangi bir yaşta çıkabilir. Çölyak hastalığı veya atopik dermatitle karışabilir. Gastrointestinal şikayetler minimal veya hiç yoktur. Gastrointestinal lezyonlar Çölyak hastalığına benzerse de biyopside patolojik değerlendirme ile ayrılabilir. Lezyonlar, glutensiz diyetle birkaç ayda düzelir.

    Alerjik proktokolit: Dışkıda yoğun veya gizli kan bulunur. Genellikle 6 aydan küçük bebeklerde görülür. Anne sütü yolu ile veya direkt alınan inek sütü veya soya proteinine bağlıdır. Bebekler tamamen sağlıklı görünümdedir. Lezyon, distal kalın barsaktadır. Sadece dışkıda kan vardır. Kanın miktarı değişkendir. Direkt görünebildiği gibi tetkikle gizli kan bulunabilir. Sorumlu besini elimine edince, 72 saat içinde dramatik iyileşme görülür. Alerjen eliminasyonu ile 6 ay-2 yaş arası kaybolur.

    Besin protein enterokoliti: Protein intoleransı da denir. Hayatın ilk üç ayında görülür. Tipik inatçı kusmalar, tekrarlayan ishal vardır. Dehidratasyona neden olabilir. Kusma, beslenmeden 1-4 saat sonra olur. Alerjiye neden olan besin verilmeye devam edilirse kanlı ishal, anemi, abdominal distansiyon ve büyüme geriliğine neden olabilir. Semptomlar, inek sütü proteini veya soya bazlı mamalara bağlı gelişir. Nadiren anne sütü aracılığı ile aktarılan inek sütü proteini de etken olabilir. Daha büyük bebeklerde ve çocuklarda yumurta, buğday, pirinç, yulaf, fıstık, diğer yağlı tohum çerezler, tavuk ve balık duyarlığı ile de benzer enterokolit sendromları görülebilir. Dışkıda gizli kan, nötrofil ve eozinofil infiltrasyonu vardır. Gıda emilimi bozulduğu için şeker malabsorbsiyonuna bağlı dışkıda redüktan madde pozitif saptanabilir. Gelişen sekonder disakkaridaz eksikliği de ishalin 2 haftaya kadar uzamasına neden olur. Diyete rağmen semptomların düzelme süresi uzar deri prick testi negatiftir. Sorumlu allerjeni elimine ederek genellikle 72 saat içinde semptomlar düzelir; provokasyonla tekrar olur. Tam iyileşme 6 ayla 2 yıl arasında değişir.

    Besin protein enteropati sendromları: Hayatın ilk aylarında ishal ve kilo alamamak şeklinde görülür. Hastaların çoğunda dirençli, uzamış ishal, kusma, büyüme geriliği, malabsorbsiyona neden olur. Kusma, gıdanın alımından 1-3 saat içinde, ishal 2-10 saat; ortalama 5 saat içinde başlar. Genellikle 9 aydan küçüklerde başka gastrointestinal sistem bozuklukları olmadığı belirlendikten sonra sorumlu besinin alımı ile 6-24 saat içinde bulguların ortaya çıkması, gıdanın diyetten çıkarılması ile düzelmesi, tekrar verilmesi ile yine semptom oluşması kesin tanıya götürür. Dışkıda redüktan madde ve yağ pozitif bulunur. D-xylozabsorbsiyon testi bozuktur. En sık inek sütü proteinine bağlı olur. Soya, yumurta, buğday, pirinç, tavuk ve balığa bağlı da olabilir. Eliminasyonla semptomların düzelmesi birkaç gün ile haftalar arasında değişir. Bebeklerin yarıya yakınında anemi olur. Çoğunda protein kaybı vardır.

    Heiner sendromu: Besin ilişkili pulmoner hemosiderozis de denir. Besinlere karşı pulmoner reaksiyondur. İnek sütü proteinine presipitan IgG antikoru yapılması söz konusudur. Yumurta, domuz eti ve karabuğday ile vakalar da bildirilmiştir. Akciğerde infiltrasyon, pulmoner hemosiderozis, tekrarlayan pnömoni, gastrointestinal kan kaybı; demir eksikliği anemisi ve büyüme geriliği ile seyreder. Tedavide besinin eliminasyonu önemlidir. Eliminasyon ve tolerans gelişme süresi değişkendir. 2 yıl süt eliminasyonu sonrası sütü tolere eden, ama 2 ay sonra yeniden Heiner semptomları görülen vaka bildirilmiştir.

    BESİN ALERJİLERİNDE TANI

    Dikkatli bir öyküyle besin alerjisinin IgE aracılı mı yoksa non IgE aracılı mı olduğuna karar verilebilir. IgE aracılı alerji tanısı ani başlangıçlı besin alerjisi öyküsü olması, deri prick testi ve spesifik IgE ölçümü ile kombine edildiğinde %50-100 arasında konulur.

    Atopi patch testinde kuyucuklara besin alerjenleri konur ve deriye yama tarzında yapıştırılır. 48 saat sonra yama çıkartılır ve deri üzerindeki eritem ve ödem değerlendirilir.

    Besin alerjisi tanısında ”altın standart” çift kör plasebo kontrollü besin yükleme testidir. Bu testte hem testi yapan kişi hem de hasta verilen besinin içeriğini bilmemektedir.

    Besin alerjilerinde dikkat edilmesi gerekenler ve tedavi

    Besin alerjilerinde en iyi tedavi stratejisini belirlemek için; kişinin hangi besine alerjisi olduğu ve bu besinle teması sonrası görülen reaksiyonların net olarak bilinmesi gerekir. Tedavide alerjiye neden olan besinin diyetten çıkarılması ve istenmeyen maruziyet durumunda gelişebilecek reaksiyonların acil tedavisi önemlidir.

    Hazır gıdaların etiketlerinin okunması; bilinmedik markaların ve etiket bilgisinde içerik yazmayan ambalajlı gıdaların tüketilmemesi gerekir.

    Bazı besin dışı ürünler de besin alerjenleri içermektedir. Örneğin grip aşısı yumurta proteini içermektedir ve ciddi yumurta alerjisi olan hastalarda risk oluşturmaktadır; Bazı ilaçların içinde bulunan laktoz (süt şekeri), süt proteini olmamasına rağmen ciddi inek sütü proteini alerjisi olan hastalarda alerjik reaksona neden olur. İnek sütü proteini olan kazein de lateks eldivenlerin yapısında kullanılır ve inek sütü alerjisi olan kişilerde alerjiyi tetikleyebilir. Kozmetik ve el sanatları malzemelerinde de bazı besin alerjenleri vardır.

    Eliminasyon Diyeti

    Yapılan çalışmalarda, alerjik besinin diyetten elimine edilmesi zaman içinde alerjene bağlı görülen reaksiyonları azalttığı ve remisyonu sağladığı görülmüştür. Bu yaklaşım inek sütü veya yumurta alerjisi olan çocuklarda daha etkin olmuştur. Kuru yemiş ve deniz ürünlerine karşı yapılan eliminasyon diyeti ile tolerans sağlanamamıştır.

    İnek sütü eliminasyonu: inek sütü sadece kalsiyum, fosfor ve D vitamini kaynağı değil aynı zamanda protein, yağ, vitamin (B12 vitamini, A vitamini, pantotenik asit, riboflavin) kaynağı olduğundan küçük çocuklarda bu gıda diyetten çıkarılacaksa onun yerine konulacak besinler profesyonel bir diyetisyen yardımı ile seçilmelidir. Aksi taktirde beslenme yetersizliğine neden olabilir. Unutulmamalı ki inek sütüne alerjisi olan çocukların yaklaşık %90’nda keçi sütüne karşı da alerjileri vardır. Formüla ile beslenen inek sütü alerjili bebeklerde, aminoasit bazlı veya yoğun hidrolize formüller alternatif olabilmektedir.

    Yumurta eliminasyonu: Yumurta diyete; protein, B12 vitamini, riboflavin, pantotenik asit, biyotin ve selenyum katkısı sağlar. Süt, soya, et, balık ve kümes hayvanları gibi pek çok besin, yumurta içeriğinde bulunan mikrobesinleri içermektedir. Yumurtayla alınan mikro besinler günlük besin ihtiyacının az bir kısmını oluşturduğundan alternatif besinleri tüketmek yumurtanın diyetteki eksikliğini kapatmaktadır.

    Buğday eliminasyonu: Buğdayın sağladığı karbonhidratlar, diyet için temel enerji kaynağıdır. Ayrıca buğday çok sayıda mikro besini (tiamin, riboflavin, niasin, B6 vitamini, folik asit, demir, magnezyum) de içermektedir. Bu yüzden buğday eliminasyon diyeti verilen çocuklara ihtiyaçları olan mikro ve makro besinler ek olarak verilmelidir. Buğday alerjisi olan hastaların buğday içeren tüm besinlerden kaçınmaları gerekmektedir. Bu da işlenmiş birçok besinin (ekmek, makarna, kek, kurabiye, kraker vb.) diyetten çıkarılmasını gerektirmektedir. Buğday alerjisi olan hastalarda kullanılabilecek alternatif unlar (pirinç unu, mısır unu, yulaf unu, çavdar unu) bulunmaktadır.

    Yapılan çalışmalarda, inek sütü veya yumurta alerjisi olan çocukların %7-75’inin, fırınlanmış süt ve yumurta ürünlerini tolere edebildikleri gösterilmiştir.

    Besin alerjisi olan bebeklerin annelerinde eliminasyon diyetleri: Yapılan çalışmalarda bebek için alerjen olan besinin, anne tarafından alındığında anne sütü yoluyla bebeğe geçerek alerjik reaksiyonlara neden olabileceği gösterilmiştir. Eğer anne sütüyle beslenen bebek spesifik bir besine karşı alerji tanısı almışsa annenin de diyet yapması önerilmektedir. Annenin diyetinde bebekte alerji yapan besinin miktarının azaltılması, tamamen elimine edilmesi veya süt ve yumurta alerjileri için bu besinlerin sadece fırınlanmış şekilde tüketilmesi gibi alternatif diyet seçenekleri bulunmaktadır. Hangi alternatifin seçileceği hastaya göre belirlenmelidir. Örneğin annenin alerjen besini tüketimi sırasında, bebekte belirgin kötü bir etki görülmüyorsa annenin alerjen besini tüketmesine izin verilebilir. Ancak anne sütündeki alerjene karşı bebekte akut reaksiyon görülüyorsa ya da annenin alerjen besini düşük miktarlarda tüketmesi bebekte kronikleşen semptomlara yol açıyorsa annede tam eliminasyon önerilir. Eliminasyon diyeti yapan annelerin yeterli beslenmesi sağlanmalı ve diyet nedeniyle alamadıkları vitamin ve/veya mineral desteği ilave olarak verilmelidir. Bu anneler emzirdikleri için dengeli ve doğru bir diyet yapmaları için profesyonel diyetisyen yardımı almalıdırlar. İnek sütü eliminasyonu yapan annelere, günlük 1000 mg/gün kalsiyum takviyesi yapılması önerilmelidir.

    Immünoterapi: Alerjen besine tolerans gelişmesidir. Rutin olarak uygulanan bir yöntem değildir. Her hasta bu terapi için uygun değildir.

    Oral Immünoterapi: Besin alerjisi olan çocuklara alerjik olan gıdanın küçük, ancak artan dozlarda uygulanması, reaktivite eşiğinin yükselmesine ve sonuçta tolerans gelişmesine neden olmaktadır. Ama bu terapinin de yan etkileri vardır bazı hastalarda idame dozda bile reaksiyon görülmektedir veya küçük bir bölüm hastada eozinofilik özofajit gelişmektedir.

    Sublingual Immünoterapi: Besinlerle immünoterapi uygulamasında bir diğer yol besin özleriyle yapılan sublingual immünoterapi.

    Probiyotikler: Besin alerjilerinde alerjik yanıtın düzenlenmesinde probiyotiklerin rolü araştırılmaktadır. Hamilelik ve emzirme döneminde annenin diyetine probiyotiklerin eklenmesinin yüksek riskli bebeklerde egzama insidansını azalttığı gösterilmiştir. Bazı çalışmalarda inek sütü alerjisi olan çocuklarda tolerans gelişimini hızlandırdığı saptanmıştır. Ancak tam tersine besin alerjilerinde probiyotiklerin faydası olmadığını gösteren çalışmalar da bulunmaktadır. Bu yüzden henüz rutin kullanımları önerilmemektedir.

  • Aşıların yan etkileri

    Aşıların yan etkileri

    Lokal reaksiyonlar

    En sık görülen yan etkidir 1-3 günde geçer, zararsızdır. Aşı uygulanan bölgede ağrı, kızarıklık, şişlik, ısı artışı gözlenir.

    Sistemik yan etkiler

    Ateş, halsizlik, miyalji, baş ağrısı, iştah kaybı gibi daha genel etkilerdir. Herhangi bir hastalığa özgül olmayan (non-spesifik) belirtilerdir, aşıya bağlı gelişebileceği gibi başka nedenlere bağlı olarak da gelişebilirler. Aşıya bağlı olarak gelişen ateş veya döküntü daha çok canlı zayıflatılmış aşıları takiben ortaya çıkar. Canlı aşılar bağışıklık yanıtı oluşturabilmek için kendilerini kopyalamak zorundadır. Bu da hastalığın doğal halinin, aşı yapıldıktan 3-21 gün sonra hafif formda oluşmasına bağlı olarak gerçekleşir. Bu aşılardaki virüsler kendilerini kulak ve boğazın mukus membranlarında kopyalar, akciğerlerde çoğalmazlar. Bu nedenle ortaya çıkan etkiler hafif bir üst solunum yolu enfeksiyonu tablosu olarak belirir.

    Alerjik reaksiyonlar

    Aşının antijeni veya hücre kültürü materyali, koruyucu, stabilizör veya bakteri oluşumunu inhibe etmek için kullanılan antibiyotik gibi aşının başka bir bileşenine bağlı olarak ortaya çıkabilir. Anafilaksi gibi ciddi etkiler hayatı tehdit edebilir.

    Aşı sonrası gelişen anafilaksi

    Aşı sonrası milyonda bir gelişen bir komplikasyondur anafilaksi ama hayatı tehdit edecek kadar ağır seyredebilir. Bundan dolayı anafilaksiyi hemen tanıyıp müdahele edilmesi gerekir. Anafilaksi dakikalar içerisinde gelişen aşırı duyarlılık reaksiyonudur. En çok deri ve mukoza belirtileri ile ortaya çıkar. Ciltte kızarıklık, ürtiker, kaşıntı, dil ve dudaklarda şişme gözlenir. Solunum sistemi ile ilgili belirtiler hışıitı, sesli solunum, stridor,dispne, bronkospazmdır.Hiptansiyona bağlı belirtiler senkop, hipotoni, kollapsve inkontinanstır. Gasrtointestinal belirtiler kramp tarzında karın ağrısı, kusmadır. Bu belirtiler vazovagalsenkop ile karışabilir. Bazı hassas insanlarda enjeksiyon sırasında oluşan ağrıya ve korkuya bağlı olarak bayılma (vazovagalsenkop) gelişebilir. Bu durum otonomikkardiyovasküler sistemin aşırı duyarlılığna bağlıdır ve ani hipotansiyon, bradikardi ve bilinçkaybı ile seyreder. Zararsızdır ve kısa sürede bilinç yerine gelir.

    Anafilaksi riskinden dolayı tedbir amaçlı aşı olan kişiler 20 dk süre ile sağlık kuruluşunda bekletilmelidir.

  • Çocuklarda konuşma gelişimi

    Konuşmanın öğrenilebilmesi için başkalarının konuşmasını duymak, duyduğunu algılamak, söylemek istediğini formüle edebilmek ve seslendirebilmek gerekir.

    İnsanoğlunun yaşamının ilk aylarından itibaren konuşma becerisi hızla gelişir. Yenidoğan döneminde bile bebeklerin ağlama şekline göre ağrı mı duydukları yoksa acıkmış mı oldukları anlaşılabilir. Yaşamlarının birinci ayını dolduran bebekler agulamayla, altıncı ayını dolduranlarsa değişik sesler çıkararak ve karşısında konuşan kişiye bu seslerle yanıt vererek iletişime geçer. 12 aylık bir bebek bilinçli 2-3 kelime söyleyebilirken 2 yaşında 2-3 kelimelik cümle kurar. 3 yaşına gelen bir çocuğun kelime dağarcığındaysa 16-20 farklı eşya ismi ve 6-10 eylem bulunmaktadır.

    Dil ve konuşma gecikmesinin nedenleri arasında Down Sendromu, yarık damak/dudak anomalisi gibi genetik; işitme kaybı gibi işitsel; serebral palsi, otizm gibi nöropsikiyatrik; 3 yaşın altında TV, tablet,telefon karşısında çok zaman geçirmek gibi psikososyal yoksunluk ve zeka geriliği gibi nedenler sayılabilir.

    Dil gelişimi akademik başarı için de önemli olduğundan; 2-5 yaş arası dil bozukluğu yaşayan çocuklar okul çağında okuma ile ilgili de güçlükle karşılaşabilirler.

    Peki ne zaman çocuklarda konuşma/dil gelişimi ile ilgili ayrıntılı inceleme gerekir? 12-15 ayına gelmiş bir çocuk (ba-ba,da-da,ma-ma) gibi sesler çıkarmıyorsa, herhangi bir zamanda adıyla seslenildiğinde bakmıyor ve ani seslere tepki vermiyorsa, 18. aya geldiğinde tek kademeli basit yönergeleri yerine getiremiyorsa (anne nerede, topu al, ışık nerede), 2 yaşında hala hiç anlamlı kelime yoksa, 3 yaşında iki kelimeli (özneli yüklemli) cümlesi yoksa, 4-5 yaşında basit öykü anlatamıyor ve konuşması anlaşılmıyorsa ayrıntılı psikiyatrik değerlendirme gerekmektedir.

    O halde anne-babalarının gözbebeği olan dünya tatlısı çocuklarımızın davranışlarını ve bilişsel gelişimlerini olumlu etkilemek için biz ebeveynlere düşen nedir? İşte size bazı öneriler:

    * Çocuğunuzla konuşun, onun konuşmasını ve oyun oynamasını kolaylaştırıp destekleyin.

    * Çocuğun sorularına yaşına uygun yanıtlar verin, soru sormasını teşvik edin.

    * Sosyalleşmesini önemseyin ve başka çocuklarla ya da kardeş(ler)iyle oynama/paylaşma fırsatları verin.

    * Güven duygusunu geliştirmek için onu olduğu gibi (şartsız,koşulsuz) sevdiğinizi gösterin ve söyleyin.

    * Bağımsızlaşmasını destekleyin ancak esnek, tutarlı ve gerektiğinde sınırlayıcı da olsa kurallar koyun.

    * Ebeveyn olarak kendi ilişki ve evlilik yaşantınızın sağlıklı ve dengeli olması için çaba gösterin.

    * Sözlerinize kıyasla davranışlarınızın dikkate alındığını bilin. Çocuklar erişkinlerin bol konuşmasından değil tutum ve davranışlarından etkilenir ve bunları örnek alır, sorunlu davranışlar olsa da!

    * Çocuklarınızla diyaloğunuzda serinkanlı olmaya çalışın çünkü onlar erişkinleri sakin davranışlarına daha iyi yanıt verirler.

  • Tekrarlayan karın ağrısı yakınması ile genel pediyatri polikliniğe başvuran çocuklarda ailevi akdeniz ateşi sıklığı ve özellikleri

    ÖZET GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma ile tekrarlayan karın ağrısı(TKA) yakınması ile genel pediyatri polikliniğimize başvuran hastalardaki Ailevi Akdeniz Ateş(AAA) sıklığı , AAA’li hastaların klinik-demografik özellikleri ve genetik analizler değerlendirildi ve diğer TKA’lı hastalardan farklılıkları belirlenmeye çalışıldı.

    GEREÇ ve YÖNTEM: 2000-2005 yılları arasında İ.Ü.İ.T.F. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Genel Pediyatri polikliniğine tekrarlayan karın ağrısı yakınması ile başvuran 115 hasta geriye dönük olarak incelendi.

    BULGULAR: Tekrarlayan karın ağrısı(TKA) yakınması ile gelen 115 hastanın 62’si(%53,9)kız, 53’ü(%46,1) erkekti, ortalama ağrı başlama yaşı 6,71±2,16yıl, ağrı süresi 29,59±19,54 saat, ağrı sıklığı 2,90±1,37 ayda bir, ağrı başlangıcından tanı koyulana dek geçen süre 2,26±1,54 yıl olarak saptandı. Bu hastaların aldıkları tanılar AAA %46,9, TİYE %24,3, parazitoz %6,95, fonksiyonel karın ağrısı %6,08, H.Pylori gastriti %5,2, malignite, abdominal epilepsi, çölyak, giyardiyazis %2 ve amipli dizanteri%1 şeklinde dağılım göstermekteydi. En kısa süreli karın ağrısı fonksiyonel karın ağrısı ve H.Pylori gastriti tanısı alan 4 hastada saptandı ve süre 1 saat idi. En uzun süreli karın ağrısı 168 saat idi ve AAA tanılı bir hastada gözlendi. Ateşin eşlik ettiği karın ağrısının AAA ve TİYE lehine olduğu saptandı. AAA’lı hastalarda ağrı süresi, ağrı aralıkları ve ağrı başlangıcından tanı koyulana dek geçen süre diğer hasta grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermekteydi. AAA’lı hastalarda ağrı daha seyrek görüldüğü gibi ağrı başlangıcından tanı koyulana kadar geçen süre daha uzundu. Anne baba arasında akrabalık oranı diğer hastalıklar grubuyla kıyaslandığında AAA tanılı hastalarda daha yüksek idi. Yakınmalarının başlangıç yaşı, cinsiyet dağılımı ve tanı yaşı açısından AAA ile diğer hastalık grubu arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı. vii En sık görülen AAA hastalarının 29’u (%53,7) erkek, 25’i (%46,3) kızdı. Karın ağrısı yakınmasının başlama yaşı 6 ay-15 yaş arasında değişmekteydi. 27 hastada (%50) 5 yaşa kadar yakınmaların başladığı, karın ağrısı açısından doruk yaşının 4-5 yaş arası olduğu görüldü. Olguların 47’sinde (%87) 10 yaşından önce yakınmaların başladığı saptandı Karın ağrısı süresi en kısa 1, en uzun 168 saat idi. AAA tanılı olgulardaki atakların aralıkları 1 ila 12 ay arasında değişmekteydi. Karın ağrısının başlamasından AAA tanısı koyulmasına kadar geçen süre en az 6 ay en çok 10 yıldı ve tanı yaşı en erken 1 , en geç 16 yıl olarak saptandı . 29’unda (%53,5) anne baba arasında akrabalık ve/veya AAA için hastalık veya taşıyıcılık söz konusuydu. TİYE nedeniyle izlenen bir hasta izlem sırasında AAA tanısı da aldı . En sık görülen klinik bulgu ateş ve karın ağrısıydı ve hastaların tümünde vardı. Üçüncü sık görülen klinik bulgu eklem bulgusuydu. 19 hastada (%35,1) eklem bulguları gözlendi. Göğüs ağrısı olguların 9’unda (%16,6) , cilt döküntüleri de 4’ünde (%7,4) saptandı. Amiloidoz hastaların hiçbirinde gözlenmedi. Hastaların %42,5’unda lökositoz, %50’sinde fibrinojen yüksekliği, %69,6’sında EÇH yüksekliği saptandı. Otuzbeş hastanın yapılan gen mutasyon analizi sonuçlarına göre en sık görülen mutasyon homozigot veya heterozigot M694V mutasyonu idi(%82,84), %5,7 hastada ise bakılan 3 mutasyondan herhangi birine rastlanmadı. Hastaların tümünün kolşisine yanıt verdikleri gözlendi.

    SONUÇ: Doğu Akdeniz havzasında yer alan ve hala akraba evlilik oranlarının yüksek olduğu ülkemizde TKA yakınması ile başvuran hastalarda, AAA ayırıcı tanıda öncelikli yer alacak hastalıklardan birisidir. TKA olan çocukta 2 ayrı tanı birlikte olabilir. Hem AAA tanısını destekleyici, hem de tanısı AAA açısından kuşkulu olan kişilerde MEFV gen mutasyon analizi erken teşhis ve profilaktik tedaviye olanak sağlayacaktır.

  • Yenidoğan sarılıkları

    Bebeğim neden sarılık oldu?

    Genetik nedenler, yetersiz beslenme, erken ya da geç doğum gibi birçok faktör, yenidoğan sarılığının ortaya çıkmasında büyük rol oynuyor. Bu noktada ailelerin dikkatli olması ve belirtileri fark ettiğinde hemen bir doktora başvurması gerekiyor.

    Elbette tüm bebeklerin sağlıkla dünyaya gelip, yaşamını bu şekilde sürdürmesi arzu ediliyor. Ancak bazı bebeklerde doğumun ardından yenidoğan sarılığına rastlanabiliyor. Kandaki bilirubin ADLI madde yükselerek, deri ve mukozalarda birikiyor. Bu da bebeğin cilt ve göz renginde sararmayla kendini gösteriyor. Acıbadem Bursa Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. M. Soner Sarmaşık, yenidoğanların en az üçte ikisinde yaşamın ilk haftasında sarılık görüldüğünü belirterek, “Ülkemizde yenidoğan sarılığı sıklığı ile ilgili net veriler bulunmuyor, ancak yapılan bir çalışmada, zamanında doğan bebeklerde tedavi gerektiren sarılık oranı yüzde 10,5 iken geç preterm bebeklerde bu oranın yüzde 25,3 olduğu belirtiliyor” diyor.

    Yenidoğan sarılığının türleri var mı?

    Bu rahatsızlık, fizyolojik ve patolojik sarılık olarak iki ayrı grupta değerlendiriliyor. Bebeğin doğum haftası, kaç günlük olduğu ve riskler göz önüne alınarak bilirubin tablosu değerlendiriliyor. Böylece sarılığın patolojik olup olmadığına karar veriliyor. Öte yandan ilk 24 saat içinde görülen sarılık da patolojik olarak değerlendiriliyor. Geçmişte 12,9 mg/dl üzeri bilirubin ölçümü tedavi gerektiren bir düzey olarak kabul edilse de günümüzde aynı durum geçerli değil. Bunlara ek olarak “uzamış sarılık” olarak tanımlanan tablo, zamanında doğan bebeklerde iki hafta, erken doğanlarda ise üç haftadan uzun süren sarılığı ifade ediyor. Ancak bu durumun detaylı değerlendirilmesi gerekiyor.

    Ailelerin doğum sonrası taburculuk döneminde bebekteki hangi belirtilere dikkat etmesi gerekiyor? Bilirubin yükselmesi kendini nasıl belli ediyor?

    Sarılık riski ve bebeğin yalnızca anne sütüyle beslenmesi arasında güçlü bir ilişki olduğu belirtiliyor. Bu yüzden yeterli ve başarılı emzirme sağlanması önem taşıyor. Bebeğe su ya da şekerli su verilmesinin, sarılığı hem önlemediğinin hem de düşürmediğinin unutulmaması gerekiyor. Sarılık yüzde başlıyor, sonrasında göz akı da sararıyor. Kandaki bilirubin seviyesi arttıkça sırayla göğüse, karına, kol ve bacaklara doğru yayılıyor. Ciltteki sarı renk en iyi gün ışığında ya da floresan lamba altında görülüyor. Parmakla hafifçe burun veya karın cildine bastırılıp kaldırıldığında sarı renk daha bariz bir şekilde tespit edilebiliyor. Bebeğin cildindeki sarılık giderek koyulaşıp belirginleşiyor. Sarılığı olan bebek daha çok uyuyor ve emmesi azalıyor.

    Bu rahatsızlık nasıl tedavi ediliyor?

    Yenidoğan sarılığı, genellikle iki hafta içinde kendiliğinde düzeliyor. Fakat bu dönemde doktor tarafından uygun şekilde takibi önem taşıyor. Eğer bilirubin seviyesi yüksek ise bebek “fototerapi” denilen özel dalga boyunda ışık yayan lambalar altında ışık tedavisine tabi tutuluyor. Bu ışık sarılığa neden olan bilirubinin idrarda çözünerek vücuttan atılmasını sağlıyor. Fototerapi, bebeğe herhangi bir şekilde zarar vermiyor. Bebeğin gözleri, ışıktan zarar görmemesi için kapatılıyor. Bazen yan etki olarak ciltte kırmızı döküntüler, bronzlaşma ya da sık ve sulu dışkılama gözlenebiliyor. Bebeğin, sarılık süresince ve tedavi döneminde iyi beslenmesi büyük önem taşıyor. Çünkü bilirubin, vücuttan dışkıyla da atılıyor.

    Kan grubu uyuşmazlığı nedeniyle bilirubin düzeyi çok yükselmiş bebeklerde ise kan değişimi yapılması gerekebiliyor. Tedavide, ışık tedavisi veya kan değişimi tercihi, bebeğin kilosu, günü ve bilirubin seviyesi göz önünde bulundurularak karar veriliyor.

    Yenidoğan sarılığı konusunda ailelere hangi önerilerde bulunmak istersiniz?

    Sarılığın önlenmesinde anne sütü ile beslenme önem taşıyor. Bu nedenle olabildiğince erken dönemde, tercihen doğumu takip eden ilk saatte emzirmeye başlamak gerekiyor. Bebeğinin karın, kol ve bacaklarında sarılık olması, beraberinde çok uyuması ve emmesinin zayıfladığının fark edilmesi halinde anne-babaların bebek kaç günlük olursa olsun hemen doktora başvurması gerekiyor. Çünkü bu belirtiler, bilirubin düzeyinin yükselmiş olduğuna işaret ediyor.

    Fototerapi, bebeğe herhangi bir şekilde zarar vermiyor. Bazen yan etki olarak ciltte kırmızı döküntüler, bronzlaşma ya da sık ve sulu dışkılama gözlenebiliyor.

    “Sarılık riski ve bebeğin yalnızca anne sütüyle beslenmesi arasında güçlü bir ilişki olduğu belirtiliyor. Bu yüzden yeterli ve başarılı emzirme sağlanması önem taşıyor.”

    Bu bebekler risk altında!

    – Emme sorunu olan ve buna bağlı olarak iyi beslenemeyen bebekler,

    – Annesiyle kan uyuşmazlığı olanlar,

    – Doğum esnasında kafa derisi altında kanama meydana gelenler,

    – İlk 24 saatte sarılığı tespit edilenler,

    – Diyabetli annelerin bebekleri,

    – Sarılığı iki haftadan uzun sürenler,

    – Büyük kardeşlerinin bebeklik dönemlerinde ışık tedavisi gerektirecek kadar sarılık tespit edilmiş olan bebekler yenidoğan sarılığı açısından riskli grupta yer alıyor.

  • Okul döneminde enfeksiyon kontrolü

    Okullarda enfeksiyon sık görülür, okullar enfeksiyonların yayılması için ideal alanlardır. Çünkü farklı yaş gruplarından birçok çocuk biraraya gelir ve bu çocukların bazıları yeterli kişisel bakım yapmayı bilmiyor olabilirler ve ayrıca çocukların bağışıklıkları tam değildir.

    Enfeksiyon nedir?

    Enfeksiyonlar gözle görülmeyen mikroorganizmalar aracılığı ile olur. Organizmalar, insan, çevre ve hayvan gibi farklı ortamlarda olabilir. Bakteriler, virüsler, mantarlar ve parazitler enfeksiyonlara yol açabilirler. Bakteriler kızıl, menenjit, virüsler kızamık, kabakulak gibi enfeksiyonlara yol açabilirler. Bütün enfeksiyonlar bulaşıcı değildir. Mesela kulak enfeksiyonu genelde çocuktan çocuğa bulaşmazken, su çiçği hızla bulaşır.

    Kimler enfeksiyon açısından risklidir?

    Herkes enfeksiyon açısından risklidir. Çocuklar mikroorganizmalarla karşılaştığında bazı faktörler hasta olup olmayacağını belirler. Etken mikroorganizma, etkenin hastalık yapma gücü, bağışıklık sistemimizin ne durumda olduğu ; etken ile karşılaştık mı?, direncimiz var mı? Gibi çok çeşitli faktör hasta olup olmayacağımızı belirler. Suçiçeği gibi bazı enfeksiyonlardan sonra ömür boyu bağışıklık kazanılırken grip gibi bazı enfeksiyonlar ile temas sonrası tekrar tekrar hastalanabiliriz.

    Enfeksiyonlar nasıl yayılır?

    Sindirim sistemi yoluyla; ishal gibi

    Solunum yoluyla (göz-burun-ağız ve akciğer salgıları ile); grip gibi

    Direkt temas ile;cilt enfeksiyonu, uyuz gibi

    Enfekte kan ile temas ile; hepatit B, C ve HIV gibi

    Bulaşmış yiyecek ve içecekler yoluyla; besin zehirlenmesi gibi

    Gastrointestinal sistem yoluyla bulaşma;

    Bazı hastalık etkenleri bağırsaklarda yaşar, çoğalırlar ve dışkı yoluyla vücuttan dışarıya atılırlar. Bu hastalıkların yayılması için dışkının ellere, eşyaya ve yiyeceklere bulaşması ve yutulması ile olur. Bu fekal-oral yol olarak adlandırılır ve tuvalet sonrası ellerde yerleşme sonucu olur. Eller aracılığı ile kalem, kapı kolu , masa gibi nesnelere geçer ve başkalarının etkeni almasına neden olur. Birçok mikrobik ishal ve hepatit A gibi enfeksiyonlarda yayılım bu şekilde olur. Bu nedenle el temizliği en önemli hastalıktan korunma yollarından biridir. Çocuklarımıza el temizliğini ve önemini iyi öğretmeliyiz. Özellikle küçük sınıflarda ve anaokullarında öğretmenlerin bu konudaki kontrolü de önem taşımaktadır.

    Solunum yoluyla bulaşma;

    Bazı enfeksiyonlar gözler, burun ve ağız gibi havayolları ve akciğerlerde yaşayan ve çoğalan mikroorganizmalar nedeniyle olur. Bazı organizmalar elden ele veya eşyalar aracılığı ile direkt temas yoluyla bulaşırken bazıları hapşırık ve öksürük gibi yollarla partikül aracılığı ile yayılım gösterir. Partikül yoluyla bulaşma enfekte(hasta) kişidem diğerine geçiş için 90-100 cm gibi yakın bir temas gerekir ( grip, meningokoksemi, kabakulak gibi). Bazı enfeksiyonlarda ise damlacık havada asılı kalarak ve akım yoluyla taşınarak daha geniş alanlarda bulaşıcı olabilir (kızamık, su çiçeği, tüberküloz gibi)

    Direkt temas ile bulaşma;

    Konjonktivit, bakteriyel cilt enfeksiyonları, ve uyuz gibi bazı enfeksiyonların bulaşması için direkt temas gerekir. Öpücük hastalığı gibi bazı hastalıkalrda ise tükürük gibi vücut salgıları ile temas ile enfeksiyn bulaşabilir.

    Kan yoluyla bulaşma;

    Hepatit B, ve HIV (AİDS) kan yoluyla bulaşan 3 önemli enfeksiyondur. Hasta kişilerin kanları diğer kişilerin kan akımına bulaşırsa hastalık bulaşma riski mevcuttur. Sağlam ciltten bulaşma riski yoktur, etkin bariyer görevi görecektir cilt.

    Besinler ve Su yoluyla bulaşma;

    Besinler ve suda mikroorganizmaların ürtettiği toksik maddeler ve mikroorganizmaların kendinin bulunması sonucu besin zehirlenmesi gözlenir. Besinler ve su mikroorganizmaların taşınması için bir aracı görevi görürler.

    Enfeksiyonların önlenmesi ve kontrolü için yapılabilecekler;

    Risk altındaki kişilerin aşılanması

    Enfeksiyon kaynağını uzaklaştırmak; Okula hasta olarak gelen veya okulda hastalanan öğrenci bulaştırma riski var ise eve gönderilmelidir.

    Bazı standart önlemlerin alınması ve basit hijyenik kurallara dikkat edilmesi-öğretilmesi; El hijyenine önem verilmesi ve vurgulanması, çevre temizliğine dikkat edilmesi, atıkların uygun toplanması gibi hususlara dikkat edilmelidir. El yıkama enfeksiyonların yayılmasını önlemek için en basit ve etkin yoldur. Ellerin hangi durumlarda ve nasıl yıkanacağı etkin bir şekilde öğretilmelidir. Havlu-diş fırçası, su bardağı ve sulukların paylaşımının önlenmesi gerekir.

    Öksürük hapşırık gibi durumlarda başlını çevirmeyi, ağzını kapamayı ve eller eğer salgılarla temas ederse etkin şekilde yıkanması öğretilmelidir. Kullanılan kağıt mendiller kapalı çöp kutularına atılmalıdır.

    Alınabilecek önlemler ve dikkat edilmesi gerekenlere rağmen enfeksiyonları her zaman önlemek elbette mümkün olmayacaktır. Okul veya kreşin ilk yıllarında fazla etkenle temas etmemiş bağışıklığı azyıf olan çocuklarda hastalıklarla karşılaşma riski herzaman daha fazladır. Bu nedenli dengeli düzenli beslenme, düzenli uyku önemli olmaktadır. Çocuğun hastalıklara yanıtına, bağışıklık sisteminin, beslenmesinin ve gelişiminin durumuna göre hekimizin de önerisi ile direncini arttırmak amacıyla bazı bitkisel destekler, vitamin destekleri de planlanabilmektedir.

  • Çocuklarda tekrarlayan karın ağrısı ve sindirim sistemi

    Kronik tekrarlayıcı karın ağrısı, çocuklarda sık rastlanan bir sorun olup okul çağındaki çocukların ortalama % 10-15’inde görülmektedir (bazı yazarlar % 40’a kadar değerler bildirmiştir). Karın ağrısı çok sayıda nedene bağlı olarak ortaya çıkan subjektif bir bulgudur. Apley isimli bir araştırmacı 1950’li yıllarda yaptığı bir çalışmada karın ağrısı olan çocukların % 90’ından fazlasında organik bir neden bulamamış ve psikolojik faktörlerin karın ağrısı gelişmesinde çok önemli bir rolü olduğunu öne sürmüştür.

    Helicobacter pylori’nin keşfinden sonra tekrarlayıcı karın ağrısı olan çocuklarda bu bakterinin rolünü araştıran çeşitli çalışmalar yapılmış ve sözkonusu çocuklarda bu enfeksiyonun sıklığı değişik ülkelerde % 7 ile % 44.4 arasında bulunmuştur. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Pediatrik Gastroenteroloji Bilim Dalı’nda gerçekleştirdiğimiz bir çalışmada nedeni açıklanamayan tekrarlayan karın ağrısı ile bize getirilen ve endoskopi (mide ve barsakların özel bir kamera ile görülmesi) yapılan çocukların % 65’inde Helicobacter pylori enfeksiyonu tespit edilmiştir.

    Helicobacter pylori, gastrit, duodenit (oniki parmak barsağı iltihabı) ve ülser yoluyla çocuklarda tekrarlayan karın ağrılarına yol açabilir. Gastrit, tekrarlayan karın ağrısı yanında bulantı, kusma gibi belirtilerle kendini gösterir. Karın ağrısı daha çok yemekten sonra olabildiği gibi, bazı olgularda gece uykudan uyandıran ağrı şeklinde olup ülserle karışabilir. Bazı çocuklarda tesadüfen Helicobacter pylori ve bu enfeksiyona eşlik eden gastrit saptanmasına rağmen belirti olmayabilir. Bu çocuklar günün birinde ülser kanaması ile acil servise getirilebilir. Pediatrik Gastroenteroloji Bilim Dalı’mıza üst sindirim sistemi kanaması ile getirilen çocukların % 55’inde Helicobacter pylori enfeksiyonu saptanmış ve olguların % 33’ünde Helicobacter pylori varlığından başka kanama nedeni saptanamamıştır. Bu nedenle en azından ailesinde ülser hastalığı bulunan, böbrek yetersizliği gibi risk oluşturan bir hastalığı olan veya romatizmal bir hastalık nedeni ile non-steroid anti-enflamatuar ilaç kullanan çocuklarda Helicobacter pylori enfeksiyonu tespit edildiğinde gelişmesi muhtemel komplikasyonları önlemek amacıyla mutlaka tedavi edilmelidir.

    Mide veya oniki parmak barsağındaki ülserler ve özofajit de (yemek borusu iltihabı) tekrarlayan karın ağrısına yol açabilir. Yemekten sonra ağrı olması gastrit, açlık ağrısı ve gece uykudan uyandıran ağrı olması daha çok ülser lehinedir. Ailede başka bireylerde de ülser olması hekimi uyarmalıdır. Özofajitli çocuklarda ise karın ağrısına göğüste ağrı, yanma, ağıza acı su gelme eşlik edebilir.

    Non ülser dispepsi (hazımsızlık) veya fonksiyonel dispepsi tekrarlayan karın ağrısı, gaz, şişkinlik, dolgunluk, bulantı ve kusma gibi yakınmaların olduğu ancak yapılan incelemelerde organik bir lezyonun tespit edilemediği bir tablodur. Son yıllarda bu olguların bir kısmında Helicobacter pylori enfeksiyonu saptandığı ve tedavi sonrasında hastalarda belirgin iyileşme olabildiği gösterilmiştir.

    Helicobacter pylori enfeksiyonu varlığını ve ilişkili lezyonları gösterebilmek için endoskopi gereklidir. Endoskopi sayesinde Helicobacter pylori enfeksiyonuna eşlik eden gastrit, doduodenit ve ülser saptanabileceği gibi Helicobacter pylori tanısı için gerekli olan testler de yapılabilir. Ayrıca, eğer varsa özofajit tanısı konabilir.

    Sindirim sisteminden kaynaklanan başka hastalıklarda da karın ağrısı görülebilir. Kabızlık oldukça yurdumuzda ihmal edilen bir hastalıktır. Kabız olan çocuklarda tekrarlayan karın ağrıları sık olarak görülür. Kolit (kalın barsak iltihabı) çocuklarda zaman zaman görülen ve karın ağrısı yanında büyüme ve kilo almada gerilik görülebilen bir hastalıktır. Tanı konması yıllar alabilir.

    Laktoz entoleransı (Süt şekerine tahammülsüzlük) belli bir yaştan sonra ortaya çıkıp süt içildiğinde aşırı gaz ve karın ağrısı, süt miktarı arttığında da ishale yol açabilen bir hastalık tablosudur. Akdeniz’e kıyısı olan ülkelerde oldukça sık olduğu düşünülmektedir.

    Safra kesesinde taş veya safra kesesi iltihabı gibi hastalıklar karın ağrısı yanında ateş ve sarılığa da yol açabilir. Pankreatit (Pankreas bezi iltihabı) tekrarlayan karın ağrıları ve sindirim bozukluğuna yol açabilen ve çocuklarda da nadir de olsa görülebilen bir başka hastalıktır.

    Bunlardan başka barsak parazitleri ülkemiz benzeri gelişmekte olan yörelerde çocuklarda sık rastlanan ve her türlü hastalıkla karışabilen tablolara yol açabilir. Diş gıcırdatma, ağızdan su akma, tekrarlayan karın ağrısı, bulantı, kusma ve ishal gibi belirtileri olan bir çocukta mutlaka parazit araştırılması gerekir.

    Solunum yolları enfeksiyonları, sinüzit, zatürre, böbrek hastalıkları (hidronefroz, nefrit, idrar yolları enfeksiyonu, taş..), omurga ve omurilikle ilgili hastalıklar, bazı romatizmal hastalıklar (ailevi Akdeniz ateşi, PAN..), bazı kan hastalıkları, bazı metabolik hastalıklar çocuklarda sık olarak karın ağrısına yol açan sindirim sistemi dışı nedenlerdir.

    Sonuç olarak karın ağrısı çok sayıda sindirim sistemi hastalığına eşlik edebilmenin yanında sindirim sistemi dışında da bir çok hastalığın başvuru yakınmasını oluşturabilir. Bu nedenle karın ağrısını psikolojik olarak nitelendirmeden önce hastada karın ağrısına eşlik eden diğer yakınmaların ve fizik ve laboratuar bulgularının ışığında karın ağrısı nedenlerinin araştırılması gerekmektedir.

  • İshal nedir?

    İshal kısaca dışkılama sayısı ve miktarının artmasıdır. Normal çocukların dışkılama sayısı yaşa ve beslenme durumuna göre değişkenlik gösterebilir. Anne sütü veya mama ile beslenen bebekler günde 1-10 kez arasında daha büyük çocuklar ise erişkinler gibi günde 1-2 kez kaka yaparlar. İshalli çocuklarda dışkı miktarı ve sayısı artarken kıvamı da daha sulu hale gelir. Dışkının renginin yeşil olması ishal varlığını göstermez, sadece barsaklardan daha hızlı geçişin göstergesidir. İshalin kanlı olması ise hastalığın daha ciddi olduğunu düşündürmelidir.

    Küçük çocuklarda ishal neden önemlidir?

    Gelişmekte olan ülkelerde ishal küçük çocuklar için en önemli hastalıklardan ve ölüm nedenlerinden biridir. Bu ülkelerde yaşayan çocuklar 5 yaşına gelene kadar yılda ortalama en az 2-3 kez ishalli bir hastalık geçirirler. Sık tekrarlayan ishal nedeniyle büyüme-gelişme geri kalır. Ayrıca beslenme sorunu olan çocukların bağışıklık sistemi de zayıflayacağı için ishal ve diğer mikrobik hastalıkların sıklığı artar. Bu şekilde bir kısır döngü ortaya çıkar. Gelişmekte olan ülkelerde her yıl 3 milyon civarında çocuk ishalli bir hastalık nedeniyle ölmektedir. Ölen çocukların % 80’i 2 yaşın altındadır. Küçük çocukların su ve tuz kaybına karşı direnci zayıf olduğu için kolayca dehidratasyon ve buna bağlı komplikasyonlarla kaybedilebilirler. Bu nedenle küçük çocuklarda ishal önemli bir hastalık olup, ishal sırasında ortaya çıkan su ve tuz kayıplarının hemen karşılanması gerekir.

    İshalin nedeni nedir?

    İshalin nedeni çoğunlukla çeşitli enfeksiyonlardır. Bunların içinde viruslar başta gelmektedir. Bu gruptan olan Rotavirus özellikle kış aylarında ve daha çok 2 yaşın altında çocuklarda ağır ishale neden olan tüm dünyada çok yaygın bir mikroorganizmadır. Gelişmiş ülkelerde ishal nedenleri içinde en önemli yere sahiptir. Bakteri ve parazitler ise gelişmekte olan ve geri kalmış ülkelerde daha yaygındır. Bu grupta özellikle kolera, Shigella, Salmonella ve E. coli gibi bakteriler yanında amip (Entamoeba histolytica), Giardia gibi parazitler yer alır. Antibiyotiklerin kullanılması sırasında da ishal ortaya çıkabilir. Bu durumda Clostridium difficile isimli bir mikroorganizma ishalin nedenini oluşturur. Antibiyotik kesilince veya başka bazı ilaçların kullanılması ile antibiyotik ishali tedavi edilebilir.

    Çeşitli mikroorganizmalar (Salmonella, Stafilokok, Clostridium…) ve bazen kimyasal maddelerle kontamine olmuş besinlerin yenmesi de her yaşta besin zehirlenmesi adını verdiğimiz kusma ve ishalli bir hastalığa yol açabilir. Bu saydığımız durumlarda ortaya çıkan ishal geçici olup günler en fazla haftalar içinde tamamen iyileşir.

    İshal bazen aylarca sürebilir. Bu durumda besinlere karşı allerji (inek sütü, soya proteini, buğday unu…) veya sindirimi sağlayan bazı maddelerin doğumsal veya edinsel eksikliği söz konusu olabilir. Bu hastalıklar içinde laktoz adı verilen süt şekerini parçalayan ve barsakta yapılan laktaz isimli maddenin eksikliği en sık olarak görülür. Uzun süren ishalli hastalığı olan çocuklar genellikle zayıf, büyümesi ve kilo alması duraklamış, karınları şiş çocuklardır. Bozukluğun türüne göre tedavi de değişkenlik gösterir.

    İshalden korunmak mümkün müdür?

    Anne sütü ile beslenme ishalden korumada en önemli faktörlerden birini oluşturur. Anne sütünün içinde çeşitli mikroorganizmalara karşı etkili lizozim, laktoferrin, immunglobulin gibi maddeler bulunur. Bu maddeler anne sütü ile beslenen çocukları ishale yol açabilecek çeşitli enfeksiyonlardan koruduğu gibi hastalanan çocukların da daha çabuk iyileşmesini sağlar. Anne sütü almayan bebeklerin anne sütü alan bebeklerden daha fazla ishalli bir hastalığa yakalandığı ve bu nedenle de daha fazla çocuğun öldüğü çok iyi bilinmektedir. Gastroenterit adını verdiğimiz ishalli hastalık sırasında bile anne sütü kesilmeden hatta daha fazla oranda verilmelidir.

    Sosyoekonomik düzey ishalli hastalıklarla yakından ilişkilidir. Gelişmekte olan veya gelişmemiş bölgelerde yaşayan çocuklar daha kötü beslenmekte olup temiz suya ulaşma olanakları daha azdır. Bu nedenle gelişmiş yörelerde yaşayan akranlarından daha fazla oranda ishalli hastalığa yakalanırlar ve bağışıklık sistemleri de daha zayıf olduğu için daha fazla oranda zarar görürler. Sonuçta anne sütü ile beslenme, sosyoekonomik düzeyin iyi olması, çevresel şartların düzgün olması ve beslenmenin iyi olması ishalden korunmada en önemli faktörlerdir.

    İshalli çocuklar ne gibi bulgularla gelir ?

    Ateş özellikle Salmonella, Shigella ve E. coli gibi mikroorganizmaların oluşturduğu hastalığa eşlik edebilir. Karın ağrısı çocukluk çağında görülen birçok hastalık yanında ishale de eşlik edebilir. Kusma ishalli çocukların çoğunda görülen ve beslenmenin, dolayısıyla sıvı alımının da bozulmasına yol açan ve sıvı kaybının daha çabuk oluşmasına neden olan bir belirtidir. Havale geçiren ishalli bir çocukta Shigella isimli bir mikroorganizmanın neden olduğu basilli dizanteri akla gelmelidir.

    İshal ise hastalığın en önde gelen bulgusu olup dehidratasyon yani su ve tuz kaybının en önemli nedenidir. İshalli bir çocuğun kakasının görünümü bize hastalığın nedeni ile ilgili bilgi verebilir. Bol miktarda ve sulu ishal kolera veya E. coli adı verilen mikroorganizmanın bir türü ile oluşan ishali düşündürmelidir. Kusma fazla olup ishal daha az ise, ateş yoksa ve aynı anda aynı yemeği yiyen çok kişide hastalık görülüyorsa besin zehirlenmesi olma şansı fazladır. Kanlı ishal öncelikle amibli veya basilli dizanteriyi, eğer daha önceden antibiyotik kullanımı varsa antibiyotik ishalini (Clostridium difficile enterokoliti) düşündürmelidir. Kanlı ishale yol açabilen diğer mikroorganizmalar Salmonella, Yersinia, Campylobacter jejuni, E. coli gibi etkenlerdir.

    İshalli bir çocuğun genel durumu iyi ise, verilen suyu içebiliyorsa, ağız ve dili ıslak olup, ağlayınca gözyaşı akıyorsa, idrar yapıyorsa, karın derisi bükülüp bırakıldığında hemen eski haline geliyorsa ve de küçük bebeklerin kafasında bulunan bıngıldak (fontanel) adı verilen deri bölümünde çöküklük yoksa büyük olasılıkla su kaybı yoktur.

    Aksine genel durumu bozulmaya başlamış ishalli bir çocuk verilen suyu içemiyorsa, ağızı ve dili kurumuşsa, ağladığında gözyaşı akmıyorsa, idrarı çok azalmışsa, karın derisi büküldüğünde eski haline hemen dönmüyorsa, bıngıldak çökükse ağır derecede sıvı kaybı vardır ve hemen en yakın sağlık kuruluşuna götürülüp tedavisine başlanması gereklidir.

    İshal tedavisi

    Çocuklarda ishal tedavisinde; 1) Anne sütü, hazır mama ve diğer yaşa uygun yiyeceklerle uygun beslenmenin devamının sağlanması, 2) İshal ve kusmayla halen sürmekte olan su ve elektrolit kayıplarının oral rehidratasyon sıvısı (ORS) veya benzer sıvılarla yerine konması, 3) Sıvı kaybı gelişirse su ve elektrolit kayıplarının ORS veya gerekirse damar yoluyla düzeltilmesi amaçlanır. 4) Sadece gerektiği durumlarda antibiyotik verilmelidir. 5) Antidiyareik ilaçlar adı ile anılan adsorban ilaçlar ile sekresyonu azaltan ilaçların kullanılması tartışmalıdır. Çocuklarda motiliteyi azaltan ilaçların kullanılması önerilmez.

    Powers ve ark. 1926 yılında “intestinal intoksikasyon” tedavisinde yapılması gereken en önemli şeylerin sıvı verilmesi, kan transfüzyonu yapılması, bir süre ağızdan beslenmenin kesilmesi ve açlık dönemi bittiğinde gıdaların yavaş yavaş arttırılarak verilmesi olduğunu belirtmişlerdir. Sonraki yıllarda ishalli çocukların tedavi amacıyla aç bırakılması ve intravenöz sıvı tedavisi giderek yerleşmiş ve tedavi amacıyla yaygın olarak kullanılır olmuştur. Bu prensip ORS ile tedavi uygulama alanına çıkana kadar yaygın olarak geçerliliğini sürdürmüştür. Sonraki yıllarda ORS kullanımının yaygınlaşması ile beraber malnütrisyonu önlemek amacıyla rehidratasyon sonrasında en kısa sürede beslenmenin sağlanması yaygınlaşmıştır.

    Su kaybı olmayan çocuklar verilen sıvı miktarı arttırılarak ve beslenmelerine devam edilerek evde tedavi edilebilirler. Ayran, taze hazırlanmış meyva suları (elma suyu…), çorbalar (pirinç suyu…) ve su evde korkusuzca verilebilecek sıvılardır. İki yaşın altındaki çocuklara her ishalli dışkılamadan sonra ½-1 çay bardağı (50-100 mL), daha büyük çocuklara ½-1 su bardağı (100-200 mL), daha fazla içmek isteyenlere ise istedikleri kadar sıvı verilmesi dehidratasyonun engellenmesini sağlayacaktır.

    Anne sütü alan bebeklerin daha sık olarak emzirilmeye devam edilmesi gereklidir. Anne sütü almayan bebeklerin ise normalde aldıkları süt veya mamalarla, öğün sayısı arttırılarak, beslenmelerine devam edilmesi önerilir. Mamaların sulandırılması gerekmez. Laktozu azaltılmış veya hiç olmayan diyet mamalarının, aşağıda bahsedilecek özel durumlar haricinde, rutin olarak her olguda kullanılması gerekli değildir. Daha büyük çocukların normalde aldıkları gıdalar ile ve öğün sayısı arttırılarak beslenmelerine devam edilmelidir. Yarı katı veya katı gıdalarla beslenen bebeklere ve çocuklara sindirimi kolay ve enerjiden zengin, protein içeren gıdalar (iyi pişmiş et, balık, yoğurt, peynir, sebze püreleri, muz…) verilmelidir. Hiperozmolaritenin önlenmesi için şeker yerine nişastalı yiyecekler (tahıllı gıdalar) tercih edilmelidir.

    İshalde yağların sindirimi ve emiliminde belli bir ölçüde azalma olabilir. Tedavi amacıyla uygulanan yağsız veya yağı azaltılmış diyetler alınan kalorinin azalmasına yol açar. Diyette bulunan yağlar mide boşalmasını yavaşlattığı için ishalin azalmasına yardımcı olabilir. Bu nedenle ishal sırasında, emilimi azalmış olsa bile, yağların kısıtlanması çok gerekli değildir. İshal sırasında laktoz malabsorpsiyonu gelişebilmesi nedeniyle persistan ishalleri engellemek amacıyla ishalli tüm çocuklara rutin olarak laktozsuz veya laktozu azaltılmış mamaların kullanılması önerilmiştir. Ancak son yapılan çalışmalar bunun gerekli olmadığını göstermiştir. Anne sütü alan çocukların her durumda anne sütü ile beslenmeye devam edilmesi gereklidir. Mama alan çocuklarda ise yeniden beslenmeye geçildiğinde dışkılama sayısında artış olur, dışkı bol sulu hale geçer ve pH’sı 5’in altına inip dışkıda redüktan madde pozitifleşirse laktozun kısıtlanması gerekebilir. Aksi halde normal mamaların kullanılmaması için herhangi bir neden yoktur.

    Laktoz entoleransından korunmanın bir başka yolu ise çocuklara mama yerine yoğurt verilmesidir. Yoğurt içindeki laktoz fermente edilmiş olduğu için laktoz intoleransı gelişmiş çocuklarda bile korkusuzca kullanılabilir. Yapılan çalışmalar akut gastroenterit sırasında yoğurt ile beslenen çocuklarda mama ile beslenenlere göre daha az sayıda persistan ishal tablosunun geliştiğini göstermiştir. Yoğurdun evde kolayca hazırlanabilmesi ve diyet mamalarından çok daha ucuza maledilmesi diğer bir avantajını oluşturur.

    İshal sırasında barsak mukoza geçirgenliği artmaktadır. Bu durumda inek sütü veya hazır mamalarda bulunan ve alllerjen özellikteki makromoleküller kolayca dolaşıma geçebilir ve inek sütü entoleransına, dolayısıyla ishalin artmasına yol açabilir. Bu nedenle soya bazlı mamalar veya protein hidrolizatlarının kullanılması önerilmiştir. Bu mamaların tadı kötü ve fiyatları yüksektir. Son yapılan çalışmalar risk grupları haricinde (çok küçük bebekler, ailede allerji hikayesi olanlar…) bu tür mamaların rutin olarak kullanımının gerekmediğini göstermiştir.

    İshalli çocukta kusmayı engellemek için besinler az miktarda ancak daha sık aralıklarla verilmeli, ishal düzeldikten sonra kayıpların yerine konabilmesi ve malnütrisyonun önlenmesi için birkaç hafta ek bir öğün verilmelidir.

    İshalli çocuklara antibiyotik verilmesi nadiren gerekir. Çok küçük bebekler, bağışıklık sisteminde problem olan çocuklar, kanlı ishal varlığı (eğer amip veya shigella düşünülürse) gibi özel durumlarda ve hekim tarafından gerekli tahliller (gaita incelenmesi ve kültürü) yapıldıktan sonra uygun antibiyotikler kullanılır. Rastgele ve gereksiz antibiyotik kullanımı sonrasında antibiyotik ishali gelişebileceği unutulmamalıdır.

  • Çocuklarda besin allerjileri

    Besin allerjisi, özelikle de inek sütü allerjisi, çocuklarda yaşamın ilk yılında oldukça sık görülen bir hastalıktır. Sıklığının değişik çalışmalarda % 2 ile % 7,5 arasında (ortalama % 2-3) değiştiği bildirilmiştir. Anne, baba veya kardeşlerde atopik hastalık varsa sıklık % 60’a kadar çıkabilir.

    Yenidoğan ve süt çocuklarının en önemli besin kaynağı anne sütü ve inek sütünden hazırlanan mamalar olduğu için allerji yapabilecek proteinleri ancak bu yolla alırlar. İnek sütü proteinlerine karşı allerji gelişmesi en sık olup bunu soya proteini, daha büyük çocuklarda ise gluten ve yumurta gibi besinler izlemektedir. Günümüzde inek sütündeki çok sayıda proteinin allerjiye neden olabileceği anlaşılmıştır. Bunların başında betalaktoglobülin, laktalbumin, kazein, gammaglobulinler ve albumin gelmektedir.

    İnek sütü allerjisi küçük süt çocuklarında çeşitli sindirim sistemi belirtileri yanında solunum sistemi belirtileri, deri döküntüleri ve anafilaksi gibi farklı belirtilere de yol açabilir. Sindirim sistemi belirtileri ve deri reaksiyonları olguların % 50-60’ında, solunum sistemi belirtileri ise % 20-30’unda görülür. Besin allerjisinin sindirim sistemi belirtilerinin başında kusma ve ishal gelmektedir. Gastroözofageal reflülü çocukların % 16-24’ünde inek sütü allerjisi belirtilerinin de varlığı bildirilmiştir. Bunlardan başka karın şişliği, kanlı ishal, sindirim ve emilim kusurları sonucunda büyüme geriliği gözlenebilmektedir. Süt çocuklarında non spesifik kolitin (kalın barsak iltihabı) sık rastlanan nedenlerinden biri besin allerjisidir. Ayrıca infantil kolik (gazlı bebek) ve uyku bozukluklarından da besin allerjisinin sorumlu olabileceğini gösteren çalışmalar vardır.

    İnek sütü allerjisi küçük süt çocuklarında en sık bir hafta ile üç ay arasında ortaya çıkar. Ortaya çıkmasından sorumlu mekanizmalar henüz tam olarak bilinmemektedir. Ancak, rinit, ekzema gibi sindirim sistemi dışı belirtilerle seyredenlerin aşırı duyarlılık reaksiyonu şeklinde ve IgE’ye bağlı olarak dakikalar ya da saatler içinde ortaya çıktığı düşünülmektedir. Bir kısmının immun kompleksler aracılığı ile ve 4-12 saat içinde oluştuğu, kronik ishal ve malabsorpsiyon tablosunun ise gecikmiş aşırı duyarlılık reaksiyonu şeklinde geliştiği bildirilmiştir.

    İnek sütü allerjisi tanısında kan ve cilt testlerinin rolü tartışmalıdır. IgE ilişkisiz tip reaksiyonlarda kanda spesifik IgE negatif bulunur. “Prick test” olguların sadece % 25’inde pozitiftir. “Patch test” ise 6 aylıktan once % 50, bir yaştan sonra ise % 80 pozitif bulunur. Barsak tutulumu ile giden tipte ince barsak biyopsisinde çeşitli derecelerde hasarlanma, ödem, iltihabi hücrelerde artış görülebilir. Eğer kolit söz konusu ise yapılan kolonoskopik inceleme kalın barsaklarda kızarıklıktan ülserlere kadar değişen hasarlanma ve alınan biyopsilerde iltihap hücrelerinde artış gözlenir.

    İnek sütü allerjisi tanısında öncelikle besin allerjisinden şüphelenmek gerekmektedir. Sütün veya başka bir besin söz konusu ise o besinin diyetten çıkarılması ile semptomlar 72 saat içinde kaybolur. Mukoza hasarının düzelmesi ise bir ayı bulabilir.

    Challenge” (provakasyon testi), tanının doğrulanması için sadece şüpheli olgulara yapılmalıdır. Goldman kriterlerine göre 3 kez “challenge” yapılması riskli olması nedeniyle günümüzde artık kabul edilmemektedir. Allerjisi olan hastaya süt verildiğinde semptomlar 1-6 saat içinde tekrar ortaya çıkar. Bu durumda dışkıda iltihap hücreleri bulunur. Eğer bu dönemde barsak biyopsileri yapılırsa yukarıda tanımlanan hücresel reaksiyon görülür.

    İnek sütü allerjisi olan çocukların tedavisi inek sütü proteinlerinin diyetten çıkarılması ile sağlanır. Hastaların % 70-80’inin uygun bir eliminasyon diyeti ile 3. doğum gününden önce iyileştiği gösterilmiştir. Beş yıl içinde iyileşme oranı % 100’e yaklaşır. Bu çocuklarda diğer besinlere, özellikle soya proteinine karşı da çapraz allerji gelişmesi nadir değildir. Unutulmaması gereken başka bir husus bu çocukların anne sütü yoluyla da allerjenleri alabileceği ve söz konusu tipik semptomları gösterebileceğidir. Ayrıca bazı olgularda hipoallerjenik karakterde olduğu düşünülen protein hidrolizatı içeren mamalara karşı da allerji gelişebilir. Bu nedenle de tedavide en uygun mamalar protein içermeyen aminoasit bazlı mamalardır.

    Sonuç olarak, yenidoğan döneminden itibaren çok çeşitli klinik tablolarla karşımıza çıkabilen inek sütü allerjisinin daha iyi tanınması ile daha çok sayıda olgunun tanısı ve etkin şekilde tedavisi mümkün olabilecektir.