Kategori: Beyin ve Sinir Cerrahisi

  • Skolyoz nedir?

    Skolyozbir hastalık olmayıp, sağlıklı bir omurga yapısında oluşan biçimsel bir şekil bozukluğu, bir deformitedir. Normal bir omurga arkadan bakınca düz iken yandan bakınca kıvrımlıdır. Bu kıvrımlar sırt bölgesinde hafif bir kamburluk (kifoz) ve bel bölgesinde bir çukurluk (lordoz) şeklinde iken skolyoz varsa omurganın göğüs (torasik) veya bel (lomber) bölgelerinde, yana doğru ve rotasyonel üç boyutlu eğriliği görülebilir. Bu eğilmeler omurganın sadece bir bölgesinde olabileceği gibi birden çok bölgesinde ve farklı yönlerde de olabilir. Skolyozun ilerlemesini belirleyen en önemli faktör çocuğun fiziksel gelişim hızıdır. Tek başına olabileceği gibi, kifoz (arkadan öne doğru anormal bir eğrilik) ile beraber de görülebilir (Kifoskolyoz).

    Hastalık kız çocuklarında çok daha sık görülür. Özellikle 30 dereceyi geçen skolyoz adolesan kızlarda erkeklere oranla on kat fazla görülmektedir. Ülkemizde 12-14 yaş arası çocuklarda yapılan taramalarda omurga eğriliklerinin % 2 oranında görüldüğü saptanmıştır.

    Küçük yaş skolyoz tedavi edilmezse gelecekte akciğer ve solunum problemleri, kalp problemleri, yeti kayıpları, nadiren çok ileri deformitelerde omurilik basısı ve felç ve genellikle ciddi kozmetik ve psikolojik sorunlara neden olabilir.

    Skolyoz tedavisi söz konusu olduğunda amaç kozmetik olarak düzgün, dengeli ve ağrısız bir omurga yapısı sağlamak ve oluşabilecek ek sorunları önlemektir. Erken tanı, eğriliğin daha küçükken saptanması ve gerekli önlemlerin alınması ile ilerlemenin önüne geçilmesini sağlar. Tanı ve tedavide her hasta bireysel olarak değerlendirilmelidir. Genel olarak skolyoz küçük yaşta ortaya çıkarsa, iskelet olgunlaşmasının derecesi, çift eğrilik, eğrilik açısı fazlalığı, hastalığın ilerleyebileceği konusunda uyarıcı olabilir. Bu hastalar konunun uzmanı bir hekim tarafından daha yakın izlenirler. 20 derecenin altında ve iskelet gelişimi tamamlanmaya yakın hastalarda sadece gözlem ve belirli aralıklarla kontrol yeterlidir. Gözlem hasta iskelet sistemi gelişimini tamamlayıncaya kadar sürer.

  • Hidrosefali, tanı ve tedavisi

    Hidrosefali, sıklıkla çocuklarda ve yaşlılarda beyinde aşırı su birikmesi olarak bilinmektedir. Burada belirtilen su “beyin-omurilik sıvısı”dır. Bu sıvı beyin ve omuriliğe gelen darbelerin zararlı etkisini azaltır, gün boyunca sürekli olarak yapılıp geri emildiği için beynin beslenmesine ve atıkların taşınmasına yardımcı olur, beyin ve omurilik arasında dolaşarak beyindeki basınç değişikliklerini düzenler. Bu sıvının aşırı birikimi beyin içi kanamaları, kafa travmaları, beyin tümörleri, erken doğuma bağlı kanamalar ve menenjite bağlı olabileceği gibi; kalıtsal veya meningosel benzeri gelişimsel bozukluklara bağlı olabilir, hatta yaşlılarda beyin omurilik sıvısının geri emiliminin azalması sonrasında da görülebilir.

    Hidrosefali Tanısı:

    Günümüzde çocukların çoğunda hidrosefali tanısı doğumda veya doğum öncesinde konulmaktadır. Doğumdan sonra ise ilk iki ay içinde başın normalden fazla büyümesi, kafa derisinin incelmesi, kafadaki damarların belirginleşmesi, kusma, huzursuzluk, gözlerin aşağıya kayması, nöbetler veya iletişim kurulamaması gibi bulgular; iki ay sonrasında yine başın anormal büyümesi, baş ağrısı, bulantı, kusma, ateş, çift görme, huzursuzluk, yürüme veya konuşmada gerileme, iletişim bozukluğu, duyu-motor fonksiyonlarda kayıp, nöbetler gibi bulgular ve daha büyük çocuklarda uyanık kalmada veya uyanmada zorluk görülebilir. Orta yaşlı erişkinlerde baş ağrısı, uyanmada veya uyanık kalmada zorluk, denge bozukluğu, idrar kaçırma, kişilik bozukluğu, bunama, görmede bozukluk; yaşlılarda ise iletişim kurmada bozukluk, yürümede dengesizlik, hatırlamada zorluk, baş ağrısı, idrar kaçırma gibi bulgular ön planda olabilir. Hastalardan Beyin Tomografisi(BT), Manyetik Rezonans Görüntüleme(MR), Beyin Ultrasonografisi istenebilir.

    Hidrosefali Tedavisi:

    Sadece beyin ve sinir cerrahisi uzmanları tarafından yapılacak cerrahi girişimlerle hidrosefali tedavi edilebilir ve böylece beyin içindeki basıncın artması önlenmiş olur. Eğer beyin-omurilik sıvısının dolaşımının bozulmasına neden olan bir tıkanıklık varsa, tıkanıklığın nedenine (tümör, kist gibi) yönelik hidrosefali ameliyatı yapılabilir. Seçilmiş bir grup hastada ise sıvı dolaşımının düzeltilmesi endoskopik ameliyat yöntemiyle de gerçekleştirilebilmektedir. Hastaların çoğunluğunda ise cilt altından yerleştirilen “şant” adı verilen ince uzun, elastik, silikon bir boru ile sıvının beyinden başka bir vücut boşluğuna aktarımı gerçekleştirilir. Sıvı akımının tek yönlü ve kontrollü bir hızda olabilmesi için kafa derisinin altında bu boru sisteminin “pompa” denilen bir parçası daha bulunur. Tanısı anne karnında iken konulmuş bebeklerde en sık uygulanan yöntem ise; bebeğin mümkün olduğunca erken dönemde doğurtulup ameliyatının yapılmasıdır.

    Ameliyat sonrası enfeksiyonu önlemek için kısa süreli antibiyotik kullanılır, cerrahi sonrası hasta bir süre hastanede gözlenir. Beyin dokusunda kalıcı hasar meydana gelmişse hastanın bazı fonksiyonları düzelmeyebilir. Bu hastaların, şantın çalışıp çalışmadığının takibi açısından uzun süreli izlenmesi gerekir, çünkü şant çalışmaması ve enfeksiyon durumlarında acilen değiştirilmesi gerekir.

    Şant pil gibi bir güç kaynağına ihtiyaç duymaz. Basınç ayarı dışardan yapılabilen ve manyetik alandan etkilenen tipte bir şant takılmışsa, hastaya manyetik rezonans(MR) tetkiki yapılmadan önce doktoruna danışmalıdır. Pompaya parmakla aşırı basmak bozulmasına neden olacaktır ve bebeklik döneminde bebeğin şantın olduğu tarafa yatırılması uygun değildir. Hastaların çoğunda şant ihtiyacı ömür boyu devam edecektir. Eğer; ameliyat yerinde ve şant hattı üzerinde kızarıklık ve hassasiyet; hastada huzursuzluk, bulantı, kusma, baş ağrısı, çift görme, ateş, karın ağrısı, havale geçirme gibi yakınmalar varsa hasta mutlaka hemen doktora başvurulmalıdır çünkü şanta bağlı sorunlar çok hızla, hatta bazen saatler içinde gelişebilir.

  • Hipofiz adenomu

    Hormonlar vücuttaki hücre toplulukları veya salgı bezleri tarafından salgılanan kimyasal maddelerdir. Beyinde hormonal sisteme ait olan hipofiz bezi tümörü tüm beyin tümörleri arasında %5-10 oranında görülmektedir. Hipofiz bezi tümörü, makroadenom denilen türünde normal boyutunu (1cm) geçmesi ile çevresindeki yapıları sıkıştırarak görme azalması – kaybı ve hipofizden salgılanan hormonlarda eksiklik oluşturabileceği gibi; mikroadenom denilen türünde bazı hormonların aşırı miktarda salgılanmasına yol açarak, örneğin aşırı prolaktin salgılanıyorsa hastanın gebe olmadığı halde göğsünden süt gelmesi, aşırı büyüme hormonu salgılanıyorsa el ve ayakların büyümesi benzeri tablolara yol açabilir.

    Hipofiz tümörü tedavisinde üç yaklaşım vardır: İlaç kullanımı, ilaca cevap vermeyen tümörlerde (veya ani görme kaybına neden olan makroadenom veya tümör içine kanama olması gibi durumlarda) cerrahi tedavi (yani transsfenoidal denilen burun yoluyla, veya kafatası kemiğini yukarıdan açarak ameliyat ile hipofiz tümörü çıkartmak); ve ilaç tedavisi ve ameliyat ile kontrol altına alınamayan veya ameliyat ile ulaşılması riskli yerlere uzanan hipofiz tümörü için tercih edilen ışın tedavisi.

  • Beyin tümörü ameliyatı sonrası olası komplikasyonlar

    Hasta ameliyat sonrası önce anestezi bölümünün hasta uyandırma ünitesine, sonrasında ise genellikle yoğun bakıma alınır, bilinci açık hastaya yoğun bakımdaki ilk geceyi geçirdikten sonra durumuna uygun beslenme rejimi başlanır ve hasta yürütülür. Hastaya birinci gün kontrol beyin tomografisi (BT) çekilip genellikle ikinci gün normal odasına alınır. Odasında da ortalama üç-beş gün kalan hasta taburcu edilir. Ameliyat sonrası hastada en sık rastlanılan şikayet baş ağrısı, halsizlik ve yorgunluk hissidir. Baş ağrısı birkaç gün sürebilirken, halsizlik süreci daha fazla sürebilir.

    Cerrahi sonrası olabilecek komplikasyon da tümörün cinsi, yerleşim bölgesi, hastanın yaşı ve genel durumundan bağımsız değildir. Kanama, beyin ödemi, nöbet, çok şiddetli baş ağrısı, bulantı, kusma, kanama, mevcut nörolojik durumun daha da kötüleşmesi, görme, konuşma ve algılamada bozulma, hidrosefali, kol ve bacaklarda şişlik, kızarıklık, yara yerinin geç iyileşmesi, enfeksiyon, emboli ve psikiyatrik sorunlar olası ameliyat komplikasyonlarından bazılarıdır. Bu komplikasyonların çoğunluğu beyin ameliyatı sonrası tıbbi bakım ile düzelebileceği gibi bazıları inme (felç), ciddi entellektüel işlev bozukluğu, yatağa bağımlılık şeklinde kalıcı da olabilir. Ancak unutulmaması gereken en önemli nokta; beyin tümörünün hayatı tehdit ediyor olmasıdır.

    Beyin Tümörü Takibi ve Öneriler:

    Hastaya epilepsi (sara) hastalarında kullanılan ilaçlardan birisi başlanıp, bu ilacı düzenli kullanması istenebilir. Bu durumda her üç ayda bir tam kan ve karaciğer fonksiyon testleri yapılarak hastanın kontrol edilmesi gerekir. Tümör iyi huylu ise ve tamamı çıkarılmışsa genellikle ilk ve altı aylık kontrollerden sonra yılda bir kez kontrol yapılması yeterlidir. Kötü huylu tümörlerde ise beyin cerrahı, tıbbi onkolog (kanser ilaçları ile tedavi konusunda uzman), radyasyon onkoloğu (kanserin ışın tedavisi konusunda uzman), fizik tedavi ve rehabilitasyon bölümlerinin de takipleri göz önünde tutularak kontrol zamanlarının belirlenmesi uygun olur. Hastanın takip döneminde herhangi bir ekstra sorunu olması durumunda kontrol süresini beklemeden, tedavi olduğu hekime başvurması gerekir. Radyoterapi sonrası ciltte kızarıklık, deri hassasiyeti, saç dökülmesi, bulantı, kusma da görülebilir.

  • Beyin tümörü cerrahisi için çağdaş yöntemler

    Hastanın ameliyat öncesi çekilen Bilgisayarlı Beyin Tomografisi (BT) ve Manyetik Rezonans (MR) görüntülerinin ameliyat odasında canlı olarak, Nöronavigasyon sistemi adındaki özel bir bilgisayar sistemine aktarılması; gerekli koordinatlar belirlenerek hastanın hedef organının (beyin, omurilik, omurga gibi) 3 boyutlu yapısının sanal ortamda yeniden oluşturulması ve hastaya yapılacak girişimin bu ortamda planlanması ardından çok özel aletler sayesinde; cerrahın o an beynin neresine dokunmakta olduğunun ekranlarda görülebilmesi; aynı denizcilikte uydu yardımıyla yön bulma ‘Navigasyon’ sistemi olan GPS (General Positioning System- Küresel konumlandırma sistemi) gibi artık yaygın olarak beyin cerrahisi ameliyatı için de kullanılmaktadır. Uçsuz bucaksız denizde bu sistem yardımıyla rotada en ufak bir sapma olmadan istenilen yere ulaşıldığı gibi, Nöronavigasyon sistemi de beyin cerrahlarının uydusu olarak ameliyatlarda en doğru yolun bulunmasını sağlamakta ve gereksiz doku hasarlarını engellemektedir. Özellikle metastatik yani vücuttaki kanserin beyine yayılması sonucu ortaya çıkan çok sayıdaki küçük tümörlerin hepsinin birden güvenli bir şekilde çıkarılması da, bu sistem sayesinde artık mümkün olmakta ve hastanın yaşam süresi belirgin şekilde uzamaktadır.

    Ultrasonik aspiratör cihazı ile, beyin ameliyatı sırasında sadece temas ettiği yüzey üzerinde etkili olan ses dalgaları sayesinde; sadece tümör dokusunun parçalanması, ama normal beyin dokusuna ve damarlara zarar verilmemesi sağlanabilmektedir. Bu cihaz sayesinde ameliyat süresi kısalır, ameliyat sırasındaki kan kaybı azaltılır, komplikasyonlar azaltılır, dolayısıyla ameliyat sırasında ve sonrasında çıkabilecek problemler en aza indirilmiş olur.

    Cerrahi sırasında kullanabildiğimiz yumuşak dokuları açan gelişmiş Bipolar Koter, kafatası kemiğini yerinden çıkaran çok yüksek devirde dönebilen elmas uçlu matkap ve testereler, tümörü çıkarma evresinde görme keskinliğimizi 40 kat artırabilen ve en gelişmiş denge sistemlerine sahip Ameliyat Mikroskobu, yine ayrıntılı görme gücümüzü artıran ileri teknoloji ürünü beyin endoskopları, ameliyat sırasında tümörü görüntülemekte kullanılan Ultrasonografi cihazları, yine ameliyat sırasında tümörün iyi huylu mu yoksa kötü huylu mu olduğunu anlamamızı sağlayan Frozen Section uygulamaları, tümörü çıkardıktan sonra beyin zarını kapamamıza yardımcı olan gelişmiş doku yapıştırıcılar, kafatası kemiğini yerine geri koymamızı sağlayan titanyum vida ve plak sistemleri, cildi temiz ve hızlı kapamamızı sağlayan stapler sistemleri, beyin içindeki basıncı gerek ameliyat sırasında, gerekse ameliyat sonrasında sürekli olarak ölçebilmemizi sağlayan kateter ve basınç ölçüm sistemi, ve tüm operasyon seyrinin DVD disklerine kaydedilip saklanabilmesini sağlayan görüntüleme teknikleri gibi modern tıbbın en son gelişmeleri sayesinde günümüzde beyin ameliyatı yüksek başarı oranları ile yapılabilmektedir.

    Tümör tedavisinde ameliyattan sonra kemoterapi ve ışın tedavisi gibi olanakların başarıyla kullanılabilmesi ve bu şekilde ömrün uzatılabilmesi tümör dokusunun cerrah tarafından tümüyle çıkarılabilmesine bağlıdır. Artık günümüzde beyin tümörleri hem tümüyle çıkarılabilmekte hem de hastaların ameliyattan sonraki bilinç durumları tamamen düzeltilebilmektedir.

  • Beyin tümörü nedenleri, tanı ve tedavisi

    Beyin Tümörü Nedenleri;

    Beyin tümörü olgusuna yol açan nedenler konusunda birçok çalışma yapılmaktadır. Kesin suçlanacak bir neden, henüz yok denecek kadar azdır. Ancak bazı etkenlerin beyin tümörü gelişmiş hastalarda daha sık rol aldığı bilinmektedir. Bu etkenler erkek cinsiyet, beyaz ırk, 65 yaş üstü olarak sıralanabilir. Radyasyona maruz kalmanın, radyasyon tedavisinin beyin tümörü riskini artırdığı bilinmektedir. Bazı tip beyin tümörü de ailevi geçiş gösterir. Plastik ve tekstil sanayisinde kullanılan bazı hammaddeler ve cep telefonları da risk faktörü olarak belirlenmiştir.

    Beyin Tümörü Belirtileri:

    Beyin tümörü olan hastalar baş ağrısı, kusma, bulantı, görme bozukluğu, bilinç bozulması, havale geçirme, kol ve bacaklarda güçsüzlük, sinirlilik, iştahsızlık, işitmede azalma, düşünme- konuşma ve kelime bulmada güçlük ve/veya yavaşlama, kişilik ve davranış değişiklikleri, denge kaybı, baş dönmesi, sersemlik, unutkanlık, anlamada yetersizlik, yazamama gibi yakınmalardan biri ya da bir kaçı ile başvurabilirler. Baş ağrısı (genellikle sabahları daha şiddetlidir) ve nöbet ise en sık görülen bulgulardır. Beyin tümörü hiçbir bulgu vermeden, günümüzde beyin MR’ı çekilmesi gereken başka durumlarda tamamen tesadüf eseri de tespit edilebilir, bu tip tümörler genelde iyi huyludur.

    Beyin Tümörü Tanı Yöntemleri:

    Klinik değerlendirmede, bilgisayarlı beyin tomografisi (BT) ya da manyetik rezonans görüntüleme (MR) tetkikleri ile, beyin tümörü olgusunun genellikle iyi veya kötü huylu olup olmadığı köken aldığı bölgeye ve genel yapısına bakılarak tahmin edilebilir. Tümör sınırlarının ve özelliklerinin daha iyi tanımlanması amacıyla bu tetkikler kontrast madde verilerek de tekrarlanabilir. Manyetik Rezonans Spektroskopi (MRS) ile beyinde belirlenen bir bölgeye ait biyokimyasal değişikliklerin saptanması, Difüzyon Tensor Görüntüleme ile beyinin beyaz cevher yollarındaki su akımının ölçülmesi, Fonksiyonel Manyetik Rezonans Görüntüleme (fMR) ile beyinin özel işlev gören alanlarının saptanması ve Anjiogram incelemesi ile beyin atar ve toplardamarlarının gösterilmesi gerekebilir. Tanıda yardımcı olabilen bazı tetkikler arasında doğrudan kafa grafileri, EEG, tüm vücut kemik sintigrafisi, PET-BT, hormon incelemeleri de sayılabilir. Kesin tanı ise, tümör biyopsisi ile elde edilen örneğin veya cerrahi ile çıkarılan tümör dokusunda üç-sekiz gün sürebilen patolojik inceleme sonrası konur.

    Beyin Tümörü Tedavi Yöntemleri:

    Genellikle cerrahi olarak tümörün çıkarılması, beyin tümörü olgularının neredeyse tamamı için ilk seçenek olarak düşünülmelidir. Boyutları küçük, beynin derin yerleşiminde olan meningiom eğer hasta için şikâyet yaratmıyorsa beyin cerrahı tarafından takipte tutulabilir. Tümörlerin az bir kısmında ise komplikasyon oranının yüksek olması nedeniyle kısmi çıkarım ya da radyoterapi ve takip önerilmektedir. Özellikle yüksek evreli glial tümör tanısı biyopsi ile kesinleştikten sonra; her biri kendi içerisinde tedaviye farklı yanıt veren bu tümörlere farklı şekillerde yaklaşılmaktadır. Bazı tümörlerin kemoterapi ve ışın tedavisine çok uzun bir süre üremeyerek yanıt verdikleri görülürken, beyin dokusundan köken almış yüksek evreli bazı beyin tümörlerinin bu tedavi yöntemlerine yanıt vermeme ihtimali de vardır. Bir de beyin dokusunda tümör çıkarıldıktan sonra oluşan boşluğa, yavaş salınımlı kemoterapi ajanları yerleştirilebilmektedir. Beyin sapı yerleşimli lezyonların bir kısmı cerrahi olarak çıkarılabilirken, bir kısmında ise radyo-cerrahi (Gamma knife, Cyber knife, Linac) uygulanabilir. Kısaca tümörün huyu ve yerleşim yeri, hastanın yaşı, genel durumu ve ek sistemik problemlerin varlığı, cerrahiye karar vermeyi ve cerrahi olarak tümör çıkarımının sınırlarını belirler.

  • Beyin tümörleri !

    Beyin Tümörleri
    Beyin Cerrahinin önemli bir hastalık grubunu beyin tümörleri oluşturmaktadır. En basit anlatımıyla beyin tümörü, beyindeki anormal hücrelerin çoğalımı ve kitle oluşturmalarıdır. Beyin tümörü, kafatası içerisinde karakterine göre düzensiz ya da düzenli bir biçimde büyüyerek beyin üzerine baskı yapar; ve genişleme, büyüme imkânı olmayan kafatası içerisinde bulunduğu bölgeye ve baskı altında tuttuğu beyin alanına göre belirtiler verir; fakat öncelikli olarak beyin-omurilik sıvısı akışkanlığını bozup veya akımı tamamen durdurup kafa içi basıncının artmasına bağlı bulgular gösterir. Genel olarak beyin tümörlerini kötü huylu ve iyi huylu olarak sınıflandırabiliriz.

    Kötü Huylu Beyin Tümörü:

    Glial Tümörler: En sık görülen beyin tümörü yani beyin kanserlerinin çoğunu bunlar yapar. Kontrolsüz çoğalma özelliği olan hücreleri içerirler. Hızla büyüyüp çevrelerindeki sağlıklı dokunun içine uzanır, çok nadir de olsa omuriliğe, hatta vücudun diğer organlarına da yayılabilirler. Bunların klinikte nasıl seyredeceğini anlamak üzere evrelendirilmesi dört grupta yapılır: Evre I ve Evre II “düşük evreli” olarak adlandırılırken, Evre III (anaplastik astrositom) ve Evre IV (glioblastoma multiforme) ise “yüksek evreli” kabul edilir. Bu gruptaki bazı diğer tümörler; ependimom, medulloblastom, oligodendrogliomdur. Sağkalım süreleri ise patolojik evreleme (yani normal olmayan dokunun bazı özel boyama ve üretme teknikleri ile mikroskop altında incelenmesi), radyoterapi, kemoterapi alıp almama durumu, tedaviye yanıt ve yaş ile ilişkilidir. Düşük evreli glial tümör sağkalım süresi uzunken, yüksek evreli glial tümör için çok daha kısadır. Ayrıca düşük evreli tümörler yüksek evreli tümörlere dönüşebilir.

    Metastatik beyin tümörü :Vücudun başka yerindeki bir tümörün beyne yayılması sonucu gelişen tümörlerdir. Metastatik beyin tümörleri kan yoluyla yayılım gösterir ve en fazla akciğer, meme, kalın bağırsak, mide, cilt ya da prostat kanserlerinden kaynaklanırlar. Bazı hastalarda beyinde birden fazla alanda metastatik odak ta saptanabilir. Onkoloji kliniklerinde tanı konup, tedavi amacıyla yatırılmış hastaların %20-40’ında beyin metastazı görülmektedir. Bu oran tüm beyin tümörlerinin %10’unu oluşturur. Metastatik beyin tümörleri, diğer beyin tümörlerinden 4 kat daha fazla görülürler. Metastatik beyin tümörü riski 45-65 yaş aralığında artar, 65 yaş sonrası ise en yüksek orana ulaşır. Önce lokal anestezi ile yapılabilen stereotaksik cerrahi ile biyopsi alınarak kesin tanı konması tedavi seçimini kolaylaştırır. Bazı kanser türleri, başka organda yerleşik birincil kanserin saptanmasından yıllar sonra beyne metastaz yaparlar. Ancak çoğu beyin metastazı, birincil tümörün saptanmasından önce beyin dokusuna yerleşir. Bazı hastalarda da, beyinde metastaz saptandığı halde başka organda yerleşik birincil tümör bulunamaz. Kötü huylu beyin tümörü tedavi seçenekleri; cerrahi girişim, ışın tedavisi, ilaç tedavisi yani kemoterapi ve radyo-cerrahidir. Tedaviye yanıt ise tümörün köken aldığı odak, yayıldığı organ sayısı, metastatik lezyon sayısı, hastanın yaşı, ek hastalık bulunup bulunmaması gibi faktörlerle ilişkilidir.

    İyi Huylu Beyin Tümörü:

    Bunlar genellikle kafatası içinde ama beyin dokusu dışında gelişen tümörlerdir. Meningioma (bu grubun önemli bir kısmını oluşturmak üzere), hipofiz adenomu, kraniofaringioma, dermoid ve epidermoid tümörler, hemanjioblastom, kolloid kist, subependimal dev hücreli astrositom, nörinom bu grubun en sık karşılaşılan lezyonlarıdır. Yavaş büyürler, çoğunlukla belirgin sınırları vardır, nadiren yayılım gösterirler, ancak diğer organlardaki iyi huylu tümörlerin aksine; iyi huylu beyin tümörü beyin gibi bir organda yerleşmiş oldukları için bazen hayatı tehdit edecek durumlara neden olabilirler. Bazıları nadir de olsa kötü huylu tümöre dönüşebilirler.

    İyi huylu tümör genellikle çevrelerindeki beyin dokusuna yayılım göstermedikleri için ameliyatla tam çıkarılabilme şansları yüksektir. Ancak az oranda da olsa yeniden ortaya çıkabilirler.

    Çocukluk Çağı Beyin Tümörü:

    Çocuklarda beyin tümörü farklı hücre gruplarından ve erişkine göre beynin daha farklı bölgelerinde gelişirler. Çocukluk beyin tümörü erişkinlere göre daha erken tanınabilirler. Çocuklarda düşük evreli kötü huylu tümör, yüksek evreli hale dönüşebilir ama bu daha seyrektir. Beyin tümörü tüm çocuk kanserlerinin %21’ini oluştururlar. Her yaş çocuk beyin tümörü görülebiliyor olmasına rağmen, 7 yaş altı daha riskli bir dönemdir. En sık görülen çocuk beyin tümörü “gliom” dur. Bu tümörler beyincikte yer aldıklarında medulloblastom olarak adlandırılırlar ve hızla büyüyerek beyin omurilik sıvısı akışını engelleyerek kafa içinde basınç artışına neden olurlar. Medulloblastom beynin diğer kısımlarına ve omuriliğe de yayılabilir.

  • Bel ağrısında tanı nasıl konur?

    Bel ve bacak ağrısı ile seyreden hastalıklar çok çeşitlidir. Yani bel ve bacak ağrısı bulunan her hastaya “Mutlaka bel fıtığı !” peşin hükmü ile yaklaşmak doğru değildir. Bel fıtığı tablosunu taklit eden pek çok hastalık vardır. Basit bir spor yaralanması romatizma, enfeksiyon hastalıkların, kanser ve bel kayması gibi birçok hastalık bel ve/veya bacak ağrısı ile seyredebilir.

    Mesela mekanik bel ağrısı grubuna soktuğumuz ve en sıklıkla görülen bel ağrısı Kas-İskelet Sistemi hastalıklarına bağlıdır. Çoğunlukla kaslarda, bağ dokusunda veya eklemlerdeki ufak hasarlanmalar ile oluşur. Bunun yanı sıra kötü ve hatalı vücut duruş şekli, bir bacak kısalığı, beldeki omur ve kıkırdakların az oksijenlenmesine neden olduğu için sigara kullanımı, stres gibi psikososyal faktörler de nedenler arasında sayılabilir.

    Daha ciddi olan grupta bel ağrısı yakınmasına en sık yol açan rahatsızlıklar ise bel fıtığı (lomber disk hernileri), disk dokusunun yıpranması (dejeneratif disk hastalığı), bel kayması (lomber spondilolisthezis), bel omurga kanal daralması (lomber dar kanal, stenoz) gibi durumlardır. Bunların dışında çok daha az görülen, ama omurganın ciddi rahatsızlıkları olan tümör, enfeksiyon, travma, kemik erimesine (osteoporoz) bağlı omurga kırığı sayılabilir.

    Bu sebeple önce teşhisin ne olduğu net olarak ortaya konmalıdır. Çünkü tedavide başarıya giden yol her şeyden önce doğru teşhisten geçer. Bel ağrısı araştırılmasında düz röntgen filmlerinin önemi günümüzde azalmış olmakla birlikte özellikle dinamik problemlerin incelenmesinde hareketli filmlerin yeri hala doldurulamamıştır. Günümüzde güçlü manyetik rezonans cihazları (MR) ve EMG dediğimiz tetkik tercih edilmekte ise de bazen kemik dokusuyla ilgili patolojilerde bilgisayarlı tomografiye (BT) de başvurulur. Özellikle ameliyat sonrası dönemde gerçekleştirilen çekimlerden elde edilen görüntülerin yorumlanması tecrübe gerektirir.

    Bazen bel fıtığı ile hayati önem arz eden diğer birtakım hastalıkların ayırıcı teşhisini yapabilmek için kemik sintigrafisi; ve kemiklerin kuvvet ve yoğunluğu hakkında fikir edinmek ve osteoporoz teşhisini kesinleştirmek amacıyla kemik yoğunluk ölçümlerine de başvurulabilir.

  • Bel ve sırt ağrısı

    Bel vücudumuzun ağırlığını taşıyan ve aynı zamanda günlük aktivitemiz içerisinde gövdemizin hareketli olmasını sağlayan bir yapıdır. Bel 5 adet omur ve bu omurları birbirine bağlayan kıkırdak yastıkçıklar (disk), eklem yapıları ve bunlara destek olan yumuşak dokulardan oluşurr. Bel omurları içerisinden bacakların kas kontrolünü sağlayan, bacakların duyusunu taşıyan ve idrar, gaita ve seksüel fonksiyonların kontrolünü sağlayan sinirler geçer.

    Belde yer alan omur, disk ve yumuşak dokularda gelişen herhangi bir olay bel ağrısı yapabilir. Bel ağrısı, günümüzde bireyin günlük aktivitesini kısıtlayan en önemli nedenlerden birisidir. İnsanların yaklaşık % 80’i hayatları boyunca en az bir defa bel ağrısı ile karşılaşmaktadır. Bel ağrısı gelişmiş toplumlarda görülen kronik hastalıklar arasında kalp hastalıklarından sonra ikinci sırayı almakta ve cerrahi tedavi yapılan hastalıklar arasında beşinci sırada bulunmaktadır. Ağrı bazen haftalar hatta aylarca sürmekte, hastaların iş hayatları altüst olmakta, aile ve sosyal yaşantıları bu olaydan ciddi şekilde etkilenebilmektedir.

    Bel ağrısı en sık 20-40’lı yaşlarda görülmektedir. Bel ağrısı akut ve kronik olmak üzere 2 gruba ayrılabilir. Akut bel ağrısı durumunda genellikle ağrı birkaç gün içerisinde azalır ve birkaç hafta sonra tamamen geçer. Ağrı 3 aydan daha fazla sürerse bu ağrıya kronik bel ağrısı denir. Bel ağrısı olan hastaların %90’ının yakınması ilk 4 hafta içinde kendiliğinden geçerken ancak %5’i kronikleşir. Bu tip ağrılara genel olarak “Mekanik bel ağrısı” da diyoruz.

    Çoğu bel ağrısı durumunda ağrının nedeni öykü ve klinik muayene ile anlaşılır, yardımcı incelemeler ve radyolojik tetkiklerde bir şey bulunamaz. Bu nedenle bel ağrısı olan hastaların çoğunda ağrı yakınmaları birkaç gün içerisinde kendiliğinden gerileyeceğinden, çoğunlukla tetkik edilmelerine gerek yoktur. Bel ağrısı yakınmasıyla bizlere gecikmeden ulaşan hastaların büyük bölümü konservatif tedavi adı verilen cerrahi dışı metotlarla iyileşebilmektedir. Akut bel ağrısı nedeni olarak bel fıtığı, kas ve yumuşak dokulardaki aşırı gerilme düşünülüyorsa, bu hastalara yatak istirahati (5 günü geçmeyen) ve ilaç tedavisi önerilir.Ancak sahip olduğu bel ağrısı basit bir tedavi ile iyileşebilecek iken, bilinçsizce yapılan uygulamalar sonucu ameliyatlık hale gelmiş, daha da kötüsü ameliyata bile yetişemeden felç kalmış hastalar vardır.

    Tedavide başarıya giden yol doğru teşhisten geçer. Bunun için bel ağrısı bulunan hasta da ilgili uzman hekime müracaat etmelidir. Hekim hastanın şikayetlerini dinleyecek, muayenesini yapacak ve hastalığıyla ilgili tüm tetkik ve tahlilleri isteyecektir. Şu nedenlerle doktora başvuran hastalarda incelememize direkt grafi ile başlamak ve takibinde Manyetik Rezonans Görüntüleme (MR) hatta ilave kan tetkikleri ve kemik sintigrafisi yapmak gerekebilir: Tekrarlayan bel ağrısı atakları, kronik bel ağrısı, ağrı şiddetinin giderek artması, bel ağrısı ile beraber uyluk ve bacak ağrısı, uyuşukluk, güçsüzlük, istemli idrar ve gaita yapamama, seksüel fonksiyon bozukluğu gibi belirtilerin olması; istirahat ile geçmeyen bel ağrısı; bel ağrısı ile birlikte aşırı kilo kaybı, ateş, üşüme ve titreme olması.

    Ancak beyin cerrahi uzmanı bir doktor kesin olarak ameliyata karar vermişse artık ameliyatı geciktirmemek gerekir. Çünkü gecikme sonucunda bazen telafisi mümkün olmayan problemler ortaya çıkabilmektedir. Kuvvet kaybı gibi nörolojik bulgular olmamasına rağmen, uzun süren ağrı nedeniyle hastaların yaşam kaliteleri etkileniyorsa ağrı tek başına cerrahi girişim nedeni olabilir. Cerrahi girişim yöntemi seçilirken her hasta ayrı ayrı değerlendirilir ve o hastaya uygun teknik seçilir. Genellikle de operasyonun hiçbir safhasında dokulara çıplak gözle müdahale etmeyip, ciltten itibaren görüntüyü büyüten mikrocerrahi teknik veya endoskopik teknik ile çalışılmalıdır. Çünkü binlerce yıl evvel Hipokrat tarafından ortaya konmuş bir tedavi prensibi olan”Öncelikle hastaya zarar vermeyiniz” sözü bugün de geçerliliğini korumaktadır.

    Bel oldukça karmaşık bir anatomik yapıya sahiptir ve bel ağrısı yapabilecek pek çok neden vardır. Travma, bel ağrısı ve/veya bacak ağrısı yapabilen önemli sebeplerdendir. Travma şiddetine göre zedelenme yüzeysel dokularda kalabileceği gibi derine, omur kemikleri ve sinir elemanlarına kadar da ilerleyebilir. Kas ve yumuşak dokuların aşırı gerilmesine veya ufak yaralanmalara bağlı olan bel ağrısı (mekanik bel ağrısı) varsa ağrı kesiciler, kas gevşeticiler ve kısa süreli yatak istirahati tek başına çoğu olguda yeterlidir. Ancak omurga kırığı ve/veya bel kayması durumlarına yol açan daha ciddi travmaların tedavisi doğal olarak farklıdır.

    Doğuştan gelen birtakım yapısal bozukluklar ve omurga şekil bozukluğu da benzer şikâyetlere yol açabilir. Öte yandan omurga kireçlenmesi (dejeneratif değişiklikler) genellikle yaşlanmaya bağlı ortaya çıkarken, bazı kişilerde meslek ve genetik yapı da önemli rol oynar. Yaşlanma sonucu disk ve bağlarda oluşan aşınma, yırtılma, deformasyon bel ağrısı yapabilir. Hastanın şişman olması dezavantajdır. Bazen eklemlerin kalınlaşması, kireçlenme ve disk dejenerasyonu ilerleyerek sinir elemanlarının geçtiği kanal ve delikleri daraltır. Bu da ciddi şikâyetlere neden olabilir. Halkımızın “bel kayması” dediği spondilolistezis te bel ağrısı ve bacak ağrısına yol açabilir.

    İşte böyle bel fıtığı, bel kayması, spinal dar kanal gibi nedenlere bağlı bel ağrısı hastasında, sinirlere basıya bağlı bacaklarda güçsüzlük ve/veya istemli idrar ve gaita yapamama yakınmaları varsa, omurgada anormal hareketlilik (instabilite) varsa cerrahi girişim mutlaka gereklidir. Yok eğer sinirlere bası bulgusu yoksa ağrı kesici, kas gevşetici ve yatak istirahati (5 günü geçmeyen) önerilir.

    Çeşitli romatizmal rahatsızlıklar da önemli bir grubu oluşturur. Enfeksiyon hastalıkları da unutulmamalıdır. Bu hastalarda da sinirlere basıya bağlı bacaklarda güçsüzlük ve/veya istemli idrar ve gaita yapamama, anormal hareketlilik (instabilite) varsa cerrahi girişim yapılmalı, neden enfeksiyon ise ilave antibiyotik tedavisi verilmelidir.

    Bel ağrısı ve/veya bacak ağrısı dendiğinde insanların en çok korktuğu hastalıkların başında tümörler gelir. Bunların bir kısmı iyi huylu, bir kısmı ise kötü huyludur. Tümörler bizzat beldeki kemiklerden ya da yumuşak dokulardan köken alabileceği gibi komşu veya uzak organlardan yayılma yoluyla da gelmiş olabilirler. Bu nedenle sürekli bel ağrısı ve bacak ağrısı şikayetleri ciddiye alınmalı, en ufak şüphede ileri tetkiklere gidilmelidir. Tümöre bağlı bel ağrısında eğer sinirlere basıya bağlı bacaklarda güçsüzlük ve/veya istemli idrar ve gaita yapamama yakınmaları varsa veya omurgada anormal hareketliliğe (instabiliteye) yol açmışsa cerrahi girişim yapılabilir ve doku tanısına göre radyoterapi-kemoterapi önerilir. Yok eğer sinirlere bası bulgusu yoksa, öncelikle biyopsi ile tümörün tipi belirlendikten sonra duruma göre, cerrahi girişim ve/veya ışın tedavisi, kemoterapi yapılmalıdır.

    Kronik bel ağrısı sebebi olarak bel fıtığı, bel kayması, omurga kanal daralması, disk dokusunun yıpranması olan olgularda eğer ilerleyici nörolojik bulgular (kas güçsüzlüğü, istemli gaita ve idrar yapamama) varsa cerrahi girişim, yoksa öncelikle ağrı kesici, kas gevşetici ve kısa süreli yatak istirahatini takiben fizik tedavi, kas egzersizleri önerilir. Özellikle tekrarlayan bel ağrılarının önüne geçilmesi için hastanın fazla kilolarından kurtulması, varsa sigara içmeyi bırakması, bel- sırt ve karın kaslarına yönelik kas egzersizlerini düzenli ve sürekli yapması, uygunsuz duruş-oturma ve yatma pozisyonlarını düzeltmesi gerekmektedir.

  • Baziler invajinasyon

    • Kranioservikal bileşke anomalisidir. Odontoid proçesin ucu foramen magnumun üzerine çıkmıştır.

    • Konjenital veya edinsel olabilir. Sıklıkla platibazi ile birliktedir.

    • Foramen magnumun stenozu ve medulla oblangatanın kompresyonu nörolojik defisit ve hatta ölümle sonuçlanabilir.

    •Baziler invajinasyon ve baziler impresyon birbirinin yerine kullanılan terimlerdir fakat gerçekte impresyonda normal foramen magnum ve kemikten vertebral kompenentler yukarı doğru yer değiştir. İnvajinasyonda ise kafa tabanı yumuşaktır.

    •Sınıflandırma chiari malformasyonuna göre yapılır. Grup 1 de chiari yoktur grup 2de chiari mevcuttur.

    •Beyin sapı kompresyonu grup 1 de odontoid çıkıntıya bağlı iken grup 2de azalmış posterior fossa hacmine bağlıdır.

    Platabazi

    •Kafa tabanın anormal düzleşmesidir. Nasion-pituiter fossa merkezi-foramen magnum arasındaki açı 143 dereceden fazladır.