Kategori: Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları

  • Konjenital hipotiroidi

    Konjenital hipotiroidi

    Konjenital yani doğumsal Hipotiroidi, tiroid hormonunun yetersiz ya da hiç salgılamaması halinde ortaya çıkan somatik ve psikomotor gelişimde gerilikle sonuçlanan bir hormonal bozukluktur. Bu hastalığın önemi, toplumda sık rastlanması ve önlenebilir zeka geriliğinin en sık görülen nedeni olmasıdır. Tiroid hormonu, beyin gelişimi ve fonksiyonu için oldukça önemli bir hormon olup sinir hücrelerinin oluşumu ve sinirlerde iletim gibi önemli fonksiyonları vardır.

    Konjenital Hipotiroidinin prevalansı yani görülme sıklığı 1/3000 -1/4000 arasındadır. Ülkemizde yapılan bir çalışmada bu oran 1/2736 olarak bulunmuştur.

    Genel olarak bakıldığında bu hastalığın en önemli sebebinin iyot eksikliği olduğunu görmekteyiz. Özellikle sularında iyot düzeyi düşük olan yörelerde bu hastalığın görülmesi çok daha sıktır. Yeterli iyot replasmanı ile bu durum düzeltilebilir. İyot eksikliği olmayan bölgelerde ise bu hastalığın en önemli nedenleri arasında tiroid bezinin doğumsal olarak olmaması veya bezin olması gereken yerde olmaması sayılabilir. Ayrıca tiroid bezi içindeki hormonal oluşum düzeyindeki bozukluklar da konjenital hipotiroidinin sebebidir.

    Normalde ağız yoluyla alınan iyot tiroid bezi tarafından tutulduktan sonra bir takım enzimatik reaksiyonlardan geçerek T3 ve T4 denen iki tiroid hormonlarına dönüşür. Bu dönüşümde etkili en önemli hormon beyinde hipofiz denen keseden salgılanan TSH hormonudur. T3, T4 ve TSH bir denge halinde çalışır. İyot eksikliği veya herhangi bir başka nedenden dolayı T3 ve T4 yeterli miktarda oluşamaz ise TSH salınımı artarak bu durum düzeltilmeye çalışılır.

    Tiroid Hormonu; hamilelik döneminde hayatta büyümeden primer sorumlu olmamasına karşın doğumdan sonra büyümeden primer sorumludur. Beyin ve iskelet sisteminin gelişiminde etkilidir. Vücut ısısının düzenlenmesinde ve sıvı-iyon transportunda rol oynar. Ayrıca aminoasit ve lipid metabolizmasında da etkilidir.

    Yenidoğanda hipotiroidi düşünülmesi gereken durumlar şunlardır:

    l Doğum ağırlığı 4000gr’ın üstünde ise

    l Gebelik süresi 42 haftadan fazla sürmüş ise

    l Zamanında doğan bir bebekte akciğer sorunu çıkmışsa

    l Vücut ısısının düşük olması

    l Geniş ön ve arka bıngıldak

    l Büyük dil, beslenme güçlüğü

    l Kabızlık

    l Uzamış sarılık

    l Göbek fıtığı

    l Büyük tiroid bezi

    Ancak bu bulgular çoğu zaman ilk aylarda gözlenmez. Çocuk büyüdükçe bu bulgular belirgin hale gelir ama o zaman da çok geç kalınmış olur. Dolayısıyla özellikle yenidoğan döneminde uzamış sarılığı olanlar ile kabızlık şikayeti çekenler hipotiroidi açısından hemen incelenmelidir.

    Son yıllarda ülkemizde hipotiroidi tarama programı başlatılmış olup artık şikayeti olsun olmasın her yeni doğan bebekten topuk kanı alınmakta ve gerekirse hemen tedavi başlatılmaktadır. Tedavi ile hormon düzeyleri düzeltilerek çocukların zeka geriliğine maruz kalmaları önlenebilmektedir. Tabiki özellikle ülkemiz için en önemli sorun suların iyotlanması ve normal iyot düzeylerinde olmasının sağlanmasıdır. Böylelikle konjenital hipotiroidinin en önemli sebeplerinden olan iyot eksikliği söz konusu olmayacak ve bu hastalığın görülme sıklığı çok azalacaktır.

  • Cinsel farklılaşma

    Cinsel farklılaşma

    CİNSEL FARKLILAŞMA ANNE KARNINDA İKEN BAŞLIYOR !!!

    Dişi ya da erkek cinste olmamızı sağlayan olaylar zinciri döllenme ile başlamaktadır. Döllenme sırasında kromozomal ve genetik yapı belirlenir. Genetik yapının belirlenmesinden sonra gonad; erkek ise erkek yumurtalığına (testis), dişi ise dişi yumurtalığına (over) farklılaşır. Daha sonra iç ve dış genital organlar cinse özgü özellikler kazanır yani fenotip belirlenir.

    Anne karnında yaklaşık 5. Haftaya kadar dişi ve erkek gonad ayırımı mevcut değildir. Erkekte testis oluşması gebeliğin yaklaşık 7.haftasında başlar. Gonadın erkek yumurtalığına farklılaşması dişilerden daha erken olmaktadır. Gebelik süresince olgunlaşma sürecini devam ettiren yumurtalıklar gebeliğin son 2/3 periodunda torbaya inerler. Zamanında doğan çocukların yaklaşık %95 inden fazlasında, prematürelerde ise % 80 civarında yumurtalıklar torbada gözlenir. Ancak bazı durumlarda yumurtalıkların torbaya iniş süreci 1 yıla kadar uzayabilir.

    Dişilerde ise gonadın dişi yumurtalığına farklılaşması daha geç başlar. Bununla birlikte doğuma kadar yumurtalarda yaklaşık 2 milyon hücre oluşur.

    Dış genital organların belirginleşmesi ise erkeklerde hamileliğin 9. Haftasında başlayıp 13. Haftasında sona erer. Erkeklerde dış genital organların farklılaşması erkek yumurtalığı olan testislerden salgılanan testesteron hormonu ile olmaktadır. Sekonder seks karakterleri denen sakal, bıyık çıkması gibi durumlardan da testesteron ve onun yan ürünü olan dihidrotestesteron hormonları sorumludur. Bu hormonlar beyinde hipofiz denen ve birçok hormonun salgılandığı keseden salgılanan LH ve FSH hormonlarının etkisi ile yumurtalıklardan salgılanır ve etkilerini gösterirler.

    Psikoseksüel farklılaşma denildiği zaman anlaşılması gerekenler ise şunlardır:

    1) Cinsel kimlik: Kişinin kendini erkek ya da kadın olarak tanımlamasıdır

    2) Cinsel rol : Yaşanılan çağ ve içinde bulunulan toplumun kültürüne göre insan davranışlarında kadın ve erkekleri birbirinden ayıran yanlardır

    3) Cinsel yönelim : Eş seçimidir

    Cinsel kimlik, yani kişinin kendini erkek ya da kadın olarak algılaması oldukça karmaşık, cinsel açıdan iki yönlü ve tümüyle insana özgü bir süreçtir. İnsanlarda erken dönemlerde ortaya çıkan hormonal değişikliklerin seksüel davranışlara etkisi üzerinde son yıllarda daha fazla durulmaya başlanmıştır. Özellikle anne karnında iken erkeklik hormonlarına maruz kalan kız çocukların ileri yaşlarda mücadeleci sporlara daha fazla ilgi duydukları ve çevrelerinde “erkek Fatma” olarak bilindikleri gözlenmektedir. Bunun yanında bazı genç kadınların kendilerini biseksüel ya da homoseksüel olarak tanımladıkları da bildirilmiştir.

    Sonuç olarak; anne karnında iken başlayan cinsel farklılaşma kişinin erkek ya da dişi olmasını belirlemekte, bazı hormonların etkisi veya eksikliği ile kişinin cinsel yapısı olgunlaşmakta ve nihayetinde cinsel kimliğin, cinsel rolun ve cinsel yönelimin belirlenmesi söz konusu olmaktadır.

  • çölyak hastalığı

    çölyak hastalığı

    Ülkemizin Önemli Bir Sorunu: Çölyak Hastalığı

    Çölyak hastalığı (Gluten duyarlı enteropati, çölyak sprue, ÇH), genetik olarak yatkın bireylerde, gluten içeren gıdaların alınması ile ortaya çıkan ince barsağı tutan ve yaşam boyu süren tek gıda alerjisidir. Gluten buğday, arpa, çavdar ve yulaf gibi tahıllarda doğal olarak bulunan, gıda sanayiinde kıvam verici olarak kullanılan bir maddedir. Çölyaklı hastalar gluten içeren yiyecekler yediklerinde, bağışıklık sistemleri bunu ince bağırsaklara zarar vererek yanıtlar. Sonuçta parmak şekline benzeyen villus olarak adlandırılan ince bağırsaktaki emilimi sağlayan yapılar düzleşir ve görevini yapamaz hale gelir.

    ÇH’ nın patogenezinde genetik ile birlikte çevresel faktörler de etkin olduğu için, ülkeler ve ırklar arasında hastalığın görülme sıklığında belirgin farklılıklar vardır. Hastalık kadınlarda erkeklerden daha sık görülür. Ayrıca birinci derece akrabalar arasında prevalans on kat daha yüksektir. Tip I diyabetes mellitus, tiroid hastalıkları, addison, osteopenik kemik hastalıkları, Down Sendromu, selektif immunglobulin A (Ig A) eksikliği gibi bazı hastalıklarda ÇH’ nın görülme sıklığı normal populasyona göre yüksektir.

    Çocukların diyetinde gluten bulunmadığı sürece, ÇH ortaya çıkmaz. Bu yüzden ÇH İngiltere, Avustralya, Avrupa, Kuzey Amerika gibi buğdayın beslenmede önemli yer tuttuğu ülkelerde çok sık görülürken, Çin ve Japonya’da hemen hemen hiç görülmez. Uzun süreli anne sütü ile beslenme ÇH gelişme riskinin azaltmaktadır. Anne sütünün tek başına en az 4-6 ay verilmesi, erken dönemde unlu gıdaların verilmemesi, en önemli koruyucu stratejidir. Viral enfeksiyonlar, sigara gibi çevresel faktörlerin de hastalığın ortaya çıkmasında etkili olabileceği düşünülmektedir.

    Serolojik yöntemlerle sağlıklı toplumda yapılan taramalarla çeşitli Avrupa ülkelerinde prevalans 1/83–1/500 arasında bulunmuştur.

    Ülkemizde sağlıklı çocuklarda ÇH prevalansını araştıran tek çalışma Erzurum merkez 6–17 yaş grubu okul çağı çocuklarında yaptığımız çalışmadır. Bu çalışmada 1263 çocuk çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmamızda sağlıklı çocuklarda ÇH prevalansı serolojik olarak 1/115 saptanmıştır.

    Çalışmamız ülkemizde sağlıklı çocuklarda ÇH prevalansını gösteren ilk çalışma olması nedeni ile oldukça önemlidir. Akraba evliliklerinin çok sık ve gluten içeren unlu gıdaların çok erken yaşlardan itibaren verilmeye başlandığı, unlu gıdaların temel besin maddesi olarak çok fazla miktarda tüketildiği ülkemizde ÇH nın zannedildiğinden çok daha sık görülen bir hastalık olduğunu saptadık. Ayrıca sağlıklı çocuklarda yapıldığı için ÇH seroprevalansının gerçek verilerini göstermektedir. Bu durum da halk sağlığı açısından son derece önemlidir.

    Çölyak Hastalığının Belirtileri

    ÇH tüm sistemleri tutabilen, çok farklı klinik bulgularla ortaya çıkabilen bir hastalıktır. Gluten, içeren yiyeceklerin diyete girmesinden sonra kusma, ishal, karın şişkinliği, iştahsızlık, huzursuzluk, kilo alamama, büyümede gerilik ve boy uzamasında yavaşlama gibi tipik belirtilerle ortaya çıkabileceği gibi, karaciğer enzimlerinde yükseklik, kansızlık, tek başına boy kısalığı, kemiklerde kırılma, ağızda iyileşmeyen yaralar, saç dökülmesi, diş çürükleri, infertilite, sık düşük yapma bulguları ile de hastalık karşımıza çıkabilir. Son zamanlarda ise kalp ve böbrek hastalıkları ile birlikteliği de tartışılmaktadır. Ayrıca hiçbir semptomu olmadan sadece taramalar sırasında saptanan olgular da vardır. Hastalık çok farklı klinik bulgular ile ortaya çıktığından hastalar farklı tanılar ile uzun süreli takip edilebilir ve hatta tanı alamadan kaybedilebilir. Diş hekimleri dahil,tüm hekimler özellikle uzun süren, geçmeyen, nedeni bulunamayan ve tedavi edilemeyen bu gibi semptom ve bulgular karşısında ÇH’ nı akılda tutmaları gerekmektedir.

    Çölyak Hastalığında Tanı Yöntemleri

    Tanı konulması en zor olan hastalıklardan biri ÇHdır. Çünkü hastalığın belirtileri diğer hastalıkların belirtileriyle karışmaktadır. Kesin tanı için özel kan tahlilleri ve deneyimli bir çocuk gastroenteroloji uzmanı tarafından ince bağırsak biyopsisi yapılmalıdır. Biyopsi için üniversite hastanelerinin gastroenteroloji kliniklerine başvurmak şarttır. Genetik bir hastalık olduğu için ailesinde çölyak vakası olanların şikâyeti olmasa da mutlaka doktora başvurmalı ve gerekli tetkikleri yaptırmalıdırlar.

    Tedavi

    Günümüzdeki tek tedavi yöntemi ömür boyu glutensiz diyet uygulamaktır. ÇH bu derecede ciddi sağlık sorunlarına yol açmasına rağmen sadece diyetle düzelen tek hastalıktır. Diyet uygulanmaya başladıktan kısa bir süre sonra ince barsaklar düzelmekte ve şikâyetler ortadan kalkmaktadır. Bu nedenle gluten içeren gıdaları kesinlikle tüketilmemelidir. Özellikle ülkemiz şartlarında beslenme alışkanlıklarını göz önüne aldığımızda ekmeksiz bir yaşam sürdürmek gerçekten çok zordur. Çölyak hastası, restoran, pastane ve kafelerde yemek yiyemez. Yediği her gıdayı sorgulamak ve özel yiyeceklerini beraberinde götürmek zorundadır. Buğday, arpa, yulaf ve çavdar yerine pirinç, patates, nohut, mercimek, kestane, soya, fasulye, fındık gibi besinleri ve bu besinlerden elde edilen un ve nişastaları tercih etmeliler. Gluten, gıda sanayinde kıvam verici, koyulaştırıcı ve yapıştırıcı katkı maddesi olarak kullanıldığından, hazır gıdaların çoğunda gluten vardır. Hazır gıdaların etiketinde 'glutensiz' ibaresi aranmalıdır. İçeriğinde gluten olup olmadığı belli olmayan olan tüm gıdalar tüketilmemelidir.

    Sonuç olarak;

    ÇH’ nın ekstra intestinal bulgularının özellikle birinci basamakta görev alan hekimler ve sağlık personeli tarafından bilinmesi ve serolojik testlerle çeşitli risk gruplarının aktif olarak tarama programlarına alınması ile, su altında kalmış buzdağının büyük bir kısmının su yüzüne çıkarılabileceği bir gerçektir.

    Malnütrüsyon ve demir eksikliği anemisinin çok yaygın olduğu bölgelerde ÇH prevalansının bu kadar yaygın olduğunun anlaşılması ile bu hastalar çölyak açısından çok daha dikkatle araştırılmalı, serolojik testlerin pozitifliğinin tanıda tek başına yeterli olmadığı, kesin tanı için ince barsak biyopsisinin gerekli olduğu mutlaka hatırlanmalıdır.

    Uzun süreli anne sütü ile beslenme ÇH gelişme riskini azaltan önemli bir koruyucu mekanizmadır. Bu nedenle süt çocuğu beslenmesinde anne sütünün tek başına en az 4-6 ay verilmesi yaygınlaştırılmalı ve teşvik edilmelidir.

  • Yenidoğanın göbek iltihabı

    Gelişmekte olan ülkelerde önemli bir sorun olan yenidoğanın göbek iltihabı (omfalit) komplikasyonlar ve mortalitesinin yüksek oluşu ile önemini korumaktadır.Görülme sıklığı hakkındaki veriler farklıdır.Ülkemizde doğu Anadolu bölgesinde yapılan çalışmada bu oranın %7,1 olduğu bildirilmiştir.A.B.D ise bu oran oldukça düşüktür ve omfalit görülme sıklığı %0,5’dir.

    Omfalit bağışıklık sistemi zayıflamış bebeklerde,bağışıklık sistem yetmezliği olan veya invaziv yaklaşımlar için hastaneye yatırılan bebeklerde sıklıkla görülmektedir.Prematüre bebek,düşük doğum ağırlıklı bebek ve bağışıklık sistem yetersizliği olan bebeklerin yakalanma riski yüksektir. Diğer taraftan bağışıklık sistemi normal olan yenidoğan bebeklerde bu enfeksiyon görülebilmektedir.Doğum eylemi uzun süren bebekler,annede enfeksiyonun bulunduğu durumlarda veya göbek katateri uygulanan bebeklerde omfalit görülme oranı yüksektir.

    Steril şartlarda yapılan doğumlarda ve rutin göbek bakımının uygulanması göbek enfeksiyonunu önlerse de,göbek bağındaki nekrotik doku bakterilerin üremesi için çok uygun bir ortam oluşturmakta ve bu nekrotik dokuda bakteriler kolaylıkla üreyebilmektedir.
    Göbek iltihabı olan yenidoğanda enfeksiyon bulguları yaşamın ilk iki haftasında görülmektedir. Göbek şiş, kızarık, sıcak ve ağrılıdır.Göbekten iltihap akabilir,pis kokulu bir akıntı görülebilir.

    Bebeklerde Ateş
    Dalgınlık
    İsteksiz beslenme
    Taşikardi
    Tansiyon düşüklüğü ve sarılık görülebilir.
    Bazı vakalarda göbek kanamaları da görülebilir.

    Göbek iltihabı süratle ilerleyebilir,sepsise yol açar.Bazı bebeklerde enfeksiyon şiddetli olup nekrotizan fasciitis tablosu gösterir ki bu hastalarda mortalite yüksektir (%10).

    Omfalit bakteriler tarafından oluşturulmaktadır.
    Stafilokok aereus
    Streptokok
    E.Koli

    Klebsiella göbek iltihabına yol açan başlıca gram pozitif bakterilerdir.Gram negatif bakterilerde aynı tabloya neden olabilirler.Bazı vakalarda ise miks enfeksiyon görülebilir.

    Tanı konulan vakalarda tedavi süratle başlanmalıdır.Göbek bakımı ve gereken vakalarda antibiotik tedavisi uygulanmakta dır.Yenidoğan bebeğin göbek bakımı son derece önemlidir. Günümüzde göbek bakımı hakkında fikir birliği sağlanamamıştır. Göbeğe triple dye, betadine,basitrasin veya gümüş sulfadiazin gibi uygulamaların yerini günümüzde alkol uygulaması almıştır.Bebek taburcu olduktan sonra günde 2-3 kez göbeğe %70’lik alkol uygulanmaktadır. Göbeğe alkol uygulamasının gereksiz olduğunu bildiren çalışmalarda mevcuttur.Bu çalışmalarda göbeğin kuru ve temiz tutulmasına dikkat çekilmekte ve alkol uygulamasının yan etkileri olabileceği bildirilmektedir.Bazı gruplar göbek bakımında medikal yıkamayı önermektedir.Son yıllarda bebeklerin banyo yapma tekniklerinde değişikliklerin olduğu ve göbek enfeksiyonlarında artışın olduğu da vurgulanmaktadır.

  • Adenovirus enfeksiyonları

    Adenovirüsler insanlarda hastalık yapan keşfedildiği ilk organ olan adenoid dokudan ismini alan DNA virusleridir.Günümüzde 50 den fazla serotipinin olduğu bilinmektedir.Bu serotiplerin hepsi hastalığa neden olmaz,serotiplerin 1/3’nün hastalığa yol açtığı bilinmektedir.

    Adenovirusler esas olarak solunum yolu hastalığına yol açarsa da
    Farengokonjunktival ateş
    Epidemik keratokonjunktivit
    Pnömoni
    Myokardit
    Sistit ve
    Gastroenterite’de neden olmaktadır.

    Klinik tablolara yol açan serotipler farklılık gösterir. Örneğin tip 3,7 ve 21 şiddetli pnömoniye neden olurken,31. tipin gastroenteritle ilişkisi bilinmektedir.

    Enfeksiyon solunum yolu salgıları fekal-oral yol veya atıklarla bulaşmaktadır.

    Adenoviruslar dayanıklı viruslardır,atıklar bulaşımda önemlidir.Özellikle yüzme havuzları ile olan bulaşımlar önem taşımaktadır.Bu enfeksiyonlar salgınlarla seyredebilir, sonbahar,kış ve yaz başında salgınlara yol açabilir.Kuluçka süresi klinik tabloya göre değişebilir ortalama 2-14 gün arasında değişmektedir.Bulaşım uzun süreli olabilir.Enfeksiyon belirtisiz seyredebildiği gibi tekrarlayan enfeksiyonlar şeklinde de görülebilir.Genellikle çocuklar ilk 5 yaş’a kadar adenovirus enfeksiyonlarından en az birini geçirmiş olmaktadır.

    Tanı,Viral antigen taraması
    Serolojik test

    PCR veya bu testlerin birlikte uygulanması ile konulmaktadır.Adenovirus enfeksiyonlarında beyaz küre ve eritrosit sedimantasyon hızında yükselme olmaktadır.

    Antiviral tedavi bazı durumlarda uygulanabilir.Korunma tedbirleri önemlidir yüzme havuzlarının yeterince klorlanması,kontamine aygıtların uygun şekilde dezenfekte edilmesi önemlidir.Kreş ve yuvalara giden çocuklarda enfeksiyonun yayılmasını önlemek için sık el yıkama ve atıkların uzaklaştırılmasında el yıkama ve eldiven kullanımına dikkat edilmesi vurgulanmaktadır.
    Korunmada tip 4 ve 7 karşı geliştirilmiş aşılar askeri personele uygulanmakta ise de çocuklara uygulanabilir adenovirus aşısı mevcut değildir.

  • Parvovirus b19’un hastalıklardaki rolü.

    PARVOVİRUS B19’UN HASTALIKLARDAKİ ROLÜ
    İlk kez 1975 yılında tanımlanan bu virüs her yaş grubunu etkilemekte ve farklı klinik tablolara yol açmaktadır. Parvovirus B19 enfeksiyonu özellikle çocuklarda Eritema enfeksiyozuma (5.Hastalık) neden olur.Kronik hemolitik anemisi olan hastalarda aplastik krize yol açar.Çocuk ve erişkinlerde akut artrit tablosu gelişebilmekte gebelerde ise bu enfeksiyon geçirildiği zaman düşük ve ölü doğuma neden olabilmektedir. Parvovirus enfeksiyonu geçiren çocuk veya erişkinlerde bulgular her zaman belirgin değildir.Çoğu zaman enfeksiyon belirtisiz enfeksiyon (asemptomatik) şeklinde seyreder Bu vakalarda döküntü olmayabilir ve başka bir klinik tablo ile karışabilir.Günümüzde parvovirus B19 enfeksiyonunun yol açtığı kritik tabloların tam olarak tanımlanamadığı düşünülmektedir.Bu enfeksiyon en sık okul çocuklarında görülmektedir.Erişkin yaş grubuna hastalık geçirme oranı %60’a yükselmekte yaşlılarda ise bu oran %90’a ulaşmaktadır.
    Parvovirus B19 enfeksiyonu esas olarak;
    – Solunum yolu salgıları, damlacık enfeksiyonu ile
    – Kan ve kan ürünlerinin veya bu ürünlerin deriye teması
    – Anneden bebeğe direk geçiş şeklinde bulaşmaktadır. Aile içi bulaşımda önemlidir.
    Parvovirus B19 enfeksiyonu ile ilgili klinik tablolar;
    – Eritem Enfeksiyozum (5.Hastalık)
    – Geçici aplastik kriz
    – Artrit
    – İntrauterine enfeksiyonlar
    5. HASTALIK (ERİTEMA ENFEKSİYOZUM)
    Çocuklar Parvovirus B19 enfeksiyonunu en sık olarak 5. hastalık şeklinde geçirmektedir.
    Başlangıç semptomları belirgin değildir.Kuluçka dönemi 14 gündür.Bu süre 4-21 gün arasında değişebilir.
    Ateş, boğaz ağrısı
    Baş ağrısı,Halsizlik,Kas ağrıları
    Mide,Bağırsak şikayetleri olabilir.
    Bu süreçte hastalık sıklıkla tanımlanamaz.Bu tabloyu takiben yüzde tokat atılmış surat görünümü veren döküntüler ortaya çıkar.Yüzde kırmızılık ve ağız etrafında solukluk vardır.Gövdede simetrik makulopapüler dantel görünümündeki döküntüler kollara,kalça ve uyluğa yayılır ve kaşıntılıdır. Döküntü yoğunluğu dalgalanma gösterir ve güneş ışığına maruz kalan bölgelerde belirginleşmektedir.Bazen eklem bulguları bu tabloya eşlik edebilir.
    Hastalık başlangıçta bulaşıcı olup, döküntü ve diğer belirtiler ortaya çıktıktan sonra bulaşıcılık azalmaktadır.Bu dönemde çocuklar normal okul aktivitelerine dönebilirler.
    Hastalığın tanısı klinik olarak konmaktadır.Tam serolojik olarak kolaylıkla teyit edilmektedir.
    Hastalığa özgü bir tedavi yöntemi yoktur.
    APLASTİK KRİZ
    Parvovirus B19 kemik iligindeki kırmızı kan hücrelerinin öncülerini enfekte etmektedir. Kemik iliğindeki kırmızı kan hücrelerin oluşumu enfeksiyondan dolayı geçici olarak durmaktadır ve aplastik kriz ortaya çıkmaktadır.
    Parvovirus B19’un yol açtığı aplastik kriz sağlıklı bireylerde geçici olmakta ve kendiliğinden düzelmektedir.Buna karşın kronik hemolitik anemi ve kemik iliğinde değişikliğin olduğu hastalarda ise aplastik kriz tablosu ortaya çıkmaktadır.Orak hücreli anemi,demir eksikliği anemisi ve akut kanamanın olduğu hastalarda da aynı risk söz konusudur. Bu hastalarda viral enfeksiyona ait belirtilerden sonra kan hemoglobin ve retikulosit düzeyde düşme görülmektedir.Genellikle klinik tablo bir süre sonra kendiliğinden düzelmektedir.Ciddi seyreden vakalarda ise kalp yetmezliği gelişebilmektedir.

    Bir kez aplastik kriz geçiren hastalarda aynı tablonun tekrar ortaya çıkma olasılığı yoktur.Bağışıklık sistemi bozulmuş hastalarda ise kemik iliğinin kronik Parvovirus B19 enfeksiyonu görülmektedir.Malignensi,organ transplantı ve HIV virusu taşıyan çocuk ve erişkin hastalar kronik Parvovirus B19 enfeksiyonu açısından risk grubunu oluşturmaktadır.

    ARTRİT

    Parvovirus B19 çocuklarda ve erişkinlerde artrit ve artralgi’ye neden olmaktadır.Artrit özellikle 16 ile 59 yaştaki kadınlarda görülmekte ve periferik eklemleri simetrik olarak tutmaktadır.Omuz,boyun ve lumbosakral vertebralarda tutulum az görülmektedir.

    Erişkinin aksine çocuklardaki artrit’de büyük eklemler tutulmakta ve asimetri göstermektedir.Genellikle çocuklarda artrit kendiliğinden iyileşme göstermektedir. Parvovirus B19 bağlı artrit bu vakalarında eklemlerde ciddi değişiklikler görülmez. Parvovirus B19 bağlı artritlerin ile romotoid artritle arasında bir bağlantı mevcut değildir.

    İNTRAUTERİNE ENFEKSİYONLAR

    Gebelik sırasında ortaya çıkan Parvovirus B19 enfeksiyonu fetal enfeksiyonlara, nonimmun hidrops fetalis ve düşüklere neden olabilir.

    Gebelik yaşındaki annelerin %50 ‘ si bu enfeksiyonu daha önceden geçirmiş bulunmaktadır.Özellikle okul çağında çocukları olan enfeksiyonu geçirmemiş olan gebelerde bu enfeksiyona yakalanma riski yüksek olup,oran %30 ile %50 arasında değişmektedir.
    Enfeksiyonu daha önce geçirmemiş gebelerde Parvovirus B19 enfeksiyonu çoğunlukla asemptomatik seyretmektedir ve bu durumdan dolayı geçirilen enfeksiyon kolaylıkla gözden kaçabilmektedir.Enfeksiyonu geçirmemiş anneler bu konuda uyarılmalıdır.Enfeksiyonu geçirip geçirmediğini tanımlamak için serolojik testlere başvurmak en akılcı yaklaşımdır.
    Gebelikle geçirilen Parvovirus B19 enfeksiyonu fetus’u her zaman enfekte etmez.Özellikle gebeliğin ilk yarısında bu enfeksiyon geçirildiği zaman fetal risk artmakta ve oran %2-6 arasında değişmektedir.
    Parvovirus B19’un döküntü,anemi,hepotomegali ve kardiomegali tablosu ile kendini gösteren bir konjenital enfeksiyon sendromuna yol açabilmektedir.
    Parvovirus B19 enfeksiyonun spesifik bir tedavisi yoktur.Özellikle hemolitik anemisi olan hastalar için düşünülen Parvovirus B19 aşısı virüs üretimindeki zorluklar nedeniyle başarılamamıştır.Bağışıklık sistemi bozuk olan hastalarda destekleyici olarak immunoglobunler uygulanabilir.Antiviral tedavi önerilmemektedir.

  • Çocuklarda soluk tutma veya diğer ismiyle katılma nöbetleri

    Çocuklarda soluk tutma veya diğer ismiyle katılma nöbetleri

    Aileleri oldukça kaygılandıran bir konuyu paylaşmak için bu makaleyi yazmak istedim. “Epilepsi nöbeti bu galiba”, ya da “bebeğimin kalbi durdu , onu kaybediyorum sandım “diyen aileler ile karşılaştığımda onlara panikleri konusunda hak vermemek mümkün değil.

    Ama durumu doğru değerlendirip, neler olabileceği ya da olmayacağını ayrıntılarıyla anlamak için mutlaka doğru tespitler yaptıktan sonra çocuğu daha sakin izlemek mümkün olabiliyor. Soluk tutma veya katılma nöbetleri genellikle bebeklikte 2. Aydan itibaren görülebilir. Ancak ilk ayda da çok nadiren ortaya çıkabiliyor. 1,5-2 yaş en fazla görüldüğü dönemdir. Genellikle 4 yaşta nadiren 6 yaşta sonlanır. Çocuk ağlamaya başladığında nefesini tutar, rengi değişir genellikle morarır, vücut kasılabilir, bilinç değişikliği yaşanır. Nefes tutma kesinlikle bilinçli bir hareket değildir, istemsiz ve refleks bir davranıştır. Bazen morarma ve kasılmayı, ani bir soluklaşma , gevşeme ve uyku hali izler. Bu kısa süreli durumu takiben çocuk normal bilinçli haline geri döner. Aileye panik durumu yaşatabilen bu durum, nadir olabildiği gibi bazen sıktır, hatta gün içinde tekrarlama eğilimindedir. Ağrı veya sinirlenme bu durumu tetikleyebilir.

    Kız veya erkek çocukta görülme sıklığı aynıdır. Neden ortaya çıktığına ilişkin farklı görüşler vardır. Genetik yatkınlık vakaların çoğunda saptanır. Yani çocuğun anne ve/veya babasında ya da yakın çevresinde bu durumun yaşandığına dair öykü % 20-40 arasındadır. Bir başka görüş beynin olgunlaşma sürecinde sempatik ve parasempatik sistemin aşırı aktivitesinin engellenememesidir. Bazı durumlarda vücut demir miktarındaki yetersizlik söz konusudur. Demir beyin için önemli bir elementtir çünkü beyin gelişiminde ve sinir sistemindeki bazı maddelerin yapımında yardımcı bir maddedir. Eksikliği bu durumu tetikleyebilmektedir. Teşhis koyarken mutlaka ayrınlı bir muayene, çocuğun o anda çekilmiş video görüntüleri, ve Elektroensefalografi (EEG) gereklidir. Soluk tutma nöbeti sırasında yaşanan anoksi yani oksijenlenmedeki azalma beyindeki sinir hücrelerinin ani fonksiyonal depresyonuna yol açar. Farklı klinik görüntülere yol açabilir.

    Örneğin ; Basit nefes tutmada çocuk nefesini tutar, morarır, bilinç kaybı olmaz Ağır şeklinde bilincinide kaybeder. Çok nadiren dağa ağır tabloda epileptik nöbetler görülebilir. Ancak hepsinde EEG normaldir. Hastaları izlerken olayın sıklığı ve şiddeti göz önüne alınarak izlem planı yapılır. Örneğin demir eksikliği saptanırsa hemen tedavisi başlanmalı ve tedavi sonrası kontrol edilmelidir.Ağır vakalarda ilaç tedavisi planlanabilir.Seçilecek ilaç hekim tarafından belirlenir Sonuç olarak soluk tutma nöbeti bir epilepsi değildir aynı zamanda psikososyal davranış bozukluğu ile ilgisi yoktur. Dikkatle izlenmeli ancak olumsuz sonuçların yaşanmadığı bilinmeli…

  • Giardia enfeksiyonları bağırsağın parazit enfeksiyonları

    Bu enfeksiyon Giardia Lamblia isimli parazitin neden olduğu bir bağırsak hastalığıdır.İshale neden olan bu hastalıkta enfeksiyon incebağırsak ve safra yollarıyla sınırlıdır.
    Klinik belirtiler :
    Akut sulu ishal
    Karın ağrısı
    Karında şişlik ve iştahsızlık
    Kötü kokulu dışkılamadır.

    Ateş nadiren görülür.Bazı şahıslarda hastalık kronikleşir, tablo haftalar veya aylarca sürebilir.Hastalarda kilo kaybı, büyümede duraklama ve kansızlık görülebilir.

    Giardia enfeksiyonu her yaş grubunda görülür.Kreş ve yuvaya giden çocuklardaki sulu ishalin en önemli nedenidir.Bebeklerde 6 aydan sonra enfeksiyona yakalnma riski yüksek olup , çocukluk döneminde bu tablo sık görülebilmektedir.Anne sütünün koruyucu etkisi önemlidir.
    Enfeksiyonun rezervuarı insan ve evcil bazı yabani hayvanlardır.

    Enfeksiyon doğrudan enfekte materyalin ağız yoluyla alınması veya dışkıyla enfekte su veya yiyeceklerin yenmesiyle bulaşır.Semptomlar (belirtiler) 3 ile 25 gün içinde , ortalama 10 günde ortaya çıkar.Kontamine su ile ortaya çıkan salgınlar önemlidir.

    Enfekte olan şahıslar giardia’yı birkaç hafta veya birkaç ay dışkı ile taşırlar.Tedavi edilen vakalarda bu süreç kısalmaktadır.

    Tanı dışkının mikroskopik incelemesi ile konulmaktadır.

    Tedavide antibiyotikler kullanılmaktadır.Asemptomamatik taşıyıcılarının tedavisi önerilmemektedir.

    Enfekte olan bireylerin akut ishal döneminde günlük aktivitelerden uzaklaştırılmalıdır.Özellikle bebek ve çocuklar için bu durum önemlidir. Yuva, kreş , ve grup aktivitelerinin uygulandığı ortamlarda enfeksiyon bir çocuktan diğerine kolaylıkla geçebilmektedir.

    Korunmada :

    -Tuvalet sonrası ellerin iyi yıkanması

    -Atıkların kaynak suyu ve diğer suları kontamime etmesini önlemek

    -İçme sularının ve kullanım sularının yeterince filtre edilmesi ve klorlanması önemlidir.

    Suyun kaynatılması ile sudan bulaşan giardia ve diğer patojenler yok olmaktadır.

  • Çocuklarda alt solunum yolu enfeksiyonları, çocuklarda pnömoni (zatürre)

    Çocuklarda alt solunum yolu enfeksiyonları, çocuklarda pnömoni (zatürre)

    Tüm dünyada olduğu gibi, çocuk hastalıkları ülkemizdeki en önemli sağlık sorunlarından biridir.Alt solunum yolu enfeksiyonları her yaş grubunda görülürse de , çocuklarda hem sık görülmekte, hemde ağır seyretmesi bakımından önemlidir.

    Dünya sağlık teşkilatı verilerine göre her yıl 5 yaşın altında 2-5 milyon çocuk alt solunum yolu enfeksiyonları nedeni ile kaybedilmektedir.Gelişmekte olan diğer ülkelerde olduğu gibi Türkiye de alt solunum yolu enfeksiyonları çocukluk dönemi enfeksiyon hastalıklarının başında yer almaktadır.

    Alt solunum yolu enfeksiyonları , pnömoni,bronşit,bronşiolit veya her üçte birinin kombinasyonunu içermekte,birbirinin yerine kullanılabilmektedir.

    Enfeksiyon damlacık yoluyla bulaşmaktadır. Yaşamın ilk 5 yılında sık rastlanılan bu enfeksiyon,bu yaş gurubunda erkek çocuklarda daha sık görülmektedir.Düşük doğum ağırlığı,prematürelik, anne sütü ile beslenememe,kalabalık yaşam koşulları , sigara içimi,beslenmenin yetersiz olması,kış mevsimi, yetersiz aşılama,altta yatan bir hastalığın olması başlıca risk faktörlerini oluşturmaktadır

    Çocuklarda pnömoni nedenleri yaş gruplarına göre değişmektedir.4 ay – 5 yaş arasındaki çocuklarda viral etkenler en sık pnömoni nedeni olurken, 5 yaş ve üzerindeki çocuklarda pnömokok,mikoplazma ve tüberküloz en sık rastlanılan nedenlerdir. (TABLO 1 )

    TABLO 1. ÇOCUKLARDA PNÖMONİ NEDENLERİ

    Doğum -3 hafta Grup B beta hemolitik streptokok
    Koliform
    Listeria monositogez
    S.pnemonia.

    3hafta- 4 ay Clamydia trochomatis
    Respiratuvar sinsityal virüs
    Parainfluenza, S.aereus
    S.pneumoni.

    4 ay – 5 yaş Respiratuvar sinsityal virüs
    Parainfluenza, Adenovirüs
    İnfluenza A ve B
    S.pneumoni , S.aereus

    5yaş – 15 yaş Mycoplasma pneumoni
    S.pneumoni
    H.influenza
    Mycobakterium tuberculosis

    -Doğum – 3 ay arasındaki bebeklerde viral nedenler nadirdir.

    -4 ay – 5 yaş Mycoplasma pneumoni nadiren pnömoniye yol açar.

    -İki yaşın altındaki viral etkenler önemlidir.

    -Vakaların % 30’unda bakteri + viral pnömoni birlikte olabilir.

    Pnömoni’ye özgü bir belirti veya bulgu yoktur.

    -Ateş

    -Öksürük

    -Hızlı solunumu olan çocuklarda pnömoni düşünülmelidir.

    Büyük çocuk ve adölesanda ateş,baş ağrısı, öksürük,solunum sıkıntısı,karın ağrısı ve kusma görülebilir.Yaş küçüldükçe semptomlar genel enfeksiyonun bulgularını gösterir.Daha sonra hastalık için tipik olan bulgular ortaya çıkmaktadır.

    Öksürük, solunum güçlüğü, solunum sayısının yüksekliği ve kaburgalar arası, altı ve göğüs kemiği üstü çekilmeler pnömoniye özgü belirtilerdir.İlerleyen vakalarda zorlu solunum ve siyanoz ortaya çıkmaktadır.

    Solunum yolu enfeksiyonları bakımından en önemli sorun etkenin saptanmasındaki güçlüklerdir.Bugün birçok çocuk solunum yolu enfeksiyonlarından kaybedilmekte ve çoğunda etken saptanamamaktadır.

    Hastalığın tanısını koyduracak kesin bir tanı yöntemi yoktur.

    Tam kan sayımı, Akut faz reaktanları,kültür,balgam incelenmesi,serolojik ve radyolojik incelemeleri sıklıkla yararlanılan tanı yöntemleridir.

    Lökosit sayısının artması, sedimentasyon, CRP gibi akut faz reaktanlarının yüksekliği bakteriyel pnömoniyi destekler.Akciğer grafisi viral ve bakteriyel pnömoni ayrımını kesin olarak yapamazsa da ampiyem , lober pnömoni,akciğer apsesi tanımlandığında, klinik tablo bakteriyel pnömoni lehine kabul edilmelidir.

    Viral pnömoni düşünülüyorsa, antibiyotik tedavisinin yeri yoktur.Ancak hekim pnömoni tanısına karar verirken çok titiz davranmalı ve hastayı yakından takip edebilmelidir.Viral-bakteriyel pnömoninin birlikte düşünüldüğü vakalarda ampirik antibiyotik tedavisine başlanmalıdır.

    Korunmada aşılar önemlidir.

    -Kızamık

    -H.Influenza tip B

    -Influenza aşıları planlanmalıdır.

    -RSv aşısı ile ilgili çalışmalar yapılmaktadır.

    RSV enfeksiyonuna yakalanma riski olan çocuklara korunmada monoklonal antikor içeren preparatlar önerilmektedir.Bu enfeksiyona yakalanma riski yüksek olan

    -prematüre bebekler

    -kronik akciğer hastalığı olan çocuklar

    -doğumsal kalp problemi olan çocuklara

    kış aylarında (kasım-mart) toplam 5 kez uygulanması önemle vurgulanmaktadır.

    Çocukluk çağındaki pnömoniler günümüzde önemli bir sağlık sorunudur.Erken tanı ve tedavinin planlanması son derece önemlidir.

    -ÖKSÜRÜK ANTİBİYOTİK KULLANMA ENDİKASYONU DEĞİLDİR.

    -ÖKSÜREN VE SOLUNUM SAYISI HIZLI OLAN BİR ÇOCUĞA AİLE TARAFINDAN GELİŞİ GÜZEL ANTİBİYOTİK VERİLMEMELİDİR.

    -ANTİBİYOTİK TEDAVİSİ HEKİM DENETİMİNDE OLMADAN BAŞLANMAMALIDIR.

    -ANTİBİYOTİKLERİN YAYGIN KULLANIMLARININ YOL AÇTIĞI DİĞER BİR SORUN DİRENÇLİ SUŞLARIN GELİŞMESİDİR.

    -UNUTULMAMALIDIR Kİ HER 7 SANİYEDE BİR ÇOCUK PNÖMONİDEN KAYBEDİLMEKTEDİR.

  • Pnömoni ( zatürre )

    Akciğer dokusunda enfeksiyöz ve nonenfeksiyöz etkenlerin oluşturduğu bir klinik tablodur.Organizmanın oluşturduğu piyogenik reaksiyon sonucu alveolar mesafede hücre reaksiyonu oluşur.

    Sitokin salınımı, nötrofil,monosit ve diğer hücrelerin reaksiyona girmesi sonucunda akciğer parankiminde konsolidasyon meydana gelir.Pnömoni akciğerlerin konsolidasyonu sonucu gelişen bir inflamasyondur.Enfeksiyon dışı nedenlere bağlı olarak akciğerde gelişen tabloya ise pnömonitis adı verilmektedir.

    Günümüzde pnömoni tanımında değişiklikler olmuştur.

    Önceleri anatomik lokalizasyonuna göre pnömoniler :

    -Lober

    -Lobüler

    -İnterstisiyel

    olarak 3 başlık altında incelenmekte idi.

    Bugün ise pnömonilerde tedaviyi planlamakta yardımcı olan bir sınıflandırma kullanılmaktadır.Pnömoniler :

    -Toplumsal kökenli pnömoni

    -Hastane kökenli pnömoni

    -Bağışıklık sistemi bozulmuş hastalardaki pnömoni olarak incelenmektedir.