Kategori: Beyin ve Sinir Cerrahisi

  • Trigeminal nevralji (ani yüz ağrısı)

    Trigeminal nevralji (ani yüz ağrısı)

    Trigeminal nevralji, yüz bölgesini tutan bir nöropatik ağrı türü olup “tic douloureux” diye de adlandırılmaktadır. Trigeminal nevralji, normalde herkeste olan 5. Kafa çiftinin (trigeminal sinir) bir ya da daha fazla dalının kapsadığı alanda gelişen, ani, genellikle tek taraflı, şiddetli, kısa süreli, şimşek çakar gibi saplanan bir ağrıdır. Genellikle yüz yıkama, yüze dokunma, yemek yeme, çiğneme gibi etkenlerle başlayıp şiddetlenebilir. Farklı çalışmalarda, trigeminal nevralji görülme sıklığının 100.000’de 5 ile 25 arasında olduğu bildirilmiştir. Kadınlarda ise 1.7-2.2 kat daha sık olduğu bilinmektedir. Her yıl dünyada 150000 yeni trigeminal nevralji hastası olmaktadır.

    Ağrının genellikle yüzün alt ve üst çene bölümünde görülmekte ve daha çok 50 yaş üzerinde görülürken çocuklarda bile olabilir. Hastalık çok sık görülmemesi nedeniyle genellikle diş hekimleri ve diğer hekimler tarafından atlanıp tanı konulamazken genellikle nöroloji ya da beyin cerrahi uzmanlarınca tanı konulmaktadır. Trigeminal nevralji ağrısı sürekli, yakıcı veya sancılı bir ağrı olması nedeniyle hastaya sıkıntılı bir dönem yaşatmaktadır. Bazı hastalar bu ağrı nedeniyle yemek yiyemez, su içemez hale gelmektedir. Atipik ağrıda ise devamlı yanıcı ve daha geniş bir alanı ilgilendiren bir ağrı var ve atipik ağrıda ağrısız dönemler yoktur ve hastanın şikâyetlerini tedavi etmek daha zordur.
    Hastalığın gerçek sebebinin ne olduğunun bilinmemekle birlikte bir damarın beyin sapından trigeminal sinirin çıktığı yerdeki teması nedeni ile olduğuna inanılmaktadır. Damarın her nabızda sinire vurması ile hastalığın ortaya çıktığı sanılmaktadır. Ailesel olduğunu ifade eden yayınlar vardır burada hastaların anormal damarsal yapıları vardır. Beyin sapında duyu sinirinde olan beyin sapı bağlantısında anomalilik olduğuna inanılmaktadır. Sinire bası yapan tümör veya kitlelerin, MS hastalığının da de bunu yapabileceği düşünülmektedir.
    Hastalık çok sık görülmemesi nedeniyle genellikle diş hekimleri ve diğer hekimler tarafından atlanıp tanı konulamazken genellikle nöroloji ya da beyin cerrahi uzmanlarınca tanı konulmaktadır. Beyin Magnetik Rezonans Görüntüleme (Beyin MRG) hastada tümör ya da MS varlığını ortaya koyabilir. Yapılan testlerde bunun dışında kaliteli MR ile bazen görülebilen damar basısı ortaya konulabilir. Bu nedenle trigeminal nevralji tanısı hastanın şikâyetlerine göre konulmaktadır. Tetkikler tümör MS veya başka lezyon varlığını ekarte etmek için yapılmaktadır.

    Yemek yemek, diş fırçalamak, su içmek, tıraş olmak ya da makyaj yapmak gibi faaliyetler ya da soğukta yüze temas eden esinti, o taraf cildine hafifçe dokunmak, burnu şişirerek nefes almak, gülmek, konuşmak ağrının aniden başlamasını tetikleyebilir. Klima ve havalandırmaya da direkt maruz kalınmamalı. Soğuk hava, soğukta yüzün rüzgâra maruz kalması ya da yemek yemenin ağrıyı tetikleyebileceği için soğuk havaya çıkılması zorunlu olan durumlarda yüzün atkı ile korunması gerekmektedir. Çok sıcak ya da soğuk içecekler içilmemesi, içilmesi durumunda da ağzın hassas bölgesine değmemesi için pipet kullanılması gerekmektedir.
    Trigeminal nevralji sikluslar şeklinde olmaktadır. İlk zamanlarda ağrı atakları çok sık olmayabilir, bazen aylarca, yıllarca ağrı olmamasına rağmen tekrar başlar. Hastalık ilerledikçe bazı hastalarda zeminde devamlı ağrı ile beraber arada sık olarak şimşek çakar tarzda ağrı olmaktadır. Ağrı önce elektrik şoku ile başlar ve artarak çok şiddetli dayanılmaz 20 saniyeden az süren bir ağrı olarak devam eder. Ağrı genellikle hastanın kontrol edilemeyen yüzünü buruşturması ile kendini bırakır bu nedenle de tic douloureux (ağrılı tik) denilir.
    Tedavide daha çok epilepsi ilaçlarının kullanılmaktadır. İlaca rağmen hastanın şikâyetleri devam ediyorsa cerrahi alternatiflerden yararlanılmalıdır. En sık kullanılan cerrahi yöntem ise mikrocerrahi teknikler kullanılarak damarın yaptığı basının ortadan kaldırılarak ağrının giderilmesidir. İlaca dirençli dayanılmaz yüz ağrısı çekilmesi durumunda mutlaka beyin cerrahisi uzmanlarına müracaat edilmesi gerekmektedir.
    İlaç tedavisine dirençli trigeminal nevraljili hastalarda, gasserian gangliyon üzerine perkütan girişimler (radyofrekans, gliserol enjeksiyonu, balon kompresyonu), gamma knife cerrahi ve mikrovasküler dekompresyon önerilmektedir. En uzun ağrısızlık süresinin sağlanması mikrovasküler dekompresyonla mümkündür. Multipl skleroza (MS) bağlı trigeminal nevraljide, farmakolojik tedavi yetersiz ise, gasser gangliyonuna yönelik uygulamalar denenebilir. MS’li hastalarda, gasser gangliyonunda vasküler kompresyon gösterilmedikçe cerrahi önerilmemektedir.
    Cerrahinin fayda zarar ilişkisi mutlaka karşılaştırılmalıdır. Hastaların büyük çoğunluğu cerrahi sonrasında rahatlar bu nedenle garanti etmek mümkün değildir.

  • Parkinson hastalığı nedir? Tedavi yöntemleri nelerdir?

    Parkinson hastalığı nedir? Tedavi yöntemleri nelerdir?

    Parkinson hastalığı Alzheimer Hastalığı’ndan sonra en sık izlenen, beyindeki hücre dejenerasyonu (hücre ölümü) ile giden, beyinde dopamin isimli bir molekülü üreten nöronların kaybının olduğu bir nörolojik hastalıktır. Dopamin salgılayan hücreler beyin sapında substantia nigra isimli bölgede bulunmakta ve bazal ganglia isimli, beyinde motor hareketin düzenlenmesini yapan başka bir bölge ile yakın ilişkidedir. Substantia nigra’daki hücreler ölünce bazal ganglia’ya yeterli dopaminerjik sinyalin gitmemesiyle bazal ganglia’nın beyin korteksindeki uyarıcı etkisi azalmakta ve böylece de hareketlerin yavaşlaması, titreme, denge kayıpları gibi yakınmalar oluşmaktadır.

    Parkinson hastalığı özellikle ileri yaşlarda ortaya çıkmakta olup 50 yaşından önce başlaması çok nadirdir. Erkeklerde kadınlara göre yaklaşık olarak iki kat daha sık olarak izlenmekte ve 60 yaş üzerindeki insanlardaki sıklığı %1’dir. Görülme sıklığı yaklaşık olarak her 100.000 kişide 300 olup toplumumuzda giderek yaşlanan kişi sayısı arttığı için Parkinson hasta sayısının önümüzdeki yıllarda daha da artacağı düşünülmektedir.
    Parkinson hastalığına genetik bir yatkınlığın olduğu bilinmektedir. Özellikle son yıllarda ortaya konan, bazı genetik mutasyonlara sahip kişilerde (LRRK2, α-sinüklein, parkin genleri), bu mutasyonlara sahip olmayan kişilere göre daha sık görülmektedir. Aile öyküsü özellikle genç yaşta Parkinson hastalığına yakalanan kişilerde daha belirgindir. Esansiyel tremorlu hastalarda ileri yaşlarda Parkinson hastalığı gelişme sıklığı 4 kat daha fazladır. Bazı çalışmalarda kuyu suyu kullanımı, kırsal yaşam ve tarımda kullanılan bazı ilaçlara maruz kalan kişilerde de Parkinson hastalığına yakalanma riskinin arttığı gösterilmiştir.
    Parkinson hastalığının belirtileri; istirahat halinde izlenen titreme (tremor), hareketlerin yavaşlaması (bradikinezi), pasif eklem hareketlerini zorlaştıran kaslarda sertleşme (rijidite), ayakta durma dengesinin bozulması (postural instabilite),Parkinson hastalığının motor bulguları ortaya çıkmadan bazı başka belirtiler kendini gösterebilir ve bunlar da ağrı, koku alma bozukluğu, REM uyku davranış bozukluğu (geceleri çok canlı rüyalar görüp, etrafındakilere zarar verebilecek vurma gibi bazı hareketlerle ortaya çıkan bir uyku bozukluğudur) ve otonomik sistem (mesane-bağırsak, tansiyon değişiklikleri gibi) bozukluklardır. Parkinson hastalığının tipik bulguları ortaya çıkmaya başladığında yürürken kolları iki yanda normal şekilde sallamama, elde ve bacaklarda veya çenede istirahat döneminde titreme, mimiklerin kaybının izlendiği maske yüz belirtisi, yazının giderek küçülmesi ve zor okunur bir yazıya sahip olma, göz kırpma sayısında azalma, öne eğik ve yavaş şekilde yürüme, küçük adımlarla yürüme, hareketin ve konuşma hızının yavaşlaması, yutma bozuklukları, kabızlık, cinsel işlev bozuklukları, depresyon, psikoz, gündüz uyuklama hali, dürtü kontrol bozukluğu da birlikte izlenebilir.
    Parkinson hastalığının tedavisinde birinci sırayı ilaç tedavisi almakta ve temelinde de azalmış olan dopaminin yerine konması vardır. Dopaminin ağızdan alınması durumunda kan-beyin bariyerini geçip beyine ulaşması mümkün olmadığı için dopaminin vücutta sentezlenmesini sağlayan L-Dopa isimli molekül kullanılmaktadır. Parkinson hastalığında ayrıca dopamin reseptörlerine bağlanarak dopamin benzeri etki gösteren moleküller de (dopamin agonistleri) kullanılmaktadır. Ayrıca özellikle titreme üzerine etkisi daha fazla olan antikolinerjikler, istemsiz hareketler üzerine daha fazla etkisi olan amantadin isimli bir ilaç da tedavide kullanılmaktadır. Parkinson hastalığında tedavi hastalığa değil, kişiye özeldir ve hastanın belirtilerinin tipine ve şiddetine göre ayarlanmaktadır. Unutmayalım ki ilaçlar sadece belirti giderici ilaçlar olup hastalığın yıllar içinde kötüleşmesinin izlendiği doğal seyrini değiştirmemektedir. Ancak son yıllarda yapılan çalışmalarda MAO-B inhibitörlerinden rasagilinin hastalığın seyrini değiştirdiğine dair kanıtlar bulunmuştur. Ağızdan alınan dopamin agonistlerinin yanısıra özellikle motor donma sorunu olan hastalarda kullanılan küçük bir pompa yardımı ile cilt altına enjeksiyon şeklinde uygulanan ilaçlar da üretilmiştir.
    Parkinson hastalığının cerrahisinde hedef hastalıkta artmış aktivitenin izlendiği subtalamik nükleus, globus pallidus ve talamus’daki aktivitenin azaltılmasıdır. Bu amaçla iki yöntem kullanılabilir; birinde bu bölgeler yakılır, diğerinde ise bu bölgeye bir elektrot sokularak bir pil yardımı ile aktivitesi azaltılır. Parkinson hastalığında cerrahi ilk tedavi seçeneği olmadığı gibi son tedavi seçeneği de değildir. Yatalak duruma düşmüş bir Parkinson hastası cerrahi tedaviden faydalanamaz. Cerrahi tedavi özellikle ilaç tedavisine iyi yanıt veren ancak ilaçların yan etkileri ya da dalgalanmalar nedeni ile etkin tedavi alamayan, 70 yaşından genç, kesin Parkinson hastalığı tanısı olan, cerrahi sonrasında iyi takip edilebilecek, ciddi psikiyatrik hastalığı ya da bunaması olmayan hastalarda düşünülmelidir. Cerrahi, uygun seçilmiş hastalarda Parkinsonizm bulgularında yarı yarıya düşüş sağlayabilir.

  • Araknoid kist nedir? Nasıl teşhis edilir?

    Araknoid kist nedir? Nasıl teşhis edilir?

    ÇOCUĞUMDA ARAKNOİD KİST VAR. NE YAPMALIYIM?

    Beyin araknoid adı verilen örümcek ağına benzeyen bir zar ile kaplanmıştır. Beyin omurilik sıvısı (BOS) denilen sıvı beyinde bulunmakta olup araknoid zar çift hale gelir veya bir yerinden yırtılırsa içi BOS ile dolar ve bura araknoid kist denilir.
    Genellikle gelişimseldir ( anne karnında iken olan değişiklikler sonrasında olur). Nadiren travma veya kanama sonrası da görülebilir. En sık rastlanılan yerleşim yeri beynin ön ve taban kısmı olan sylvian fissür denilen temporal ile frontal loplar arasında olan doğal yarıktadır. Fakat beyin yüzeyinin veya yarıklarının her yerinde olabilir.
    Klinik bulguların varlığı veya yokluğu genellikle beynin hangi tarafında araknoid kist olduğuna bağlıdır. Genellikle herhangi bir problem yaratmaz ve başka bir sebep ile yapılan CT veya MRI da tesadüfen görülürler.
    Eğer büyümeye devam ederse beynin o bölümüne bası yapar ve çalışmasını etkileyerek felçlik benzeri tablo yapabilir. Bazen de baş ağrısı olabileceği gibi nadiren epilepsi nöbetine de neden olabilir.

    NASIL TEŞHİS EDİLİR?
    Genellikle ilk yapılan test BBT (Bilgisayarlı Beyin Tomografisi) olup X ışını kullanılarak görüntü elde edilir ve sıvı siyah olarak görülür. MRI (Manyetik Rezonans Görüntüleme) ise daha sonra tanıyı kesinleştirmek için yapılan testtir burada manyetik alan kullanılır X ışını kullanılmaz.
    Araknoid kist bulunduğunda BBT ile sizi beyin cerrahi veya nöroloji ( yaşa göre erişkin veya çocuk nöroloji ) uzmanının değerlendirmesi gerekmektedir. Vakaların çoğunda kistin büyüyüp büyümediğinin ve/veya epilepsi nöbeti gibi klinik bulgu verip vermediğinin takibi yapılır. Bunlardan başka bir şey yapılmaz. Eğer araknoid kist ile bir bulgunuz varsa o zaman cerrahi düşünülebilir. Cerrahi her zaman gerekmez. Beyinde araknoid kisti olup da beraberinde epilepsi nöbeti geçirenin bu epilepsi nöbetinin araknoid kiste bağlı olup olmadığını mutlaka nöroloji uzmanının yapacağı EEG gibi testlerle değerlendirmek gerekir. Testler eğer araknoid kiste bağlı olduğunu destekliyorsa cerrahi yapılmalıdır. Genelde Tip 1 araknoid kistlere cerrahi uygulanmaz, takip edilir. Tip 2 ve Tip 3 araknoid kistler ise klinik bulgu ile birlikte değerlendirilirler.
    Eğer cerrahi gerekiyorsa hangi tip cerrahi yapılmalıdır?
    İki çeşit cerrahi alternatif vardır. Hangisinin sizin için uygun olacağını cerrah belirleyecektir, bu karar birçok faktöre bağlıdır. Burada amaç kistin boşaltılması veya bir yere ağızlaştırılmasıdır.
    Ameliyatta ya kiste girilip kisti diğer araknoid boşluklara ağızlaştırılır yada kist bir şant yardımı ile periton denilen karındaki boşluğa ağızlaştırılır.
    Araknoid kist büyüyebilir mi?
    Nadiren de olsa EVET bu kistlerin büyüyebilir fakat büyümeleri genellikle yavaş olur. Kistin büyüyüp normal sıvı akımını kesintiye uğratmasından korkulur. Eğer böyle olursa cerrahi önerilir. Kistin büyüyüp büyümediği düzenli aralıklarla tanıyı koyan hekiminizin bilgisi dahilinde beyin MRG çektirilerek yapılmalıdır. Her semptom hemen araknoid kist ile ilişkilendirilmemeli ve mutlaka yaşa göre erişkin veya çocuk nöroloji uzmanı ile birlikte değerlendirilip karar verilmelidir.
    Lütfen hekiminizin önerilerini dikkate alın.

  • Chiari tip1 malformasyonu

    Chiari tip1 malformasyonu

    Primer serebellar ektopi olarak da adlandırılır. Serebellar tonsiller foramen magnum düzeyinden 3mm’ den daha fazla üst servikal spinal kanala herniye olmuştur. Bu aşağı kayma omurilik ile kafa içi arasındaki BOS dolaşımını tıkar. Bu sayede syringomyeli yada hidromyeli denilen omurilik içindeki sıvı birikmesine neden olabilir.

    Genel nüfusdaki hastalığın görülme sıklığı binde 1’in altındadır. Olguların birçoğunda şikayet yada bulgu olmadığı gibi genellikle başka bir sebepten dolayı o bölgeyi gösteren MRI çekilmesi sonucunda tesadüfen ortaya çıkar.
    Bu aşağı kayma omurilik ile kafa içi arasındaki BOS dolaşımını tıkar. Bu sayede syringomyeli yada hidromyeli denilen omurilik içindeki sıvı birikmesine neden olabilir.
    Chiari tip 1 olgularının % 30 ila 50 kadarında kafa tabanı gelişim anomalisi eşlik etmektedir. Skolyoz ve hidromyeli olan hastaların % 16-80’inde olabilir ve özellikle çocuklarda olur
    Şikayet ve bulgular
    Chiari 1 malformasyonu olan birçok hastada herhangi bir şikayet yoktur. Bunun yanında aşağıdaki şikayetlerin biri yada birkaçı beraber olabilir. Şikayetlerin bazıları syrinks (omurilik içinde içi sıvı dolu kavite olması) gelişmesi ile ilgilidir; şiddetli baş be boyun ağrısı, ensede olan ve öksürme, aksırma ve ıkınma ile artış gösteren ağrı olması, kollarda ağrı ve ısı duyusunun kaybı (syrinks kavitesi olanlarda görülür), kas gücünün ellerde ve kollarda kaybolması (syrinks kavitesi olanlarda görülür), düşme atakları ve kas güçsüzlüğü nedeniyle yere kapaklanma, spastisite, baş dönmesi, denge problemleri,çift yada bulanık görme, parlak ışıklara karşı artmış duyarlılık
    Teşhis
    Chiari malformasyonu tanısı için yapılacak birçok test vardır.
    Beyin Sapı Uyarılmış Yanıtları (BAEP): İşitme sisteminin bayin sapı bağlantısı dahil kontrolü için yapılan elektriksel bir testtir. Beyin sapının uygun çalışıp çalışmadığı ortaya konulmuş olur.
    Bilgisayarlı Beyin Tomografisi (BBT): X ışınları kullanılarak ele edilen verilerin bilgisayarda şekillendirilmesi ile elde edilen görüntülerden oluşmaktadır. Kafa tasının içini ve kemik yapıları iyi gösterir
    Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRI): Tam anatomik görüntü elde etmek için önemlidir ve manyetik alan kullandığı için yan etkisi de yoktur. Beyin, beyincik, beyin sapı ve omurilik görüntülenerek Chiari I malformasyonunun tanısı ve eşlik eden ek anomalinin varlığı hakkında bilgi sahibi olunabilir.
    Somatosensorial uyarılmış yanıtlar (SSEP): Uyarı vererek uyarının beyin omurilik ve sinirlerden geçişi kontrol edilip fonksiyonu hakkında bilgi verir.
    Tedavi
    Şikayet yapmayan Chari I malformasyonlarına cerrahi uygulanmamalıdır. Burada profilaktik cerrahi uygun değildir. Her ensesinde ağrı olan veya baş dönmesi, düşme atakları olanda Beyin MRG’de Chiari I Malformasyonu saptandı diye ameliyat edilmemeli. BAEP ve SSEP gibi testlerle nöroloji uzmanı ile birlikte değerlendirilerek diğer ensede ağrı yapan, baş dönmesi ve düşme ataklarına neden olanlar ayırt edildikten sonra cerrahisi düşünülebilir. Eğer hastalık şikayet yapıyor ya da syrinks varsa ilerlemesini durdurmak için cerrahi yapılmalıdır.
    Cerrahi
    Cerrahinin amacı şikayetleri azaltmak yada syrinks veya şikayetlerin artmasını durdurmaktır. Chiari I malformasyonunda cerrahi tedavide sadece posterior fossa kemik yapısı ve ligamentler çıkarılır, kemik ligament ve duranın açılıp duraya yama yapılır. En son tedavi yöntemi ise kemik ligament çıkarılması, duranın açılması ve serebellar yapışıklıkların temizlendikten sonra duranın yama ile kapatılması şeklindedir.

  • Epilepsi (sara hastalığı)

    Epilepsi (sara hastalığı)

    Her yaşta görülebilen epilepsi nüfusun yaklaşık olarak binde 5’ini etkiler. Ailede epilepsi öyküsünün olması, kafa travması veya beyne herhangi bir şekilde zarar gelmiş olması risk faktörleri arasındadır.

    Epilepsinin belirti ve bulguların şekli çok değişiklik göstermekte olup bazı hastalarda gözlerin dalması, bir yere bakakalma gibi olan nöbetler bazılarında ise çok şiddetli kasılmalarla şeklinde olabilir. Bazı hastalar nöbetlerin geleceğini bir koku, farklı bir duyu veya duygusal değişiklikler şeklinde hissederek nöbetten önce anlayabilir.

    Epilepsi kronik, yaşam boyu süren bir hastalık olabileceği gibi bazı kişilerde ilaç ihtiyacı yıllar içinde azalıp tamamen ortadan da kalkabilir. Bazı çocukluk çağı epilepsileri yaş ilerledikçe düzelirken nöbetlere bağlı olarak yaşam kaybı veya beyin hasarı oldukça nadir görülür. Fakat nöbet çok uzun sürerse veya çok kısa süre içinde birden çok nöbet geçirilirse hasta ölebilir. Nöbet sırasında çok uzun bir süre boyunca nefes alınamamasına bağlı olarak oksijensizlikten dolayı ölüm veya ağır beyin hasarı ortaya çıkabilir. Araba kullanırken veya tehlikeli araç gereçle iş yaparken eğer nöbet geçirilirse hayatı tehdit edecek durumlar ortaya çıkabileceği için nöbetleri kontrol altına alınamamış epilepsi hastalarında araç kullandırılmamalı ve tehlikeli işlerde çalıştırılmamalıdır. Ayrıca epilepsi ilaçlarının çoğu doğumsal anomalilere neden olabileceği için hamile kalmayı düşünen kadınların bu durumu hekimleriyle konuşmaları önemlidir.

    Tanı sürecinde asıl olan dikkatli bir öykü almaktır. Yapılan elektroensefalografik (EEG) incelemede beyin içinde havale odaklarının varlığı gösterilebilirken nöbetler arasında EEG normalde olabilir ve bu nedenle uzun dönemli EEG çekimi yapmak gerekebilir. Epilepsiyi tetikleyen dâhili rahatsızlıkları anlayabilmek için kan biyokimya ve hormon testleri ile birlikte Bilgisayarlı Beyin Tomografisi (BBT), Beyin MRG ve menenjit gibi enfeksiyonlardan şüpheleniliyorsa ek olarak beyin omurilik sıvısı (BOS) incelemesi yaparak sonuçlarını görmek gerekir.

    Epilepsi tedavisinde tekrarlayan nöbetler için altta yatan bir neden (enfeksiyonların tedavisi, beyin tümörü ya da diğer beyin hastalıklarının cerrahi tedavisi) belirlenmişse bu nedenin tedavi edilmesi epilepsiyi engelleyecektir. Altta yatan neden tedavi edilmediği sürece epilepsi ilaçlarının etkisi bir yere kadardır. Ağızdan alınan ilaçlarla nöbetler kontrol edilmeye çalışılırken kişiye özel doz ayarlaması yapılması gerektiği unutulmamalıdır. Alınan ilacın tipi nöbetin tipine göre değişirken bazı ilaçların kan düzeylerinin dikkatli bir şekilde izlenmesi ve ayarlanması gerekebilir.

    Bazı hastalarda birçok ilaç kullanılmasına rağmen nöbetler kontrol altına alınamaz ve dirençli epilepsi olarak adlandırılır. Bu durumda nöbetleri oluşturan anormal hücrelerin çıkartılması için cerrahi bir girişim gerekebilir. Bazı hastalarda ise uyarıcı bir aletle vagus siniri üzerine uyarı yapılarak nöbetlerin oluşması engellenebilir.

    Uygun beslenme ve yeterli uyku, alkol ve uyuşturuculardan uzak durulması, epileptik hastalarda nöbet oluşumunu azaltabilir
    Nöbetlerin gerçek nöbet olması, yalancı nöbet olmaması, hastanın standart tıbbi tedaviyi denemiş ve bundan yarar görmemiş olması, ilaçlara karşı vücudu şiddetli tepki verip ağır yan etkiler oluşmuşsa, nöbetler her zaman beynin tek bir tarafında başlıyorsa, nöbetlerin başladığı bölgenin konuşma, hafıza, görme gibi önemli fonksiyonlarla ilişkisi yoksa konsey kararı sonucu epilepsi cerrahisi düşünülebilir.

  • Küme baş ağrısı

    Küme baş ağrısı

    Yeryüzündeki en şiddetli ağrı olarak bilinen küme baş ağrısı, göz çevresinde tek taraflı olan, belli dönemlerde sık olarak tekrarladıktan sonra aylarca hiç şikâyet oluşturmayan bir baş ağrısı türüdür. Hastalık erkeklerde kadınlara göre 5 kat daha fazla görülmektedir. Genellikle gece, özellikle de uykuya daldıktan 1-2 saat sonra, tekrarlayan, göz üzerinde, alın veya yanağa yayılan, şiddetli ağrının izlendiği bir hastalık olup ağrı sırasında ağrının olduğu gözde kızarma, yaşarma ile birlikte göz kapağında düşme gibi belirtiler de olmaktadır. Ağrının olduğu taraf burun deliği tıkanır. Ağrının olduğu bölge çok hassaslaşır, açık yaraya dokunulmuş ya da çürümüş gibi acıyabilir. Bulantı, kusma nadir görülür. Terleme hemen hepsinde vardır. Çoğunlukla göğüsten yukarısı su dökülmüş gibi terler. Sadece ağrılı yüz yarısı da terleyebilir. Sıcak basması, sıkıntı hissi, çarpıntı, kalpte sıkışma, kan basıncının çok yükselmesi de olabilir. Hasta çok huzursuzdur. Yatamaz, yerinde duramaz, bağırır, ağlar, sürekli dolanır. Pencereyi açarlar, kafalarını dışarıya çıkarırlar. Bazıları ellerinde buz petleri ile başına bastırır.

    Bazıları ise neredeyse yakacak derecede sıcak suya kafalarını tutar. Ağrı 15-180 dakika sürdükten sonra geçer fakat ilerleyen saatlerde tekrarlar. Bu ataklar o gün ve takip eden haftalar içerisinde tekrar eder. Ağrı sırasında hastalar ajite olup sürekli dolaşmak isterler. Migren hastaları ise karanlık ve sessizlik istedikleri için ayırıcı tanıda önemlidir. Baş ağrılarının zaman içinde kümelenmesinden dolayı hastalık küme baş ağrısı olarak adlandırılmaktadır ve bu dönemler de sıklıkla 1-3 ay sürmektedir. Küme dönemleri içinde hastaların tekrarlayan şiddetli baş ağrıları varken bu dönem sonrasında da aylarca süren baş ağrısız dönemleri olur.

    Küme baş ağrısının nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte hastalığa genetik bir yatkınlık olduğu düşünülmektedir. Tipik olarak hastalarda alkol ile baş ağrılarının tetiklendiği görülmekte olup özellikle küme dönemlerinde daha belirgin olan bu etki, küme dışı dönemlerde o kadar da belirgin olmamaktadır.
    Küme baş ağrısının tanısı hastanın yakınmasının şeklinden ve nörolojik muayene bulgularının, göz çevresinde yukarıda anlatılan bulguların dışında normal olması ile konur. Hastalarda en az bir kere beyin MRG ile ağrıya neden olabilecek tümör ve damarsal bozukluk gibi başka bir sorunun olmadığının gösterilmesi gerekebilir. Ayrıca göz içi yüksek tansiyonun olmadığının da gösterilmesi gereklidir.
    Küme baş ağrısında ilaç tedavisi atak tedavisi ve ağrı önleyici tedaviler olarak iki şekildedir. Atak tedavisinin temel amacı hastanın o anda hissettiği baş ağrısının ortadan kaldırılması olduğundan bu nedenle maske ile %100 oksijen solutulması oldukça etkin bir tedavi yöntemidir. Bu nedenle de acil servislerde ilk tercih olmalıdır. Ayrıca migren tedavisinde kullanılan ergotamin ve triptanların ağızda, dil altı veya enjeksiyon şeklinde uygulanması önerilirken ağrının olduğu taraf burun deliğinden topikal lokal anestetikler de etkili olabilmektedir.
    Küme dönemlerinde özellikle uyku sırasında atakları olan hastalara gece yatmadan önce triptan ya da ergotamin türevleri olan ilaçlar atakları önlemek amacıyla kullanılabilir. Bu ilaçlarında uzun süreli kullanımlarının başka sorunlar ortaya çıkarmasından dolayı bir tansiyon ilacı olan verapami ve psikiyatrik hastaların tedavisinde kullanılan lityum tedavisi de sıklıkla tercih edilen ilaçlar arasındadır. Sadece atak dönemlerinde kullanılan kortizon tedavisi de baş ağrısının ortaya çıkmasını etkin şekilde engellemekte olup hastalarda sıklıkla tek bir tedavi yerine kombinasyon tedavilerinin kullanılması gerekebilmektedir.
    Küme baş ağrısı şüphesi olanlar bir nöroloji uzmanına görünerek muayene olduktan sonra önerilen ilaçları kullanmalılar.

  • Ensemdeki ağrı veya tutulma neyin habercisi?

    Ensemdeki ağrı veya tutulma neyin habercisi?

    Ensede olan her ağrı boyun fıtığının habercisi değildir. Ensede olan ağrıyı boyun fıtığı ağrısı zannedip hastaya boyun fıtığı medikal tedavisi veya fizik tedavi programı uygulanırsa o hasta hiçbir zaman iyileşmez ve gereksiz yere boyunluk takarak gereksiz yere sağlığını tehdit edecek şekilde ağrı kesici kullanarak çözüm aramaya çalışır. Ama hiçbir zaman çözüm bulamaz.
    Enseden başlayıp başının tepesine doğru ilerleyen ağrısı olan ve ensesini eliyle ovma ihtiyacı hisseden birinde kulakta çınlama da varsa büyük bir ihtimalle bu hasta yüksek tansiyon hastası olup öncelikle tansiyonunu takip ettirmeli ve tansiyonundaki değişiklikleri izlemelidir. Takipte tansiyonu yüksek çıkıyorsa bir kardiyoloji veya nefroloji uzmanından görüş almalıdır. Yüksek tansiyonu olan birinin yüksek tansiyonu olduğunu bilmeden ensedeki ağrıyı Servikal MRG’de görülen küçücük bir boyun fıtığına bağlarsanız ve üstüne de boyunluk verip ağrı kesici kullandırırsanız o kişinin ağrısı geçmeyeceği gibi yüksek tansiyona bağlı beyin kanaması geçirme olasılığı da yüksek olduğundan beyin kanamasından ölüm veya felç olabilir. Doğru tanı tedavinin anahtarıdır.
    Kola vuran bir ağrısı olmadan sadece boynunu sağa veya sola çevirirken ağrı olan birinde tansiyonu da normal ise, nörolojik muayenesinde kuvvet kaybı ve duyu kaybı yoksa bu ağrı kas spazmı kabul edilerek ağrı kesici ve kas gevşeticiler verilerek birkaç gün içerisinde ağrısının geçmesini ve boyun hareketlerini rahat yapmasını bekleriz. Ağrısı geçtikten sonra da tekrarını engellemek adına düzenli boyun egzersizleri öneririz. Ağrı eğer bütün bunlara rağmen geçmemişse ileri tetkik yaptırmak gerekir.
    Ensede ağrı mevcut ve kola vuruyorsa, hastanın nörolojik muayenesinde kuvvet kaybı ve duyu kaybı saptanmamışsa, ağrı özellikle efor harcadığında, yürüyüş yaptığında veya koşu bandındayken artıyorsa bu ağrının kalp kaynaklı olma olasılığı yüksek olduğundan öncelikle hastayı kardiyoloji uzmanına gösterip kalp kaynaklı bir ölümün önüne geçmek gerekir. Kardiyoloji uzmanı kalp yönünden bir şey yok demişse diğer nedenler araştırılmalıdır. İyi bir öykü tedavinin anahtarı olup hayat kurtarabilir.
    Hastanın enseden gelen ve kola vuran bir ağrısı varsa, beraberinde kuvvet ve duyu kaybı eşlik ediyorsa bu hastanın boyun fıtığı veya boyun bölgesinde bir spinal kanal darlığı, spinal tümör olabileceği düşünülerek servikal MRG istenmelidir.
    Bütün bu anlatılanlar hastalarımla ilgili yaşanmış öyküler olup tedavinin sırlarını içermektedir. Radyolojik görüntüyü veya laboratuvar sonuçlarını değil hastayı tedavi etmeliyiz. Hastalık yok hasta var. Her hastayı bir diğerinden farklı sorgulamalı ve farklı değerlendirmeliyiz.

  • Sürekli korse takmak zararlı….!

    Son günlerde basın yayın organlarında yer alan ve halkımıza yanlış bir mesaj olarak verilen korse ile fit görülme, zayıflama sloganlarına rastlıyoruz. Bu tarz sloganlar, biraz kilosu olup, bel ve sırt kaslarının hatta özellikle karın kaslarının fonksiyonlarını bilmeyenler için ilgi çekici olabiliyor. İlk planda kişilerin isteği kilo kaybının lokal bölgelerde olması ve göze hoş gelen karın olması sebebiyle KORSE olayı çok cazip.

    Bel ve karın bölgesinin kas yapısı çok kompleks yapı içerir. Özellikle uzunlamasına bir grup kasların seyrettiği alanlara çapraz ve yere paralel diyebileceğimiz kas grupları girer. Uzunlamasına kasların ise kendi bölümleri vardır ve ayrı ayrı fonksiyonlara yararlar. Ayrı ayrı çalışsalar da bir bütün olarak OMURGANIN en önemli destek dokusudur. Zaten bizi ayakta tutan, rahatça yol yürüyebilmemizi sağlayan esnek bir omurganın 3 önemli destek dokusundan birisi KASLARIMIZDIR. Diğerleri ise sağlam bir kemik yapısı ve eklemlerdir. Bir futbolcunun bile topa vurabilmesi ve kafa atabilmesinden tutun da, basketbolcunun topu sürebilmesi, şut çekebilmesine kadar en ciddi görevi KOR kasları oluşturur. KOR kasları ise öndeki karın kasları ve arkada uzunlamasına giden kaslar ile çapraz kasların bir bütünü diyebiliriz.

    KORSE dediğimiz olayın tam bir sarmal yapı ile dıştan bu bölgeyi By-Pass etmek olduğunun bilinmesi gerekir. Yani devre dışı bırakılan bu kas grubu sayesinde kişinin daha fit ve zayıflamış hissinin tam bir yanılgı olduğu aşikardır. Kasların hareketsiz kaldığında ÇOK HIZLI BİR ŞEKİLDE eridiğinin bilinmesi gerekir. Fakat istenilen zayıflamanın YAĞ DOKUSU olmayıp çok zor kazanılan ve tüm omurganın destek dokusu olan kas gruplarından olduğunu anlamak GEÇ OLABİLİR. Biz Omurilik Ve Sinir Cerrahları olarak hastaların omurgasın yönelik müdahalelerde bile en fazla 45 gün korse takmayı uygun görürüz. Ki bu bile sakınca yaratabileceği için aktif egzersizler ile desteğin devam etmesine yönelik tedavilerimiz vardır. Düşünün ki bir kişinin extremitesindeki bir kırık nedeniyle alçıya alınıp 1, 1.5 ay sonra çıkartılmış olsun. Ortaya çıkan manzara tam bir dehşet içerir. Bir tarafta normal bir extremite varken, alçıdan çıkanın incelmiş ve kurumuş olduğu. KORSE’ de aynı etkiyi omurganın destek kas dokularını devre dışı bırakarak yapar.

  • Suya balıklama atlarken sakatlanmayın

    Tatilde havuz ve denize girerken bir anlık dikkatsizlik, kalıcı sakatlıklara neden olabiliyor. Derinliği bilinmeyen sulara balıklama atlama sonucu meydana gelen yaralanmalar, kişiyi ömür boyu yatağa bağımlı hale getirebiliyor.

    Omurlardaki kırılmalar felce neden olabilir

    Derinlik faktörü göz önüne alınmadan havuz, deniz ya da sığ sulara yapılan balıklama atlayışlar, boyun omurlarında kırılmalara neden olabilmektedir. Omuriliğin yakınında bulunan solunum merkezi, kırılma sonucu oluşan şişmelerden etkilenebilmektedir. Boğulmaya neden olabilecek bu durumun haricinde omurlarda meydana gelen kırılmalar, kişiyi felç riskiyle karşı karşıya bırakmaktadır. Genellikle 15-25 yaş arası erkeklerde görülen bu tür kazalar, her yıl yaklaşık 500 kişiyi etkilemektedir.

    Suya balıklama atlama sırasında genellikle kafanın sert zemine çarpması sonucu travmalar yaşanmaktadır. Boyun omurgasının aniden ve şiddetli geri zorlanmasıyla omurilikte hasarlar oluşmaktadır. Omurilik sinir demetinde oluşan hasar, milyonlarca sinir hücresinin ölümüne neden olabilmektedir. Kaza sonucu omuriliğin tamamı hasara uğradığında duyu ve hareket kaybı yaşanabilmektedir. Omurilikteki sinir hücrelerini onarmak neredeyse imkansız olduğundan kişi ömür boyu tekerlekli sandalyeye mahkum kalabilmektedir. Kısmi bir hasar söz konusu olduğunda ise hasarının derecesine göre hareket kayıpları ortaya çıkabilmektedir. Bunların yanı sıra; bağırsak, akciğer, böbrek gibi iç organlarda fonksiyon bozuklukları, idrar yolu enfeksiyonları ve ciltte bası yaraları oluşabilmektedir.

    Çivileme tekniği son derece riskli

    Sığ sulara balıklama atlamanın yanı sıra “çivileme” olarak isimlendirilen, ayakların üzerine atlama hareketi de riskli sonuçlar doğurabilmektedir. Zemine kontrolsüz çakılma sonucunda topuk, kalça, bel, sırt ve boyun omurlarında kırıklar oluşabilmektedir. Balıklama atlayışta olduğu gibi çivileme olarak suya dalmak, omurların zarar görmesine ve kalıcı sakatlıklara neden olabilmektedir.

    Yanlış müdahale felç riskini artırıyor

    Bu tür kazalarda uyulması gereken ilk kural, kişinin uygun koşullarda hastaneye ulaştırılmasıdır. Sudan çıkartılan yaralının ağzında nefes almasını engelleyen yosun ve benzeri yabancı maddeler varsa temizlenmelidir. Kişi baş aşağı çevirerek silkeleme yoluyla su çıkarma yöntemi kesinlikle uygulanmamalıdır. Yaralı mümkün olduğu kadar az hareket ettirilmelidir. Boyun bölgesi bir boyunlukla sabitlenebilir. Yaralının gizli kırıkları olabileceği ihtimali unutulmamalıdır. Taşıma işlemi sırasında baş-boyun-gövde ekseni bozulmamalı ve sert bir sedye kullanılmalıdır. Yaralıya ilk müdahale sırasında uygulanacak yanlış bir işlem, kalıcı felce neden olabilir.

    Doğru zamanda uygun tedavi hayat kurtarır

    Bilinçsiz havuz ve deniz atlayışları sonucu meydana gelen kazalarda tanı ve tedavi yeterli donanıma sahip merkezlerde yapılmalıdır. Uzman doktor tarafından muayene edilen yaralıya tanı konulabilmesi için çeşitli radyolojik tetkikler yapılır. Bunun sonucunda cerrahi girişim gerektirecek bir durum saptanırsa en doğru cerrahi girişim için planlama yapılır. Ameliyatla omurilik ve sinir köklerine baskı yapan kemikler temizlenir. Gerek duyulan durumlarda, titanyum alaşımlı olan vida, plak, çubuk gibi materyallerle sabitleme yapılır ve hastanın kısa sürede hareket etmesi sağlanır.

    Atlayış yapılacak suyun derinliği en az 2 metre olmalı

    Yüzmek istenilen suların derinliğinin önceden araştırılması önemlidir. Atlayış yapılacaksa su derinliğinin en az 2 metre olmasına dikkat edilmelidir. Bunun dışında alınacak önlemler şöyle sıralanmaktadır:

    · Sığ suları gösteren uyarı levhalarının bulunmadığı yerlerden uzak durulmalıdır.

    · Dalgalı sularda derinliğin dalga boyuna göre değişebileceği unutulmamalıdır.

    · Bulanık ve dibi görünmeyen sulara atlayış yapılmamalıdır

    · Yıkılan iskelelere çıkılmamalıdır.

    · Benzer vakaların sık yaşandığı ya da yaşanabileceği riskli bölgelerde, profesyonel cankurtaranlar bulundurulmalıdır.

    · Bu tür kazaların daha çok gençler arasında yaşandığı göz önüne alınarak gerekli bilgilendirme ve eğitim çalışmaları yapılmalıdır.

  • Boyun ağrısı ve boyun fıtığı

    BOYUN FITIĞI NEDİR?

    Boyun fıtığı, boyun omurları arasındaki omurgaya binen yükü hafifletmeye ve boyun hareketlerine katkıda bulunan kıkırdak ve jelimsi maddenin omurilik kanalına doğru yer değiştirmesi sonucu kola gelen sinirlere ve omuriliğe baskı yapması ile oluşan hastalığa denir.

    BOYUN FITIĞININ BELİRTİLERİ NELERDİR?

    Hastalar genellikle tek taraflı, omuzdan başlayıp eline ve parmaklarına kadar uzanan bir ağrıdan yakınırlar. Bazı hastalarda ağrı sırta ve kürek kemiklerine doğru yayılabilir. Parmaklarda karıncalanma ve uyuşma olabilir. Elde ve parmaklarda güç kaybına bağlı olarak hasta eline aldığı eşyaları fazla taşıyamayıp düşürebilir. Ağrı özellikle geceleri hastayı uykudan uyandıracak kadar veya uyutmayacak kadar şiddetli olabilir.

    BOYUN FITIĞINI TETİKLEYEN ETKENLER NELERDİR?

    Boyun bölgesini etkileyen travmalar (trafik kazası, kafanın çok hızlı bir şekilde ileri ya da geri hareketi, düşme vb.) ve uzun süreli yanlış duruştur. Bazı mesleklerde boyun fıtığının daha sık olduğu bilinmektedir. Örneğin masa başında sürekli klavyede çalışmak gibi boynun yanlış pozisyonda uzun süre durduğu işlerde çalışanlar en büyük risk grubunu oluşturmaktadır. Ayrıca yaşın ilerlemesiyle birlikte disklere şok abzorpsiyonu özelliğini veren sıvının bir miktar azalması da boyun fıtığının oluşmasına katkıda bulunabilir.

    EN ÇOK HANGİ İŞLERDE ÇALIŞANLARDA GÖRÜLÜR?

    Boyun ağrıları günlük hayatta çok sık karşılaşılan sorunlardan biridir. Özellikle bilgisayar kullanımının iş hayatının öenemli bir parçası olması sonrası boyun ağrıları ile daha sık karşılaşılmaktadır. Bu ağrılar, boyun omurlarının bahsettiğimiz gibi kötü ve yanlış kullanımından olabileceği gibi travma sonucu oluşan zedelenme sonrasında da görülebilir. Bazı meslek gruplarında boyun ağrılarına daha sık rastlamaktadır. Yoğun bilgisayar kullanımı gerektiren ofis işlerini yapan kişiler, şoförler, berberler, öğretmenler, kısacası boyun omurgasına gereğinden fazla ağırlıkta ve gereğinden fazla süreli yük binen her durum boyun fıtığının oluşmasına zemin hazırlamaktadır.

    BOYUN FITIĞININ İLERLEMEMESİ İÇİN NELERE DİKKAT EDİLMELİ?

    Boyun fıtığı sonrasında ortaya çıkan ağrılar yaşam tarzının düzenlenmesi ve boyun kaslarını güçlendiren egzersizlerle önemli ölçüde kontrol altına alınabilir. Bilgisayar başında otururken duruşunuzu kontrol etmek, yürürken dik yürümek, başı öne eğmemek ve boyna yük bindirmemek en önemli hususlardır. Boyun bölgesini zorlayan ve başın sürekli hareket halinde olduğu sporlardan kaçınılmalıdır. Boyun kaslarını güçlendirmek için başta özellikle yüzme ve tempolu yürüyüş olmak üzere düzenli egzersiz yapılmalıdır. Yatarken yastık boynun normal anatomik yapısını ve eğriliğini bozmayacak özellikte olmalıdır. Çalışırken boyun uzun süre boynun sabit pozisyonda tutulmamalı ve yüksek bir yerden bir eşya alırken uzanılmamalı, sandalye veya merdiven kullanılmalıdır.

    TEDAVİ YÖNTEMLERİ NELERDİR?

    Boyun fıtığına bağlı ağrıda ameliyat her zaman ilk seçenek değildir. Hastaların büyük çoğunluğu için yatak istirahati, ilaç tedavisi veya fizik tedavi yeterli olmaktadır. Başlangıç döneminde şiddetli ağrı varsa istirahat öneriyor ve bazı ilaçlar veriyoruz. Ağrının azaldığı dönemde ise fizik tedavi programı uyguluyoruz. Özellikle akut dönemdeki boyun zedelenmelerinde de kısa süreli kullanım için boyunluk gerekebilmekte ancak uzun süre boyunluk kullanılması boyun kaslarını zayıflatacağı için gereklilik halinde kısa süreli kullanımı öneriyoruz. Bunların dışında bazı seçilmiş olgularda enjeksiyonlar (iğne) yapılarak ağrı azaltılabilmektedir.

    EGZERSİZİN ÖNEMİ NEDİR?

    Fıtığa karşı en önemli çözümlerden bir tanesi doktor kontrolünde düzenli egzersiz yapılmasıdır. Egzersizler ile boyun ve sırt kasları kuvvetli tutulmalıdır. Egzersizlerin yapılmaması durumunda, boyun fıtığı kronikleşerek sertleşmekte ve bası etkisiyle hastanın omuriliğinde zedelenmelere yol açarak kol ve bacaklarda güçsüzlükle başlayan bir felç sürecini başlatabilmektedir. Ancak sinir sisteminin fıtığa bağlı hasarlanmaya başladığını gösteren kesin bulgular varsa geri dönüşümsüz hasarları önleyebilmek için ameliyat geciktirilmemelidir.

    NE ZAMAN AMELİYAT OLMAK GEREKİR? AMELİYATLA TAM İYİLEŞME MÜMKÜN MÜDÜR?

    Boyun fıtığının tedavisinde cerrahi yöntem en son seçenektir. Ameliyat ancak ilerleyici kas gücü kaybı, duyu kusuru ve refleks kaybı olacak şekilde kol sinirlerine ve omuriliğe baskı yapan büyük boyun fıtıklarında, tedaviye rağmen şikâyetleri devam eden hastalara, omurga kırığı ile omurga kayması olanlara, ciddi omurilik ve sinir basısı olanlara yapılmaktadır. Ameliyatın gerektiği durumlarda ise günümüz teknolojisi ve cerrahi teknikleriyle son derece yüz güldürücü ameliyatlar yapılmakta ve tam iyileşme sağlanmaktadır.