Kategori: Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları

  • Ateşli çocuğa yaklaşı

    Hastalık değil bir bulgu olan ateş; santral sinir sistemi tarafından kontrol edilen enfeksiyon veya enfeksiyon dışı nedenlere karşı vücut sıcaklığının anormal yükselmesi olarak tanımlanır. Ateş tanımı çocuğun yaşına, cinsiyetine, ölçüm yapılan yere göre değişir. İmmün sistemin olgunlaşması ve enfeksiyona neden olan mikroorganizmalar yaşa bağlı olarak değişmektedir. Bu nedenle ateşli hastaların değerlendirilmesi yapılırken yaşları; 0-28 gün, 29-90 gün ve 3-36 ay olmak üzere gruplandırılır. Böylelikle ciddi bakteriyel enfeksiyonlar açısından riskler de belirlenmiş olur.

    Vücut Sıcaklığı Ölçümü

    Vücudun öz sıcaklığını en iyi yansıtan ölçüm bölgeleri; rektal, koltuk altı, dil altı ve kulakdır. Bu bölgelerin her birinin kendi normal aralıkları vardır. Vücut öz sıcaklığını en iyi gösteren ölçüm alanı rektal ölçümdür. Ancak özellikle nötropenik hastalar olmak üzere enfeksiyon riski olan çocuklarda kullanılmamalıdır. Dil altı ölçüm; koopere olan hastalarda kullanılabilir ancak öncesinde sıcak veya soğuk gıda alımı ölçümü etkiler. Koltuk altı ölçümünde koltuk altı kuru olmalıdır. Yenidoğan bebeklerde koltuk altı ölçüm önerilir. Kulaktan ölçümde, infrared termometre ile ölçüm yapılır. Dört hafta – 5 yaş arası çocuklarda koltuk altı veya timpanik ölçüm önerilmektedir.

    Ateş Düşürücü Tedavi

    En sıklıkla kullanılan antipiretik ajanlar; asetaminofen ve ibuprofendir. Aspirin, Reye sendromu ile ilişkilendirildiği için önerilmemektedir. Ateşi olan çocuklara rutin olarak antipiretik önerilmez. Antipiretik tedavinin potansiyel faydaları; insensibl sıvı kayıplarını azaltarak dehidratasyon riskini düşürmesi ve çocuğun rahatsızlığını gidermesidir. Potansiyel yan etkileri ise ilaç toksisitesi, altta yatan hastalığın tanınmasında gecikme ve bazı enfeksiyon tiplerinin komplikasyonlarında artıştır.

  • Çocuklarda üst solunum yolu enfeksiyonları

    Çocukluk çağında en sık görülen enfeksiyonlar üst solunum yolu enfeksiyonlarıdır. Soğuk algınlığı, viral veya bakteriyel tonsillofarenjit, akut otitis media, akut rinosinüzit ve krup olmak üzere alt başlıklar altında incelenir.

    Soğuk Algınlığı / Nazofarenjit

    Boğaz ağrısı, öksürük, ateş, hapşırık, nasal konjesyon, burun akıntısı ve baş ağrısı ile karekterize kendi kendini sınırlayan bir klinik durumdur. En sık görülen etkenler rinoviruslar, RSV, parainfluenza virus ve coronavirus’ dur. Sıklıkla sonbahar ve kış aylarında görülür. 6 yaşın altındaki çocuklarda yılda 6-8 kez soğuk algınlığı görülebilir ve genellikle semptomların süresi 14 gündür. Daha büyük çocuklarda ise yılda 2-4 atak görülür, semptomların süresi 5-7 gündür.

    Akut Tonsillofarenjit

    Tonsillerin ve farenksin akut enfeksiyonudur. Tonsillofarenjitin en sık etkeni virüslerdir. Patojenlerin sıklığı çocuğun yaşına, mevsimsel özelliklere ve coğrafik alanlara bağlı olarak değişmektedir.
    Üç yaş altındaki çocuklarda sıklıkla viral tonsillofarenjit görülür. Olgularda birkaç gündür devam eden subfebril ateş, burun akıntısı, göz yaşarması gibi bulgular vardır.

    Çocuk ve adolesanlardaki bakteriyel tonsillofarenjitin en önemli etkeni Streptococcus pyogenes (Grup A streptococcus, GAS)’dir. Özellikle kış ve bahar dönemlerinde okul çağı çocuklarında görülür. Ani başlangıçlı boğaz ağrısı, tonsillerde eksudasyon, boyunda ağrılı lenf bezi büyümesi ve ateşle karekterizedir.

    Akut Otitis Media

    Akut otitis media (AOM) çocukluk çağının sık görülen enfeksiyonlarındandır. Bir yaşına kadar olan çocukların %60’ı en az bir, %20’si ise en az üç kez AOM atağı geçirirler. Sıklıkla 6-13 ay arasındaki bebeklerde görülür. AOM ataklarının yaklaşık %50’si geçirilmiş veya halen devam etmekte olan viral üst solunum yolu enfeksiyonu ile birliktedir.

    Klinik bulgular

    Klinik bulgular çocuğun yaşına göre değişir. Küçük çocuklarda huzursuzluk, ateş ve iştahsızlık gibi bulgular görülürken daha büyük yaşlarda kulak ağrısı ve ateş önemli bulgulardandır.

    Akut Rinosinüzit

    Akut sinüzit; bir veya daha fazla sayıdaki paranasal sinüslerin inflamasyonu olarak tanımlanır. Paranasal sinüs mukozası nasal mukosa ile birliktelik gösterdiği için sıklıkla akut rinosinüzit olarak adlandırılır.

    Klinik bulgular

    Viral rinosinüzitteki klinik bulgular viral üst solunum yolu enfeksiyonuna benzer bulgulardır. Sıklıkla öksürük, nasal semptomlar, ateş, baş ağrısı, yüzde ağrı, ağız kokusu ve boğaz ağrısı vardır. Bu bulgular genellikle 10 gün içinde düzelir. Eğer ki bu bulgular 10 günden daha uzun sürerse akut bakteriyel rinosinüzit düşünülür. Ateş genellikle yoktur veya düşük düzeydedir.

    Tanı

    Komplike olmayan akut bakteriyel rinosinüzitte tanı klinik bulgular ile konur. Sinüs grafisine gerek yoktur. Çünkü radyolojik olarak görülen mukozal kalınlaşma, hava-sıvı seviyesi ve opaklaşma viral üst solunum yolu enfeksiyonları sırasında da görülür. Bu görüntüler ile viral ve bakteriyel ayrımı yapılamaz. Bilgisayarlı tomografi veya manyetik rezonans rutin olarak önerilmez, ancak orbital ve/veya kranial komplikasyonların varlığında, tedaviye yanıt alınamadığında veya cerrahi düşünülen olgularda önerilir.

    Krup Sendromları

    Çocukluk çağında yaygın olarak görülen krup sendromları; akut larinjit, akut laringotrakeit, akut laringotrakeobronşit ve akut laringotrakeobronkopnömoni olmak üzere alt başlıklar altında incelenir. Sıklıkla larenjit ve laringotrakeit görülür. İnspiratuar stridor, ses kısıklığı ve havlar tarzında öksürük ile karekterizedir.

    Akut laringotrakeit

    Larinks ve trakeanın inflamasyonudur. Alt hava yollarına ait bulgu yoktur. Havlar tazında öksürük tipik bulgusudur.

    Akut laringotrakeobronşit

    İnflamasyonun alt hava yollarına ilerlemesi ile ortaya çıkar. Hastalarda hışıltı, ral, takipne vardır.

  • Vitaminler ve eser elementle

    Vitaminler, vücutta metabolik olayların normal bir şekilde meydana gelmesi ve sağlıklı durumun sürdürülmesi için gerekli olan, D vitamini haricinde vücutta sentez edilemeyen veya yetersiz sentezlenen, gıdalarla veya güneşle dışardan alınması gereken maddelerdir.

    Vitamin Eksikliği

    Vitaminlerin keşfinden itibaren vitamin eksikliği bildirilmektedir. Ciddi eksiklik durumlarında bir takım klinik sendromlar tanımlanmıştır ve bunlar genellikle kötü diyetle ilişkilendirilmiştir. Özellikle batı tarzı beslenme, yaşlılık, alkol tüketimi, malabsorbsiyon, güneşe az çıkma, gastrik operasyonlar veya metabolik hastalıklarda vitamin eksiklikleri daha sık görülmektedir.

    Vitamin A

    Total vitamin A, retinol ve Beta karotenlerden oluşur. Retinol sadece hayvansal ürünlerde bulunurken karotenoidler sebze ve meyvelerde bulunur.
    Vitamin A, özellikle göz sağlığı için çok önemlidir. Görme ile ilgili diğer önemi gözün selüler diferansiasyonudur. Konjonktiva ve retina hücreleri için retinoik asit çok önemlidir. Antioksidan özellikleri nedeni ile kanser riskini azaltıcı özellikleri de bulunmaktadır.

    Eksikliği

    Gelişmiş ülkelerde vitamin A eksikliği çok nadirdir. Ancak halen daha tüm dünyada 3. en sık görülen nutrisyonel eksikliktir. Her yıl yaklaşık 500.000 okul öncesi çocuk kör olmakta ve çoğu ölmekte. Eksikliğin endemik olduğu bölgelerde rutin A vitamini verilmesi ile çocukluk çağı mortalitesinde %5-15 oranında azalmaya neden olacağı tahmin edilmektedir.
    Vitamin A eksikliği aynı zamanda malabsorsiyon, kistik fibrozis, çölyak hastalığı, kolestatik karaciğer hastalığı, Crohn hastalığı ve pankreatik yetmezliği olan hastalarda daha sık görülmektedir.
    Vitamin A eksikliği tanısı klinik bulgulara göre konur ancak laboratuar ile de desteklenebilir. Serum retinol seviyesi 20 microgram/dl altında ise eksikliği gösterir.

    Vitamin D

    Yağda eriyen vitaminlerden olan D vitamininde asıl kaynak dermal sentezdir. Diyetle alınan ve deriden sentezlenen D vitamini biyolojik olarak inaktiftir ve karaciğerde enzimatik reaksiyon ile 25 OH vit D’ ye dönüşür ve bu form sirkülasyondaki D vitaminin majör formudur.

    Vitamin D’ nin temel fonksiyonu kalsiyum ve fosfor metabolizmasını sağlamak ve kemik sağlığını idame ettirmektir.

    Profilaksi – Koruyucu

    Amerikan Pediatri Akademisi yalnızca anne sütü ile beslenen tüm bebeklere 400 IU/gün D vitamini önermektedir. RDA’ya göre 1-18 yaş arası tüm bireylere 600 IU/gün D vitamini profilaksisi önermektedir. Bu doz ile çocuk riketsten korunur, ve 25 (OH)D düzeyi > 20 ng/ml olması sağlanır.

    ESER ELEMENTLER

    Eser elementler vücut ağırlığının 0.01’nden daha azını oluşturmasına rağmen sağlıklı büyüme ve gelişme için gereklidirler. Eksikliği en sık görülen eser elementler demir, çinko ve iyottur.

    Çinko

    Çinko esansiyel bir eser elementtir. Çinko alımı genellikle protein alımı ile koreledir. Tüm dünyada nutrisyonel eksikliğe bağlı ölümün önemli bileşenlerindendir.
    İçlerinde karbonik anhidraz, alkalen fosfataz ve karboksipeptidaz bulunan 70’den fazla enzim sisteminde kofaktör rol oynayan esansiyel bir eser elementtir. Bu enzimlerin aktivasyonu ile nükleoprotein regülasyonu, doku onarımı, yara iyileşmesi, karbonhidrat toleransı, büyüme ve testiküler hormon sentezi gerçekleşir. Aynı zamanda bağışıklık sistemi için de çok önemlidir.

    Eksikliği

    Çinko eksikliği özellikle gelişmekte olan ülkelerdeki çocuk ve adolesanlarda önemli bir sorundur. Çinko eksikliği, ilk kez Mısır ve İran’da tanımlanmış. Etkilenmiş bireylerde büyüme geriliği, hipogonadizm, apati ve letarji bildirilmiştir. Anne sütü alan bebeklerde annede çinko eksikliği olmadığı taktirde eksiklik görülmez.

    Hafif eksiklik durumunda; bağışıklık sisteminde baskılanma, tat ve koku alımında azalma, gece körlüğü görülür. Ciddi eksiklikte; bağışıklık sisteminde ciddi baskılanma, sık enfeksiyon, egzema, ishal ve saç dökülmesi görülür.

  • Bebekler neden kusar ?

    Bebekler dünyaya geldiklerinden itibaren sık sık kusarlar. Bebeklerin kusması normal bir durum olsa da bebeklerin nasıl kustuğu, hangi dönemlerde kustuğu, kusmaya hangi semptomların eşlik ettiği gibi farklı değişkenler kusma sorununun detaylı bir şekilde incelenmesi gerektiği sonucunu doğurabilir.

    Bebekler yeni doğdukları dönemde beslendikten sonra fizyolojik reflü nedeniyle sıklıkla kusabilirler; bebek büyüdükçe, kilo almaya başladıkça beslenme donrasında kusma rutini ortadan kalkar. Kusma metabolik bir refleks olabileceği gibi farklı hastalıkların habercisi de olabilir. Bu nedenle kusma sorunu yaşayan bebeklerin ebeveynlerinin kusma sıklığını kontrol etmesi ve kusarken bebeklerin zorlanıp zorlanmadığını izlemesi önerilir.

    Bebeklerin kusmasına neden olabilen birçok faktör vardır. Az önce de belirttiğimiz gibi fizyolojik reflü bebeklerin beslendikten sonra kusmasına yol açabilir. Aynı şekilde anne sütü emerken bebeğin pozisyonunun yanlış olması ve yanlış beslenme tekniklerinin uygulanması da kusmayı tetikleyebilir. Beslendikten sonra gazı çıkarılmayan bebekler hemen yatırıldığında kusma riskinin arttığı da rahatlıkla söylenebilir. Bu saydıklarımız kusmanın tehlike arz etmeyen ve kolaylıkla elimine edilebilen nedenleri arasında yer alır. Ancak kusmaya neden olabilecek ciddi sağlık sorunlarının var olma ihtimali de gözden kaçırılmamalıdır.

    İdrar yolu enfeksiyonu, reflü, gastrit, karaciğer enfeksiyonları, menenjit, mide çıkışındaki darlıklar, enfeksiyonlar, orta kulak iltihabı, besin zehirlenmesi, ateş, bağırsak düğümlenmesi, bağırsak tıkanıkları vb. sağlık sorunları kusmanın problem teşkil eden nedenleri arasında yer alır.

    Ne Zaman Doktora Başvurulmalıdır?

    Bebekler zaman zaman küçük miktarlarda kusuyorsa genellikle bu sorun doktorlara başvurmayı gerektirmez. Ancak kusma miktarı şiddetliyse ve bebek kusarken fışkırma yaşanıyorsa; kusma uzun süre devam ediyor ve sık sık tekrarlanıyorsa; bebeğin ateşi yükseliyorsa, sıvı kaybı belirtileri ortaya çıktıysa, kusmukta kan görülüyorsa, bebeğin cildinde soluklaşma varsa, bebekte genel bir sersemlik hali görülüyorsa ve her beslenmeden sonra kusma gerçekleşiyorsa uzman hekimlere başvurulması gerekir.

    Kusma söz konusu olduğunda hekimler için endişe yaratan iki ayrı unsur olur. Kusma çok sık tekrarlıyor ise bebekte su kaybı görülebilir ya da kusmaya neden olan sağlık problemi cerrahi bir müdahale gerektirebilir. Üstelik kusmanın kronik hale gelmesi bebeklerin gelişiminin sağlıklı bir şekilde devam etmesi için engel teşkil edebilir.

    Bu nedenle anormal kusma problemi yaşayan çocukların ileri tetkiklerin yapılabilmesi ve kusmaya yol açan temel unsurun belirlenmesi adına uzmanlara götürülmesi gerekir. Bu süreçte uzmanlar bebeğin genel sağlık durumunu inceleyerek kusmaya neden olan faktörler doğrultusunda tedavi sürecini şekillendirirler.

    Sürekli Kusmak Bebekleri Susuz Bırakabilir!

    Bebeklerin ne sıklıkla ve ne miktarda kustukları onların vücudundaki su miktarını etkileyebilir. Özellikle yenidoğanlarda kusmaya bağlı sıvı kaybı kolay bir şekilde gerçekleşebilir. Bebeğinizde sık sık ve endişe duyacağınız bir miktarda kusma sorunu yaşanıyorsa uzman hekimlere danışmalısınız. Sıvı alımlarını doğru yöntemlerle arttırmak için uzmanlardan destek almalısınız. Bebeğinizin kaç aylık olduğu onun sıvı ihtiyacını nasıl karşılayacağınıza dair farklı alternatifler sunabilir. Bu aşamada uzmanlara danışmadan aksiyon almamanızı öneriyoruz.

    Bebeklerde Kusma Engellenebilir!

    Bebeklerde kusma; beslenme yanlışları ve beslenme sonrası yanlış tutumlar nedeniyle görülüyorsa basit önlemlerle kusma sorununun üstesinden gelinebilir. Bebeklerde kusmanın önlenmesi için:Bebek beslendikten sonra hemen yatırılmaması gerekir. Beslenme sonrası bebek dik tutulmalı, gazı çıkarılmalı ve belirli bir süre sonra yatırılmalıdır.Bebeğin aşırı beslenmesi kusmayı tetikleyebilir. Bu nedenle bebekler az ve sık beslenmelidir.Bebeklerin hava yutması engellenmelidir. Genellikle ağlayan bebeklerin emzirmeye devam edilmesi bebeğin hava yutmasına neden olur. Bu sebeple öncelikle bebek yatıştırılmalı ve akabinde emzirilmeye devam edilmelidir.

  • Anne sütünün bebekler için 5 yararı nelerdir ?

    Anne sütü yenidoğan bebeklerin beslenmesinde çok önemli bir yer tutar. Anne sütünün içerisinde sindirimi kolay ve bebeğin gelişiminde elzem öneme sahip besinler yer alır. Bu yazımızda anne sütünün bebekler için 5 önemli faydasını bulabilirsiniz.

    1. Anne Sütü Bebeklerin İhtiyaç Duyduğu Temel Besinleri Doğru Oranda Barındırır

    Birçok sağlık otoritesi, bebekler altı aylık olana kadar yalnızca anne sütü ile beslenmelerini önerir. Altıncı aydan sonra ek gıda (tamamlayıcı beslenme) ile birlikte anne sütüne en az 2 yaşına kadar devam edilmelidir.Bebeğin yaşantısının ilk 6 ayında gereksinim duyduğu tüm besinler anne sütü içerisinde yeterli miktarda bulunur. Hatta bebeğin gelişimi farklılaştıkça anne sütünün içeriği de değişir. Mucizevi bir besin olarak adlandırılan anne sütü bebeğin ihtiyaçlarına göre değişir.

    2. Anne Sütü Bebeği Hastalıklara Karşı Korur

    Anne sütünün faydalarının saymakla bitmeyeceğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu mucizevi besin bebeklerin kısa, orta ve uzun vadeli dönemde potansiyel rahatsızlıklardan korunması için de önemli rollere sahiptir.

    Anne sütünün; orta kulak iltihabı, enfeksiyon, soğuk algınlığı, solunum yolu hastalıkları, ani çocuk ölümleri, alerjik hastalıklar, çölyak hastalığı, diyabet ve lösemi gibi ciddi tehlike arz edebilen rahatsızlıklara karşı koruyucu nitelikte olduğu yapılan bilimsel çalışmalar neticesinde gösterilmiştir.

    3. Anne Sütü Çocuklarda Obezite Riskini Düşürür

    Bebeklerin ihtiyaç duyduğu besinleri onlara sunan ve tok kalmalarını sağlayan anne sütünün obezite hastalığına yakalanma riskini düşürdüğü bilinir. Anne sütü ile beslenmeyen
    çocukların obezite hastalığına yakalanma risklerinin %15 ila %30 oranında daha fazla olduğunbilimsel çalışmalar ile gösterilmiştir.

    Anne sütü ile beslenmek kadar anne sütü ile beslenilen sürenin uzunluğunun da obezite riski ile ilintili olduğu kabul edilir. Anne sütü ile beslenilen her bir ay; bebeklerin ileriki dönemde obezite hastalığına yakalanma oranını %4 oranında azaltır.

    Tüm bu istatistiksel verilerden dayanarak bebeklerin beslenme alışkanlıklarının anne sütü sayesinde daha sağlıklı bir şekilde ilerlediğini söyleyebiliriz. Anne sütü bebeklerin sağlıklı beslenme alışkanlıkları kazanmasına da katkı sağladığından çocuklardan esirgenmemelidir.

    4. Anne Sütü Bebeklerin Zeka Gelişimine Katkıda Bulunur

    Her ne kadar bu konuda henüz ispatlanmış veriler olmasa da anne sütü ile beslenen bebeklerin diğerlerine göre daha zeki oldukları düşünülmektedir. Anne sütü ile beslenen çocuklar emzirme sırasında anne ile daha fazla fiziksel temasa girerler, dokunma yetileri gelişir ve aynı zamanda daha fazla göz kontağı kurabilirler. Yapılan araştırmalar emme eyleminin uzun vadede anne sütü ile beslenen çocukların beyin gelişiminde pozitif yansımalar oluşturduğunu da ortaya koymaktadır.

    5.Anne Sütü Bebekler için Çok Önemli Antikorlar İçerir

    Anne sütü, bebeklerin virüslere ve bakterilere karşı bağışıklık sistemini destekleyen antikorlar barındırır. Özellikle bebek yeni doğduğunda salgılanan kolostrum; çocukların bağışıklık sisteminin güçlendirilmesi adına hayati öneme sahiptir.Anne, virüslere ya da bakterilere maruz kaldığında antikor üretmeye başlar. Annenin vücudu tarafından salgılanan antikorlar, anne sütü içerisine de salgılanır ve emzirme sırasında bebeğe geçer. Anne sütündeki antikorlar; bebeğin boğazında, burnunda ve sindirim sisteminde koruyucu bir tabaka oluşturarak bebekleri hastalıklara karşı korur. Bu nedenle anne sütü ile beslenmeyen çocuklar anne sütü ile beslenenlere oranla daha sık enfeksiyon kaparlar.Emzirme eylemini doğanın bir mucizesi olarak düşünmelisiniz. Bebeğiniz için sayısız faydası olan anne sütü; sizin sağlığınız için de çok önemlidir. Doğum sonrası kilo verme sürecini hızlandıran, depresyon riskini azaltan, menopoz süresini öteleyen, göğüs ve rahim kanserlerine yakalanma ihtimalini düşüren emzirme eylemine önerilen zaman dilimleri içerisinde devam etmelisiniz.

  • Akut bronşiolit nedir ?

    Akut bronşiolit; çoğunlukla hayatın ilk iki yılında ortaya çıkan ve alt solunum yollarını etkileyen bir sağlık sorunudur. Bebeğin sigara dumanına maruz kalması, kalabalık bir ortamda büyümesi, anne sütü ile yeterince beslenememesi ile görülme sıklığı artan akut bronşiolit genellikle sonbahar ve kış aylarında etkisini arttırır. Çocuklarda huzursuzluğa, uyuyamamaya, öksürük nöbetlerine, nefes düzensizliklerine ve nefes sırasında hırıltılara yol açabilen akut bronşiolit hakkındaki bu yazımızda merak ettiğiniz soruların yanıtlarına ulaşabilirsiniz.

    Akut Bronşiolit Hastalığı Nedir?

    Öksürmeye, huzursuzluğa, nefes problemlerine yol açabilen; genellikle 2 – 6 aylık bebekleri etkileyen ve alt solunum yollarının akut enfeksiyöz hastalığıdır. Bronşiollerin viral enfeksiyonlar kapması ve buna bağlı olarak küçük hava yollarının daralıp tıkanmasına yol açan akut bronşiolit; birçok virüs türü nedeniyle oluşabilir. Genellikle hafif ve orta şiddetli seyreden akut bronşiolit hastalığı kendiliğinden geçme eğilimindedir. Belirtilerinin şiddetlenmesi ve çocuğun huzursuzluğunun artması durumunda tıbbi destek alınması ihmal edilmemelidir.

    Akut Bronşiolit Neden Olur?

    Akut bronşiolit birden fazla faktör nedeniyle oluşabilir:

    Respiratuvar Sinsitiyal Virüsü (RSV): Bu virüs akut bronşiolit hastalığının en yaygın sebebidir. Genellikle 1 yaş altındaki bebekleri etkiler. Hava yolları ve mukus tabakası bu virüs nedeniyle iltihaplanır.

    İnsan Metapnömovirus

    Adenovirüs

    Parainfluenza virüs: Akciğerlerde, burunda ve boğazda iltihaplanmaya neden olur. Hem yetişkinleri hem de çocukları etkiler. Bebeklerin bağışıklık sistemi göreceli olarak zayıf olduğu için bebeklerde daha tehlikeli semptomlara yol açabilir.

    Akut Bronşiolit Oluşum Riskini Arttıran Faktörler

    Akut bronşiolit oluşma riskini arttıran temel unsur bebeğin veya çocuğun yaşadığı ortamın kalabalık olmasıdır. Kalabalık evlerde yaşayan, kreşe giden, anne sütü ile yeterince beslenmeyen ve sigara dumanına maruz kalan çocuklarda bu hastalık daha sık gözlemlenir. Aynı şekilde prematüre doğan, düşük kilo ile dünyaya gelen, kronik akciğer hastalıkları olan, diyabeti bulunan, konjenital (doğumsal) solunum yolları anomalilerine sahip olan ve kalp rahatsızlıkları bulunan çocuklarda da akut bronşiolit oluşumunun daha fazla gözlemlendiği bilinmektedir.

    Akut Bronşiolit Belirtileri Nelerdir?

    Viral nedenlere bağlı olarak ortaya çıkan ve çocukların hayat kalitesini azaltan bu sorun öksürük, burun tıkanıklığı, nefes almada zorlanma, hırıltılı soluma ve huzursuzluk gibi belirtilere sahiptir. Bu süreçte çocukların beslenmesine dikkat edilmeli ve hastalığa bağlı semptomlar yakından izlenmelidir. Bronşiolit kendiliğinden geçebileceği gibi uzun süre direnç de gösterebilir. Özellikle alerjik bünyesi olan çocuklarda nefes alma zorlukları şiddetlenebileceği için uzmanlara başvurulması gerekebilir. Aynı zamanda farklı sağlık sorunları olanlar için de tıbbi destek alınmalıdır.

    Akut Bronşiolit Önlenebilir mi?

    Akut bronşiolit viral bir hastalık olduğu için gerekli önlemler alındığı takdirde bulaşma riski azaltılabilir. Ortam hijyeninin sağlanması, çocukların aşırı kalabalık ortamlardan uzak tutulması, ev ortamının sık sık havalandırılması, sigara içilmemesi, hasta çocuklar okula gidiyorsa bir süre dinlenmelerinin sağlanması ile bu hastalığın bulaşması önlenebilir. Ebeveynlerin akut bronşiolit hastalığının bulaşıcı olduğunu bilmeleri oldukça önemlidir. Hem kendi çocuklarının hem de diğer kişilerin sağlığının korunması adına üzerlerine düşen koruyucu önemleri almaları gereklidir.

  • Çocuklarda bayılma ve bilinç kaybı

    Çocukluk çağında bilincin bozulması ve bayılma çoğu zaman karıştırılan durumlardır. Öncelikle tanımları doğru kullanmamız gerekir. Nörolojik sorunu olan bir çocuğun bilinç durumunu değerlendirirken yaşını ve gelişimsel düzeyini dikkate almak gerekir. Bilinçli olma halinin iki önemli parçası vardır. Bunlar; uyanıklık ve kişinin kendisi ve çevresinin farkında olmasıdır. Bilincin sağlanabilmesi için beyin sapı, talamus, hipotalamus ve beyin kabuğunun (serebral korteks) ve çekirdekleri ile dışarıdan alınan uyaranları beyine ulaştıran sinir yollarının çalışıyor olması gerekir. Bu iki fonksiyonun kaybı çeşitli derecelerde bilinç kaybına neden olur. Sebebine göre ani gelişen, giderek ilerleyen, kronik olan, koma ile ölüme sebep olan bilinç kaybı çeşitleri ile karşılaşabiliriz.

    Metabolik nedenler, enfeksiyonlar, organ yetmezlikleri, zehirlenmeler, travma, kanama, epilepsi, tümörler ve psikolojik sebepler başlıca bilinç kaybına yol açan durumlar olarak sıralayabiliriz.

    Çocuklarda Bayılma

    Bayılma dendiği zaman ise çeşitli nedenlerle beyine giden oksijenin azalmasına bağlı geçici bilinç kaybıdır. Beynin oksijensiz kalması uzun sürer ise havale ve komaya ilerleyen durumlara yol açabilir. Bayılma daha çok genç erişkinler arasında ve özellikle de kızlarda görülür. Aileler bayılma sırasında çocuklarının hayatından endişe duyarlar. Bazen çocuklar ailenin bu endişelerini bayılma taklidi ile suistimal edebileceği gibi psikolojik sebeplerle de bayılmalar hayati problem olmadan da karşımıza çıkar. Bilinç kaybı yoktur, ani sonlanır ve hasta eski haline çok çabuk döner. Bayılmanın sebeplerini ayırt etmek çok önemlidir.

    Bayılmadan hemen önce göz kararması, baş dönmesi yaşanabilir. Bazen düşerken yaralanma olabilir. Uzun süren bir durum değilse dilin ısırılması, altına kaçırma, çırpınma genellikle görülmez. Açlık, yorgunluk, susuzluk, stres, uzun süre ayakta kalmak, kalabalıkta olmak, sıcaklık ve havasızlık tetikleyici ve kolaylaştırıcı etkenler olabilir. Hızlı büyüme çağındaki çocuklarda kan basıncı ve kalp hızı kontrolü vücuttaki hızlı değişimlere ayak uyduramayıp otonom sistemin kontrol bozukluğundan kaynaklanan bayılmaya tıp dilinde vazovagal senkop veya nörokardiyojenik senkop adı verilir. Bu durumlarda çocuk kardiyolojisi ve çocuk nörolojisi tarafından incelenmesi bazen EKO, EKG ve EEG çekimleri gerekebilir.

    Çocuklarda Kısa Süreli Bayılma

    Küçük çocuklarda canı yanma veya ağlama sonrasında nefessiz kalıp kısa süreli bayılmalara da katılma nöbeti adı verilir. Böyle durumlarda çocukları havaya kaldırmak, sarsmak, suratına üflemek, suya sokmak, masaj yapmak, ağzını açmaya çalışmak sakıncalıdır. Özellikle olduğu yerde yana çevirip beklemek katılma nöbetinin daha kısa sürmesi için tavsiyemizdir.

    Her ne sebep ile olursa olsun çocuklardaki bayılmalar mutlaka araştırılmalı ve gerekli tedavileri yapılmalıdır.

  • Çocuklarda yürüme bozuklukları

    Çocukların bebeklikten sonra yürüyebilmesi, bir hareket olarak, anne babalar tarafından heyecanla beklenen önemli gelişme evrelerinden biridir. Hatta bu durum anneler arasında rekabet konusu bile olabilir. Ancak yürümede gecikme ile yürüme ve hareket bozukluğu karıştırılmamalıdır. Yürümede gecikme birçok davranışsal ve giderilebilecek sorunlarla alakalı olabilir.

    Bebeklerde Yürümede Gecikme

    Çocuklardaki normal büyüme ve gelişmeyi nörolojik olarak dört ana temel alanda ince motor, kaba motor, dil gelişimi ve sosyal gelişim olarak değerlendiriyor ve sonuçlar çıkarıyoruz. Çocukların bu alanlarda normal gelişme gösterebilmesi için beyin, sinir ve kas yapılarının sağlıklı olması gerekir. Kaba motor alandaki gelişmenin en iyi göstergelerinden biriside çocuğun yürüyebilmesidir. Yenidoğan bir bebek hemen yürüyemez. Ancak motor gelişme yaşa göre ilerleme gösterir. 1-3 aylık başını kontrol etmeyi, altı aylık iken sağa sola dönmeyi, destekle oturmayı, 8-10 aylık iken sürünmeyi, emeklemeyi, bir yaşında tutunarak ayakta durma (tay-tay durma) ve sıralamayı başarmasını bekleriz. 12-15 aylar arasında ise bağımsız adım atarak yürümeyi öğrenir. Elbette bu süreç bazen daha erken olabildiği gibi daha geç de olabilir. Zamanında doğan bir çocuk 16 aydan sonra hala bağımsız adım atamıyor, yürüyemiyorsa yürümede bir gecikmeden bahsedebiliriz. Yürümede gecikme veya gerilik genellikle tek başına gördüğümüz bir durum değildir. Çocuklardaki hareket bozukluklarının beyin, sinir ve kas hastalıkları ile birlikte olabileceğini, yürüme bozukluğunun da bu hastalıkların bir sonucu olabileceğini sitemizde yer alan bir başka yazımızda ayrıntılı belirtmiştik. Bu yazıda ise bunların dışında kalan ve ebeveynlerin dikkat etmesi gereken bazı durumlardan bahsedeceğiz.

    Çocuklarda Kalça Çıkıklığı

    Maalesef her türlü muayeneye rağmen doğuştan kalça çıkığı gözden kaçabiliyor. Kız bebeklerde daha fazla görülmektedir. Bebekleriniz daha bir aylık iken doktora götürmeli ve kalça çıkıklığı için baktırmalısınız. Günümüzde doğumdan sonra kalça ultrasoundu yaparak toplum taraması ile bu sorun erkenden tespit edilebiliyor. Olası bir rahatsızlıkta ise erken dönem olduğu için hemen önlemler alınıyor ve sorunsuz bir şekilde tedavi edilebiliyor. Bebeklerin bacakları arasındaki uzunluk – kısalık farkı, bacaklarını yan yana getirdiğinizde deri katlantılarının veya eklem çizgilerinin birbirine denk gelmemesi, bezlenme sırasında kalçadan klik benzeri ses gelmesi sizi erken dönemde kalça çıkıklığı açısından şüphelendirmelidir. Yürüme yaşındaki çocuklarda ise bir tarafa aksama geç kalınmış kalça çıkıklığı belirtisi olabilir.

    Çarpı Bacak (X) veya Parantez bacak

    Bacakların bu şekil bozuklukları yapısal-anatomik bozukluklar, serebral palsi gibi kasların spastik olduğu hastalıklarda görülebileceği gibi özellikle D vitamini eksiklikleri, kalsiyum metabolizma bozuklukları gibi metabolik hastalıklar açısından da bizi şüphelendirmelidir. Fark edildiği anda çocuk hastalıkları uzmanı, ortopedi uzmanı olan doktorlara götürülmeli ve en kısa zamanda tedaviye başlanmalıdır. Çocukların yaşı ilerledikçe kemikleşme ve yapı kalıcı hale geleceğinden tedavileri daha güç olmaktadır.

    Çocukların Fazla Kilolu Olması

    Çocukların kilolu olması genellikle tek başına yürüme sorunun sebebi değildir. Bacak kaslarının taşıyacağı ağırlığa göre gelişmesi ve güçlenmesi doğal bir süreçtir. Ancak çocuklarda yaşıtlarına göre fazla kilolu olmasına neden olan hastalıklar (örneğin endokrin ve genetik hastalıklar) aynı zamanda kas, metabolizma ve zekâyı da etkileyebileceklerinden yürümede gecikme veya yürüyememe nedeni olabilirler. Bir çocuğun yaşıtlarından fazla kilolu olması zaten ilk başta dikkatimizi çekmesi ve araştırılması gereken bir konu olmalıdır.

    Çocuklarda Parmak Ucunda Yürüme

    Parmak ucunda yürüme bazen çocukların örümcek arabası gibi yürüteçlere konması nedeniyle alışılmış bir davranış olarak karşımıza çıkabilir. Bu yürüteçler çocuklar oturarak ayakları ile ilerledikleri için çocuğun kendi ağırlığını taşımasına engel olurlar. Bu nedenle bacakları güçlenemez ve bağımsız yürüme sırasında kendi ağırlığını taşıyamaz. Yürümede gecikmeye neden olur. Biz çocukların sağlıklı motor gelişimi için örümcek arabası benzeri yürüteçleri kullanmanızı önermiyoruz.

    Daha önemli bir bulgu olarak parmak ucunda yürüme her halükarda beyinin etkilendiği, bacak kaslarının gevşeyemediği, sürekli kasılı kaldığı spastik durumlar açısından mutlaka incelenmelidir. Yani parmak ucunda yürüme spastik serebral palsinin bir belirtisi olabilir.

    Ayakların İçe veya Dışa Dönük Olması

    Tıp literatüründe Pes Varus (equino varus, pes valgus vb) gibi isimlerle adlandırılan bu durum tek ayakta veya her iki ayakta da olabilir. Yürümede güçlük ve gecikme sebebi olarak karşımıza çıkmaktadır. Sadece yapısal bir durum olabileceği gibi kasların spastisitesi ile giden serebral palsi hastalığının bir belirtisi ve bağ dokusu eklem hastalıkları ile de ilgisi olabilir.

    Çocuklarda Ani Yürüme Kaybı

    Daha önce sağlıklı olan bir çocuğun birden yürüme fonksiyonunu kaybetmesi aileyi ciddi endişelere sürükleyen bir durumdur. Nadir görülmekle birlikte sinirleri, kasları ve beyni tutan enfeksiyonlar, tümörler, zehirlenmeler ve travmalar sonrasında böyle durumlarla karşılaşmaktayız. Özellikle vücudun aşağısından başlayıp üst sinir merkezlerine doğru ilerleyici bir sinir tutulumu gösteren ve solunum durmalarına yol açma potansiyeli olan Gullien Barre dediğimiz hastalık hayatı tehdit edebilen bir ilerleyiş gösterebilir. Bu ilerleyiş çok hızlı olabileceği için çocuklarında ani yürüme kaybı fark eden ebeveynlerin bir an önce en yakın hastaneye başvurması çok önemlidir.

    Çocuklarda Anlık Yürüme Kaybı

    Anlık yürüme kaybı, sakarlık ve sık düşmeler de ebeveynlerin mutlaka önemsemesi gereken durumlardandır. Bu çocuklar beyni yaygın olarak etkileyen, anlık kopukluklar yaratan epilepsi, ensefalopati, Multiple Skleroz gibi hastalıklar açısından incelenmeleri gerekir.

    Merdiven Çıkamama

    Sağlıklı bir çocuğun üç yaşından itibaren merdiven basamaklarını bir yerden tutunmadan çıkabilmesini bekleriz. Eğer üç yaşından büyük bir çocuk bilinen bir sebebi yok iken merdiven çıkamıyor, bir yerlere tutunmadan oturduğu yerden kalkamıyor ise mutlaka kas hastalıkları açısından incelenmesini tavsiye ediyoruz.

    Tek Taraflı Ayağını Basmama veya Tek Taraflı Aksama

    Küçük çocuklar bir vücut parçalarında özellikle kollar ve bacaklarda belirgin olarak ağrı, acı, yanma duyduklarında o tarafı kullanmama eğilimindedirler. Örneğin kalçadan veya bacaktan enjeksiyon yapıldıktan sonra olduğu gibi. Hatta bu durum sanki felç olmuş gibi davrandıkları için doktorları bile yanıltabilir. Böyle tek taraflı olaylarda travma, yanma, batma, kesi olup olmadığı araştırılmalıdır. Eklemlerin şişlik, renk değişikliği, ısı artışı ve ağrı nedeniyle kullanılamayışı iltihabi ve romatizmal hastalıkları da akla getirmelidir. Kasların mevsimsel enfeksiyon ile ilişkili ağrılı olan hastalığında (epidemik myozit) çocuklar kas ağrısından ayaklarını basamaz ve yürüyemez hale gelebilmektedir. Bazen bir taraf daha fazla ağrılı olabilir fakat çoğunlukla iki bacak kaslarını da tutmaktadır. Genellikle tehlikeli olmayan ve istirahat ile geçici olan bu durum iyi bir muayene ve tetkik ile Gullien Barre gibi demyelizan hastalıklardan ayırt edilmelidir.

  • Çocuklarda baş ağrısı neden olur?

    Erişkin insanlarda olduğu gibi çocukların da başı ağrır. Okul hayatının başlamasıyla baş ağrısı sıklığının da arttığı gösterilmiştir. Tekrarlayan baş ağrıları okul sorunlarına, öğrenme güçlüğüne neden olabilir. Ebeveynler çocukların şikâyetleri ciddi olmadan ve süreğen hale gelmeden baş ağrısını genellikle makul sebeplere bağlayarak geçiştirirler. Altta yatan nedenler alışılagelen nedenler olabileceği gibi hayatı tehdit eden sorunların habercisi de olabilir. Bu yüzden çocuklardaki baş ağrısını önemseyerek ayrıntılı bir şekilde değerlendirmek ve nedenlerini ortaya çıkarmak gerekir.

    Çocuklarda baş ağrısının kaynağı nelerdir?

    Başımızı kafatası içindeki (intrakraniyal) ve dışındaki organlar ve yapılar (ekstrakraniyal) olarak ele alabiliriz. Kafatası içinde yer alan beynimizin kendisi ağrıya duyarlı değildir. Fakat beyni sıkıştıran, basınç yapan, içindeki sıvıyı ve kan akımını etkileyen her türlü durum ağrıya duyarlı beyin zarları, damarlar ve beyinden çıkan sinirler aracılığıyla ağrı duymamıza sebep olur. Bir başka deyişle baş ağrısı meydana gelen bozukluğun habercisi yani alarmıdır.

    Yüz ve baştaki atar ve toplardamarlar, baş ve boynun çizgili kasları, dişler, sinüsler ve buradaki mukoza, kemik zarları, göz çukuru ise ağrıya duyarlı kafatasımız dışındaki yapılardır.

    Çalışmalar baş ağrısını arttıran nedenler içinde yaş, cinsiyet, ailede (öncelikle anne ve babada) baş ağrısı öyküsü ve araç tutma öyküsü varlığının önemli olduğunu göstermektedir. Baş ağrısı yedi yaşına kadar kız ve erkek çocuklarda eşit oranda görülürken bu yaştan sonra kızlarda sıklığı giderek artmaktadır. Tekrarlayan baş ağrısı sıklığı yedi yaşına kadar %2.5 iken 15 yaşında bu oran %15’e çıkmaktadır. Erken ergenlik döneminde kızlarda erkeklere oranla iki kat daha sık görülmektedir.

    Çocuklarda baş ağrısının tipleri nelerdir?

    Baş ağrıları bilimsel olarak birincil ve ikincil baş ağrısı bozuklukları olarak sınıflandırılır.

    Birincil bozukluklar olarak öncelikle migren, gerilim tipi ve küme şeklinde (cluster tipi) baş ağrısı bozukluklarını görüyoruz. Bu tip baş ağrıları genellikle tekrarlayıcı ve süreğen karakterdedirler. Hayatı tehdit etmezler ancak yaşam kalitesini olumsuz yönde etkilerler. Çevresel faktörler bu tip baş ağrıları için tetikleyici olabilir. Örneğin gürültü, fazla ışık, açlık, yorgunluk, uykusuzluk, stres, rüzgârlı ve basıncı yüksek hava durumu, bazı yiyecekler (peynir, çikolata, kafeinli içecekler, bazı meyveler, monosodyum glutamat içeren hazır gıdalar vb) baş ağrısı krizlerini arttırır. Krizler dışında hasta tamamen normaldir.

    İkincil tipbozukluklar dediğimiz baş ağrıları daha sık ve sayıdaki nedenlerden oluşur. Genellikle tekrarlayıcı değillerdir ancak sebebe bağlı olarak süreğen olabilirler. Sıklıkla baş ağrısı nedeni olarak karşımıza çıkmalarına rağmen (örn. akut sinuzit) çok az bir kısmı ani ortaya çıkan, hayatı tehdit edici ve ilerleyicidir (anerizma yırtılması, beyin tümörü vb).

    Baş ve boyun travmasına bağlı

    Baş ve boyun damarsal olaylarına bağlı (kanama, anevrizma, anomali vs)

    Kafa içinde damarsal olmayan yer kaplayan (tümör vb) olaylara bağlı

    Alışkanlık yapan maddeye veya yoksunluğuna bağlı

    Enfeksiyon kaynaklı (Menengit, ensefalit vb)

    Pıhtılaşma bozukluklarına bağlı (tromboz vb)

    Kafatası kemikleri, ense, göz, kulaklar, burun, sinüsler, dişler, yüz veya diğer yapılara bağlı

    Sistemik hastalıklara bağlı (hipertansiyon vb)

    Uyku düzensizliği veya aşırı yorulmaya bağlı (bilgisayar, tablet, telefon aşırı kullanımı dâhil)

    Psikiyatrik bozukluklara bağlı olabilir.

    Baş ağrısı olan bir çocukta öyküde öğrenmemiz gereken bilgiler nelerdir?

    Nasıl ve ne zaman başladı?

    Baş ağrısının seyri: ani, ilk ağrı, tekrarlayıcı, her gün, giderek artma?

    Baş ağrısı tek tip mi yoksa farklı şekilleri var mı?

    Ne sıklıkta gelir ve ne kadar sürer?

    Baş ağrısının geleceğini anlar mısın?

    Yeri neresi ve özelliği (zonklayıcı, sıkıştırıcı, bıçak saplanır gibi vs)

    Eşlik eden bulgu var mı? Burun akıntısı, kusma, baş dönmesi, uyuşma?

    Baş ağrısına iyi gelen veya kötüleştirenler? Aktivite, ilaçlar, yiyecekler…

    Baş ağrısı günlük aktiviteye engel oluyor mu?

    Baş ağrısı özel bir dönem veya zaman dilimine özgümü?

    Baş ağrıları olmayan zamanda başka bulgu var mı?

    Tedavi için kullanılan ilaçlar var mı?

    Başka tıbbi problem var mı?

    Ailede baş ağrısı çeken kimse var mı?

    Mobil cihazlarda (bilgisayar, TV, telefon, tablet vb) geçirilen süre günlük olarak kaç saat?

    Uyku düzeni ve ağrı ile ilişkisi nedir?

    Baş ağrınızın nedeni olarak düşündüğünüz bir şey var mı?

    Baş ağrısı olan çocuklarda hangi tetkikler yapılmalıdır?

    Laboratuar tetkikleri ayırıcı tanıya yönelik istenir. Kan tetkikleri özellikle anemi saptanması açısından önemlidir. Ağır anemilerde baş ağrısı yakınması söz konusudur. Sinüs grafileri enfeksiyon düşündüren olgularda istenebilir. Hekimin muayene sırasında göreceği burun arkası bir akıntı klinik bulgularla birlikte ise sinüs filmini gereksiz kılar. Kafa grafisi çok nadiren gerekir ve baş ağrısı olan birçok hastada normaldir. Röntgen ışınlarının zararlı etkileri de göz önünde bulundurulduğunda çok gerekli değilse istenmez.

    EEG: baş ağrısının rutin değerlendirmesinin bir parçası olarak önerilmez. Ancak epileptik nöbet sonrası baş ağrısı çok sık gözlenir. Hastada bilinç kaybı, bilinç değişikliği veya epileptiform bir bozukluk düşünüldüğünde veya sebebi belirlenemeyen baş ağrılarında EEG yararlıdır. Auralı migrende, nöbet benzeri semptomları olanlarda ayırıcı tanı için incelenmesi gerekir.

    Kranial görüntüleme (MR, Tomografi vb): Her başı ağrıyana MR veya tomografi çekilmez. Dünyada kabul gören Amerikan Pediatri Akademisi kriterlerine göre tekrarlayan baş ağrısı olan bir çocukta nörolojik muayene normal ise rutin olarak görüntüleme gerekli değildir. Görüntüleme aşağıdaki gibi hikâyesi olan çocuklarda yapılması öncelikle önerilir:

    Yeni başlayan şiddetli baş ağrısı olanlar (1 aydan kısa süreli), baş ağrısı tipinde değişiklik olanlar, nörolojik bozukluğu olanlar

    Anormal nörolojik muayenesi olan çocuklarda (fokal bulgular, intrakranial basınç artışı bulguları, belirgin bilinç değişikliği) ve nöbet de eşlik ediyorsa görüntüleme önerilir.

    Uykudan uyandıran baş ağrısı, yakınlarında beyin tümörü öyküsü gibi nedenlerle ailenin aşırı endişesi, nadir görülen durumların dışlanması gibi nedenler ile de görüntüleme yapılabilir.

    Baş ağrısı tedavisi nasıl yapılır, nelere dikkat edilmelidir?

    Çocuklarda ara sıra olan kısa süreli ve hafif ağrılar sık görülür ve genellikle özel bir tedavi gerektirmez. Tedavi orta veya şiddetli olan, tekrarlayan veya ilerleyici olan ağrılarda gereklidir.

    İlaç tedavisinden önce başı ağrıtan sebepler ortaya çıkarılıp bu sebeplerden kaçınmaya çalışmak tedavinin ilk basamağıdır.

    Baş ağrısının akut tedavisi ve krizlerin gelmesini, ortaya çıkmasını önleyici ilaç tedavileri farklıdır ve doktor önerisi doğrultusunda yapılmalıdır. Doktor kontrolü olmadan ağrı kesicilerin sürekli ve fazla kullanımı böbrek, karaciğer gibi hayati organlara zarar verebilecek etkiler yapabilir. Öncelikle sebebi ortadan kaldırmaya yönelik tedavi yaklaşımı seçilmelidir. Örneğin sinüzit için seçilecek ilaç ile hipertansiyon için seçilen tedavi farklıdır. Aynı şekilde hidrosefali ve beyin tümörünün tedavisinde cerrahi müdahale gerekir iken kırma kusuru gibi görme ile ilgili baş ağrılarında uygun gözlük tedavi edici olabilir.

    Çocuklarda göz ve görme sorunları her zaman kolay fark edilemeyeceğinden, şikâyeti olmasa da, rutin göz muayenesinden geçmesi önerilmektedir.

    Baş ağrısına sebep olan durumlar ortadan kaldırılmadıkça yapılacak tedaviler ya kısa süreli fayda sağlar ya da etkisiz kalır.

  • Anne karnında beyin gelişimi

    İnsan beyni kafatası içinde izole edilmiş bir organ olmasına rağmen vücudun önemli bir parçası olarak vücut sağlığı ve gelişimi ile paralellik gösterir. Bu nedenle ister anne karnında olsun, ister doğduktan sonra olsun bir çocuğun beyin gelişimini tek başına artıracak bir yöntem, ilaç veya besin maddesi olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Aksi takdirde insanlarda boyut ve gelişim olarak çok farklı düzeyde beyin yapılarıyla karşılaşırdık. Oysaki toplumda bireysel farklılıklar ve istisnai durumlar hariç insanların beyin yapıları ve gelişimi genel bir benzerlik gösterir. Sağlıklı yaşam, iyi bir bakım, yeterli bir eğitim, bireysel deneyimlerin arttırılması çevresel faktörlerin de yardımı ile kişinin bilgi birikimi ve donanımını yükselterek çocuğun beyin gelişimini tamamlar. Bu da bireyin toplum içindeki statüsünü belirler. Zeka ise bütün bu saydıklarımızla ilişkili olarak kişinin eğilimlerinden ve beklentilerinden de etkilenerek farklı alanlarda belirgin olarak geliştirilebilir. Yani tek bir zeka türü yoktur. Örneğin müzik zekası, matematik zekası veya sosyal zeka ve bunun gibi türlerden bahsetmek mümkündür. Yalnız zekanın kendini gösterebilmesi ve ortaya çıkabilmesi için sağlıklı bir beyin yapısı ve gelişimine ihtiyaç duyduğunu unutmamak gerekir. Beyin kendi sağlıklı gelişimini tamamlayabilmesi için yapısal, fizyolojik ve fonksiyonel olarak korunmalı ve hem gerçek hem mecazi anlamda iyi beslenmelidir.

    İnsan Beynin Yapısı

    İnsan beyni, yapısı ve fizyolojisi itibariyle oldukça karmaşık ve hassas olduğu için vücudumuzun en iyi korunması gereken organıdır. Oluşum açısından diğer memeli hayvanlarla benzerliklerimiz olmasına rağmen insan beyni, insanı diğer bütün canlılardan farklı kılar. Merkezde beyin olmak üzere bütün vücudumuzu bir ağ gibi saran bu muhteşem sistem (nörolojik sistem) farklı gelişim basamakları ve donanıma ihtiyaç duyar. Bir memeli hayvan (örneğin ceylan yavrusu) doğumdan çok kısa süre sonra ayağa kalkıp annesini emmeye ve yürümeye başlamasına rağmen, insan yavrusu sinir sistemi yeterince gelişmemiş olarak doğar ve ebeveynlerine bağımlıdır. Beynin ve sinir sisteminin ana gelişimi doğum öncesi son iki ayda başlamak üzere en önemli olgunlaşma aşamaları doğum sonrasında tamamlanır. Genetik yapı ve çevresel etmenlerin katkılarıyla beyindeki sinir hücreleri (nöronlar) yeni deneyimlerle iletişimini kuvvetlendirir ve beyin giderek olgunlaşır.

    Bebeklerin Beyin Gelişimi

    Bebeğin beyni anne yumurtasının döllenmesinden sonra çoğalan hücrelerin oluşturduğu tüp şeklindeki yapının (nöral tüp) 21-28. gününde kapanmasından sonra oluşmaya başlar. Hücreler farklılaşarak beyin hücresi haline gelir ve zaman içinde büyüyerek olgunlaşır. Tam bu dönemde bir vitamin olan “folik asit” çok önemli bir rol oynar. Folik asidin eksikliği olan annelerin bebeklerinde beyin ve sinir sisteminde “nöral tüp defektleri” adı verilen beyin yapısal anomalileri, eksik oluşma, omurga kemiklerinin oluşmaması veya eksik oluşması yüzünden omuriliğin açıkta kalmasına veya bir kese içinde dışarıda kalmasına yol açan (halk arasında bebeğin sırtında açıklık şeklinde ifade edilir) “spina bifida” dediğimiz anormallikler meydana gelebilir. Bu anomalliklerden bazıları ile bebek yaşayamaz, bazıları ise acil ameliyat gerektirebilir. Gelişmiş ülkelerde (örneğin ABD) yenidoğanlarda nöral tüp defektleri gelişme sıklığı 1/2000 iken ülkemizde bu oran 4-9/1000 gibi daha yüksek olarak görülmektedir.

    Bu hastalıkları önlemek için;

    1-Üreme çağındaki kadınların folik asit ile nöral tüp defektleri ilişkisi konusunda bilgilendirilmesi

    2-Beslenme alışkanlıkları konusunda toplumun bilgilendirilmesi

    3-Üreme çağındaki tüm anne adaylarının günlük dozda folik asit kullanması

    4-Tüm gebeliklerin 16.-20. haftalar arasında anne serum alfa fetoprotein (AFP) düzeyleri ve Ultrasound ile değerlendirilmesi

    5-Yüksek riskli anne adaylarına (ailesinde anormallik görülen) gebelik öncesinden başlamak üzere yüksek doz Folik asit kullanımı önerilmesi gerekir.

    Folik asit, B vitaminleri grubundandır (Vitamin B9). Folik asit yeşil sebzelerde, mercimek, ıspanak, ceviz, fındık-fıstık, karaciğer, yumurta sarısı, kuru fasulye, baklagiller ve ay çekirdeğinde bol bulunur. Ancak sadece bu besinlerin alınması hamilelik döneminde bebekteki anomali riskini azaltmak için yeterli olmaz. Mutlaka ilaç şeklinde (günlük 600 mg) alınması gerekir. Folik asitten maksimum fayda sağlamak için gebe kalındığında değil gebelikten üç ay önce başlanması gerekir. Ne zaman hamile kalınacağı kesin bilinemeyeceği için hamilelik planlayan herkesin o andan itibaren folik asit kullanmaya başlaması gerekir. Hamilelik oluşmasa bile daha uzun süre kullanılmasında bir sakınca olmaz.

    Bebeğin beyninin büyümesi başının da büyümesiyle paraleldir. Doğumda ortalama 35 cm olan baş çevresi ilk altı ayda hızla büyür ve sonra büyüme hızı giderek azalır. Çocukların baş büyümesi yaşlarına göre oluşturulan standart büyüme eğrilerine göre kıyaslanır. Bir çocuğun baş çevresi yaşına göre olması gereken standartlardan %3’ün altında ise mikrosefali olarak adlandırılır. Mikrosefali olan çocuklarda beyin büyümesini ve gelişmesini bozan hastalıklar araştırılır. Genetik faktörlerin dışında özellikle hamilelikte geçirilen enfeksiyonlar (TORCH grubu enfeksiyonlar) mikrosefaliye yol açabilirler. Başın bu standart eğrilerin %90 üzerinde olan durumlarda ise makrosefaliden bahsedilir. Bu da beyni ve destek yapılarını anormal büyüten ve baskı altına alan hidrosefali vb gibi hastalıkları araştırmayı gerektirir. Bu nedenlerle bir gebenin hamileliğinin başından sonuna kadar sadece sorun olduğunda değil, aynı zamanda bebeğin sağlıklı ölçülerde büyüyüp büyümediğini öğrenmek için de doktor kontrolünde olması beyin gelişimini etkileyebilecek durumların fark edilmesi açısından çok önemlidir. Keza olası bazı hastalıklara günümüzde daha bebek doğmadan anne karnında iken bile müdahele edilebilir ve operasyon gerçekleştirilebilir.

    Annede dengeli beslenmenin bebeğinin beyin gelişimine katkıları kesinlikle yadsınamaz. Beslenme alışkanlıklarımızda tek taraflı beslenmemek, protein-karbonhidrat-yağ dengesini iyi kurmak, sebze ve meyvelere yer vermek, iyi sıvı almak, miktardan ziyade çeşide önem vermek ön planda tutulmalıdır. Ancak tek bir besinin beyin gelişimini artırabileceğini gösteren bir yayın yoktur. Bazı besin ve minerallerin eksikliği beyin gelişimini olumsuz yönde etkilediği kanıtlanmıştır. Buna en iyi örnekler olarak demir eksikliğinin kansızlığa yol açması, özellikle kızlarda ciddi öğrenme güçlüğü yapması, B 12 vitamin eksikliğinin hafıza ve nörolojik sorunlara yol açması gösterilebilir. Beslenme rejiminde eksikliği olan durumlarda Omega 3’ün (DHA, balık yağı) her yaş gurubunda faydalı olduğunu söylemekte de yarar var.

    Eğitimli kızlar bilinçli anne olur. Bilinçli anneler sağlıklı ve akıllı çocuklar yetiştirir. Bir annenin, bebeğinin beynini geliştirmek, sağlıklı bir birey olmasını sağlamak için yapabileceği en iyi şey öncelikle kendi sağlığına dikkat ederek kendine ve bebeğine zararlı olacak durumlardan ve olaylardan kaçınmasıdır. Bu kaçınma sadece hamilelik sırasında değil doğal anne adayı kızların çocukluğundan itibaren başlamalıdır. Bir binayı yapmak için sağlam bir alt yapı (genetik faktörler), kaliteli malzeme (iyi beslenme, mineraller ve vitaminler), iyi bir işçilik (sağlık kontrolleri ve tetkikler), koruyucu faktörler (aşı ve bakım) ve iyi bir çalışma ortamı (çevresel faktörler) gerekir. Bunları annelere sağlayabildiğimiz ölçüde toplumun beyin sağlığını koruyabilir ve geliştirebiliriz.