Kategori: Biyolog

  • Pygmalion etkisi (beklenti etkisi)

    Bilim dünyası uzun yıllardır “bilinç” hakkında araştırmalar yapmaya devam ediyor. Bilincin bir şekilde beyinde bulunduğunu biliyoruz ancak bu konu hakkında bildiklerimiz hala çok yetersiz. İşte şimdi anlatacağımız ve bilim dünyasında şok yaratan hikaye de, bu bilgisizliğimizi kanıtlar nitelikte. Eğer bilinç beyindeyse, beyninin yüzde 90’ınını kaybetmiş bir adam, nasıl nispeten sağlıklı bir şekilde yaşamına devam edebilir?

    Hikayemizin kahramanı Fransa’da yaşayan bir adam ve 2007 yılında bacağındaki ağrı sebebiyle doktora gidiyor…

    Bu adamın çocukluğunda da beyin sıvısından kaynaklı problemler yaşadığını öğrenen doktorlar, beyin taraması yapmaya karar veriyorlar.

    Yapılan beyin taramaları sonucunda, 44 yaşındaki bu Fransızın kafatasının çoğunlukla sıvıyla dolu olduğu, asıl beyin dokusunun sadece ince bir dış katmanının kaldığı ve beyninin iç kısmının neredeyse tamamen tükendiği ortaya çıkıyor.

    Çocukken beyinde su toplanması nedeniyle ona stent takılmış fakat 14 yaşında tekrar çıkarılmış. Ve çıkarılırken de beyin ciddi biçimde hasar görmüş.

    Doktorlar, çocukken de beyninde su toplanması şikayeti yaşayan bu adamın beyninin 30 yıl içinde yavaş yavaş yok olduğunu düşünüyorlar.

    Ancak yine de bilim, bunu tam anlamıyla açıklayamıyor.

    Az miktardaki beyin dokusuna rağmen, adamın herhangi bir zihinsel engeli yok. IQ’su düşük(75) ama bir devlet memuru olarak çalışıyor; evli ve iki çocuk babası.

    Bilim insanlarının bu noktada cevap bulamadığı soru ise şu: Beynin herhangi bir bölgesi hasar gördüğünde, insanlar komalık olurken veya bilinç kaybı yaşarken; bu adam normal hayatına nasıl devam edebiliyor?

    Bilim dünyasına göre, bu şartlarda adamın bilincini kaybetmesi gerekiyordu.

    Brüksel Üniversitesi psikologu Cleeremans, bu durumla ilgili şunları söylüyor: “Beyin, bilinç ile birlikte doğmak yerine onu tekrar tekrar öğreniyor.”

    Ve şöyle devam ediyor: “Bilinçlilik, deneyimler üzerinden, yani öğrenmeyle, kendisiyle, dünyayla ve diğer insanlarla etkileşimi üzerinden elde edilen, beynin kendisi hakkındaki kavramsal olmayan kuramıdır.”

    Bu ilginç durumla ilgili bilim insanları farklı görüşler öne sürerken, Cleeremans bu fikri ilk defa 2011 yılında yayınlamış ve Haziran 2016’da Buenos Aires’da Bilimsel Bilinçlilik Çalışması Birliği 2016’da konu üzerine bir konuşma yapmış bulunuyor.

    Cleeremans’a göre, bu adamın sadece ufak bir beyni kalmış olsa bile, geriye kalan nöronlar, kendileri hakkında bir kuram oluşturabiliyorlar; yani geriye kalan adam, eylemlerinin farkında.

    Buna göre beynimiz, zor durumda kaldığında kendine bir çıkış yolu buluyor. Hasar görse bile kalan nöronlar bir organizasyon oluşturup vücutta oluşabilecek hasarı en aza indirebiliyorlar.

    Bu adamın yaşadığı durum aslında şunun kanıtı: Beyin, son hücresi kalana kadar mücadeleye devam ediyor ve görevini bırakmıyor.

    Bu çok ilginç olay, bilim dünyası için çok önemli. Çünkü beynin bu özelliğinin keşfedilmesi, ileride, birçok hastalığı geri çevirebileceğimiz yönünde büyük bir umut anlamına geliyor.

    Pygmalion Etkisi (Beklenti Etkisi), liderin, sevilen bir yöneticinin, anne-babanın veya öğretmenin karşısındaki bireyden (çalışan, öğrenci veya çocuklar) olumlu beklentilerinin olumlu sonuçlar vereceğini veya performans üzerinde olumlu etki oluşturacağını açıklayan teoridir.(DEVAMI VAR)

    Yani sevdiğimiz kişilerin bizden olumlu beklentiye sahip olması, bizim olumlu sonuçlar elde etmemiz üzerinde etkili olacaktır. “Kendini gerçekleştiren kehanet” ya da “Pygmalion Etkisi”olarak da adlandırılan bu etki, kişinin, bir süre sonra başkalarının (özellikle herhangi bir yanıyla kendinden üstün gördüğü insanların) ona ilişkin beklentilerine denk düşen davranışlar sergilemesi şeklinde açıklanabilir. “Amcası benim çocuk çalışkandır, yaramazlık yapmaz, akıllıdır” tarzı beklentiler, çocukta genellikle olumlu etkiler oluşturur.

    Golem Etkisi ise bunun tam tersidir. Sevdiğimiz kişilerin bizden olumsuz beklentileri bizim olumsuz performans sergilememizi sağlayacaktır. “Bu yaştan sonra kilo vermek zor”. “Bak kilo veremiyorsun” diyerek üzerimizde oluşturdukları etki Golem Etkisidir. Bu tüm olumsuz etkiler bizde olumsuz performansın oluşmasına neden olacaktır. Anne-babanın çocuğuna “amcası benim çocuk yaramazdır, hiç yerinde durmaz” şeklindeki ifadesi çocuk üzerinde Golem Etkisi oluşturur ve çocuğun yaramazlaşma eğilimi artar.

    Sosyolog Robert Merton, beklenti etkisini; “Bir durumun yanlış tanımlanması, yanlışı doğru hale getiren yeni bir davranışa yol açar” saptamasıyla değerlendirmiştir.

    Kısaca özetlemek gerekirse bizi seven kişilere ilişkin olarak olumlu ya da olumsuz beklentilerimiz, onların elde edeceği sonuçlar üzerinde etkilidir. Bu etkiye Pygmalion veya Golem Etkisi denilmektedir. Her iki teoride işyerinde, okulda, evde veya sosyal hayatta geçerli olan teorilerdir. Bu beklentiler sözlü olabileceği gibi davranışlarla da ortaya konulabilir.

    NELER YAPILABİLİR?

    Kısaca karşımızdaki insanları cesaretlendirici, olumlu anlamda cesaretlendirici konuşmalar yapmalı veya davranışlar sergilemeliyiz. Eğer yapabileceğine inanıyorsak.

  • Zeka nedir?

    Kavramlar ve algılar yardımıyla soyut ya da somut nesneler arasındaki ilişkiyi kavrayabilme, soyut düşünme, muhakeme etme ve bu zihinsel işlevleri uyumlu şekilde bir amaca yönelik olarak kullanabilme yetenekleri zeka olarak adlandırılmaktadır (Koçer 2006). Bu tanım günümüzde en sık olarak kullanılan zeka tanımıdır. Bir çok filozof ve psikolog tarafından ise farklı şekillerde zeka tanımlamaları yapılmıştır.

    Binet ve arkadaşları ilk kez 1905 yılında Fransa’daki okullarda öğrenme zorluğu çeken öğrencileri diğerlerinden ayırt etmek amacıyla bir zeka testi geliştirmeye başlamışlar ve bu teste Binet-Simon testi denilmiştir. Binet’e göre zeka, bellek alanı, duyum keskinliği ve tepki hızı gibi basit zihni öğelerle değil, kavrama, hüküm verme, akıl yürütme ve düşünceye belirli bir yön verme, düşünceyi arzu edilen bir gayenin gerçekleşmesine intibak ettirme ile kendi kendini eleştirme, kendi yanlışlarını bulup düzeltme gibi karmaşık işlemlerde kendini gösterir. Bu yıllardan sonra bu testler geliştirilerek farklı yaş gruplarına uygulanır hale getirilmiştir. Ancak bu testlerin en büyük özelliği zekayı sayısal bir değerle ölçmeleri ve zekayı tek boyutta ele almalarıdır.

    Zeka daha bir çok bilim adamı tarafından farklı şekillerde tanımlanmıştır. Hepsinde ortak görüş ise zekanın kalıtım ve çevrenin ortak ürünü olmasıdır. Tüm bunlarla birlikte zekanın iyileştirilebilir, geliştirilebilir ve değiştirilebilir olduğu, çeşitli yollarla sergilenebildiği, gerçek hayat durumlarından veya koşullarından da soyutlanamayacağı belirtilmektedir(Gardner 1993). Belirtilen bu tanımlarla birlikte zekanın daha birçok tanımı yapılmaktadır.

    . “İyi akıl yürütme, hüküm verme ve kendini iyileştirme kapasitesi”

    . “Soyut düşünebilme süreci”

    . “Algılama, sorgulama, yaratıcılık”

    . “Gayeli davranma, mantklı düşünme ve çevresiyle ilişkilerinde etkili olma kapasitesi”

    . “Düşüncesini yeni durumlara bilinçli olarak uydurabilme yeteneği.”

    . “Çevreye uygun tepkilerde bulunabilme”

    . “Öğrenme, problem çözme, yeni ürünler ortaya çıkarma ve iletişim kurma kapasitesi” (Sağıroğlu, Beşdok ve Erler, 2003).

    . “Cevap vermede, muhtemel çözümleri inceden inceye aramadaki çabukluk ve bir problemin evreleri arasındaki yeni ilişkileri anlayabilme kapasitesi”

    . “Yeni bir düzeneği veya kuralı keşfetme ya da bir tahmin yürütme ile ilgili faaliyet.”

    . “Beynin bilgiyi alıp, hızlı ve doğru olarak analiz etmesidir.”

    Biyologlar zekayı çevreye uyum kabiliyeti olarak görürken, eğitimciler öğrenme, psikologlar ilişkileri anlama, bilgisayarcılar bilgiyi işleme kabiliyeti şeklinde değerlendirmişlerdir. Zekayla ilgili buraya kadar yazılanlar gösteriyor ki zeka tıpkı ruh, bilinçaltı, akıl, düşünme gibi soyut ve açık uçlu bir kavram olduğundan evrensel bir tanıma sığdırılamamaktadır.

    Beyin, birbiriyle karmaşık ilişkiler içinde bulunan sinir hücreleri (nöron) kitlesinden oluşmaktadır. En genel manada bakıldığında beyin, aktivitelerin bir kontrol merkezi durumundadır. İnsan zekasını, duyular tarafından alınan uyarıcıların yorumlanarak tepkilerin oluşturulmasını ve bu tepkilerin kontrolünü sağlamaktadır.

    Beynin küçücük yapısı altında çok fazla bilinmeyenin olması, bir çok disiplini barındıran nörolojik bilimler alanında çalışmaların yoğunlaşmasına neden olmaktadır. En basit şekilde düşünüldüğünde beynin 1 cm3 lük bir bölgesinde bir trilyon bağlantıya sahip, 100 milyar sinir hücresi bulunmaktadır. Bu 100 milyar sinir hücresi arasında saniyede 10 milyon x milyar kere uyarı iletimi olmaktadır. Sadece bu kadar bilgiden bile anlaşılacağı gibi, insan beyni hiç bir bilgisayarla karşılaştırılamayacak kadar karmaşık ve üstün bir sisteme sahiptir.

    Zeka araştırmalarının ana amacı insan bilgi işleme prensiplerinin anlaşılması ve biyolojik sinir sistemlerinin çalışma mekanizmalarının çözülmesidir. Bu mekanizmaların gerek araştırılması gerekse geliştirilmesinde bilgisayarlar önemli bir yer tutmaktadır (Sağıroğlu, Beşdok ve Erler, 2003).

    Bu çalışmalar sonucu zeka ve özel olarak da bellekle ilgili ciddi sonuçlara ulaşılmıştır.En basitinden belleğimizin zayıflığı en bildik durumdur. Bu hatanın en büyük nedeni ise ortam-bağlamsal belleğimizin en eski bellek tipi olup birçok canlı ile ortak kökene dayanmasıdır.

    Bağlamsal bellek insana avantajlar sağlar dezavantajları da vardır.Bir bilgiye gerek duyduğumuzda o bilgiyi ilk öğrendiğimiz dönemdeki koşullar,o anda da mevcutsa bağlamsal belleğe güvenebilirsiniz,eşleşmiyorsa ciddi bir sorununuz var demektir.Zira o anki koşullarda öne çıkan bilgi parçaları bilinçaltınızda binlerce anıyı tetikleyecektir.

    Beynimizle ilgili bu tür bir çalışma yanlışı da ‘’doğrulama eğilimi’’dir.İnançlarımıza uyan şeylere uymayanlara göre daha fazla inanma eğilimindeyizdir.Örneğin 2-4-6 örüntüsünü oluşturan kuralı tahmin edin ve buna uyan yeni diziler oluşturun: 4-6-8 bulduğunuz kurala uyuyor mu,evet mi,8-10-12…yine evet dediniz galiba? O halde sizce kural;’’2 şer artan üçlü çift sayılardan oluşan dizi’’midir? Peki 1-3-5 veya 1-3-4 geçerli dizi olabilir mi?Ya da şöyle ifade edelim asıl kural ‘’ardı ardına giden üç sayıdan oluşan her hangi bir dizi’’olabilir mi?(P.WATSON DENEYİ)

    Benzer bir yanlış’’ odaklanma yanılsaması’’dır.İlgi belirli bir alana odaklandığı zaman insanlar o yöne yönlendirilebilinir hale gelirler;

    Mutlu musunuz?

    Geçen ay kaç kişiyle çıktınız?

    Bu soruların sorulma sırası değiştiği zaman yanıtlar farklılaşmaktadır.İlgi romantizme çekilince mutluluk aşk hayatı ile bağlı biçimde düşünülmektedir.(MARCUS)

    Olasılıksal düşünmede bu hatalar daha da vahim hal alırlar:

    Örneğin : ‘’ 40 yaş üstünde kadınlarda göğüs kanseri görülme oranı %1 , mamografi testi ise göğüs kanseri olmayanlarda %10 pozitif , olanlarda %80 pozitif sonuç veriyor’’

    yargısına bakalım … 45 yaşında ve testten pozitif sonuç olan bir kadının göğüs kanseri olma ihtimali yüzde kaçtır? Bu sorunun sorulduğu doktorların %90’ı , %70’in üstündedir şeklinde cevap vermiştir. Oysa bu bir Bayes Teoremidir; Elimizde 40 yaş üstü 1000 denek olsun %1’i göğüs kanseri ise 1000 kişiden 10’u göğüs kanseri demektir, %99’u göğüs kanseri değil ise 1000 kişiden 990’ı sağlıklıdır.

    Kanserli 10 kadına test yapılırsa 8’i pozitif 2’si negatif sonuç verir.(%80) 990 sağlıklı kadına test yapıldığında 99’u pozitif 891’u negatif sonuç verir.(%10)

    Test Sonucu : 8+99=107 pozitif sonuç olup bunların 8’i gerçekten kanserdir . Yani 8/107 =% 7.5 gerçek değerdir.

    Bu tür bir olasılıksal düşünme hatası da ‘’birleştirme hatası’’dır. Örneğin 150 kilo ve sigara içen bir deneği ele alalım. Onun’’ kalp krizi geçirme ve ülser olma olasılığı’’ mı yüksektir sadece’’ ülser olma olasılığı’’ mı? Çoğunluk ilk yanıtı verse de olasılık kuralları gereği iki olayın birleşimi bunlardan birinin olasılığı değerinden büyük olamaz.

    ‘’Kumarbaz hatası’’ da benzer bir hatadır; Bir parayı 5 kez üst üste atıp hepsi de yazı gelse 6. atışta yazı gelme olasılığı mı tura gelme olasılığı mı yüksek olur?. Çoğunluk tura demektedir. Oysa bağımsız olaylarda daha önce ne olduğunu daha sonra ne olacağını etkilememektedir.

    Keza ‘’Sıcak el hatası ‘’da bilindik bir olasılıksal yanlış düşünme şeklidir. Üst üste 20 atışta topu potaya sokan bir basketbolcunun elinin sıcak olduğunu ve 21. atışının da basket olacağı gibi… Burada ise aslında olmayan bir örüntü yaratılmıştır.Tüm bunlar ışığında;

    Beyin iki şekilde düşünür ;

    Hızlı,otomatik, bilinç dışı Yavaş,analitik,irdeleyici,sağduyulu…

    İlki daha eskidir ; Vahşi bir hayvanla karşılaşınca ,sel , yangın vb. olaylarda devreye girer ve işini yapar. İkincisi daha yenidir; Yorgun olup ,kafamızı bir sorunla meşgul ettiğimizde devreden çıkar veya kısa devre yapar!!!

    Beynin bu iki kompartımanı arasındaki olmazsa olmaz ilintiyi ise ‘’tahmin nöronları’’ üstlenmiştir. Peki bunlar nedir?

    Wolfram Schultz’un Dopamin Deneyleri ve tahmin nöronları

    W.SCHULTZ Pavlov’un operant şartlanma çalışmalarının fizyolojisi üzerine çalışırken ilginç bir saptama yapar.Maymunlara

    Müzik dinlettikten sonra ½ sn bekleyip ardından elma suyu verince nöronlar önce ödüle cevap verirken ardından müziğe de yanıt vermeye başladılar. Wolfram Schultz bunlara ‘’ Tahmin Nöronları’’ dedi.Bunlar ödüle göre beyindeki dopamin miktarında artışa yol açmaktaydılar.Dopamin nöronları devamlı deneyime dayalı örüntüler üretirler.Beyin, tahminleri gerçeklikle karşılaştırır;beklenti ve tahmin karşılanırsa dopamin miktarı artar ve sonuçta insan mutlu olur.Hatalı tahminlerde ise Anterior Singulat’dan beyine güçlü bir uyarı yayılır. Anterior Singulat hem bilinci uyarır , tetikte tutar hem de bedensel işlevlerin hayati yönlerini düzenleyen Hipototalamus’ a uyarı gönderir. Anterior Singulat’da ki dopamin nöronları yeni gelişen olaylara ait verileri kullanarak eski tahminleri ve beklentileri düzenler,hayat derslerini içselleştirir ve BEYNİN SİNİR AĞI MODELLERİNİ günceller. Bu bölge bir nedenle işlevini yerine getiremez hale gelirse birey öğrenmede olumsuz pekiştirmeyi kullanamaz hatalarından ders almakta zorluk çektiği için aynı hataları sürekli tekrarlar .

    Hatalı olmanın tatsız belirtilerini yaşamadığımız sürece beynimiz asla modellerini gözden geçiremez.

    Nöronlarımızı başarılı olması için tekrar ve tekrar başarısız olması gerekir !

    NEUROFEEDBACK yeni tahmin nöronları üretimi yolu ile eski ve yeni beyin kompartımanları arasındaki organizasyonu güçlendirir.)

  • Asperger sendromu insanlar neden kastetmediklerini söyler, neden söylemediklerini kasteder?

    Asperger Sendromu, genel olarak çocukluk aşamasında saptanan nöropsikiyatrik bozukluktur. Genel hatları ile OTİZM’le benzerlikler gösterir. (Toplumsal iletişim ve etkileşimde gerilik; kısıtlı ve kendine özgü tuhaf ilgi alanları…) Otizmle temel farkı dil-bilişsel gerilik olmayışıdır. Semantik-pragmatik yetiler gelişmemiştir. (Toplumsal, kültürel, gelenek-görenek, ahlak, norm türlerinin eksik olduğunu söyleyebiliriz.) Zeka düzeyi genelde normal ve hatta bazen üstündür. DSM-IV ve ICD-10 ölçüleri şöyledir:

    DSM-IV tanı ölçütleri:

    • Toplumsal iletişim için kullanılan el, kol, göz, yüz hareketi, vücut şeklinde değişiklik

    • İnsan ilişkilerinde, eğlence, kıskanma, kendini tanımlama, paylaşma, oyun, beğenme gibi konularda eksiklik

    • Duygusal netlik (evet-hayır) konusunda gerilik

    • Olağandışı, basmakalıp, sınırlı örüntüler geliştirme

    • İşlevi olmayan ancak yeri gelince yapılacak gündelik işlere aşırı ve sık uyma

    • Motor manyerizm (parmak şıklatma, aşırı göz açıp kapama, dil çıkarma, el çırpma)

    • Eşyalarla aşırı ilişki, takıntı

    • Toplumsal mesleki alanlarda uyumsuzluk

    • Normal dil gelişimi

    • Bilişsel gelişim, kendine yetme becerisi, uyumda klinik gecikme olmaması

    • Cinsellikte genelde normalizasyon (aşırı fark yoktur.)

    ICD-10 tanı ölçütleri:

    • Dilde belirgin dil ve bilişsel gelişme geriliği yok

    • Özbakım, adaptif tavırlar, çevre merakı zihinsel gelişim ile uyumlu

    • Motor beceriksizlik var

    • Bir konuya özel ilgi varsa üstün yetiler edinme

    • Karşılıklı toplumsal etkileşimlerde niteliksel kusur mevcut

    • Dar ilgi alanı, aşırı tuhaf bilgi, basmakalıp örüntüler

    • Motor manyerizm

    • Nesneler veya oyun aletlerine aşırı saplantı

    • Obsesif- kompulsif (anankastik) kişilik bozukluğu, çocukluk bağlanma bozukluğu, şizotipal bozukluk, uyumsuzluk, jest yokluğu, motor beceriksizlik, hayal gücüne dayalı oyunlarda düşüklük, tuhaf konuşma, farklı dil, DEHB, depresyon, antisosyal şiddet içeren davranışlar da klinik özelliklere eklenebilir.

    AS, paternal dede-babalarda sık görülür. Binde 3/7 sıklık (ABD) söz konusudur. (AS’li bireylere ait ülkemizde düzgün ve bilimsel ölçütler temelinde saptama yapılmamıştır. Hemen hemen hiçbir istatistik mevcut değildir. Devlet ve özel sağlık kurumları, konu ile ilgili üniversiteler de dahil… Bu nedenle var olan bilgilerin çoğu ABD ve Avrupa’dan alınmıştır.) Normal sınırlara yakın düzeyde sosyal yaşantı içinde kaybolanlar da eklenirse 250’de 1 kişi söz konusu olabilmektedir. ABD’de okul çağı için %1, erkek kadın için sıralama 9:1’dir.

    Bozukluk tanı ölçütlerindeki gelişmeler, annelik yaşının düşmesi, göç, enfeksiyon, viral ajan artışı ve yayılımı, bağışıklık seviye düşüşü, kimyasal toksin ve çevresel kirlilik sorunları Asperger Sendromu artışının temel etmenleridir. AS genel olarak 10-11 yaş arası saptanır. Dil gecikmesi olmayışı toplumsal ilişkilerdeki sorunların özellikle kreş ve anaokullarında DEHB’li vaka çokluğu nedeniyle araya kaynaması yüzünden bazen erişkin döneme dek saptanamaz. Bu durumda kişinin kendi arayışı, iş dünyasındaki saptama, hukuk sistemi gibi yollardan saptanır. Bazense hiç saptanamaz.

    As saptanmasında yuva, ilkokul 3.-4. Sınıf lise, okul bitimi, iş seçimi, eş eçimi, hapishane durumları etkilidir. O denli ki 3-4 okul bitirip iş bulamama, iş stresine dayanamama, uyum sağlayamama, mutlu evlilik yürütememe, cindel ilişkide zorluk gibi sıkıntılar içerisindeki bireyler için AS mutlak surette göz önüne alınmalıdır.

    İnsan ilişkilerinde Prof. Dr. Barış Korkmaz hocanın mükemmel tanımı ile “insanların neden kastetmediklerini söylediği, neden söylemediklerini kastettiği” gibi ciddi bir sorunsalı derin biçimde yaşayan birçok EKSANTRİK insan için de bu sendrom mutlaka incelenmelidir.

    Yine aynı biçimde özellikle okul çağında “cins, tuhaf, gıcık, kıl, inek şaban, arama motoru, Google gibi çocuk, mal gibi adam, kendisinden başkasını düşünmeyen hırt, saygısız, moron, şakadan anlamayan, herkesten doğal hakkıymış gibi hizmet isteyen, yaş ve statü kavramını bilmeyen (okul müdürü İzzet Bey’e İzzet diyen…), sevindiği an herkesin sevinçten uçtuğunu sanan ve düşünen, tanımadığı kişilere özel soru soran veya aile ilişkilerini döküveren, paylaşma, özür dileme, ödünç alıp verme, dürtü kontrolü zayıf” her bireyde AS gözden uzak tutulmamalıdır.

    AS’li ilişkilerinde birçok farklı duygu durumları peş peşe görülebilir. Kendini üstün görmeme, tevazu, utanç, suçluluk duyma duygularına sahip olmayabilir. Beri yandan dedikodudan uzak olma, masum, dürüst olma, mülkiyet duygusu olmama, aldatma ve yağcılık yapmama gibi temel ilkelere de sahip olabilir.

    AS’de sözel olmayan iletişi tipleri, yüz ifadesi, ses tonu, jest ve bakış sorunları mevcuttur. Gramer gelişimi normaldir. Konuşmasında melodik olmayan bir ton vardır., serttir, bazen ders verir gibi didaktik konuşur. Göz teması sıkıntılıdır, bakışı çoğu kez gergin, hırçın, kaygılı, uzaklaştırıcıdır. Şiddet amacı taşırken gözler aşırı parlarken; duygu gerektiren durumlarda tam tersi hiç uygun olmayan, odaklanmayan bakışlar mevcuttur.

    Asli’de prosodi (dilin melodik özellikleri) bozuk olduğu için konuşma hızı ve şiddeti farklıdır. Cenaze, toplantı gibi durumlarda ses yüksektir. Semantik-pragmatik düzeyde dil bozukluğu vardır. (Dilin kavramsal- anlamaya yönelik özellikleri, toplumsal kullanış biçimine uygun değildir).

    Konuşma aşamasında o an geçerli durum, konum, bağlanma, uygun çıkarım yapılamaz. Geçmişte öğrenilen, yeni durumları tanımada kullanılacak verileri seçemez, bu nedenle zihin yükü artar, dikkati hızlı dağılır. Sözcükleri bu amaçla uygun seçme sıkıntısı nedeniyle çoğunlukla o an hangisi uygundur bulmak amacı ile konuşmada sık duruş, “ııı”,”eee” gibi karşıdan yardım bekleme durumları mevcuttur.

    Teğet, çapraz, uygunsuz konuşma düzeni vardır. Yarattığı anlamsız sözcükleri kullanır. (Çocukluk çağında çocukların ayakkabı için “apat” çorap için “çopat” demesi çoğu kez normal olup giderek düzelirken AS’de bu kalıcı hale gelebilir).

    Bilgi edinmede de sorunlar mevcuttur. Dikkat yukarıda söylendiği gibi düşüktür. Kendi ilgi alanına yoğunlaşmıştır. Bir çok kez farklı tarz öğrenme yolları denenir. Bir.ok kez de “ağacı görür ama ormanı göremez”. Takıntıları nedeniyle çoğu kez kendi anlayışına göre zora düşmemek amacı ile ritüel (merasim)-rutin (günlük yaşama düzeni) edinmiştir.

    Bilgi edinmedeki ciddi sorunları ile bir kez öğrenebildiği bir bilgi üzerine yoğunlaşır. Ülke bayrakları, tren tarifesi, futbol maçı tarih ve sonuçları… Kimi kez aşırı fotografik belleğe sahiptirler. Ancak bu bellek çoğu kez belirli bir şeye yönelmiştir. (Tüm keman üreticilerinin isimler, bilirler fakat keman çalamazlar.)

    AS’linin çocukluk düzeyinde öfke, yıkıcı davranış, agresyon (saldırı), kurallara uymama gibi durumlar özellikle dikkat çekicidir. Kaygı düzeyi çoğu kez çok yüksektir. Sikloid psikoz, şizofreni, paranoya, şizoid kişilik bozukluğu, depresyonla çoğalır. Madde, ilaç, alkol bağımlılığı artar. Panik atak yaşanabilir. (Depresyon %40, Mani %9, Bipolar bozukluk %9, İntihar %7, şizofreni %9, OKB %14, paranoya %9, hipokondriyazis %4’tür.) Hastalık hastalığı, tırnak yeme, sümük karıştırma masaya silme, dışkı ile oynama, vücudu sık yıkama, alkolle silme, tik ve manyerizm sıktır. Boğaz temizleme, garip ses, tourette (özellikle küfür), göz kırpma, yüz buruşturma, yere ayak vurma çoklukla görülür.

    Bilişsel- akademik aşamadaki sorunlar özgül öğrenme bozukluğu, disleksi, diskalkuli, makrografi (iri harf kullanımı) sözel olmayan öğrenmede düşüklük, zamanı ayarlayamama, doğruluk, suçluluk duygu ve telaşı, DEHB, işleyen bellek zayıflığı (daha az önce söylenen ismi bile unutma), seçici yanıt verme (istediğini duyma) şeklindedir.

    İlerleyen yaşlarda yakın arkadaşı olmama, düşük jest, özel yüz formu, geleneklere uyamama, tuhaf ve öznel ilgi alanları netleşir. Denetleme ve manipülasyondan uzak dururlar. Çocuksu merak ve doğrucu olup yalan söyleyememe değişmez.

    Otizmin bir çeşidi olan AS, otistik temel belirtilere;

    • Toplumsal ilişkide (socialization)

    • Sözel iletişimde (communication)

    • Hayal gücünde (imagination) yetersizlik tiplerine sahiptir.

    Zeka gelişimi açısından fark belirlidir. Standart otizmde zeka gerilik oranı %70 civarındadır. Atipik Otizm (ADD-NOS: başka türlü adlandırılmayan yaygın gelişimsel bozukluk) veya ağırlıklı olarak sözel otizm olarak tanımlanabilir.

    Zaman içinde eğitimsizlik, aile yetiştirme tarzı sebebi ile uygulanan sıra beklememe (örneğin bankada) trafiğe uymama, yüksek ses çıkarma, çevreyi kirletme gibi olumsuz davranışlar eğitim, aile, toplum etkileri ile normal çocuklarda ortadan yok olsa da AS’de devam eder.

    Sosyal fobi durumunda görülen başarısızlık duygusu, eleştiri ve gruba kabul edilmeme kaygıları bu tablo ile benzeşir.

    Çocukluk çağı psikozları (şizofreni, depresyon) benzeşen tavırlar söz konusudur. Halüsinasyon, hezeyan sık görülür. Şizoidlerde görülen okuldan kaçma, alt ıslatma-dışkı (noktürnal enürezis, enkoprezis) DEHB, aşırı fantezi, yalan, yalnızlık, içe dönüklük- aşırı tek ilgi yoğundur. OKB (anankastik) ile törensel ilişki, otonom bulgu, korkutucu düşünceler benzeşir. Avoidant (kaçıngan) tipi kişilikle de kendi yapısına rağmen sorunu rakip gördüğü kişi veya karşı gruba koyarak itilme, yalnız bırakılma durumunda kendini kurban gösterme tarzı aynıdır.

    As tetkikinde kullanılan psikometrik, nöropsikolojik testler, laterilizasyon (el, ayak, göz), motor beceri (el-göz, şekil, görsel motor) dikkat, görsel algı, mekânsal algı, zamansal algı, Rorschach, dil sorunları (fonoloji, prosodi, gramer, pragmatik, semantik), BT, MR, Pozitron Emisyon tomografisi, QEEG, QEEG ile uyarılmış potansiyeller psikoteknikte kullanılan bazı teknikler kullanılır.

    İlaçla kesin tedavisi yoktur. Psikoterapi, grup terapisi, aile terapisi gereklidir. Ancak öğretmen veya eğiticinin kişiliği konusunda aşırı duyarlı olduğu için ciddi eğitim görmüş kişilerce bu süreç devam ettirilmelidir. AS’linin terapisinde bu kişiler toplumsal uyumu sözel zeka ile yürüttüklerinden her şey net açıklanmalı, numaralandırılıp listelenmelidir.

    Motor becerisizlik ve Manyerizm konusunda iyi bir beden eğitimi şarttır.

    Davranışçı bilişsel terapide depresyonu çözecek EMDR yöntemler kullanılmalıdır. BIO-FEEDBACK teknikleri ile kişisel duygular ve bunların net dış ifadelerinin tanınması sağlanmalıdır.

    Toplumsal iletişim becerilerinde tanışma, yardımlaşma, iltifat, eleştiri, öneriye açıklık, karşılıklılık, paylaşmai sorunları çözme, idare etme-dinleme, eş-duyum, kaçınma ve sonlandırma teknikleri kullanılmalıdır.

    AS’de nörobiyolojik boyut nasıldır? Hasta yakınma veya şikayetlerine özgü tanı, semptomatik, ampirik, fenomenolojik tanıdır. Soruna neden olan, yol açan, nedene dayalı olana ise etiyolojik tanı denir. Bu yönden As’nin genetik temelde etiyolojik bir tanısı henüz yoktur. Beyinde hastalığa yol açan şikayetlerden sorumlu hasarlı bilginin nerede olduğunu saptayan tanıya lokalizasyona yönelik tanı denir. Hastalığa yol açan etkenlerin hangi organda ne tür hasar yaptığını ise patolojik tanı saptar. (AS’de net bilinmemektedir.) Prognostik tanı ise hastalığın nasıl yol aldığı ve düzelip düzelmeyeceği ile ilgilidir. (AS’de tam düzelme yoktur.) Ancak AS ve beyin yapısı şudur;

    Temel beyin yapıları amygdala, superior temporal sulcus, orbital frontal sulcus (ventromedical sulcus), anterior cingulate kortekstir. Frontal bölgede düşük metabolizma düzeyi olup, serotonin ve dopamin gibi nörotransmitterler düşüktür.

    Amygdala: hızlı otomatik belirsiz durumların duygusal çözümlemesini sağlar ve As’de etkisi düşüktür. Orbital frontal korteks: olaylara toplumsal anlam yüklemeyle ilgilidir. Önceki deneyimler sayesinde yeni bilgilere ulaşmayı sağlar. As’de öğrenme bozulur, kaygı artar, stres yükselir. Prefrontal lobun, dorsalateral bölgesi analitik düşünce planlama ve kişilik özellikleri ile ilgilidir.

    Premotor korteksteki mirror nöronlar (ayna nöronlar) ise taklit ve empati sağlar. Sağ hemisferdeki fusiform gyrus inferior oksipital gyrus ise yüz tanıma ile ilgilidir. Superior temporal sulcus yüz ifadesi tanıma, öfke, tiksinme gibi duygularda karşısındakini tanıma ile ilgilidir ve AS’de düşüktür. As’de beynin sağ yarı küresi sıkıntılıdır. Cerebellum’da da denge ve vücut hareketlerini düzenleyen kısım sıkıntılı görülür.

    Sonuçta yukarıda bahsedilen psikometrik, nöropsikolojik testler uygulanır. MR, NEUROBIOFEEDBACK gibi terapiler denenir ve QEEG ile beyin temel yapıları incelenmelidir.

  • Nöroendokrin modulasyon

    “Defianda me Dios de mi ! ” Tanrı beni kendimden korusun ( İspanyol Atasözü)

    “İnsan , ruhunda açılan yaradan ölür” (BALZAC)

    İnsan vücudunda gerçekten neler oluyor? Bütün bunları nasıl ispatlarız?

    Ellili yılların sonu ve altmışlı yılların başında herşey öyle açık ve kesin görünüyorduki aşılar ve antibiyotiklerle birçok ölüm engellenebiliyordu. Oysa seksenli yıllardan sonra dünyanın teknolojik açıdan en gelişmiş ülkelerinden biri olan ABD de enfeksiyon hastalıklarından ölüm 5. sıraya çıkarak % 58 lere yükseldi. Hatta çağın son buluşu olan gen teknolojisi bile herhangibir hastalık için etkin bir tedaviyle sonuçlanamadı.

    “Çocukken doğanın sihirli olduğunu düşünürdüm. Daha sonra herşeyin matamatiksel formüllerle ifade edilebileceğini öğrendim . Bu en büyük hayal kırıklığım oldu. Bilimden sihiri çıkardığınızda teknolojiyle başbaşa kalırsınız. Ama ben hala DNA sarmallarını büken bir sihrin olduğuna inanmak istiyorum”

    Psikonöroimmunoloji alanında yayınlanmış ilk kitap 1975 yılında Robert Ader tarafından yayınlanmıştır. Robert Ader ve Nicolas Cohen klasik Pavlov deneylerini ratlar üzerinde tekrarlamış ve davranışla ilgili olarak immun yanıtın değiştiğini ortaya koymuşlardır. Bu araştırmacılar ratlara mutluluk verici olaylardan sonra ( tatlı su) siklofosfamid enjekte etmişlerdir daha sonra koyun eritrositleri enjekte ederek antijenik reaksiyon oluşturmayı denemişlerdir ve geçmişte siklofosfamidle birlikte kullanılmış tatlı suyun tek başına da immun sistemi baskılayabildiğini tespit etmişlerdir. Öyle görünüyordu ki ratların beyninde oluşan birşeyler bu yanıtı oluşturuyordu. Oysa ki klasik immunoloji insan vücudu dışında deney tüplerinde ispatlanmış birçok dogmaya dayanıyordu.

    Şunu söylemek gerekirki parçalar üzerinde ne kadar ayrıntılı çalışırsak çalışalım hiçbir zaman bütünü anlamamız mümkün olmayacaktır. Bu bizi ilk soruya götürüyor izole edilmiş herhangi bir sistem üzerinden elde edilmiş verilere gerçekten inanabilirmiyiz? Yada anatomik bilgimizin büyük bir kısmının elde edildiği kadavralara ne kadar bu bağlamda ne kadar güvenebiliriz? Örneğin kranial kemiklerin hareket etmediği bilgisi sadece kadavralar için geçerli bir anatomik bilgidir. Cranial kemiklerin hareketlerinin ölçülebildiğini ve yaşamsal önemi olduğunu biliyormuydunuz? İlk bakışta immunsistem ve sinir sistemi birbirine pek benzer görünmezler. Ancak her iki sistemde organizmanın dış ortama karşı durumuyla ilgilidirler. Her ikisininde karşı koyma ve uyum sağlama rolleri vardır.

    Ayrıca her iki sisteminde belleği vardır. Sinir hücreleri sadece immunsistemin solid organlarıyla iletişim kurmakla kalmıyorlar serbest dolaşan immun sistem hücreleri sayesinde peyer plakları ve kemik iliğide sinir sistemiyle bağıntı içindedir. Sinir sisteminin iletişimsel molekülleri olan endorfinler ve nörotransmitterler, endokrin sistemin hormonları, immun sistemin sitokinleri kimyasal maddelerin peptidler grubundandırlar. Bu peptidler bu sistemler arasında aramadde olarak görev yapmaktadırlar.

    Sonuçta bu sistemler aynı network sisteminin uzantılarıdırlar. Doğal yaşam için planetteki ekolojik sistemlerin ne denli birbirine bağlı olduğunu düşünürsek belki insanın biyolojik sistemleriyle ilgili görüşümüzü değiştirebiliriz. Gün gelecek hastalığı bir invazyon tıp bilimini savaş olarak görmekten vazgeçeceğiz çünkü eskilerine karşı zafer kazandıkça karşımıza çıkan yeni hastalıklar savaş doktrinini

    çürütecektir. Bunun yanısıra vücudun kendi immunsistemi ile zarara uğratıldığı otoimmun hastalıklar artmaktadır. Bu durumda düşmanı gördüğümüzde onun biz olduğunu anlayacağız. Tüm dejeneratif hastalıklarda böyledir aslında.

    Quantum teorisi tüm elementlerin enerji fluktuasyonları içerdiğini ( vibrasyon) ortaya koyar. Denizler arasında saptanmış quantum akımı hücreler arasında yok mudur. Hücreler arasında UV ışığın frekanslarına dirençli mikrotübüller ne işe yaramaktadır. Fritz Popp hücre iletişim sisteminin lazer gibi sürekli bir ışığa bağlı olduğunu ileri sürmektedir. Danah Zohar ın Bilincin Quantum Modeli adlı çalışması Herbert Frolich’in çalışmalarıyla desteklenmiştir. Brian Josephson’un psikonöroimmunoloji ile ilgili yaptığı araştırmalar sonunda ortaya attığı fikir vücutta beynin desteklediği bir quantum bilgisayarının işlediği şeklindedir.

    TEMEL KAVRAMLAR

    İmmun Sistem vücudun hemen her yerinde sayısız yabancı antijene karşı koymak zorundadır. Bu nedenle immun sistem hücrelerinin kan, lenf ve dokular arasında gezebilme ve antijene maruz kalınan yerlere geçip yerleşebilme özelliğine HOMİNG denir. Bu özellik immun yanıt için çok değerlidir. İmmun yanıtlar bireyi enfeksiyon, otoimmun hastalıklar ve kansere karşı korur. Normal immunsistem daha tümör gelişmeden normalden farklılık gösteren tümör hücrelerini tanıyıp ortadan kaldırabilme özelliğine sahiptir buna İMMUNGÖZETİM ( İmmukontrol) denir. Bireyi potansiyel tehlikeli ajanlardan koruyan ve çoğu daha ajanla karşılaşmadan önce organizmada bulunan mekanizmalara DOĞAL İMMUNİTE denir.

    Doğal İmmunite:
    · Fizik Bariyerler ( deri mukoz membranlar)
    · Fagositoz ( makrofajlar nötrofiller eozinofiller)
    · Doğal Öldürücü Hücreler ( NKC)
    · Akut Faz Proteinleri ve
    · Kompleman Sisteminden oluşur.

    Bir yabancı antijenle karşılaşıldığında sadece ona özgü yanıt gelişmesini sağlayan ve aynı antijenle tekrar karşılaşıldığında daha güçlü bir yanıt oluşturan sistem SPESİFİK İMMUNİTE dir.

    Spesifik İmmunite:
    · Lenfositler
    · Plazma Hücrelerince üretilen antikorlar
    · Lenfositlerden salınan lenfokinlerden oluşur

    Spesifik immunite iki çeşittir.
    1- Hümoral İmmunite: B lenfositler ve antikorlar ile olan ( ekstrasellüler)
    2- Hücresel İmmunite: T lenfositlerce geliştirilen ( intrasellüler)

    Makrofajlar buldukları antijeni içlerine alır ve peptidlerine parçalarlar. Bunlara MHC ( Major Histokompatibilite Kompleksleri) bağlanarak hücre yüzeyine taşınmasını sağlarlar. T lenfositlerinin
    herbirinin yüzeylerinde sadece bir MHC tanıyabilecek özel reseptör molekülleri vardır. Bunlara T Cell Reseptör denir. Memeli immun sisteminin 10 üzeri 9 sayıda değişik antijeni tanıyabilecek kapasitede
    olduğu sanılmaktadır. Buna LENFOSİT REPERTUARI denir. Bir lenfositten türeyen lenfositlerin tümüne LENFOSİT KLONU denir. Bir klondaki tüm hücrelerin antijen tanıyan reseptörleri birbirinin aynıdır. Makrofaj yüzeyinde MHC Klas 2 ile birlikte sunulan spesifik antijeni tanıyarak aktif hale geçem T hücreleri bölünür ve lenfokinleri salgılarlar.

    Lenfokinleri salgılayan hücrelere T helper denir (Th). Lenfokinlerin salgılanmasıyla:
    1- Makrofajlar etkin duruma geçer ve içlerindeki antijeni sindirirler
    2- B lenfositler plazma hücresi haline geçerek antikor salgılamaya başlarlar
    3- Sitotoksik T lenfositler Tc antijen özelliği gösteren hücreleri öldürecek forma girerler.

    Antijenik uyarının ardından bütün normal immun yanıtlar kendi kendini sınırlar. Bu aşamada birçok mekanizma rol oynar . Bu mekanizmalardan biri NÖROENDOKRİN MODULASYON dur. Bu modulasyona örnekler vermek gerekirse;

    Lenfositlerde ve çoğu lenfoid organın kan damarlarında sempatik innervasyon vardır: Lenfositler üzerinde pekçok hormon, nörotransmitter ve nöropeptid için reseptör vardır. Lenfositler kortikotropin salgılatıcı faktöre yanıt vererek kendi adrenokortikotropik hormonlarını yapabilir, bu da kortikosteroid
    yapımına yol açar. Stres altında lenfositlerin in vitro mitojen yanıtı bozulur ve enfeksiyonların iyileşmesi gecikir İmmun sistemin vucutta yapması gereken işlevleri yerine getirebildiği durumlarda kişi immun kompetandır. Immun işlevlerin yeterli olmadığı hallerde ise immun kompromize durum söz konusudur.

    STRESİN NEDEN VE ETKİLERİ

    Son yıllarda toplum üstünde stresin etkilerini ölçen birçok araştırma yapılmıştır. Örneğin dahiliye hastaları üzerinde yapılan bir çalışmada hastaların semptomlarının en fazla strese bağlı olduğu ortaya
    çıkmıştır. Bunların %36 sı kendilerine iyi bakmadıkları, %26 sı moodları, % 25 i duyguları, % 25 i fazla çalıştıkları, % 24 ü de ruhsal çöküntü geçirdiklerinden yakınmışlardır.

    Stres birçok hastalığın başlatıcısı yada ana nedenidir. Stres beklenmedik bir duruma organizmanın verdiği yanıttır. Örneğin bir yılanın yanında duran biri acilen kaçma ihtiyacı duyar. Bu organizmanın savaş ya da kaç yanıtıdır. Stres davranışımızın telaş ya da tembellik şeklinde olmasını sağlayabilir. Zayıf uyaranlar dinlenme durumundaki duyarsızlığı sağlayarak gereksiz atakları minimuma indirirler.

    Stres modern hayatın sağlıksızlığa neden olan bir yönüdür. Akıl herzaman gerçek stres kaynağına odaklanmaz, bir sürü gerçekleşmesi mümkün olmayan imge ile doludur. Örneğin geleceğe ilişkin korkular felaket düşünceleri alışılagelmiş anksiyeteler. Bunlar henüz gerçek stresörler değillerdir.

    Vücudun neyin gerçek stresör neyin sadece düşünülen stresör olduğunu ayırt etmesi güçtür. Eğer stresli bir yoldan eylem yapılması yolunda mesaj alırsa o yönde aktive olur. Örneğin kişi bir sopayı yılan olarak algıladığında vücut bu algıya göre reaksiyon verir. Kişi yılanı sopa olarak algıladığında ise tehlikeli bir hata yapar.

    Stresin azaltılması gerçek olmayan stres kaynaklarının zararlı etkilerini azaltmaya yarayan bir gevşeme yanıtıdır. Bu yanıt çok değişik şekillerde yapılabilir . Örneğin bir sandalyeye otururken olabilir. Bu şekilde derin bir fiziksel ve kondisyonel gevşeme ve zihinle açık bir nesneye odaklanma amaçlanır. Vucudun bu durumdaki haline dinlenme duyarsızlığı denir.

    Stresin immun sistem üzerine olumsuz etkileri olduğu bilinmekle beraber bunu nesnel olarak kanıtlamak kolay değildir. Homeostatik mekanizmaların yürütülmesinde sinir sistemi endokrin sistem ve immun sistemin karşılıklı etkileşmeleri çok önemlidir. Kişinin duygu durumu ya da strese verdiği yanıt şekli o kişinin enfeksiyon hastalıkları veya kanser ile olan savaşını değiştirebildiği gibi otoimmun hastalıkların seyrini de etkileyebilir. Stresin enfeksiyöz hastalıklarla ilişkisi olduğu Cohen ve arkadaşlarının çalışmasında gösterilmiştir. Bu çalışmada gönüllülere 5 değişik soğuk algınlığı virusundan biri ya da placebo uygulanmıştır ve hem solunum yolu enfeksiyonu hem de klinik soğuk algınlığının psikolojik stres ile arttığı izlenmiştir. Bir diğer çalışmada stresin Hepatit B aşısına verilen antikor yanıtını olumsuz etkilediği bildirilmiştir.

    Stresin insan herpes virusları başta olmak üzere çeşitli enfeksiyon ajanlarının yol açtığı hastalıklar için bir risk faktörü olduğu ve hastalığın şiddetini artırıcı bir etkisi olduğu bilinmektedir. Tıp öğrencileri ile yapılan bir çalışmada 3 gün süren sınav dönemine ait alınan kan örneklerinde yapılan immunolojik testlerle, göreceli olarak düşük düzeylerde stersin yaşandığı ve temel kabul edilen 1 ay önceki benzer testlerin sonuçları karşılaştırıldığında sınav döneminde NK etkinliğinde anlamlı düşme olduğu gösterilmiştir( Kiecot-Glaser 1984,1987) Bu çalışmalar sırasında sınav döneminde ölçülen interferon gama düzeylerinin kontrol gruplarındaki örneklerin düzeylerine göre anlamlı derecede düşük olduğu da bulunmuştur( Glaser, Rice1987). Doğal öldürücü hücre etkinliği sürekli düşük bulunan bir grup insanda yapılan çalışmalarda bu grubu en iyi belirleyen faktörlerin yaş ve günlük stresin derecesi olduğu görülmüştür ( Levy, Herberman 1989).

    Günlük streslerin immun sistem üzerinde yaptığı değişikliklerin incelendiği 6 aylık bir çalışma sonucunda günlük streslerin Ts lerde bir artış yaptığı Th/Ts oranının düştüğü gözlemlenmiş ve stres beklentisinin de Th sayısında bir düşme ile birliktelik gösterdiği bildirilmiştir ( Kemeny Cohen 1989). Homoseksüel erkeklerde yapılan bir çalışmada kişilere önce Hıv + oldukları söylenmiş ve ölçüm yapılmış daha sonra bunun doğru olmadığı açıklanmış ve ölçüm yapılmıştır. Yapılan bu ölçümlerde lenfositlerin fitohemaglütine verdikleri proliferatif yanıtın gerçek durumun söylenmesinden sonraki bir hafta içinde yaklaşık iki katına çıktığı bulunmuştur ( Antoni, Schneiderman 1991)

    Evlilik sorunlarinin gerek fizik gerek psikolojik rahatsizliklara yol acmasinin yanisira immun parametrelerde de bozukluklara sebep olabilecegi bildirilmistir. Bir yildan daha az bir sure once bosanmis olan kadinlarin uygun kontrol gruplariyla karsilastirildigi bir calismada, evlilik sorunlarinin depresyon ve immunkompetansta yetersizlik ile birlikte gittigi bulunmustur( Kiecolt-Glser, Fisher 1987).

    Erkeklerde yapilan benzer bir calismada ada benzer sonuclar alinmis ancak bosanmayi steyen ve baslatan tarafta bu bozukluklarin goreli olarak daha hafif oldugu görülmüştür( Kiecolt-Glaser 1988)Mayne ve arkadaşlarının yürüttüğü bir çalışmada 10 evli çiftin 40 dakika süren tartışmadan önce ve sonra kan basınçları, kalp hızları ölçülmüş ve immun değişiklikler için kan örnekleri alınmıştır: kadınlarda kan basıncının yükseldiği ve hücresel immun sistem işlevlerinde bir azalmaya işaret eden lenfosit proliferasyonunda hafif bir azalmanın olduğu saptanmıştır. ( Mayne 1997).

    Primer depresif hastalığı olan klişilerde hücresel immunitede bozukluk bulunduğu bildirilmiştir ( Kronfol, Silva 1983). Depresyonun düşük Th sayısı ve daha sık herpes nüksü ile ilişkili olduğunu belirten yayınlar ( Kemeny Cohen 1989) olduğu gibi depresif hastalar ile depresif olmayanlar arasında önemli immün işlev farkı olmadığını ileri süren çalışmalar da vardır ( Darko,Gillin 1991).

    Norman Cousins 1979 da kişilik özellikleri, davranış biçimleri, olaylarla baş etme biçimleri ve duygusal durumun immun işlevlerde bilinen ya da tahmin edilen bazı bozukluklarla giden hastalıkların seyrini etkileyebileceği düşüncesini ortaya atmıştır. Cousins ankilozan spondilitte psikolojik müdahale ile remisyon sağlandığını bildirmiştir. Stres ile mücadele edilmesinin ve stres ile başa çıkma yollarının immun sistem değişiklikleri üzerindeki etkileri giderek daha çok incelenmektedir. Bu çalışmalar özellikle üniversite öğrencileri, yaşlılar, kanser hastaları, HIV virusu taşıyan kişiler, kronik romatizmal hastalığı olanlar ve gönüllü kontrol grupları üzerinde yapılmaktadır.

    Bu bağlamda özellikle hipnoz, gevşeme, egzersizi klasik koşullanma, kendini ortaya koyabilme( assertiveness) ve bilişsel çalışmalar Glaser’lar tarafından özetlenmiştir( Kiecolt- Glaser 1992). Bu çalışmaların planlanması ve yürütülmesi oldukça güç olduğu gibi sonuçların nesnel olarak değerlendirilmesi de her zaman kolay olmamaktadır.

    Psikoterapinin, psikolojik danışmanlık hizmetlerinden yararlanılmasının ve destek gruplarına katılımın kanserli hastaların prognozlarını olumlu etkilediği yayınlanmıştır. Bu tür yöntemlerin metastatik meme ca lı ( Spiegel, Bloom 1989) ve maligm malanomlu hastalarda( Fawzy, Hyun 1993)yaşam süresini uzattığı bildirilmiştir. Bütün bu anlatılanlardan sonra tek başına stresin immun işlevlerde değişiklikler yaparak mutlaka hastalıklara yol açacağı düşüncesi çıkartılmalıdır: Stres ve mutsuzluk, nsanları riskli bazı davranışlar ve yaşam biçimine itebilir.

    Bu tür insanlar alkol ve uyuşturucu kullanmaya daha eğilimli olabilir, uyku ve beslenme düzeyleri sıklıkla bozulabilir, daha az spor yapar hale gelebilirler. Bunların hepsinin immu sistemi olduğu kadar genel sağlığı da olumsuz etkileyen etkenler olduğu unutulmamalıdır. Stresle başetme yolları daha iyi anlaşılıp uygulandıkça, immun sistemin doğrudan ya da dolaylı olarak ilişkili olduğu düşünülen pek çok patolojik durumun olumlu etkileneceği beklenmektedir.

    Stres Azaltılmasının Fizyolojik Yararları:

    · Oksijen tüketimi ve metabolik hızın anlamlı oranda azalması, hatta uyku düzeyinin altına inmesi. Bu büyük bir ekonomi ve etkinliğin belirtisidir.

    · Dakikalık ventilasyon ve respirasyon oranında azalma

    · Kalp hızında ve kan basıncında azalma,

    · Serum Kolesterol seviyesinde sadece diyetle elde edilenden daha fazla düşüş,

    · Derinin direncinde belirgin bir yükselme ( düşük cilt direnci stres yanıtının bir göstergesidir)

    · Stresli durumlarda yüksek olan anaerobik metabolizmanın belirtisi olan kan laktat seviyesinin düşmesi,

    · EEG de dinlenme durumunda saptanan ( alpha) ve ( tetra) dalgalarının artması, EEG dalgalarının koordinasyonunun sağlanması

    · Epileptik nöbet sıklıklarının azalması

    · Depresyondan iyileşme sırasında görülen yüksek serotonin üretiminin saptanması,

    · Kateşolamin metabolit düzeylerinin azalması,

    · TSH ve T3 düzeylerinin azalması,

    · Reflekslerin ve cevap zamanının gelişmesi,

    · İşitme ve diğer duyuların hassaslığının artması,

    · İmmun fonksiyonun güçlenmesi. Kronik streste immun sistem baskılanır ya da aşırı derecede aktive olur buda otoimmun ve inflamatuar hastalıkların ortaya çıkmasını sağlar

    · Melatonin düzeyleri artar

    · Kalsiyum kaybı ve osteoporoz riski azalır ( Bunun nedeni muhtemelen kortizol seviyesindeki azalmadır)

    · Stres Azaltılmasının Yararlı Olduğu Hastalıklardan Bazıları:

    o Kalp hastalıkları,

    o Kanserler,

    o Kronik Ağrılar,

    o Asthma,

    o Diabet,

    o Spastik Kolon,

    Stres Azaltılmasının Psikolojik Yararları:

    · Anksiyete nin azalması,

    · Depresyonun azalması ( serotonin düzeylerinin artmasının indüklenmesi yoluyla)

    · Daha fazla iyimserlik,

    · Daha fazla kendini farketme ve kendini gerçekleştirme,

    · Başa çıkma yeteneklerinin geliştirilmesi,

    · Durumsal olmayan mutluluk hissi,

    · Receteli ya da recetesiz ilaçlarla alkole olan eğilimin azalması,

    · Uykunun kalitesinde artma ( daha dinlendirici uykui uykusuzluğun azalması, zaman içinde daha az uyku ihtiyacı gelişmesi)

    · Agresyonun ve kriminal eğilimlerin azalması,

    · IQ nin artması,öğrenme kapasitesinin artması, kişiliğin ve entellektualitenin gelişmesi,

    · İş hayatında daha fazla etkinlik ve verim sağlanması,

    · Yönetsel açıdan olumluluklar,

    · Konsantrasyon yeteneği ve hafızanın artması,

    · İstenmeyen kişilik sorunlarına eğilimin ve kişilik bozukluklarının azaltılması

    PSİKONÖROİMMUNOLOJİ:

    Bu terimdeki psiko aklı, nöro sinir sistemini immunoloji ise immun sistemi temsil etmektedir. Basit bir deyimle düşünce ve duygularımızla immun ve sinir sistemleri üzerinde güçlü etkiler oluşturmaktayız. Sinirler telefon telleri gibidirler. Nörotransmitterler posta sistemi gibi çalışırlar. Bu iki nedenden ötürü immun yanıtla ilgilidir. Her elemanın iletimini sinir sistemi sağlar ve beyaz kan hücreleri sinir sistemine geri mesaj verirler. Dolayısıyla bu iletişim iki yönlüdür.Bu sistemin beyinde feedback mekanizması limbik sistemin içinde bulunduğu loptadır.

    Dolayısıyla duygularla çok ilgilidir. Beyaz kan hücreleri üzerinde 60 ın üstünde nörotransmitterin reseptörü tespit edilmiştir. Bu tür reseptörler vücutta barsak gibi bölgelerde de saptanmıştır. Bu durum stres, anksiyete ve depresyonun nasıl immun supresyon, barsak spazmı gibi olaylara neden olabildiğini ortaya koyar. Ayrıca psikoaktif özelliği olan sedatifler gibi ilaçların immun hücre fonksiyonları üzerine etkilerinin olduğu da tespit edilmiştir. Çünkü bu hücrelerde de aynı reseptörler mevcuttur. Hatta kan beyin bariyerinin bile stres altında daha geçirgen bir hal aldığı söylenebilir. Beyaz kan hücrelerinin sayısı stres altında etkilense de asıl etki fonksiyonlarda meydana gelmektedir. Bu etkiyi sadece emosyonel faktörler değil yaşamtarzıyla ilgili faktörlerde meydana getirmektedir. Hücresel Bağışıklıkta oldukça önemli olan Doğal Öldürücü Hücrelerin hangi faktörlerce etkilendiğini aşağıdaki tablo ortaya koymaktadır.

    Tablo:1 Yaşamtarzı ve NKCell Aktivitesi Üzerine olan Etkileri

    DAVRANIŞ BİÇİMİ

    NKcell Aktivitesinde Oluşturduğu Artış

    Egzersiz

    %47

    Stres Yönetimi

    %45

    Yeterli Uyku

    %44

    Dengeli Beslenme

    %37

    Sigara İçmeme

    %27

    Kahvaltı Etme

    %21

    Düzenli ve Uygun Çalışma Saatleri

    %17

    Alkolden sakınma

    %0

    Sağlıksız yaşamtarzlarının stres nedeniyle ortaya çıkmasının kolaylaştığı birçok kaynağa dayanılarak bilinen bir durumdur. Uygun bir stres yönetiminin meditasyon, psikolojik görüşmeler olumlu tutum ve alışkanlıklar güçlü birer immun stimulandırlar. Bunlar immunosupresif etkinin azaltılmasını ya da stresin yol açtığı adrenokortikoid hormonlar gibi bir takım hormonların etkilerinin azaltılmasını sağlarlar. Aklın vücut direncini etkilediği kavramı Halk Sağlığında yeni bir kavram değildir. ” Paniğe hiçbir neden yok. Korku alçaktır ve çok zarar verir.Neşeli o lmak direnci artırır ve komplikasyonları önler” Yapılan meta analizler antikor titrasyonlarındaki artış ve lenfositlerdeki interlökin2 reseptörlerinin stresle etkilendiğini ortaya koymaktadır. Herpes viruslarının relapsı ile stres arasındaki güçlü bağ bilinen bir durumdur.

    KİŞİLİK YAPISI VE HASTALIK:

    Kişilik yapımız fiziksel sağlığımızı ömür boyu etkileyen bir faktördür. Antik çağdaki tıp öğretileri de bu görüşü desteklemektedir; “Hastalık yok Hasta vardır” Hipokrat Kişilerin kişilik özellikleri hastalığın görünümünü etkilemektedir. Kişi kendindeki olumlu ve olumsuz kişilik özelliklerinin çoğunun genellikle farkındadır. Bu nedenle, kişilik özelliklerinin objektif biçimde gözden geçirilmesine ve hastalığın tartışılmasına olanak sağlanmalıdır.Kişi kendini denemeye kişiliğini geliştirmeye ve kendini suçlama gibi fatal duygulardan arındırılmaya yüreklendirilmelidir. Kişilik en önemli faktörlerden biri olmakla birlikte birlikte etkili olduğu diğer faktörler çevre, yaşamtarzı, genetik predispozisyon gibi faktörlerdir. Eyenstock un yaptığı araştırmalarda araştırmacının tespit ettiği 4 kişilik tipinden üçünün bazı hastalıklarla ilgisi ortaya çıkmıştır. Bunlar;

    Tip 1: ümitsiz, yardım kabul etmeyen, duygularını baskılayan kişiler. Bunlarda kanser sık görülür.

    Tip 2: Anksiyeteye eğilimli, agressif, hırslı, duygularını uygun olmayan yollarla ortaya koyan kişiler. Bu kişilerde kalp hastalıkları sık görülür.

    Tip 4: Kendileri ve diğer insanlarla uyum içinde olan kişiler . Bunlar iyi iletişim kurarlar, iyimserdirler, duyarlıdırlar, stres altında soğukkanlı olmaya çalışırlar.

    Kişilik tiplerinin 10 yıl süreyle izlendiği bir çalışmada ölüm nedenleri ve kişilik tipleri arasındaki ilişkiler aşağıdaki tabloda gösterilmiştir.

    Tablo: 2 Kişilik Tipleri ve Ölüm Nedenleri Arasındaki İlişkiler

    Kişilik Tipi

    Sayı(n)

    Ölüm nedenleri

    Sağ kalanlar (n)

    Sağ kalanlar %

    Ca

    CHD

    Diğer

    Tip 1

    901

    347

    61

    155

    338

    38

    Tip 2

    818

    36

    208

    221

    353

    43

    Tip 3

    570

    8

    21

    80

    346

    81

    Tip 4

    946

    3

    9

    39

    895

    95

    Yapılan bir başka çalışmada kanser ve kalp hastalığına predispozisyonu olan 490 kişiye stresle başa çıkma yolları öğretilmiştir. Bu çalışmada gruplar randomize olarak oluşturulmuş kontrol grubuna stresle başa çıkma yolları öğretilmemiştir. Ölüm oranı kontrol grupta %76 iken çalışma grubunda %20 bulunmuştur. Çalışma grubunda CHD nedeniyle olan ölümler kontrol grubunun 6 katı olarak saptanmıştır.

    Tablo: 3 Tip1 ve 2 Kişiliklerde Srtesle Başa Çıkma Eğitiminin Ölümlere Etkisi: ( 17 kişiden haber alınamamıştır)

    Gruplar

    Sayı

    Ca Ölümleri

    Ca İnsidansı

    CHD Ölümleri

    CHD İnsidansı

    Diğer Ölümler

    Kontrol

    234

    111

    129

    36

    45

    33

    Çalışma

    239

    18

    75

    10

    29

    20

    Bu çalışmada 7 yıllık bir izlem yapılmış ve 17 hastaya ulaşılamamıştır. Bu araştırmanın en önemli sonucu kişilik kalıplarının ne kadar değişmez görünsede oldukça esnek olduğunu ortaya koyması olmuştur. Alışkanlık haline gelen davranışsal kalıplar ve huylar öğrenilmemiş durumlardır. Hastalık ve stresin olumlu tek yanı akıllıca yönlendirildiklerinde yapısal değişiklikler için oldukça önemli bir motivatör olmalarıdır.

    Eysenck in 13 yıllık bir follow up çalışması da şöyledir. Bu çalışmada Ca ve CHD ye eğilimli kişilere özduyarlılık, gevşeme teknikleri, iletişim yeteneklerinin geliştirilmesi, grup desteği, stresli durumlarla başa çıkma konusunda yeni yollar bulma konusunda eğitim verilmiştir. Yaş ortalaması 50 olan 192 kişi 13 yıl izlenmiştir. Sonuçlar aşağıdaki tabloda belirtilmiştir:

    Tablo 4: Eğitim Verilen ve Verilmeyen Kronik Hastalarda İzlem
    Sonuçları

    Tip

    sayı

    Tip 1

    100

    Ca ölümleri

    Ca insidansı

    Diğer ölümler

    Yaşayanlar

    Kontrol

    50

    16

    21

    15

    19

    Çalışma

    50

    0

    13

    5

    45

    Tip 2

    92

    CHD Ölümleri

    CHD insidansı

    Diğer Ölümler

    Yaşayanlar

    Kontrol

    46

    16

    20

    13

    17

    Çalışma

    46

    3

    11

    6

    37

    Başka bir kişilik sınıflandırmasına göre D tipi kişilik olarak tanımlanan kişilik tipinde CHD için atfedilen risk 4.7 bulunmuştur. D tipi kişilik iki ana bileşenden oluşur:

    1-Yüksek oranda negatif etkilenme ( anksiyete, sinir, endişe)

    2-Duygularını bastırma eğilimi

    Bu tip sınıflandırmada A tipi kişiler aceleci, dost canlısı, uyumlu kişilerdir ve kalp hastalıklarına daha fazla eğilimleri vardır. Tip B bu özelliklerin tam tersi özellikler taşıyan kişilerdir. Tip C kansere eğilimi olan kişilerdir. Bunlar kötümser uyum sağlaması güç duygularını açıklamaya dirençli soğuk ve kızgın kişilerdir.

    GÜLMENİN TERAPÖTİK ETKİSİ:

    · Stresi azaltır,
    · Ağrıyı azaltır, ağrıya dayanıklılığı artırır,
    · İmmuniteyi güçlendirir,
    · Kan ve Lenf akımını artırır,
    · Oksijenizasyonu artırır,
    · Kan basıncını düşürürür,
    · Kasları hareket ettirir.

    MELATONİN ETKİSİ:

    Son zamanlarda ilgi çeken mediatörlerden biri melatonindir. Melatoninin antitümör etkileri araştırılmaktadır. Melatonin aynı zamanda antiproliferatiftir. İntranükleer gen transferini baskılayarak düzenler. Büyüme faktörlerinin salınımını ve aktivitesini inhibe eder. Melatonin endojen olarak stimüle edilir. Fizyolojik sınırlarda birçok yararlı etkisinin yanısıra yüksek farmakolojik dozlarda insanlarda oldukça olumsuz etkileri saptanmıştır. Bu olumsuz etkilerden biri immunsupresyondur.

    Melatonini stimüle eden durumlara göz attığımız zaman destek tedavi programlarında kullanılan yaşamtarzı etkilerinin bu durumlardan olduğunu görürüz. Düşük melatonin düzeyleri de genellikle işyeri koşullarından kaynaklanan aşırı yorgunluk gibi durumlarda karşımıza çıkar.

    Şekil: 1 Melatonin Salınımını Etkileyen Faktörler:

    ARTIRAN DURUMLAR

    İNHİBE EDEN DURUMLAR

    Meditasyon

    Güneş ışığı

    Günbatımına yakın saatlerdeki ışıklar

    Kalori sınırlaması

    Egzersiz

    Ca, Mg, B6 dan zengin diyet

    Triptofandan zengin diyet

    Yumurta, süt, deniz ürünleri (seaweed), spirulina

    Stres

    Yatmadan önce kafein, beta bloker, alkol yada sedatif alınımı

    Elektromanyetik radyasyon

    Gece mesaisi ve aşırı yorgunluk

    Aşırı kalori alımı

    İnaktivite

    SOSYAL FAKTÖRLER VE SAĞLIK:

    Koruyucu sağlık programlarında kişilerin sosyal integrasyonları ve ilişkilerinin hastalığa yakalanmadaki önemi ortaya konmuş ve bilinen yaşamtarzı faktörlerinin önemi vurgulanmıştır. CHD etiolojisinde işyerinde meslekten tatminsizlik ve mutsuzluğun genelde kabul edilmiş risk faktörlerinden daha güçlü bir risk oluşturduğunu destekleyen çalışmalar vardır. Evli olmak geniş bir arkadaş çevresine sahip olmak, kiliseye üye olmak, grup etkinliklerine katılmak gibi bazı faktörler sağlık üzerinde koruyucu etkisi olan faktörlerdir. Bunun yanısıra marjinallik birçok hastalığa predispozandır. Kişinin hayatında kurtarıcı olan sosyal destek şu soruyla sorgulanmaktadır: ” Sana duygusal destek sağlayan bir yakının var mı? Yani problemlerin üzerinde konuşabileceğin ve sana zor kararlarında yardım edecek biri var mı?” Kişilerin sosyal yapıları tıbbi özgeçmişlerinden çok daha önemlidir. Bu onların sağlıkları açısından diğer bütün terapotik potansiyellerden daha güçlü ve merkezi bir faktördür.Bu nedenle destek grupları bu denli yararlıdır.

    DEPRESYONDA İMMUN SİSTEM:

    Nöral immun ve psikolojik sistemler arasındaki etkileşim immunsistem, hipotalamik hipofizer ve adrenal aks ile otonom sinir sistemini içeren rotaları izler. Vücut patojenle karşılaştığında immun sistem sensor organ gibi rol oynar. İmmun sistem ve beyin arasındaki iletişim sitokinlerce sağlanır. Sitokinler çok çeşitli ve geniş biyolojik aktiviteleri sağlayan peptidlerdir. Aynı zamanda immun yanıtı da yönetirler. İmmunstimulasyon sırasında interlökinler ve interferonlar gibi sitokinler periferde ve beyinde üretilerek etki edebilecekleri nöral nöroendokrin, ve davranışsal fonksiyon gören özgün reseptörlere
    taşınırlar.

    Hipolalamo pituiter adrenal aks HPA ateş gibi fizyolojik yanıtlar yanı sıra hormonal yanıtlara da sebep olur, bu arada beyin dokusundaki sitokinler davranışsal değişiklikler meydana getirebilirler.Bu durum
    fiziksel hastalığı olan kişilerdeki depresif mod, anoreksi, kilokaybı, uykusuzluk ya da değişik uyku kalıpları, güçsüzlük ve motor aktivitenin gerilemesi gibi durumlar ile fiziksel ve sosyal çevreye karşı ilgisizlik, bozuk bilinçsel durumlar gibi olguları açıklayabilir. Akut hastalık sırasındaki bu davranışsal semptomlara ” hastalık davranışı” denir. Kronik hastalıklara eşlik eden immun aktivasyon durumunda hastalık davranışı depresif epizodda gelişebilir.

    Depresyon yaygın yıpratıcı tıbbi bir durumdur. Fiziksel olarak hastalıklı kişilerde major depresif epizodların prevalansı %5 den %40 ların üstüne çıkmaktadır. Prevalansın bu durumu, depresyona genellikle tanı konulamamasından yada tedavi edimemesinden kaynaklanmaktadır. Depresyonla ilgili tıbbi süreçler sadece ağrı, güçsüzlük, fizik hastalık nedenli birtakım kayıplar değil direkt immun sistemin aktivasyonuna neden olan süreçler olabilmektedir. Viral enfeksiyonların özellikle respiratuar sistemde hastalık yapma nedenlerinin depresif mod yada diğer depresif semptomlar gibi nörofizyolojik bozuklukluklar olduğu deneysel olarak gösterilmiştir. Benzer bulgular; kronik herpes infeksiyonlarında, CMV, EBV,gastroenterit, Borna Disease Virus ve HIV enfeksiyonları için gösterilmiştir.

    İmmun sistemin kronik aktivasyonu nedeniyle sekrersyonu sağlanan sitokinler birçok enfektif olmayan duruma neden olurlar. Bu tür hastalarda depresyon insidansı yüksek bulunmuştur. Yapılan çalışmalar depresyonun immum sistemin disregulasyonuna neden olduğunu göstermiştir. Bu durum hastalığa eşlik eden depresyonun immun aktivasyon sonucu meydana geldiğini desteklemektedir.

    Hastalığa Eşlik Eden Depresyonda Sitokinlerin Rolü: Sitokinlerin psikolojik etkileri kanser yada hepatit C li hastalara egzojen sitokin verildiğinde ortaya çıkan psikolojik ve nöroendokrin semptomlar nedeniyle anlaşılmıştır. İnterferon alpha, interlökin 2 veya Tümor Nekroz Faktörü ( TNF ) gibi sitokinlerin egzojen verilmesi maskeli depresyon yaratmıştır. Bu depresyonun semptomları sitokin verilmesini takiben başlamış ve
    sitokin tedavisi sonunda belirginleşmiştir.

    Yapılan başka bir deneysel çalışmada düşük doz pürifiye lipopolisakkarit (LPS) enjekte edilen kişilerde ilk yanıt enfeksiyon bulguları olmuştur. Bu kişilerde hastalık ortaya çıkmamış, Kalp Hızı ve kan basıncı normal kalmış ancak ateş yükselmiş, sitokinler ve kortizolün kan düzeyi yükselmiştir. Bunu izleyen süreçte bu kişilerde anksiyete ve depresif mod saptanmış verbal venonverbal hafız fonksiyonlarının bozulduğu görülmüştür.

    Hayvan çalışmaları sitokinlerin davranışsal etkilerini de ortaya koymuştur. Bu etkiler anoreksi, kilo kaybı, uyuklama, psikomotor retardasyon, güçsüzlük, yorgunluk, lenf bezlerinin hipertrofisi, bilinçsel bozukluklar gibi durumlardır. Bunların IL-1 ve TNF ile ilgili olduğu düşünülmektedir.

    Antidepresanların Rolü: Hastalıklara eşlik eden depresyon antidepresanlarla tedavi edilmektedir. Bu amaçla trisiklik antidepresanlar ve selektif serotonin reuptake inhibitörleri önerilebilir. Antidepresanların
    birçok immundüzenleyici etkileri gösterilmiştir. Uzun süreli tedeavi sonunda immun fonksiyonda ve sitokin sekresyonunda baskılanma yada sitokin düzeylertine hiç etkinin olmaması şeklinde etkiler gözlenebilir. Deney hayvanlarında LPS ile oluşturulmuş hastalık davranışı ve nöroendokrin etkiler imipramin ve fluxetine kullanılarak azaltılmıştır.

    Malign Melanoma hastalarına interferon tedavisi sırasında yapılan çift kör bir çalışmada tedaviden 2 hafta önce paroxetin verilmiş grupta olguların 1/3 ünden azında depresyon gelişmiş ve tedaviyi terk olmamıştır. Ancak, plasebo grubunda hastaların çoğunda major depresyon görülmüş ve interferonun toxik etkileri nedeniyle tedavi 3 hafta erken kesilmek zorunda kalınmıştır.

    Özet:
    · Sitokinler; antijenlerle temas eden hücrelerden salınan ve hücre içine etki eden antijen olmayan proteinlerdir,
    · Hastalık sırasında immun sistem duyarlı organ olarak çalışır, beyinle iletişime geçerek sitokin salınımını uyarır,
    · Yüksek sitokin düzeyleri ve depresyon gibi psikolojik bozukluklar arasında ilişki mevcuttur,
    · Deneysel immun aktivasyon depresif mod ve diğer psikolojik bozukluklara neden olmuştur,
    · Antidepresanlar olası immundüzenleyici etkileri nedeniyle hastalıklara eşlik eden depresyonların tedavisi ve önlenmesinde klullanılabilirler,
    · Hasta kişilerdeki depresif semptomlar hastalığın neden olduğu rahatsızlık ve yetersizliklerden ziyade immun aktivasyon ve sitokin salgılanımının sonucu olabilir.

    Sitokin Sekresyonu ve İmmun Sistem Aktivasyonuna Eşlik Eden Enfektif Olmayan Durumlar
    • Otoimmun hastalıklar: MS, RA,SLE, Allerji

    • İnme ( Stroke)

    • Travma

    • Alzheimer HSt

    • Diğer Nörodejeneratif Hastalıklar

    • Kanser

    Kanser ya da Hepatit Hastalarına Sitokin Verilmesinin Neden Olduğu Depresif Semptomlar:
    • Depresif Mod

    • Disfori

    • Anhedonia( Zevk alma kapasitesinin azalması)

    • Umutsuzluk,

    • Ilımlı ya da aşırı yorgunluk,

    • Anoreksi ya da kilo kaybı,

    • Hipersomni,

    • Psikomotor Retardasyon,

    • Azalmış Konsantrasyon,

    • Konfüzyon

    Antidepresanlara Yanıt Veren Depresif Sendromlarla Birlikte Görülen Hastalıklar:
    • MS,

    • Stroke,

    • Alzheimer Hst.

    • Kanser,

    • AIDS,

    • İnterferon Kullanımı ( Hepatit C yada MS)

    Depresyonla ilgili yapılan son çalışmalar major depresyonun sadecekoroner arter hastalıklarını gelişmesinde bir risk faktörü olmadığını MI li hastaların mortalitesini etkileyen bir faktör olduğunu ortaya koymuştur.

    BÜTÜNSEL TIP:

    Mind- Body Medicine yada Akıl Vücut Tıbbı olarak bilinen Bütünsel Tıp birçok konuda işbililiğini gerekli kılmaktadır. Bu alanlar psikologları, immunologları, psikiyatristleri, onkologları, davranış bilimcileri, ve kardiyologları içeren alanlardır. Sağlığın Geliştirilmesi ( Health Promotion) açısından mind body medicine gelecek vadeden bir alandır. Bunun nedeni de maliyetinin nispeten düşük olması ve yan etkilerinin genellikle iyi olmasıdır.
    Bu açıdan klinik tıptaki geleneksel yöntemlerin yeniden gözden geçirilerek yeni bir açılım oluşturulması iyi bir tutum olacaktır. Batı Tıbbının babası Hipokrat ” insan sadece bir bütün olarak anlaşılabilir” demişti. Birçok tanımdan ve aradan geçen asırlardan sonra WHO aynı tanımı neredeyse yakalamak üzeredir. “Kişinin vücudu, aklı ruhu ve çevresindeki sosyal ve kültürel etkileşimlerin dinamik bir uyumu” tanımı WHO nun son sağlık tanımıdır. “Vucut ruhun gölgesidir”

    Bu basit cümle holistik düşünceyi kapsayan birçok anlam içermektedir. Holistik ilişkiyi açıklamakta kullanılan bir analoji araç ve sürücü analojisidir. Sürücü aracın gittiği yolu, aracın yeterli motor gücüne ulaşmasını ve bu gücün sürdürülmesini, hatta kazaların olup olmaması durumunu etkiler. Dikkatli sürücüler araçlarına iyi bakarlar, daha az kaza yaparlar ve en azından bir tamirciye ihtiyaç duyarlar.

    Diğer analoji de orkestra ve şefi analojisidir. Orkestra ve şef arasındaki iletişim iyi ise bir harmoni mevcuttur. Eger aksi söz konusuysa bozuk ses çıkar. İnsan vücudunun şaşırtıcı bir iyileşme eğilimi vardır. Bu yaşatıcı güç yaşamı büyük bir zeka, gözetim ve koordinasyonla hazırlar. Einstein doğanın sahip oldugu bu zekayı şöyle açıklamıştır. ” Bilimin kovalamacası içine ciddi biçimde giren her kimse bilirki doğanın kanunlarında bir ruh vardır. Kişi alçakgönüllü ve mütevazi gücüyle üzerindeki bu gücle yüzyüze gelince dini duygulara yüklü bir anlam atfeder. Din kişinin oldukça deneyimsiz olduğu farklı bir alandır.” “Mucizeler doğa ile çelişmez bizim çelişki diye bildiğimiz doğanın içinde zaten vardır”

    Bütünsel Tıp Teknikleri:
    · Doğu Hint Ajurvedası,
    · Akupunktur,
    · Biofeedback,
    · Çin’in Herbal Tıbbı,
    · Egzersiz,
    · Herbalizm,
    · Homeopati,
    · Hipnoz,
    · Masaj,
    · Kas iskelet Sistemi Manipulasyonları,
    · Meditasyon Ayinleri,
    · Psikoterapi
    · Refleksoloji,
    · Relaksasyon,
    · Tai Chi,
    · Terapötik dokunma,
    · Yoga

    HALK SAĞLIĞI AÇISINDAN ÖNERİLER:

    · Bütünsel ve Alternatif Tıp teknikleri ile ilgili araştırmalara önem verilmelidir.
    · Psikonöroimmunoloji ile ilgili araştırmalara önem verilmelidir.
    · Tıp Eğitimi Müfredatına Modern Tıp dışındaki diğer tıp uygulamaları ile ilgili yeterli bilgi eklenmelidir.
    · Sağlığın Geliştirilmesi İle İlgili Programlarda Stres Azaltılması ve Gevşeme Teknikleri yer almalıdır
    · Depresyon tanısı ve tedavisi konusunda eğitim ve uygulamada ki eksiklikler giderilmeye çalışılmalıdır

  • Çocuk eğitimi

    Çocuğunuz mu var? Eğitimle mi ilgileniyorsunuz? Etrafımızda eğitim adına yapılan tüm o faaliyetlere, tüm o çabalara rağmen bu kadar ahmakça insan davranışı nereden geliyor diye hayretler içerisinde misiniz? Korkmayın; bu gizem insanlık tarafından çözüleli çok oldu. Bir insanı küçük yaşından itibaren kalıcı bir ahmaklığa gömmek pek de zor değil. Yöntemi anlayınca, şaşkınlığınız geçecek. İşte size “masum bir çocuktan yetkin bir ahmak yetiştirmek için” en temel kurallar:

    Eğer elinizde bir çocuk varsa:

    Her durumda ona kol kanat gerin. Hiç bir riske sokmayın. Pamuklar içinde yetiştirin. Kızsa “prensesim, güzelim”, erkekse “aslanım, yakışıklım” falan diye sürekli olarak verin gazı.

    Hayatınız boyunca hiç sorgulamadığınız inanç ve alışkanlıklarınızı küçük yaşlardan itibaren o küçük beynine kazıyın. Bunun için her yolu deneyin.

    Faydalı sloganlar ezberletin. Unutmayın: Kelimeler ne derse desin, o acar ve yaramaz beyninin çalışmasını çoğu zaman kalıcı olarak durduran en güçlü araçtır sloganlar.

    Mümkünse her şeyi daha o istemeden verin. Yahut istediği hiç bir şeyi yapmayın.

    Çöp yiyeceklerle besleyin. Soslu, hazır, bol katkılı ve işlenmiş her türlü gıda ahmaklığın temel taşıdır. Lezzete ve hazza bağımlı olsun.

    Düşünmemesi için elinizden geleni yapın. Her sorusuna yalan da olsa cevap verin. Bilmediğinizi asla çaktırmamalısınız!

    Hayatında henüz hiç yaşamadığı sorunların çözümlerini ona en kısa zamanda belletin. Belletin ki, benzer bir sorunla karşılaştığında düşünüp de orijinal bir şeyler bulamasın, çıkıntılık yapamasın.

    İnsan-üstü görünen ve olağanüstü işler beceren ademoğullarını bolca zikredin. Ama sadece zikredin; o insanların oraya nasıl gittikleri, çektikleri sıkıntılar falan, ne sizi ne de o masum yavruyu ilgilendirir. Büyük insanları abartarak anlatın ki kendisi ve sizin gibi sıradan insanların ahmaklığa ezelden mahkum olduğuna; bir avuç seçilmiş insanın karşısında ne kadar ezik kalacağına erkenden ikna olsun.

    Yapılması gereken bütün dahice işlerin yapılmış olduğunu ona hal dilinizle anlatın. Bunun da en kolay yolu şudur: O sübyanın önünde yaratıcı hiç bir iş veya düşünce ortaya koymaya kalkmayın. Kazayla bile olsa…

    Ergenlik denen şeyi siz de geçirdiniz ama hiç bir zaman bu velet kadar saçmalamadınız. Gerektiğinde ona haddini bildirin.

    Okulu, eğitimi ve ev ödevlerini ciddiye alın ve onun da ciddiye almasını sağlayın. Sürekli zayıf olduğu yönlerini geliştirmesini sağlayın. Kuvvetli yönleri zaten kimseyi ilgilendirmez.

    Cevabını bilmediğiniz şeyler sorduğunda hemen kızın. Sakın ha araştırıp da öğrenmeye; hele hele öğrendiklerinizi o bücürle paylaşmaya kalkışmayın.

    Herhangi bir düşmana karşı onu bilinçlendirmeyi asla ihmal etmeyin. İnancı, dili, ırkı, ülkesi, tuttuğu takımı, cinsiyeti, yemek tercihi, gelir düzeyi gibi bir çok düşman çıkartma aracınız var. Bu araçları sonuna kadar ve bilinçli bir şekilde kullanın.

    Mümkün mertebe hareket ettirmeyin. Sebze gibi oturup kalabileceği her durumu ödüllendirin. Verin eline tableti, telefonu; rahatınıza bakın.

    Fazla konuşup da kafasını karıştırmayın. Kısa emir ve öğütler yeter de artar bile. Yeniyetme bir çocuğu muhatap almak size yakışmaz.

    Çocukla çocuk olmayın; eski köye yeni adet getirmeyin.

    Dayak o kadar da kötü değildir; okşayın arada bir.

    Bütün çocukların salak doğduğunu unutmayın..Sizin aklınıza yetişene kadar da ipleri gevşetmeyin

    İnsan olduğu için değil de “falanca gruba ait olduğunuz için” iyi olması gerektiğini iyice öğretin. Öğretin ki “diğerlerine” dünyayı dar edebilsin.

    Mümkün mertebe gevşemeyin; geçmiş hatalarınızı asla anlatmayın. Siz mükemmelsiniz, bunu hiç unutmayın.

    Alık, kaşığı ağzına götüreceğine alnına götürendir, ona söylediğiniz şeyi anlamayandır.

    Ahmak, belirli bir anda söylememesi gereken şeyi söyleyendir. İstemeden gaflar yapandır.

    Ahmak, tartışmaya yer vermeyen, kesin çözümlere kendiliğinden ulaşmak isteyendir. Bir meseleyi bir daha açılmamak üzere kapatmak ister.

    Ahmak, daima bilir bilmez konuşur.

    Kafasız farklıdır, onun kusuru toplumsal değil, mantıksaldır. İlk bakışta, doğru dürüst akıl yürüttüğü izlenimine kapılırsınız. Bu yüzden de tehlikelidir.

    Kafasız, yanılmakla yetinmez, hatasını yüksek sesle, bağırarak öne sürer, ilan eder, herkes onu duysun ister. Sıradan, alelade bir hakikati ısrarla haykıra haykıra söylemek kafasızlıktır.

    Flaubert, aptallığın yargıya varmak, sonuca bağlamak istemek olduğunu söyler. Flaubert’in çok sevdiği aptallık, çok daha yaygın, çok daha bereketlidir. Hata ile aptallık arasında bir çeşit akrabalık vardır.

    Aptallık, kafasızlığı kibirle ve sebatla idare etmenin, yönetmenin bir şeklidir.

    Eskiden aptallık kendini gözler önüne sermez, göze batacak şekilde kendini ortaya koymazdı, günümüzdeyse ağzına geleni söylüyor.

  • Bağımlılıklar

    1.Temel Kavramlar

    Bağımlılık (addiction) genellikle olumsuz sonuçlarına karşın takıntılı bir biçimde sürekli bir maddeyi arama ve alma davranışı olarak kendini gösteren kronik bir davranış bozukluğudur. Bağımlılığın oluşumunda bir yandan takıntılı (compulsive) madde arayışları ve uygulamaları bağımlının yaşamında daha fazla yer kaplarken, diğer yandan maddeyle ilişkili olmayan davranış repertuvarı giderek daralmaya başlar.

    Madde bağımlılığı (substance dependence) çoğu zaman madde kötüye kullanımının (substance abuse) bir sonraki aşamasıdır ve bu iki durum DSM-IV’te farklı olarak tanımlanmıştır. Madde daha fazla kullanıldıkça, Santral Sinir Sisteminde (SSS) uyumsal değişikliklere neden olur ve bu değişiklikler tolerans, yoksunluk belirtileri, fiziksel bağımlılık, duyarlılaşma, aranma ve nüksetme gibi süreçlere yol açar.

    1.1.Maddelerin Ödüllendirici Etkileri

    Bir maddenin haz verici ya da ödüllendirici (rewarding) etkisiyle olumlu pekştireç (positive reinforcer) etkisi genellikle aynı anlamdaymış gibi kullanılır. Olumlu pekiştireç, izlediği tepkinin daha sonra gerçekleşme olasılığını artıran türden uyarıcılara denir.

    Ödüllendirici mekanizmanın çoğu durumda olumlu pekiştireç mekanizmasını kullandığı doğrudur ancak, ödüllendirici etkisi olmayan olumlu pekiştireçler de vardır. Örneğin, deneysel olarak elektrik şoku olumlu pekiştireç özelliği taşıyabilir.

    Edimsel koşullanma (operant conditioning) düzeneklerinin kullanıldığı deneylerde, hayvanların sigara, alkol, narkotik ve benzeri maddeleri kendilerine uygulamayı öğrendikleri görülmüştür (Katz ve Goldberg, 1988).

    İnsanların, bağımlısı oldukları maddelerin öznel etkileri olarak tanımları “haz verici”, “keyif verici”, “neşelendirici” türündendir. Haz alma, her zaman amfetamin ve kokainin ani etkisini betimlemek için kullanılan “ani yükselme” ya da eroin için kullanılan“ “haz hücumu” olmak zorunda değildir. Gerginliğin azalması, yorgunluğun geçmesi, moralin düzelmesi gibi daha ılımlı biçimlerde de görülebilmektedir.

    Maddelerin ödüllendirici ve pekiştirici etkileriyle ilgili bir diğer kavram da, maddelerin özendirici (incentive) değerleridir. Pekiştireç, tepkinin sonunda ortaya çıkan uyarıcı ise, özendirici uyarı, tepkiyi ortaya çıkaran uyarıcıdır. Örneğin yemek bir pekiştireçtir, yemeğin kokusu ya da görüntüsü bir özendiricidir.

    Özendirici uyarıların iki önemli özelliği, organizmayı objeye yöneltmekte tetikleyici (trigger) olmaları ve tepkilerin ortaya çıkması için gerekli uyarılmışlık düzeyini artırmasıdır. Bu iki özellik organizmayı hedefine yöneltir. Bu iki özelliğin farklı nöronal temellere sahip olduğu yönünde güçlü bulgular vardır (Robinson ve Berridge, 2000)

    Bağımlılık psikolojik, fizyolojik ve bireysel farklılıkların rol oynadığı karmaşık bir fenomendir. Aşağıda bağımlılığın oluşmasında rol alan süreçleri açıklamaya çalışan kuramlar ele alınmaktadır.

    1.2.Tolerans

    Toleransın hızı ve derecesi her bir madde için, maddenin her bir etkisi için ve maddeye maruz kalan organizmanın farklılığına göre değişebilir. Bağımlılıkla ilgili olarak üç tip toleranstan söz edilebilir:

    metabolik tolerans: alınan madde miktarı arttıkça, onu metabolize eden enzimin de artması; alkol ve nikotin alımında karaciğerde sitokrom 450 enziminin artması buna örnek verilebilir.

    fizyolojik tolerans: alınan aynı miktardaki maddeye karşı reseptör sayısının ya da duyarlılığının azalması; örneğin sürekli alkol alımında beyinde GABA etkinliğinin azalması.

    davranışsal tolerans: Pavlov tipi “koşullu tolerans” da denir. İlk defa morfinin analjezik etkisine karşı geliştirilen toleransın kobaylarda denenmesi sırasında gözlenmiştir. Tolerans testi morfinin uygulandığı aynı ortamda yapıldığında tolerans geliştiği görülmüş, tolerans testi morfinin uglandığı ortamdan başka bir ortamda yapıldığında tolerans gelişmediği gözlenmiştir (Siegel, 1975).

    Siegel bu durumu şöyle açıklamıştır: organizma ilacın kendisine ve beraberindeki çevresel uyaranlara karşı koşullanır (koşullu uyarıcı), buna karşı organizma kendini ilaca karşı hazırlamakta, uyum sağlamaya çalışmaktadır (koşullu tepki), bu da ilacın etkisine zıt olan telafi edici tepkileri ortaya çıkarmaktadır.

    Ortam değiştirildiğinde uyarıcının koşullu olma hali ortadan kaldırılmış olur ve telafi edici tepkiler de ortaya çıkmaz. Bir maddeyle ilişkili yoksunluk belirtilerinin genellikle maddenin kendi etkilerine zıt yönde gelişmesinin nedeni de budur. Zira koşullu tepki maddenin etkisini telafi edeci yönde gelişir. Örneğin eroin kullanımı kabızlığa yol açar, bunu sonucu olarak yoksunluk durumunda ishal gelişir.
    Ayrıca, çeşitli durumlarda çapraz-tolerans fenomenleri de dikkate alınmalıdır.

    1.3.Duyarlılaşma

    Duyarlılaşma (sesitization) toleransın tersine bir maddeyi kullandıkça etkisinin artmasıdır. Genellikle SSS uyarıcılarında sık görülmekle birlikte, bağımlılık yapıcı tüm maddeler için geçerli olduğuna ilişkin araştırmalar vardır. Aynı miktarda maddenin sürekli uygulamasıyla tolerans, aralıklı uygulanmasıyla duyarlılaşma meydana gelir. Duyarlılaşma toleransa göre daha uzun süre kalıcı olabilmektedir.

    Psikomotor duyarlılaşma bağımlılık sendromunun açıklanmasında iki bakımdan önemlidir. Pek çok araştırmada uyarıcı madelerin yol açtığı psikomotor duyarlılaşmaya temel oluşturan nörofizyolojik yolak ve mekanizmalarla, bu maddelerin ödüllendirici etkilerine temel oluşturan yolak ve mekanizmaların örtüştüğü ya da aynı olduğu görülmüştür Wise ve Bozarth, 1987). Bu mekanizma ventral tegmental alandan nükleus akkumbense projeksiyonlar yollayan mezokortikolimbik dopamin sistemini içermektedir.

    İkinci olarak duyarlılaşma, bağımlılık yapan maddelerin yalnızca psikomotor stimulan etkilerinde değil, aynı zamanda bu maddelerin doğrudan ödüllendirici etkilerinde de gözlenmiştir. Ayrıca toleransta olduğu gibi duyarlılaşmada da ortamın önemli etkileri vardır. Aynı miktardaki maddenin farklı ortamlarda alınması farklı tepki seviyeleri ile sonuçlanabilir.

    Bu bulgular ışığında, tolerans ve duyarlılaşma ve bunların altında yatan mekanizmalar, klasik koşullanma gibi temel öğrenme mekanizmalarıyla sıkı bağlantılı görünmektedir. Dolayısı ile, bir organizmanın maddeyle ilişkisini, basit bir kimyasal-fizyolojik sistemlerin etkileşmesinden öte, türlerin milyonlarca yıldır uyum sağlama çabalarının sinir sistemine kazandırdığı karmaşık öğrenme mekanizmalarının bir ürünü olarak ele almak daha doğru bir yaklaşımdır.

    1.4.Yoksunluk Belirtileri ve Fiziksel Bağımlılık

    Yoksunluk belirtileri, bir maddenin uzun süre alındıktan sonra bırakılması ya da azaltılması karşısında verilen fizyolojik tepkilerdir. Bir maddeyi bıraktıklarında yoksunluk belirtileri yaşayanlara o maddenin fiziksel bağımlılık geliştirdiği söylenir. Fiziksel bağımlılık toleransla bağlantılıdır. Fiziksel bağımlılık olmadan bir maddeye karşı tolerans gelişebilir; ancak tolerans gelişmeden fiziksel bağımlılık ve yoksunluk belirtileri görülmez. Bunun sebebi organizmanın maddenin etkilerine karşı zıt yönde uyum yani tolerans geliştirmesidir.

    1.5.Psikolojik Bağımlılık ve Aranma

    Psikolojik bağımlılık, fiziksel yoksunluk belirtileri olmadan, takıntılı biçimde sürekli ilgili maddeyi arama ve kullanma davranışıdır. Aranma, çoğu zaman bağımlıyı maddeyle ilişkili ortama ve uyarıcılara doğru, en sonunda da maddenin kendisine götürür. Beyin görüntüleme teknikleriyle yapılan çalışmalarda, ilgili maddeyi çağırıştıran sözel ya da görsel uyaranlar olduğunda bağımlıların beyninde mezokortikolimbik dopaminerjik sistemin aktive olduğu gözlenmiştir (Camii ve Farre, 2003).

    1.6.Nüksetme

    Bırakılan bir maddenin yoksunluk belirtilerinde kurtulduktan yıllar sonra bile tekrar o maddeye yönelme sıkça görülür. O bakımdan bu davranış biçimi de bağımlılık sendromunun bir parçası olarak dikkate alınmalı ve buna karşı yöntem geliştirilmelidir.
    2.Madde Bağımlılığının Nörobiyolojik Temelleri

    2.1.İntrakraniyal Kendini-Uyarma

    1950’lerin başında James Old ve Peter Milner, beynin belli bölgelerini elektrikle uyarmanın olumlu pekiştireç etkisi yaptığını keşfetmişlerdir. Hayvanlar bu uyarıyı elde etmek için edimsel koşullama kutularında bir pedala basmayı öğrenmişlerdir. Bu fenomene intrakraniyal kendini-uyarma (intracranial self-stimulation) denilmiştir. Yapılan ilk denemelerde bu fenomen o kadar güçlü bir tepki örüntüsüne yol açmıştır ki, limbik sistemin bazı alanlarını uyarmak için hayvanlar satte 2000 defa, güçsüz düşene kadar pedala basmışlardır.

    Old, bu bölgeyi haz merkezi olarak tanımlamıştır. Daha sonraki araştırmacılar tarafından ödül merkezi (reward center) olarak adlandırılmıştır. Günümüzde araştırmacılar beynin “haz” ya da “ödül” merkezlerinden değil, olumlu pekiştirmenin temelinde yatan nöronal yolakların oluşturduğu sistemden söz etmektedirler (McKim, 1997). Bu anlayışa göre organizma önemli bir ihtiyacını giderecek bir edim gerçekleştirdiğinde, söz konusu sistem bu edimin daha sonra yeniden gerçekleşmesini sağlayacak ödül mekanizmasını çalıştırmaktadır.

    Beyin bir davranışın tekrarını sağlamak için böyle bir ödül düzeneği kullansa da, bu mekanizma bir davranışın sürekliliğini sürdürmek için tek olmayabilir. Olumlu pekiştireçlerin her zaman mutlaka haz verici olmak zorunda olmadıklarından yukarıda söz edilmişti.

    Özendiriciye duyarlılaşma kuramına (Robinson ve Berridge, 1993) göre, bir şeyi sevmek ve istemek beynimizde farklı sistemler tarafından kontrol edilir. Bağımlılık yapan maddeler doğrudan isteme merkezini uyarmaktadır ve bu yüzden insanlar, bağımlılığın ilerleyen dönemlerinde kullandıkları maddeden hiç zevk almasalar bile, güçlü bir istekle aramaya devam etmektedirler.

    2.2. İntrakraniyal Kendini-Uyarma ve Mezokortikolimbik Dopamin Sistemi

    İntrakraniyal kendini-uyarma beyinde mezotelensefalik dopamin sistemi ile ilgilidir. Bu sistem, orta beyinden (mesensefalon) ön beynin (telensefalon) bazı alanlarına uzanan dopamin projeksiyonlarını içermektedir. Sistemi oluşturan nöronların hücre gövdeleri özellikle iki çekirdekte odaklanmaktadır: ventral tegmental alan ve substantia nigra. Burada bulunan dopamin hücrelerinin aksonları, prefrontal neokorteks, limbik sistem, amigdala, septum, striatum ve özellikle nükleus akkumbens gibi ön beyin çekirdeklerine uzanmaktadır.

    Mezotelensefalik dopamin sistemi üç yolağı içerir: bunlardan birincisi substantia nigradan striatuma, diğeri ventral tegmental alandan nükleus akkumbense uzanır, üçüncüsü de yine ventral tegmental alandan limbik sisteme uzanır. Bunlardan ikinci ve üçüncü yolaklar araştırmacılar arasında son zamanlarda daha çok önem kazanmış ve “mezokortikolimbik” ortak adıyla anılmaya başlanmış ve bağımlılığın nörobiyolojik temellerini araştıran çalışmaların odağı haline gelmiştir.

    Mezokortikolimbik dopamin sisteminin hem intrakraniyal kendini-uyarmada, hem doğal haz kaynaklarının ödüllendirici etkisinde, hem de bağımlılık yapan maddelerin ödüllendirici etkisinde merkezi bir rol oynadığını gösteren bir çok kanıt bulunmuştur.

    2.3.Doğal Haz Kaynakları ve Mezokortikolimbik Dopamin Sistemi

    Bu sistemin yeme, içme, cinsellik gibi doğal haz kaynaklarının ödüllendirici etkisiyle de ilişkisi vardır. Bundan öte, Schultz (1997) bir klasik koşullama sırasında maymunların beyninde substantia nigra ve ventral tegmental alanda bulunan dopaminerjik nöronların elektriksel faaliyetini ölçmüştür ve dopaminerjik faaliyetin yalnızca beklenmedik bir ödül geldiğinde arttığını göstermiştir.

    Yani, koşullama gerçekleştikten sonra ödülün kendisi değil, koşullu uyarıcılar dopaminerjik faaliyeti artırmaktadır.
    Ayrıca bu sistemde doğal haz kaynaklarının etkisi, bağımlılık yapan maddelerin etkisinden nicelik olarak farklıdır. Bir çalışmada, yemek, nükleus akkumbenste dopamin salımını % 45 oranında artırırken, amfetamin ve kokain % 500 oranında artırmıştır (Hernandez ve Hobel, 1988).

    2.4.Bağımlılık Yapan Maddeler ve Mezokortikolimbik Dopamin Sistemi

    Bağımlılık yapan maddelerin pek çoğunun (nikotin, alkol, esrar, morfin..) birincil farmakolojik etkileri farklı reseptör sistemlerini uyarmak gibi görünse de, hemen hepsinin eninde sonunda etkilerinin yine mezokortikolimbik sistemde dopamin iletimindeki etkilerine dayandığı görülmektedir.

    Nikotin, alkol ve opiyatlar gibi birçok maddenin yoksunluk belirtileri sırasında nukleus akkumbenste dopamin miktarının büyük oranda azaldığı belirlenmiştir (Rossetti ve diğ., 1992). Bu bulgudan esinlenerek bazı araştırmacılar bağımlılık konusunda yoksunluk temelli bir hipotez ileri sürmüşlerdir (Dackis ve Gold, 1985). Bu hipoteze göre, bu maddeler uzun süre kullanıldığında mezokortikolimbik dopamin miktarında azalmayla birlikte ödül sisteminde genel bir depresyona neden olmaktadır. Yoksunluk sırasında bu çöküş depresyon olarak gözlenmekte, bağımlılar bu depresif duygudurumdan kurtulmak için yeniden madde kullanımına yönelmektedirler.

    Mezokortikolimbik dopamin siteminin maddelerin haz verici ödüllendirici etkilerinde rol oynadığı düşüncesi son zamanlarda yerini, bu sistemin haz alma deneyiminden çok, organizmayı bu haz verici deneyime ve bu deneyimle ilgili uyarıcılara güdüleyen etkilere yol açtığı düşüncesine bırakmıştır. Yani, insanların bu maddelerden haz almaları başka birtakım nörotransmitter sistemleriyle bağlantılı olabilir; ancak, bu deneyimi takıntılı bir biçimde tekrarlama arzusu genel anlamda motivasyonu kontrol eden mezokortikolimbik dopamin siteminin aktivasyonuyla ortaya çıkmaktadır.

  • Neurofeedback-nöroterapi kurulum ve gelişim sömürünün yeni şekli beyin sömürüsü

    Beyin bilimlerinin tartışmasız önderliği elinde tuttuğu popüler bir bilgi dünyasının içinde yaşıyoruz. Son yılların en fazla harcama yapılan ve en hızlı gelişen alanı şüphesiz “sinirbilimleri” yahut “nörobilim” olarak bilinen alan. İnsan davranışlarına yönelik en önemli bilgi kaynağımız olan beyin bilimleri, binlerce yıldır davranışlarımızı yönlendiren biyolojik kodları çözmeye bizi çok yaklaştırmış gibi görünüyor. Sadece bilim insanları bu konuda gittikçe daha büyük bir iştah ve merakla çalışmalarını derinleştirmekle kalmıyor, yeni şeyler öğrenmeye meraklı ve profesyonel olarak bilimle uğraşmayan bir çok insan da daha fazla öğrenmek için gün geçtikçe daha talepkar oluyor.

    Her devirde olduğu gibi bilimsel bilginin tüm dertlerimize çare olacağı beklentisi hala çok büyük. Fakat bilimin kırılgan ve yanılabilir bir faaliyet alanı olduğunu sıklıkla unutuyoruz. Özellikle karşımızda insan beyni ve davranışları gibi esaslı bir sorun varken, bilimin sorun çözme yöntemleri çok hızlı ilerlememize izin vermiyor. Bulduğumuz cevaplar binlerce yeni soru üretiyor ve her adımda karşımızdaki gizemin karmaşıklığı karşısında gittikçe daha da fazla hayret ediyoruz. En azından bu alanda aktif olarak çalışan bilim insanlarının hissiyatı genelde bu yönde.

    Tabii her zaman olduğu gibi madalyonun bir de diğer yüzü var. Sinirbilim alanında üretilen bilgiler günlük yaşantımızdan eğitimimize, sosyal ilişkilerimizden kişisel başarımıza kadar bir çok alanda yeni fikirler üretmemize imkan verirken, bilimsel bilgi ve diplomaların amacı dışında kullanılması da her zaman olduğu gibi gündemimizde. Günümüzde sadece bilgi üretenlerin değil, şarlatan ve dolandırıcıların da en fazla başvurduğu bilgi, şüphesiz beyin bilimleri alanından geliyor.

    İçinde yaşadığımız dönem bazıları tarafından “nöromanya” dönemi olarak da adlandırılıyor. Zira bu gün hangi konuyu ele alsanız, başına “nöro” ekletilerek türetilen yeni bir versiyonuna rastlayabiliyorsunuz. Nöroekonomi, nöropazarlama, nöroeğitim, nörohukuk, nöroergonomi, nöromimari, nöroestetik ve daha niceleri adeta her gün pıtırak gibi çoğalmakta. Bunların bir kısmı önemli ve derinlikli araştırmaların yürütüldüğü bilim alanlarına dönüşse de diğerleri sadece havalı ve altı boş birer terime dönüşüyor. Bunun en büyük sakıncası ise “nöro-sömürücülere” yani kulaktan dolma ve konuyla uzaktan ilgili insanların gözünü boyamaya uygun bölük-pörçük bilgilerle çıkar sağlamaya çalışan fırsatçılara uygun bir çatı sağlaması.

    Nöro-sömürücülerin çeşitleri

    Kişisel gelişimcilerden yaşam danışmanlarına, koçlardan kişisel yahut kurumsal danışmanlara kadar tahsil geçmişi çeşitli bir çok insanın “Beyin ve…” diye başlayan başlıklar altında eğitimler, uygulamalar, konuşmalar ve danışma programları düzenlediğini görmeye başladık. Özellikle gençlerimizi bilimsel bilginin üretimi ve kapsamı hakkında maalesef oldukça zayıf bir kültürle yetiştirdiğimiz ülkemizde, bu tip kötüye kullanımlara çok uygun bir zihinsel ortam da mevcut.

    Nöro-şifacılar!

    Bırakınız biyoloji yahut tıp eğitimini, yaşam bilimlerinin herhangi bir alanında eğitim almamış bir çok insan günümüzde “beyin” ve sinirbilimlerine ait kavramları-bilgileri kullanarak insanların yaşamlarını iyileştirebilecek uygulamalar sattıklarını iddia edebiliyorlar.

    Adına yaşam koçluğu, nöro-danışmanlık, mentorluk ve benzeri havalı isimler konarak piyasada arz-ı endam eden insanların sayısını takip etmek mümkün değil.

    Ben aslen bir biyolog olmama hayatımın neredeyse tamamını sinirbilimleri üzerine farklı alanda araştırma ve eğitimlerle geçirmeme rağmen hala kendimi bir çırak olarak kabul ediyorum. İnsanların televizyonlarda ve halka açık eğitimlerde anlaşılır bir “hoca” olarak dinledikleri bir insandan “şifa” bulabileceklerini düşünmelerinden üzüntü duyuyorum.

    Eğer bu inancı kullanacak suistimal edecek olursanız, gayet büyük paralar kazanmanız işten bile değildir. Ne yazık ki ülkemizde bu tip uygulama ve iddiaları denetlemek, takip etmek ve önlemek konusundaki yasal önlemler çok yavaş ve geriden geliyor. Bu sırada da kötü niyetli ve insan sağlığını ticaret konusu yapan bir çok fırsatçıya çok cazip bir ortam sunulmuş oluyor.

    Biofeedback ve neurofeedback’in başına gelenler

    Aletli beyin eğitim teknolojileri 1980’lerden beri özellikle ABD kaynaklı araştırma gruplarının çalışmaları sonucunda tüm dünyada kullanılmakta. Bir çok farklı tipi ve yaklaşım tarzı olan çeşitli yöntemlerle, bedenden kaydedilen biyolojik sinyaller, çeşitli bozuklukları düzeltmek ve performansı artırmak amacıyla sıklıkla kullanılıyor. Temelde bedenden alınan sinyallerin görselleştirilerek çeşitli biçimlerde verilerin alındığı kişiye geri verilmesi ve bu sayede kişinin “aynaya bakar gibi” kendi fizyolojik parametrelerinde çeşitli düzelmeler sağlaması amacını güden yöntemlere “biofeedback” yahut “biyolojik geri-bildirim” diyoruz.

    Mesela normalde aletsiz olarak duyamadığımız kalp ritmimizi yahut bu ritimdeki değişiklikleri (HRV) kişiye görsel olarak geri-bildirerek, insanların stres düzeylerini azaltmayı amaçlayan terapiler, böyle biyolojik geri-bildirim yöntemlerinden birisi. Eğer kişiye gösterdiğiniz ve düzeltmek üzere baz aldığınız değişiklikler beyin dalgaları ise, bu yöntem bu kez “nörofeedback” yahut “sinirsel geri-bildirim” olarak adlandırılıyor

    Beyindeki elektriksel faaliyetleri kafa derisi üzerinden yazdırmayı mümkün kılan elektro-ensefalo-grafi (EEG) tekniği yirminci yüzyılın başlarında keşfedilmiş çok eski bir tekniktir. Bu teknikle kayıt cihazlarınız ne kadar iyi olursa olsun, beyinden alınan elektriksel sinyaller tek başına çok fazla bir bilgi vermez. Bu nedenle özellikle kişisel bilgisayarların yaygınlaşmaya başladığı 1980’li yıllardan itibaren, bu karmaşık sinyalleri analiz edebilecek yeni yazılım ve analiz teknolojilerinin gelişmesiyle, EEG kayıtlarından elde edebileceğimiz bilgi inanılmaz ölçüde arttı.

    . Bu yöntemler sayesinde, kişilerin çeşitli zihinsel durumları, depresyon, endişe, takıntılar, dikkat ve yoğunlaşma gibi bir çok farklı duruma dair belirleyici ve ayırt edici ipuçları elde edebiliyoruz. Bu analiz sonuçlarını çeşitli biçimlerde görselleştirdiğimizde ve kişinin kendisine uygun bir yazılımla gösterdiğimizde ise, özellikle zihinsel performansı azaltan bir çok durumu tekrarlayan seanslar boyunca değişik oranlarda iyileştirmek ve zihinsel keskinliği artırmak mümkün oluyor.

    ABD’de NASA astronot eğitim programından askerlerin yetiştirilmesine kadar bir çok alanda sinirsel geri-bildirim yıllardır standart eğitimin bir parçası olarak kullanılıyor. Dünyada da bir çok alanda, özellikle spor performansını artırmak, dikkat eksikliği ve depresyon gibi konularda yıllardır başarıyla uygulanıyor.

    Fakat her işe yarar teknikte olduğu gibi maalesef bu incelikli yöntemlerin de kötüye kullanımından kar elde etmeye çalışanlar, en başından beri mevcut. Ülkemize 90’lı yıllarda giriş yapan sinirsel geri-bildirim uygulamaları maalesef çoğu kez ehil olmayan ellerde merdiven altı bir umut tacirliğine araç olarak kullanılmaya başlandı. Özellikle bu tip denetimsiz uygulamalar nedeniyle çeşitli sağlık meslek birliklerinin tepkisi gecikmedi ve oldukça işe yarar ve potansiyeli yüksek bir yardımcı tedavi tekniği olabilecek sinirsel geri-bildirim, maalesef hızla kötü bir şöhrete sahip oldu. Son yıllarda bu alanda yayınlanan akademik çalışmalardaki hızlı artış, konuyu tekrar araştırmacıların ve sağlık alanında çalışanların dikkatine sokmakta gecikmedi. Fakat yine maalesef, her zamanki gibi bu eğilimden de kar elde etmek isteyen uyanıklar etrafta bitmeye başladı.

    Sinirsel geri-bildirim gibi yöntemler, bir çok rahatsızlıkta ve zihinsel performans sorunlarında oldukça faydalı olmasına rağmen, her derde deva mucize tedaviler değildir. Özellikle tanılı ve tedavi protokolleri belli durumlarda en fazla destekleyici olarak kullanılabilir. Kaldı ki sinirsel geri-bildirim gibi bir yöntemi uygulayabilmek ciddi teorik altyapı ve deneyim gerektirir. Yöntemin uygulanması sırasında her danışanın yahut hastanın benzersiz özellikleri göz önüne alınıp, uygulamalar sırasında kişilerin sürekli izlenmesi ve tedavi protokollerinin kişiye göre sürekli ayarlanması en önemli gerekliliktir. Nasıl ki her ilaç her hastaya iyi gelmezse, standart bir beyin eğitim prosedürü de ancak çok sınırlı sayıda insanda işe yarayabilir. Hatta birçok durumda, eğer kişiye has (psikoz, anksiyete vb) olası özel durumlar göz önüne alınmazsa, sinirsel geri-bildirim faydadan çok zarar bile verebilir.

    Konuyu biraz daha açalım;

    Neurofeedback 1950’lerin sonlarında ve 60’lı yılların başında Chicago Üniversitesi’nde Dr Joe Kamiya ve UCLA’da Dr. Barry Sterman’ın çalışmaları ile başladı.

    Kamiya bilinç üzerine çalışıyordu ve basit bir ödül sistemi kullanarak insanların beyin aktivitelerini değiştirmeyi öğrenebileceğini keşfetti. Bu ilk EEG neurofeedback eğitimi oldu.

    Benzer çizgiler boyunca Dr. Sterman, kedilerin duyusal motor ritmini (SMR) artırabileceklerini görmek için bir deney yaptı. Basit bir BİLGİSAYARLA her zaman doğru bir şekilde aldıkları bir gıda pelletini verdiler ve hızlı bir şekilde tedavi için beyin dalgalarını kontrol etmeyi öğrendi kediler.

    Birkaç yıl sonra NASA için bir deney yapıyordu, yine kedileri laboratuarında kullanıyordu. Bu kez, Ay Lander yakıtına maruz kalmanın etkilerini test ediyordular. Kedilerin çoğu için, zehirli dumanların seviyeleri arttıkça, beyin kararsızlığının doğrusal bir ilerlemesi vardı; ilki uyuşukluk, sonra baş ağrısı, ardından halüsinasyonlar, nöbetler ve sonunda ölüm.

    Bununla birlikte, bazı kedilerde bağışıklık görünüyordu. Sterman, bağışıklığı olan kedilerin, SMR beyin antrenman deneyinde kullandıkları aynı kediler olduğunu birkaç yıl önce fark etmişti. SMR eğitimi bu kedilere utra-kararlı beyinleri vermişti. Sterman, benzeri benzere bağladı; kedilerde etkili bu yöntem, SMR dalgası düşük Epilepsi hastamda da etkili olabilir mi? Ardından epilepsiyi kontrol etmek için insanlarda SMR’yi eğitmeye devam etti; Olgularının% 60’ı nöbet seviyesini% 20-100 azalttı ve sonuçlar devam etti.

    Sonuç olarak NASA, ay astronotlarını beyinlerinin SMR ritimlerini kontrol etmek için eğitti. Elli yıl sonra, neurofeedback hala astronot eğitim programının bir parçasıdır.

    1970’lerin ortalarında, neurofeedback medya maymunlarının-üçkağıtçıların dikkatine manevi gelişim için bir yardım şekli olarak olarak yakalandı ve böylece kadın-erkek arasındaki farklılıklar, bilim ve din arasındaki topraklarda dolaşmaya başladı. Konferanslara her biri beyaz bir laboratuvar önlüğünde ve niyeyse turuncu elbiseler içinde iki kişi katıldı.

    Kısa bir süre sonra Neurofeedback, Meditasyon ya da Yoga ve benzeri şeyler gibi manevi bir araç olarak şüpheli bir üne kavuştu. Böylece , zamanın aşırı önyargılarını göz önünde bulunduran,kapitalist mantıkla alıcısı bulunur nasılsa diye taş bile satmış, kariyeri belirsiz ,karısının kolundaki bileziği satıp bu işe dalan araştırmacılar için popüler olan bir seçim haline geldi.

    Neurofeedback, beynin nasıl çalıştığına dair (şimdi defunct) tıbbi görüşe uymadı. Ampirik veriler, neurofeedback’in işe yaradığını kanıtlasa da, zamanın bilimsel inançları altında çalışamazdı. Böylece, neurofeedback ‘ürkütücü’ ilaçlar gibi kabul edildi.RİTALİN gibi Çocuk Kokaini denen ilaçları ilaç firmalarından otomobil,yazlık ev alarak kendi uydurdukları DEHB hastalığı(!) için 4 yaşındaki çocuklara veren, kerameti kendinden menkul , adı büyük beyni küçük Psikiyatristler tarafından resetlendi.

    Bilimin saçaklarında, iş devam etti. 80’li yılların sonlarında nörofeedback dikkat eksikliği bozukluklarına ve 90’lı yıllar boyunca çeşitli psikolojik ve merkezi sinir sistemi temelli koşullara uygulanıyordu.

    Son on yılda, beynin tıbbi görünümü tamamen değişti ve nöroplastisite ilkeleri evrensel olarak kabul edildi.

    Nörobilim merkezi sinir sistemi, otoimmün sistem, duygusal, fiziksel ve zihinsel sağlık arasındaki ilişkiyi kabul etmeye geldi. Gerçekten de, beynin her yaşta değişebileceğini ve yaşam boyunca yeni nöronlar yarattığımızı kabul etti.

    Neurofeedback’in altında yatan doğal mekanizmalar şimdi ortaya çıkıyor. Çoğu pratisyen hekime, neurofeedback hala yabancıdır. Birçoğu geleneksel tıbbın eski itibarına dayanan bir görüşe sahiptir ve araştırmaya yönelik kalmamıştır. Eski görüşler, özellikle uzmanlık alanlarının dışında yatan rakip metotlarla bu doktorları çok zorluyor.

    Brainwave izleme artık ‘deneysel’ değil. Bilimsel çalışmalarda insanların beyinlerinin çeşitli hastalık, stres ve zihinsel zorluklar altında nasıl işlediğini değerlendirmek yaygın bir uygulamadır.

    İnsanlar makinalarla iletişim kurmak için çeşitli araçlardan faydalanır: Klavyeler, fareler, “joystick”ler, kameralar, mikrofonlar. vs. Tüm bu komut verme araçları kullanıcın beyninin kas sistemini kontrol etmesi sayesinde işlev kazanırlar.Ancak bazı hallerde bu iletişim mümkün olmamaktadır. Örneğin motor nöron hastalıklarından biri olan amiyotrofik lateral sklerozis (ALS) , beyin kökü travması, beyin ya da omurilik yaralanması, serebral palsi, kas distrofileri ve çoklu skleroz gibi nöron hastalıkları insanların istemli hareketlerini engellemektedir .Sadece ALS’den ABD ‘de 30.000 dünyada 2.000.000’a yakın hasta etkilen- mektedir. Her yıl ise 5.000 civarı hasta kayda alınmaktadır.(STEPHAN HAWKING,KOÇ HOLDING YÖN.KR.BŞK.VEKİLİ SUNA KIRAÇ,FENERBEHÇELİ FUTBOLCU SEDAT BALKANLI ÜNLÜ HASTALARDANDIR)

    Neurofeedback yönteminin bilimsel kanıtları

    ALS hastalığı sadece motor nöronları etkiler; hastanın bilişsel işlevlerine bir zarar vermez. Hafıza, zekâ ve kişilik korunur. Hastalar görebilir, duyabilir, koklayabilir ve dokunsal uyaranları yorumlayabilirler . Eğer hastanın beynindeki sinirsel etkinliği doğrudan yorumlayabilecek bir teknoloji geliştirilebilirse hastanın çevresindeki araçlarla ve insanlarla iletişim kurması mümkün olabilir. Yani burada asıl amaç doğrudan düşünceleri kullanarak başka bir ara katmana (kas sistemi gibi) gerek kalmaksızın bilgisayarları kontrol edebilmektir. Bu bakımdan, bu tür bir kontrol mekanizması temelde makine X insan etkileşiminde güçlendirici bir teknoloji olarak düşünülebilir.

    BBA’yı mümkün kılan, beynin ürettiği sinyalleri kaydedip bunları örüntü çözümleme ve sınıflandırmasına tabi tutabilme yeteneğimizdir. Beyinde iki tür iletişim gerçekleşir, elektriksel ve kimyasal. Her iki tür iletişimin de “görülebilir” etkileri vardır ve bunları bazı cihazlarla tespit etmek mümkündür. BBA açısından önemli olan beyindeki elektriksel iletişimdir. Beyindeki eylem potansiyellerinin tetiklenmesi ve bunların aksonlar boyunca iletilmesi kafatası yüzeyinde tespit edilebilir fiziksel aktiviteye yol açar. EEG olmadan pratik, çalışan bir BBA sistemi kurmak zordur.

    Normalde insanlar uyanıkken ve belli bir şey yapmıyorken de beyinleri α EEG sinyalleri yayar. Bu dalgalar 8-12 Hz frekans aralığındadır. μ ritmleri aynı aralıkta olup α dalgalarındaki ufak tefek değişiklikler şeklinde kendilerini gösterirler. Buradaki önemli nokta şudur: μ ritmleri, kişi hafifçe somatosensöryel veya motor korteksini hareketlendirecek şekilde bir şeye konsantre olduğunda ortaya çıkan “α dalgalarıdır”.

    β ritmleri ise 18-25 Hz aralığındadır ve bunlar da istemli hareket ve etkin odaklanma ile bağlantılıdır. Yapılan çalışmalarda insanların 8-12 Hz aralığındaki μ ritmlerini ve 18-25 Hz aralığındaki β ritmlerini kontrol edebildikleri ve böylece ekrandaki bir imleci istedikleri gibi hareket ettirebildikleri görülmüştür .Gerçek ve hayal edilen hareketleri kıyaslayarak ve temel bileşen çözümlemesi (PCA – Principle Component Analysis) kullanarak bu ritmler çözümlenmiş ve hem gerçek hareketlerin hem de hayal edilen hareketlerin μ ve β ritm desenkronizasyonları ile bağlantılı olduğu tespit edilmiştir .

    BBA-NEUROFEEDBACK İLİŞKİSİ ,ALS araştırmacılarını yönlendiren düşüncelerden biri doğrudan düşünceleri kullanarak başka bir ara katmana (kas sistemi gibi) gerek kalmaksızın bilgisayarları kontrol edebilmekse bunu izleyen yeni bir düşünce de yine bu ara katmanları ortadan kaldırarak beyne bilgisayarlar üzerinden güçlendirilerek verilen FEEDBACK uyarı yolu ile beynin SİNİR AGI MODELLERİNİN GÜNCELLENMESİ yani beynin çalışmasının regüle edilmesidir. Buna NEURO-BİO FEEDBACK denir.

    İnsan ve diğer canlılar çevreye uyum için biyolojik olarak bazı temel mekanizmalara sahiptir. Otomatik olarak nefes alıp verir. Kan şekeri düştüğünde otomatik olarak kana şeker salgılanır. Bu otomatik uyum sürecine homeostatik mekanizma adı verilir. Bu mekanizmanın işlevi insanda fizyolojik dengeyi sürdürmektedir. Ayrıca insanın doğuştan getirdiği refleksler yaşamı sürdürmeyi yani kalımı sağlamaktadır. Ancak hemostatik mekanizma ve refleksler tüm gereksinimleri karşılamada ve her koşulda çevreye uyum sağlamada yetersiz kalmaktadır.
    Öğrenme insan yeteneklerinde büyüme sürecinin bir sonucu olmayan sürekli bir değişmedir. Öğrenme, bir ürün (öğrenilen şey) ortaya koyan süreçtir. İnsanlar hayatlarının başlangıcından itibaren sürekli olarak bir şeyler öğrenir. Bilişsel bilgi dünyası zamanla daha karmaşık hale gelir ve daha dinamik bir görünüm kazanır.

    Organizma yaşamını devam ettirebilmek için çevreye uyum sağlamada etkin olmak ve değişken çevrelerde gereksinimlerini gidermek durumundadır. Çevresindeki hangi öğelerin kalımı için olumlu, hangilerinin yaşamını engelleyici, hangi öğelerin de nötr olduğunu öğrenmek zorundadır. Bu bilişsel öğrenmelerde fizyolojik dengenin korunmasına yardımcı olarak bütüncül bir gelişim için gerekli ortamı sağlar. Bu şekilde öğrenmenin hem fizyolojik hem de sosyal yönlerinin birlikte bütüncül olarak kullanılmasının, öğrenmenin insanın hayatta kalmasında oynadığı gerekli rolü ortaya koyması bakımından önemlidir. Benzer bir durum insanın bilişsel gelişimi içinde geçerlidir. “Bilgiyi İşleme Teorisi”ne göre bireyin belleğinde bir bilginin depolanabilmesi için dikkat, algı ve kodlama gibi bir takım süreçlerden geçmesi gerekmektedir.

    Bu kurama göre insanda üç tür bellek bulunmaktadır. Bunlar (1) Duyusal Kayıt, (2) Kısa Süreli Bellek ve (3) Uzun Süreli Bellektir. Bir bilgisayarın işlem süreci incelendiğinde de RAM (Random Access Memory / Rasgele Erişilebilir Bellek), CPU (Central Processing Unit / Merkezi İşlem Birimi), ve Harddisk (Sabit Disk) gibi donanımların insan bilişsel sitemine benzer bir yapıda organize edildikleri görülmektedir.
    Biyologlar zekayı çevreye uyum kabiliyeti olarak görürken, eğitimciler öğrenme, psikologlar ilişkileri anlama, bilgisayarcılar bilgiyi işleme kabiliyeti şeklinde değerlendirmişlerdir. Zekayla ilgili bu farklı tanımlar nedeni ile zeka tıpkı ruh, bilinçaltı, akıl, düşünme gibi soyut ve açık uçlu bir kavram olduğundan evrensel bir tanıma sığdırılamamaktadır.

    Beyin, birbiriyle karmaşık ilişkiler içinde bulunan sinir hücreleri (nöron) kitlesinden oluşmaktadır. En genel manada bakıldığında beyin, aktivitelerin bir kontrol merkezi durumundadır. İnsan zekasını, duyular tarafından alınan uyarıcıların yorumlanarak tepkilerin oluşturulmasını ve bu tepkilerin kontrolünü sağlamaktadır. Beynin küçücük yapısı altında çok fazla bilinmeyenin olması, bir çok disiplini barındıran nörolojik bilimler alanında çalışmaların yoğunlaşmasına neden olmaktadır. En basit şekilde düşünüldüğünde beynin 1 cm3 lük bir bölgesinde bir trilyon bağlantıya sahip, 100 milyar sinir hücresi bulunmaktadır. Bu 100 milyar sinir hücresi arasında saniyede 10 milyon x milyar kere uyarı iletimi olmaktadır. Sadece bu kadar bilgiden bile anlaşılacağı gibi, insan beyni hiç bir bilgisayarla karşılaştırılamayacak kadar karmaşık ve üstün bir sisteme sahiptir.

    Zeka araştırmalarının ana amacı insan bilgi işleme prensiplerinin anlaşılması ve biyolojik sinir sistemlerinin çalışma mekanizmalarının çözülmesidir. Bu mekanizmaların gerek araştırılması gerekse geliştirilmesinde bilgisayarlar önemli bir yer tutmaktadır.

    Beyin iki şekilde düşünür ;

    1. Hızlı,otomatik, bilinç dışı 2.Yavaş,analitik,irdeleyici,sağduyulu…
    Beynin bu iki kompartımanı arasındaki olmazsa olmaz ilintiyi ise ‘’tahmin nöronları’’ üstlenmiştir. Wolfram Schultz’un Dopamin Deneyleri sonucu bulduğu’’Tahmin Nöronları’’ ödüle göre beyindeki dopamin miktarında artışa yol açmaktadır.

    Dopamin nöronları devamlı deneyime dayalı örüntüler üretirler.Beyin, tahminleri gerçeklikle karşılaştırır;beklenti ve tahmin karşılanırsa dopamin miktarı artar ve sonuçta insan mutlu olur.Hatalı tahminlerde ise Anterior Singulat’dan beyine güçlü bir uyarı yayılır. Anterior Singulat hem bilinci uyarır , tetikte tutar hem de bedensel işlevlerin hayati yönlerini düzenleyen Hipototalamus’ a uyarı gönderir. Anterior Singulat’da ki dopamin nöronları yeni gelişen olaylara ait verileri kullanarak eski tahminleri ve beklentileri düzenler,hayat derslerini içselleştirir ve BEYNİN SİNİR AĞI MODELLERİNİ günceller. Bu bölge bir nedenle işlevini yerine getiremez hale gelirse birey öğrenmede olumsuz pekiştirmeyi kullanamaz hatalarından ders almakta zorluk çektiği için aynı hataları sürekli tekrarlar .

    EEG’deki paternler duygusal ve bilişsel durumları yansıtır ve insanların dikkat edip etmediklerini, hatta duygularının ne olabileceğini tahmin eder. Bugün, bir durumu doğru tanımlamak için, beyindeki etkisini açıklamak zorundasınız.

    Bu araştırma, nöroterapistlerin geniş bir yelpazeyi hedef almasına izin vermektedir. Bilgisayar yazılımı ve beyin dalgası izleme ekipmanlarındaki ilerlemeler sayesinde, neurofeedback uygulayıcıları artık uygun fiyatlı hassas araçlara sahip. Arkasındaki 50 yıllık bağımsız gelişme ile, yöntemler son derece sofistike ve oldukça etkili hale gelmiştir.

    Beyin dalgası eğitiminde, neurofeedback’in konvansiyonel tıbbında yarım asırlık bir başlangıcı vardır. Bugün neurofeedback profesyonel spor takımları, Olimpik sporcular ve iş adamları tarafından en yüksek performans için kullanılmaktadır.

    Doktor olmak “nöro” uzmanı olmaya yeter mi?

    Ülkemizde tıp fakültesi mezuniyeti, bu konuda ayrıca tartışılması gereken bir başlık. Adının başında “doktor” ibaresi olan hemen herkes, beyin ve davranış üzerine uzman gibi konuşma hakkına neredeyse otomatik olarak sahip olabiliyor. Tıp eğitiminin uzmanlık gerektiren teknik bir alan olduğunu unuttuğumuzda bu bize doğal gibi gelebiliyor ama normalde bir kalp yahut sindirim sistemi uzmanının beyin hakkında tıbbi teşhisler koyması ve tedavilere girişmesi ne kadar tuhafsa, psikiyatri, psikoloji yahut klinik sinirbilimleri gibi alanlarda eğitimi olmayan insanların sadece “hekimlik diploması” olduğu için beyin ve zihin sağlığı gibi meselelerde (herhangi bir ilave çalışması olmadan) ahkam kesmesi de aynı derecede tuhaftır. Tabii ki sadece hekimler değil, bana sorarsanız her meslek dalından insan yeterli bir süre ciddi bir çalışmayla sinirbilim konularında insanların sorularına cevap verecek düzeyde bir bilgi birikimi elde edip bunu paylaşabilir (hatta keşke herkes böyle yapsa!). Fakat insanların doğrudan sağlığını ilgilendiren meselelerde “nöro-ahkam” kesmek, maalesef gittikçe daha sık gördüğümüz bir davranış bozukluğu ve suistimal haline gelmeye başladı.

    Nöro-sömürücüleri nasıl tanırsınız?

    Bu kadar anlattıktan sonra bu tip fırsatçıları gerçek şifacı ve bilim insanlarından ayırabilmeniz için sizlere bazı kısa ipuçları sunmak isterim:

    Bir nöro-sömürücü, kendi tahsil alanı ile ilgili pek fazla konuşmaz. Genellikle her konuyu beyin bilimlerine ait kavram ve terimlerle süslemeyi sever.

    Nöro-sömürücüler, insanların en fazla sıkıntı çektikleri beylik konularda yepyeni bir şeyler yapıyorlarmış havasında konuşmaya bayılırlar. İlişkiler, çocukluk çağı sorunları, aile içi iletişim, cinsel işlevler, sosyal iletişim problemleri, kadın-erkek ilişkileri, sağlıklı yaşam, dikkat ve konsantrasyon gibi konularda sanki ellerinde sihirli bir değnek varmışçasına vaatlerde bulunmayı severler. Nöroiletişim, nörodanışmanlık, nöro-koçluk gibi tuhaf ses veren kavramları duyduğunuzda bunları kimin söylediğine ilave bir dikkat göstermek ekstra fayda sağlayacaktır.

    Nöro-sömrücüler genellikle her fırsatta “danışanlarından”, “hastalarından”, “danışmanlık verdiği insanlardan” bahsetmeyi görev gibi benimserler. Standart kişisel gelişim kitaplarında bolca bulabileceğiniz ve artık kabak tadı vermiş olması gereken “hipnotik dil kalıpları” olarak bildiğimiz (ve genellikle faydasız olduğu gösterilmiş) dil kalıplarına çokça başvururlar. Amaç ise açıktır: Gizli veya aşikar reklam.

    Nöro-sömürücüler uyguladıkları yöntemlerin detaylarıyla ilgili genellikle bilgi vermezler. Çünkü bunlar “ticari sırlar”dır. Açıklarlarsa fikirlerinin çalınacağını da söyleyenleri vardır; doğrudur da; zira iki satır kitap okuyan hemen herkesin uygulayabileceği basit görüşme ve yönlendirme tekniklerini yeni bir şeyler gibi satmayı başarabilmelerinin tek yolu budur.

    Nöro-sömürücüleri, içinde sağlık, danışmanlık yahut koçluk gibi terimler içeren şirketlerle birlikte çalışmaya yahut her fırsatta böyle şirketler kurmaya çok meraklıdırlar. Zira arka planda kurumsal bir yapı, uygun bir internet sitesi ve beylik bir kaç cümle, size yeterince müşteri getirecektir.

    Nöro-sömürücüler en çok insanların şifa umutlarını sömürürler. Bunun için de ağır patolojik durumlardan ziyade, zaten çoğu gayet normal sınırlar içinde ceryan eden, basit tekniklerle veya kendi kendine geçebilecek hiperaktivite, dikkat eksikliği, depresyon, özgüven ve anksiyete gibi konularda vaatler vermeyi severler. Sinirbilimlerinde bu kadar “uzman” olan bu kişilerin ciddi patolojik durumlardan; mesela Alzheimer, Parkinson, ağır depresyon, uyku bozuklukları veya gelişimsel bozukluklar gibi konulardan neden uzak durdukları da sorulmalıdır.

    Sinirbilim bilgisinin en önemli sonuçlarından birisi, beyin ve zihinle ilgili günlük sorunların bir çoğunun aslında her bir insanın kendi başına uygulayabileceği nisbeten basit, masrafsız ve uzman bir rehber gerektirmeyen uygulamalarla düzelebileceğini göstermesidir. Halbuki nöro-sömürücülerin “sırada fanilere” böyle bir bilgi ulaştırmak gibi bir dertleri yoktur. Onlar havalı sunumlarında ve eğitimlerinde yalnızca sonradan para alabilecekleri mucizevi(!) uygulamalarının reklamlarını yaparak insanları boş vaatleriyle oyalamayı tercih ederler.

    Nöro-sömürücülerin verdikleri bilgi ve sundukları iddiaların bilimsel kaynaklarına genellikle ulaşamazsınız. İnternetten derlenmiş gerçek-yalan bir çok öykü ve sansasyonel iddiayı biraz makyajlayıp hitabet sanatının incelikleriyle bezeyerek, bilimsel görünümlü reklam nutukları atıp yazılar yazmayı severler. İnsanlara öykü anlatmak, ders vermek, bilimsel bilgiye ilgi çekmek için bu tip yöntemler gayet kabul edilebilir olsa da, iş insanlara “para karşılığı şifa dağıtmaya” dönüştüğünde, bilimsel görünümlü anlatıcılık görüp görebileceğiniz en etkili dolandırıcılık araçlarından birisine dönüşebilir.

    Nöro-sömürücülerin önemli bir kısmı hayatlarının daha önceki dönemlerini bambaşka işler yaparak geçirmiş, çoğunda dikiş tutturamamamış, yahut kendi yarattığı sanal fırsatları tüketmiş ve en son perde olarak “nöro-sömürü” işine girmiş insanlardır. Beyin ve zihin sağlığıyla ilgili vaatlerini duyduğunuz insanların geçmişlerini internetten biraz araştırmak ve iddia ettikleri “başarılı yöntemlerini” ne kadar süredir insanlara uygulamakta olduklarını araştırmak, gerçekleri görmek için iyi bir başlangıç noktası olabilir.Hatta şunu sormanız bile çok iyi olur:neurofeedback’i kendiniz,eşiniz.çocuklarınız için uyguladınız mı? Ve sonuç ne oldu?

    Hele hele özel konuşmalarında hasta veya danışanlarından “müşteri”; işyerleri yahut kliniklerinden “dükkan”; çalışma arkadaşlarından “ortak” diye bahsetmelerine şahit olursanız, bir nöro-sömürücü ile karşı karşıya olma ihtimaliniz oldukça yüksektir.

  • Beyin nasıl çalışır

    Beynimiz 1 Kg’dan biraz daha ağır (Einstein gibi bir dehaysanız belki 1-2 Gr fazlanız olabilir), küflenmiş lor peyniri gibi kötü kokulu(gençseniz koku biraz daha dayanılır haldedir, ruhunuz öldüyse dayanılmazdır),pelte kıvam ve tadında( Kuzuların Sessizliği filmindeki gibi tatmanızı tavsiye etmeyiz) bir maddeden oluşur dediğimiz zaman yüzünüzü buruşturmayınız lütfen; zira yapacak bir şey yok, işte tüm malzeme bu;ancak beyniniz olmasaydı siz siz olamazdınız, yüzünüzü bile buruşturamazdınız;akıllı olun!

    Beyniniz Tokat cevizine benzer,kafatasınız da ceviz kabuğu gibi onu korur. Ceviz gibi de 2 bölümden oluşur. Cevizin bölümleri birbirinden farksızdır ama beyniniz biraz farklıdır; beynin sol yanı vücudun sağ, sağ yanı ise sol yanının kontrolünü sağlar. Yani sağı solu belli olmaz. Sol kısım genel olarak konuşma, matematik, belirli düzende yapılan işler(ayakkabınızı bağlamak gibi),sağ yan ise resim, görsel hafızadan sorumludur. İkisi arasındaki cevizin arasındaki zara benzeyen nasırsı madde(corpus callosum) ise iki yarı küre arasındaki ilişkiyi sağlar.

    Yani oda arkadaşınızın masanızın yanına fırlattığı korkunç görünüm ve kokulu çorabı sol yarı küre algılar,sağ yarı küre ile gözünüzde canlandırırsınız,koku mesajı yerine ulaştığı zaman burnunuzu direği sızlar;ama köprü bir süre sonra mesaj yollamayı kesince kokuya alışırsınız.(Size tavsiyemiz beyninizi değil oda arkadaşınızı değiştirin)

    Şimdi biraz daha derinlemesine bakalım: varsayımsal cevizimizi sağ/sol diye değil de yukardan aşağı doğru dilimlersek ne görürüz;en üstte beyin kabuğu(CORTEX) vardır. Beynin doğal olarak gelişimini en son tamamlamış bölgesi,VÜCUDUN KONTROL MERKEZİ işte burasıdır. Bu bölgeyi ise gözlerimizin az üzerinden başlayarak ensemizin dibine dek uzanan yine varsayımsal bir çizgi ile bölümlersek şu bölgeleri görürüz;
    Frontal Bölge; Gözün üstünden başlayarak tepede genelde erkeklerde saçın dökülmeye başladığı kısma dek uzanır.

    Bunun alnımıza denk düşen kısmına biz BEYİN ÖN BÖLGESİ deriz.Tepedeki kısım ise vücudun istemli hareketlerini kontrol eden Motor Cortex’dir.

    Paryetal Bölge; Tepe noktasında başlar ve yine erkeklerde ensenin katmerlendiği kısımda biter. Bunun ucunda ise duyuların işlendiği Sensoriel Cotex bulunur.

    Temporal Bölge;Şakaklarımız arasında görünmez bir kulaklık hayal edin…

    Oxipital Bölge:Paryetal bölgenin dibi,beynin dibi,yakışıklı,güzel bir abimizdir.Genelde görme işine bakar.

    Tüm bu bölgelerin toplamı BİLİNÇ dediğimiz şeyi oluşturur.

    Ceviz sert olduğu için örneğimizi portakala dönüştürüp devam edersek cortexi yani kabuğu soyarsak ulaşacağımız kısma Orta Beyin deriz.Bu ise 6 bölümden oluşur:

    Talamus;Vücuttan gelen bilgilerin beyne dağıldığı trafo merkezi gibidir. Milivolt düzeydeki elektrik akımı burada doğar.

    Hipotalamus;Beynin bölümlerinden topladığı emirleri uygulayarak vücudun normal ve uyumlu çalışmasını sağlayan komutana benzer.

    Hipofiz; Hipotalamusun emireri gibidir.

    Amigdala;Duygusal tepkilerin bellek deposudur.’’..sen evlendiğimizde sene 1917 ayağıma basıp nasırımı sızlattıydın..’’dedirten kısımdır.

    Hipokampus;Uzun süreli bellek bilgisi deposudur.’’..ben o gün aslında dejavu yaşıyordum senin değil Mısır Kraliçesi Kleopatra’nın ayağına basıyordum..’’ dedirterek mahfımıza sebep olan kısımdır.

    Bazal Ganglion; Vücut hareketleri, uyanıklık, öğrenme gibi konularda yardımcı görevlidir.

    Bu altı sistemin toplamına LİMBİK SİSTEM denir. Limbik sistem BİLİNÇALTI denen şeyi şekillendirir. Portakalın merkezi ise beyin sapıdır. Burası en ilkel beyin bölümüdür. Nefes alma,kalp atışı gibi metabolik istem dışı özellikleri düzenler.

    Sınav sırasında bir gün önce derse çalışmamışsak genellikle cortex devreden çıkar beyin sapı devreye girer,nefesimiz kesilir, kalbimiz deli gibi atmaya başlar ve cevapları limbik sistemden sallamaya başlarız’’..ya şundadır ya bunda!’’

    Beynin yapılarını az çok inceledik ama hala temele inemedik; biraz daha derinlemesine bakalım; beyin NÖRON denen sinir hücrelerinden oluşur. (Beynin 1 cm3 lük bir bölgesinde bir trilyon bağlantıya sahip, 100 milyar sinir hücresi bulunmaktadır. Bu 100 milyar sinir hücresi arasında saniyede 10 milyon x milyar kere uyarı iletimi olmaktadır. Sadece bu kadar bilgiden bile anlaşılacağı gibi, insan beyni hiç bir bilgisayarla karşılaştırılamayacak kadar karmaşık ve üstün bir sisteme sahiptir.) Bunlar ise akson, dendrit ve aralarındaki sinaps denen baglantı noktalarından.

    Beynin çalışması hücrelerin kendi içindeki elektriksel ve kendi aralarındaki kimyasal iletimle olur. Hücrelerin iç kısmı negatif, dışı pozitif, hücre zarı ise tarafsızdır. Bilgi akson üzerinden elektrik sinyali halinde ilerler, hücreler arası boşlukta kimyasal sinyallere dönüşerek haber kaynağı halini alır. Bu dönüşümü ise NÖROTRANSMİTTER denen maddeler sağlar. İki hücre arasındaki bu maddeler yolu ile bir yüklenme olunca nötr hücre zarında bir değişim olur; hücre pasif halden aktif hale geçer; yani bir aksiyon potansiyeli olur. Terimler gözünüzü korkutmasın; adı üstünde EKŞİN! Aksiyon potansiyeli olmaksızın sinir sistemi harekete geçemez. Uyarım gücü olarak bu ekşin şiddeti değişmez ama kimyasal yolda belirli bir birikim ve eşik değeri aşılınca(amino asit depolarizasyonu EPSP)bilgi aktarımı gerçekleşir. Stadlardaki Meksika dalgası gibi ya da kulaktan kulağa oyunu gibi yani…

    Orta beyindeki Talamusun yaydığı mikrovolt düzeyindeki elektrik akımı böylece bilgilerin dağıtımını sağlar. EEG işte bu saniyedeki ortaya çıkan dalgaların sıklıklarını saptayan bir yöntemdir. Bu dalgaların her birinin sıklıkları ve etki mekanizmaları birbirinden farklıdır;

    GAMMA 30 Hz’den büyük, BETA (13-30 Hz) , ALPHA (8-12 Hz), THETA (4-8 Hz) VE DELTA (4 Hz’DEN küçük)

    Bu dalgaların tamamı vücudumuzda farklı fonksiyonel işlevlere yol açar Örneğin : Beynimiz “etkin” zeka için 13 Hz (yüksek alpha ve düşük beta ) kullanır. Sıklıkla, öğrenme güçlüğü ve dikkat problemleri gösteren bireylerde beynin belli bölgelerinde, birbirini izleyen işleri ve matematik hesaplarını yapmaktaki beceriyi etkileyen 13 Hz aktivitede eksiklik görülür

    Delta (0.1 –3 Hz)

    En düşük frekanslar deltadır. 4 Hz’den düşüktür ve derin uykuda görülür ve bazı anormal süreçlerde aynı zamanda “empati hali” hissedildiğinde delta dalgaları bilinçaltı düşünceyi yansıtır. 1 yaşa kadar olan bebeklerde dominant ritimdir ve uykunun 3. ve 4. evresinde bulunur.Amplitude’i en yüksek ve en yavaş dalgadır. Fiziksel dünyadaki farkındalığımızı azaltmak için delta dalgalarını arttırırız. Aynı zamanda bilinçaltı düşüncelerimize delta dalgaları vasıtasıyla ulaşırız.

    Performans arttırmak isteyenler delta dalgalarını azaltır ve yüksek odaklanma ve peak performans (yüksek performans)elde edilir.
    Ancak, Dikkat Eksikliği teşhisi konmuş bireyler odaklanmaya çalıştıklarında delta dalgalarını düşüreceklerine arttırırlar. Uygun olmayan delta dalgaları odaklanmayı ve dikkati ciddi bir şekilde kısıtlar..

    Delta (0.1-3 Hz) : Dağılım : Genellikle geniş ya da bilateral yayılmış olabilir, yaygın.

    Subjektif duygu durumları : derin, rüyasız uyku, non-rem uyku, trans hali, bilinçsiz.

    İlişkili iş ve davranışlar : uyuşukluk, hareketsizlik, dikkatsiz Fizyolojik ilişki : hareketsiz, hemen harekete geçememe. Arttırılırsa uykuya, trans haline, derin gevşeme durumuna neden olur.
    Theta (4-8 Hz)

    Theta 3.5 – 7.5 Hz arasında faaliyet gösterir ve “yavaş” aktivite olarak sınıflanır. Yaratıcılık, sezgi, hayal kurma, fantezi kurma ve hatıralar, duygular, heyecan uyandıran olaylar için bir çeşit mahzen gibidir.
    Theta dalgaları içe dönük odaklanma, meditasyon, dua ve ruhani farkındalık sırasında kuvvetlidir. Uyanık olma ve uyku arasındaki durumu yansıtır. Bilinçaltıyla ilgilidir.

    Uyanık haldeki yetişkinler için anormal ama uyku sırasında olması normaldir. Theta hippocampal ve limbik sistem bölgesindeki aktiviteyi yansıtır. Theta endişe, kuruntu, huzursuzluk ve çekingenlik sırasında gözlemlenir.

    Theta dalgası normal fonksiyon ediyor göründüğü zaman, öğrenme ve hafıza gibi kompleks davranışları ilerletir. Olağandışı duygusal durumlarda, stres veya hastalık gibi, üç büyük vericide (transmitter) dengesizlik olabilir ve bu da normal dışı davranışlara neden olur.
    Dağılım : genellikle bölgesel, birçok lobu içerebilir, yanal ya da yayılmış olabilir.

    Alpha (8-12 Hz)

    Alpha dalgaları 7.5 ve 13 Hz arasındadır. Alpha dalgalarının can alıcı noktası 10 Hz civarındadır. Sağlıklı alpha üretimi, zihinsel beceriyi arttırır, zihinsel ahenge yardımcı olur, rahatlama duygusunu arttırır. Gevşemiş, rahatlamış normal insanlarda görülen başlıca ritimdir. Hayatımızın büyük bir kısmında, özellikle 13 yaştan sonra mevcuttur.

    Occipital bölgede (kafanın arka tarafı) ve frontal kortekste yoğunluktadır. Alpha dışadönüklük (içe dönüklerde daha az), yaratıcılık ( yaratıcı kişilerde dinlerken ve yaratıcı bir problemin sonucuna ulaşırken alpha gözlemlenir) ve zihinsel aktivite sağlar.

    Beta (12 Hz üstünde)

    Beta aktivitesi hızlı bir aktivitedir. 14 ve üstü frekanstadır. Eş zamanlı olmayan aktif beyin dokusunu yansıtır. Simetrik dağılımda genellikle her iki tarafta görülür, önde daha fazladır. (frontal) Kortikal hasarda kaybolabilir ya da azalabilir.

    Gözlerimiz açıkken, dinlerken, düşünürken, analitik bir problem çözerken, karar verme veya yargıya varma durumunda, etrafımızda olan biten bilgiyi işleme sırasında aktiftir.

    Düşük beta (12-15 Hz), “SMR”

    Dağılım : yan tarafta ve lobda lokalizedir ( frontal, occipital vb)Subjektif duygu durumları : odaklanmış ama rahat, entegre düşük smr “Dikkat Eksikliği Hastalığına” yol açabilir, odaklanmış dikkatte eksiklik.

    Eğitimin Etkileri : SMR’yi arttırmak rahat odaklanma sağlar, dikkat gerektiren yetenekler düzeltilebilir.

    İşte bu temel dalga tipleri beynin özellikle cortex bölümünde ve buradaki bölgelerde farklı duyarlılıklara yol açar. Frontal bölge duyarlılıkları; bu bölge dikkat, sabır, moral motivasyon, zaman yönetimi, yargılama, planlama, dürtü kontrolü, düzenli olma, empati, hatalardan ders çıkarma, self kontrol, kısa süreli hafıza kontrolü, limbik sistemin baskılanarak duygusal değil mantıksal kararlar verilmesinin sağlanması, vücudun düzenli çalışmasını hormonal ve sinirsel yollarla sağlayan HPA(Hipotalamus,Pitutier-hipofiz,Adrenal) yolunun kontrolü gibi temel özellikleri kontrol eder.

    Genetik rahatsızlıklar, annenin kortizol yüksekliği, alkol-uyuşturucu alışkanlığı, zor doğum,1 yaşına dek anne sütü alamama, ensefalit, menenjit gibi hastalıklar, ateşli havale, besin zehirlenmeleri, kötü yaşam tarzı, stres ve kafa darbeleri bu bölgede duyarlılıklara yol açar.

    Temporal bölge duyarlılıkları; Bellek, duygusal denge ve sosyalleşme, deneyimlerin ortak merkezidir. Konuşma, görsel bellek bu bölgede yer alır. Unutkanlık, nedensiz panik, okumada öğrenme zorluğu, kuşkulu düşünce, saygısızlık, duygusal dengesizlik, metafizige aşırı ilgi, nedensiz baş, mide ağrıları, görmede anormallikler, disleksi, dispraxi, diskakuli gibi bozukluklara yol açar.

    Paryetal bölge duyarlılıkları; bu bölge duyusal bilgileri işler, dokunma, ağrı, basınç, sıcaklık duyularını şekillendirir, uzaysal konumu, el ve ayakların pozisyonunu, hareket yönlendirilmesini, sağ-sol ayrımını, 3 boyutlu kavramayı sağlar. Bozulması halinde pozisyon kaybı, yazma, okuma, sağ-sol ayrımı zorlukları, sayı sayma, problem çözme sıkıntıları baş gösterir. Oksipital bölge duyarlılıkları;renk tanıma,disgrafi gibi rahatsızlıklar baş gösterir.

    Eğer beynimizin kontrol bölgesi olan cortex işini doğru yapıyorsa vücudumuz HOMEOSTAZ=DENGE halindedir. Sorun varsa ALLOSTAZ halindeyizdir. Sorun sürüyorsa OVERLOAD aşırı yüklenme durumu sözkonusudur, önlem alınmazsa sistem çöker, hapı yuttuğunuzun resmidir bile diyemeyiz, zira artık hapı yutsanız da fayda etmez. Alostaz halini yolu hastaneye düşmüş herkes az çok bilir;’’kan basıncı-tansiyon artmışsa, kalp hızı artmışsa, solunum hızı, kan şekeri, LDL kolesterol, kortizol, adrenalin, noradrenalin artmışsa, DHEA sülfat azalmışsa, HDL kolesterol azalmışsa, barsak hareketleri azalmışsa….’’HASTASINIZ ,beyniniz HPA yolunu kontrol edemiyor demektir.

    DEHB’de özellikle frontal bölge üzerinde şekillenen bir allostaz halidir.Ancak kimilerince özellikle de ilaç şirketlerince tanımlandığı üzere bir HASTALIK durumu değildir. 3-21 yaş aralığında yani beynin temel gelişim döneminde ortaya çıkar ama sağaltımı yoluna gidilmezse yakanızı ömür boyu bırakmaz. Bazen de şekil değiştirir yani biraz ALIEN&PREDETOR ’filmi tadında bir durum sözkonusudur. Tıpkı kafa darbeleri, inme, epilepsi, fibromiyalji, kronik yorgunluk gibi sendromlarda olduğu gibi DEHB vakalarının çoğunda TETA ve YAVAŞ ALFA etkinliğinde belirgin artış vardır.

    Güncel ve geleneksel sagaltım metodları ağırlıklı olarak ilaç şirketlerinin manipülasyonu sonucu beynin kimyasal yani transmitter maddeler üzerinden çalışmasına etki etmek üzerine inşa edilmişlerdir. Örneğin depresyon tedavisinde bir nörotransmitter olan SEROTONİN azalması nedeni ile hücrelerarası elektriksel iletim de azalıyor. Serotoninin yeğane kaynağı beynin destek hücreleridir.; besinlerle serotonin alamayız.

    Proteinli yiyecekler beyin kontrolünde serotonine dönüştürülür. Depresyon tedavisinde(!)kullanılan ilaçlar serotoninin zayıf bölgelerde daha fazla kalmasını(salınımının gecikmesini)sağlayarak etkinliğini artırmayı amaçlar. İYİ FİKİR! Yani amaç vücuttaki serotoninin miktarına dokunmadan,az olan serotoninin daha etkili olmasını sağlamak; BALLI BÖREK! Ama işte burada o pis kokulu beyin, beyinliğini ortaya koyuyor;normal ve doğal proteinXserotonin üretimini durdurarak az bir serotoninle normal olduğunu fark ediyor ve serotonin yapımını durduruyor. Peki ilaç şirketi bu durumda ne öneriyor? DOZU ARTIRMAK! Çünkü işi yanlış bir noktadan ele almış durumdalar; hücre içi iletimi önceleyerek bunun ardından hücrelerarası iletimi düzenlemek gerekirken temeli çürük bırakarak 4-5.katı inşaya çalışmak…ASIL SAGALTIM YÖNTEMİ ŞU OLMALIDIR;

    HÜCRE İÇİ ELEKTRİK AKIMININ DÜZENLENMESİ;NEUROFEEDBACK
    BEYİN HÜCRELERİNİN DAHA ÇOK NÖROTRANSMİTTER ÜRETMESİNİ SAĞLAYACAK DOĞAL BESLENME –YAŞAM TARZI-DESTEK BİTKİSEL TAKVİYELER

    Peki de neurofeedback nasıl işlemektedir;

    İnsanlar makinalarla iletişim kurmak için çeşitli araçlardan faydalanır: Klavyeler, fareler, “joystick”ler, kameralar, mikrofonlar. vs. Tüm bu komut verme araçları kullanıcın beyninin kas sistemini kontrol etmesi sayesinde işlev kazanırlar.Ancak bazı hallerde bu iletişim mümkün olmamaktadır. Örneğin motor nöron hastalıklarından biri olan amiyotrofik lateral sklerozis (ALS) , beyin kökü travması, beyin ya da omurilik yaralanması, serebral palsi, kas distrofileri ve çoklu skleroz gibi nöron hastalıkları insanların istemli hareketlerini engellemektedir .Sadece ALS’den ABD ‘de 30.000 dünyada 2.000.000’a yakın hasta etkilen- mektedir. Her yıl ise 5.000 civarı hasta kayda alınmaktadır.(STEPHAN HAWKING,KOÇ HOLDING YÖN.KR.BŞK.VEKİLİ SUNA KIRAÇ, FENERBEHÇELİ FUTBOLCU SEDAT BALKANLI ÜNLÜ HASTALARDANDIR)

    ALS hastalığı sadece motor nöronları etkiler; hastanın bilişsel işlevlerine bir zarar vermez. Hafıza, zekâ ve kişilik korunur. Hastalar görebilir, duyabilir, koklayabilir ve dokunsal uyaranları yorumlayabilirler . Eğer hastanın beynindeki sinirsel etkinliği doğrudan yorumlayabilecek bir teknoloji geliştirilebilirse hastanın çevresindeki araçlarla ve insanlarla iletişim kurması mümkün olabilir. Yani burada asıl amaç doğrudan düşünceleri kullanarak başka bir ara katmana (kas sistemi gibi) gerek kalmaksızın bilgisayarları kontrol edebilmektir.BEYİN BİLGİSAYAR ARAYÜZÜ (BBA)denen bu kontrol mekanizması temelde makine X insan etkileşiminde güçlendirici bir teknoloji olarak düşünülebilir. Normalde insanlar uyanıkken ve belli bir şey yapmıyorken de beyinleri α EEG sinyalleri yayar. Bu dalgalar 8-12 Hz frekans aralığındadır. μ ritmleri aynı aralıkta olup α dalgalarındaki ufak tefek değişiklikler şeklinde kendilerini gösterirler. Buradaki önemli nokta şudur: μ ritmleri, kişi hafifçe somatosensöryel veya motor korteksini hareketlendirecek şekilde bir şeye konsantre olduğunda ortaya çıkan “α dalgalarıdır”. β ritmleri ise 18-25 Hz aralığındadır ve bunlar da istemli hareket ve etkin odaklanma ile bağlantılıdır. Yapılan çalışmalarda insanların 8-12 Hz aralığındaki μ ritmlerini ve 18-25 Hz aralığındaki β ritmlerini kontrol edebildikleri ve böylece ekrandaki bir imleci istedikleri gibi hareket ettirebildikleri görülmüştür .Gerçek ve hayal edilen hareketleri kıyaslayarak ve temel bileşen çözümlemesi (PCA – Principle Component Analysis) kullanarak bu ritmler çözümlenmiş ve hem gerçek hareketlerin hem de hayal edilen hareketlerin μ ve β ritm desenkronizasyonları ile bağlantılı olduğu tespit edilmiştir .

    BBA’yı mümkün kılan, beynin ürettiği sinyalleri kaydedip bunları örüntü çözümleme ve sınıflandırmasına tabi tutabilme yeteneğimizdir.

    ALS araştırmacılarını yönlendiren düşüncelerden biri doğrudan düşünceleri kullanarak başka bir ara katmana (kas sistemi gibi) gerek kalmaksızın bilgisayarları kontrol edebilmekse bunu izleyen yeni bir düşünce de yine bu ara katmanları ortadan kaldırarak beyne bilgisayarlar üzerinden güçlendirilerek verilen FEEDBACK uyarı yolu ile beynin SİNİR AGI MODELLERİNİN GÜNCELLENMESİ yani beynin çalışmasının regüle edilmesidir. Buna NEURO-BİO FEEDBACK denir.

    İnsan ve diğer canlılar çevreye uyum için biyolojik olarak bazı temel mekanizmalara sahiptir. Otomatik olarak nefes alıp verir. Kan şekeri düştüğünde otomatik olarak kana şeker salgılanır. Bu otomatik uyum sürecine yukarda da dediğimiz gibi homeostatik mekanizma adı verilir. Bu mekanizmanın işlevi insanda fizyolojik dengeyi sürdürmektedir. Ayrıca insanın doğuştan getirdiği refleksler yaşamı sürdürmeyi yani kalımı sağlamaktadır. Ancak hemostatik mekanizma ve refleksler tüm gereksinimleri karşılamada ve her koşulda çevreye uyum sağlamada yetersiz kalmaktadır.
    Öğrenme insan yeteneklerinde büyüme sürecinin bir sonucu olmayan sürekli bir değişmedir. Öğrenme, bir ürün (öğrenilen şey) ortaya koyan süreçtir. İnsanlar hayatlarının başlangıcından itibaren sürekli olarak bir şeyler öğrenir. Bilişsel bilgi dünyası zamanla daha karmaşık hale gelir ve daha dinamik bir görünüm kazanır.

    Organizma yaşamını devam ettirebilmek için çevreye uyum sağlamada etkin olmak ve değişken çevrelerde gereksinimlerini gidermek durumundadır. Çevresindeki hangi öğelerin kalımı için olumlu, hangilerinin yaşamını engelleyici, hangi öğelerin de nötr olduğunu öğrenmek zorundadır. Bu bilişsel öğrenmelerde fizyolojik dengenin korunmasına yardımcı olarak bütüncül bir gelişim için gerekli ortamı sağlar. Bu şekilde öğrenmenin hem fizyolojik hem de sosyal yönlerinin birlikte bütüncül olarak kullanılmasının, öğrenmenin insanın hayatta kalmasında oynadığı gerekli rolü ortaya koyması bakımından önemlidir. Benzer bir durum insanın bilişsel gelişimi içinde geçerlidir. “Bilgiyi İşleme Teorisi”ne göre bireyin belleğinde bir bilginin depolanabilmesi için dikkat, algı ve kodlama gibi bir takım süreçlerden geçmesi gerekmektedir.

    Bu kurama göre insanda üç tür bellek bulunmaktadır. Bunlar (1) Duyusal Kayıt, (2) Kısa Süreli Bellek ve (3) Uzun Süreli Bellektir. Bir bilgisayarın işlem süreci incelendiğinde de RAM (Random Access Memory / Rasgele Erişilebilir Bellek), CPU (Central Processing Unit / Merkezi İşlem Birimi), ve Harddisk (Sabit Disk) gibi donanımların insan bilişsel sitemine benzer bir yapıda organize edildikleri görülmektedir.
    Biyologlar zekayı çevreye uyum kabiliyeti olarak görürken, eğitimciler öğrenme, psikologlar ilişkileri anlama, bilgisayarcılar bilgiyi işleme kabiliyeti şeklinde değerlendirmişlerdir. Zekayla ilgili bu farklı tanımlar nedeni ile zeka tıpkı ruh, bilinçaltı, akıl, düşünme gibi soyut ve açık uçlu bir kavram olduğundan evrensel bir tanıma sığdırılamamaktadır.

    Zeka araştırmalarının ana amacı insan bilgi işleme prensiplerinin anlaşılması ve biyolojik sinir sistemlerinin çalışma mekanizmalarının çözülmesidir. Bu mekanizmaların gerek araştırılması gerekse geliştirilmesinde bilgisayarlar önemli bir yer tutmaktadır.
    Beyin iki şekilde düşünür ;

    1. Hızlı,otomatik, bilinç dışı 2.Yavaş,analitik,irdeleyici,sağduyulu…
    Beynin bu iki kompartımanı arasındaki olmazsa olmaz ilintiyi ise ‘’tahmin nöronları’’ üstlenmiştir. Wolfram Schultz’un Dopamin Deneyleri sonucu bulduğu’’Tahmin Nöronları’’ ödüle göre beyindeki dopamin miktarında artışa yol açmaktadır. Dopamin nöronları devamlı deneyime dayalı örüntüler üretirler.Beyin, tahminleri gerçeklikle karşılaştırır;beklenti ve tahmin karşılanırsa dopamin miktarı artar ve sonuçta insan mutlu olur.Hatalı tahminlerde ise Anterior Singulat’dan beyine güçlü bir uyarı yayılır. Anterior Singulat hem bilinci uyarır , tetikte tutar hem de bedensel işlevlerin hayati yönlerini düzenleyen Hipototalamus’ a uyarı gönderir. Anterior Singulat’da ki dopamin nöronları yeni gelişen olaylara ait verileri kullanarak eski tahminleri ve beklentileri düzenler,hayat derslerini içselleştirir ve BEYNİN SİNİR AĞI MODELLERİNİ günceller. Bu bölge bir nedenle işlevini yerine getiremez hale gelirse birey öğrenmede olumsuz pekiştirmeyi kullanamaz hatalarından ders almakta zorluk çektiği için aynı hataları sürekli tekrarlar .

    BİO-NEUROFEEDBACK yeni tahmin nöronları üretimi yolu ile eski ve yeni beyin kompartımanları arasındaki organizasyonu güçlendirir.
    Neurofeedback sistemleri μ ve β ritmleri üzerinden işler. 1961’de deneysel bir psikolog olan Neal Miller otonom sinir sistemi tepkilerinin (örneğin kalp atışı, tansiyon, gastrointestinal faaliyetler, bölgesel kan akışı) istemli olarak kontrol altında tutulabileceğini öne sürmüştür.Miller’ın çalışması diğer araştırmacılar tarafından genişletilmiştir. Bu dönemden sonra, 1970’lerde UCLA’dan bir araştırmacı Dr. Barry Sterman tarafından yapılan bir araştırma deney hayvanlarının beyin dalgalarını kontrol etmek üzere eğitilebildiklerini ortaya koymuştu. Sterman sonraları araştırma tekniklerini epilepsi hastaları üzerinde uygulamış ve biofeedback tekniklerini kullanarak hastaların nöbetlerini yüzde 60 oranında azaltmıştı.

    Sterman’dan roketlerde,uzay mekiklerinde kullanılan hydrazin denen yakıtın epilepsi nöbetlerini neden tetiklediğini araştırması NASA tarafından istendi, o da kediler üzerindeki denemelerinde SMR dalgaları artırılan kedilerde nöbetlerin kesildiğini saptadı…Epilepsi hastalığı olan insanlara bu dalgalarını arttırmaları öğretildi ve bunlarda da nöbetlerin azaldığı görüldü.Yapılan deneylerde şöyle bir gözlem daha elde edildi: Epilepsiyle birlikte aynı zamanda hiperaktivite ve huzursuzluk gösteren vakalarda da , SMR dalgası arttırıldığı takdirde bu semptomlar da azalmaktaydı.

    Bu konuda ilk bilimsel makale 1972 yılında basıldı.Bu makale, 23 yaşında,7 senedir genel tonik-klonik epilepsi nöbeti bir bayana aitti. Ailede epilepsi vakası yoktu ,EEG de ise hiperventilasyona bağlı olarak 5-7 hz yavaşlığında dalga aktivitesi saptadı .Şimdiye kadar hiçbir ilaca cevap vermemesine rağmen , günde 200 mg Dilantin ve 200 mg Mebarol kullanıyordu. Hastanın gündüz nöbetlerinde ,gözlerin sol lateral deviyasyonu ile birlikte alın kırışıyor,sağ kolunu sol dizine doğru indirip sol tarafa doğru bilincini kaybetmiş bir şekilde düşüyordu ve tonik klonik hareketler mevcuttu.Bu hadiseler çoğunlukla sabahın çok erken saatlerinde oluyordu.Yıllarca yapılan kayıtlar ayrıca bu hastanın her ay adet dönemine bağlı olmayan iki büyük nöbet geçirdiğini tespit etti.

    Üç ay boyunca haftada iki kere neurofeedback eğitimiyle ,SMR dalgasını arttırarak nöbetlerinin kesildiği görüldü.Yavaş dalgasında azalma (5-7)ve SMR dalgasında (11-15) artma tespit edildi.Bu hasta tedavisinin sonunda artık ilaç kullanmıyordu ve nöbetleri kesilmişti.Daha sonra sürekli yapılan çalışmalar gösterdi ki ilaca bağlı olan epilepsi hastaları SMR arttırarak bu beyin eğitiminin çok büyük faydasını görmüşlerdir.

    Neurofeedback dünyada beyinde yaşanan birçok problemde modern tıp ve sagaltım metodları ile çelişmeden kullanılınabilinir.. Bunlar :
    Stres
    Her yaştaki Dikkat ve Hafıza sorunları
    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu
    Genel Öğrenme Bozukluğu ,Okul Başarısızlığı
    Tik Hastalığı
    Çocuklarda Diş Gıcırdatması
    Epilepsi(Sar’a) özellikle de Tıbbi tedavi ile kontrol edilemeyen epilepside
    Migren/ Stres Baş Ağrıları
    Kronik yorgunluk hastalığı
    Depresyon/Manik Depresyon
    Anksiyete (Sıkıntı Hastalığı) ,Panik Atak
    Obsesyon (Takıntı)

  • Beynin çok transparan,aile var ört şunu!

    Transparan bir beyin düşünün. İstediğiniz herhangi bir nöronu, ve onun bağlantılarını görebildiğiniz. Hem de bunları 3 boyutlu olarak gördüğünüzü düşünün. Düşündünüz mü?

    Aşağıdaki bağlantıda farenin hipokampüsündeki nöronların CLARITY tekniği kullanılarak floresan boyamayla görüntüsünü bulabilirsiniz. Tekniğin temelindeyse SDS kimyasalı var. SDS-sodyum dodesil sülfat- adlı deterjan türevi bir madde, ışığın geçişini engelleyen yağ moleküllerini ortadan kaldırarak beynin transparan olmasını sağlıyor.

    Daha önceden de farklı gruplar tarafından denenen çeşitli yağ uzaklaştırma teknikleri, aynı zamanda proteinleri de uzaklaştırmış ve farklı nöron tiplerinin belirlenmesine engel olmuştu. Ancak bu problem de akrilamid kullanılarak proteinlerin, nükleik asitlerin ve diğer biyomoleküllerin bağlanmasıyla çözüldü. Akrilamid ısıtıldığında polimerleşerek molekülleri bir arada tutan bir ağ oluşturur ve %8 gibi görece çok az miktarda (önceki metotlarda %41 idi) bir kayıpla işlemin gerçekleşmesini sağlar. Daha sonra dokuda bulunan lipitler SDS moleküllerine tutunarak elektik akımı yardımıyla dokudan dışarı taşınır. Geride sadece akrilamide tutunmuş bir şekilde biyomoleküller kalır.

    CLARITY metoduyla nöronları dış katmanlardan talamus gibi iç yapılara kadar görebilmek mümkün. Ayrıca otopsi yapılan korunmuş beyinlerde de denenmiş ve tek bir nöron uzantısını 0,5 mm’ye kadar görüntülenebilmekte. Bu yöntemle sağlıklı beyin bağlantıları, bağlantıdaki bozukluklar ve yaşlanma çalışılabilir ve özellikle hassas, nadir hastalıklar için araştırmacıların gerekli olduğunda alıp, çalışıp iade edebileceği beyin kütüphaneleri oluşturulabilir.

  • Bilinç; kafamın şalterlerini attırmayın ha!

    Bilinç; kafamın şalterlerini attırmayın ha!

    Hikayenin ana karakteri,esas oğlanı; claustrum, kelime anlamı olarak Ortaçağ Avrupası’nda kapalı alanlar için kullanılsa da, memeli beyninde korteksin hemen altında bulunan küçük bir nöron tabakasını temsil eder ve beynin gelişimi sırasında korteksten türediği düşünülmektedir.

    Korteks beynin üst kısmını kaplayan ve konuşma, ileri seviye planlama ve duyu gibi yüksek beyin fonksiyonlarından sorumlu kısımdır ve claustrum da görme ve duyma gibi birçok kortikal kısımla bağlantı halindedir.

    Claustrum’un beyindeki yerleşimi (mavi renkte)

    Koubeissi ve arkadaşlarının yaptığı bir çalışma sonucu claustrum’un işlevi ortaya çıktı. 54 yaşında bir epilepsi hastası elektriksel uyaranla haritalama ve derin elektrot yerleştirme ameliyatına girdiğinde, insulanın yanında bulunan clastrum kısmına gelen uyartı elektrot yardımıyla bozuldu, ve tam da bu anda bilincin yitirildiği görüldü. İşlem sonlandırıldığındaysa hastanın bilincini tekrar kazandı. Bu bulgular sonucunda beynin claustrum bölgesinin bilincin bir nevi açma kapama düğmesi olduğu görüldü.

    İşin diğer bir ilginç yanı da, Meksika yerlilerinin tanrıyla iletişime geçmek için yapraklarını çiğnediği bir bitki: Salvia divinorum. Psikedelik özelliğe sahip bu bitki, kappa-opioid reseptörleri üzerinden etki ediyor ve bu reseptörlerin en yoğun olduğu bölge tahmin edebileceğiniz gibi clastrum. Böyle bir bitki kullanarak gönüllülerin halüsinasyonlarını ve değişen algılarını kaydetme fikri mantıklı gelse de, bitkinin bağımlılık derecesi ve etkileri bilinmediğinden şimdilik pek de etik değil.

    Renk, şekil, ses, duruş ve sosyal bağlantılar. Hepsi korteksin farklı kısımlarında olmasına rağmen nasıl tek bir bilinç deneyimine bağlanabilir? Tümüyle olmasa bile kısmen de olsa kortikal kısımları kontrol eden bir bölge olması faydalı olmaz mıydı? Bütün bu sorular ve claustrum’un ”bilincin yöneticisi’’ olabileceği düşüncesi test edilmeyi bekliyor ve bilincin bilinmeyenlerinin bu sefer aydınlatabileceğine inanılıyor.