Kategori: Çocuk Gelişim Uzmanı

  • Okullarda kılık –kıyafet yönetmeliğinin değiştirilmesi ve tutumlar

    Okullarda, önlük, üniforma gibi tek tip giysilerin kullanımdan kalkması sorun olur mu? Yıllardan beri sürdürüle gelen bir düzenin değişikliğe uğraması birçok kaygıyı da beraberinde getiriyor. Okullarda idare ve öğretmenlerin otoritesi zayıflar mı? Ekonomik gücü yeterli olmayan çocukların durumu ne olacak? Gibi..

    Özellikle ergenlik çağında tek tip giysi ile okula gidilmesinin okul idarelerini zorlamakta olduğunu görmekteyiz. Ancak, tamamen kaldırılması öğrenciler arasında otoriteye uyum konusunda sorunlar yaratabilir. Bu konunun değerler eğitimi ile desteklenmesi gerekir. Okullarda sosyalleşme önemli bir konu olup, sosyalleşirken karşımızdaki kişi ile ilişkiler konusunda pozitiflik yaşanması gerekmektedir. Kişiler kendilerine yakın giyim tarzını benimsemekte ve sosyal ilişkiler daha rahat kurulabilmektedir.

    Sosyo-ekonomik anlamda marka giyinme, markaya ulaşamama sorun yaratabilir. Ancak, bu konu ile ilgilenmeyen öğrenciler, eğer dersleriyle ilgililerse kendilerini rahat hissedip, kendilerini sınırlandırılmış hissetmeden eğitimlerine yönelebilirler. Ancak, sosyo-ekonomik yönden arkadaşıyla kendini kıyaslaması ve arkadaşının giyiminden geri kalmak özgüven konusunda sorun yaratabilir. Özgüveni gelişmiş çocuk için sorun olmayabilir. Özgüveni olmayan çocuk, mutlaka arkadaşlarına uyma zorunluluğunu duyacak, dışlanmaktan çekinecektir. Bu, ergenlik çağında daha belirgin olacaktır.

    Okullarda baskın karakterler kendilerini öne çıkararak, idari ve eğitimsel güçlükler yaşanabilir. “Eğitim bireyin davranışında, kendi yaşantısı yoluyla ve kasıtlı olarak istendik değişme meydana getirme sürecidir” (Ertürk, 1974, s.12).Bu nedenle bir planı programı ve disiplini vardır. Disiplin sağlanmayan yerde eğitim olmaz. Burada iç disiplin uyandırmak önemlidir. Çocuklar otokontrol sahibi olabilmelidir. Neyin doğru neyin yanlış olduğu ile ilgili olarak davranış biçimi öğrenirken aileler ve okul destek olmalıdır.

    Ayrıca, şu an çalışanları etkileyen ve hergün düşündüren bir sorun olan, ‘’bugün ne giyeceğim?’’ düşüncesini ve sosyal alanda kendini tanımlama konusunda sorun yaratabileceği fikrini benimsetiyor. Okullarda kıyafet düşüncesi ilk zamanlar öne geçecek, herkes ertesi gün nasıl şık ve dikkat çekici olacağını düşünecek, zaman içinde bu kaygılar ortadan kalkacaktır. Geçiş döneminde hiçbir zorluk yaşanmayacağını söylemek iyimser olur. Markalar ilk zamanlar herkesin ulaşmak istediği birşey olarak göze çarpsa da zaman içinde çeşitlilikten dolayı etkisi dağılıp, öğrenciler eğer o duygu uyandırılabiliyorsa derslerine kenetleneceklerdir. Karar verme ve bireyselleşme yetilerinin gelişmesi için serbest kıyafet uygulaması destek olabilir. Geçiş döneminde bazı sorunların yaşanması muhtemeldir. Öğrenci okul sonrası bir etkinliğe katılabilir ve bir-iki küçük değişiklikle giysi olarak hazır halde bulunabilir. Ancak, ergenlik çağında kızlarda takı kullanımının sınırlılıklar içinde olması güç uygulanabilir gibi görünmekte. Giysilerde serbestlikle aksesuar kullanımı kendiliğinden doğallaşacak.

    Burada en önemli husus ailenin tutumları ve çocuklarına bunu yansıtma ve çocuğundan gelen etkilere nasıl ve ne şekilde tepki vereceği olacaktır. Çocuğa bilinç kazandırma ve okulun eğitim-öğretim mekanı olduğunun kavratılması ve bunun sıcak tutulması gerekecektir.

    Aileler, durumları ne olursa olsun, kendilerini ezik hissetmemeli, çocuğuna gelir dağılımında herkeste farklılıklar yaşanabileceği fikrini benimsetmelidir. Önemli olanın çalışarak, emek vererek, doğru yoldan kazanmak olduğunu anlatmalı ve bu konunun üzerinde durmalıdırlar.

    Bunun yanında çocuklar, sosyal etkinliklere ve spora yönlendirilmeli, el becerileri ve tamirle ilgili kurslar açılıp, çocuklar kendilerini her alanda yeterli hissedebilmeli ve dikkat bu yönlere verilmelidir. Şu açıdan da düşünmek gerekir. Her yerin ortalama belli bir kıyafeti vardır. Zaman içinde aşırılıkları kullanan öğrenciler, toplum içinde törpülenerek, daha ortada buluşabilirler. Bunu öğrenmek için okul bir ORTAM olabilir. Çağın hızla ilerlemesi ile çocuklar ve gençler kendilerini fazla sınırlandırılmış hissediyorlardı ve tüketim kalemlerinin çoğalması ve ilgi çekmesi ile herkes bir arayış içindeydi. Sınırlandırmalar güncelliğini kaybetmişti ve öğrenciler bunalmıştı, uygulayıcılar zorluk yaşıyordu. Okullar, genellikle, öğrenciler için hapishane özelliğini taşıyordu ve okula devamsızlık kaygısı ve arkadaşları ile bir arada olabilmek amaçlı geliniyordu. Yalnızca kırmızı ve mavi kap kağıdı ile defter-kitap kaplandığı dönemleri çoktan geçtik ve bu kadar çeşitliliğin olduğu bir dönemde buna artık direnilemiyordu. Duyulan kaygılar ailelerden ve öğretmenlerden gelmekte, aileler çocuklarının isteklerini sağlayamamaktan; öğretmenler ise otorite sağlayamamaktan çekinmekte. Serbest kıyafetle çocuklar tamamen dünya insanı olmakta, herhangi bir öğretim kurumu ile bağları ortadan kalkmakta, bağımsız olmaktadırlar. Öğrencilerin okulda eski dönemlere gore daha fazla zaman geçirdikleri düşünülürse, çocukların çocuklukları ve gençlikleri güncel kıyafetleri giyemeden geçiyor. Çocuk, akşam okula geliyor ve kendine özel giysi süresi en fazla 3-5 saatle sınırlı; o da genellikle eşofman ve pijama oluyor. Öğretim yılları düşünüldüğünde, ortalama 12 yıl, çocukluk ve ergenlik çağı tek renk ve tek model kıyafetle geçiyor.

    Ortak hedefler, falanca okullu olmak genellikle günümüzde uzaklaşılmış değerlerden oldu. Öğrenci okulda bu sene varsa bir dahaki seneye yok. Öğretmen, idareci yine aynı şekilde. Kurumla bağlar zayıf. Belli bir ideal için kimse bir arada değil. Kurum kimliğinin olması, ait olmak güzel kavramlar… Belli bazı okullar bunu sürdürebiliyor. Bu okullarda da süreklilik mevcut. Çalışanların ve öğrencilerin kurumlarını benimsemesi, adını kirletmemek, küçük düşürmemek için hep birlikte çaba sarfetmesi esas.

    Okullar, eğitim-öğretim alanı olduğu için giysilerde aşırılıklar dikkati dağıtıp, işi özünden uzaklaştırabilir. Önemli olan, eğitim, hayat bilgisi ve davranışlardır. Eğitimde kişinin kendini çok rahat hissetmesi, eğitimden uzaklaştırır. Örneğin, öğrenci ders çalışırken çok rahat bir sandalyede oturmamalı, yatakta ders çalışmamalıdır. Eğitimcilerin, sınıf yönetimi, alan bilgisi, pedagojik formasyon, duygusal zeka, iletişim alanlarında yeteri kadar gelişmiş olmaları gerekir. Aile ile okul iletişimi iyi şekilde sağlanmış olmalı, evden öğretmenler için gereken destek verilmeli, sevgi ve saygı üzerinde durulmalıdır. Öğretmen- öğrenci ilişkilerinde sıcak, fakat belirli mesafe korunmalıdır.

    ÖZNUR SİMAV
    Pedagog-aile ve iletişim danışmanı

  • Çocukları cinsel istismarcı kötü niyetli kişilerden koruma ..

    Çocuklarımız, okullarının tatile girdiği yaz döneminde, uzun bir çalışma döneminin ardından kendilerini rahat hissedecekleri bir dönemi üç ay kadar yaşayacaklar. Bu dönemde ailelerde biraz dinlenebilecekler, zamana karşı yarıştıkları dönemden sonra kendilerini iyi hissedecekler. Havaların sıcak olması, deniz, güneş, belki yaylalarda geçirilecek bir yaz tatili..Her ne kadar ailelerin rahatlayacağı bir dönem olsa da, özellikle İlköğretim çağında ailelerin çocuklarını korumak anlamında daha dikkatli olmaları gereken dönem olduğunu da unutmamak gerekir.

    Kötü niyetli ve cinsel istismarcı kişilere açık hale gelinen bir dönemdir, yaz tatili.. Çocuklar, geniş bir alanda, daha özgür ve kontrolsüz yaşamak şeklinde bir yaşam tarzına geçmiş olurlar. Yazın getirdiği rehavet, yazlıklarda komşuluğa açık halde, çocuklar kontrolsüz kalabilirler. Ya da aileler komşu çocuklarıyla oynuyorlar diye birbirlerine güvenip, kontrol boşluğu yaratabilirler. Bunun dışında her ne kadar yakın çevreye güvenilse de hiç bir zaman cinsel özellikler, yaklaşımlar, pedofili durumları açık seçik şekilde belli olmaz. Hiç akla gelmeyecek, tahmin edilmeyen kişilerden umulmayacak durumlar yaşanabilir.

    Çocuklar, bilgilendirilmelidir. Özel bölgelerin, hatta bedenlerinin kendilerine ait olduğu ve kimseye dokundurulmaması gerektiği yabancılara karşı mesafeli olunması gerektiği, çocukları gözden uzak, kontrolsüz, yalnız bırakılmaması gerektiği konularını unutmamak gerekir.

    Bilgisayar belki daha etkin kullanılabilir, bu konuda da internet ortamında çocukların korumasız kalmaması gerektiği unutumamalıdır. Çocuklar, tanımadıkları kişilerle iletişim kurup, resimlerini, özel kimlik bilgilerini, adreslerini paylaşmamalıdır.

    Çocuklara gösterilecek sevgi hiç bir zaman eşe, sevgiliye gösterilen sevgi tarzında olmamalı, içinde masum duygular hissedilmelidir ve bu şekilde görüntü verilmelidir. Çocuğu, dudaklarından öpmek, cinsel bölgelerine uyarımda bulunacak şekilde dokunmak birinci derecede akrabalık boyutlarında bile olmaması gereken davranış biçimidir.

    Mahremiyet duygusunun kazandırılmış olması çocuğu bu tür kötü niyetli kişilerden korumak için iyi bir başlangıçtır.

    Çocuğun kuytu, pek kimsenin olmadığı yerlerde bulunmaması gerektiği, okullarda boş sınıflarda yalnız kalmaması gerektiği, kimseden yiyecek, içecek kabul etmemesi gerektiği, yabancı kişilerin yanına yaklaşmaması gerektiği kavratılmalıdır. İnsan ilişkilerinde belli bir mesafeyi koruması gerektiği üzerinde durulmalıdır.

    Çocuk giyimlerinde ölçülü olunmalı, kendilerini koruma anlamında zemin hazırlanmalıdır. Çok açık giysiler kötü niyetli kişileri istismara hazır hale getirebilir.

    Kötü niyetli, cinsel istismarcı kişilerin görüntüde normal, sıradan insanlar gibi oldukları, hatta güvenilir özellikler taşıdıkları, kimsenin onları bu tür insanlar olarak hayal bile edemedikleri kişiler olabilir.

    Yakın akrabalar hakkında akla gelmeyecek şeyler yaşandığı, bu konuların gizli kalması için çabalar gösterildiği, aileler arasında yıllarca süren küslükler yaşandığı, kopmalar yaşandığı görülmektedir.

    Çocuklar, erken yaştan başlayarak tuvaletten sonra temizliğini kendisi yapabilir duruma gelmelidir ve kimseden yardım istemeye gerek duymadan, kendini koruma ortamı sağlanmalıdır.
    Cinsel organların isimleri utandırılmadan, vücut bölümü olarak algılanacak şekilde kullanılmasını sağlamak gerekir ki çocuk, böyle bir duruma maruz kaldığında kendisini doğru ifade edebilsin.

    Çocuklar, kendilerini güvende hissetmedikleri ortamdan uzaklaşmayı, huzursuzluğunu belli etmeyi, bağırarak yardım istemeyi bilecek durumda olmalıdır. Bu, en yakını bile olsa.. Hatta, ne yapması gerektiği konusunda zaman zaman hatırlatma yapmakta fayda vardır. Ancak, burada dikkat edilecek husus korku duygusunu yerleştirmek değil; yapabilecekleri konusunda bilinçlendirmektir.

    Öznur Simav
    pedagog – aile danışmanı

  • Aldatan, sünepe erkek tipi

    Aldatma ile ilgili çok söylem, çok makale, çok dedikodu, çok tartışma, çok konuşma yapılmıştır ve yapılmaya da devam edecektir. Aldatma, aldatılmışlık hissini yaşayan için çok rahatsız edici bir duygudur. Çünkü siz onun için birşeyler yapmaya devam ederken; o, sizin kuyunuzu kazmakla meşguldür.

    İlişki, emek vermek demektir. Kendinizden birşeyler mutlaka vereceksiniz ki karşı tarafla birlikte bir şeyleri paylaşmaya devam edesiniz. Hiç bir şey vermezseniz, ne ilişki başlar, ne de devam edebilir. Ki karşı taraf sizde mutlaka birşeyler buluyor ki evliliğini devam ettiriyor.

    O zaman neden aldatıyor? Eşiniz evin düzeninde çocukların bakımında, eğitiminde, sağlığında hiç bir şeyi aksatmadan yürütüyor. Size yansıyan bir problem yok. Çünkü o, güçlü bir kadın.. Belki de yıllarca ezilmekten kendine göre bir çıkış yolu bulmuş. Çocukları onun için en önemli varlık; kendini onlara adamış..

    Hergün baklava börek yenir mi? Bıkar insan…İşte aldatma da aldatılan taraf illa ki kendinde olumsuzluk, bir kusur aramamalıdır. Ya da çevre böyle düşünmemelidir.

    Evet; erkeğe gelelim, her düzen sağlanmış durumda, bir sıkıntısı yok. Evde çamaşırı yıkanıyor, zamanında yemeği hazırlanıyor, sorunlar yansıtılmıyor. Bu erkek ne yapmalı? Eğer, kişiliği, karakteri bozuksa ki toplumda ”karaktersiz” nitelemesi alır, böyle kişiler… Hemen gönlü için, gönlünü eğlendirecek, sadece ve sadece canı için kadın ve kadınlar bulmalıdır.

    Çocuğu, çocukları onun için hiç önemli değildir. Yalnızca yaşamalıdır. Bu günü yaşamalıdır, gelecekte ne olacak? Ne olmalıdır? Çocuklarının geleceği nasıl olmalıdır? Bu sorular ve bu soruların cevabı onun için çok uzaktır.. Fersah fersah uzaktır, masallardaki dağların ardı gibi çok uzaklardadır. Evdeki kadın her türlü ihtiyacı karşılasa da onun gönlü daha çok eğlenmelidir, bu dünyaya sadece keyfini yaşamak üzere gelmemiş midir? O zaman herşey mübahtır. Tüm maddi varlığını tüketinceye kadar dünya nimetlerinden! Yararlanmalıdır..

    Böyle kişiler, öyle bir maske takarlar ki artık maske olma özelliğini yitirip, kendisiyle bütünleşmiş hale gelir. İyi bir aile babası özelliği ile arz-ı endam ederler. Çevre, konu-komşu onu vaktinde evine gelen, saat gibi işleyen aile düzeni ile tanır. Hafta sonunda birlikte dışarı çıkılır, haftalık alış-veriş yapılır, arabanın kapısı eşe açılır, karşıdan gören kaç yıllık eşe davranışa imrenerek bakar.

    Eş, ise bunları hakettiğini, nazik bir adamla evli olduğunu düşünür. Problemler erkeğe yansıtılmadığı ve sünger gibi emildiği için kadın mutlu ve gururludur. Ailesi için sonsuz bir çaba gösterdiği farkedilmekte ve işleyen düzendeki etkisi yadsınmamaktadır.

    Adam sessiz, içine kapanık ve asosyal olarak kendini nitelese de kadın yıllarca özveri içinde yuvasını yaşatmak için çabalamaktadır. Ailesi ve çocukları çok önemlidir, çünkü.. O da kendini toplumdan çekmek zorunda hissetmiş, görünmeyen manevi baskıdan nasibini almıştır.

    Sessizlik ve kadın tarafından ezilmiş bir görüntüyü yaşam biçimi haline getirerek; kendini çevreye acınacak halde lanse eder. Toplumda mazlumun yanında olmak gibi insansı değerlerden yararlanmak için başka bir kılığa bürünmek, artistlik ! Yapmak, kendine yeni bir dünya yaratmak hep onun için olmazsa olmazlardandır. Bunun nimetlerinden yararlanmak vardır, sonunda…İyi niyetli, kendisine güvenen ve acıyan aileyi sömürmek en önemli hedeftir onun için.. Güven sağlamalıdır, kendini saklamalıdır. İşte tehlike buradadır. Saman altından su yürütmelidir. Yürütebildiği yere kadar..Eşin nimetlerinden yararlanmalıdır. Evliliğine neden devam etsin? Demek ki feda edemiyor. Ama (aldattığı) bir hayat da ona farklı bir renk! Katıyor..

    En önemli nimet! de kendini acındırarak, çocuklarının gözünde ANNE yi silmektir. Oyuna gelen evlatların vay haline…

    Bu kişiler, çeşit çeşit kadınlarla paralarını yer, kumar oynar, omuzunu kaldırarak ” param yok” , ”benim bir dikili ağacım yok” diyerek, sünepe halleri ile çevrelerine kendilerini acındırmaya devam ederler.

    Bu tehlikeli, içten pazarlıklı, ALDATAN, SÜNEPE ERKEK TİPİ ne DİKKAT!

    Öznur Simav

    Aile danışmanı- psikolojik danışman

  • Büyümeyen ”bonsai” çocuklar..

    Büyümeyen çocuklar- sanki büyümeyen bitkiler ”Bonsai” gibi mi? İşte aynen öyle.. İnsanlarda da bu böyle..

    Bebek olarak dünyaya gelen insan denen canlı, tüm gelişim süreçlerinden geçerek, yetişkinliğe ve ulaşabilirse yaşlılığa doğru gider.

    Bebeklikte anneye, ya da bir yetişkine bağımlı olarak yaşamını sürdürmek zorundadır. Tüm ihtiyaçları birileri tarafından karşılanmalıdır. Yaşamda kalabilme en önemli bir güdüdür. Vücut bu şekilde programlanmıştır. Hatta, korku duygusunun yaşanması da yaşamda kalabilmek çabasından başka bir şey değildir.

    Beslenme, canlıların yaşaması için en önemli faktörlerden bir tanesidir. Canlılar, dünyaya gelmeleriyle birlikte beslenme programları ile iç içe olmaktadırlar ve bundan yararlanmak tarzında bir yaşama başlarlar.

    Psikomotor gelişim anlamında doğduğunda başını kaldıramayan bebek, birkaç ay içinde bulunduğu yerden dönmeye, 5-6 aylıkken oturmaya, 8-9 aylıkken emeklemeye, 11-12 aylıkken yürümeye başlar. Yürümenin ardından koşma gelir ve arkasından yetişkinleri koşturacak bir gelişim düzeyi gösterir, çocuk…Oyun bahçelerinde büyük kaslarını çok etkin şekilde kullanabilir. Bisiklete binebilir, tırmanabilir

    Bilişsel olarak, 2 aylıkken annesini tanıyan bebek, birkaç ay içinde çevresini çok iyi derecede algılayabilecek bir bilişsel seviyeye ulaşır. Gittikçe birçok konuda fikir yürütebilir, olayları mantık süzgecinden geçirebilir.

    Dil gelişimi anlamında agulamaları ve gığıldamaları birkaç ay içinde çıkarmaya başlayan bebek, yaşına doğru anne, baba, mama gibi sözcükleri söylemeye başlar, 24 aya geldiğinde çift sözcüklü cümleleri kurmaya başlar.

    Duygusal yönden haz almayı, duygulanmayı ve üzülmeyi hissedebilecek düzeye gelir.

    Tüm bu gelişimler sürerken, anne canla başla bebeğini sağlıklı büyütmek için elinden geleni yapmaktadır. Hergün ne kadar büyüdü? Aman hasta olmasın, herşey hijyenik olsun, yeteri kadar besleniyor mu? Aşıları tamam mı? Çok hasta oluyor, acaba alerjik mi? Neden ağlıyor? Kulak ağrısı mı? Karın ağrısı mı? Gazı mı var? Acaba canı mı yanıyor? Ayına uygun gelişim gösteriyor mu? Yürümesi geç mi kaldı? Ateşi yükseldi, havale gelir mi? Neden öksürüyor? İshal mi oldu? Kabızlık mı yaşıyor? Kakasının rengi neden böyle? Ve bunun gibi annelerin aklına pekçok soru gelerek ve hergün daha da ilave olarak bebeklik dönemini geçirirler.

    Daha sonraları tuvalet alışkanlığını kazandıramıyorum, arkadaşları ile oynamıyor, oyuncaklarını paylaşmıyor, kardeşini kıskanıyor, çocuğum iştahsız, yemek seçiyor, katı gıdaları yemiyor,

    Derslerini çalışmıyor? Ödevlerini nasıl yaptırabilirim? Sınavlarda başarısız olmamalı, arkadaş seçiminden endişe duyuyorum, sigara, alkol, uyuşturucu alışkanlıkları, eş seçimi, meslek seçimi gibi sorular ve düşüncelerle ebeveynler zihinlerini meşgul ediyor. Yapılması gerekenler yapılıyor, desteklenecek durumlar göz ardı edilmiyor.

    Ama burada bekleyen bir tehlike var.

    Çocuklar, ergen, hatta genç olduklarında, anne-baba hala hizmetlerine devam ediyorlar. Çocuklarının büyüdükleri gerçeği ile yüzleşemiyor ya da hayat karmaşası içinde koşturmaya devam ediyor da ediyor.

    Hala, iş sahibi olmuş gencin kahvaltısını bir görev olarak hazırlamaya devam etmek, odasını toplamak, sağa sola attığı çoraplarını toplamak, ortada bıraktığı ojesini, asetonunu kaldırmak, işe giderken ”bu gün ne giysem?” diye boşalttığı gardrobunu düzenlemek, hatta geç yattığı için, bir türlü işe gitmek için uyanamayan genci uyandırmaya çalışmak…

    Bunlar zaman zaman olsa belki bir sorun değil; ancak, anne-babanın üzerine vazife olması ve belli yaşa gelmiş yetişkinlerin sağlıklarının hiç düşünülmemesi, hatta acaba ben onlar için ne yapabiliyorum? Ya da onlara nasıl destek olabilirim? Düşüncesi gençlerin akıllarından bile geçmeyebiliyor.

    Artık, bir düzen kurulmuş, hep ALICILIK alışılmış, genç yeterki okusun,denilerek hayatla bağının yalnızca eğitim olması göze batmıyor. Lise bitiyor, üniversite kazanılıyor, bitince akademik kariyer vs. derken 30 yaşına kadar anne ve babanın hizmetleri sürüyor.

    Gençler eğitim sürelerini uzatarak, sorumluluk adına herhangi bir katılımda bulunmadan, bireysel yaşamayı seçiyorlar. Eğitimimi en hızlı şekilde nasıl tamamlayabilirim, kaygısı olmadan lisans-lisansüstü vs. akademik kariyer yıllarca sürebiliyor. Her konuda ailenin desteği devam ediyor. Hatta ayrı ev açıyorlar, ancak evinin faturalarını, temizliğini, bakımını, alış-verişini anne-babası yapıyor. Aynı evde olsa, ayrı bir odada ancak tüm ihtiyaçlar aile tarafından karşılanarak yaşam devam ediyor.

    Ya da yetişkin kocaman adam olsa da hala anne-babasının sözünden çıkmıyor. Doğru yada yanlış akıl süzgecinden geçirmeden her söyleneni uyguluyor. Bu şekilde, kurduğu ailesi ile sorun yaşamaya başlıyor, eşi tarafından kabul görmeyecek tutumlar sergileniyor.

    Bu kişiler sorumluluk almamak için evlenmekten de kaçınabiliyorlar. Aile kurumunun önemi ve çocukların sağlıklı kurulmuş bir düzen ortamında geleceğe hazırlanmaları bakımından bireyselleşmenin yeniden gözden geçirilmesi gerek. Bireysellik önemli.. ancak, toplumsal bir yaşamın içinde var oluyorsak, toplumla ilgili sorumlulukları da almak gerekli.. Toplumla ilgili sorumlulukların ilk basamağı da kişinin kendisi ile ilgili sorumlulukları yerine getirebilmesi..

    Yaşama geç başlamak ve hep birilerinin desteği ile ayaktasınız… düşünülmesi gereken bir durum.. Bunlar da yaşını almış, artık dinlenmeyi, hobileri ile ilgilenmeyi hak etmiş kişiler.. Anne ve babalar..

    Anne babaların kendilerini gözden geçirmeleri, çocuklarının artık büyüdüğünü, kendi işlerini kendilerinin başarabileceklerine inanmaları gerek.

    Bu tür genç kızlar, evlenip çocuk sahibi olduklarında da anne olmanın yeterince bilincine sahip olamaz. Annelik emek ister, çocuğuyla içli dışlı olmayı gerektirir. Bizde çocuklukta yeteri kadar içli dışlı olamayan büyükler, çocukları 30 lu 40 lı yaşlara geldiklerinde onları küçük çocukları gibi görüp özbakım becerilerinde bile destek tavırlarını sürdürebiliyorlar.

    Genç erkeklerde buna daha fazla rastlanabiliyor. Genç erkekler evlendilerse ailesel olarak yeteri kadar olgunluğa erişmemiş oluyorlar. Bağımsız olma davranışını sürdürmek istiyorlar. Bağımsız olma davranışı, kökünün bağlı olduğu aile ile ilişkili olmayıp, eşine karşı tavırlarındadır..

    Hele ki çocuk sahibi oldularsa, genç baba, bireysel isteklerini ön plana almaya devam edecektir. Evli ve çocuklu olduğunun bilincinde olamayacak, sorumluluğu tam olarak hissedemeyecektir.

    Büyük anne ve büyük babalar, torunlarına kol kanat gerip, zaten büyütemedikleri çocuklarının yavrusuna da canla başla sahip çıkacaklardır. Baba olmak duygusu, çocuğuyla ilişki kuruldukça, onun bazı ihtiyaçlarını karşıladıkça güçlenir. Tabii ki babanın bunu gerçekten de istiyor olması ve çocuk gelişimi hakkında bilgi sahibi olması gerektiğine inanması gerekir. Ayrıca kendi psikolojik ve kişilik gelişimini tamamlamış olması gerekir.

    Bu şekilde çocuklar -torunlar- gerçek anne-babalarını kendileri üzerinde etkin olarak görememekte, hatta isimleri ile hitap edip, büyük ebeveynleri ”anne” ve ”baba” olarak bilip, hissetmektedirler.

    Burada bir karmaşa yaşanmakta, bir süre sonra genç anne-babalar bu durumdan rahatsız olmakta, çocuklarından yeteri kadar ilgi ve sevgi görmediklerini belirtmekte, anne ve babalıklarını sorgulamaya başlamaktadırlar.

    Çocuklarımız BONSAİ olmasın, izin verelim ki BÜYÜSÜNLER..

    ÖZNUR SİMAV-pedagog

  • Arkadaş olalım ama, arkadaşlığı abartmayalım..

    Şimdilerde en çok duyduğumuz ifadelerin başında geliyor ” çocuğumla arkadaş gibiyim, çocuğunuzla arkadaş olmalısınız” gibi.

    Arkadaşlık güzel, arkadaş olup, paylaşımcı olmak ve de en çok duyguları paylaşabilmek, kendini rahatça ortaya koyabilip, her özel ruh durumunu anlatabilmek..

    Gerçi arkadaş kavramı biraz değişime uğradı, bu saydıklarımız şimdi çok özel dostluklarda yaşanabilen şeyler ve bu dostların sayısı bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az.

    O zaman ne yapalım?

    Bu kadar az sayıda dost ve kendimizi ifade etmek için çırpınıyoruz, ama bizi duyan yok. İçimizi dökmek istiyoruz, damla damla biriktirdiklerimiz çok; boşalmalı ki yerine yenileri dolabilsin.

    Bunlar, yaşamda halledemediklerimiz, üzüntülerimiz, sıkıldıklarımız, OH diyemediğimiz yorgun yaşantımız..Hep birikiyor, hergün yenileri ilave olarak. Yaşamın yükü ağır. Belki herşey makinalarla yapılıyor, yaşamı kolaylaştıran pekçok destek hemen yanı başımızda.

    Ama ruhlarımız desteksiz kalmış. Herşey şekilden ve şekilcilikten ibaret.

    Yaşam yorgunu ebeveynlerden çocuklarına arkadaş olmalarını bekliyoruz. Çok ebeveyn arkadaş olmak ve olabilmek için büyük bir çaba içinde. Çabalar göz ardı edilemez.

    Bir başka grup ebeveynde “ben dünyaya bir kere geldim, hayatımı yaşarım” deyip, çocuğunu ve çocuklarını ortada bırakıp, kendi heveslerini doyurma peşinde.

    Çocuğuyla arkadaş gibi olabilmek ve bunu yansıtabilmek, hatta doğru yansıtabilmek çok kolay bir durum değildir.

    Çünkü nereye kadar arkadaş pozisyonunda olacaksınız, nereden sonra ebeveynlik sınırları başlayacak?

    Çocuğunuzun günlük yaşamında “arkadaş” adı altında sayıları değişik olan, çocuktan çocuğa ya da gelişimsel dönemine göre içtenliği ve detayları değişen kişiler var. Sizin yeriniz ebeveyn olarak bunun neresinde?

    Arkadaşların belli yaptırımları, sizden; kendi çıkarlarına zarar gelmediği sürece, beklentileri fazla yok. En nihayetinde ortak noktalarda buluşamıyorsanız, arkadaşlığınızı sonlandırır, başka seçimlere yönelirsiniz.

    Ancak, ebeveyn arkadaşlığında durum bu şekilde değildir. Sizin çocuğunuzun eğitimi ve geleceği için bazı yaptırımlarınız, onun yaşamını doğru şekillendirmesine yardımcı olmanız gereken, belki onun için sıkıcı, ama mutlaka olması gereken bir takım davranışlarınız olacaktır.

    Eğriyi doğruyu çocuklar yalnızca yaşayarak öğrenmezler, bir kısmı da ebeveyn olarak örnek olmak ve iletişimle öğrenilecektir.

    Arkadaş olma durumu sınırları zorladı ve ergenler, engellerle karşılaşınca, ya da istemedikleri bir olay karşısında saygı ya da otorite gibi bir durum tanımaz oldular.

    Arkadaşlık kavramıda zaten çok farklılaşmış durumda. Gençler, genellikle hep almaya alışmış, ama kendilerinden birşey bekleme durumuna geçtiğinizde sizden kötüsü olmuyor. Beklenen şeyde yine onların yararına..

    İlişkiler doğru kurulamıyor. SAYGI kavramı günümüzde neredeyse EZİK olmakla eşdeğer sayılıyor.

    Öğretmen-öğrencisiyle; ebeveyn çocuğuyla doğru ilişkileri sağlayamıyor. Tutumlar, çoğunluk sağlanabildiğinde yerleşim için zemin sağlayabiliyor. Aile ve okul katılımı, ebeveynlerin doğru ve ortak tutumu , diğer ebeveyni çocuğu ile çekiştirmeden eşine destek tavırları sergileyerek, daha çok kişinin katılımını sağlayarak mümkün olabilecektir.

    Arkadaş gibi olmak, çocuğun ve ergenin her istediğini yapmak, hiçbir engelle karşılaşmamasını sağlamak değildir.

    Eğitim nerede kaldı? “Eğitim, bireyin davranışlarında istendik değişiklikler yaratma sürecidir” şeklinde tanımlanmaktadır. İstendik değişiklikler ise uçsuz bucaksız, sınırsız özgürlüklerle sağlanamaz.

    Özgürlüğün nereye kadar olduğu ve nereden sonra başkasının sınırlarının başladığının bilinmesi gerekir. Kuralların toplum yaşamını sağlıklı sürdürmek için gerekli olduğu, her fırsatta çocuklara ve ergenlere hissettirilmelidir.

    Anaokullarında ve kısmen ilköğretimde kurallara uyma konusuna önem verildiği halde, sonradan “arkadaş olacağım” derken tamamen sınırlar YOK ediliyor.

    Bu da ergenlerin önüne hemen setler çekmek şeklinde değil, kademeli şekilde, yaşam tarzı haline getirerek ve anaokulundan başlayan kurallar ve toplumda yaşama becerilerinin edinilmesi ; bunların devam ettirilmesi ile mümkün olacaktır.

    Eğitim sistemi yalnızca sınav odaklı olup, öğretime dayalı olduğu için ister istemez aileler de çocuğun yalnızca ders başarısı üzerine yoğunlaşıp, “davranışların eğitimi” kısmında eksik kalıyor.

    Çocuğun, ergenin duygusal sorunları göz ardı edilebiliyor ve sonunda sorunlar bir patlama ile kendini gösteriyor. Kimsenin hiç istemediği, beklemediği sonuçlar ortaya çıkıyor.

    Çoğu kez hayati olabilen patlamalarla çok değerli CAN lar yok olup, gidiyor. Şiddet, ya ergenin, ya ebeynin, ya da öğretmenin canınını bizlerden koparıp, alıyor…

    Çocuklarımızla arkadaşlığımız boş bir arkadaşlık olmayıp, ebeveyn olarak davranışların önemsendiği, ebeveynlerin ortak tutum içinde olduğu, kendilerinin de model olduklarını unutmadığı, fırsat eğitimlerine değer verilen, olumsuz davranışlarda gerekirse uzmanlardan yardım alınmaktan kaçınılmayan bir ARKADAŞLIK süreci olmalıdır.

    Problemler küçükken çözülmelidir, çözüm kolaydır, emek ve zaman kaybı en azdır. Yaşamınıza kaldığınız, takıldığınız yerden hemen devam etmeye başlarsınız.

    Çocuğunuzla güzel arkadaşlıklar dileğiyle..

    ÖZNUR SİMAV – PEDAGOG

    AİLE VE İLETİŞİM DANIŞMANI – BİLİRKİŞİ – EĞİTİMCİ

  • Çocuklarda gecikmiş konuşma ve dil gelişiminde ev etkinlikleri

    Çocuklarda gecikmiş konuşma ve dil gelişiminde ev etkinlikleri

    Çocuklardaki konuşma ve dil gelişimi alıcı dil ve ifade edici dil olarak iki aşamada gerçekleşir. Önce alıcı dil daha sonra ifade edici dil kazanılır. Dil gelişimi desteklenecek çocukların performanslarına göre eğitim programı hazırlanır. Alıcı ve ifade edici dil ile ilgili davranışlar aşamalarda belirtilen sıra ile çeşitli yöntem ve teknikler kullanılarak kazandırılmaya çalışılır.

    Alıcı dilin geliştirilmesi için kavramlar, cümleler çeşitli çalışmalarla çocuklara dinlettirilir. Kulak dolgunluğu kazandıktan sonra belleğine alması sağlanır, alıcı dilin iyi bir biçimde oluşabilmesi için kısa ve öz konuşmalar yapılmalıdır, doğru model olmak dil gelişimi için en önemli aşamadır, karmaşık cümle ve uzun sözcüklü cümle ve abartılı ekleri olan sözcüklerle çocukla konuşma dil gelişimine fada sağlamak yerine zarar sağlayabilir. (Öğrenci konuşmak istemeyebilir.)

    Daha sonraki süreçte günlük yaşantılarını anlatma, resimler üzerinde konuşma, yaşantı sağlama etkinlikleri ile cümle kurma çalışmaları yapılır. Devamında ise hikaye kitapları okunarak, dramatize edilerek anlatma çalışmalarına yer verilir, serbest, kurallı, hayali oyun ortamlarındaki bütün konuşma fırsatları değerlendirilmelidir.

    Bunun dışında dilimizde ekler ve görevleri teker teker ele alınarak eklerin görevleri öğretilir. Nerede nasıl kullanılacağı uygulamalı olarak öğretilir. Sonraki zamanlarda da öğrendiği ekleri kullanması istenir, bu nedenle önce eksiz kelime bağlama uygun biçimde uygulanmalı, çocuk ile konuşulurken cümle formatında ancak en kısa ve öz biçimde konuşma yapılamalı, aşama ilerlemesi görüldükçe eklerin tekrarı uygulanmalıdır.

    Çocukta konuşma gereksinimi yaratma. Konuşma ancak konuşmakla kazınılır ve konuştukça pekiştirilir. Konuşma zevkli bir uğraş haline getirilir ve bir işe yaradığı gösterilirse çocuk konuşmaya istek duyabilir.Ama gecikmiş konuşma gösteren çocukların bazıları konuşmaktan sakınır.

    Bazılarında hiç konuşma girişimi görülmez. Bazıları konuşmaktan çekinmezler ama konuşmaları anlaşılmaz, yani, bir işe yaramaz. Bunlar çoğunlukla konuşmanın büyüklerle ilişki kurmak ve gereksinmeleri doyurmada ne kadar önemli bir araç olduğunun farkında değildirler. Örneğin bazı ailelerde çocuk için kardeşleri konuşur. Kendi adına konuşan olunca çocuk konuşmaya gerek duymaz. Çocukların bazıları konuşmanın yararının farkında olmadığı gibi onun zararlı olacağı duygusu içindedir. Konuşmayı öğrenmek ve kullanmakla başının derde gireceğine inanır. Konuşmayı öğrenmeden çevreleriyle geçinip gideceklerini sanırlar. Gerçekten, bütün büyüklerin çocuğun dilini öğrenmeye ve o dili kullanmaya çabaladığı bir ailede çocuk için jest ve mimikler pekala yeterli bir dil olmaktadır.

    Bu gibi çocuklarla ilişki içinde bulunanların genel olarak şunlara dikkat etmesinde yarar vardır:

    – Çocuğun yanında onun duyabileceği gürlükte, izleyebileceği hızda, anlayabileceği sadelik, hoşlanabileceği tonda konuşmak yararlı olur. Öte yandan çocuğun konuşma girişimleri farkedilir, izlenir ve desteklenirse yine yararlı olacağı da unutulmamalıdır. Bunları biraz daha açmakta yarar vardır.

    – Bu gibi çocuklarda ilişkide bulunanlar onlarda konuşma gereksinmesi yaratmak için sessiz jest ve mimiklerle yapılan anlatımları görmezlikten gelmelidirler. Ana baba ve yakın çevreyi oluşturan yetişkinler çocuğun işaret ve jestlerini ödüllendirmeyi yanı anlamayı yavaş yavaş azaltmalıdırlar. İlk gün iki işaret ya da jesti seçip, ısrarla anlamazlıktan gelmeli ve yanlış anlamalı. Böylece çocuk şaşıracaktır. Varsın şaşırsın. Ama bu işaretlerin işe yaramadığını anlayacaktır. Ertesi günü seçilen işaretlerin sayısı artırılabilir. Seçilen işaretler tek sözcük karşılığı olmalıdır.

    – Çocukta konuşma gereksinmesi yaratan bir başka yöntem, ana baba, öğretmen ya da uzmanın kendi kendine yüksek sesle ve çok konuşmasıdır. Bu konuşma çocukla birlikte, bir iş ya da hareket yaparken olmalıdır. Örneğin anne ev temizlerken çocuk yanındaysa şöylesi bir konuşma yapabilir:”Anne şimdi ev temizliyor.. terlikleri topladı.. tablayı yıka.. tabla şimdi sabunlu..yıka..durula..kurula..tabla tertemiz oldu.. tablayı masaya koy.” Böylesi basitleştirilmiş konuşmalar günde birkaç kez yapılırsa, bunları izleyen çocuk önceleri içinden, sonraları dıştan,yüksek sesle konuşmalara katılır .

    – Sağaltım süresince sağaltımcı da bu biçimde kısaltılmış konuşmaya yer vermelidir. İlk oturumda olanakların elverdiği oranda az konuşmalıdır. Çocuğun işaretli, jestli konuşması izlenip onunla iletişim kurulmaya çalışılmalıdır. Sonradan çocuğun kullandığı işaretin yerine geçecek en uygun tek sözcük, kısa tümceli konuşma kalıpları işaretlerle birlikte kullanılmalı. Çocukla yapılacak konuşmaların ilk oturum ve aşamalarda hız olarak ağır ve sade olmasına dikkat edilmelidir. Yetişkinlerin konuşmalarında akış ve hız fazla, anlam karmaşık olduğundan gecikmiş konuşma özürlü çocukların çoğu böylesi konuşmaya erişmenin çok güç olacağı duygusuna kapılırlar. Oysa basitleştirilmiş ve yavaşlatılmış bir konuşma çocuğa yapabileceği bir iş gibi görünür. Sağaltımcı buna dikkat etmelidir.

    – Yatmadan önce çocuğa ana baba ya da bir yetişkin tarafından öykü okuma geleneği varsa, aile bundan bir süre vazgeçmelidir. Çünkü okuma hızı ve akıcılığı çocuk için erişilmez görünür ve yılgı yaratabilir.

    – Konuşmayı bir iletişim aracı haline getirme. Çocuk kendisine öğretilen yeni sözcükleri günlük yaşamında kullanmaya özendirilmelidir. Bunun için ana baba, uzman ve öğretmen birlikte çaba harcamalıdırlar. Çocuklar yeni öğrendikleri sözcükleri büyüklerle birlikte kullanmaktan zevk alırlar. “Kapıyı aç.” Demeyi öğrendiyse, bunu bir büyüğe emrederek söylemek ve emrinin yerine getirilmesini görmekten büyük zevk duyar. Bu özellikten yararlanarak çocuklar konuşmaya özendirilebilir. Çocuklardan bu fırsat esirgenmemelidir. Gel, aç, kapa, al, ver, kapıyı aç, kapıyı kapa türünden emir tümceleri ve sözcükleri kullanarak böylesi alıştırmalar yapılabilir.

    – Bu tür çalışmalar yapılırken iki hususa dikkat yetmek gerekir. Bunlardan biri, çocuğu gerçek becerisinden, yapabileceğinden daha fazla konuşmaya zorlamamaktır. Çocuk konuşmayı söküp, bunun bir sosyal kontrol aracı olduğunu farkettiğinde konuşmak için çok fazla istek duyar ve çok hızlı konuşmak ister. Hızlı ve fazla konuşma çoğunlukla duraksama ve engel yaratır. Kekemelik denen ritim bozukluğu çoğunlukla böylesi bir geçmişe sahip, özellikle akranlarına yetişsin diye zorlanan çocuklarda görülür. Çocuk sakin, yavaş bir konuşma ve dinleme hoşgörüsü çok olan bir ortamda olursa yukarıdaki sakıncalar önlenebilir.

    Dikkat edilmesi gereken ikinci husus ana babanın acelecilikten sakınmasıdır. Genellikle eklemleme bozukluklarını düzeltmek için yapılan sık karışma sağaltımı engeller. Ana baba gecikmiş konuşma özürü olan çocuğun eklemleme hatası yapmadan birden normal bir konuşma yapmasını bekler. Bunun hemen beklenmemesi gerektiğine ana baba inandırılmalıdır. Ana babanın bu konuda yapabileceği en iyi yardım kendilerinin hoşgörülü birer dinleyici, düzgün konuşan bir konuşmacı rolünü oynamalarıdır. Ana baba şunu devamlı olarak aklından çıkarmamalıdır: Konuşmaya 4 yaşında başlamış bir çocukla 2 yaşında başlamış olan bir çocuk 5 yaşına geldiklerinde aynı düzeyde konuşmaya sahip olmayabilirler. Ama üç yıl içinde belki arayı kapayabilirler. Tabii diğer durumlar denkse.
    “Eski konuşma alışkanlığını unutmak için yeni konuşma alışkanlığını benimsemeniz gerekir.”

    ETKİNLİK ÖNERİLERİ

    Aşağıda dil ve konuşma gelişimini destekleyen bazı etkinlik örnerileri bulunmaktadır.Bu etkinlikleri yaratıcılığınıza,çocuklarınızın özelliklerine ve ev ortamının özelliklerine göre yeniden yapılandırabilirsiniz.

    ÖĞRENMEYE HAZIRLIK BECERİLERİ İÇİN

    Etkinlikleri uygulamadan önce;
    * Çocuğunuzla göz kontağı kurma
    * Dokunma,
    * Dikkat kontrolünü sağlama,
    * Ortak ilgi oluşturma gibi becerileri sağlamış olmalıyız.

    KONUŞMA ORGANLARININ HAZIR HALE GETİRİLMESİ İÇİN
    Nefes Çalışmaları
    * Masa üstündeki kağıdı üfleyerek hareket ettirme,

    * Aynaya üfleyerek buğu yapma

    * Suyu üfleyerek dalgalandırma

    * Kamışla su veya sıvı içme, üfleme

    * Rüzgar gülü üfleme

    * Mum üfleme

    * Mızıka, flüt gibi müzik aletleri ile denemeler yapma

    * Pinpon topunu üfleyerek masadan düşürme

    * Islık çalma

    * Balon şişirme

    Dil, dudak, çene, yüz kasları alıştırmaları
    * Çocuğunuzun dudağının etrafına çikolata,şeker sürüp yalamasını sağlayın,

    * Aynaya bakarak dilini değişik şekillerde hareket ettirme
    * Dondurma, lolipop yalama
    * Dili dışarı çıkarıp-çekme
    * Dudaklarını açıp kapama ve büzme

    * Yüzünüzü komik şekillere sokma ve çocuğunuzun da aynı şekilleri taklit etmesi

    * Çiklet çiğneme

    * Çeşitli yüz hareketleri(gülme, kızma, somurtma, öpme, ağlama v.s) taklit etme

    * Çeşitli sesler çıkarma (kahkaha, hıçkırık, hapşırma

  • Öğrenme güçlüğü (disleksi)

    Öğrenme güçlüğü (disleksi)

    Öğrenme güçlüğü olan çocuklar, zihinsel yetenekleri normal sınırlar içinde yer alan, ancak öğrenme güçlüğü gösteren çocuklardır.
    Öğrenme güçlüğü olan çocukları, zihinsel yetersiz ve davranış bozukluğu olan çocuklardan ayırmak gerekir.
    Öğrenme güçlüğü gösteren çocuklar; dinleme, düşünme, konuşma, yazma veya matematik problemlerini çözmede güçlükleri görülen, anlama ya da yazılı ve sözlü dili kullanmadaki psikolojik süreçlerden birinde/birkaçında yetersizliği olan çocuklardır.
    Öğrenme güçlüğü terimi; algısal güçlükleri, beyin zedelemesinden etkilenmiş olanları, disleksi ve gelişimsel afaziyi içermektedir. Ancak öğrenme güçlüğü tanımı ekonomik, kültürel, çevresel yoksunlukları, davranış bozukluklarını, zihinsel, bedensel, görme ya da işitme yetersizliği sonucunda oluşan öğrenme güçlüklerini kapsamamaktadır.
    2509 sayılı Tebliğler Dergisi özel öğrenme güçlüğünü; ‘yazılı veya sözlü dili anlamak ya da kullanabilmek için gerekli olan bilgi alma süreçlerinden birinde ya da birkaçında ortaya çıkan ve dinleme, konuşma, okuma, yazma, heceleme, dikkati yoğunlaştırma ya da matematiksel işlemleri yapmada yetersizlik nedeniyle bireyin eğitim performansının ve sosyal uyumunun olumsuz yönde etkilenmesidir' biçiminde tanımlamaktadır.
    Çocuğun, bilgi işlem süreçleri ile ilgili bir problemle birlikte kendini idare etme ve sosyal becerilerdeki zorluğunu da yansıtır.
    *Eğer çocuk potansiyeli oranında başarılı değilse; bunun nedeni düşük güdülenme, sık okul değiştirme sonucu temel becerileri edinememe, ekonomik, kültürel ve çevresel yoksunluklar, dil ya da davranış problemleri gibi başka bir problem de olabilir.

    NEDENLER

    Öğrenme güçlüğünün nedenleri tam olarak bilinmemekle birlikte bilim adamları tarafından desteklenen bazı bulgular vardır.
    1-Beynin Hatalı İşleyişi

    Öğrenme güçlüklerini beynin zedelenmesi sonucu oluşan tahribatların oluşturduğu düşünülmektedir.
    2-Biyo-KimyasalBozukluklar

    Fizyolojik ya da biyo-kimyasal bozukluklardan dolayı öğrenme güçlüğünün oluştuğu öne sürülmektedir.
    Ayrıca vitamin eksikliği, alerjiler, genetik eğilimler, kan uyuşmazlığı, oksijen eksikliği, doğum aletlerinin yol açtığı yaralanmalar, beyin hasarı, çarpma ve tümörler gibi doğum sonrası etkenlerin öğrenme güçlüğüne neden olabileceği düşünülmektedir.

    ÖĞRENME GÜÇLÜĞÜ GÖSTEREN ÇOCUKLARIN ÖZELLİKLERİ

    1-Çalışma Becerilerini Kullanma Yetersizliği
    Öğrenme güçlüğü gösteren çocukların çoğunda ortak olarak görülen özelliklerden biri çalışma becerilerini kullanma yeteneğindeki yetersizliktir.
    Çalışma Becerileri

    a)Problemi etkili bir şekilde yapabilmek için gerekli olan kaynakların, stratejilerin ve becerilerin farkına varılması.
    b)İşin ya da problemin başarıyla tamamlanmasına yol açacak şekilde yapılacak işlerin plânlanması, çalışmaların etkinliğinin sürekli değerlendirilmesi gibi unsurları kapsayan kendi kendini düzenleme mekanizmasını kullanma yeteneğidir.
    2-Algısal Bozukluklar

    Öğrenme güçlüğü gösteren çocukların önemli bir özelliği de algısal bozukluklarının olmasıdır.Görsel algılama ya da görsel duyulardan gelen uyaranların yorumlanması ve örgütlenmesinde güçlük çekerler.Görsel agılama güçlüğü olan çocuklar, harfleri ve geometrik şekilleri kopya etmede zorlanırlar.
    3-Genel Eşgüdüm Problemleri, Algısal, Devinimsel Problemler

    Yaşlarına göre devinimsel becerilerin kullanmasını gerektiren bedensel etkinliklerde yetersizliklerin ve eşgüdüm problemlerinin olmasıdır.Top atma, yakalama, zıplama, koşmada yetersizlik ya da yavaş gelişim söz konusudur. Öğrenme güçlüğüyle bağlantılı olabilir, fakat nedeni değildir.
    4-Dikkat Bozukluğu ve Aşırı Hareketlilik

    Dikkatle ilgili güçlüklere hem işitsel hem de görsel alanda rastlanılmaktadır. Dikkatleri normal çocuklara göre daha kolay dağılmaktadır.
    Sınıfta dikkatsiz ve aşırı hareketlidirler. Sınıfta uzun süre yerinde oturamazlar.Birinci ya da ikinci sınıfa giden bir öğrenci üç dört yaşlarındaki çocuklar kadar hareketli ise öğrenmesi olumsuz yönde etkilenecektir.
    5-Düşünme ve Bellek Problemleri

    İşitsel ve görsel uyaranların bellekte tutulamaması bakımından yetersizlik gösterirler.Herhangi bir yetersizliği olmamasına rağmen, bir dizi kelimeyi ezberlerken zorlanır. Birbirine benzeyen kelimeleri ayırmada güçlük çekerler.
    6-Sosyal Uyum

    Öğrenme güçlüğü gösteren çocuklar, duygusal bozukluk gösteren çocukların davranış özelliklerini gösterirler. Çoğu zaman mutsuzdurlar, kendini değerlendirmeleri olumsuzdur, kendi kendilerini kontrol edemediklerine inanırlar ve başlarına gelen olayların diğer kişi ve olaylardan kaynaklandığını düşünürler.Çabalarının işe yaramadığını, ne kadar çabalarsa çabalasın öğrenemediğini düşünürler.
    DİSLEKSİ

    Gelişimsel, nörolojik bozukluğa, yetersizliğe bağlı okuma ve yazma bozukluğudur.

    Belirgin Disleksi Özellikleri
    – Okuma yavaştır ve akıcı değildir, bazen hiç yoktur, harf harf okur.Özellikle bilmediği kelimeleri ve uzun kelimeleri okurken duraklar, okuyamaz.
    – p, b, d, g, h, y, s, z, u gibi harfleri yazarken karıştırır ve ters yazar.
    -Yazarken bazı harfleri unutur, bazılarını fazladan ekler.
    -Ayna hâli yazı yazabilirler.(q İI AT) Talip
    -Kelimeleri kısaltarak okur.
    -Tahmin ederek okur.
    -Yüksek sesle okurken anlamı ifade eden ritim, tını ve tonlama bozuktur.
    -Yanlış vurgulama yapar.
    -Okuduğu öykünün anlamını çıkaramaz.
    -Yazması bozuktur, karalama, harfleri yanlış dizme görülür.
    -Kalem tutması bozuktur, çabuk yorulur.
    -Birbirine yakın kelimeleri ayıramaz.
    -Bir satırı takip edemez, karıştırır.
    -Satır başına geçerken zorlanır.
    -İçinden okurken bazı sesler çıkarır.
    -Kelimenin yerine başka bir kelime yerleştirme, atlama görülür.
    Disleksinin yüzde 39'u dikkat sorunlarıyla, yüzde 37'si görsel-motor sorunlarla, yüzde 16'sı görsel mekânsal sorunlarla ilgili olduğu tespit edilmiştir.
    Dislekside sağ-sol, yukarı-aşağı gibi kavramlar karıştırılabilir, perspektiften yoksundurlar.Bisiklet ya da saat resmi çizerken sorun yaşarlar.
    Disleksinin belli bir tedavisi yoktur.Sorunların erken tanınması, okulun ve ailenin teşvik edici olması oldukça önemlidir.Sık okul değiştirme, evde ikinci bir dilin kullanılması önemli bir olumsuzluktur.Yaş ilerledikçe okuma sorunları düzelebilir. Ancak yazı hataları ve yavaş okuma kalıcı olur.

    Akademik açıdan pek çoğu başarısızdır.Yaşla birlikte (8. sınıfa doğru) okuduğunu anlamada düzelmeler olur. Sözlü anlatımda ve sözlü sınavlarda daha başarılı olurlar.

    MATEMATİK BOZUKLUĞU (DİSKALKULİ)

    Sayısal ilişkileri kavramada, hesaplamada, sayısal sembolleri tanıma, kullanma ve yazmada açığa çıkan bozukluk, yetersizliktir.
    Çocuklarda iki tip bozukluk vardır.
    1-Hesaplama,
    2-Akıl Yürütme
    1-Hesaplama

    Matematik bozukluğu olan(Diskalkuli) çocuklar
    -Sayıları bozuk yazar, sıklıkla yer değiştirirler, (ters dönmüş ya da baş aşağı)
    -Sayıları eksik ya da fazla yazarlar,(324 sayısını 30020, 286 sayısı 200806 şeklinde yazabilirler.)
    – Geometrik ilişkileri kavramada zorlanırlar.
    -Basit işlemleri yapamazlar.
    -Aritmetik sembolleri tanımada zorlanırlar.
    -Çok basamaklı sayıları okuma ve yazma da zorlanırlar.
    -İşlemleri bozuk sıra ile yaparlar.
    -Çarpma, bölme gibi işlemlerde sayıları alt alta yazmada zorlanırlar.
    -Sayıları atlar, sağlama yapamazlar.
    -İşlemleri yanlış yaparlar.

    2-Akıl Yürütme
    Akıl yürütmede dil sorunu da olabilir.Sözel problem çözme, komutları anlama, akılda tutma, plâna göre adım adım çözme bozuktur.
    Genel olarak bu yetersizliklerin yanı sıra dikkat sorunları yaşanır.Dikkati çabuk dağılır ve kısa sürer.
    Öğrenme bozukluğu olan çocuklar, okul başarısızlığı, okul reddi, okul fobisi, davranış sorunları; özellikle düzen bozucu davranışlar, hiperaktivite, migren, enüresiz (altını ıslatma) depresyon vb. duygusal ve sosyal uyum sorunları yaşar.

    Genel Olarak Öğrenme Güçlüğünün Kaynağında;
    -Hafıza,
    -Organizasyon,
    -Bir konu üzerinde yoğunlaşma ya da dikkatini toplama yetisi,
    -Bilgiyi hatırlanacak şekilde düzenleme yetisi,
    -Öğrenilmiş bir bilgiyi yeniden akla getirme (hatırlama)
    -Olayları uygun bir düzen içinde anlama yeteneklerinde problem bulunabilir.
    Öğrenme güçlüğünün olması ayrıca çocuğun duyduğunu ya da gördüğünü algılamakta, yazılı malzemeleri ve sözlü sunuları anlamakta zorlandığı anlamına da gelebilir.

    İlkokulun ilk üç yılında sık rastlanan özel öğrenme güçlüğü belirtileri şunlardır:
    -Ana okulunu bitirdiğinde ev telefonunu hâlâ ezberleyememiş olabilir.
    -Çabalamasına rağmen bebek ninnilerini ezberleyip tekrarlayamaz.
    – Öyküleri dinlerken dikkatini toplamakta ve kavramada güçlük çeker.
    -Öykünün ayrıntılarını hatırlamada zorlanır.
    -Birinci sınıfta iken harfleri seslendirmede öğrenmekte ya da sayı ve harfleri yazmakta zorlanır.Buna bağlı olarak duygusal açıdan çok çabuk kırılır, çok çabuk sinirlenir, kâğıtları yırtar, ağlar, okula gitmek istemez aptal ya da akılsız olduğunu söyler.
    -Sınıfta davranış problemi vardır; dikkat çekici, düşüncesiz hareketlerde bulunur.
    -Sınıf ödevlerini bitirmez.
    -Öğretmeninden ya da ana-babasından sürekli yardım ister.
    -Bir gün öğrendiğini ertesi gün unutur. Örneğin sözcükleri hecelemeye çalışır, öğrenmiş gibi gözükür ama testte başarısız olur, unuttuğunu söyler. Aynı şey okumada da olur; kalın sesli bir harfle örneğin“a” ile başlayan bazı sözcükleri gayet güzel okur, ancak bir sonraki hafta aynı sözcüklerle karşılaştığında, yeniden öğretmeniz, çalıştırmanız gerekir.
    – İkinci sınıfta basit toplamaları yapmakta zorlanır.Üçüncü ve dördüncü sınıfta çarpım tablosunu, her gece birlikte tekrar ettiğiniz hâlde ezberleyemez.
    -Düşüncelerini kâğıda dökmekten kaçınır ya da güçlük çeker.
    -Soruları sesli olarak yanıtlar, ancak bunları yazmaya çalıştığında aynı başarıyı gösteremez.
    -Konuşurken kelime dağarcığı yeterli olduğu hâlde yazarken çok basit bir dil kullanır. Çünkü uzun sözcükler yazmak daha zor gelir.
    -Okula gitmek istemez.
    -Okul ödevlerinin çok zor olduğunu söyler.

    ÖĞRENME GÜÇLÜĞÜ ÇEKEN ÇOCUKLARIN AİLELERİNE

    ÖNERİLER

    Eğer çocuğunuz okulda başarısız oluyorsa ve öğrenme güçlüğü tanısı konmuşsa;
    -Öncelikle bunun nedenlerini araştırın.
    -Öğretmeninden bilgi ve yardım isteyin. Gerekli tıbbî ve psikolojik ölçümleri yaptırın, gerekirse profesyonel yardım isteyin.
    -Öğretmeniyle ortak bir çalışma plânı geliştirin.
    -Çocuğunuzun tüm özelliklerini ve kapasitelerini tanıyın.
    Harfleri ters yazıyorsa: Harflerin yazılı olduğu kartlar hazırlayın.Yazarken kartlara bakarak doğru yazmasını ve hatalarını düzeltmesini sağlayın, yazma alıştırmaları yapın.
    Doğru hecelemekte, yazmakta zorlanıyorsa: Cümleleri, kelimeleri gruplara ayırın.Her gün belli bir grubu yazmasını ve kurmasını sağlayıp çalıştırın.Bakmadan yazdırın, hatalarını düzeltip tekrar yazdırın ve okutun.
    Matematik problemlerinde zorlanıyorsa: Matematik seviyesini tespit edin.Eski bilgilerini tekrarlatın, çok kısa basamaklar hâlinde yavaş yavaş ilerleyin.Çalışırken birden fazla duyuya hitap edin(görsel, işitsel, olay yaşayarak, dokunarak).
    Okumayı öğrenmede güçlük çekiyorsa:
    -Okuma seviyesini tespit edin. Tümden gelim(bütünden parçaya)yöntemini kullanın.
    -Sık sık tekrarlama yapın.
    -Sabırlı ve olumlu tutum içinde olun.
    -Güdüleyici ve teşvik edici olun.
    -Çocuğun kendisini rahat ve güvencede hissettiğinden emin olun.
    -Dikkati çabuk dağıldığından çalışmaları kısa tutun.
    -Bir basamağı öğrendiğinden emin olmadan diğer basamağa geçmeyin, yavaş ilerleyin, öğrendiklerini karıştırmasına engel olun.
    -Çalışma becerilerini geliştirmek için ev egzersizleri ve sorumluluklar verin.Günlük işlerde olaylara katılmasını sağlayın(temizlik, yardım vb.)
    -Başardıkça teşvik edin, onaylayın.
    -Dikkati yoğunlaştırıcı etkinlikler yaptırın(oyunlar, boncuk dizme, nesneleri gruplama, ayırma, düzeltme vb.)
    -Başaramayacağı ödevler, görevler, sorumluluklar vermeyin.Kendisini başarısız ve olumsuz değerlendirmesine engel olun.
    -Hatırlamayı ve tekrarlamayı gerektirecek hafıza oyunları oynatın.

    ÖĞRENME GÜÇLÜĞÜ ÇEKEN ÇOCUKLARIN ÖĞRETMENLERİNE ÖNERİLER

    -Çocuğun bireysel özelliklerini, kapasitelerini, sınırlılıklarını bilin.
    -Aileyle diyalog hâlinde olun.
    -Sınıfta öğrenme etkinliklerine katılmalarını sağlayıcı sorumluluklar, görevler verin.
    -Kullandığınız komutların basit, kısa ve net olmasına dikkat edin.
    -Hafızaları zayıf olduğundan öğrendiklerinin bellekte kalıcı olmasını sağlamak amacıyla birden fazla duyuya hitap edin(görsel, işitsel, drama vb.).
    -Güven verici ve teşvik edici olun.
    -Tedirginlik ve güvensizlik öğrenmeyi her durumda ve yerde olumsuz etkiler.
    -Ön sıralara oturtun sık sık jest ve mimiklerle katılımını sağlayın.
    -Aşırı hareketliliği varsa sınıf ortamında farklı düzenlemeler yapın.
    -Başaramayacağı ödevler, sorular ve sorumluluklar vermeyin.
    -Kendisinin başarabileceğine inandırın.
    -Kendisini olumlu değerlendirmesini ve iyi hissetmesini sağlayın.
    -Sosyal aktivitelere katılmasını sağlayın, iş yapma becerisi kazandırın.
    -Gruplama, ayırt etme vb. ödevler verin.
    -Görsel algı becerilerinin gelişimine yönelik etkinlikler yapın.
    -İçinde bulunduğu gelişim döneminin özelliklerini iyi bilin.
    -Olumsuz etiketlemelerden kaçının(yaramaz, tembel, dikkatsiz vb.).
    -Öğrenme güçlüğü gösteren öğrencinizi diğer öğrencilerinizle kıyaslamayın ve onu olduğu gibi kabullenin.

  • Otizm    (yaygın gelişimsel bozukluk)

    Otizm (yaygın gelişimsel bozukluk)

    Uluslar arası alanda otizm ve yaygın gelişimsel bozukluk terimleri birbirinin yerine kullanılmaktadır. Otizm ileri düzeyde ve karmaşık bir gelişimsel yetersizlik çeşididir. Doğuştan var olabildiği gibi üç yaşına kadar olan dönemde de ortaya çıkabilir.

    Otizmin nörolojik sebeplerden kaynaklandığı sanılmaktadır ancak bu konuda net bir bilimsel gösterge bulunmamaktadır.
    Otizm bir ruh hastalığı değildir.
    Otizmin anne-babaların kişilik özellikleriyle ya da çocuk yetiştirme biçimleriyle ilişkili olmadığı artık bilinmektedir. Otizmin genetik olduğu yönünde bulgular vardır ancak bununla ilgili gen ya da genler çok yakın zamana kadar belirlenmiş değildir.
    Otizm yaklaşık her 500 çocuktan birinde görülmektedir. Erkeklerde görülme sıklığı, kızlardan dört kat fazladır; ancak kızlarda daha ileri düzeyde seyrettiği görülmektedir.

    Otizm beş alt gruba ayrılmaktadır:

    1.Otizm
    2.Asperger sendromu.
    3.Çocukluk disintegratif bozukluğu
    4.Rett sendromu
    5.Atipik otizm

    1.OTİZM:

    Üç yaşından önce başladığı kabul edilmektedir. Sosyal etkileşimde önemli yetersizlikler, iletişim ve oyunda yetersizlikler,çeşitli takıntılarla kendini gösteriri.

    2.ASPERGER SENDROMU:

    Sosyal etkileşimde yetersizlik ve çeşitli takıntılar görülür ancak otizmden farklı olarak dil ve zihin gelişiminde geriliklere rastlanmaz. Sözcük dağarcıkları ve dilbilgisi gelişimleri genelde iyidir ancak; çoğunda denge ve devinsel eşgüdüm sorunları gözlenir.

    3.ÇOCUKLUK DİSİNTEGRATİF BOZUKLUĞU:

    Çok seyrek rastlanan bir kategoridir. Bu tanıyı alan çocuklar yaşamının en az ilk iki yılında normal gelişim gösterirler. Bozukluğun başlamasıyla, daha önce kazanılmış beceriler hızla kaybedilir ve otizm için belirtilen özellikler kendini gösterir. Zihinsel becerileri ileri düzeyde zihin özürlü düzeyine kadar geriler.
    Bu tanıyı alan çocuklar birkaç yıl içerisinde, otizm tanısı alan çocuklarla benzer özellikleri paylaşır duruma gelirler.

    4.RETT SENDROMU:

    En az beş ay normal gelişim gösteren çocuklarda görülür ve yalnızca kız çocuklarında ortaya çıkan genetik bir bozukluktur. Sendromun başlamasıyla birlikte baş büyümesi yavaşlar, el becerileri yitirilir, takıntılı el hareketleri başlar. Zamanla tüm devinsel beceriler geriler ve denge bozukluğu ortaya çıkar. Rett sendromu, otistik bozukluklar içinde, genetik temeli tam olarak belirlenmiş olan tek kategoridir.

    5.ATİPİK OTİZM:

    Otizm için belirtilen üç alandan yalnızca birinde yetersizlik olduğunda ve diğer otizm türlerinin hiç birinin ölçütleri karşılanmadığında konan tanıdır.

    BELİRTİLER VE ÖZELLİKLER

    Otistik bireylerde, pek çok özellik, farklı düzeylerde görülür:

    1.SOSYAL ETKİLEŞİMDE YETERSİZLİK:

    • Göz kontağında sınırlılık
    • Ortak ilgide sınırlılık; başkasının işaret ettiği yere bakmama..
    • Başkalarının yaptıklarına karşı ilgisizlik; seslenildiğinde duymuyormuş gibi davranmak,
    • Diğer çocuklarla etkileşmede isteksizlik; yaşıtları ya da kardeşleriyle etkileşimde bulunmamak
    • Yalnızlığı yeğlemek;
    • Başkalarının duygularını anlamada yetersizlik; sevinç, üzüntü, kızgınlık gibi duygulara tepkisizlik.

    2.İLETİŞİM VE OYUNDA YETERSİZLİK

    • Dil ve iletişim sorunları: konuşma zorluğu, sıra dışı konuşma, gereksinimlerini ifade edememek.
    • Vücut dili kullanımda sınırlılık; jest ve mimiklerini kullanamama.
    • Hayali oyunda gerilik: sembolik ve işlevsel oyunları hiç oynamamak yada yaşıtlarından daha beceriksizce oynamak.

    3.TAKINTILAR:

    • Nesne takıntıları: nesneleri döndürüp seyretmek, seslerini dinlemek, sıraya dizmek, yalamak, koklamak vs.
    • Hareket takıntıları: el çırpma, sallanma, koşma, zıplama, dönme vs. davranışları uzun süreli yapma.
    • İlgi takıntıları: bir ya da birkaç sıra dışı konuyla sürekli ilgilenmek; uçaklar arabalar vs.
    • Düzen takıntıları; okula her zaman aynı yoldan gitmek, yemeği hep aynı tabaktan yemek, aynı giysiyi giymek.

    4.DİĞER BELİRTİLER:

    • Bazı duyularda aşırı duyarlılık; belli seslerden aşırı derecede rahatsızlık
    • Acıya karşı duyarsızlık; düşme, çarpma, yaralanma durumlarında tepki göstermemek
    • Uygun olmayan gülmeler kıkırdamalar; nedeni belli olmayan uzun süreli gülmeler
    • Kendine ya da çevreye yönelik saldırganlık
    • Öfke nöbetleri; aniden başlayan hırçınlıklar
    • Aşırı hareketlilik ya da hareketsizlik;
    • Tehlikelere karşı duyarsızlık;
    • Kas gelişiminde tutarsızlık; bazı becerilerde diğer becerilere göre daha ileri yada geri de olmak.

    ÖZELLİKLER:

    • Üstün yetenekler yaygın değildir; %10 unda üstün yeteneklere rastlanır.
    • Zekâ geriliği yaygındır, %80 inde zekâ geriliği görülür.
    • Nörolojik sorunlara sık rastlanır; yaklaşık üçte birinde sıklığı ve şiddeti değişen havaleler görülür.

    DİL GELİŞİMİ VE İLETİŞİM ÖZELLİKLERİ

    • İletişim ile ilgili iki alanda, ortak ilgi ve sembol kullanmada yetersizlik görülür.
    • Yarısına yakını hiç konuşmaz.
    • Sözel dil becerileri, genellikle sözel olmayan dil becerilerinden daha geridir.
    • Sözcükleri anlamlarıyla kullanmada, kişi zamirlerini kullanmada sorunlar görülür.
    • Konuşmada monotonluk ve didaktiklik dikkat çeker.
    • Papağan konuşmasına sık rastlanır.
    • Karşılıklı konuşmada sorunlar görülür.

  • Ebeveynden ayırılma(ma)

    Bilinmeyene duyulan korku ve ayrılık endişesi çocuğun gelişiminde beklenen normal aşamalardır; ama her ikisi de aşırıya kaçıp çocuğun fonksiyonlarını engellemeye başlarsa sorun yaratabilirler. Normal gelişim sürecinden kaynaklanan sıkıntılar ‘'ayrılma zorlukları'' ve aşırı ayrılma korkuları da ‘'ayrılık endişesi'' dir.

    Ayrılma zorlukları çocuğun gelişiminin normal, sağlıklı bir parçasıdır. Bağlanma bebeklik döneminin ortalarında çocuk anne babasına ait olma duygusuna kapıldığında başlar. Bu bağlanma çocuğun anne/babasının yanından ayrılırken üzülmesine ve terk edilme endişesi duymasına yola açar. Çocuk anne babanın tekrar geleceğine inanmaya başladığında, ayrı kalmaya ilişkin protestolarından vazgeçer. Çoğu ebeveyn bebeklerini ilk kez bakıcıya bırakıp evden çıkarken, onun nasıl içli ağladığını hatırlar. Genellikle ağlama kapı tamamen kapandığında ya da hemen sonra durur ama bazı bebekler ayrı kalma endişesini yenemez ve neredeyse ebeveyn gelene kadar ağlama devam eder. Ayrılma zorluğu yaşayan çocuk evden ayrılma zamanı geldiğinde ağlayabilir, öfke krizi geçirebilir veya okula sınıfa girmeyi reddedebilir. Bu tepkiler çok olağandışı görünseler de son derece normaldir.

    Kaynak: Dr Susan Anderson ve Dr Henrietta Leonard ”Çocuktur, Geçer!” 2003 Epsilon Yayınevi- İstanbul

    * Bu söylenenlere ek olarak çocuğunuzda uzun süreli bir ayrılma zorluğu varsa ya da ayrılık endişesi bozukluğundan şüpheleniyor iseniz mutlaka bir uzmana danışmalısınız.

    www.gelisimselpediatri.com

  • Bebeklik ve erken çocukluk döneminde sınır koyma- disiplin

    Bebeklik dönemi ailenin istenmeyen davranışlar daha başlamadan bunları önlemek, başladığında ise erken ve etkili çözüm getirmek için hazırlanabileceği çok önemli bir dönemdir. Aileler sıklıkla çocuklarını olumlu olarak algılarlar. Ancak çok sevilen, üzerine titrenen çocuğun da aile tarafından olumsuz algılanan davranışları olabilir.

    Aileler çocuğun davranışlarına tepkiyi kişisel, toplumsal beklentilere bazen de o andaki ruh halleri doğrultusunda verirler. Örneğin tüm gün ev işleriyle boğuşmuş bir annenin sabahki sabrı ile akşamki sabrı bir olmayabilir. Çocuğun amacı istenmeyen bir davranışı yapmak olmayabilir. Sıklıkla bebeklik ve erken çocukluk döneminde çocukların amacı merak ettiğini, istediğini elde etmektir, ya da davranışın altında yatan heyecan, öfke gibi bir duygu vardır. Aile ise davranışa odaklandığından bu duygu ve düşünceleri fark etmeyebilir. Kullanılacak yöntem ne olursa olsun ailenin çocuğun duygu ve düşüncelerini daha iyi anlaması gerekir. Çünkü çözüm ancak bu şekilde gelecektir.

    Temel ilkeler;

    1. Çocukla genel anlamda ilişkiyi iletişimi ve olumlu geri bildirimleri arttırmak. Uygulanacak tüm yöntemler bu temel üzerine oturtulmalıdır. Pek çok istenmeyen davranışın altında çocuğun ilişkiye girmek için dikkat çekmek istemesi yatar. Örneğin annesinin dikkatini başka türlü çekemeyen çocuk huzursuzluklar çıkararak bunu yapabilir. Çocuklar için olumsuz ilişki bile ilişki olmamasından daha iyidir. Çocuğun bakış açısını anlamak çok önemli, bunu yapabilmenin en iyi yolu ona daha fazla zaman, dikkat ve şefkat vermek. Sevilen, kişiliğine saygı duyulan çocuk başkalarını sever ve onlara saygı duyar.

    2. Önce istenmeyen davranışın öncesinde ve sonrasında neler olduğunu bulmaya ve sıklığını belirlemeye çalışmalıyız. Bazen çaresizlikle yaptığımız tutarsız davranışlarla, örneğin önce tepinince ona çok ilgi göstermek, eline vermek istemediğimizi sonunda vermek gibi, çocukları şaşırtıyor olabiliriz. Davranışın bir öncesi ve bir sonrası vardır. Öncesi başlamasına sebep olur, sonrasında elde edilen ise tekrarlanıp tekrarlanmayacağını belirler.

    3. Çocuklar en kolay taklit ederek öğrenirler, neyin olumlu neyin olumsuz olmadığını da bilemeyebilirler. Olumlu davranışı siz göstererek ona örnek olun. Çocuklar sıklıkla duyduklarını değil gördüklerini yaşadıklarını öğrenirler. Çocuklar hep öğrenme durumundadır. Onlardan büyük beklentilerin olmaması çok önemli. Kurallarınız az sayıda, mantıklı, kolay olsun onlara siz de uyun ve sık sık tekrarlayın.

    Kaynak: Ertem İÖ, Gelişimsel Pediatri 2005 Çocuk Hastalıkları Araştırma Vakfı