Kategori: Biyolog

  • Ritalin / concerta gibi ilaçlar ve dehb dikkat eksikliği

    RİTALİN / CONCERTA TARZI İLAÇLAR VE DEHB (DİKKAT EKSİKLİĞİ)

    İlaç kullanımı öncesinde okul ve ailece uygulaması zorunlu bazı yöntemleri açıklayalım;
    Öğretmenler bu çocukların fizik yakınlık ve onlara müdahale konusunda özel olduğunu kabul etmelidir. Bu ayrıcalık gibi görülmesine bakmadan mutlaka bu çocuklar öğretmenin göz temasına en uygun konumda tutulmalıdır.
    Genel olarak bu çocukların “adı çıkmıştır!” Bu nedenle diğer çocukların acımasızca bir çok yanlışı onlara yükleyeceği unutulmamalıdır.

    Sınıfın genel disiplininden bu çocuklar adına geri adım atılmamalı, bu açıdan istikrar korunmalıdır.
    Okulun rehberlik ve psikolojik danışmaları ile ortak tutum saptanmalıdır.
    Çocuğun/çocukların uyumsuz/uygun olmayan davranışları ile DEHB’in içsel davranışları birbirinden ayrı tutulmalıdır.
    Aslı sorunu aileye, aile içi huzursuzluk, ailevi meseleler, boşanma, şiddet eğilimi ve benzerine yüklemek kolay seçimdir. Bu durumlar göz önüne elbette alınacaktır ancak tek sebep olmadığı bilinmelidir.

    Doktor, özel eğitim uzmanı, sosyal çalışmacı, nörotepi uzmanlarının ve psikolog/psikiyatristlerin önerilerini kendi alanına müdahale olarak görmek yanlıştır.
    Çocuk bir şekilde ilaca başlamışsa aile bu konuda çocuğun ilk uyumsuz davranışında “ilacını mı vermediniz?” tarzında eleştirilmemelidir. Bir çok tedavi yöntemi gibi ilaçlarda da 2-3 günde sonuç alamasınız. Bu nöroterapi – neurofeedback için de geçerlidir.

    Anne babalar çocuklarını koruma kaygısı ile diğer çocukların eğitsel haklarına saldırmamalıdır.
    DEHB nedeni ile okul ve yönetimle karşı karşıya gelinmek demek çocuğunuzun eğitim hakkına bizzat sizin saldırınız anlamına gelecektir.

    DEHB için genel olarak ;

    Ritalin / Concerta / Stratlera gibi metilfenidat içeren psikositimülenler kullanılır. (Strattera noradrenerjik etkili aktif maddesi atomoksetin olan bir ilaçtır.)
    Bu ilaçların yanında sıkça verilen diğer ilaç ise risperdal denen daha çok davranış bozuklukları( öfke, dürtü denetimi, duygu durum dengesi için kullanılır.)için kullanılan ilaçlar sayılabilir. Bu konuda diğer yazılarımıza göz atmanızı rica ederiz.
    Sonuç olarak A.B.D’lerinde Muitimodol Treatment Study of ADHD(MTA) çalışmasının 3 yıllık sonuçlarına göre ilaç tedavisi beklenen sonucu asla verememektedir.
    Bu konuda aile bir seçim yapmazdan önce mutlak surette nöroterapinin bu alanda nasıl etki yaptığı hususnu araştırmalıdır.

  • Geleceği yönetmek ; neuroterapi

    Yavaş yavaş ölürler seyahat etmeyenler

    Yavaş yavaş ölürler okumayanlar, müzik dinlemeyenler,

    Vicdanlarında hoş görmeyi barındırmayanlar

    Yavaş yavaş ölürler…

    Alışkanlıklarına esir olanlar, her gün aynı yolda yürüyenler,

    Ufuklarını genişletmeyen ve değiştirmeyenler,

    Elbisesinin rengini değiştirme riskine bile girmeyenler ,

    Veya bir yabancıyla konuşmayanlar

    Yavaş yavaş ölürler…

    İhtiraslardan ve verdiği heyecanlardan kaçanlar ,

    Tamir edilen kırık kalplerin gözlerindeki

    Pırıltıyı görmek istemekten kaçınanlar

    Yavaş yavaş ölürler…

    Aşkta veya işte bedbaht olup istikamet değiştirmeyenler,

    Rüyalarını gerçekleştirmek için risk almayanlar,

    Hayatlarında bir kez dahi mantıklı tavsiyelerin dışına çıkmamış olanlar,

    Yavaş yavaş ölürler…

    Pablo NERUDA

    “Homeostoz” vücudumuzun normal koşullardaki doğal durumudur (yeni alınmış parıl parıl bir arabayı düşleyin…) Sağlıklı bir kişi bir kafede oturmuş sevgilisini düşünürken muhtemelen homeostoz durumundadır. Kalbi normal ritmde, kan basıncı, solunumu normaldir. Biraz çapkın olan bu beyefendi yan masadaki kızı kesmeye başlar, bu arada beklenen sevgili içeri girer ve işin rengi değişir. Ciddi bir ağız dalaşı başlar. Çocukcağızın kalp hızı, solunumu artar. Kan başına yükselir , cilt kızarır, ter basar, ağız kurur. Zira vücut şu an korunma reflexinde yani ‘’Allostoz’’ durumundadır.

    Kızcağız çıkıp gider, bizimki bir ‘’pufff!’’ çeker ve yine normal duruma/homeostoz hala döner. Bu temel iki mekanızmayı beynimiz ‘HİPOTALAMUS’ yolu ile kontrol eder.

    Yukardaki toplam bölgeye genel tanımı ile ORTA BEYİN denir. Burda;

    ⦁ Talamus : Beynin dinomosu ve giriş kapısıdır. Düşük elektrik burda üretilir, vücuda gelen tüm bilgi beyne buradan postalanır

    ⦁ Hipotalamus : Hormonal (kimyasal) ve sinirsel(elektriksel) yolla , tüm beyin yapılarından gelen emirleri bir araya getirir birleştirir ve Homeostoz ve Allostoz’ı oluşturur.

    ⦁ Hipofiz : Hipotalamus’un emir eri patacısıdır.

    ⦁ Amigdala : Duygusal bellek deposudur.

    ⦁ Hipokampüs : Uzun süreli bellek deposudur.

    ⦁ Bazal Ganglion : Vücut hareketleri, uyanık olma, öğrenme, duygusal ifade gibi özellikler de yardımcıdır.

    ⦁ Limbik Sistem : Yukarıdaki 6 bölümün genel adıdır. Bilinçaltı denen durumun temel etmenidir.

    Aşağıda gözlenen beyin sapı ise ilkel beyin bölümüdür. Zeka /akıl gelişmeden önce zorunlu olan nefes alma, kalp hızı gibi temel özelliklerimizin çıkış/yönetim merkezidir.

    HPA Hipotalamus, pituiter(hipofiz) ve Adrenal (böbrek üstü bezi) ise genel olarak beynin vücudun Homeostoz halde normal çalışması ya da Allastoz; koruma moduna girmesi için gerekli temel yoldur. Allastoz’ı beynin fren veya sigorta sistemi olarak düşünebilirsiniz. Hipotalamus ise beynin tamircisidir. Araba teklemeye başladığı zaman (şeker, tansiyon, kolesterol, tiroid hormon düzeyleri azalmış veya artmışsa ) doğrudan devreye girer. Tamirci tamiri iki yolla yapar elektrik ve kimyasal. Kimyasal yol hipofiz üzerinden hormonların düzeyinin kontrolü şeklinde olur.

    Allostoz’daki (bozuk) bir yapı da hormonlar (kortizol, norepinefrin, CRH) beyin ön bölgesi + hipokampusu İNHİBE(durdurma), Amigdalayı exite (uyarma) hale girer (Depresyon, anksiyete, otizim gibi rahatsızlıklarda büyümüş aşırı uyarılmış amigdala etkisi kısıtlanmış beynin ön bölgesi, hipokampüs söz konusudur ).

    Hipofiz’in salgıladığı;

    Vazopresin : Azalırsa belli yaş üzeri sık idrara çıkma

    FSH- LH : Kadında adet düzensizliği

    Testesteron : erkekte sperm üzertimi, kalp damarını gevşetme

    Ostrojen : Kadında yumurtalık çalışması

    Prolaktin : kadında süt üretimi stresin azalması

    Tiroit : enerji üretim ve taşınması, yağ – şeker metabolizması ( depresyon ve bipolar bozuklukta TSH ve TRH seviyesi düşüktür.)

    Hipofizin salgıladığı bu hormonların çoğunun (kortizon, pragesteron dahil olmak üzere ) üretiminde ise KOLESTEROL temel yapısal moleküldür.

    Kolesterolün önemli kısmını vücut üretir, çok azı besinlerle alınır. Kolesterol aynı zamanda antioksidandır. Vitamin (A,P, E kullanımı ve D vitamini üretiminde gereklidir. Beyin, damar, kalp hastalıklarında yüksek kolesterol etkilidir. (Ancak son dönemlerdeki yağ ve yumurta içermeyen kolesterol diyetleri kesinlikle yanlıştır; Eski bilgilere göre yağlar vücutta kolesterole dönüşür. O ise damarları tıkar, kalp hastalığı ve felçe yol açar. Kırmızı et kan basıncını artırır, kansere yol açar.)

    Yeni düşünce KETÖJENİK diyet daha mantıklıdır. Daha yüksek yağ, et, sebze buna karşılık minimum düzeyde şeker( Bu yöntem epilepsi, Parkinson, Alzheimer hastalarında olumlu sonuçlara yol açmıştır.)

    (Jonh Hopkins Medicol İnstitutions, Dr John M. Freeman 10 yıllık çalışma sonucu)

    ⦁ Clinical Cardiolayy

    ⦁ İnternol Medicine

    ⦁ Jac Cordioloyy dergi yayınları…

    Beynin kendini yapılandırma yöntemi : PLASTİSİTE

    Plastisite hücreler arası bağlantı sayısının artması demektir. ( Yeni nöron üretimi olmadığı için de mükkemmel bir kendini koruma kurtarma stratejisi/ yöntemidir.

    Yukarıdaki üçgeni hastalıklar açısından incelersek ;

    Travma/aşırı stres BÖB + (artmış)

    Depresyon Amigdala + BÖB ve Hipokampüs – (Azalmış)

    Menepoz BÖB +

    OKB BÖB + (Özellikle ön singulat ginus)

    İntahar BÖB + (Özellikle ön singulat ginus)

    Şizofreni BÖB +

    İlaçlarının etkisi çoğunlukla LİMBİK sistem yolu iledir. İlaçlar kısaca kullanıldıkları an beynin ön bölgesinin görevini üstlenmeye çalışır.Ancak bunlar beynin plastisilerini artıramaz.Plastisite hücreler arası (dendrit) artması ile oluşur.

    Latince ve bilimsel jargon sıkıntı verdi ise kısa bir şiir ile ara verelim ;şizofren olarak sınıflandırılan Serhat DİLSİZ’in cezaevinde ve Manisa Akıl Ruh Sağlığı Hastanesi’nde yazdığı şiirle;

    Bilinmez hangi düş hatırlatır yarını

    Kim çelme taktı hayatına

    Bileğinde deri zincirlerin izi

    Sünger kaplı hücreden hatıra

    Üstüne oturan kırmızı gözlü sırtlanın

    On iki mikro dalga dudaklarından

    Salyalar damlıyor ağzıma

    İçimdeki parmaklıkların içinden

    Bilinmesi benden çıkartmaya çalışan bir ecza

    Toplu cinayetler aklımda

    Bu bana bilinmezden verilen bir ceza …

    Ben beynimin kafası güzel haliyim

    Volta da elli altı

    Kafa kırık altı

    Hücrenin metresi üç

    Bir serhat bir bilinmez yürüyen bir bedende iki

    damarlardan geçen ecza bin mikro gram

    Kimi ulak kimi ruj lekeli

    Yarısı yanmış yarısı kalmış

    Onlarca izmarit tükürmekteyim

    Her nefeste yarına daha var

    Bir sigara… yarım sigara… son sigara…

    Yukarıda anılan şeytan üçgeninin (!) terapisinde kullanılan neuroterapi’yi diğer yazılarımızda inceleme şansınız var.

    Şu an size çok yeni bir iki tedavi/terapi yöntemlerinden bahsetmemiz iyi olacaktır.

    ⦁ İçmiş olduğunuz su da mutlak surette magnezyum miktarının kalsiyum eşit olmasını arayın. (satılan bir çok su da bunu bulmanız çok zor olsa da!)

    ⦁ Q 10(Koenzim 10) hücresel enerji ihtiyacını karşılar.

    L kartinin, keratin,karnosin, magnezyum ve kalsiyumla bitlikte ATP etkinliğinde görevlidir. Antioksidandır, kalbi güçlendirir, Alzheimer ve parkinson’da yararlıdır. Diobetle streste etkilidir.

    ⦁ Lipoik Asit : Şeker hastaları, kanserde durdurucu yapısı mevcuttur.

    ⦁ EDTA : Damar yolu ile uygulanır. Ağır metallerin tümünde etkilidir. Damar sertliğine sebep olan kalsiyumu temizler. Hipertansiyon, kladikasyon (bacak damar tıkanmasına bağlı yürüme ağrısı) etkilidir.

    Genel olarak duygularımız bize hakim olduğu sürece, zekamız (iyi veya kötü şekilde)hiçbir şey yapamaz. Tutkular mantığı bastırmıştır.

    Yani genel olarak iki zihnimiz vardır : biri düşünür diğeri hisseder( kalbimiz ve beynimizin zihni).

    Duygusal beynimiz akılcı beynimizden çok önce gelişmiştir. Duygusal hayatımızın en önemli ve eski kökü koku duygusudur. Koku lobu merkezi de 2 farklı nöron tabakasından oluşur:

    ⦁ Merkez alınan koku yenilir mi? cinsel açıdan uygun mu? Yaklaş, doku düşman mı? Kaç veya kovala mesajlarını verir.

    Duygusal beynin temel katmanları limbik sistemdedir (limbus Latince yüzük demektir). Limbik sistem geliştikçe 2 beceri geliştirdi: Öğrenme ve hatırlama. Bu ise bizi tüm diğer canlılardan ayırdı. Diğer canlılar gibi akıllıca/zeki seçim yapma, değişmez otomatik tepki vermenin yerini artık çevrenin tepkisine uyan ince ayarlı tepkiler almıştı. Bir çevrenin tepkisine uyan ince ayarlı tepkiler almıştı. Bir yiyecek öldürüyorsa ondan kaçınma, pis kokulu bir eşi seçmeme…

    Daha sonra gelişen neokorteks ise işi daha ileri götürdü. Duygular yolu ile alınan bilgilerin kompleks işlenmesini Amigdala (latince badem demektir) duygusal belleğin ana deposudur (cingulate gyrus’la birlikte). Normalde tüm duyu organları (göz, kulak, deri…) sinyalleri talamusa yollar, bunlar neokortekse yollanır, burda birleşir ve gerekli cevap verilir.

    Ancak limbik sisteme giden/gelen bu temel ana yolun dışında kısa ve hızlı bir yol daha vardır; küçük bir nöron demeti talamustan doğrudan amigdalaya gitmektedir. Bu yol amigdalanın korteksin cevabı henüz hazırlanmadan şipşak bir cevap verilmesini sağlar. Neokorteks yavaş ama donanımlı bir ince ayarlı tepki üretirken, amigdala bu kestirme yol sayesinde bizi hemen harekete geçirir (yani bazı duygusal tepkiler bilinçli hiçbir katkı olmadan oluşabilir). Bu yanıt sonuç olarak dikkatsizdir, olay kesinleşmeden harekete geçme anlamı taşır. Bize çılgın talimatlar verir. Amigdala bu acil durumu geçmişteki bilgi korteksine dayanarak yapar (birini görürüz ve yüzü bize amcamızı anımsatır; hipokampustaki bilgi işleme bunu sağlamıştır. Ama nedense adamdan birden hoşlanmayız zira amcamızı hiç sevmeyiz; bunu ise amigdala üretir.

    Farelerdeki deneylerde bu ekspres, hızlı yolun 12 msn (milisaniye= saniyenin binde 12’si) olduğu saptanmış insanda 24 msn olduğu düşünülmektedir. Talamustan neokortekse ulaşan yol ise bunun 4 katı hızdadır.

    Beynin amigdalanın ani hamlelerine karşı bir tampon görevini ise prefrontal loblar yapar.

    Sağ prefrontal loblar korku, öfke ve benzeri tüm olumsuz duyguların merkezidir. Sol lob ise sağ lobu bastırarak bu duyguları kontrol eder.

    Prefrontal lob amigdala devresi hasar görmüş kişilerde bu nedenle zeka veya bilişsel yetilerde bir bozulma olmaz ama duygusal bilgi haznesine ulaşım yetersi z olduğu için geçmişe ait duygusal derslere ulaşma mümkün olmadığı için bu kişiler duygusal seçimlerde zorlaşırlar.

    Kısaca önsezi ve hislerimiz önemlidir. Kuru mantık bundan sonra devreye girer. Duygularımız mantıklı olmamız için gereklidir.

    Aslında epilepsi tedavisinde kullanılan ilaçların (Zyprexa, Seroquel, Risperdol vb.) şizofreni nöbetini tetiklemesi da biraz buna dayanır. Zira bu ilaçlar dopamin salgısını arttırır, dopaminse şizofreni nöbetini arttırır.

    Bir epilepsi nöbeti vücut için çok ciddi bir uyarıyı ortaya çıkarır. Bedenimiz hayati bir tehlikededir. Bunlar karşısında nörokimyasal uyaranlar (nörotransmitterler; epinefrin, norepinefrin, dopamin vb.) hızla karşı koyma iletisini amigdalaya yollar. Amigdalanın ekspres yanıtını yukarda anlattık. Ne yazık ki epilepsi hastalarında şalter yani prefrontal lobların hareketi durdurulmuş haldedir. O nedenle bu tür hastalarda yapılacak olan nöroterapi seanslarında frontal lobun güçlendirilmesi ön plana alınmak zorundadır.

  • Hayat – ölüm – volvox – empati

    Babamızın bolca yediği portakallardan annemizin rahminde şekilleniyoruz. Bunu biraz da kişisel BİG-BANG’ımız gibi görün…

    Kuantum kuramının şekillenmesi sırasında en ciddi sorunlardan biri bu patlama öncesinin ZAMAN kavramı idi… Benzer şekilde insanın özel Big Bang’inde de zaman konusu önem taşımaktadır.

    Anne karnındaki çocukta zaman kavramı yoktur. Zira dış dünyanın tüm uyaranları ve onlara verilecek zorunlu cevaplar çocuk ve anne arasındaki damarsal bağlarla yapılır. Geride amniyorik bir sıvı vardır o kadar…

    Çocuk beslenme, soluma ve benzeri tüm gereksinimleri bu şekilde edinir. Zamanın dolmuş olduğunu düşünebileceğimiz bu hal aslında nörofizyolojik yapısı gereği bize bir çok soğaltım / tedavi yolu açabilir.

    Zor, sıkıntılı, fiziki saldırı aldığımız ya da psikolojik çöküş yaşadığımız çoğu durumda fetüs pozisyonu alırız. Bunun anlamı amniyotik sıvı içine yine girip geçmişin tüm pislik / kötülükleri ve geleceğin belirsizliklerinden kendimizi annemizin biz istemeden, talep etmeden tüm isteklerimizi karşıladığı zamansızlığa sığınmamız olabilir mi?

    NASA’nın uzay mekiklerindeki çalışmalarda sıfır elektromanyetik alan etkisi ile astronotların EEG’lerinde alfa ritminin tamamen düştüğü saptanmış. LSD gibi halisülasyonlar da benzer etki yaratmaktadır. Şizofren hastalarda zaman algısının bozukluğu uzun zamandır biliniyor.

    Bu nedenle bu tür psikolojik hastalıklar da KATATONİ (Donma) denen zaman /uzay boyutunda hareketsiz kalma bir tedavi yöntemi olarak kullanılabilinir.

    Holistik Nöroterapi çalışmalarımızda Andilasyon sistemi ve AVE (Avdio visual entraintment) sistemini birlikte kullanmamız biraz da bununla bağlantılı… Ancak sistemin elektromanyetik tüm uyaranların elemine edildiği bir özel odada yapılması halinde sonuçların daha pozitif olabileceğini düşünüyoruz.

    Bu arada siz okurlarımızdan Volvox hakkındaki yazımızı okumanızı rica edeceğiz.

    Volvox’un doğuşu ölümün doğuşudur. Volvox’da aslında tek bir hücrenin ölümsüzlük potansiyelini taşıyan hücre, bütün için bir çok özelliğinden feragat etmiştir. Beslenme, bölünme, gibi… Ancak oluşan bütün artık evrimsel açıdan çok daha güçlü hale gelmiştir.

    Bunu şununla karşılaştırınız; tünün geleceği için kendimi feda eden bir işçi karınca… Darwin’in evrim ilkelerine tam uyum… “kendi olmamak” , bütünün bir parçası olmak… Pek de hoş gelmiyor değil mi? Bunu bir çeşit intihar olarak düşünebiliriz. Ama bu kez de yine Darwin ilkelerine bir ters düşüş söz konusudur. Tüm canlılar esas itibari ile dış dünyayı bir düşman olarak kabul edip kendini korumaya meyillidir.

    Bu iki uçlu olayı 2 farklı yorumla inceleyelim;

    İntihar eğilimli DEPRESYON hastalarında seratonin (nörotransmitter) düzeyi sıkıntılı… Seratonin’in işlevini bitirdikten sonra sinapslarda kalması depresyonu tetikliyor. Bu işi ise 5_HIAA(5_Hidroksi İndol Asetik Asit) üstlenmiş. Depresyon hastalarında yapılan araştırmada 5_HIAA seviyesi düşük ! (sosyobiyolojik bir açıdan intaharların çözümü bulundu diye düşünmek ciddi bir yanlıştır, bu sadece önemli bir buluştur ve uzun dönemli araştırılmaya muhtaçtır)

    Gelelim 2. yoruma. Voluox’dan yola çıkarsak, insandaki temel ve güçlü eğilimden biri de ilişki kurma, bir türe dahil olmadır.

    Ancak anksiyete, depresyon, paranoya, şizofreni gibi psikotik vakalarda ciddi bir “YALNIZ KALMA” eğilimi gözlenmektedir. Buna içe çökme de denebilirBu durum bize az yukarda bahsettiğimiz fetüsün amniyotik sıvıdaki yalnızlığına ulaşma güdüsünü çağrıştırıyor.

    Kadın spikere, Evlilik Program’ında şunu söylüyor;

    “Beyefendi ile EMPATİ kuramadım, elektriğimiz uyuşmadı!”

    Herkes birbiri ile empati kurma çabasında yani… ancak yukarıda bir şeyden daha bahsettik. Empati kavramı aslında biyolojik korunma sistemine ters! Vücudun tüm savunma mekanizmasına aykırı…

    Sanırız bu konuda en mutlu olanlar otistik çocuklar… Zira otizmin en belirli ayracı empati eksikliği… Bunun sebebinin ise kişinin çevreye tutumunu şekillendiren, dış giderleri alıp, değerlendirme yapacak bölgelere çıktı olarak yollayan AMİGDALA’daki sorunlar olduğu düşünülmekte…

    Empati’de sıfır çıktı yapan otistik çocuk zamanda da sıfır pozisyonundadır, yani aslında rahimden hiç kopmamıştır. Dış dünya ile iletişimin bazen düşünülmesi (sıfırlanma değil!) konusuna bir başka açıdan bakalım. Depresyon ve bipolar bozuklukta elektrofizyolofik bozukluklar epilepsiyi andırır. Ancak nöbetler fizyolojik değil psikolojik şekil alıyor.

    Epilepsi’de zorunlu bir nöbet uyarmaya kalkın, epileptik odağa bir elektrot koyun ; uyarın. Nöbet için gereken elektrik düzeyi giderek düşecektir. O denli ki hasta elektrik uyarısı verilmese bile nöbet geçirmeye başlar.

    O nedenle depresyon ve bipolar bozuklukta psikoterapide kullanılan UYARAN düzeyini düşürme (örneğin ;pastan dolayı tetenoz kapacağını sürekli düşünen, bu nedenle herşeyi yıkayan hastaya seviyeyi düşürmesini istemek çok mantıklı olmayabilir. Tıpkı epilepside olduğu gibi bu hafif stres durumu da uyaran görevi yapabilir.)

    Birey-tür çatışması ile ilgili en ilgi çekici konulardan birisi KOKU duyusudur. Koku salgısı mes….FEROMON denir. Feromonlar türe özgüdür. Cinsel olgunluğa ulaşma, herhangi bir alana el koyma gibi davranışlarda etkilidir.( Saçlı deri, meme, …, anüs, skrotum, penis kökü, vajina çevresi ve koltuk altında androsten hormonları üretilir)

    İnsanda, bunun, bir milyon hava molekülünü fırından yeni çıkmış taze ekmek kokusunu saptayacak denli tanımayabildiğimiz halde diğer canlılardaki gibi etkili olmaması konusunda yapılan bazı çalışmalarda insanın yerleşik düzene geçmesi sonrası bu durumun bir fazlalık haline gelip (soyun korunması için) silindiği ileri sürülse de bu çok da kabuk etmediğimiz bir teoridir.

    O denli ki Poliosekeli (çocuk felci) , Alzheimer ve Parkinson hastalıklarında virüslerin beyne koku yolu ile iletildiği konusunda ciddi çalışmalar yapılmaktadır.

    Bir sonraki yazımız ise iletişim ve konuşma bozuklukları(DİSLEKSİ ve diğerleri) üzerine olacaktır.

    Nörofiz Duru Hakan KARABACAK

    Biyolog / 13.08.2019

  • Dil ve beyin

    Biyolojik iç saatle ilgili yıllardır devam eden çalışmalar EPİFİZ bezine odaklanmıştı.

    Epifiz; melatonin hormonu salgılar.

    Ancak yapılan çalışmalarda göz ve epifiz bezi çıkarılan deney hayvanlarında biyolojik saatin aynen sürdüğü görüldü.

    Sonraki çalışmalarda vücut iç dengesini sağlayan, sıcaklık, uyku, iştah, cinsellik gibi işlevleri düzenleyen Hipotalamus’da saptanan SUPRAKİYAZMATİK çekirdeğin ışığa duyarlı retina hücreleri üzerinde doğrudan etkili olduğu ve zaman ritmini doğrudan düzenlendiği görüldü.

    Benzer bir buluş DİL konusunda gerçekleşmiştir. Afazik (dil sorunu olan) hastalarda yapılan 1800’lü yıllarda başlayan çalışmalarda Broca, Werbike gibi alanlar saptandı. Sadece dile hitap ettiği sanılan bu alanların bazı motor hareketleri de etkilediği günümüz teknolojisi (PET, QEEG vb) ile saptandı. (şu anda sağ, sol beyincik, sol ön korteks cingulate denen bölge incelemektedir.)

    Şunu özellikle belirtmemiz gerekir; Broca alanı tetiklenen kişilerden 4 eylem istenir ve PET’le takip edilir;

    Deney kelimelerini tekrarlama

    Sadece dil o kelimeyi söyler gibi oynatma

    Elini oynatma

    Elini oynattığını düşünme

    Çok ilginç bir sonuç alındı; 1. ve 2. ci olayda pozitif sonuç alındı, 3. olay beklendiği gibi negatifti ancak 4. sonuçta pozitif çıktı!

    Genel hatları açısından beynin sol tarafı dil işlevleri açısından baskındır. Ancak şunu da bilmemizde önem vardır; çocuk doğar doğmaz konuşmaya başlamaz ama iletişim kurabilir. Bunu ise beynin sağ yarıküresinin üstlendiği düşünülmektedir.

    (Nitekim çocuk büyüdüğünde de kavramlar, mizah, yüz ifadesi dolaylı istekleri anlama görevlerini sağ beyin üstlenmiştir.)

    Dil gelişiminin organize olduğu 2 yaş öncesi çocuklarda kafa travması, sol fronto-perieto-temporal tümörler, apse, norkolepsi, migren, mitekondriyel sitopoti ve epilepsi (piknolepsi) nedeni ile oluşan mistizm; dil yitimine edinsel disfozi denir.

    Aynı şekilde herpes simpleks virüsü (uçuk) önemsiz görünse de beyin iltihabı yapıp Wernice’yi etkiler. Hidrosefoli (beyin boşluklarında sıvı birikmesi) de kokteyl parti sendromu denen çok konuşma, ne konuştuğunu bilmeme, yersiz konuşma dibi durumlara yol açar.

    Şimdi genel olarak iletişmi incelersek;

    İletişim dili 3 bölgeden oluşur;

    Paralinguistik(prosodi): Dilin melodisi

    Nonlinguistik: Sözel olmayan iletişim( beden dili)

    Metalinguistik: dilin düşünce ve niyetle ilişkisi

    Dil bileşenleri ise;

    Fonoloji: Ses bilgisi

    Morfoloji: Biçim bilgisi

    Sentoks: Söz dizimi

    Semontik: Anlam bilgisi ve

    Pragmatik: Kullanım bilgisi olarak tanımlanır.

    Dil yolu ile konuşma bir çok organın birlikte hareketini gerektirir.

    Ses telleri

    Akciğer

    Solunum yolları

    Diyafram

    Gırtlak(lorenks)

    Yutak (forenks)

    Sinüsler

    Dil

    Ağız

    Çene kasları

    Bunların tamamının çalışması ile ses üretimi gerçekleşir. Bu durumsa

    Respirasyon(solunum)

    Fonasyon _ ses tellerinin titreşimi

    Rezonans_ farklı boyutta ses üretimi

    Geçici dil/konuşma sorunları nüfusun büyük çoğunluğunda yaygındır. Bu daha çok ailenin psiko-sosyal yapısına da bağlıdır. Ayrıca erken doğum, gebeliğin ilk 3 ayında enfeksiyon kapma, annenin alkol alımı, ağır metal (kurşun, civa), radyasyon ve ototoksik (işitme sinirini yıpratan) ilaçların dolaylı alımı da çok önem taşır.

    Sorunun kalıcılığını görmek için EEG, QEEG, videoloringostroboskopi, nazoferingoskopi, elektroglottogrofi, akustik gerodinomi tanı için kullanılan tekniklerdir.

    Konuşma bozuklukları:

    Dizatri: konuşma kaslarında güç kaybıdır.

    Antikülasyon bozukluğu: disleksi ve benzeri

    Sözel aproksi

    Akıcılık bozuklukları bunlar sırası ileişitsel engeller, damak- dudak bozukluğu, çocukluk depresyonu (boşanmış ile, ailede ölüm) nörolojik açıdan sol yarıkürede DELTA ve THETA, BETA dalgalarında yükselme, ALFA’da düşme, mentol reterdasyon, otizim gibi sebeplere ilintilidir.

    Bunun dışında Frojil – x sendromu, Down, CP(Serebral Palsi), Asperger, Londou- kleffner gibi sendromlarda da benzer konuşma bozuklukları belirir.

    Nöroterapi bu alanda sonuç alınan başlıca terapi yöntemlerinden biridir.

    Beynin sol yarıküresindeki yukarıda anılan dalga boylarının düzeyinin optimal seviyeye getirilmesi başka bir çok yöntem yolu ile desteklenmektedir.

  • Ritalin/concerta tarzı ilaçlar ve dehb (dikkat eksikliği)

    İlaç kullanımı öncesinde okul ve ailece uygulaması zorunlu bazı yöntemleri açıklayalım;

    Öğretmenler bu çocukların fizik yakınlık ve onlara müdahale konusunda özel olduğunu kabul etmelidir. Bu ayrıcalık gibi görülmesine bakmadan mutlaka bu çocuklar öğretmenin göz temasına en uygun konumda tutulmalıdır.

    Genel olarak bu çocukların “adı çıkmıştır!” Bu nedenle diğer çocukların acımasızca bir çok yanlışı onlara yükleyeceği…. Unutmamalıdır.

    Sınıfın genel disiplininden bu çocuklar adına geri adım atılmamalı, bu açıdan istikrar korunmalıdır.

    Okulun rehberlik ve psikolojik danışmaları ile ortak tutum saptanmalıdır.

    Çocuğun/çocukların uyumsuz/uygun olmayan davranışları ile DEHB’in içsel davranışları birbirinden ayrı tutulmalıdır.

    Asıl sorunun aileye, aile içi huzursuzluk, ailevi meslekler, boşanma, şiddet eğilimi ve benzerine yüklemek kolay seçimdir. Bu durumlar göz önüne elbette alınacaktır ancak tek sebep olmadığı bilinmelidir.

    Doktor, özel eğitim uzmanı, sosyal çalışmacı, nörotepi uzmanlarının ve psikolog/psikiyatristlerin önerilerini kendi alanına müdahale olarak görmek yanlıştır.

    Çocuk bir şekilde ilaca başlamışsa aile bu konuda çocuğun ilk uyumsuz davranışında “ilacını mı vermediniz?” tarzında eleştirilmemelidir. Bir çok tedavi yöntemi gibi ilaçlarda da 2-3 günde sonuç alamasınız. Bu nöroterapi – neurofeedback için de geçerlidir.

    Anne babalar çocuklarını koruma kaygısı ile diğer çocukların eğitsel haklarına saldırmamalıdır.

    DEHB nedeni ile okul ve yönetimle karşı karşıya gelinmek demek çocuğunuzun eğitim hakkına bizzat sizin saldırınız anlamına gelecektir.

    DEHB için genel olarak ;

    Ritalin / Concerta / Stratlera gibi metilfenidat içeren psikositimülenler kullanılır. (Strattera noradrenerjik etkili aktif maddesi atomoksetin olan bir ilaçtır.)

    Bu ilaçların yanında sıkça verilen diğer ilaç ise risperdaldenen daha çok davranış bozuklukları( öfke, dürtü denetimi, duygu durum dengesi için kullanılır) için kullanılan ilaçlar sayılabilir. Bu konuda diğer yazılarımıza göz atmanızı rica ederiz.

    Sonuç olarak A.B.D’lerinde Muitimodol Treatment Study of ADHD(MTA) çalışmasının 3 yıllık sonuçlarına göre ilaç tedavisi beklenen sonucu asla verememektedir.

    Bu konuda aile bir seçim yapmazdan önce mutlak surette nöroterapinin bu alanda nasıl etki yaptığı hususunu araştırmalıdır.

  • Beynin yarıküreleri bir şehir efsanesi mi?

    Beynin Yarıküreleri Bir Şehir Efsanesi mi?

    Bu konudaki bir önceki yazımızı okumanızı diliyorum (bu yazıyı daha net anlamanız için ..)

    Sağ/sol beyin ve serebral korteks / limbik sistem arası fark ve benzerliklere yeniden bir göz atarsak ;

    Sol beyin: Matematik, Dil, Mantık, İrdeleme, Yazma

    Sağ beyin: Hayal gücü, Renk, Müzik, Ahenk, Hayal kurma ile ilintili görünmektedir.

    Beynin üzerini kırış kırış bir elbise gibi örten serebral korteks rasyonel, entelektüel faaliyetleri üstlenirken eski beyin, sürüngen beyni, bilinç dışı beyin diye adlandırılan limbik sistemi içeren kısım beklendiği üzere daha çok ısı kontrolü, tansiyon, kimyasal değer vb. faaliyetleri kontrol eder . (Bu normaldir zira zeka ve akıl evrimsel süreçte beyne daha sonra, uzun bir süreç yaşayarak eklenmiştir).

    Genel hatları ile bir şehir efsanesi beynin sağ yarısının vücudunun sol yanını, sol yarısının da vücudunun sağ yarısını kontrol ettiğini, kadınlarda sağ yarının erkeklerde sol yarının güçlü olduğunu iddaa eder. Bunda bazı gerçekle olsa da yanlış bir iddaadır(buna ilerde bakacağız).

    Bununla ilgili bir iki deneme yapabilme şansımız var. Cep telefonunuzla karşınızdakinin konuşmasını sol kulağınızla dinleyin . O kişi size sürekli “sersem“ desin. Ses tonuna yoğunlaşacak, kendinizi kötü hissedeceksiniz. Şimdi sağ kulağınızla dinleyin yine “sersem“ deniyor. Ancak ses tonu dışında mantıklı sebep ve sonuç ilişkisi kuracaksınız. “Bu adam(kadın) neden bana ‘sersem sersem,sersem…“ diyor?

    Aynı şeyi bir arkadaşınızla şu şekilde deneyin :

    Karşınızdaki ile konuşurken gözlerinizi sola kaydırın; karşınızdaki size “Sevgilim, dün akşam Boğaziçi Bar’da seni düşündüm !“ desin. Yorumunuz şöyle olacak : ‘Canııım, beni seviyor ya, bu kız(oğlan)! ‘ Tersini yapın şimdi; bu kez tavrınız birden değişecek ‘ ulen bu kız (oğlan) bara kimle gitmiş, aboov beni aldatıyor yahu!’

    Ancak Daniel COLEMAN, Fred SCHİFFERS, Gared MORGON, Trevor BONTLEY gibi nörolog ve psikiyatristlerce geliştirilen ve naçizane ben, Nörolog Hugo CHOİ, Nörolog Luigi BİANCA tarafından geliştirilen ‘holistik sistem’ söz konusu bölünmüş beyin anlayışını kabul etmemektedir.

    Aslında evet, yukarıda anlatılan türde bir kompartımanlaşma mevcuttur ancak bu bir fabrikadaki üretim hattına benzer ; bölümlerin hepsinin birbirine hiç benzemeyen, örtüşmeyen yöntem, tarz, süreçleri mevcuttur( ve hatta bir üretim hattında çalışan işçinin öteki hat hakkında hiç bilgisi olmaması gibi birbirinden kopuktur) ama nihai ürün bu hatların toplamının sonucudur.

    Yine aslında, iki yarıküreyi ameliyatla ayırmış olsak aynı kafada iki beyin yaratmış oluruz!

    Holistik Sistemin iddaası şudur; iki yarıkürenin tüm özelliklerinin korunup birleştirilmesi sonucu Voltran’ı oluşturmak mümkündür.

    Ord. Prof. Reha Oğuz Türkken bir çalışmasında şunu saptar;

    Batı insanı soldan sağa yazı ile belki analitik düşünce, mantık konusunu tetiklemiş, düşünüş şekli buna göre şekillenmiştir ama bu “aşırı mantıklı“ düşünme şekli duyguları öldürmüştür. Sözel kültürü, hafıza ve anımsama gücünü yok etmiştir. Doğal olarak da sağdan sola yazma duygu-sezgi ağırlıklı düşünceye güç vererek Doğu Kültürünü farklılaştırmıştır.(ülkemizde sadece dini açıdan ve çok bilinmeden kullanılan Arapça aslında bu hali ile şiirsel bir dildir. Zira üretildiği coğrafya zaten buna uygundur; uçsuz bucaksız biz çöl; üzerinde hiçbir şey olmayan bir mekan. Bu mekan doğal olarak hiçbir şeyi her şeye dönüştürür ama hayalinizde, bilincinizde, ruhunuzda. Serap görme beynin bir tepkisidir).

    Beynimizde toplam 100 milyar hücre vardır. Bunun %15’i (15 milyar) nörondan oluşur. Bunlar 100 trilyon dendrit ve aksan terminali oluşturur, sonuçta da 50 trilyon bağlantı yeri (sinops) oluşur. Bu bağlantıları ip yumağı gibi çözmeye kalksak 500 bin km yol alırlar(ve bunu 1.5 kg’lık bir et parçası yapar!) yaklaşık 70 yıl yaşasak 15 trilyon birim/bit bilgi üretiriz. Dakikada 4.999, saatte 2.000.000 ,günde 50.000.000 bitlik bilgi!!!

    Diyelim ki bilgisayarcımıza buna benzer bilgisayar toplatacağız; adamcağıza 500 trilyar dolar vermemiz gerekir. Zavallı bu parayı harcayamaz zira 1 trilyon watt enerjiye gerek duyduğu için parayı TEK’e ödemek zorunda kalır. Şunu söylemek gerek ; beyin yaşlanmaz ve gençleşmez. Doğumda var olan nöronların her 10 yıl % 10 unu yitiririz. Yitirilenin yerine yenisini de üretemeyiz. Vücudunun toplam enerjisinin %20 sini beyin tüketir. Bu nedenle de uykuda bile asla dinlenme moduna geçmez. Bu 3 durumun temel nedeni: Beyindeki bağlantıların SERİ ve PARALEL yol izlemesidir.(Neurofeedback= Nöroterapi buna bağlıdır).

    Beynin bu enerji tüketimindeki çılgın hızın temel sebebi son yıllarda anlaşıldı. Alexander ALEKHİNE, Moxwell MALTZ, Bernie ZİLBERGELD, Arnold LAZARUS vb araştırmacılar gerçek deneyim ile zihinde canlandırma/hayal etme deneyimi arasında benzer enerjinin kullanıldığını ve merkezi sinir sisteminin aynı ölçüde etkilendiğini gösterdiler.

    Arizona basketbol takımındaki çalışmada 5 kişi serbest atış yaparken 5 sporcu sadece bunu düşünmüş.Bu 10 kişinin hemen hemen aynı oranda enerji ürettiği saptanmıştır.

    Beynin bu plastisitesine bir başka yazıda bakacağız.

    Nörofiz. Duru Hakan Karabacak

    15.07.2019

  • Beyninizde var olan ve acımasızca yok ettiğiniz değerler

    Beynimiz tokat cevizine benzeyen, onun gibi iki parçalı, kıvrımlı, kabuklu, 1-2 kg ağırlığında(Einstein gibi bir dahi olsanız bile asla 4-5 kg olamayacak). Trilyonlara ulaşan NÖRON denen hücreler yolu ile insanoğlunun ürettiği en güçlü bilgisayara nazaran binlerce kez büyük bilgi iletişimini gerçekleştirebilen inanılmaz bir mekanızmadır.

    Şunu da belirtmek gerekir ; ne yazık ki 4-5 gün giyilmiş bir çorap gibi de pis kokuludur. Yani ‘Kuzuların Sessizliği’ filmindeki gibi pişirmenizi tavsiye etmem. Zaten filmde de bir yanlış söz konusudur; beynin bir bölgesinden 2-3 dilim keserseniz bunun sonuçları feci olacaktır. Evet acı çekmezsiniz çünkü beynin acıya tepkisi yoktur. Ama filmdeki gibi gözleriniz açık beyninizin bir yamyamca yendiğini görüp gülemezsiniz. Zira kesilen o bölge hangi motor veya bilişsel faaliyetle ilgili ise o faaliyet aniden donar. Örneğin konuşma bölgesi kesildi ise artık konuşamazsınız.

    Gerçekten bu şekilde belli bölgeler belli faaliyetler üzerinde bu kadar etkili mi? Bu iddamı, bu yazıyla bile kanıtlamam mümkün mü? Hem de binlerce km uzaktan ve binlerce saat farkı ile? Evet, ve sihirle değil bilim yolu ile bunu yapabilirim.

    Şu emrime uymanızı rica ediyorum ;

    “Hepiniz sol ayak başparmağınızı oynatın!“

    Ne oldu ,oldu mu? Evet, sanırım oldu…

    Oldu, zira benim verdiğim emri uzaktan alan emriniz onu beyin-omurilik kanalı üzerinden sol ayak başparmağınızdaki hücrelere yeni bir emir olarak iletti.

    Peki de bunu nasıl, ne yolu ile yaptı, o küçücük çap ve ağırlıktaki bir et parçası?

    Nöronlar elektro-kimyasal yolla çalışırlar(Elektrik ve kimyasal iletimle). Bilgi bu sayede iletilir. Ancak vücudumuzda elektriksel akımın iletiminin önünde ciddi bir sorun mevcuttur; vücudumuzun %90’dan fazlasının sudan oluşması (kan vs olarak)…

    Suya elektrik girince ne olur? Küvette yıkanırken saç kurutma makinası girince ne olursa o olur; çarpılırsınız!

    O nedenle elektrik akımı şekil değiştirir kimyasallara dönüşür. Nörottansmitter(nörol taşıyıcılar; dopamin,epinefrin, norepinefrin, adrenalin ve benzeri şu an saptanan şekli ile 29 adet taşıyıcı)

    Bunlar hücreden atlar, yüzer, öbür hücreden ulaşır üzerindeki sanki denizaltındaki yüzücülerin giydiği özel elbise, oksijen tüpü, palet gibi onu sıvının içinde koruyan giysiyi çıkarır yine elektrik akımına döner ve burda elindeki bilgiyi bu yeni hücreye iletir..

    (kısa bir not olarak ekleyelim; ilaç firmalarının nörol bir çok rahatsızlıkla hemen ilaca sarılması bu açıdan inanılmaz ölçüde anlaşılmaz bir yoldur. Az önce söyledik nöron içinde bilgi birikimi öncelikle elektriksel yapıdadır. Bu yapıda bir bozukluk varsa kimyasal iletim ne kadar mükemmel olursa olsun karşıya yine bu bozukluk iletilir. Yani evin ışığı yanıp sönüyorsa yine yanıp sönmeye devam edecektir. Öte yandan vücudun koruma sistemi şunu algılayacaktır; “Ortada bir sorun var, ve bizim patron(vücut, beyin yani siz!) bize destek oluyor, aslında bizim normal koşulda ürettiğimiz taşıyıcıları bize bedavadan veriyor. O halde; “Siesta ,tatil, yatın arkadaşlar; vur patlasın çal oynasın! “

    Şimdi beynimizde var olan diğer özelliklere bakalım;

    Beynin evrimsel açıdan en son gelişen ön bölgesi (gözlerimizin 4 parmak üstü) FRONTAL bölgedir. Dikkat, kendine hakim olma, karar verme gibi faaliyetleri düzenler.

    İki kulak arası bir yay gibi( ya da bir walkman kulaklığı gibi) uzanan TEMPORAL bölge okuma , yazma, duygusal hafıza gibi işlevlerde,

    Erkeklerde belli yaştan sonra ensede beliren kıvrım, katmerdeki ters yola benzeyen PARİATAL bölge uzay/zaman, yön bulma gibi faaliyetlerde,

    Onun az altındaki OKSİPİTAL bölge ise görme ile ilgili işlevlerle ilgilidir.

    200 yılı aşkın bilgi birikimimizle beyindeki bir çok bölgenin neleri yönettiğini öğrendik. Örneğin FP1-FP2 dikkat, kendine hakim olma, dürtü kontrolü,T3: yazma T5: okuma, T6: matematik, O1-O2 görme gibi…

    Yani bir kişi de T6 bölgesinde bir sorun varsa bu kişiye en iyi matematik öğretmenini tutsanız bile matematik öğrenemez.

    Bu bölgelerde sorun çıkmasının bir çok sebebi olabilir. Genetik yapı, anne de kortizol yüksekliği, anne sütü alamama, trafik kazaları, çocukken düşmeler ve yüksek ateşe maruz kalma, menenjit, ensefalit, ağır metaller, ve en önemlisi anne/babanın veya bizzat kişinin alkol/uyuşturucu bağımlılığı…

    Buralardaki faaliyetleri beynin kendi elektrik dinamosu (Periatal bölgeye yakın bir yerdeki, bir mercimek büyüklüğündeki ama buna rağmen elektrik üretimi yapan TALAMUS’un ürettiği elektrik akımları düzenler.

    Gamma 30 Hz üzeri

    Beta 15-30 Hz

    Theta 12-15 Hz

    Alpha 4-12 Hz

    Delta 0.1-4 Hz

    Gamma’nın ne ürettiğini hala tam bilmiyoruz. Ancak Hindistan Guru’ları ve Türk Dervişleri’nin bunu kontrol yolu ile kalplerini bile durdurup yeniden çalıştırdıkları iddaa edilir.

    Beta analitik düşünce, karar vermede etkilidir. Düşük seviyede ise (SMR:Sensori Motor Ritim), DEHB: Dikkat Eksikliği- hiperaktiviteye yol açar.

    Theta daha çok hayal kurma, fantezi ile ilgilidir,sanatçılarda yüksektir. Düşükse huzursuzluk, takıntı ve benzerine yol açar.

    Alpha 13 yaşından itibaren normal her insanda yaygın olması gereken, beynin kontrol mekanizmasını düzenleyen en sağlıklı dalgadır.

    Delta ise normalde gece üretmemiz zorunlu olan ancak gündüz üretiliyorsa gündüz düşleri, dikkatsizlik, bakmak ama görememek, duymak ama işitememek halini yaratan en kötü, mahallenin ağır abisi, mafya babası bir dalgadır. Üretimi çoksa diğer tüm dalga boyları üzerinde baskı yaratır.

    Şimdi bir de vücudumuzun savunma sistemine göz atalım.

    Vücudumuz dış dünyadan gelen her şeyi, içine girmeye gelişen bir yabancı, düşman, saldırgan gibi algılamaya koşulludur. Bu; ister bir bıçak, bir kurşun, bir bakteri/virüs veya sevgilimizin kötü bir lafı olsun.

    Bu savunmayı ANTİKOR denen bağışıklık hücreleri yapar, saldırganlara ANTİKOR denir. Antikor’la Antijen arasındaki ilişki kilitte/anahtar ilişkisine benzer. Yani Antikor kilitteki girintilere kendindeki tamamen uyan çıkıntıları sokar ve çıt diye açarak içeri girer ve onu yok eder; evi soyar yani!

    İlaçların çalışması da aslında bu yolla olur. İlaçlar aslında zayıflatılmış antijenlerdir. Antikor tıpkı bir boksörün asıl maçtan önce zayıf masörü ile çalışması gibi zayıf antijenle çatışır, onu dövdüğünü görünce morali artar, asıl rakibine kahramanca saldırır. ACI YOK RAKİ!

    Bu arada 2 not ekleyeyim ;

    İlacın metabolizmada emilim ve etki hızı şöyledir;

    Gördüğünüz gibi tıpkı bir deve sırtına benzer ;

    İlaç prospektüslerinde yazar. “Vücutta salınımı 4 saattir“ vs. Alınan ilaç 4 saat sonra pik noktaya çıkar, yayılır, etkisini yapar ve idrar, gaita, terle vücuttan atılır. Küçücük 4 yaşında çocuklara DEHB için RİTALİN yani ÇOCUK KOKAİNİ veren psikiyatristler bunu niçin göz ardı ediyor? Sabah saat 9’da alınan ilaç 4 saat sonra 13.00’da vücuttan atılır. Ancak sorun bitmedi ise şu olur; çift hörgüçlü deve; yani ya ritalinin dozunu artır ya da ritaline concerta’yı da ekle.

    Vücuda saldıran antijen ORGANİK (doğanın ürettiği) bir yapıda ise antikorun işi kolaydır. Ancak metilamfetamin, kristal, bonzai, jameika, extacy, kokain, eroin gibi maddeler İNORGANİK(insan üretimi) yapıdadır.

    Dolayısı ile antikorun tanınması yani kilit x anahtar ilişkisi kurması imkansızdır. İnorganik antijen Arnold Schwarzenegger’in Terminatör 2 filmindeki yaratığa benzer; sürekli şekil değiştirir, yaratık kızın kolunun bir an bıçağa dönüşmesi gibi; antikor ona tutunamaz, o nedenle de yok edemez.

    Bu tür bir madde kullanıldığında Antikor koruma kalkanı çöker, antijen beyin/omurilik bariyerini aşar ve beyne girer. Öncelikle serebral korteksi etkiler, daha sonraysa ;

    Az yukarıda anlattığımız bölgelerden birine SALDIRIR;

    Madde bağımlılarında FPZ ve OZ denen ;

    “Kendine hakim olma, kontrol etme,dürtülerini erteleme, hatalarından ders alma “ bölgesine!

    Bu maddeler orada olabilecek en berbat işi yaparlar. Delta dalgalarını tetiklerler. Bu maddelerin oradan sökülmesi artık inanılmaz boyutta zor hale gelir.

    Sonuç ise; işini, ailesini, çoluk çocuğunu, çevresini yitirme, adalet mekanizması ile karşı karşıya gelme, eroin gibi maddelerde ise ALTIN VURUŞ yani ÖLÜM!

    Bunun anlamı: gençler arasındaki jargonla cool olma, kafa yapma girişiminin;

    Kafayı, beyni, onur, namus, ahlak, eş, çocuk, aile, toplum dayanışması ve var olan tüm değerlerini yitirme ile sonuçlanmasıdır.

    Çin’li bilngin Lao TZU’ya bir genç gelir.

    “ Hocam, ben mutluluğun sırrını öğrenmek istiyorum “ der.

    Lao TZU;

    “ Bunu bedava vermem, al şu kaşığı eline, içine bir yağ dök, hiç dökmeden sarayımdaki tüm güzel eserleri incele geri gel, sırrı o zaman anlatırım. “

    Çocuk sarayı gezer gelir.

    “ Hocam mükemmel yapıtlar gördüm “ deyince usta ;

    “ Ama yağı dökmüşsün “ der. .. Çocuk ağlar sızlar ve bir şans daha ister. Usta peki der. Çocuk bu kez yağı dökmemek için itina ile gezer, geri gelir. Usta sorar “ Odamın girişindeki heykeli gördün mü? “ Çocuk utanarak;

    “ Ustam yağı dökmemek için bakmamışım, göremedim “ der. Usta güler ve şöyle konuşur;

    Hayatın güzelliklerini, eğlenceyi, iyi bir yaşamı, parayı, zenginliği, mutluluğu kazanmak için elbette çabalayacak, didinecek, uğraşacak arada gezecek eğleneceksin ama bunu yaparken asla kendi değerlerini yitirmeyeceksin!

    Mutluluğun sırrı budur !

    Madde bağımlısı genç kardeşlerime BEYİNLERİNE ve DEĞERLERİNE sahip olmaları ve asla yitirmemeleri dileklerimle…

    NOT,

    Serebral korteks: Beynimizde görevi düşünme, istemli hareket, dil,sonuç çıkarma ve algılama olan yapıdır. Beyin yarı kürelerinden her biri vücudun zıt tarafını kontrol eder. Beynin sol yarısı, sağ elin kontrolü, konuşma ve yazma dili, bilimsel ve sayısal yetenek, düşünme, mantık ve çözümleme gibi motor alanlara sahiptir.

    Sağ yarıda ise sol elin kontrolü, görme ve hayal, müzik ve sanat yeteneği, yüzlerin ve üç boyutlu şekillerin yansıması ve algının tamamlanması gibi özelliklere sahip motor alanlar bulunur.

    Nörofiz. Duru Hakan Karabacak

    15.07.2019

  • Dehb ve tourette bozukluğu serotonin/dopamin

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) aşırı hareketlilik, kısa dikkat süresi ve ataklıkla (yetersiz dürtü kontrolü) karakterize bir bozukluktur. DEHB çocuk ve ergen ruh sağlığı ve hastalıkları bölümlerine yapılan başvuruların en sık nedenlerinden biridir. Okul öncesi çocuklukta başlayıp yetişkin yaşamda da değişik bulgularla seyredebilen süreğen bir bozukluktur. Tedavi edilmediği takdirde, belirtileri çocuğun eğitim ve yaşantısının hemen her alanını olumsuz etkilemekte, yoğun ruhsal, sosyal ve okul sorunları ortaya çıkmaktadır.

    Son 30 yıla kadar DEHB iyi tanımlanmamış, son üç dekadda bu konudaki bilimsel bildirilerde yoğun artış olmuştur. I. Dünya savaşında ensafalitis laterjika salgınından sonra, bir kısım çocuk ve ergenlerde aşırı hareketlilik, koordinasyon bozukluğu, öğrenme güçlüğü, dürtü denetim sorunları ve agresyonla karekterize postensefalitik davranışsal sendrom tanımlanmıştır. 1947 yılında Strauss ve arkadaşları aşırı hareketlilik, şaşkınlık, dürtüsellik, perseverasyon ve bilişsel yetersizliği olan çocuklarda sonradan gösterilemeyen beyin hasarı olduğunu belirtmişler ve bu durumu “Minimal Beyin Zedelenmesi Sendromu” olarak adlandırmışlardır. 1960’larda belirlenmiş nörolojik bozukluğu bulunmayan bu grup çocuk için “minimal beyin disfonksiyonu” tanımı kullanılmıştır.

    İlk olarak 1970’de Amerikan Psikiyatrik Bozuklukları Tanı ve Sınıflandırması sistemi olan DSM-II’de (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders) “hiperkinetik reaksiyon” tanısı yer almış. 1980’de DSM-III’de “dikkat eksikliği bozukluğu” terimi kullanılmış ve bunu hiperaktivite olan ve olmayan diye iki gruba ayırmıştır. 1987’de DSM-III-R’da “dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu” terimi kullanılmaya başlanmıştır. 1994’de DSM-IV’de DEHB “Dikkat Eksikliği ve Yıkıcı Davranış Bozuklukları” genel başlığı altında verilmektedir. Bu grup içinde Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu, Davranım Bozukluğu, Karşıt Olma-Karşı Gelme Bozukluğu ve Başka Türlü Adlandırılamayan Yıkıcı Davranış Bozukluğu bulunmaktadır. Bu üç temel bozukluk dışa vurum bozuklukları olarak da tanımlanabilmektedir. DSM-IV’e göre DEHB’nun üç tipi vardır: 1. Dikkat eksikliğinin belirgin olduğu tip, 2. Aşırı hareketlilik ve dürtüselliğin belirgin olduğu tip, 3. Kombine tip .

    Epidemiyoloji

    DEHB, okul yaşı çocuklarının yaklaşık %3-5’inde gözlenir. Sıklık konusunda ergen ve erişkinlerdeki bilgilerin sınırlı olduğu belirtilmektedir. Erkeklerde sıklığı kızlardan fazla olup, erkek/kız oranı 3-5/1 arasında bildirilmektedir. Kızlarda DEHB’nun daha çok dikkatsizlik ve bilişsel zorluklarla seyretmesi, ataklık ve saldırgan davranış sorunlarının daha az olması nedeniyle, gözden kaçtığı ya da önemsenmediği düşünülmektedir. Erkeklerin saldırganlık, ataklık ve davranım bozukluklarını daha sık göstermeleri nedeniyle polikliniklere getirilmeleri daha sık ve erkendir.

    Başlangıcı genellikle 3 yaş dolaylarında olmakla birlikte, tanı koymak için eğitim ve öğrenim için gerekli olan dikkat süresi ve yoğunlaşmanın beklendiği ilkokul yılları en uygun zamandır.

    Etiyoloji

    DEHB nedeni bilinmeyen heterojen bir bozukluktur. Frajil-X, fetal alkol sendromu, çok düşük doğum ağırlığı ve daha seyrek olarak da genetik kökenli tiroid bozuklukları gibi durumlar DEHB belirtileri gösterirler. Ancak böylesi olgular tüm DEHB olan çocukların çok küçük bir bölümünü oluşturmaktadır. Konu ile ilgili araştırmalarda bazı olası sebepler ileri sürülmektedir:

    a. Genetik nedenler

    b. Beyin hasarı

    c. Nörotransmitterler

    d. Gıda-katkı maddeleri ve toksik maddeler

    e. Psikososyal etkenler

    a. Genetik Nedenler:

    Genetik ilişki ile veriler ilk defa bu çocukların yakınları ile yapılan çalışmalardan elde edilmiştir. DEHB olan çocukların birinci derecede akrabalarında bu bozukluğa 4-5 kat daha sık rastlanmaktadır. Özellikle birinci ve ikinci derece akrabalar ile yapılan aile çalışmaları hiperaktif çocukların ailelerinde antisosyal kişilik bozukluğu, histeri, alkolizm ve madde kullanımının daha sık olduğunu ortaya koymaktadır.

    DEHB’nun genetik yönle ilişkisi hakkındaki çoğu anlamlı veriler ikiz çalışmalarından elde edilmiştir. Monozigot ikizlerde dizigotlara göre daha fazla eş hastalanma (konkordans) nın olması ya da hiperaktif çocukların kardeşlerinde genel topluma göre iki kat fazla riskin olması genetik kanıtlar olarak ileri sürülmüştür. Genetik geçişin monozigot ikizlerde %51, dizigot ikizlerde %33 kadar olduğu bilinmektedir. Evlat edinme çalışmaları da ailesel geçişi desteklemektedir.

    Bu noktada bulunmuş belirli bir gen yoktur, fakat araştırmalar sürmektedir. Genetik geçiş şeklinin önceden ileri sürüldüğü gibi çok genli değil tek genli olduğu düşünülmektedir. Birçok çalışmada prefrontal korteks ve bazal ganglionlar üzerinde etkili olan birkaç gendeki mutasyonun DEHB’na yol açtığı ileri sürülmektedir. Bazı çalışmalarda dopamin reseptörlerini ve taşıyıcılarını kodlayan genlere işaret edilmektedir. Bu genler prefrontal bölge ve bazal ganglionlarda çok etkindir. Dopamin reseptör genlerindeki mutasyonlar sonucunda dopamin reseptörleri dopamine daha az duyarlı hale getirmektedir. Tersi olarak dopamin taşıyıcı genlerin mutasyonu sonucunda; az taşıyıcı salgılanmaktadır. DEHB olan çocuklar olmayanlara oranla daha sık olasılıkla dopamin taşıyıcı gen DAT1’de özellikle bir varyasyona sahiptirler. Benzer olarak dopamin reseptör gen D4‘deki bir varyantın DEHB olan çocuklarda daha yaygın olduğu bulunmuştur.

    DEHB ve Tourette bozukluğu olan çocuklar ve aileleri ile yapılan bir çalışmada genetik geçişin serotonin metabolizmasıyla ilgili gen ile yarı resesif yarı dominant olarak gerçekleşebileceği ileri sürülmüştür.

    b. Beyin Hasarı:

    Hastalık tanımlandığından beri bu çocuklarda perinatal dönemde gizli ya da açık minimal derecede santral sistemi hasarı olduğu belirtilmektedir. Bu hasara yol açan toksik, metabolik, mekanik ve dolaşımla ilgili nedenler olabileceği gibi, erken bebeklik döneminde SSS’ni etkileyen enfeksiyonlar da söz konusu olabilir. Prematüre doğum oranın da sık olduğu ve prenatal dönemde gelişmekte olan sinir sistemine fiziksel hasarın bulunduğu bildirilmiştir. Silik nörolojik belirtiler ve birlikte bazı öğrenme bozukluklarının olması, özgün olmayan EEG bozukluklarının ve epilepsinin gelişme olasılığının normalden daha fazla olması beyin hasarını kanıtlar niteliktedir.

    Nörofizyoloji ve Beyin Görüntüleme Çalışmaları:

    Çocukların önemli bir bölümünde SSS’ de yapısal hasara ilişkin bir belirti yoktur. Geçen 10 yılda yapılan görüntüleme çalışmalarında DEHB olan bireylerin beyin bölgelerinin işlevsel bozukluğu olabileceğine işaret eden bulgular elde edilmiştir. Bu çalışmalarda prefrontal korteks, beyincik ve beyinin derinindeki sinir hücre kümelerinin oluşturduğu bazal ganglionlardan en az ikisinin tutulduğu ileri sürülmektedir. Yapılan çalışmalarda sağ prefrontal korteks ve iki bazal ganglionun (nukleus kaudatus ve globus pallidum) DEHB olan çocuklarda normalden anlamlı derecede daha küçük olarak bulunmuştur. Başka bir çalışmada ise beyinciğin vermis bölgesi DEHB olan çocuklarda daha küçük bulunmuştur.

    Bu bulgular DEHB’nda frontal lob gelişiminde ve işlevinde bir bozukluğun olabileceği kuramını desteklemektedir. DEHB’nda temel eksikliğin tepkilerin engellemesindeki zorluk olduğu, bunun da prefrontal korteksin dorsoleteral kısmının dışı ile ilişkili olabileceği bildirilmektedir. SPECT (Tek Foton Emisyon Tomografisi) çalışmalarında sitratumda bölgesel kan akımında azalma, duyu ve motor bölgelerinde ise artma görülmüştür. PET (Pozitron Emisyon Tomografisi) çalışmalarında DEHB olan çocukların frontal loblarında beyin kan akımında ve metabolik hızda azalmanın olduğu gözlenmiştir. Bozukluğun nörofizyolojik nedenleri ile ilgili olarak SSS’nin gelişiminde gecikme ya da aksamalar olabileceği üzerinde durulmaktadır. Ayrıca frontal lobun daha alt merkezleri baskılayıcı etkisinin bozulduğu ya da olmadığı ve retiküler aktive edici sistemin (RAS) dikkat merkezi üzerindeki etkisinin azalmasından söz edilmektedir.

    Bu görüntüleme sonuçlarında dikkati çeken nokta; DEHB olan çocuklarda boyut olarak küçük olarak belirtilen bölgelerin çoğu dikkati düzenleyen alanlardır. Sağ prefrontal korteks, bir davranışın hazırlanmasında, ilgisiz uyaranların süzgeçten geçirilmesinde, kendinin ve zamanın farkında olmanın gelişmesinde rol oynar. Kaudat çekirdek ve globus pallidus kortekste oluşturulan daha dikkatli tasarımlara otomatik tepkiler oluşmasına engel olur ve korteksin çeşitli bölgeleri arasında nörolojik girdileri koordine eder. Vermis bölgesinin rolü tam olarak açık değildir. Ama ilk çalışmalarda motivasyonu düzenlemede rolü olabileceği ileri sürülmektedir.

    Yürütücü İşlevler:

    Sonuçta DEHB’nda merkezi eksiklikler sonucu davranışsal engellenmede ve self-kontrolde bozulmalar olmaktadır. Self-kontrol, bir olaya karşı başlangıç motor tepkileri (belki duygusal) engelleme (baskılama) veya geciktirme kapasitesidir. Self-kontrol herhangi bir görevdeki başarı için temeldir. Birçok çocuk büyüdükçe yürütücü işlevler diye adlandırılan mental aktiviteler kazanır. Bu işlevler amaçtan uzaklaşmayı önler, amaçları hatırlatır ve amaca ulaşmak için gereken aşamaları geçmeyi sağlar. Bir iş veya oyunda amacı başarmak için amacı belirleme yetisinin olması gerekir. Amaca ulaşmak için öngörülü olmak, duyguları denetlemek ve motivasyon esastır. Bir kişi düşünce ve dürtülerini kontrol edemedikçe bu işlevlerden hiçbirini başarılı bir şekilde yerine getiremez. Küçük yaşlarda yürütücü işlevler dışsal olarak kazanılmaktadır. Çocuk yapması gereken bir görevi hatırlarken veya problem çözerken kendi kendine sesli konuşabilir. Ancak büyüdükçe bu içselleşir, kişiye özgü hal alır ve bunun başkaları tarafından anlaşılması zorlaşır. DEHB olan çocuklarda bu yürütücü işlevlerin yerine getirilmesi için gerekli olan düzenlemeler eksiktir.

    Yürütücü işlevler 4 mental etkinlik şeklinde gruplandırılır: bunlardan biri işleyen veya çalışan bellek (working memory) dir. Bu herhangi bir görev veya çalışma sırasında bilgileri zihinde tutmadır. Böylesine bir hatırlama zamanında ve amaca uygun davranış için çok önemlidir. Bunun sonucunda karmaşık ve yeni davranışlarından sonuç çıkarma, öngörü, hazırlık ve taklit sağlanır. DEHB olan çocuklarda bütün bunlar bozulmuştur.

    Kendine yönelik konuşmanın (self–directed speech) içselleştirilmesi diğer bir yürütücü işlevdir. Altı yaş öncesinde çoğu çocuk bir görevi yerine getirirken veya bir problemi çözerken nasıl yapılacağını kendi kendine hatırlatmak için sesli konuşur. Örneğin, “Kitabımı nereye koydum?” “Oh, sıranın altına koymuştum”.gibi. İlköğretimin başlarında bu özel konuşma duyulmayacak şekilde mırıltı tarzındadır ve genellikle 10 yaşına kadar kaybolur. İçselleştirilmiş, kendine yönelik konuşma kişiye kendini yansıtmasını sağlar; kuralları ve yönergeleri takip edebilmek için, problem çözümünün bir formu olarak kendini sorgulamayı kullanarak ve önceki kuralları anlayarak sonuç çıkarılır. Yapılan bir çalışmada kendine yönelik konuşmanın içselleştirilmesinin DEHB olan çocuklarda geciktiği bildirilmiştir.

    Üçüncü yürütücü mental işlev; duyguların kontrolü, motivasyon ve uyanıklık durumunu içermektedir. Son yürütücü işlev ise yeniden yapılandırma (reconstitution) dır. Gözlenen davranışın parçalara ayrılması ve yeni etkinliklerde bu parçaların bir araya getirilmesidir. Yeniden yapılandırma insanlara akıcılık, esneklik ve yaratıcılık sağlar. Böylece kişi gerekli bütünbasamakları aşarak amaca ulaşır. Yapılan çalışmalar DEHB olan çocukların diğer çocuklara oranla daha az yeniden yapılandırma yetisine sahip olduğuna işaret etmektedir.

    Uyarılma düzeyini belirleyen çalışmalarda, örneğin galvanik deri uyarımları ya da uyarılmış potansiyel ile, bu çocukların uyarılma eşiğinin altındaki uyaranlara yanıt vermeye eğilimleri oldukları belirlenmiştir.

    c. Nörotransmitterler:

    Tedavide kullanılan ilaçların etkilerinden yola çıkarak nörotransmitterler de irdelenmektedir. En sık kullanılan ilaçlar olan amfetaminler hem dopamin hem de norepinefrini etkilediğinden her iki sistemde de işlev bozukluğu olabileceği ileri sürülmüştür. Çoğu çalışmalarda DEHB’nda dopamini ve olasılıkla norepinefrinin BOS’da düşük düzeyde dolaşımı ve reseptör duyarlılığı olduğu belirtilmektedir.

    Dopamin beyinin özgün bölgelerinden salınır. Özellikle duygulanım ve davranışla ilgili diğer nöronların aktivitilerini inhibe (etkinliklerini baskılar) eder veya düzenler. Dopamin reseptörleri belli nöronların yüzeyinde yerleşmiştir. Dopamin mesajı diğer nöronun reseptörüne bağlanarak iletir.

    Son zamanlarda serotonin düşüklüğü ile ilgili bildiriler de mevcuttur.

    d. Gıda ve Katkı Maddeleri:

    Her ne kadar boya maddeleri ve koruyucular gibi gıda katkı maddelerinin, şekerlerin ya da kurşunun bu bozukluğa neden olabileceği öne sürülse de bunlarla ilgili bilimsel kanıtlar yoktur.

    e. Psikososyal etmenler:

    Bozukluğun gelişiminde temel bir etkiden çok hazırlayıcı ve ortaya çıkışını hızlandırıcı etkilerden söz edilebilir. DEHB olan çocukların sıklıkla parçalanmış ailelerden geldiği, anne-babanın sürekli geçimsizliği ve anne-babada psikiyatrik bozukluklar ile tek ya da ilk çocuk olma oranının kontrollerden daha fazla olduğu bildirilmektedir. Yetiştirme yurtlarındaki çocukların dikkat sürelerinin kısa olduğu ve aşırı hareketli oldukları gözlenmiştir. Bu belirtiler uzun süreli duygusal yoksunluktan kaynaklanmakta ve çocuğun evlat edinilmesi gibi durumun düzelmesiyle ortadan kalkmaktadır.

    Genel olarak DEHB’nda biyolojik ve psikososyal etkenlerin birlikte rol oynadığı düşünülmektedir.

    DEHB için Risk Etkenleri

    • Annenin gebelik öncesi ya da gebelik sırasında:

    • tıbbi durum

    • duygusal sorunlar

    • sigara içme

    • alkol alma

    • doğum komplikasyonları

    • Çocuğun öyküsü:

    • orta derecede kafa travması (belirgin ilişki)

    • anne sütü alma süresinin az olması

    • gelişmede gecikme

    • öfke nöbetleri

    • enürezis

    • tikler

    • düşük doğum ağırlığı

    Klinik Özellikleri

    DEHB’na ilişkin belirtiler değişik yaşlarda farklı görüntüler sergiler. Elde edilen bilgilerin çoğu ilkokul çocuklarına ilişkindir. Daha küçük ve daha büyüklere yönelik veriler azdır. Ancak anne-babalar, emekleme yıllarında bile çocuğun kurulmuş motor gibi sağa sola hareket ettiğini ifade ederler. Hatta bazı anneler çocuklarının anne karnında bile çok hareketli olduğunu belirtirler.

    DEHB’nun temel özelliği dikkati vermede ve sürdürmede güçlük, benzer gelişim düzeyindeki çocuklara oranla aşırı hareketlilik ve ataklıktır.

    “Dikkat eksikliği”, bir konuya yoğunlaşmada güçlük, verilen görevleri tamamlayama, sınırlı dikkat zamanı ve dikkat dağınıklığı belirtileri ile kendini gösterir. Bu bozukluğu olan çocuklar ayrıntılara karşı dikkat eksikliği gösterir, okul ve diğer ödevlerinde birçok hatalar yaparlar. Çalışmalarını plansız, düzensiz ve karmakarışık bir biçimde sürdürürler. Oyun ve benzeri etkinliklerde dikkatlerini uzun süre toplayamazlar, başladıkları işleri tamamlamakta zorlanırlar. Sanki akılları başka yerdedir ya da söylenenleri dinlemiyor ya da duymuyor görünümü verirler.

    Sıklıkla tamamlanmamış bir etkinlikten diğerine geçerler. Kendilerine verilen okul ödevi ya da herhangi bir iş üzerinde belirtilen ve beklenilen bir biçimde çalışılamaz; ödevlerini bitiremezler. Bu çocuklar belirli bir zihinsel çaba gerektiren iş ve görevlerden (ev ödevleri, yazı vs.) kaçınırlar ve bu gibi etkinliklerde yer almaya karşı isteksizdirler. Ödevlerini yaparken uzun süre sandalyede oturamazlar.

    Anne-babalarının zoruyla bir süre derslerinin başında otursalar bile kalem, silgi ve kalemtıraş gibi nesnelerle oynarlar. Dikkatleri ilgisiz uyaranlarla kolaylıkla dağılabilir. Başkalarının dikkatini çelmeyen bir ses veya bir görüntü onların ilgisini anında çeker. Çalışma biçimleri dağınık ve düzensizdir. Sıklıkla eşyalarını ve okul araç ve gereçlerini bir yerde unutur veya kaybedebilirler. Günlük etkinliklerde sıklıkla unutkandırlar. Başkalarını dinlemezler, konuşamaya yoğunlaşamazlar ve oyunların ya da etkinliklerin kurallarını izleyemezler.

    “Hiperaktivite”, yerinde rahat duramama ya da oturduğu yerde bile kıpırdanıp durma, gerektiği zamanlarda yerinde oturamama, uygunsuz ortamlarda koşuşturma ya da eşyalara tırmanma, “motor takılmış gibi” sürekli hareket halinde olma tarzında kendini gösterir. Bu çocuklar, uyarıları dinlemeden, durmak yorulmak bilmeden birbiri ardına hareket ederler. Sınıf öğretmenleri bu gibi çocukların sık ayağa kalkmalarından, sağa sola sataşmalarından ve arkadaşlarına laf yetiştirmelerinden yakınabilir. Koltukların üzerinden atlamaları ve dolaplara tırmanmaları nedeniyle “düz duvara tırmanma” deyimi bu çocuklar için uygundur. Diğer çocuklardan daha fazla tehlikeli ve kaza yaratan durumlara girerler. Çok hareketli ve atak oldukları için tehlikeyi hemen kavrayamaya bilirler. Çok konuşurlar ve sessiz olunması gereken etkinlikler sırasında gürültü yaparlar.

    “İmpulsivite”, bir davranışın sonucunu düşünmeksizin harekete geçme ile kendisini gösteren ataklıktır. Dürtüsellik (impulsivite) kendini sabırsızlık, soru tamamlamadan cevabını verme eğilimi, sırasını beklemede güçlük, başkalarının konuşmasının veya işinin arasına girme şeklinde kendini gösterir.

    Okula başladıklarında bu çocukları bekleyen bir çok güçlük vardır. Çocuğun sırasında oturmaması, dikkatini bir konu üzerinde yoğunlaştıramaması, algılama bozukluğu ve sakarlığı onun sürekli azarlanmasına, eleştirilmesine ve uyarılmasına yol açar. Ek olarak arkadaşlık kurmada ve sürdürmede yaşadıkları zorluklar onu daha içe kapanık, yalnız, öfkeli, küskün ve oyun bozan yapabilir. Bu da karşı gelme ve davranım bozukluğu gibi ek tanıların konulması için uygun zemin hazırlar.

    Bu çocuklar algıladıklarını örgütlemede güçlük çekerler. “b, d, p” harflerini çoğu kez karıştırırlar. Çünkü bunların her biri çeşitli döndürmelerle bir diğeri olabilir. Bu karışıklık, geometrik desenlerin kopya edilmesinde de kendini gösterir.

    Görsel algılama bozukluğunun bir diğer şekli, konum örgütlenmesindeki aksamalarla kendini gösterir. Bu çocuklar genellikle sağını solunu karıştırırlar.

    Derinlik algısındaki sorunlar, görsel algı bozukluklarının diğer bir yönüdür. Bu tür sorunları olan çocuklar mesafeleri yanlış tahmin eder, eşyalara çarpar. Bu yüzden anne-babalar çocuklarının sakar olmasından sıklıkla yakınırlar.

    İnce motor koordinasyon bozukluğu çivi çakma, çatal bıçak kullanma, yazı yazma, resim yapma gibi etkinliklerde çok belirgindir. Çocuğun eli hiçbir zaman düşünceleri kadar iyi ya da hızlı çalışmaz. Sıklıkla iki seçim vardır: ya çok yavaş yazacak ve ödevleri zamanında bitiremeyecek ya da çabuk yazıp birçok hata yapacaktır. Bu çocukların defterleri düzensizdir. Harf ve hece atlamaları, harflerin ters yazılması ve yarım bırakılmış sayfalar defterlerin en belirgin özellikleridir.

    Değerlendirme, Tanı Koyma ve Ayırıcı Tanı

    DEHB klinik bir tanıdır; tanıyı kesinleştirmeye yönelik herhangi bir laboratuvar tetkiki veya özgün bir test yoktur. Klinisyenin tanı araçları aile ve çocuk ile yapılan görüşmeler, klinik gözlem, fizik ve nörolojik muayene, davranış değerlendirme ölçekleri ve bilişsel testlerdir. Kantitatif EEG’nin (Q-EEG) bozukluğun dikkat eksikliği ve hiperaktivite alt tiplerini belirlemede yardımcı olabileceği bildirilmektedir. Değerlendirmede ebeveynler, öğretmenler ve diğer özel kişilerden ölçekler yardımı ile de bilgi toplanır.

    DSM-IV’e göre aşırı hareketliliğin ve dürtüselliğin belirgin olduğu tipin tanısı için hiperaktivite-dürtüsellik listesindeki 9 semptomdan 6’sının, dikkat eksikliğinin belirgin olduğu tipin tanısı için ise dikkatsizlik listesindeki 9 semptomdan 6’sının karşılanması gerekir. Ayrıca semptomların 7 yaşından önce başlaması ve tanı için gözlenen belirtilerin ev ve okul gibi iki ortamda bulunması gerekir.

    Okul öncesi dönemde en zorluk çekilen ayırt edici tanı sorunu normal çocukların hareketliliği ile DEHB olanların ayırt edilmesidir. Pek çok anne-baba çocuklarını dikkatsiz ve aşırı hareketli olarak tanımlar. Gerçek DEHB olan çocukların bu yakınmaları süreğendir. Bu çocuklar her zaman ve her yerde benzeri türde davranışlarda bulunurlar.

    Dikkat eksikliği dışında okuma ya da matematik beceriksizliğine bağlı olarak ortaya çıkabilen değişik tiplerdeki öğrenme bozuklukları da DEHB’ndan ayırt edilmelidir. DEHB’ndan ayrılması gereken önemli bir tanı da uyum bozukluğudur (adjusment disorder). Uyum bozukluğunda süre genellikle altı aydan kısadır ve ortaya çıkış yaşamın daha geç dönemlerindedir.

    Anksiyete bozuklukları ve depresyon da aşırı hareketliliğe ve dikkatin kolay dağılmasına neden olabilir. Ancak anksiyete ve depresyonun kendine özgü belirtileri vardır.

    Absans nöbetler DEHB’na eşlik edebildiğinden ya da DEHB’na benzer belirtiler sergileyebildiğinden ayırıcı tanıda göz önünde bulundurulmalıdır.

    Tanı Binişmeleri (komorbidite)

    Bir çocuğun en az bir veya birden çok diğer bozukluklar için öngörülen tanı ölçütlerini karşılıyor olması şeklinde ifade edilen komorbidite (tanı binişmesi, eşlik eden bozukluk ya da eş hastalanma) DEHB’da sıkça gözlenir. DEHB, karşı olma-karşı gelme bozukluğu (KGB) ve davranım bozukluğu (DB) ile yüksek oranda birliktelik gösterir. Ailesinde antisosyal kişilik bozukluğu, alkolizm ya da histeri gibi bir ruhsal sorunu olmayan çocuklarda genellikle davranım sorunlarının görülmediği, ailesinde bu tür bozukluklar olan çocukların DEHB’nun yanı sıra davranım sorunları da sergilediği bildirilmektedir.

    Komorbidite gözlenen bozukluklar:

    1. Davranım bozukluğu (%30-50)

    2. Karşı gelme bozukluğu (%50)

    3. Mental retardasyon

    4. Otizm

    5. Tourette sendromu (DEHB olanların %20’si tik bozukluğuna, tik bozukluklarının ise %40-60’ı DEHB’na sahiptir).

    6. Fragil-X (%73’inde DEHB gözlenir)

    7. Öğrenme bozuklukları

    Tedavi

    DEHB’nun tedavisinde psikososyal ve tıbbi girişimleri içeren çok yönlü tedavi (multi-modal) yaklaşımları söz konusudur:

    • Tıbbi tedavi

    • Anne-baba eğitimi

    • Bilişsel-davranışsal tedaviler

    • Özel eğitim programları

    • Diyetin düzenlenmesi

    İlaç Tedavisi:

    Sıklıkla iki ana grup ilaç DEHB’nun tedavisinde kullanılır:

    • Psikostimulanlar

    • Antidepresanlar

    DEHB’ de kullanılan Psikostimulanlar:

    • Metilfenidat (Ritalin). Türkiye’de vardır.

    • Dekstroamfetamin (Dexedrine)

    • Pemolin (Cylert)

    • ADDERALL (metilfenidat ile dekstroamfetamin kombinasyonu)

    DEHB’ de kullanılan Antidepresanlar:

    • İmipramin (Tofranil). Türkiye’de vardır.

    • Desipramin (Norpramin)

    • Buproprion (Wellbutrin)

    Psikostimulanlar DEHB’nun tedavisinde, ABD’de en sık kullanılan ilaçlardır. Metilfenidat (MPH) ise en sık kullanılan stimulan ilaçtır. Şu anda Türkiye’de yalnız MPH mevcuttur ve kontrole tabi kırmızı çizgili reçeteye yazılabilir. Psikostimulanlar katekolamin olmayan sempatomimetikler olarak da adlandırılır. Adrenerjik reseptörler üzerine direkt (dopamin veya norepinefrin gibi) ve indirekt agonistler olarak görev yaparlar.

    Psikostimulanların DEHB semptomlarını azaltması, dopamin salınımına neden olmasına ve presinaptik uçlarda dopaminin geri alınımı bloke etmesine bağlanmaktadır. MPH’ın bağlanması en fazla sitriatumda olup sodyum konsantrasyonuna bağlıdır.

    MPH tablet şeklindedir ve ağızdan alındıktan sonra hızla emilir. Besinler emilimi artırır. MPH kan-beyin engelini kolayca geçer. MPH plazma proteinlerine bağlanmadığından ve yağ dokusunda depolanmadığından hızlı metabolize edilir. Standart tablet kullanıldığında, plazmadaki doruk değerine 2 saatte, bu değerin yarısına ise (yarılanma ömrü) 3-4 saatte ulaşır. MPH’ın etkisi ağızdan alınmasından 30 dakika sonra başlar. Standart sabah ve öğlen dozları ile okulda sakin, normal ve olgun davranma süresi sunmaktadır. Tavsiye edilen günlük dozu 0.3-1 mg/kg’ dır.

    Psikostimulanların yan etkileri adrenerjik agonistlerde olduğu gibi, pozitif adrenerjik agonistik etkilere bağlıdır. Bu yan etkiler uykusuzluk, kilo kaybı, iştah azalması, çarpıntı, sersemlik, baş ağrısı, disfori, korku hissi ve vazomotor bozukluklardır. Bu yan etkilerin bir çoğu, kısa süreli olarak ilacın dozunu azaltma ile ortadan kalkar. “Davranış rebound”u olarak bilinen yan etkiye, okul gününün sonunda psikostimulan yoksunluğu yaşayan çocuklarda rastlanır. Bu gibi çocuklarda akşam üzeri irritabilite, gevezelik, tedaviye uyumsuzluk, eksitabilite, hiperaktivite ve uykusuzluk, en son alınan dozdan 5-15 saat sonra tespit edilir. Bu davranışsal belirtiler, esas yakınmaların abartılmış şeklidir. 2 yıl ve daha uzun süre MPH kullananlarda boy uzama hızlarında yavaşlama görülmüştür. Ancak yapılan bazı çalışmalarda böyle bir durum kanıtlanmamıştır. İkinci yıldan sonra bu yavaşlatıcı etkiye tolerans geliştiği saptanmıştır. MPH’a tolerans, genellikle tedavi süresi 1 yılı geçerse, ortaya çıkabilir. Tedavi yanıtındaki bu azalma, başka bir psikostimulana geçmekle düzeltilebilir.

    Spesifik doz ayarlaması: İlk ilaç verilmeden önce boy, kilo, kan basıncı, kalp hızı ve tam kan sayımı elimizde olmalıdır. Psikostimulanların etkisi birbirine yakın olmasına rağmen, güvenirliği yüksek olduğundan MPH ilk seçilecek ilaç olmalıdır.

    MPH’a, 3 gün süreyle sabah 8.00’de 5 mg’lık tek dozla başlanır; daha sonraki 3 günde öğlen saatine 5 mg’lik bir doz daha eklenir; bundan sonraki 3 günde ise sabah 8.00’de 10 mg ve öğle 5 mg verilir; en sonunda doz sabah 10 mg ve öğlen 10 mg’a çıkılıp, en az 2 hafta süreyle aynı şekilde devam edilir. İştah kesici etkisinin minimum düzeyde kalması için ya yemekle ya da yemek sonrası alınması iyi olur. İlaç tatilleri (hafta sonlarında, yaz tatilinde veya okul sonrası zamanlarda) çocuğun durumuna göre karar verilir.

    Ortalama günlük doz MPH için 10-80 mg, dekstroamfetamin için 5-40 mg, pemolin için 20-60 mg’dır.

    Okul çocuklarının yaklaşık %25’i psikostimulanlara yanıt vermez. Türkiye’de trisiklik antidepresanlar (TSA) en az MPH sıklığında kullanılmaktadır. TSA grubunda Türkiye’de en sık kullanılan ilaç imipramindir. İmipramin kullanımında kardiotoksisite riski nedeniyle EKG izlemi gerekir. Çocuklarda imipramin dozu 5mg/kg/gün ile sınırlanmıştır.

    Bilişsel- Davranışsal Terapiler:

    Bu yaklaşımla tedavi sonucunda daha çok impuls kontrolü, daha uzun düşünerek harekete geçme ve motor hareketliliğin uygun bir biçimde gerçekleşmesi sağlanır.

    Bu çocuklara görevler planlanırken yapması gerekenler küçük parçalara bölünmeli ve basamaklar haline getirilmelidir. Ayrıca görevin her basamağı için ilave zaman eklenmelidir. Örneğin20 dakika ders çalışma ve 10 dakika mola gibi.

    Anne-Baba Eğitimi:

    Bu eğitiminde DEHB hakkında ve çocuğa tutumlar konusunda ailenin bilgilendirilmesi amaçlanır. Burada anne ve babalara çocuklarına uygun disiplin ve tutarlı davranılması öğretilir. Aşırılı hoşgörülü veya aşırı cezalandırıcı tarzdaki yaklaşımlardan kaçınmalıdır.

    Prognoz (Gidiş)

    Geçmişte halk arasında ve tıbbi çevrelerde DEHB’nun yaş ilerledikçe kendiliğinden azalarak ergenlik döneminde iyileştiğine inanılırdı. Oysa son zamanlarda yapılan izlem çalışmalarında bunun doğru olmadığı, bu bozukluğun gidişinin farklı kişilerde farklı seyirler gösterdiği görülmüştür. Bozuklukta 3 ayrı gidişten söz edilmektedir:

    1. Belirtilerin kaybolması: DEHB olan çocukların %30’unu oluşturur. Genç erişkinliğin erken döneminde belirtilerin kaybolduğu gruptur.

    2. Belirtilerin sürmesi : DEHB olanların yaklaşık %40’ında gözlenir. Belirtiler çeşitli sosyal ve duygusal güçlüklerle erişkin dönemde de sürer.

    3. Gelişimsel bozulma: DEHB olan %30 çocukta gözlenir. DEHB bulgularıın yanı sıra alkolizm, madde kullanımı ve antisosyal kişilik bozukluğu gibi psikopatolojilerin eklendiği gruptur. Bu kötü gidişin en güçlü belirleyicisi çocukluk döneminde DEHB’na komorbid olarak DB’nun binişikliği ve aile içi güçlüklerin ve olumsuzlukların olmasıdır.

    Hiperaktivite yaşla birlikte azalmakta, ancak dikkatsizlik ve dürtü denetim sorunları kalıcı olabilmektedir. Genellikle ilk kaybolan aşırı hareketlilik, en son kaybolan ise dikkat eksikliğidir. Remisyonun 12 yaşından önce seyrek olduğu, genellikle 12 ile 20 yaşlar arasında görüldüğü bildirilmektedir. Ancak olguların önemli bir bölümünde bozukluk kısmi remisyona girmekte ve duygu-durum bozuklukları ile antisosyal ve diğer kişilik bozukluklarının ortaya çıkışı kolaylaşmaktadır. Öğrenme sorunları sıklıkla sürmektedir.

    g. Uygulama: Yumuşak nörolojik belirtilerin öğrencilerle test edilmesi.

    ğ. Özet: (3 Dakika)

    DEHB aşırı hareketlilik, kısa dikkat süresi ve ataklıkla karakterize bir bozukluktur. Erkeklerde sık gözlenir. Karşı gelme bozukluğu, davranım bozukluğu ve öğrenme bozuklukları sıklıkla birlikte bulunur. Tedavide en etkin olan ilaç psikostimulanlardır.

    Nükleus kaudatus, putamen, globus pallidus, nükleus subtalamikus ve substantia nigra oluşur. Bazal ganglionlarana fonksiyonu talamusdan geçenlifler aracılığıyla, motor korteksietkilemektir. Bazalganglionların amacı hareketin planlanması ve eşgüdüm halinde yapılmasıdır. Ayrıca bazal ganglionların duygulanım ve bilişsel fonksiyonlardanda sorumludur.

    Nükleus

    Nükleus kaudatus ve putamen’in beraber oluşturduğu yapıya striatum denir. Bazal ganglionlar motor merkezlerin fonksiyonlarına yardımcı olur. Bazal ganglionların girişi Striatum, çıkışı substansia nigra ve globus pallidustur.

    Subtalamik nükleus lezyonunda ballismus olur. Tek taraflı olursa lezyonun karşı tarafından olur ve buna hemiballismus denir, irade dışı kasılmalardır.

    Corpus striatum lezyonunda atetozis oluşur. Distoni ve Huntington koresi bu bölümle ilgili bozukluklardır. Huntington koresinde striatumdaki kolinerjik ve GABA erjik liflerde dejenerasyon vardır.

    Substantia nigra lezyonları parkinsona neden olur. Substantia nigradan, striatuma dopaminerjik lifler gitmektedir. Parkinson hastalığında nigrostriatal yolda dejenerasyon vardır. Parkinson hastalığı rijidite, hipokinezi ve tremorla (hap yapar, para sayar tipi) karakterizedir.

    NOT:

    Trinukleotid Tekrar Sendromları

    Fragil X:

    Ailesel zeka geriliği,

    karakteristik yüz görünümü(Uzun yüz, kepçe kulak),

    konuşma ve davranış buzuklukları ile seyreder.

    Globus Pallidus

    The structure indicated is the globus pallidus.

    The globus pallidus is a subcortical structure located within the cerebral hemispheres, and is a major component of the basal ganglia.

    The basal ganglia are a group of subcortical nuclei (collection of neuronal cell bodies located within the CNS) located at the base of the forebrain. The term “basal ganglia” is a misnomer, and the name “basal nuclei” would be more appropriate, since ganglia are collections of neuronal cell bodies located within the peripheral nervous system. The basal ganglia form extensive connections with other areas of the brain and are involved mainly in the control of movement and posture.

    The basal ganglia consist of the following main components:

    Caudate nucleus

    Putamen

    Globus pallidus

    Substantia nigra

    Nucleus accumbens

    Subthalamic nucleus

    These components are grouped together as follows:

    Caudate nucleus + putamen = striatum

    Putamen + globus pallidus = lentiform nucleus

    The globus pallidus lies medial to the putamen and consists of an internal (medial) and external (lateral) component, separated by the medial medullary lamina. The internal capsule runs medial to the lentiform nucleus. The posterior limb of the internal capsule separates the thalamus from the lentiform nucleus. The anterior limb of the internal capsule separates the putamen from the head of the caudate nucleus.

    The globus pallidus is sometimes referred to as the pallidum, or the paleostriatum. The neostriatum is a term used to describe the caudate nucleus and putamen (striatum).

    Learn more about the basic anatomy of the brain in this tutorial.

    Beynin Lateral Yüzeyi

    MSS beyin ve omurilikten meydana gelir. Beyin tamamen kafatası tarafından çevrelenmiştir. Aşağıdaki şekilde tipik bir insan beyni ve bütün memelilerde ortak olarak bulunan beyin, beyincik ve beyin sapı gözükmektedir.

    Beyin (Serebrum) beynin en önde bulunan en büyük kısmıdır. Yukarıda ilk resimde de görebileceğimiz gibi beyin ortadan sağ ve sol olmak üzere iki kısma ayrılmıştır. Genel olarak sağ beyin/lob diye tabir edeceğimiz sağ kısım vücudun sol tarafından sinyal alıp yine bu tarafı kontrol ederken, sol beyin/lob da vücudun sağ tarafından sinyal alıp yine sağ tarafını kontrol eder. Yani biraz daha teknik konuşursak beyin çoğu zaman contralateral olarak çalışır.

    Beyincik (Serabellum) hemen beynin altında bulunur. Buraya beyincik denmesinin sebebi gerçekten de ufak bir beyin gibi durmasındandır, burası da iki loba ayrılmıştır ve beyincikte nöron yoğunluğu fazladır. Beyincik birincil hareket kontrol merkezidir, beyin ve omurilik ile yoğun bağlantılar kurmuştur. Beynin aksine beyinciğin sağ lobu sağ vücudun hareketi ile ilgilenirken sol lobu da sol kısmın hareketi ile ilgilenir yani ipsilateral çalışır.

    Beynin Dorsal Yüzeyi

    İnsan beyninin dorsal bölümünün geniş serebrum kısmından oluştuğunu ve iki loba ayrıldığını demin görmüştük. Serebrumu kaldırırsak hemen altında yatan serebellumu yani beyinciği görürüz. Beyinciğin motor kontrolü için önemli bir bölge olduğunu söylemiştik demin. Beyinciğin orta kısmı Vermis yani orta lob olarak adlandırılıyor.

    Serebrum ve serebellumu kaldırırsak beyin sapı açığa çıkar. Burada talamusun üzerinde bulunduğu epifiz bezi melatonin salgılar, uyku ve cinsel davranışı kontrol eder. Superior colliculus (colliculus latince tümsek demekmiş, superior da üst demek yani üst tümsekler diyebiliriz) gözlerden doğrudan bağlantı alır ve göz hareketlerini kontrol etme ile ilgilidir. İnferior (Alt) colliculus işitsel sistemin önemli bir parçasıdır. Beyincik sapı da serabellum ile beyin sapını bağlayan akson demetidir demiştik.

  • Bipolar bozukluk ve sosyal psikoloji-intahar vakalarına farklı bir bakış

    Popüler psikolojide ya da “sokak” psikolojisinde, bipolar bozukluk insanların sık ve kontrolsüz ruhsal değişimlere sahip olduğu bir psikoloji olarak tanımlamıştır. Önce üzgünlerdir, sonra mutlu olurlar, sonra kızgın olurlar, daha sonra birden sakinleşirler. Ancak bu tamamen doğru değildir – bipolar bozukluk daha doğru ve daha ayrıntılı olarak tanımlanmalıdır.

    Bipolar bozukluğun iki şekli vardır: tip I ve tip II. Tip I manik veya öforik durumlarla karakterize edilirken, tip II hipomanik ve majör depresif durumlar ile karakterizedir.

    Manik ve hipomanik durumlar

    Manik durum nedir?

    DSM-5’e göre, manik dönemler, aktivasyon veya enerjide anormal ve sürekli olarak yükselen, aşırı veya sinir bozucu bir ruh hali ile karakterizedir.

    En az bir haftalık bir süre boyunca (veya hastaneye kaldırılmaları çok akutsa herhangi bir süre boyunca), kişi her günün çoğunu bu halde ve en az 3 ilave semptomla birlikte geçirir (uykuda azalma, benlik saygısı artışı veya görkemlilik hissi, riskli faaliyetlere aşırı katılım vs.)

    Manik dönemdeki kişinin ruh hali genellikle öforik, aşırı mutlu, yüksek veya “dünyanın üstünde” hissi olarak tanımlanır. Örneğin, yabancılarla kendiliğinden bir sohbet başlatabilir ve düşünceleri genellikle sözlü ifade edebildiklerinden daha hızlı bir şekilde akar.

    Manik dönemdeki kişinin ruh hali genellikle öforik, aşırı mutlu, yüksek veya “dünyanın üstünde” hissi olarak tanımlanır.

    Coşkun ruh halleri, aşırı iyimserlik, görkemlilik, yargı eksikliği bazı riskli davranışlara neden olabilir. Bunlar; aşırı harcama, sahip olduğu şeyleri verme, dikkatsiz sürüş, aptalca yatırımlar ve olağandışı sekstir. Bu davranışlar genellikle kişi için ekonomik ve sosyal kayıplardan başka bir şeyle sonuçlanmaz.

    Sosyal ve mesleki işlevlerinde önemli bozulmalara neden olan, hastaneye yatmayı gerektiren veya psikotik belirtilere (sanrılar, halüsinasyonlar vs.) yol açacak kadar ciddi olabilir.

    Hipomanik durum nedir?

    DSM-5’e göre, hipomanik durum, anormal ve sürekli yükselen, coşkunlaşan veya sinir bozucu bir ruh hali ve en az dört ardışık gün süren aktivasyonda veya enerjide anormal veya sürekli bir artış dönemidir.

    Manik dönemle karşılaştırıldığında, hipomanik bir olay, sosyal veya mesleki işlevlerde ciddi bir değişikliğe neden olacak, hastaneye yatmayı gerektirecek veya psikotik belirtilere neden olacak derecede ciddi değildir.

    Manik durum ile karşılaştırıldığında, hipomanik durum hastaneye kaldırılmak için yeterince ciddi değildir.

    Majör depresyon durumu

    Depresyon toplum tarafından iyi bilinir. İnsanlar bu kelimeyi halk dilinde hüzün, melankoli, tükenme, uykusuzluk, uyuşukluk vs. duygularının hepsini ifade etmek için kullanıyorlar. Manik ve hipomanik durumlarda yaptığımız gibi, şu anda majör depresyon tanısı koyabilmek için hangi kriterlerin olması gerektiğini göreceğiz.

    DSM-5, aşağıdaki semptomların en az beşinin hemen hemen her gün ve günün büyük kısmında en az 2 hafta boyunca bulunması gerektiğini belirtmektedir. Buna ek olarak, kişi aynı zamanda depresif bir hal ya da ilgi veya zevk kaybı yaşıyor olmalıdır.

    Depresif mod

    Depresyon hastalarının en az %90’ı üzgün veya keyifsiz görünür. Günün en iyi ve en kötü anlarının neler olduğunu ve daha iyi hissetmelerine yardımcı olabilecek bir şey olup olmadığını sormak önemlidir, çünkü bu faktörler bu duygularla ilgilidir.

    Anhedoni (Zevk alamama)

    Bu günlük aktivitelere karşı zevk kaybı demektir. Hiçbir şey o kişiyi iyi hissettirmez, dışarı çıkmak olsun, aileyi ziyaret olsun veya TV izlemek olsun fark etmez.

    İştahta ve/veya kiloda değişim

    Bazen bu semptomu değerlendirmek zor olabilmesine rağmen bunu ölçmek için kullanılan ölçütler, 1 aylık bir periyotta normal kilomuzdan %5 artışı veya eksikliği görmektir.

    Uyku düzensizlikleri

    Uykusuzluk her zaman depresyon semptomu olarak kabul edilir, ancak atipik hale gelen hipersomni hakkında daha fazla şüphe vardır. İncelenecek üç farklı uykusuzluk türü vardır: geçici, akut ve kronik. Buna ek olarak, hastanın gün boyunca ne kadar yorulduğunu, uyku durumunun düzeltilebilir olup olmadığını, yatakta ne kadar zaman geçirdiğini vs. analiz etmeniz önemlidir.

    Geçici uykusuzluk için yaygın bir kriter uykusuzluğun bir haftadan az sürmesidir. Akut uykusuzluk, hasta bir aydan daha az bir süre iyi uyuyamadığı zamanı işaret eder. Kronik uykusuzluk ise bir aydan fazla sürer. Hipersomni için belirlenmiş bir kriter yoktur.

    Psikomotor rahatsızlıklar

    Bu psikomotor gecikmelere ve ajitasyona işaret eder. Teşhis edilbilmesi için bazı davranışlar başkalarına açıkça görülür olmalıdır.

    Enerji eksikliği veya kaybı

    Bazen hastalar enerji eksikliğini rapor ederler, fakat bu aslında daha çok ilgi eksikliği gibidir.

    Aşırı kendini eleştirme, suçlu hissetme, kendine verdiğin değerin eksiği

    Hastadan kendilerini anlatmalarını istemek ve bu kişinin arkadaşlarını ve ailesini tanımladığını görmek önemlidir.

    Konsantre olmakta, düşünmek ve karar vermekte zorluk

    Tipik olarak, hastaya konuşmaları ve TV şovlarını takip edip edemediğini, işine odaklanıp odaklanamadığını soracaktır.

    Tekrar eden intihar veya ölüm düşüncesi

    İntiharların %60 ila %80’i depresyon teşhisi konan insanlar tarafından işlenir.Depresyondan muzdarip olmak, genel nüfusa göre %30 oranında intihar riskini arttırır.

    Birisi bu belirtilerden 5 veya daha fazlasını yaşadığında, bunlar otomatik olarak majör depresif bozukluk tanısı konulacağı anlamına gelmez. Ayrıca önemli derecede bir psikososyal bozulma olmalıdır ve durumlarının bir madde veya tıbbi durum (demans gibi) ile veya bir yasa karşı normal reaksiyonlarla bir ilgisi olmamalıdır.

    Majör depresyonu teşhis etmek için, kişi, depresif bir ruh hali ya da ilgi veya zevk kaybı sergilemelidir.

    Tip I bipolar bozukluk türünün karakteristikleri

    Yukarıda belirttiğimiz gibi tip I bipolar bozukluk, manik bir durumun varlığı ile karakterizedir. Öncesinde veya sonrasında, hipomanik veya majör depresif dönemler olabilir.

    Manik dönemlerde, insanlar hasta olduklarını fark etme ya da tedaviye ihtiyaç duyduklarını anlama eğiliminde değildir, bu yüzden onlara şiddetle karşı koyarlar. Giysilerini, makyajını ya da kişisel görünümlerini daha ilgi çekici olmak için değiştirme eğilimindedirler.

    Bazı hastalar agresiftir ve tamamen fiziksel bir tehdit haline gelir. Hayal görürlerse, fiziksel olarak diğer insanlara saldırabilir veya intihar edebilirler. Yargı bozukluğu, farkındalık eksikliği ve hiperaktivite nedeniyle manik dönemler ciddi felaketlere neden olabilir.

    Kişinin ruh hali hızla öfke veya depresyona dönüşebilir. Manik dönemlerde, depresif belirtiler görülebilir ve anlar, saatler veya daha nadiren günler sürer.

    Tip I bipolar bozukluk, manik atak varlığı ile karakterizedir.

    Tip I bipolar bozuklukta intihar riski

    DSM-5, tip I bipolar bozukluğu olan hastalar için intihar riskinin genel nüfustan 15 kat daha fazla olduğunu tahmin etmektedir. Bu, tüm intiharların dörtte birini açıklamaktadır.

    Tip II bipolar bozukluğun karakteristikleri

    Tip II bipolar bozukluk, hipomanik bir atak ve majör bir depresif atak varlığı ile karakterizedir. Manik dönemler tip I’e özgüdür. Tip II olan insanlar genellikle majör bir depresif dönem sırasında doktora gider ve nadiren hipomani semptomlarından yakınırlar. Hipomanik ataklar genellikle kendiliğinden işlev bozukluğuna yol açmaz.

    Tip II ile ilişkili işlev bozukluğu, majör depresif atakların bir sonucudur, ruh halindekiöngörülemeyen ve dalgalı değişikliklerin kalıcı bir kalıbının ve güvenilmez kişilerarası veya mesleki ilişkilerin bir modelinin bir sonucudur. Bipolar II’li insanlar hipomanik ataklarını patolojik veya olumsuz bulmazlar, ancak düzensiz davranışları diğer insanları rahatsız edebilir.

    Bu bozukluğun ortak bir özelliği ise düşünmeden hareket etmektir, bu da intihar girişimlerine ve maddeyi kötüye kullanıma katkıda bulunabilir.

    Tip II bipolar bozukluk, hipomanik bir atak ve majör bir depresyon durumunun varlığı ile karakterizedir.

    Tip II bipolar bozulukta intihar riski

    DSM-5, tip II bipolar bozukluğa sahip kişilerin intihar riskinin daha yüksek olduğunu bildirmektedir. Tip II bipolar bozukluğu olan hastaların yaklaşık üçte birinde intihar girişimi öyküsü vardır. Girişimler, tip II hastalar için tip I’den daha öldürücü olmuştur.

  • Koku

    En önemli duyularımızdan biridir ve beynimizin duygu, hafıza ve yaratıcılığı etkileyen kısmında yer alır. Koku alma duyusu 24 saat boyunca çalışır ve hiçbir zaman “kapatılamayan” tek duyudur. Vücudun ilk ve en tanımlayıcı deneme mekanizmasıdır, bir ortamın iyi ya da kötü olduğunu anında değerlendirir.

    İnsanda koku duyusu, günlük duyguların %75’ini etkiler ve hafızada önemli bir rol oynar.

    Koku ilginç şekilde duygusal geçiş sağlaması bakımından gerek ikna gerekse de manipülasyon için son derece elverişli bir enstrümandır.

    Olumlu etki bırakan bir koku sayesinde kötü bir ortama dair algıları pozitife çevirmek mümkündür. Kokunun bu özelliği onu ayinlerin ve her dinden kutsal mekanın vazgeçilmezi kılmıştır. Müslüman mimarlar, güzel kokulu maddeleri cami inşaatı sırasında minare harcına ilave ederek güneş ısısıyla koku moleküllerinin aktive olmasından yayılan kokuyu rüzgarın peşine takarak cami etrafında hoş kokulu bir ortam sağlamışlardır.

    Her cami çevresinde mini botanik bahçeleri misali envai çeşit kokulu bitkinin ekilmesi İslam mimarisi kokunun pozitif etkisinde faydalanılması açısından etkili bir detaydır. Bunun yanı sıra İslam’da kokulara özel bir yer ayrıldığı görülür. Kur’an’da ve birçok hadiste safrandan, öd ağacına, miskten, kafura kadar bir hayli kokudan sıfat olarak bahsedilir.

    Koku aynı zamanda canlılar dünyasının bir haberleşme aracı olarak mükemmel bir sinyal aracıdır. Bitkilerden diğer birçok canlıya kadar koku sayesinde haberleşen canlılar evrenin gizli diliyle var olurlar.

    İnsanlar, burnu kaplayan özel koku reseptör nöronları sayesinde 10.000’den fazla farklı kokuyu ayırt edebilirler. Her biri farklı bir gen tarafından kodlanan ve her biri farklı koku verenleri tanıyan yüzlerce farklı koku alma reseptörü olduğu düşünülmektedir.

    Yüzlerce reseptörün her biri spesifik bir gen tarafından kodlanır. Eğer DNA’nızda bir gen eksikse ya da gen hasar görmüşse, o gen ile alakalı kokuyu tespit edememenize sebep olabilir. Örneğin, bazı insanlar kafur kokusu için hiçbir zaman alamazlar.

    Kokuların algılanması ve yorumlanması kişiden kişiye değişmektedir. Cinsiyet ve yaş bu değişkenliğin en önemli faktörleridir. Genel olarak kadınlar erkeklere göre daha iyi bir koku duyusuna sahiptirler ancak yaş ilerledikçe, özellikle 60 yaşından sonra, hem erkek hem de kadınlarda koku duyusu zayıflamaya başlar.

    İnsanda koku duyusu, günlük duyguların %75’ini etkiler ve hafızada önemli bir rol oynar. İnsan, 10,000’in üzerinde koku molekülünü birbirinden ayırt edebilir. Bu koku molekülleri, teneffüs yoluyla burnun içine girer ve koku reseptörleriyle etkileşime geçer. Koku reseptörleri, bu bilgiyi beynimizin limbik sisteminde bulunan koku alma merkezine iletir. Limbik sistem, zamanda hafıza ve duyguları kontrol etmesinin yanı sıra iştah, sinir sistemi, vücut sıcaklığı, stres seviyesi ve konsantrasyonu etkileyen hormonların salgılanmasını kontrol eden hipofiz bezi ve hipotalamus alanı ile bağlantılıdır. Koku alma sistemi beyinde yer aldığından, koku alma duyusu hafıza, ruhsal durum, stres ve konsantrasyon ile yakından ilişkilidir.

    Duyguların iletişimi koku ile yapılabilir. Kokunun ruhsal durum, hafıza, duygular, eş seçimi, bağışıklık sistemi ve hormonları etkilediği yönünde iddialar da bulunmaktadır. Akademisyenler ve araştırmacılar, kokunun en basit tanımıyla istekleri doğrulayan bir ruh hali ürettiği ve bu yüzden etkili olduğu yönünde fikir birliği içerisindedirler.

    Aristo’nun tanımladığı beş duyudan ikisi olan koku ve tat alma, “kimyasal duyular” olarak adlandırılır ve kimi zaman birbirinden ayrı değil bir tek duyu olarak değerlendirilir. Aldığımız tatların yaklaşık %80’i aslında koku alma duyumuz tarafından şekillenir. Koku alma duyusu olmasaydı sadece beş tadı algılayabilirdik: tatlı, tuzlu, ekşi, acı ve baharatlı. Bir yemeğin tadını aynı bırakıp sadece kokusunu değiştirmek, lezzeti ile oynamak için yeterlidir. Aslında koku alma duyumuz açken daha kuvvetlidir.

    Bir koku, havada genellikle çok düşük konsantrasyonda çözünmüş bulunan ve koku alma duyumuzla algılayabildiğimiz bir kimyasaldır.

    Tüm kokuların algılanması nesneldir ve insanın kültürel yapısına veya duygusal haline bağlıdır.

    İnsanın koku alma sistemi zaman içerisinde değişir ve hem kötü hem iyi kokuları, çok güçlü olmadıkları durumlarda, belirlemekte zorlanır. Buna kokusal adaptasyon adı verilir ve bir kokuya ya da esansa adapte olmak için genellikle bir saat gibi bir süre yeterlidir. Örneğin esanslandırılmış bir ortamda çalışan insanlar genellikle bu esansa adapte olur ve kokusunu ayırt edemezken dışarıdan bu ortama girenler kokuyu derhal ayırt edebilir.

    Çalışmalar, fark edilebilir bir seviyede yayılmış hoş kokuların tüketici isteklerini doğruladığını, işyeri üretkenliğini artırdığını, ayrıca da sağlık ve tıbbi durumlara yardımcı olduğunu göstermektedir:

    ABD’de bir kumarhanede gerçekleştirilen bir denemede, test alanına hoş bir koku verildikten sonra kumar gelirlerinde %48’lik bir artış sağlandığı görülmüştür. Deneme sonucunda, havadaki fark edilir kokunun müşterinin muhakeme yeteneğini etkilemeden ve aşırı kumar oynama arzusunu körüklemeden ruh halini ve isteğini artırdığı sonucuna varılmıştır. (1)

    1989’da gerçekleştirilen bir denemede ise müşterilerin, esanslandırılan bir mücevher mağazasını gezmek için daha fazla zaman harcadıkları görülmüştür. (2)

    Yine ABD’de bir süpermarkette, unlu mamuller reyonunun satışları ortama yeni pişmiş ekmek kokusu verildikten sonra üçe katlamıştır. (3)

    Bir iş yerinde molalar sırasında ortama lavanta kokusu verilmesinin iş performansında düşüşü önlediği belirlenmiştir. (4)

    Avustralya’da bir üniversitede Alzheimer, Huntington ve Parkinson hastalıkları ile şizofreni ve obsesif-kompulsif bozukluk gibi beyin hastalıklarının teşhisi kokular kullanılarak gerçekleştirilmektedir. (5)

    Japonya’da, kokuların ve esanslı yağların Alzheimer hastalığının tedavisi üzerindeki etkileri araştırılmaktadır. (6)

    Araştırmalar, ayrıca, belirli bir kokuya sürekli maruz kalmanın kilo vermeye yardımcı olduğunu göstermiştir. (7)

    New York Memorial Sloan-Kettering Kanser Merkezi’nde doktorlar, tıbbi tahliller sırasındaki heyecanı gidermek için esanslardan yararlanmaktadır.

    Duke University Tıp Merkezi’nde doktorlar, menopoz dönemindeki kadınlarda depresyon ve ruhsal çalkantıları hafifletmek için çeşitli esanslar kullanmaktadır. Ruhsal durum veya davranışları etkilemek için esans kullanımı aromaterapi olarak adlandırılır.

    Koku duyusunun kaybına anosmia adı verilir. Koku alma duyusunun olmaması iştah ve libido kaybı ile koku hatıralarından kaynaklanan depresyona neden olabilir. Anosmia, kimi zaman Alzheimer ve Parkinson hastalıklarının erken belirtilerinden de olabilir çünkü bu iki hastalığın da nedeni Limbik Sistemle ilgili sistemlerin dejenerasyonudur.

    Esanslı yağların tıp ve sağlıkla ilgili konularda fayda sağladıkları genel olarak kabul görmektedir.

    %100 saf esanslı yağlar bitki özlerinden elde edilir. Dolayısıyla da bu bitkilere ait sağlık ve arındırıcı özellikleri taşırlar.

    Esanslı yağlar, sigara dumanı dahil kötü kokuları basitçe maskelemez, önlerler.

    Esanslı yağlar, havada çözülmüş mikro buğu olarak teneffüs edildiklerinde, vücudun bağışıklık sistemini kuvvetlendirirler.

    Bilimsel araştırmalar, esanslı yağların bakteriler, virüsler ve küfler gibi hava ile bulaşan mikroplarla savaşarak bunları önlediklerini doğrulamaktadır.

    İngiltere’de birçok hastanede enfeksiyonların yayılmasını önlemek amacıyla havaya çam yağı buğusu verilmektedir.

    1955’te gerçekleştirilen bir araştırma, 21 farklı çeşit esanslı yağın, 3 saat içerisinde sağlık sorunlarına yol açabilecek çeşitli mikropları azalttığını ya da tamamen yok ettiğini göstermiştir.

    Esanslı yağlar, uzun yıllardan beri öksürük tedavisinde kullanılmaktadır.

    Yaygın olarak kullanılan temizlik ve anti bakteriyel ürünlerde de çeşitli esanslı yağlar kullanılmaktadır.