Kategori: Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları

  • Dikkat, dikkat: burada demir eksikliği var !

    Demir eksikliği dünyada en sık görülen beslenme eksikliği olarak günümüzde önemini sürdürmektedir. Çocuklarda demir eksikliği anemisinin en sık nedeni demirden fakir beslenme, annede demir eksikliği anemisi olması, prematür doğum, ek gıdalara veya inek sütüne erken başlama, büyük çocuklarda günde 500 ml’ nin üzerinde süt tüketmesidir. Sadece anne sütü ile beslenmekte olan bebeklere 4. aydan itibaren mutlaka demir takviyesi yapılmalıdır.

    Oyun çocukluğu döneminde (1-3 yaş) demir eksikliği anemisine sebep olan ana sorun aşırı süt tüketimidir. “Milkakolik sendrom” da denilen bu durumda sütün çocuğun açlığını kolay bastırması nedeniyle nerdeyse şişenin sonuna kadar içilmesiyle karakterizedir.

    Diyetin büyük bir kısmını oluşturması nedeniyle de diğer demirden zengin besinlerin alımını engellemektedir.

    Okul öncesi (4-7 yaş) ve okul çocuğu (7-12 yaş) döneminde demir eksikliği anemisi az görülmekle birlikte , daha çok beslenme hataları dışındaki nedenler, mide-barsak hastalıkları (peptik ülser, kronik inflamatuar barsak hastalıkları, reflü ve özofajit vb.) sıklıkla karşımıza çıkmaktadır. Bu yaş gurubu çocuklarda süreğen demir eksikliği anemisi durumlarında ayrıntılı araştırma gerekmektedir.

    Ergenlik döneminde (12-18 yaş) hızlı büyümenin yarattığı ihtiyaç artımının yanında özellikle genç kızlarda menstrüasyonla kayıp, vejeteryan ve semivejeteryan beslenme biçimi, yetersiz besin alımı, zayıflama rejimleri, yeme bozuklukları (anoreksia gibi) demir eksikliğinin sık görülmesine neden olmaktadır. Eksiklik durumunda çeşitli derecelerde anemi bulguları geniş bir spektrumda karşımıza çıkmaktadır.

    Bunlardan bazıları:

    Halsizlik, yorgunluk

    Çabuk yorulma

    İştahsızlık

    Büyümede yavaşlama

    Uyku bozuklukları

    Huzursuzluk

    Davranış bozuklukları

    Kırılgan tırnaklar

    Toprak veya kağıt yemek istemedir ki anneler tarafından ” kül yiyor, duvarları kazıyıp yiyor, yerdeki pislikleri böcekleri bile ağzına atıyor” diye ifade edilir.

    Demir eksikliğinde çocuklarda enfeksiyonlara özellikle üst solunum yolu hastalıklarına eğilim de artmaktadır. Özellikle 2 yaş altındaki çocukların mental ve psikomotor gelişimleri olumsuz yönde etkilenir.

    Yine yapılan çalışmalarda 3 ila 6 yaş arası çocuklarda demirin nutrisyonel eksikliği ile dikkat ve problem çözme gibi fonksiyonların baskılanmasının söz konusu olduğu gösterilmiştir.

    Tavuk, kırmızı et, karaciğer demir açısından zengin gıdalardır ve içerisindeki “hem” demirinin emilimi iyidir.

    Sebze ve meyvelerde ise, “non hem” demir bulunur ve bu demirin emilimi az olduğu için beraberinde C vitamini içeren yiyeceklerin alınması emilimini arttırmaktadır. Anne sütü ve inek sütünün demir oranlarına bakıldığında ise, anne sütünün demir konsantrasyonu daha az olduğu halde emilimin inek sütündeki demir emiliminden daha fazla olduğu bilinmektedir.

    Bu nedenle beslenmeleri inek sütü ağırlıklı olan bebeklerde demir eksikliği çok erken dönemde görülmektedir. Bir yaşın altındaki çocuklara kesinlikle inek sütü verilmemelidir.

    Bununla birlikte; bebeklere ek gıdaya geçişte demirden zengin gıdalar seçilmeli, eğer yeterli demir alamıyorsa, 1mg/kg/gün dozda demir takviyesi başlanmalıdır. Prematüre ve çok düşük doğum ağırlıklı doğan çocuklarda ise yaşamın ilk ayı sonrası 2-4mg / kg/ gün demir desteği verilmesi uygundur.

    Çocuklarınızda demir eksikliği anemisi mi var ? Beslenmeyle ilgili birkaç ipucuna ne dersiniz ?

    Karaciğer, et ve balık gibi gıdaları tahıllar veya yeşil yapraklı sebzelerle hazırlarken çocuğunuzun demirden daha çok faydalanabilmesi için C vitamini içeren gıdalarla hazırlayınız. Kivi, avakado, kavun, portakal, elma, armut, şeftali, muz gibi meyveler ve karnabahar, domates, yeşil biber, havuç, patates, brokoli gibi sebzeler birlikte verildiklerinde demir emilimi arttıran yiyeceklerdir.

    Karadut ve siyah üzüm pekmezi demir yönünden zengindir. Süt ve peynirlerdeki kalsiyum ve fosfor, ıspanaktaki oksalik asit, yumurtadaki fosfoprotein ve albumin, çay ve yeşil yapraklı sebzelerdeki polifenol ve tahıllardaki fitatlar demir emilimini azaltırlar.

    Bu nedenle, bu gıdalar verilirken C vitamininden zengin gıdalar ile birlikte verilmelerinde fayda vardır. 6 aylıktan sonraki ek gıdalara geçiş döneminde hazırladığınız sebze, tarhana ve mercimek çorbalarını kıyma, tavuk ve balık eti ile zenginleştiriniz. (Alerjiye dikkat etmek koşulu ile).

    Soğan da demir yönünden çok zengindir; ancak, bu dönemdeki çocuklarda gaz problemlerine neden olabilir.

    Mutlaka vermek gerekiyor ise 4. Aydan sonraki çocuklara inek sütü yoğurt şeklinde verilmelidir. İnek sütü yoğurt olacak şekilde mayalandığında yapısı değişmektedir.

    Yine 4 yaşından büyük çocuklar için kuru üzüm, kuru kayısı, kuru erik, badem, fıstık, antep fıstığı, kabak çekirdeği de demir yönünden zengin ve faydalı atıştırmalıklardır.

    Ispanak konserveleri ile birden güç kazanan Temel Reis çizgi filmlerini hepimiz hatırlarız . Annelerimizin bize ıspanak yedirmek için en büyük kozu, ıspanakta demir olduğu ve yersek anında Temel Reis gibi güçlenecek olmamızdı.

    Hepimiz demirden çokça zengin olduğunu düşündüğümüz ıspanağı yemeye zorlanır, bizler de yeryemez tıpkı onun gibi çok güçlü olacağımıza inanırdık o zamanlar. Şimdi büyüdük ve herşeye hemen inanmıyoruz, soruyoruz: “Temel Reis’in gücü ne kadar gerçekti?” diye…

    Üzgünüm ki, ıspanak bilinenin aksine, diğer bazı yeşil yapraklı sebzelerin de olduğu gibi, demir yönünden fakirdir. Ancak , C vitamini yönünden zengin olduğundan demirin emilimine katkısı büyüktür. Bu nedenle kırmızı et, tavuk ve balık ile tüketilmelidir. Bu şekilde gıdalardaki demirin emilimi artmış olur.

    Çocuğunuzda demir eksikliği olduğundan şüphe duyuyorsanız mutlaka bir çocuk hastalıkları uzmanından destek alınız. İlaç kullanımının yanısıra doğru beslenme alışkanlıkları ve besinlerin birlikte doğru kullanımı açısından bilgileniniz.

    Doktorunuz tarafından önerilen demir dozlarını aç karnına veriniz ve sonraki bir saat yiyecek tüketmemesine özen gösteriniz. Düzenli aralıklarla kontrollere gidiniz. Bu şekilde gereğinden az veya fazla demir vermenin yarattığı yan etkilerden ve olumsuzluklardan çocuğunuzun korunmuş olacağınızı unutmayınız.

  • Rotavirüs ishali ve aşılama

    Rotavirus, ateş ve kusmayı izleyen sulu ishalle karakterize bir klinik tabloya neden olur. infantlarda ve küçük çocuklarda ağır gastroenteritin en sık nedenidir. Özellikle 2 yaş altındaki çocuklarda ağır seyreder. Dünya genelinde 5 yaş altında ishal nedeniyle hastaneye yatışların en sık nedenidir. Hijyen koşullarından bağımsız olarak, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde benzer sıklıkta görülür.

    Bu özelliğinden ötürü Demokratik virus olarak adlandırılır. Çocukların hemen hepsi 5 yaşına kadar, en az 1 kez rotavirusla enfekte olmaktadır. Ancak rotavirusa bağlı mortalitenin(ölümlerin) %80’den fazlası gelişmekte olan ülkelerde görülmektedir.

    Yaşamın erken dönemindeki aşılama, çocuğun ilk doğal enfeksiyonuna benzer şekilde, şiddetli rotavirus enfeksiyon ataklarını ve buna bağlı ölümleri önlemede en etkin yöntemdir. Dünya Sağlık Örgütü oral rotavirus aşısının ulusal bağışıklama programına alınmasını önermektedir. Rotavirus aşısının uygulanması sonrasında rotavirus ilişkili mortalite (ölüm ) ve morbiditede(hasta olma) önemli azalma görülmüştür.

    AŞI UYGULAMALARI: Günümüzde tüm dünyada, lisanslı 2 canlı oral rotavirus aşısı bulunmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü, infantların rutin olarak rotavirus aşısı ile aşılanmasını önermekte ve beş valanlı RotaTeq ve monovalan Rotarix arasında tercih yapmamaktadır.

    RotaTeq , 2, 4 ve 6. aylarda olacak şekilde 3 doz olarak uygulanmalıdır. İlk doz 6. haftadan itibaren uygulanabilir, ancak 15. haftadan önce de uygulanmış olmalıdır. Rotarix, 2. ve 4. aylarda 2 doz halinde uygulanmalıdır.

  • Astım zannedilen bir antite ; primer silier diskinezi

    Primer silyer diskinezi (PSD) bazı organlardaki silyalarda (Gözle görülemeyecek kadar tüycüklerde) bozukluk sonucu bu tüycüklerin fonksiyonlarını görememeleri ile karakterize bir hastalıktır. Hastalık genetik olarak doğuştan gelmektedir.

    Tüycükler çalışamadığı için sekresyonların atılmasında bozukluk vardır ve en sık olarak ta akciğerlerde bronş içlerinde balgam birikmesi meydana gelebilir. Hastaların yaklaşık yarısında göğüs ve karın içindeki iç organlar ters yerleşmiştir. PSD’de mukosiliyer temizlenmenin bozulması nedeniyle erken çocukluk döneminde tekrarlayan kronik sinüzit, kulak iltihabı ve geç dönemde bronş genişlemesi-bronşektazi (BE), işitme kaybı ortaya çıkabilmektedir.

    Tedaviye dirençli ve tekrarlayıcı üst ve alt solunum yolu enfeksiyonu geçiren ve altta yatan nedenin bulunamadığı tüm hastalarda PSD olasılığı akla gelmelidir. Hastalarda çoğunlukla balgamlı öksürük, yaz-kış devam eden iltihaplı burun akıntısı, tekrarlayan kulak iltihabı vardır.

    Özellikle yenidoğan döneminde şikayelerin ya da göğüs ve karın içindeki iç organların yerleşiminin ters olması (Kalbin sağda, midenin solda yerleşim göstermesi) uyarıcı olmalıdır.

    PSD tanısı oldukça zor konulan bir hastalıktır. Kesin tanı konulmasında tek başına altın standart bir yöntem yoktur. Kesin tanı bu konuda özelleşmiş merkezde klinik hikayenin dikkatlice gözden geçirilmesi ve tarama test sonuçlarının değerlendirilmesi ardından kesin tanı yöntemlerinin uygulanması ile olur.

    PSD tanısında burundan ya da bronştan silia örneği alınması ve siliaların mikroskopik ve daha gelişmiş yöntemlerle fonksiyonlarının incelenmesi ile tanı konur.

    Primer siliyer diskinezide uygulanan tedavide hastalığın ilerlemesi ve akciğer fonksiyonlarının kötüleşmesinin önlenmesi amaçlanmalıdır.

    Solunum tedavisi:

    Akciğer fonksiyonlarının izlenmesi

    Pulmoner rehabilitasyon ve fiziksel egzersiz kombinasyonları ile havayolu temizliği

    Üst ve alt havayolu infeksiyonlarının tedavisini içermektedir.

    Hastalar her 3 ayda bir düzenli olarak çocuk göğüs hastalıkları merkezinde takip edilmelidir. Hasta her kontrole geldiğinde solunum, kulak burun boğaz ve genel değerlendirme yapılmalıdır. Ek olarak oksijen durumu ve solunum fonksiyon testi de kontrol edilmeli, balgam kültürü alınmalıdır. Akciğer filminin her kontrolde çekilmesine gerek yoktur ancak enfeksiyon ya da bronş genişlemesinden şüphelenildiğinde çekilebilir.

    Bronşektazi düşündüren klinik ve akciğer grafi bulgusu varsa bronşektazi tanısını kesinleştirmek için tomografi. PSD tedavisinde hava yolu temizliği esastır. Hastalara düzenli olarak göğüs fizyoterapileri uygulanmalı, balgam söktürmeye yarayan ve doktorları tarafından önerilen aletler kullanılmalıdır. Hastaların Sağlık bakanlığı aşı programına ek olarak yıllık grip aşısı yaptırmaları da önerilmektedir. Ülkemizde 2008 yılından itibaren pnömokok aşısı ulusal aşı programına dahil edilmiştir. Bu tarihten daha önce doğup pnömokok aşısı olmamış çocukların 23-bileşenli polisakkarit pnömokok aşısı ile aşılanması önerilmektedir. Koruyuculuğu devam ettirmek için yüksek riskli gruba 5 yıl sonra aşı tekrarı 1 kez daha yapılabilir

  • Çocuklarda diyabet belirtileri neler ?

    “Diyabet, insülin salgılanmasındaki bozulma veya salgılanan insülinin iş görememesi sonucu, kan şekerinin açlık ve toklukta yüksek bulunmasıdır.

    Kabaca iki tip diyabet vardır.

    Çocukluk çağında insülin eksikliği sonucu ile oluşan Tip 1 diyabet ve çoğunlukla yetişkinlerde, seyrek olarak şişman ergenlerde insülinin etki etmemesi(insülin direnci) nedeni ile görülen Tip 2 diyabettir.

    Çocukluk çağındaki diyabetin büyük kısmı Tip 1 diyabettir.

    Sıklığı 5-7 yaş ve ergenlik döneminde zirve yapmakla birlikte son yıllarda daha küçük yaşlarda görülme sıklığı artmıştır.

    Tip 1 diyabetin tam nedeni bilinmemekle birlikte genetik yatkınlık, otoimmunite (vücudun kendi hücrelerine karşı savaş başlatması) ve çevresel faktörler suçlanmaktadır.

    Genetik yatkınlığı olan bir çocukta sık viral enfeksiyonlar, inek sütüne ve gluten içeren gıdalara erken başlanması, D vitamini eksikliği(bebeklik döneminde), kimyasal maddeler/katkı maddeleri (nitrat), stres diyabet gelişmesinde hızlandırıcı olarak rol alabilir.”

    Çocuklarda diyabet belirtileri nelerdir?

    “Sürekli susama hissi/ağız kuruluğu, çok su içme ve suya doyamama, çok ve sık idrar yapma, sınıfta sık tuvalete gitme, gece idrara çıkma, yatağını ıslatma, iştah artması (küçük çocuklarda görülmeyebilir), çok yemesine rağmen kilo kaybı, kolay yorulma, halsizlik, bitkinlik, okula devamda aksamalar, derslerde başarısızlık, karın ağrısı, nefeste koku olması başlıca belirtilerdir.

    Bu şikayetlerden şüphelenerek uzmana başvurulduğunda kan şekeri yüksekliği saptanıp diyabet tanısı konulur. Ancak tanı gecikirse “diyabetik ketoasidoz ve diyabet(şeker) koması” gelişebilir.”

    Çocuklarda diyabetin tedavisi nasıl yapılır ? Diyabetin komplikasyonları nelerdir ?

    “Tip 1 diyabette temel tedavi ömür boyu süren insülin tedavisidir. Teknolojik gelişmelerle insülin uygulanması ve kan şekeri ölçümünü kolaylaştıran cihazlar üretilmiştir (insülin pompası, i-port, sensörlü kan şekeri ölçüm cihazları..vs).

    Tip 2 diyabet tedavisinde ilaçlar, yada insülin artı ilaç tedavileri kullanılmaktadır. Her iki tipte de beslenme planı, ekzersiz, yaşam tarzı değişiklikleri gerekmektedir. İyi kontrol edilmeyen uzun süreli diyabet başlıca böbrek, göz, sinir sistemi üzerinde olumsuz yan etkiler ve hastalıklar oluşturur.”

    Çocuklarda diyabet gelişimi için risk faktörleri nelerdir ? Önleyici tedbirler var mıdır ?

    “Maalesef Tip 1 diyabetin gelişimini engellemek şu anki tibbi bilgilerimizle mümkün değildir.

    Genetik yatkınlığa müdahale etme şansımız yok. Ancak bahsettiğimiz çevresel faktörler açısından mümkün olduğunca önlem almaya çalışabiliriz.

    Sadece diyabet açısından değil bütün çocuklar için sağlıklı beslenme, katkılı gıda maddelerini tüketmeme, meyve ve sebzeleri mevsiminde yeme, vs gibi temel kurallara uymak gereklidir.

    Tip 2 diyabet için genetik yatkınlığın yanında en önemli risk faktörü obezitedir (şişmanlık).

    Çocuklarda obezite sıklığı ve şiddeti ciddi oranda artmakta, bu da çocuk ve ergenlerde Tip 2 diyabet sıklığını da arttırmaktadır.

    6-16 yaş grubunda obezite sıklığı son 10 yılda 2-3 kat artış göstermiş olup, bu çocukların en az 1/3’ü erişkin dönemde obezite ve diyabet riski taşıyor. Ergenlik döneminde obez olanların erişkinlikte obez kalma şansı %80’lere yükselmektedir.

    Başka bir deyişle erişkin obezitesinin temelleri çocuklukta atılmaktadır. Erişkin obezitesinin tedavi başarısı çok düşüktür.

    Obezite ile etkili bir savaş ancak çocukluk çağında başlayan önlemler ile mümkündür.

    Erişkin dönemdeki obezite ve diyabetin önlenmesinin temeli çocukluk ve ergenlik dönemindeki obezitenin önlenmesi, sağlıklı beslenme ve hareketli yaşam tarzının benimsetilmesi girişimlere bağlıdır.”

    İnsülin direnci vücuttaki şekeri kontrol etmek için salgılanan insülinin etkisini göstermesindeki zorluk ve buna bağlı vücutta gereğinden fazla insülin salgılanması olarak tanımlanabilir.

    Tüm dünyada ve ülkemizde giderek artan obezite ve diyabet görülme sıklığı, “insülin direnci” sorununu da arttırmıştır.

    İnsülin direncinin başlıca belirtileri ağır bir yemek veya şekerli gıda yedikten sonra gereğinden fazla ağırlık hissi, uyku hali oluşması; kilo almanın kontrol edilememesi; yemekten sonra şekerin düşmeye başlamasına bağlı el titremesi, terleme; sık tatlı yeme isteği (tatlı krizi); bel çevresinin artması; boyunda, koltuk altı ve kasık bölgelerinde cildin koyu renkli boyanması(akantozis nigrikans); kızlarda adet düzensizliği olarak sayılabilir.

    İnsülin direnci kilo alımına, kilo verememeye, karaciğer yağlanmasına, kalp ve damar hastalıklarına, hiperlipidemi, hipertansiyona neden olabilir. Bu hastalıkların kümelenmesi “metabolik sendrom”olarak adlandırılır.

    Artık metabolik sendrom ve bu bileşenlerin birçoğu çocuklarda ve ergenlerde de görülmektedir. İnsülin direncinin gelişimi için risk altındaki çocukların belirlenmesi, erken korunma ve müdahale için önemlidir.

    Çocuklarda ve ergenlerde insülin direncinin erken bulgularının saptanması, insülin direnci ile ilişkili hastalıkların gelişiminden koruyucu bir etkiye sahip olabilir. Bu nedenle ailelerin, çocuklarında insülin direncinin erken fark etmesi tedavinin başarısı için çok önemlidir.”

  • Ergenlik nedir, normal ergenlik gelişimi nasıldır ?

    Ergenlik nedir, normal ergenlik gelişimi nasıldır ?

    Ergenlik dönemi fiziksel ve hormonal olarak çocukluktan yetişkinliğe geçiş sürecidir. Ergenlikte hormonal değişim ile birlikte sekonder cinsel özelliklerin belirginleşmesi, vücut yağ dağılımın değişimi, boy uzamasında sıçrama ile yetişkin boya ulaşma, erkek ve kızlarda fertilite kazanımı olur. Ergenlik başlangıcı değişik ırklarda farklılık göstermekle birlikte, günümüzde de kullanılan yaş sınırları kızlarda en erken 8, ortalama 10-11 yaş, en geç 13; erkeklerde en erken 9, ortalama 11-12 yaş, en geç 14 yaştır.

    Aslında ergenliğin başlaması çocuğun takvim yaşından çok kemik yaşı ile belirlenmekte ve kemik yaşı kızlarda 10, erkeklerde 11 yaşa ulaştığında ergenlik değişiklikleri oluşmaya başlamaktadır.

    Kızlarda ergenlik gelişimi ilk olarak meme tomurcuklanması(gelişimi) ile başlar. Genellikle bir yere çarpınca ya da üstüne yatınca ağrı olması ile fark edilir. Az sayıda olguda genital ve/veya koltukaltında tüylenme ile başlayıp, meme gelişimi ardından gelebilir. Erkekler çocuklarda ise ilk bulgu testislerin (yumurtalıklar) büyümesidir, tüylenme, seste kalınlaşma ile devam eder.

    Her iki cinste kıllanma, büyümenin hızlanması, ciltte yağlanma, sivilcelenme, ter kokusunu değişmesi gibi belirtiler ergenlik sürecinin başladığını gösterir. Testisler esas olarak testosteron salgılar ve yumurtalıklar östrojen salgılar.

    Bu hormonların üretimi, cinsel olgunluğa ulaşılıncaya kadar kademeli olarak artar. Ülkemizde kızlarda ilk adet görme(menarş) yaşı yaklaşık 12-12,5 yaştır, erkekler ilk boşalma olan spermarche’yi yaklaşık 13-14 yaşlarında tecrübe ederler. Erkeklerde yüz kılları tipik olarak 14 yaş civarında görülür.

    Kızlarda fiziksel olarak ergenlik gelişimi yaklaşık 4 yıl içinde tamamlanırken, erkeklerde yaklaşık 6 yıl içinde tamamlanır. Kızlar, genelde 15 ila 17 yaşları arasında ergenlik gelişimini tamamlarken, erkekler genellikle 16 ila 17 yaşları arasında tamamlar. Ergenlikte fiziksel değişiklikler dizisi öngörülebilir olsa da ergenlik döneminin başlangıcı ve hızı çok çeşitlidir.

    Ergenlik için her kişinin bireysel takvimi farklıdır ve öncelikle “genetik ve etnik özelliklerden” etkilenir. Bununla birlikte beslenme, egzersiz, sosyoekonomik koşullar, vs gibi çevresel faktörler, kişinin genel sağlık durumu ve ruhsal durumu da ergenlik zamanlamasını etkiler. Ergenlik başlama yaşının yanında “ilerleme hızı yani temposu” da çok önemlidir. Bu nedenle çocuklarda ergenlik gelişimi başlama ve ilerleme süreci yakından takip edilmelidir.

    ERKEN ERGENLİK NEDİR VE BELİRTİLERİ NELERDİR ?

    Bir çocukta normal yaşından önce ergenlik bulgularının başlamasına “erken ergenlik ” denir.

    Kız çocuklarında 8 yaş öncesi meme tomurcuklanması (meme gelişimi) olması, genital bölge veya koltukaltında tüylenme; erkek çocuklarda 9 yaş öncesi testis hacminin artması, genital bölge veya koltukaltında kıllanma, seste kalınlaşma olması erken ergenlik bulgularıdır.

    Yine her iki cinste büyümenin hızlanması, ciltte yağlanma, sivilcelenme, ter kokusunun ağırlaşması gibi belirtilererken ergenlik bulguları olabilir. Ek olarak zamanında başlayan bir ergenlik gelişimi çok hızlı ilerleyip(tempolu), çok kısa sürede tamamlanabilir ki bu durumda da müdahale etmek gerekli olabilir. Bu çocukların mutlaka çocuk endokrinoloji uzmanı tarafından değerlendirilmesi gereklidir.

    ERKEN ERGENLİĞİN TESPİTİ

    Erken ergenlik kızlarda erkeklerden daha sık görülür. Erken ergenlik şüphesi ile getirilen bir çocukta öncelikle muayene bulguları önemlidir. Kızlarda meme gelişiminin değerlendirilip evrelendirilmesi, erkek çocuklarda testis hacminin ölçülmesi, genital değerlendirme, kıllanma durumunun tayini ve ek muayene bulguları önemlidir.

    Gerekirse kan tetkiki ile hormon düzeyleri değerlendirilir. El röntgeni çekilip kemik yaşı tayin edilir. Kız çocuklarında karından ultrason ile yumurtalık ve rahim büyüklüğü tespit edilir.

    Muayene ve tetkik sonuçlarına göre “uyarı testi” de yapılabilir. Uzman hekim tarafından değerlendirilerek gerekli görülürse tedavi başlanır.

    Tıpta hastalık yoktur, hasta vardır. Yani her hasta tedavi için özel olarak kendi bulgularına ve özelliklerine göre değerlendirilmelidir. “Gerçek Erken Ergenlik” tanısı konulursa ve uzman gerekli görürse hipofize yönelik magnetik rezonans görüntüleme tetkiki de yapılabilir.

    ERKEN ERGENLİĞİN NEDENLERİ

    Beyin tümörü, yumurtalık tümörü ya da böbrek üstü bezi hastalığı gibi hormon salgılayan durumlar erken ergenliğe neden olabilmekle birlikte, erken ergenlik görülen kızların %95-98’inde altta yatan herhangi bir organik patoloji yoktur (idiopatik-sebebi belli değil). Ancak kızlara göre daha nadir olmakla birlikte erken ergenlik oluşan erkek çocuklarda altta patolojik bir neden olma ihtimali daha yüksektir (%80-85 idiopatik, %15-20 organik patoloji) ve erkek çocukların buna yönelik olarak daha detaylı araştırılması gereklidir. Düşük doğum tartılı çocuklarda, ikiz eşlerinde, ılımlı obezitesi olan çocuklarda erken ergenliğe yatkınlık vardır.

    Dünyada ve ülkemizde son yıllarda özellikle dikkati çeken oranda erken ergenlik problemine rastlanıyor. Gıdalardaki katkı maddelerinin ve diğer çevresel kimyasal maddelerin erken ergenliğin oluşmasında etken oldukları yönünde çalışmalar vardır. Yapılan araştırmalar aldığımız gıdalar içinde bulunan hormon ve katkı maddelerinin bu duruma neden olabileceğini gösteriyor.

    Hormon (özellikle östrojen) veya kimyasal maddeler eklenerek yetiştirilen meyve ve sebzeler (çilek, domates, vs), yine hormon eklenerek hızlı büyütülen tavuklar ve hayvansal gıdalar da erken ergenlik artışı açısından suçlanmaktadır. Diklorobenzen (oda spreyleri, klozet koku önleyici, güve kovucularda..vs) ve Bisphenol A (plastik biberon, plastik oyuncaklar..vs) da bu konuda suçlanan kimyasal maddelerdir. Normal şartlarda çocukluk döneminde bu hormon uyarı sistemi beyinde, ergenliğe kadar sessiz bir bekleme sürecindeyken bu dış uyarıların artışı ile aktif hale geliyor. Ek olarak izlenen TV programlarının çocuğun yaşına uygunluğu ve internet kullanımı da önemli bir etken. Fast food tarzı ve yapay endüstri ürünleri ile beslenme alışkanlıkları obeziteye neden olarak vücut yağ oranını arttırmak koşuluyla erken ergenliğe neden olabiliyor.

    ERKEN ERGENLİĞİN NEGATİF ETKİLERİ

    Erken ergenlik tedavi edilmediği takdirde çocukta oluşan sorunları ” boy kısalığı ve psikososyal sorunlar” olarak özetleyebiliriz.

    Genelde bu çocuklar “çocukken uzun ama erişkinde kısa olan” bireyler olarak tanımlanabilir. Bu çocuklar başlangıçta iri olmakla birlikte, ergenlik hormonu (özellikle östrojen) kemik olgunlaşmasını hızlandırdığından kemik yaşı hızlı giderek nihai boydan kayıp oluşur.

    Erken ergenliğe giren kızlar yaşları küçük olmakla birlikte hormonal uyarı nedeni ile bedensel ve ruhsal olarak genç kız havasındadır, kendini karşı cinse beğendirme, süslenme, çabuk sinirlenme, vs. gibi ergen davranışları sergiler. Bu nedenlerle okulda, arkadaş çevresinde ve aile içinde uyum sorunları oluşabilir. Davranış bozuklukları, stres, içe kapanıklık gibi psikolojik sorunlara yol açabilir. Bedenen yetişkin görünmekle birlikte ancak aslında çocuk olunması ek olarak cinsel istismar açısından da risk oluşturur.

    ERKEN ERGENLİĞİN TEDAVİSİ

    Tedavide hipofizden hormon salınımını azaltan hormon analogu tedavisi verilmektedir. 28 günde bir aşı şeklinde yapılan bir ilaç kullanılmaktadır. Tanı doğru ve uzman tarafından tedavi gerekli bulundu ise tedavi konusunda bir çekince olmamalıdır. Genelde kızlarda 11 yaş, erkeklerde 12 yaşına kadar tedaviye devam edilir. Tedavi yeterliliği muayene ve tetkiklerle izlenir. Tedavi sırasında düzenli olarak uzman kontrollerine devam etmek gerekir. Tedavi kesimi sonrası normal ergenlik süreci yeniden başlamaktadır.

    ERKEN ERGENLİK AÇISINDAN NELERE DİKKAT EDİLMELİDİR ?

    Mümkünse ergenlik süreci başında çocukların uzman tarafından değerlendirilmesi ve gereken durumlarda izlenmesi önemlidir. Ergenlik olguların çoğunda normal bir süreç olmakla birlikte erken ergenlik olgularının vakit kaybedilmeden saptanması, aşırı panik yapmadan uzmana ulaşılması ve tedavi başlanması önemlidir. Erken ergenlik tedavisi mümkün bir durumdur.

    Çocuklarımız için yapabileceklerimiz; katkı maddeleri içeren hazır gıdalar ve abur-cubur yedirmemek, sebze ve meyveleri mevsiminde yedirmek, obeziteye zemin hazırladığı için hazır ve hızlı yemek (fast-food) alışkanlığı değil ev yemeği yeme alışkanlığı kazandırmak, TV ve internet kullanımını mümkün olduğunca denetlemek, hekim önerisi olmadan ilaç-losyon vs kullanmamak, zararlı kimyasallar içeren maddeleri mümkün olduğunca çocuğumuzun hayatından uzaklaştırmaya çalışmaktır. Sağlıklı nesiller yetiştirmek için sağlıklı beslenmeye ek olarak düzenli spor yapma alışkanlığını çocukluk döneminde kazandırmak da önemlidir.

  • Obezite nedir, tanısı nasıl konulur?

    Obezite (şişmanlık); vücutta aşırı yağ depolanması sonucu ortaya çıkan, sağlık için risk oluşturan, bireyde fiziksel ve ruhsal sorunlara neden olabilen enerji metabolizması bozukluğudur. Çocuklukta şişmanlık, 21. yüzyılın en ciddi halk sağlığı sorunlarından biridir. Sorun globaldir, sıklığı dünyada ve ülkemizde endişe verici olarak giderek artmaktadır.

    Özellikle yaşamın ilk yılı, okul öncesi dönem ve ergenlik dönemi obezite açısından risklidir. Küresel olarak, 2015 yılında beş yaşın altındaki aşırı kilolu çocuk sayısının 42 milyondan fazla olduğu tahmin edilmektedir.

    2010 yılında yapılan Türkiye Beslenme ve Sağlık Araştırması 0-5 yaş arası çocuklarda %26,4; 6-18 yaş arası çocuklarda ise %22,5 oranında kilo sorunu (fazla kilolu + obez) olduğunu göstermiştir. Yani yaklaşık her 4 çocuktan birinde kilo problemi bulunmaktadır.

    Tanıda, vücut kitle indeksi (VKİ), rölatif ağırlık, bel çevresi, bel/kalça oranı kullanılabilir. Sık kullanılan VKİ= ağırlık (kg) / boy² (m²) formülü ile hesaplanır. Erişkinlerden farklı olarak VKİnin obezite açısından sabit bir değeri yoktur. Kız ve erkek çocuklarda yağ miktarı farklıdır, yine artan yaş ile vücut yağ miktarı değişmektedir. Bu nedenle VKİ için yaş ve cinsiyete özgül persentiller kullanılarak çocuklar değerlendirir, 5-85 persentil normal, 85-95 fazla kilolu, 95 persentil üstü obezitedir.

    Çocuklukta aşırı kilo ve obezite neden önemlidir ?

    “Çocukluk çağı obezitesi hızla artış göstermesinin yanında erişkin dönemde devam riski, tedavisinin zor bir hastalık olması, eşlik eden hastalıklar ve ciddi yan etkilerinin olması nedeniyle önem taşımaktadır.

    Obez çocuğun “obez erişkin” olarak devam riski; yaşı, anne-babasında obezite varlığı ve obezitenin derecesi ile ilişkilidir. Obez çocukların üçte biri, obez ergenlerin de üçte ikisi erişkin dönemde de obez kalır.

    Aslında obezite vücuttaki bütün sistemleri negatif olarak etkileyenönemli bir sistemik hastalıktır. Çocukluk çağı obezitesine eşlik edebilen önemli hastalıklar; insülin direnci, bozulmuş glukoz toleransı, tip 2 Diyabet, metabolik sendrom, erken ergenlik, PCOS, hipertansiyon, dislipidemi, damar sertliği ve erişkin kalp damar hastalığı, inme-kalp krizi, karaciğerde yağlanma, safra kesesi taşı, uyku apnesi, astım, kalça ekleminde kayma, bacaklarda eğrilme, kırık riskinde artış, deride akantozis nigrikans(koyu renk boyanma), sosyal izolasyon, kendine güvenin azalması, yeme bozuklukları, endişe (anksiyete), depresyon, ve hatta bazı kanser (endometrial,meme,kolon) riskinde artma olarak sayılabilir.

    Obez çocuklar, erişkinlikte obezite yaşamaya devam ederlerse daha genç yaşta diyabet ve kardiyovasküler hastalıklar geliştirme olasılıkları daha yüksektir. Her yıl en az 2.6 milyon insan aşırı kilolu veya obez olmanın sonucu olarak yaşamını kaybediyor. İyi bir dergide yayınlanan 55 yıllık izleme dayanan bir çalışmada adölesan dönemde obez olan erkeklerde kalp damar hastalıklarına bağlı ölüm riski normal kilolu olanlara göre iki kat fazla bulunmuştur. Yine çarpıcı bir bulgu olarak 21. yüzyılın obez çocukların anne-babalarından daha kısa yaşayacakları saptanmıştır.”

    “Şişmanlık ve obezite kontrolü ile çocuklarda bu hastalıkların gelişmesi büyük ölçüde önlenebilir. Bu nedenle, çocuklukta şişmanlığın önlenmesi yüksek öncelik gerektirir. Diyabet ve obezitenin yükselişini durdurmak için çocukluktan itibaren önlem alınması gerekmektedir. Önlem ne kadar erken alınırsa sonuç o kadar iyi olacaktır.”

    Obezite nedenleri nelerdir?

    Çocukluk çağı obezitesi bir sendrom yada endokrin hastalıklara bağlı olabilmekle birlikte çoğunlukla neden alınan kalorinin yakılandan fazla olması sonucu vücutta yağ birikimi ile oluşan “ekzojen obezite”dir.

    Diyetteki kalori ve yağ oranının artması, “fast food” tarzı beslenmenin yaygınlaşması, hızlı yeme ve az çiğneme, şekerli/gazlı içeceklerin tüketilmesi şeklindeki yanlış beslenme alışkanlıkları, aktivitenin azalması (sedanter yaşam), televizyon ve bilgisayar karşısında geçirilen saatlerin artması ile fiziksel aktivite ve egzersizden uzaklaşma önemli etkenlerdir. Sonuçta çocuklar daha az kalori yakıp, daha çok kalori almakta ve yağ dokusu artışı olmaktadır.

    Hastaların daha az bir kısmında endokrin bozukluklar, genetik sendromlar, hipotalamik bozukluklar ve ilaçlara bağlı “endojen (sekonder) obezite” saptanır.

    Çocukluk çağı obezitesine neden olan başlıca endokrin bozukluklar; hipotiroidizm, kortizol fazlalığı (kortikosteroid tedavisi, Cushing Sendromu), büyüme hormon eksikliği, psödohipoparatiroidizm, edinilmiş hipotalamik lezyonlardır (kraniofarenjioma cerrahisi, tümörler).

    Ek olarak nadir nedenlerden ROHHAD-NET Sendromu (hızlı başlangıçlı obezite, hipotalamik disfonksiyon, hipoventilasyon, otonomik disregülasyon- nöral krest tümörleri) ve monogenik obeziteler (leptin eksikliği, leptin reseptör gen defekti) sayılabilir. Obezitesi olan her çocuk mutlaka bir uzman tarafından değerlendirilmeli, obezite nedeni ve oluşturduğu komplikasyonlar net olarak belirlenerek gerekli tedavi planı yapılmalıdır.

    Çocukluk çağı obezitesi ile nasıl mücadele edilir ?

    “Aslında çocukluk çağı obezitesinde mücadele “obezite oluşmadan önce”, çocukluk çağında sağlıklı beslenme ve aktivite ile aynı aşılamak gibi hastalık oluşmadan başlamalıdır. Sağlıklı beslenme ve düzenli ekzersiz alışkanlığının kazanılması özellikle çocukluk döneminde mümkündür. Çocuklukta şişmanlık salgını ile mücadelede amaç, bireyin ömrü boyunca sürdürülebilecek bir enerji dengesinin sağlanmasıdır.”

    Obezite gelişmiş çocuklarda da alınan enerjinin düzenlenmesi, fiziksel aktivitenin artırılması, psikolojik destek, motivasyon, sık izlem ve gereken ilaç tedavileri ile kilo kontrolünün sağlanması, en azından kilo artışının engellenmesi önemlidir.

    Bilgilendirme ve eğitim (aile ve çocuk), davranış-yaşam tarzı değişiklikleri, beslenme alışkanlıkları değişimi, dışarıda yenen öğünleri, abur-cuburu azaltmak, şeker alımını sınırlandırmak, alınan yağ ve karbohidrat içeriğinin azaltılması, yağ tüketimini doymuş yağlardan doymamış yağlara kaydırmak, uzun tokluk hissi sağlayan tam buğday ve lifli gıdalar, baklagiller, sebze-meyve tüketimini artırmak gereklidir. Yeterli kalsiyum ve süt ürünlerinin alınması da yağ metabolizması açısından önemlidir. Tedavi ve izlemde aile katılımının sağlanması şarttır.

    Çocuklukta obeziteyi önlemek için öneriler

    Tekrar vurgulamak isterim ki asıl amaç doğru/sağlıklı beslenme ve yeterli fiziksel aktivite ile çocuklarımızı obeziteden korumak olmalıdır. Obeziteyi önlemek için mücadeleye çocukluk çağından itibaren başlamak gerekir.

    Çünkü önleyici tedavi çocuklukta mümkündür. Dengeli beslenmeye ek olarak çocuğunuzun fiziksel aktivitesini arttırıp aktif bir yaşam tarzını benimsemesini sağlamak önemlidir. Her çocuk istediği bir sporu, tercihen grup oyunları şeklinde, yaparak spor yapma alışkanlığı kazanmalıdır. Her gün 60 dakika düzenli, orta-derecede aktivite önerilmekle birlikte, en azından haftada 2-3 gün fiziksel aktivite yapılmalıdır.

    Oyun oynamak doğal fiziksel aktivite olup çocuklara uygun ortam sağlanmalıdır. Çocuklarımızın bilgisayar ve televizyon başında günlük 2 saatten fazla kalmamaları sağlanmalıdır. Özellikle “yiyecek reklamları” yanlış yönlendirme ile beslenmeyi olumsuz etkilemektedir. İyi bir uyku düzeni ve aşırı stresden uzak olunması da kilo dengesi için önemlidir. Eğer çocuğunuz obezite riski altında ise kilo almasının nedenlerini araştırmak ve gerekli tedaviye erkenden başlamak için mutlaka bir uzmana başvurmanız gerekir.”

    ÖZETLERSEM;

    Obezite tedavisi zor ve ömür boyu süren hastalıklardan biridir, çocukların daha hareketli ve büyüyen varlıklar olması nedeni ile obezitenin düzeltilme şansı erişkinlere göre daha yüksektir, ciddi komplikasyonlara neden olan erişkin obezitesinin önlenmesi çocukluk ve ergenlik dönemindeki girişimlere bağlıdır, çocukluk döneminde obezite tanısının erken ve doğru olarak konulması, nedenlerinin ve eşlik eden hastalıkların saptanması, hastanın iyi izlenip gereken müdahalelerin zamanında yapılması ile obezitenin erişkin döneme yansıması ve komplikasyonları önlenebilir.

  • Ateş düşürücüler bebek aşılarını etkiliyor

    Çocuklarda aşı mikroorganizma (mikrop) ‘nın tamamı veya bir bölümünün belirli işlemlerden geçirildikten sonra verilmesidir. Aşılar enfeksiyonlardan korunma amaçlı uygulanır. Doğal enfeksiyon geçirildikten sonra gelişen bağışıklık önemlidir. Aşı uygulama sonrası beklenti doğal bağışıklığa yakın bir korumanın sağlanmasıdır. Aşının koruyuculuğu hastalığa yakalanmama ve hastalıktan korunmayı amaçlar. Aşılar bebeklik döneminde uygulanmaya başlar ve belirli aralıklarla tekrarlanarak koruyuculuğun oluşması sağlanır. Günümüzde hastalığa yakalanma riskini azaltma ve korunma önemlidir. Teknolojideki ilerlemeye paralel olarak aşılarda yapısal değişiklik olmuş ve
    aşı sonrası yan etkiler azalmıştır. Son yıllarda yapılan kapsamlı çalışmalarda bebeklerde aşı sonrası ateş düşürücü ve ağrı kesici olarak uygulanan paracetamol (acetaminofen) ‘in bağışıklık sistemini etkilediği görülmüştür. Aşı uygulamasından sonra oluşan ateş uygulanan mikroba karşı gelişen bir savunma mekanizmasıdır. Ateş düşürücü verilmesi bu savunma mekanizmasına etki etmekte ve istenilen yanıt oluşamamaktadır. Bebeklere ve çocuklara verilen ateş düşürücü paracetamol’un etkisi araştırıldığında bazı aşılarda yanıtın azaldığı bazı aşılarda ise etkisinin olmadığı görülmüştür.

    Bebeklerde ;

    * Pnömokok (zatürre)
    * Difteri
    * Tetanoz
    * H İnfluenza (menenjit)
    * Boğmaca aşılarda ateş düşürücülerin verilmesi bağışıklık yanıtına etki etmekte ve bağışıklık yanıtının zayıflamasına yol açmaktadır. Rotavirüs aşısı üzerine paracetamolun etkisi bulunmamaktadır. Bebeklik döneminde uygulanan

    * Pnömokok aşısı
    * Hepatit B aşısı
    * Karma aşı DTaB Hib aşılarından sonra ateş düşürücü ,ağrı kesici paracetamol vermekten kaçınmak gerekir.

    Bir yaşından sonra uygulanan aşılarda paracetamol’un bağışıklık yanıtı azaltıcı etkisi görülmemiştir. Diğer taraftan aşı uygulamalarından sonra ateş yükselmesi her aşı tipinde oluşmamaktadır. Son yıllarda uygulanan boğmaca aşısının ateş yükseltici etkisi aşının yapısının değiştirilmesi ile ortadan kaldırılmıştır. Sonuç olarak bebeklerde aşı sonrası gelişebilecek ateş ve ağrıdan önlemek için verilen paracetamol’un yararlı değil zararlı etkisinin olabileceği görülmektedir. Diğer bir ateş düşürücü , ağrı kesici olan Ibuprofenin’in Zatürre (Pnömokok) aşısının oluşturduğu bağışıklık yanıtı üzerine azaltıcı etkisi olmadığı saptanmışsa da diğer aşılar tetanoz ve boğmaca üzerinde bağışıklık yanıtını azaltıcı etkisi görülmüştür. Bebeklerde aşı uygulamalarından sonra ateş düşürücü verirken düşünülmeli ve mümkünse ateş düşürücü verilmemelidir.

  • Rotavirüs aşıları

    Rotavirüs enfeksiyonundan korunmada aşıların önemi her geçen gün daha iyi anlaşılmaktadır. Birçok ülkede rutin aşılama programında bulunan bu aşı ülkemizde henüz rutin aşılama programına alınmamıştır. Ağızdan uygulanan bu aşılar canlı virüs aşısı olup iki ayrı preparatı mevcuttur.

    – Beş tip canlı rotavirüs içeren Rotateq

    – Monovalan rotavirüs aşısı Rotarix

    Rotavirüs aşılarının uygulanmasında bazı sorunlar karşımıza çıkmaktadır.

    – Aşı her yaş grubuna uygulanamaz.

    – Aşı uygulama zamanı sınırlıdır.

    – İki farklı aşının uygulama zamanları aynı değildir.

    – İlk doz aşı uygulaması belirli bir zaman diliminde yapılmalıdır.

    – Doğal rotavirüs enfeksiyonunun geliştiği gibi aşı ağız yolundan verilmekte ve bağışıklık yanıtı aynı şekilde oluşmaktadır.

    – Aşı uygulanmasından sonra anne sütü ile beslenmenin aşının etkinliğini azaltmakta mıdır? Sorusunun yanıtı bilinmemektedir.

    – Aşının ishale yol açan tüm tipleri kapsamaması önemlidir.

    – Aşı uygulaması ile rotavirüs ishallerinde belirgin düşük olması sevindiricidir.

    Rotateq aşısı 3 doz olarak uygulanmaktadır.

    İlk doz bebek 12 haftalık (3aylık) oluncaya kadar verilmesi gerekir. Son doz en geç 32 haftaya kadar verilmelidir. Doz aralıkları 4 veya 8 hafta olarak uygulanabilir. 3 doz aşı uygulaması aynı aşıyla tamamlanmalıdır. Rotarix aşısı 2 doz olarak uygulanır. İlk dozda 16 haftadan önce (yurt dışı uygulanmalarında bu süre 3 ay 2 hafta 6 gündür.) İkinci doz 24 haftaya kadar tamamlanmalıdır. Doz aralığı her iki aşı uygulamasında aynıdır. Bu iki aşı uygulamasında yaşanan karmaşa ilk ve son doz tarihlerinin birbirinden farklı oluşudur. Sonuçta hangi aşı ile aşılama başladı ise o aşı ile aşılamanın tamamlanması gerekliliğidir. Bu süreçler dışındaki güvenirlik ve etkinlik tartışmalıdır.

    Gebe ve erişkinlerde aşının kullanılması önerilmez. Rotavirüs aşısı diğer aşılarla eş zamanlı olarak verilebilir. Prematüre bebekler normal aşılama zamanında rotavirüs aşısı ile aşılanabilirler. Bu aşılarda thimerosal (civa) ve diğer koruyucu maddeler yoktur. Rotavirüs aşılarının hastalığın kontrolü ve ishale bağlı ölümlerin azalmasında etkisi tartışılmaz. Beklentiler bu aşıdaki uygulanabilirliğin yaşla sınırlı olmaması ve tüm rotavirüs tiplerini kapsamasıdır.

  • Katılma

    Katılma bir yaş sonrası daha çok karşılaşılan ve ağlamayı gerektiren durumlarda nefes alamama ile seyreden bir durumdur. Genellikle, çocuklar sadece nefessiz kalmış gibi sessizleşip rengi morarır veya solar, sonrasında da derin bir nefes alma ile ağlamaya devam eder. Bazı durumlarda ise bu ağlamalı ve düzgün nefes alınamayan dönem genel bir kasılma ve kendini kaybetme ile sonlanır. Katılmalar eşlik eden kalp atımındaki yavaşlamaya bağlı olarak bazen soluk bazense morarma tablosu ile seyreder. Katılmaları tetikleyen ağlamalar değişik sebeplerden olabilir. En sık gözlenen, istediği birşeyin yapılmaması, ani ve beklenmedik şekillerde düşmelerdir. Katılma sahnesinin başlangıç dönemine (morarak ağlama ve nefessiz kalıyor gibi olma) birçok anne baba alışkındır. Bunun ötesinde şuur kaybı geliştiğinde veya nöbet gibi bir tablo oluştuğunda çocuğun hayatına dair korkular haklı olarak oluşur. Fakat, şuur kaybına yol açan süreç beynin kısa süreli yeterince oksijen alamamasının sonucu bir tedbir olarak ortaya çıkar. Şuur kaybı ile beraber genelde normal nefes alıp verme fonksiyonu geri döneceğinden kısa süre içinde çocuk kendine gelir. Dolayısıyla katılma dolayısıyla hayati tehlike veya beyin hasarı söz konusu değildir. Kanımızda oksijen taşıyan yapılar demir içerir. Demir eksikliği kansızlığa yol açarak vücudun oksijeni iletme kapasitesini azaltır. Katılma sırasında da düzgün soluk alıp verme olmadığından azalmış olan oksijenin iletilmesi kansızlık durumunda (demir eksikliğinde) daha belirginleşir. Dolayısıyla, katılmanın tedavisinde demir eksikliğini tedavi edilir. Fakat en önemli etken katılmaya yol açan ağlamalar esnasındaki ailenin tavrıdır. Birçok keresinde ağlamanın şiddeti ve geçmişte yaşanmış olan katılmalar aileyi tedirgin ettiğinden, her karşılaşılan ağlama fazlasıyla tedirgin, “eyvah” diyen bir yaklaşıma yol açar. Bu ise çocuğun fenalaşmasını kolaylaştırır. Ayrıca, birçok çocuk şiddetli bir ağlama ile istediklerini yaptırabildiklerini hemen öğrenirler. Bütün bunlara karşı ailenin ağlamalardan ve katılmalardan korkmayan, bilinçli bir yaklaşımı katılmaların sonlanmasını sağlar. Katılmalar bazen 7 yaşına kadar devam edebilir. Genelde söyleneni iyi anlayabilecek yaşlarda katılmaların bitmesi beklenir. Katılma bir yerde öğrenilmiş bir davranış sorunudur. Bünyesel ve kansızlık gibi bazı özellikleri anlayıp çözmek dışında tedavi ailenin soğuk kanlı kalabilmesindedir. Ağlamaya yol açan durumlarda çocuğa karşı rahat ve hafifletici tavırlarla yaklaşmak önemlidir. Ağlıyor diye istediğini hemen yerine getirmek genelde katılmaların yerleşmesine sebep olur. Çözüm, anne babanın bilinçli ve soğuk kanlı olmasıdır.

  • Üst solunum yolları enfeksiyonları sık hastalanan çocuklarda alınabilecek önlemler

    Üst solunum yolu enfeksiyonu ya da soğuk algınlığı hem dünyada hem de ülkemizde doktor ziyaretlerine neden olan en sık hastalıklardan biridir.

    Burun ve boğazda iltihaba yol açan 200 ‘den fazla virus çocuklarda üst solunum yolu enfeksiyonlarına yol açar.

    Üst solunum yolu enfeksiyonları genellikle sonbahar ve kış mevsimlerinde ortaya çıkar. Çocukların bir çoğu yılda 5-8 kez ÜSYE geçirirler.
    Yuvaya giden çocuklarda bu sayı daha da artabilir. Altı yaşından büyük çocuklarda üst solunum yolu enfeksiyonları sıklığı azalır. Ergenlik çağındaki bir çocuk ise yılda 2-4 üst solunum yolu enfeksiyonu geçirebilir. Ancak yılda 8’den fazla solunum yolu enfeksiyonu, 2’den fazla zatürre ya da yılda 3-4 kez orta kulak iltihabı geçiren çocuklarda başta bağışıklık sistemine ilişkin bazı testler olmak üzere bazı testlerin yapılması gerekebilir. Üst solunum yolu enfeksiyonları çoğunlukla virüslerle oluştuğundan,antibiyotik kullanımı gereksizdir.Ama küçük bir kısımda boğaz sürüntü testi,kan tetkiki yaparak gerekiyorsa antibiyotik tedavisi başlanır.

    Sık hastalanan ,özellikle ateş ile başvuran hastalarda ,tekrarlayan ateş sendromları (PFAPA),(FMF) gibi araştırılmalıdır. Çocuklarda sık hastalanmanın önüne geçilmek için,akşam saat 19.30 dan sonra su dışında beslenmenin kesilmesi (reflü),yaş grubuna göre 7.ayını bitirenlere günlük ev yapımı kefir verilmesi,muhakkak kahvaltının düzenli yapılması,grip aşılarının eylül-aralık ayları arası yaptırılması,odanın neminin 45-50 arası tutulması,çocuğun odasında toz tutan kumaş-oyuncak-halı bulundurulmaması önemlidir.