Kategori: Beyin ve Sinir Cerrahisi

  • Kadınlarda yaşa göre omurga ağrıları ve dikkat edilmesi gerekenler

    Çocuklarda Omurga Gelişimi: Omurga sistemi, vücudumuzu birbiriyle devamlı iletişim halindeki kaslar sayesinde ayakta duran bir sistemdir. Ana yapısını kemik iskelet, bunlara hareket kabiliyeti veren eklemler ve güç üreten kaslardan oluşur. İlk 10 yaş bu yapının sağlıklı ve dayanıklı olması için temellerin atıldığı dönemdir. Eğer kalıtsal bir hastalık yoksa beslenme şekli önemlidir ve bu dönem tüm çocuklarda ortak şekilde seyreder. Yetersiz kalsiyum ve D vitamin alımı sonucu raşitizm en sık karşılaşılan problemdir.

    Kız çocuklarında erkek çocuklarından farklı olarak 9. ve 10. yaşlardan sonra hormonların etkisiyle kemikler uzamaya, kemik kitlesi artmaya ve kaslar kalınlaşmaya başlar. Bu hızlı büyüme dönemi ortalama 14-15 yaşına kadar devam eder ve bu dönemde oldukça şiddetli eklem ve kemik ağrıları olarak görülebilir. Kimi zaman özellikle geceleri ortaya çıkan sırt ve uzun kemik ağrıları nedeni ile ilaç kullanılması gerekebilir. Ancak bunlarda korkulacak bir durum yoktur. Bu dönemdeki hızlı boy uzaması duruş ve oturuş bozukluklarına ve bazen kalıcı şekil bozukluklarına neden olabilir. Bu durumun önlenmesinde düzenli yapılan spor koruyucu rol oynar ve omurga sistemini düzenler. Kimi zaman göğüslerin büyümesi ve utanma duyusu ile beraber öne eğik oturup saklama eğilimi de görülebilir. Psikiyatrik yardım alınması bu durumlarda faydalı olacaktır. Diğer yandan bu tür şikayetlerin altından omurga da skolyoz (eğrilik) çıkabileceğini göz önünde bulundurarak uzun süreli ve inatçı omurga ağrıların varlığında omurga sisteminin radyolojik olarak görüntülenmesi faydalı olacaktır. Çekilen direk röntgenler kemik yapısı, kalitesi, olası doğumsal veya sonradan kazanılmış anormallikler konusunda yeterli bilgi verir. Yirmili yaşlara kadar kemik uzaması devam etse de kızlarda daha erken sonlanacaktır.

    Teknoloji Toplumu: Teknolojinin gelişimi ile daha az hareket eden toplumlar haline gelmek bir çok sorunu da berberinde getirmektedir. Yirmili yaşlarla birlikte bir kısım hanımlar çalışma hayatına atılarak bedenen çalışan, oğunu masa başında geçirmeye başlarlar. Günün yaklaşık 8 saatini bu şekilde geçiren hanımlarda bir süre sonra hareketsizliğe bağlı boyun ve sırt ağrıları ortaya çıkar. Bunun çözümü, sık sık kısa molalar, masa başı egzersizleri ve haftada üç gün 45 dakika, 1 saat civarında yürüyüşler, düşük aktiviteli sportif hareketler yada mümkünse tek başına yüzmedir. Burada önemli olan, bu tür aktiviteleri uzun süreli ve istikrarlı olarak devam edilmesi ve hayatımızın bir parçası haline getirilmesidir. Bir başka basit çözüm ise kısa mesafelerde asansör ve araba kullanmamak, mümkün olduğu kadar hareketli kalmak olabilir.

    Hanımlar 20 li yaşlardaki risk: % 80-90 ilk hamileliklerinin gerçekleşmesidir. Özellikle ağırlık artışının en fazla olduğu son 3 ayda, annelerde bel ve sırt ağrıları ön plana çıkar. Bu dönem annenin tüm vücut sınırlarının sonuna kadar zorlandığı metabolizmasının, hormonal ve ruhsal dengesinin tamamen değiştiği, ihtiyaçlarının çok artığı ve ruhsal fiziksel her türlü desteğe ihtiyacı olduğu bir dönemdir. Bu dönemde annenin iç huzuru, çok ağır olmayan ancak tamamen hareketsiz kalmadan yapacağı düzenli fiziksel aktiviteler, doğum sırasında anneyi ve sonrasında çocuğunun sağlığını olumlu etkileyecektir. Bu egzersizler günlük bir saat sakin bir çevrede yürüyüşler, mümkün olursa yüzme veya spor salonunda uygun egzersiz programları şeklinde olabilir. Yirmili yaşlar aynı zamnada büyük oranda anne olunduğu yaşlar olup, özellikle hem çalışıp hemde emziren annelerin genel yorgunluk, uykusuzluk ve omurga ağrılarını yoğun yaşadıkları dönemleridir. Bu dönemde annenin, hem bebeğinin bakımı hem de kendi sağlığı açısndan 3-6 ay süre aktif çalışmaması veya düşük yoğunlukta çalışması önerilebilir.

    Otuzlu yaşlarla birlikte nispeten durağan hayat, gebelikler ve beslenme alışkanlıkları ile beraber kilo artışı belirginleşmeye başlar. Bu artışla birlikte eklemler, omurga ve kaslarda zorlanmalar, çabuk yorulmalar kimi zaman belli kas gruplarını içeren kronik ağrılar ortaya çıkar. Kilo artışı ve hareketsiz yaşantı, kimi zaman tam tersi hem iş hemde evde çalışan, çocuklara ve eşine bakan kadın artık çok yorulmakta ve vücut sınırları zorlanmaktadır. Aşırı zorlanmış, yorgun bir vücut, sttres, bel ve boyun fıtıklarının ortaya çıkışını tetikler veya sebep olur. Altı aydan uzun süren, aralıklı gelen, bacaklara veya kollara vuran ağrılar, omurgada fıtığın habercisi olabilir. Bunun tespiti muayene ve gereğinde ileri tetkiklerle mümkündür. Ancak daha önemli olan vücudumuza nazik davranıp, onu hırpalamadan dinlenmesi için gereken zamanı verip, gereken kontrollerini zamanında yaptırmaktır.

    Kırklı yaşlarla birlikte vicuttaki hormonal değişimler, geçirdiği hastalıklar, kilo vicudun genetik yapısı gibi pek çok faktörün etkisi ile omurgada ve başka eklemlerde dejanaratif süreçler ön plana çıkmaya başlar. Kilo ile sıkıntılar artık bu dönemde sistemik hastalıklar olarak, örneğin omurgada daralma, fıtıklar, dizlerde dejeneratif hastalıklar gibi kas-iskelet sistemi hastalıkları olarak ilk bulgularını verir. Bunların takibi düzenli muayene ve tetiklerle mümkündür. Hormonal değişimin başlangıcından itibaren normal şartlarda yıllık kemik yoğunluğu ölçüme ve gereğinde ilaç tedavisi uygulanması ilerki yıllar için koruyucu rol oynayacaktır.

    Elli yaşlar ve sonrası bu zamana kadar vicudumuza ne kadar iyi, bilinçli davramamız ile ilgili, bir tür ürünlerin toplandığı yaşlardır. Kadının daha önceki yaşantısındaki hayat tarzı, beslenme alışkanlıkları, gebelik sayısı, kilo, varsa sistemik hastalıkları bu dönemde sağlığımzı etkiler ve belirleyici olur. Kemik erimesi ve dejeneratif hastalıkları bu dönemde daha da belirginleşir ve kimi zaman cerrahi tedavi gerektirebilir.

    Hem bedensel hemde zihinsel olarak kendine dinlenecek zaman ayıran, dengeli ve doğal beslenmeye özen gösteren ve ideal kilosunu koruyan, mümkün olduğu kadar bedenen ve zihnen hareketli ve aktif bir hayat sürdüren sigaradan uzak geçirilen bir hayat tarzı, size uzun yıllarda daha hizmet edecek sağlıklı vucudun habercisi olacaktır.

  • Okul öncesi çocukluk çağı düşmeleri ve kafa travmaları

    Beyin travmaları, önemli bir halk sağlığı problemidir. Genellikle trafik kazaları, düşmeler, darplar ve spor yaralanmaları sonucu gelişir. 45 yaş altı yetişkinlerde ve çocuklarda en sık hastaneye başvuru nedenleri arasındadır. Kafa travmaları, her zaman ağır travmalar tarzında olmamakta, bazen önemsiz gibi görülen veya çok kısa süreli bilinç kaybına neden olup düzelen, yapılan tetkiklerde ciddi bir birincil hasarın görülmediği hafif kafa travması olarak da sınıflandırılmaktadır. Son yıllarda bu konuda yapılan çalışmalarda; Tekrarlayan travmaların beyinin yüksek fonksiyonlarında hasar oluşturabileceği ve zeka fonksiyonlarını etkileyebileceği iddia edilmektedir. Burada dikkate edilmesi gereken tek tek ufak travmalar değil sürekli ve yenileyen travmalardır. Ayrıca hepimizin tecrübesi hiç bir çocuktan düşemeden büyümez. Burada ayrımı iyi yapmak gerekir. Okul öncesi dönem çocuklarında düşmeler ve kafa travmaları anne ve babaların sık karşılaştı sorunlardır. Bu dönemi 2 yaş öncesi ve 2-7 yaş arası olarak ikiye ayırarak incelemek doğru olur.

    İki yaş öncesi dönemde bebeğimiz daha yeni yürümeye başlamış, beyinin ve kasların fonksiyonları henüz oluşmuş ve olgunlaşma devam etmektedir. Yatarken, otururken ve yürürken kendini koruma, tehlikelerden uzak durma yetisine ve reflekslerine sahip değildirler. Yaşına uygun olarak, yattığı yerde dönebilir, emekleyebilir, oturabilir, destek alarak veya almadan yürüyebilir. Bunları yaparken yattığı, oturduğu yerden düşebilir, yürürken dengesini kaybedip yada ayağı takılıp düşebilir. Bu yaş grubunda baş yetişkinlere oranla çok büyük, kafatası kemikleri daha yeterince olgun ve sert değildir, travma direk olarak beyin dokusunda hasar oluşturabilir. Buna karşılık doğa bu zayıflığı, beyinin elastikiyet ve esnekliğini ileri derecede artırarak azaltmaya çalışmıştır. Bu yaş grubunda başa gelen darbelerde, kafatası sanki bir pinpon topu gibi davranıp çöker ve sonra hemen eski halini alır, alttaki beyin dokusuda son derece elastik olduğu için bunu en az hasarla atlatmaya çalışır. Ancak tüm bunlar belli snırlar içinde gerçekleşir. Eğer tavma yeterince şiddetli ise, savunma mekanizmaları yeterli gelmez, kemik ve beyin dokusunda çeşitli düzeylerde hasar ve kanamalar ortaya çıkabilir.

    Travma geçirmiş veya geçirdiğinden şüphe edilen bebekte, biz hekimler olarak bir takım işaretleri ararız. Çocuğun yaşı, düştüğü yükseklik, zemin, düşme hızı ilk planda travmanın ciddiyeti konusunda bir fikir oluşturur. İkinci aşamada bu olaydan sonra çocukta oluşan değişimler, bilinç kaybı, uyku hali, kusma veya normal olmayan her şey bizim dikkatimiz çeker. Üçüncü aşamada muayene ve gerekirse radyolojik bulgular bizi sonuca götürür. Her zaman ilk 24 ve 48 saat önemlidir ve başlangıçta çocuk tamamen normal olsa da sonradan yeni bulgular ortaya çıkabilir. Bu nedenle travma sonrası 24-48 saat çocuğun ya ailesi tarafından yada gereğinde hastanede hekim tarafından takibini ve bu süre sonunda tekrar kontrolü öneririz.

    Pratik olarak böyle bir olayla karşılaşıldığında, eğer çocukta normal dışı kusma, uyku hali veya bilinç kaybı varsa, gözle görülür bir şişlik, morarma mevcuttsa ve kasılma nöbeti olmuşsa, travmanı şiddetine bakılmaksızın hızla hekime götürülemesi gerekir. Bilinci kapanmış çocuklarda başın arkaya yatırılıp, dilin bir kaşık arkası ile bastırılması çok önemli olan hava yolunu açık tutacak son derece faydalı bir işlemdir. Şiş olan yere soğuk tatbiki hem kanamayı hemde şişliği azaltır. Bu sırada zaman en büyük düşmandır ve hızlı ama panik yapmadan davranmak gerekir.

    Bu tür travmalardan korunmak için :

    1- Evde çocoğun başına kadar olan mesafedeki sert, keskin, sivri ve kenarları olan eşyaların uzaklaştırlması veya çevrelerinin yumuşak lastik veya sünger ile kaplanması,

    2- Zeminin yukşak ve kalın halı benzer malzemelerle örtülmesi,

    3- Çocuğun tırmanıp üzeriden düşebileceği eşayaların örneğin sandalyalerin kapatılması,

    4- Yatağının yanlarında koruma bariyerlerinin olması veya yatağın yere yakın yapılması

    5- Mümkün olduğu kadar çocukların gözetim altında kalması,

    6- Yürürken bilek dahil elinde tutulması

    gibi önlemler faydalı olacaktır. İki ve 7 yaş arası düşmeler çocukların daha hareketli, kas yapılarının daha güçlü olması nedeni ile bebeklik çağı düşmelerinden daha farklıdır. Bu dönemler de balkon, pencere, ağaç gibi yerlerden düşmeler daha sıktır ve iç organ hasarları ile eklem kırık ve çıkıklarıda olabileceği daha ciddi sonuçlanırlar. Kafatası kemikleri bu yaş grubunda artık sertleştiği ve esnekliğini kaybettiği için kırık, çatlak, çökme ve beyin dokusunda hasar riski artmıştır. Bebeklerden farklı olarak kendilerini daha iyi ifade ettikleri için takipleri daha rahattır. Travmanın şiddeti, travma sonrası dönem, klinik bulgular ve takip bebeklerde olduğu gibidir. Bu yaş grubunda yukarıda önlemlere ek olarak;

    1- Kapı ve pencelerin açık tutulmaması, önlerinde üzerine çıkabileceği eşya ve diğer malzemelerin uzaklaştırlması,

    2- Bisiklet ve benzeri araçları kullanırken kask, dizlik ve disrseklik kullanması, uygun olacaktır.

  • Anne karnında beyin – sinir sistemi gelişimi ve riskler

    Zihinsel gelişim daha anne karnındayken başlar ve doğuma kadar geçen sürede ve ilk 5 yıllık sürede, tüm hayatımız boyunca bizi etkiyecek anatomik ve zihisel yapımız, becerilerimiz, sosyal özelliklerimiz şekillenir. Özellikle gebeliğin oluşumunun 4. haftasında başlayan sinir sistemi gelişimi, 10. haftaya temel farklılaşmayı tamamlar ve bu süreden sonra bina bu yapıların üstüne inşa olur. Temeldeki gelişim eksiklikleri çok ciddi sonuçlar bırakırken, daha sonraki bozuklular daha az gözle görülür ama belkide zeka ve entellektüel fonksiyonlarda bazı eksikliklere neden olabilir. Kimi çalışmalar 30 lu 40 lı yaşlarda ortaya çıkan bazı hastalıkların, belki de bu dönemde hiç de önemsemediğimiz bazı faktörler tarafından tetiklenen yapısal gelişim yetersizlikleri sonucu ortaya çıkabilceğini göstermektedir. Tıpta tanı ve tedavi alanlarındaki gelişmeler ve başarılar artıp bu tür hastalıkların azalmasıyla birlikte, artık çocuklarda zeka gelişimi beraberinde entellektüel zeka gibi ilerki yaşantısındaki sosyal kapasitesinden bahsedilmekte ve ön plana çıkmaktadır.

    Hamilelik her kadın için zor, hem anne hemde bebek için bir takım riskkleri taşıyan ama bir o kadar istenen bir süreçtir. Risk bu dönemin ilk zamanlarının henüz anne tarafından hamile olup olmadığının bilinmediği ilk 4-6 haftalık süreçtir ve aslında en tehlikeli dönemdir. Çünkü anne adayı gebeliğin var olduğu ilk 15 günü zaten fark etmeden geçirecek ve beklenen adet tarihine vardığında, bazen hafif bir kanama, belkide arada olan düzensizlikler ya da bir sefere özel bir geçikme gibi değerlendirilip bir sonraki adet tarihini bekleyecektir. Bir sonraki tarihte de gecikme varsa o zaman hekime başvurup gebelik konusunda gerekli muayene ve testler uygulanacak tüm organlar ve tüm sinir sistemi gelişimi için çok önemli ilk 6 hafta aşılmış olacaktır.

    Gebeliğin bu ilk zamanları hem tüm organların gelişimi ve 4. haftadan itibaren beyin ve sinir gelişiminin başlangıcıdır. Bu zaman içinde kullanılan ilaçlar, beslenme durumu, annenin fiziksel ve ruhsal sağlığı bebeği etkileyecek ve ilerki yaşamında belirleyici rol oynayabilecektir. Beyin ve sinir sistemi gelişimi açısndan dengeli beslenmenin önemi yanında ispat edilmiş ve eksikliğinde organ ve doku gelişimindeki yetersizlik ve kalıcı sakatlıklara (hidrosefali, omurilik gelişim bozuklukları gibi) yol açabilen Folik asitten bahsetmek gerekir. Bu vitamin sağlıklı sinir sistemi gelşimi için gerekli ancak tek başına yeterli değildir. Bu maddeye doğal halde taze sebze, meyve, patates, baklagiller, kepekli ve süt ürünlerinde rastlanır. Folik asit hamile kalmak isteyen ve yeni hamile kalmış olan bütün kadınlar faydalıdır ve hamile olmadan önce, ekstra folik asit almaya başlanırsa akıllıca davranmış oluruz. Örneğin doğum kontrol hapını kullanmayı hamile kalmak istediğiniz için bırakacağınız zaman, aynı zaman da folik asit tabletleri almaya başlayabilirsiniz.

    Her zaman tam olarak başarılı döllenmenin gününü tahmin etmek mümkün değildir. Fakat göz önünde bulundurmanız gereken dengeli beslenme ve folik asit kullanımına döllenmeden en az dört hafta önce başlamanızın çok uygun olmasıdır. Böylece henüz doğmamış çocuğun gelişimi için önemli olan yeterli folik asit (özellikle döllenmeden sonraki ilk 4 hafta) vücudunuzda yeterli oranda bulunmasını sağlamış oluruz. Folik asit kullanmaya hemen hamile kalmayı başaramamış olsanız dahi devam etmekte yararlıdır. Gebelikte dengeli beslenmek sadece belli vitamin ve minarelerin alınmasından ibaret olmayıp hem protein hem enerji hemde taze sebze ve meyvelerden dengeli beslenmektir. Bu konuda çok fazla seçici olmadan mümkün olduğu kadar doğal gıdalardan oluşan bir diyet gerekli takviyelerle yeterli olacaktır.

    Fizyolojik olarak bu dönem anne için tüm vucut sınırlarının sonuna kadar zorlandığı metabolizmasının, hormonal ve ruhsal dengesinin tamamen değiştiği, ihtiyaçlarının çok artığı ve ruhsal fiziksel her türlü desteğe ihtiyacı olduğu bir dönemdir. Anneye yaptığınız her türlü destek ve yardım aslında size annenin ve bebeğinizin sağlığı olarak geri dönecektir. Buna karşılık fötüs de ihtiyacı olan her şeyi annede yetersiz dahi olsa, hatta anneye zarar verecek de olsa, ondan temin etme eğilimindedir ve bu şekilde kendini garantiye almaya çalışacaktır. Bu dönemde annenin iç huzuru, çok ağır olmayan ancak tamamen hareketsiz kalmadan yapacağı düzenli fiziksel aktiviteler doğum sırasında anneyi, sonrasında çocuğunun sağlığını olumlu etkileyecektir. Bu egzersizler günlük yarım ile birer ssaatlik sakin bir çevrede yürüyüşler, mümkün olursa yüzme veya spor salonunda uygun egzersiz programları şeklinde olabilir. Yapılan çalışmalar son 3 ay içinde anne karnındaki bebeğin dış ortamdan haberdar olduğu, annenin ve babanın seslerini, dokunuşlarını, onların ruhsal hallerini ayırt edebildiği ve tepki gösterebildiği göstermiştir. Bu dönemde aile içi huzur, mutluluk, sakinlik, annenin dinlediği müzikler bile çocuğun ruhsal ve zeka gelişiminde etkili olabileceği düşünülmektedir.

    Özetle, hamilelik öncesinden başlayan ve hamilelik süresinde doktor kontrolünde devam ettirilen vitamin ve minarel destekli, dengeli bir diyet, dingin sakin bir ortamda rahat ruh hali, ılımlı fiziksel aktivite ve annenin hoşuna gidecek sosyal aktiviteler bebeğin anatomik olarak herhangi bir sakatlığı olmadan sağlıklı beyinsel ve sinir sistemi gelişimi yanında zeka gelşimi ve sosyal yapısının oluşumuna olumlu katkısı olacaktır.. Doğum sonrası dönemde bu ortamın devam ettirilmesi ve anne sütünün mümkün olduğu kadar uzun süre verilmesi bu gelişim sürecini olumlu etkileyecektir

  • Beyin kanamalarından nasıl korunuruz

    Beyin kanamaları tüm dünyada en çok ölüme sebep olan ve en çok sakat bırakan hastalıklar arasında ilk üç sırada yer alır. Travma sonrası olanlar ve doğumsal kusurları bir kenara bırakırsak en sık sebep hipertansiyon ve kalp hastalıklarıdır. Bu açıdan bakarsak, bunların büyük bir kısmı önlenebilir olmlarıdır. Öyleyse risk faktörlerin yok edilmesi ve periyodik kontroller bu hastalıklardan ve neden olduğu beyin kanamalarından korunmada etkili olacaktır. Hipertansiyon ve arterioskleroz aniden çıkan hastalıklar olmayıp, kimi zaman doğumla başlar ve 40 lı yaşlardan itibaren bulguları otaya çıkar. Temel patoloji arter damarlarında kollesterol içerikli yağ birikmesi, buralara kimi zaman kalsiyum eklenmesi ve damar esnekliğinin kaybolmasıdır. Bunun sonucu kalbin her atımında damar duvarları daha fazla gerilir, kalp daha yüsek basınçla kanı uç organlara ulaştırmaya çalışır, daha çok yorulur. Bu süreç devam ederse, kan basıncı daha da artarak organlarda beslenme bozukluğuna bağlı zararlar ve belkide damar duvarında yırtılmalar sonrası bulunduğu yere göre ciddi hasarlar oluşur. Eğer bu beyinde ortaya çıkarsa bulunduğu yer ve kanama miktarına bağlı olarak ciddi hasarlara neden olur. Beyinin diğer organlarda ayıran özelliği kapalı bir kutunun içinde yer alması ve her hücresinin hayati fonksiyonlara sahip olmasıdır. Bu nedenle oluşacak kanama ve hasar hayatı tehdit edebilir veya ağır hasarlar bırakabilir. Öyleyse biz hipertansyon neden olan föktörleri belirlememiz gerekir.

    Bu föktörleri kabaca;

    Genetik Faktörler

    Çevresel Faktörler olarak ikiye ayırabiliriz.

    Genetik faktörler içinde ailesel yatkınlık ve doğumla birlikte kişide varolan damarsal anomaliler, ki bunlar beyin damarlarındaki baloncuk ve damar yumakları sayılabilir. Ailesel yatkınlıktan anlatmak istediğimiz, kişinin ailesinde kalp ve damar hastalıkları olanlarla ve kollestrerol yüksekliği olanlardır. Bu rahatsızlık kişinin genetik yapısında var olduğundan değiştirilmesi mümkün değildir. Öyleyse bu kişilerde çevresel risk faktörlerinin en aza indirmemiz gerekir. Diğer yandan beyinde tespit edilen baloncuk (anevrizma) ve damar yumakları (AVM ler) gibi doğumsal kusurlar yüksek kanama riskleri nedeni ile hızla tedavi edilmeleri, gereğinde cerrahi olarak çıkarılmaları gereklidir.

    Çevresel faktörler içinde, beslenme alışkanlıklarımız, stress, sigara ve alkol kullanımı, kilo, sporla olan alakamız, mesleğimiz gibi pek çok etken sayılabilir.Bu risk faktörlerini ne kadar azaltabilirsek bize, o kadar konforlu ve uzun bir hayatı temin edilebilir. Kısaca özetlersek bitkisel ağırlıklı, sigaradan uzak, ideal kiloda ve haftada 3 gün aktif spor içiren az stresli bir hayat tarzı kalp ve damar hastaluılları ve beyin kanamalarından çok ciddi olarak koruyucu rol oynar.

    Ülkemizde beyin kamalarının nedenleri arasında yer alan travmalar ve özellikle trafik kazaları ve is kazaları ilk sırada yer alır. Bunlar içinde de trafik kazalarında olan hayat kayıpları ve sakatlıklardan korunmada sürat ve emniyet kemeri kullanımı tahmin edilenin ve bilinenin çok üstünde etkisi vardır. Bu nedenle bu konuda çok hassas ve dikatli olunmalıdır.

  • Bel ve sırt ağrıları

    Bel ve sırt ağrıları, soğuk algınlıklarından sonra hayatımız boyunca karşılaştığımız en sık problemlerden biridir. Bel ağrısı bir hastalık olmayıp bir belirtidir ve bel ile ilgili bazen de ilgisiz pek çok rahatsızlığın habercisidir. Halk arasında bilinen isimleri ile lumbago, siyatik ( Bel kaymasıfarklı bir hastalık grubunu temsil eder ve çoğu zaman yanlış kullanılmaktadır) daha sık orta yaş grubunda izlenir ve devam süresine göre 3 aya kadar olanlar akut bel ağrısı olarak kabul edilir. Ağrının şiddeti günlük yaşantıyı etkilemeyen sadece belli hareketlerle orta çıkan ağrılardan, kişiyi hareketsiz bırakacak düzeye kadar olabilir. Ağrının oluşumunda kilo, fiziki aktivite, meslek, sigara alışkanlığı, oturma pozisyonu, gece yatış şekli ve yatağın yapısı, hatta kişinin psikolojik durumu etkilidir. Bunun yanında bel ile ilgisi olmadığı halde böbrek hastalıkları, kadınlarda yumurtalık iltahabı, pelvik iltahabi hastalıklar ve bazı karın içi organları ile ilgili hastalıklar bel ağrısı yapabilir veya bel ağrıları ile karışırlar.

    Omurga sistemimiz, baştan karın içi organlarına kadar vücudumuzun tüm ağırlığının 2/3 taşıyan aynı zamanda buradaki kas-bağ dokusu ile ayakta dik durmamızı temin ederek yürümemize yardımcı olan çok önemli bir yapıdır. Üst üste dizilmiş tespih taneleri gibi 24 ü hareketli toplam 30 adet omurga kemiği, hepsinin ortasında tüm organların çalışmasını düzenleyen ve hareketimizi temin eden omur iliğin geçtiği uzun bir tünel ve her omurun arasında süspansiyon görevi gören disklerden oluşmuştur. Ayrıca her bir omurga kemiği ile eş zamanlı sağa ve sola birer adet ağaç dalı benzeri sinir kökleri çıkar. Bu yapılar omurga, etrafını saran sağlam kas ve bağ dokuları ile çevrelenmiştir.

    Tüm bu yapılar birbiri ile ilişkili ve eş güdüm halinde işlevlerini yerine getirirler. Bunu yaparken dik hale getirilmiş boğaz köprüsü ve ağırlığı taşıyan halatların gösterdiği karşı direnç benzeri, olağan üstü bir yüke karşı kişiyi ayakta ve dik tutmaya çalışırlar. Bu açıdan aslında bel ve sırt kasları ile bağ dokuları devamlı stres ve yük altındadır. Bu kadar büyük ağırlığa karşı koyan bu yapının incinmesi veya bir takım rahatsızlıklarının ortaya çıkması oldukça kolaydır. Sistemin mekanik olarak zorlanması, ek yük binmesi, uygunsuz pozisyonda uzun süre kalınması sonucu bel ve sırt ağrıları ortaya çıkar. Başka bir deyişle tüm bel ve sırt ağrılarının % 80 i kemik, kas ve bağ dokularında organik bir bozukluk olmaksızın ortaya çıkan Mekanik Bel ve Sırt Ağrılardır. En sık oluş biçimi ağır bir eşya kaldırmak, sürüklemek, itmek şeklinde olabileceği gibi ani yere eğilmekle de çıkabilir. Bu tür ağrılar 48- 72 saat içinde istirahat ağrı kesiciler ve sıcak uygulaması ile azalır, 1-2 hafta içinde tamamen geçer. Uzaması halinde başka hastalıklar düşünülmelidir.

    Vücutta 24 adet hareketli omur arasında bulunan ve süspansiyon görevi gören jelatinöz kıvamdaki disk dediğimiz yapılar, fiziki travma, ters hareket veya beslenmesi ile ilgili problemler nedeni ile normal yapıları bozularak şekil ve yer değiştirebilir, çok yakınındaki sinirleri veya omuriliği sıkıştırabilir. Bunun sonucunda değişik düzeylerde belde,ayaklarda ve ayak parmaklarında ağrılar, uyuşukluklar, kuvvet kaybı hatta idrar ve büyük abdest çıkışında denetimsizlikler ortaya çıkar. Ağrı, hareketle artan, belden başlayıp kalça içinde bıçak saplar tarzda ayak parmakları veya topuğa kadar uzanan, beraberinde veya tek başına uyuşukluk, kuvvet kayıpları ortaya çıkarabilir. Kimi zaman da kişiler özellikle yol yürümekle şikayetlerinin artığıve dinlenmekle azaldığını söylerler. Bu şikayetlerin varlığı berberinde muayene bulgularının pozitifliği bizi bel fıtığı tanısına yaklaştırır.

    Bel ve sırt ağrısı yakınması olan hastaların tanısında hastalığın hikayesi, nörolojik muayene beraberinde radyolojik incelemeler ile % 98 doğrulukta tanı koydurur. Radyolojik incelemeler son derece yol gösterici olmala birlikte tek başına anlamlı değildir. Başlangıç aşamasında direkt röntgen, kan tetkikleri daha sonra bilgisayarlı tomografisi, EMG (Elektromiyografi) ve cerrahi gerekiyorsa yada hala tanı konamamışsa manyetik rezonans görüntüleme (MRG) incelemeleri gerekebilir. Bunlarda hiç biri tek başına yeterli değildir.

    TEDAVİ YÖNTEMLERİ

    Bel ile ilgili rahatsızlıklar kireçlenme, bel fıtığı, bel kaymaları ve romatizmal hastalıklar ilerleyici rahatsızlıklardır. Tedavinin amacı hastalığın ilerlemesine engel olmak, nörolojik hasarı engellemek veya olmuşsa geri döndürerek normal fiziksel aktiviteyi tekrar temin etmek. Bu amaçla:uygulana tedavi yöntemleri şöyle özetlenebilir

    A) Akut Dönemde

    1) Tutucu tedavi

    I. İlaç Tedavisi, ağrı kesici ve kas gevşetici

    II. Mutlak yatak isitirahati ( Ayağa kalkmadan 7-10 gün )

    III. Bölgesel Sıcak uygulaması

    IV. Traksiyon ve korse? ( Traksiyon yani çekme yararıkonusunda tartışmalar mevcuttur. Son gelişmeler çerçevesinde artık uygulanmamaktadır. Korse kullanımı ise özel durumlar dışında tavsiye edilmez. )

    B) Kronik Dönemde

    1) Fizik Tedavi

    I. Uzman kişilerin denetiminde uygulanan tedavilerdir. Hastalığın tedavisinden çok ağrının ve sinir çevresinde ödemin azalması, kasların gevşemesine yardımcı olurlar.

    II. Kaplıca Tedavisi: Dahiliye ve kardioloji doktorlarının izni ile fizik tedavi uzmanın önerileri doğrultusunda en az 3 hafta olacak şeklide ve uygun tür kaplıca seçimi ile faydalıdır. Ancak mevcut patolojiyi yok etmez, ağrıya yöneliktir.

    2) Egzersiz Tedavisi ve Bel okulu: Cerrahi öncesi veya sonrasıhekimin önerisiyle Fizik tedavi Uzmanının tavsiye ve değerlendirmeleri ile bel-sırt kaslarının güçlendirmeye yönelik kişiye özel egzersiz programı uzun vadede gerçek anlamda koruyucu bir tedavi yaklaşımıdır. Bu tedavi sabırla ve düzenli şekilde uygulandığında bel fıtığı ve kireçlenme oluşumunu engellemekte ve var olanların kötüleşmesini yavaşlatmaktadır.

    2) Cerrahi tedavi: Bel fıtığı konusunda çok farkı yöntemler olmasına karşılık (Laser terapi, Kemonükleozis, makrodiskektomi vb.) bu gün tüm dünyanın tercih ettiği yöntem mikrodiskektomidir. Bir günlük hastanede yatışsüresi, cerrahi sonrası 2-3 haftalık bir dinlenme sürecinden sonra normal yaşantısına dönen hastalar bundan sonra hayatlarında daha önceden yaptıkları hatalarını tekrarlamamak kaydı ile tam şifa elde ederler.

    Mikrodiskektomi 3 mesafeye kadar olan müdahalelerde başarıile kullanılan bir yöntemdir. Bel ilgili hastalıklarda diğer tedavi yöntemlerinin başarısız kaldığı, istenen sonucun elde edilemediği yada nörolojik hasarın tespit edildiği durumlarda cerrahi tedavi uygulanmalıdır. Cerrahi tedavide genel prensip hastaya ve dokularına en az zarar veren ve en az riske sokan, komplikasyon riski en az yöntemin tercih edilmesidir. Bu arada kişinin daha önceden sahip olduğu sistemik hastalıklar, yaş ve hasta-hekim uyumu çok önemlidir. Gereğinde hasta dahiliye, kardioloji ve anestezi gibi ilgili branş doktorlarınca da değerlendirilerek en uygun tedavi yaklaşımı seçilir. Cerrahi yöntem olarak son 20 yıldır tüm dünyada ve ülkemizde Mikrodiskektomi gittikçe daha fazla tercih edilmektedir. Bu işlemde ameliyatlaryüksek büyütmeli mikroskoplar ile yapılarak gözle görülemeyen patolojiler tespit edilebilmekte ve dokular son derece ayrıntılı görülebilmektedir. Hastanemizde bundan bir aşama daha ileri gidilerek eğer kısıtlayıcı bir faktör yoksa Epidural-spinal Anestezi ile İnterlaminar Mikrodiskektomi gerçekleştrilmektedir. Bu yöntemde, klasik mikrodiskektominden farklıolarak ameliyatlar, 2 cm lik cerrahi kesiyle mikroskop eşliğinde sadece yumşak dokuların arasından ve kemik alınmadan gerçekleştirilmektedir. Bu sayede son derece konforlu ve güvenli bir ameliyat gerçekleştirilmekte, ameliyat sonrası dönemde de hızlı bir geri dönüş temin edilmektedir. Hastalar 6 saat içinde ayağa kaldırılmakta ve hastanede yatış süresi 1 gün ile sınırlanmaktadır. Hastaneden çıktıktan sonra 10 günlük yatak ve 10 günlük ev istirahati sonrası günlük iş ve sosyal yaşantılarına geri dönüş mümkün olmaktadır.

    Beldeki kireçlenmelerde de, eğer diğer tedaviler yetersiz kalıyorsa, oluşan sinir sıkışıklıklarını azaltmaya yönelik gevşetici Epidural-spinal Anestezi ile Mikrocerrahi uygulanabilir. Bu işlem ile sinirlerin etrafında onların hareketini ve çalışması engelleyen fazla kemik dokuları tıraşlanarak alınır ve sinir rahatlatılır. Operasyonlar bu yöntemle tahmin edilenin üstünde yüz güldürücü sonuçlar verir.

    Hafif düzeyedeki Bel kaymaları da Epidural-spinal Anestezi ile İnterlaminar Mikrodiskektomi ve disk mesafesine Chace uygulamasıile başarıyla tedavi edilebilmektedir. Daha ileri bel kaymalarında, gereken sinir rahatlatma ve omurga stabilizasyon işlemleri uygulanarak kısa süre sağlığına kavuşması temin edilebilmektedir.

    Tüm işlemler %90-95 başarıoranı gerçekleştrilmekte, ameliyat sonrası dönemde önerilere uyulduğu takdirde son derece iyi sonuçlar alınmaktadır. Başarı uzun dönemde kişinin genetik yapısı, kilosu, mesleği, sigara alışanlığı ve egzersiz programına uyumu ile orantılı olarak artmaktadır. Üçüncü haftadan sonra başlayan, Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon kontrolünda bir programın uygulanması ilerisi için faydalı olacaktır.

    Tüm tedavilerde, hasta ile hekim arasında uyum çok iyi olmalı karşılıklı olarak beklentiler, istekler ve olası riskler tüm çıplaklığı ile ortaya konmalıdır. Uygun boy-kilo oranı, bel kaslarını kuvvetlendirmeye yönelik iyi bir egzersiz planlaması, ters ve ağır hareketlerden kaçınma, sigaradan uzak bir hayat, uzun vadede kaliteli ve ağrısız bir ömrün garantisi olabilir

  • Bel ve boyun fıtıklarında mikrocerrahi ve mikroskop

    Bel ve boyun fıtıklarında mikrocerrahi ve mikroskop

    MİKROSKOPLA BEL ve BOYUN FITIĞI AMELİYATLARI

    Son yıllarda artan teknolojik gelişmelerle yapılan ameliyatlarda büyük başarılar elde edilmiştir. Bu teknolojik gelişmelerden en önemlisi ameliyathane mikroskobudur.

    Mikroskop cihazı birçok branşta kullanıldığı gibi özellikle beyin cerrahı ameliyatlarının en önemli yardımcılarındandır. Bu cihazla özellikle beyin ameliyatları, bel fıtığı, boyun fıtığı ameliyatları yapılmaktadır.

    Mikrodiskektominin avantajları;

    Mikroskobun büyütmesinden ve geniş görüş alanından yararlanıp çok daha küçük bir sahada çalışmak mümkündür.

    Basit diskektomiye göre daha küçük bir cilt kesisi yapılır. Ameliyat yaklaşık 2 cm’lik bir kesiden yapılır.

    Ameliyat sonrası dikiş aldırma gibi sorunlar olmaz.5 gün sonra hasta banyo yapabilir.

    Mikroskop altında sinir dokusu ve fıtık materyali net şekilde görülür ve fıtığa müdahale mikroskop altında yapılır.

    Kanama ve sinir hasarı gibi komplikasyonlar en aza indirilir. Mümkün olmadıkça kan kullanılmaz.

    Enfeksiyon riski en az seviyededir.

    Küçük bir cilt kesisinden ameliyat yapıldığı için ameliyat sonrası hastanın şikayetleri daha az olur, iyileşme süreci daha hızlıdır.

    Ameliyat sonrası hasta aynı gün 6 saat sonra ayağa kalkabilir.

    Hastanede kalış süreci kısadır, ertesi gün taburcu olabilirler.

    Nüks oranı en az seviyededir.

    Ameliyattan 1 hafta sonra günlük yaşantısına dönmesi ve egzersizlere başlaması önerilir.

    Bu noktadaki en önemli sorun hastanın fıtığının tekrarlama korkusunu yenmesi ve kendine güvenini kazanmasıdır.

    Hastanın bacak ağrısı ameliyattan hemen sonra düzelir. Ameliyat sonrası bir ay süreyle uzun süreli oturmaktan, araba kullanmaktan ve ağır yük kaldırmaktan kaçınılmalıdır. Fıtığın tekrarını önlemek için önerilen egzersizleri yaparak bel kaslarını güçlendirmelidir.

    Sonuç olarak mikrodiskektomi yöntemi uzman ellerde yapıldığı zaman günümüzde seçkin tedavi yöntemidir.

  • Boyun fıtığı belirtisi ve tedavisi

    Boyun fıtığı belirtisi ve tedavisi

    Boyun fıtığı mekanizmasını anlayabilmek için öncelikle boyun kemiklerinin yapısına göz atmak lazım. Kafa tabanından itibaren 7 adet omur kemiğinden oluşur. Her omur cisminin ortasında, beynin devamı olan omurilik bulunur. Vücudun çeşitli yerlerinden beyine dönen duyular veya beyinden vücuda dağılan emirler omurilik içinde seyreder. Boyun bölgesinde her omur cismi hizasından çıkan sinirlerde kola ve sırta yayılarak, bu bölgelerin duyu ve hareketini sağlar.

    Omurgalar arası yastıkçık dediğimiz disk dokusunun dış kısmı (anulus fibrosus) ve iç kısmı (nucleus pulposus ) bulunur. Jelatin kıvamındaki iç kısmın, daha kuvvetli bir bağ dokusundan oluşan dış kısmı yırtarak omurilik ve sinirlere bası yapması sonucu boyun fıtığı ortaya çıkar. Burada dikkat edilmesi gereken ve bel fıtığından başlıca fark, sadece sinirlere değil omuriliğin kendisinede baskı olması sonucu vücudun tamamında kısmi veya tam kuvvetsizlik oluşmasıdır. Omurilik ilk bel omuru hizasında sonlandığından ve alt bel omurları içinde sadece ayağa giden sinirler bulunur.

    Başın hareketi ile ağrının artması ve ağrının lokalizasyonunun boyunda veya omurga çevresinde olması bize boyun bölgesi ile ilgili patolojileri düşündürür. Boyun fıtığı, bu bölgenin en sık rastlanan patolojilerinden biridir.

    Boyun fıtığı olan hastanın şikâyetleri şiddetli ağrı, kola yayılan ağrı, baş ağrısı, boyunda tutukluk, his kusuru, dengesizlik, beceri azalması, uyuşma, karıncalanma, kulak çınlaması, baş dönmesi veya kuvvetsizlik olabilir.

    En sık rastlanan belirti AĞRI’ dır. Sıkışan sinirin uyardığı alanda hissedilir. Boyun hareketleri özellikle başın arkaya doğru hareketi ağrıyı arttırabilir. Ağrıkesicilere cevap verebilir veya dirençli olabilir. Ani başlayan boyun fıtıklarında ağrı da şiddetlidir. Bunun dışındakilerde sinsi başlar ve zaman içinde artış gösterir.

    Boyun fıtığı ile karışabilen diğer durumlar arasında Multipl skleroz (MS), Omurga darlığı, tümörler, B12 vitamin azlığı, Spinal enfeksiyonlar, Kalp ile ilgili sebebler sayılabilir.

    Boyun fıtığı için riskli meslek grupları ve arttıran nedenlere bakacak olursak;

    -Trafik kazaları, travmalar, ani frenler, manevralar ve çarpmalar
    -Günlük hayatın gerilimleri,
    -Boyunun yanlış hareketleri ve yanlış pozisyonları,
    -Duygusal gerginlikler, boyun kaslarında zayıflık,
    Yaşlanmaya bağlı kemik yapısındaki dejeneratif değişiklikler, kireçlenmeler
    -Sık görülen bazı iltihaplı romatizmal hastalıklar (Ankilozan Spondilit, Romatoid artrit)
    Fibromiyalji
    Yanlış duruş ve pozisyon bozukluğu, stres, soğuğa maruz kalmak, yorgunluk
    -Uzun süreli bilgisayar – daktilo kullananlar, Ev işleri, Sekreterlik, Öğretmenlik, şoförlük gibi boynu çok etkileyen bir meslek sayılabilir.

    Tüm bunların sonucunda omur, disk, eklem ve bağ dokusunda yıpranmaya sebep olur.

    Hastanın şikâyetlerinin dinlenmesi ve dikkatli bir nörolojik muayene tanıda en önemli unsurdur. Boyun fıtığı tanısı için Direkt Boyun röntgeni, Manyetik Rezonans(MR) ve Bilgisayrlı Tomografi(BT) yanında gerekirse EMG-Sinir testi yapılır. MR halk arasında EMAR olarak bilinir ve Boyun fıtığı için çok hassas ve bugün için seçkin yöntemdir. %85-90 oranında boyun fıtığı için doğru sonuç verir. Çoğu zaman boyun fıtığı tanısı için tek başına yeterlidir. Yumuşak dokuları ve siniri gösterir.

    Bu gün dünyada bel ve boyun fıtığı tedavisinde birden fazla tedavi yöntemi mevcuttur. Buda hastalar ve hatta hekimler arasında bile zaman zaman problemlere yol açmaktadır.

    Boyun fıtıklarının % 90-95’i cerrahi tedavi gerektirmeden iyileşir.

    Tedavi seçeneklerine göz atmak gerekirse;

    Manuplatif (elle) tedavi,

    -Ortopedik yatak istirahati + ilaç tedavisi (ağrı kesici, kas gevşetici, inflamasyon giderici )

    İlaç tedavisinin yanı sıra öncelikle istirahat, daha sonra fizik tedavi, Traksiyon yöntemleri, yetmediği durumda ise son zamanlarda gelişen tekniklerle bölgeye iğne (epidural steroid enjeksiyonu) veya kateter (epidural lizis) adı verilen ince sondalarla girilerek ilaç verilmesi yöntemleri uygulanabilir.

    Çok az bir kısım hastada cerrahi tedavi gerekir. Boyun Fıtıklarında Ameliyat gerektiren durumlar;

    Ameliyat gerektiren durumlar arasında boyun ve kollarda şiddetli ağrı ön planda olmakla beraber, ağrı ortadan kalkması omuriliğin tehdidinin ortadan kalkması anlamına gelmez. Bu yüzden kollarda uyuşma, kuvvetsizlik ve hareket kısıtlılığı yanında tüm vücudun dengesizliği, yan yan yürüme, sendeleme ve asker yürüyüşü diye tabir edilen rap rap yürüme boyun fıtığının oldukça ilerlemiş olduğunu gösterir.

    Tedaviye rağmen şikayeti geçmeyen hastalar ve tedavi sırasında nörolojik durumunda kötüleşme görülenler cerrahi tedaviye adaydır. Cerrahi tedavide siniri rahatlatmak esastır. Günümüzde standart yöntem anterior (önden yaklaşımla) mikrodiskektomidir. Ameliyat genel anestezi altında yapılmaktadır. Hasta ameliyattan sonra 1 gün içinde taburcu edilmektedir. Mikroskop altında fıtıklaşmış disk materyalinin 20 kata kadar büyütülerek omurilik ve sinirlerin rahatlatıldığı bu ameliyat bugün hemen hemen bütün hastanelerde başarıyla uygulanmaktadır.

    Boyun fıtıklı hastalarda ameliyat sonrası gelişebilecek omur kemiklerinin arası daralma veya açılanmanın önüne geçmek için protez veya kafeslerle füzyon yapılır.

    İyi seçilmiş olgularda özellikle dirençli ağrıları olan hastalarda mikrocerrahi teknik ile mikrodiskektomi çok başarılıdır. Başarı oranı %97–98 oranındadır.

    Boyun fıtığından korunmak için; Duruş ve pozisyon düzeltmek, boynu büken, eğen, kaldıran sistemlerden ziyade boynun dik, düzgün kullanma, sistemli şekilde masayı, çalışma koşullarını düzenlemek, Bilgisayar kullanımında, masanın, bilgisayar ekranının, klavyenin ve çalışma, duruş şeklinin mutlaka düzeltilmesi gerekmektedir. Ağrı kesiciyle boyun ağrısını tedavi etmek, hiçbir mekanik ağrıyı tedavi etmek mümkün değildir.Güçlendirme egzersizleri ve Aerobik ile boyun ağrısının tedavisinde ve korunmada çok önemlidir. Boyun eğriliğinin düzeltilmesinde yardımcı olur.

  • Bel fıtığı hayatınızı karartmasın

    Geliştirilen son tekniklerle yürüyemeyecek derecede bel fıtığı olan hastaların genel tüm vücut narkozu verilmeden mikro cerrahi teknik ile Mikrodiskektomi ameliyatı yapılabilmektedir.

    Hayatınızı çekilmez hale getiren bel ağrılarından artık kurtulabilir ve hatta ameliyat sırasında siz telefonla konuşurken, derginizi okurken hayatınızı değiştirebilirsiniz.

    Hayatında bel ağrısı çekmeyenimiz neredeyse yoktur. Genellikle ağrılarımız dayanılmaz oluncaya kadar doktora gitmez, kulaktan dolma tedavi yöntemleriyle hastalığımızı kendi kendimize tedavi etmeye çalışırız.

    Oysaki günümüzde teknolojinin de yardımıyla geliştirilen bazı teknikler sayesinde, bel ve boyun ağrılarının en ilerlemiş halleri dahi çok basit yöntemlerle tedavi edilebilmektedir.

    Omurgamıza 5 milyon kez yük biner
    Bel ağrısı ve bel fıtığı toplumun büyük bölümünü etkileyen yaygın bir sağlık problemidir.

    İnsan omurgasının en çok yük binen ve hareket sistemi ile ilgili rahatsızlıkların en sık ortaya çıktığı alan bel (lomber) bölgesidir. Unutmayın ki, ortalama bir ömür yaşayan her insan hayatı boyunca omurgasına yaklaşık 5 milyon kez yüklenme yapar. Kişinin hareketlerini kısıtlayıp, bundan kurtulması asla mümkün değildir. Eğilme, kalkma ve çömelme gibi hareketlerin hepsi yüklenme anlamına gelir. Yatma dışındaki tüm hareketlerde omurgaya yükleniriz. Bu yüzden de 70–80 yaşındaki insanlarda bel fıtığına rastlanması kaçınılmazdır. Kısaca, bel ağrıları insan yaşamının kaçınılmaz bir parçasıdır.

    Bel fıtığı nedir?
    Bu kaçınılmaz vücut yükünün getirdiği en yaygın rahatsızlıklardan biri bel fıtığıdır. Konuyla ilgili yurt dışında ve yurt içinde geniş araştırmalar sonucunda bel fıtığından kurtulmanın yolu bel fıtığı oluş mekanizmasını anlamaktır. İki omur arasında omurgaya binen yükü emen ve eşit dağılımını sağlayan disk olarak tanımlanan yapının, omuriliğe ve/veya sinir köklerine doğru bombeleşmesi sonucu ortaya çıkan bir rahatsızlık olarak tanımlıyor. Tedavi yöntemiyse, hastalığın kişideki seyrine ve ilerleme durumuna göre değişiyor.

    Bel fıtığının belirtileri;
    Bel ağrısı, bacaklara vuran ağrı, bacaklarda, ayakta uyuşma, güçsüzlük, nadiren de olsa yanma ve iğnelenme, idrar yapamama ya da idrar kaçırmadır. İdrar kaçırma özellikle bel ağrısı ile birlikte olduğu zaman dikkat edilmesi gereken bir bulgudur. Bel fıtığının tedavi seçenekleri çeşitlidir.

    4 temel tedavi yöntemi
    Tedavi prensipleri 4 ana başlıkta özetlenebilir. Bunlar;
    1 -Yatak İstirahatı

    2- İlaç Kullanımı
    3- Fizik Tedavi Ve egzersiz
    4- İleri Tekniklerle Cerrahi Tedavi

    Yatak istirahatı, ilaç kullanımı ve fizik tedavi çok ilerlememiş fıtıklarda elzemdir ve genelde olumlu yanıt verir. Durumu daha ilerlemiş olan rahatsızlıklarda ise ileri tekniklerle cerrahi tedavi uygulanır.

    Bel ağrılarınızdan yarım saatte kurtulmak mümkün.
    Bel fıtığının tedavisinde mikrocerrahi teknik ile mikrodiskektomi, bel kaymasınınsa vidalama yöntemiyle uyutulmadan epidural anestezi ile güvenli bir şekilde tedavi edilebiliyor.
    Türkiye’de az sayıda cerrah tarafından yapılabilen vidalama tekniğinde, hasta genel anestezi ile bayıltılmıyor. Öncelikle hastalar doktor konusunda seçici olmalılar. Çünkü Mikrocerrahi teknik için ciddi donanım ve deneyimli cerrahlar gerekiyor. Bu tekniğin son15–20 yıl öncesine kadar bilinmemesinden dolayı birçok kariyer sahibi doktor bu cerrahi müdahaleyi yapmıyor ve hastalarına tarihe karışmış olan klasik diskektomiyi uyguluyorlar.

    Ameliyat fobisine son!
    Hastaların birçoğunun sırf ameliyatlardan korktuğu için yıllarca bu acıyı çektiklerini biliyoruz. Oysaki Epidural Anesteziyle Mikrodiskektomi yöntemi tüm bu endişeleri gidermektedir. Çünkü Epidural anesteziyle birlikte hasta cerrahi müdahale esnasında konuşabilmekte, doktoruna soru sorabilmekte, monitörden ameliyatını izlemekte ve hatta yakınları ile telefonla dahi konuşabilmektedir.

    Epidural anestezi, sadece bir iğne ile bel bölgesine uygulanarak, hastaların baygın bir halde ameliyata girip bir daha ayılamama fobisini de ortadan kaldırmaktadır.
    Hasta bu operasyon sonrası, yara miktarının minimize olması, kemik dokuda fazla hasar yapılmaması, sahaya tam hâkimiyet gibi etkenlerden dolayı ertesi gün normal yaşantısına dönmekte, birkaç hafta sonra spor yapar hale gelmektedir.

    Mikrodiskektomi’nin avantajları
    Mikrodiskektomi yönteminin temel amacının klasik bel fıtığı ameliyatı ile aynı olduğunu, ancak daha gelişmiş tekniklerle yapıldığını belirtmek gerekir.

    Avantajlarını ise:

    – Ameliyat tamamen mikroskop altında yapılır ve tüm ameliyat video kaydı altına alınır,
    – Mikroskobun büyütmesinden ve geniş görüş alanından yararlanıp çok daha küçük bir sahada çalışmak mümkündür,
    – Cerrahi müdahale 12–14 milimetre içerisinde ve hastanın hissetmeyeceği şekilde yapılmaktadır,

    — Küçük bir bölgeden müdahale gerçekleştiği için, hem iyileşme daha hızlıdır, hem de ameliyat sonrası cerrahi müdahaleye bağlı sıkıntılar bu yöntemle çok daha azdır ya da hiç olmamaktadır,

    Cerrahi başarı %97 civarındadır.

  • Bel kaymaları

    Bel kaymaları, bel fıtıklarından sonra en fazla bel ağrısına neden olan hastalıklardır. Bu hastalık belimizde yük taşıyan omur kemiklerinin yüke tahammül edemeyerek ağırlığın etkisi ile birbirinin üzerinden kayması sonucu, şiddetli bel ağrıları, yürümekle ve ayakta durmakla bacaklarda ağrı şikayeti ile karşımıza çıkar. Bazen bu duruma bel fıtığı da iştirak edebilir.
    Bel kayması olan hastalarda gene öncelikle yatak istirahati ile ilaç tedavisi, geçmez ise fizik tedavi uyguluyoruz. Ancak buna rağmen şikayetleri geçmeyen işini gücünü yapamaz hale gelen ve yürümekte güçlüğü olan hastaları ameliyatla tedavi ediyoruz.

    Bel kayması ameliyatları kayan omurlara iki taraflı halk arasında platin diye ifade edilen vidaların yerleştirilmesi ve tespit edilmesi ile omurilik kanalındaki baskının kaldırılması işlemlerini içeren bir ameliyattır. Konulan bu vidalar platin değil titanyumdur. Tecrübeli ellerde ameliyatın ciddi bir komplikasyonu olmaz ve hastalar yaklaşık 2-3 gün hastanede yattıktan sonra ağrısı tamamen geçmiş yürür vaziyette taburcu olur.

  • Beyin anevrizmaları, beyin damar yumağı , beyin kavernomları ve beyin kanamaları

    Beyin anevrizmaları ve beyin damar yumağına bağlı kanamalar beyin cerrahisinin en ciddi en ağır hastalarıdır. Beyin anevrizması beyin içerisindeki atar damarların üzerinde oluşan baloncuk demektir. Bunlar genellikle genetik yatkınlığı olan kişilerde kendiliğinden oluşan bir tür damar bozukluğudur. Bu baloncuklar kanadığında ani şuur kaybı ve bayılma, epilepsi (yani sara) nöbeti, kusma gibi durumlara neden olurlar. Toplumda görülme sıklığı yaklaşık %8 dir. Bu yüksek orana rağmen hastaların bir çoğu kanama geçirmeden ömürlerini tamamlamaktadırlar. Ancak kanama durumunda hayatı ciddi manada tehdit eden bir duruma neden olurlar, maalesef beyin anevrizması kanaması geçiren hastaların yaklaşık yarısı daha hastaneye yetiştirilemeden kaybedilmektedirler. Dolayısıyla beyinde anevrizma tespit edilen hastalar, kanama geçirsin ya da geçirmesin tedavi olma zorunluluğu vardır.
    Beyin anevrizmalarının ve beyin damar yumağının iki temel tedavi şekli mevcuttur. Bunlardan birincisi kasıktan damar içerisinden girerek kafayı hiç açmadan baloncuğun tıkanması, bir diğeri ise beyinin açık ameliyatı ile baloncuğun dibine klip (yani mandal) konulmasıdır. İlk yöntem oldukça masum gözükmekle birlikte her anevrizmaya uygulanamaz, bazen uygulama esnasında baloncuk patlayabilir ve hasta kaybedilir, yada tıkamak için kullanılan malzeme normal dolaşıma karışıp daha vahim sonuçlara neden olabilir. Bunun yanında oldukça yüksek maliyeti söz konusudur. Anevrizmaların asıl bizim önerdiğimiz tedavisi açık ameliyatla yapılan tedavi şeklidir.