Kategori: Beyin ve Sinir Cerrahisi

  • Tıkayıcı damar hastalıkları

    Tıkayıcı beyindamar hastalıklar veya yol açtığı sonuç olarak strok, beyin dolaşımındaki herhangi bir patoloji sonucu sinir sistemi fonksiyonlarındaki anormallik olarak tanımlanabilir. Ölüme neden olan hastalıklar arasında 3. hatta bazı yazarlara göre 2. sırada yer alan, en sık uzun dönem sakatlığa yol açan bir hastalık grubudur. Strok veya daha geniş tanımlamayla serebrovasküler olay, beyin veya beyine giden kan damarlarını etkileyen herhangi bir olay nedeniyle genellikle akut ve fokal nörolojik rahatsızlıklara yol açan olayı tanımlar. Strok iskemik ve kanamalı olarak iki sınıfa ayrılır. İskemik strok bu hastalığın %80’ini oluşturur. İskemik strok, beyin damarı veya beyine giden bir damarın tıkanmasıyla beslediği beyin bölgesinde gerekli oksijen ve şekerin azalmasına ve fonksiyonlarının kaybına yol açar. Kanamalı strok ise beyin dokusu içi veya subaraknoid denilen beynin araknoid adı verilen zarlarının arasına olan kanama şeklindeki olayla, benzer hasara yol açar. Bu hastalığın bir çok nedeni vardır. Bunlar;

    – Büyük damar aterotrombotik tıkanma : Beyni besleyen büyük veya orta boy damarlardaki tıkanmadır. Bu tür tıkanma, karotis denilen beyne giden en büyük boyun damarlarında ateroskleroz denilen plağın büyümesi, damar duvarını daraltması, yerinden kopup beyne daha yakın veya beyin içerisindeki damarlarda bir tıkanma oluşturması gibi safhalardan oluşur. Hastaların yaklaşık %20’sinde bu neden bulunur.

    – Küçük damar laküner tıkanma : Hastaların %40’ı bu gruptandır. Beyin içerisindeki küçük damarlardaki tıkanmayla oluşur. Beyinde önemli yapılar olan, bazal ganglionlar, internal kapsül ve beyin sapı gibi derin yapılarda küçük enfarkt alanları oluşturur. Enfark sonrası oluşan alana da “lakün” adı verilir.

    – Kardiyoembolik tıkanma : Serebrovasküler tıkanmalar içinde %20’lik bir orandan sorumlu olan patolojidir. Daha çok orta boy beyin damarlarını ve beynin arka kısmını besleyen vertebrobaziler sistem denilen orta boy damarları tıkar. Yarısından fazlası atrial fibrilasyon denilen bir kalp hastalığı sonrası oluşur.

    – Diğer sebeplere bağlı tıkanma : %20’lik kısmı oluşturur. Damar disseksiyonu, Fibromuskuler displazi, Moya Moya gibi hastalıklar sayılabilir.

    Kan akımı sinir hücreleri için gereken kritik seviye altına inince, zincirleme bir biyokimyasal süreç başlar ve belli bir bölgedeki hücre ölümüyle sonuçlanır. Sonucunda klinik bulgular iskemi derecesine, etkilenen bölgenin hacmine, bu bölgenin fonksiyonel özelliklerine ve etkilenim süresine bağlı olarak değişebilir. Ancak başağrısı, hastaların %25’inde görülür ve en yaygın ortak bulgudur. Beyinin çok büyük bir bölgesini ilgilendiren bir iskemi (oksijensiz bölge) oluşursa, yaygın iskemi, küçük bir alanda oluşursa fokal iskemiden söz edilir. Tıkayıcı damar hastalıkları nedeniyle sıklıkla karşılaşılan 4 ana klinik tablo oluşur;

    1- Transient (geçici) iskemik atak (TİA) : 24 saatten az süren geçici nörolojik bozukluklar söz konusudur. Çoğunluğu 10-15 dakika sürer, bu nedenle tanı sadece hikayeye dayalı kalabilir. Başdönmesi, yürüme bozukluğu, konuşma bozukluğu, tek taraflı görme bozukluğu ve bazen tek taraflı kuvvet kayıpları en çok oluşan bulgulardır. Bir kaç defadan fazla olan TİA ilerdeki tam bir strokun (%20-80 arası oranlar bildirilmiştir) habercisi olabilir.

    2- Geri dönüşlü iskemik nörolojik defisit : 24 saatten fazla sürüp, 3 haftadan önce bulguları tamamen düzelen klinik durumlar için kullanılır. Çoğunlukla kardiolojik kaynaklı emboli suçlanmaktadır. İleride tam stroke olma riski vardır.

    3- İlerleyici strok : Fokal iskemik bulguların dakikalar veya saatler içinde kötüleşmesi durumu için kullanılan terimdir. Başlangıçta etkilenen alanın genişlemesiyle oluşur. Bu durum genellikle 48 saat içinde tamamlanır. Beynin arka kısmını besleyen sistemde daha uzun sürebilir.

    4- Tamamlanmış strok : Stabilleşmiş iskemik nörolojik defisitler vardır. Embolik stroklar ani başlar, maksimum nörolojik bozukluk erken oluşup tamamlanır ve iyileşme saatler, günler veya aylar sürebilir. Bu tip hastalar çoğunlukla tamamlanmış strok ve defisitli bir şekilde uykudan uyanırlar.

    5- Genç erişkinde strok : Diabetik veya hipertansif olmayan 40 yaş altı bir insanda strok ihtimali çok azdır. Bu yaş grubu strokta en sık sebep kalbe ait embolidir. Ancak kokain başta olmak üzere uyuşturucu kullanımı, arterial disseksiyon, fibromuskuler displazi ve koagülasyon bozuklukları akla nadir de olsa gelmelidir.

    Erken tanı konulması çok önemlidir. Bu hastalıkla karışacak diğer hastalıkların ekarte edilmesi gerekir. Bunlar, beyin tümörleri, abse-ensefalit gibi beyin enfeksiyonları, nöbet sonrası durum (postiktal durum), travma, subdural hematom, histeri, kontüzyon, şeker yüksekliği, şeker düşüklüğü, kalple ilgili fonksiyon bozuklukları gibi hastalıklardır. Tanı koymak için çeşitli kan tahlilleri, beyin tomografisi, beyin MRI’ı, doppler USG’ler, MRI anjiografi, gibi tekikler yapılır.
    Tedavi için ilk başta, akut strokun acil tedavisi gerekir,uzun dönemde ise, şeker hastalığı, hipertansiyon, atrial fibrilasyon, kolesterol yüksekliği, sigara-alkol aşırı tüketimi ve fiziksel inaktivite gibi faktörlerin elimine edilmesi önerilmektedir. Bunun dışında altta yatan sebeplerin tedavisi, önleyici tedavi, cerrahi ve endovasküler cerrahi tedaviler uygulanabilir. Herhangi bir kolda veya bacakta felç gibi nörolojik bozukluklar oluşmuş ise fizik tedavi ve rahabilitasyon tedavileride uygulanabilir.

  • Bbeyin kanamaları!!

    Beyin kanaması , beyin dokusu içine (intraserebral) ya da onu çevreleyen zarlar ve kemik arasına (subaraknoidal, subdural, epidural) olan kanamayı ifade eder. Bu kanamaların tümü travmatik yani herhangi bir nedenden dolayı beyne alınan darbe sonrası olabileceği gibi,hipertansiyon ve başka sistemik herhangi bir hastalık neticesinde de ortaya çıkabilmektedir.

    İNTRASEREBRAL KANAMALAR:
    Beyni besleyen damarların, özelliklede belirli bölgelerdeki küçük damarların cidarında yırtılma sonucu, kanın beyin içine sızması ve beyin dokusunu tahrip etmesidir. Her yıl yaklaşık olarak 100.000 kişi içinde 12-15 olgu görülmekte ve bu oran 40 yaş üzerinde artmaktadır.Erkek, kadın oranı 11,67’dir.Risk faktörleri hipertansiyon,amyloid anjiopati,travma, alkol ve nikotindir.Bunların yanında tedavi amacıyla kulanılan aspirin, nonsteroid antienflamatuarlar ve trombolitik ajanlar da neden olabilmektedir.. Beyin damarları yaş ilerledikçe yıpranırlar ve elastiki özelliklerini kaybederler. Hipertansiyon ve amyloid anjiopati gibi hastalıklar neticesinde elastikiyetini kaybetmiş bu damarların cidarları yırtılır ve kan beyin dokusu içine sızar. Bu kan beyin dokusu içerisinde birikerek kitle etkisi oluşturur ve beyin dokusunu tahrip eder. Aynı zamanda bu kitle etkisi beynin dolaşım sistemini de bozarak iskemiye neden olur.
    Klinik olarak genellikle tek taraflı kuvvet kaybı, başağrısı ve bilinç değişiklikleri ile ortaya çıkar.Bunun yanında konuşma bozukluğu, nöbet, bulantı, kusma da görülebilir.
    Ön tanı için ayrıntılı bir hikaye alınmalıdır. Radyolojik tetkiklerden bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans görüntüleme yöntemleri tanıda kullanılır. Kısa süreli olması ve daha iyi tanı koyduruculuğu nedeniyle bilgisayarlı tomografi daha çok tercih edilmektedir.
    Tedavide ilk yapılması gereken hastanın hayati fonksiyonlarını korumaya yönelik, solunum ve dolaşım sisteminin idamesini sağlamaktır. Kanamanın büyüklüğü, beyindeki lokalizasyonu, hastanın nörolojik tablosu değerlendirilerek tedavinin cerrahi ya da medikal yapılacağına karar verilir. Cerrahi olarak yapılacak tedavi beyin dokusunda birikmiş ve kitle etkisi yaratan kanın boşaltılması, kanamanın durdurulmasıdır. Medikal tedavi olarak da kafa içi basıncını azaltacak ve kanama etrafında oluşan ödemi azaltmaya yönelik kullanılacak ilaçlardır. Hastanın nöbet geçirmesini engelleyen antiepileptik ilaçlar da koruyucu olarak başlanır.

    SUBARAKNOİD KANAMA:

    Beyni çevreleyen araknoid zarı altına olan kanamalardır. Görülme sıklığı 10-16100000 dir. Risk faktörleri ailesel, sigara, alkol,hipertansiyon,oral kontraseptif, kokain,amfetamin gibi ilaç alışkanlıklarıdır. Sebep olarak en sık anevrizma, bunun yanında hipertansiyon, ateroskleroz, arteriovenöz malformasyonlar, beyin tümörleri, kanama bozuklukları, ensefalit, menenjit, meningoensefalit, antikoagülan tedavi komplikasyonları, kafa travması ve bilinmeyen nedenli olanlardır.
    Bulgular en sık olarak şiddetli başağrısı ve ense sertliğidir. Bunun yanında bulantı,kusma,başdömesi,çift görme,nöbet, şuur bulanıklığı ve eşlik edebilecek olan intraserebral kanamaya ait bulgular olabilmektedir. Tanı ilk başta hızlı sonuç veren bilgisayarlı tomografi ile kanamanın tespit edilmesidir. Kanamanın tespitinden sonra yapılması gereken beyin damarlarını görüntülemeye yönelik yapılacak olan anjiografidir.
    Şayet anjiografi neticesinde anevrizma tespit edilir ise o zaman yerleşim ve konfigürasyonuna göre cerrahi veya endovasküler yöntemlerle anevrizmanın dolaşım dışı bırakılması gerekir.
    Tüm gelişmelere rağmen günümüzde bu hastaların %25-30’u hastaneye gelemeden kaybedilmekte, geriye kalanların ise %30-50 kadarı kurtarılamamaktadır.

    EPİDURAL HEMATOM:

    Travmaya bağlı meydana gelen beynin kalın zarı (dura) ile kemik arasında olan kanamalardır. Travma sonrası dura üzerindeki damarların zedelenmesi sonucu oluşurlar,genellikle kafatası kemiğindeki bir kırık buna eşlik eder. Tüm kafa travmalarının %0,2-0,6 sında görülürler. Klinik üç şekilde karşımıza çıkar, birincisi lucid interval (şuurun açılıp kapanması) , ikincisinde şuur tamamen kapalıdır ve hiç açılmaz, üçüncüsünde bilinç bulanıklığı şeklindedir. Tanı bilgisayarlı tomografi ile konur,manyetik rezonans görüntüleme de tanıda kullanılabilir,ancak bilgisayarlı tomografi çok daha erken sonuç vermesi ve zamanın hayati önem taşıması nedeniyle tercih edilmektedir.
    Tedavi dura ile kemik arasında biriken kan miktarı ve beyne yaptığı basının derecesine göre takip veya cerrahidir. Eğer çok az bir miktarda kan birikimi varsa hasta çok yakın gözlem altında tutularak takibe alınabilir. Karar cerrahi ise çok hızlı bir şekilde uygulanmalıdır. Cerrahi olarak dura ile kemik arasındaki kan boşaltılır ve kanama odağı bulunarak durdurulur. Cerrahi tedavi sonrası sonuçlar yüzgüldürücüdür. Tedavi sonrası alınan iyi sonuç %55-89 arasında, mortalite %5-29 arasında değişmektedir.

    SUBDURAL HEMATOM

    Kafa travması geçiren hastaların %8-57’sinde subdural hematom görülmektedir.Dura ile beyin dokusu arasında olan damarların zedelenmesine bağlı oluşan kan birikimidir. Subdural hematomlu vakaların %50’sinde beyinde ek olarak başka patolojiler de vardır. Genellikle hastalar çok ciddi nörolojik bozukluklarla gelirler ve %50 hastada şuur kapalıdır. Tanıda en iyi yöntem bilgisayarlı tomografidir,manyetik rezonans görüntüleme de tanı koydurabilir.
    Kitle etkisi olan ve nörolojik bozukluk yapan hematomlarda tedavi cerrahidir. Cerrahi olarak beyin ile dura arasındaki birikmiş olan kan boşaltılır ve kanama odağı bulunarak kontrol altına alınır. Mortalite oranı %42-90 arasında değişmektedir,bu oran epidural hematomlara nazaran çok daha yüksektir.

  • Beyin tümörleri!!

    Vücut çok çeşitli, ayrı ayrı görevleri olan hücrelerden yapılmıştır. Bu hücrelerin çok büyük bir kısmı hayatımız boyunca büyür ve ölürler. Ölenlerin yerine diğer hücrelerin bölünmesi ile yenileri gelir. Bu şekilde vücudun sağlıklı kalması ve görevlerini doğru şekilde yapması sağlanır. Hücrelerin yenilenirken bölünmeleri milyonlarca yıllık evrim sonucunda çok sıkı kurallara bağlanmıştır ve çoğu zaman bir insanın hayatı boyunca sorunsuzca işlemektedir. Ancak hastalıklar, kalıtımsal etkenler ve vücudun çevreden maruz kaldığı etkenler sonucunda hücrelerin doğru fonksiyon görmesi bozulur ve hücreler büyüme kontrolünü kaybederek çok sık, hızlı ve olması gerekenden fazla sayıda bölünmeye başlarlar. Bu bozuk hücreler tümör denilen yanlış çalışan hücre topluluklarını oluştururlar. Aynı durum beyin ve sinir sisteminin diğer hücreleri içinde geçerlidir. Her yıl yaklaşık 16.000 insanda beyin tümörü saptanmaktadır.


    Tümörler iyi huylu (benign) ve kötü huylu (malign) olarak iki ana guruba ayrılırlar. İyi huylu tümörler kanser hücreleri içermeyen gruptur. Genellikle çıkartılabilirler, tekrarlamazlar ve etraftaki normal çalışan dokulara yayılıp onların fonksiyonlarını bozmazlar. İyi huylu beyin tümörlerinin iyi sınırları vardır ve cerrahi ile çıkartılabilirler. Ancak beyin içindeki diğer normal dokulara bası yaparak onların normal çalışmasını engelleyebilirler.
    Kötü huylu beyin tümörleri kanser hücreleri içermektedir. Hayatı tehdit ederler. Hızlı büyürler ve etraf normal dokulara yayılarak onların fonksiyon görmesini de engellerler. Genellikle tıpkı ağaçlar gibi etrafa kök salarak beslenmeleri için gerekli olan maddeleri sağlıklı beyin dokusundan çalarak ayakta kalırlar.
    Santral sinir sitemi, özellikle de beyin çok sıkı korunan kapalı bir kutunun (kafatası) içinde olduğundan basınç değişikliklerine çok hassastır. Bu nedenle bazı iyi huylu tümörler de kanser hücresi içermemelerine rağmen önemli yapılara baskı yaparak hayati tehlikeye neden olabilirler.
    Beyin dokusundan kaynaklanan tümörlere birincil (primer) beyin tümörü denilir. İkincil (sekonder) beyin tümörü ise beyin dışı bir kanserin beyne yayılması ile oluşur. Beyin tümörleri kaynak aldıkları dokunun tipine göre adlandırılırlar. En sık görülen birincil beyin tümörü gliomlardır. Bunlar beynin sinir dışı destek hücrelerinden kaynaklanır.

    Aşağıda sık karşılaşılan beyin tümörleri hakkında çok kısa bilgi verilmiştir.

    – Astrositomlar : Astrosit denilen küçük, yıldız şekilli hücrelerden kaynaklanırlar . Beyin, beyincik, omurilikte görülebilirler. Erişkinlerde genelde beyin yarım kürelerinde yerleşirlerken, çocuklarda daha çok beyin sapında görülürler. Evreleme sistemine göre 1. evredeki tümöre pilositik astrositom, 2.evredeki tümöre diffüz astrositom, 3. evredeki tümöre anaplastik astrositom, 4. evredeki tümöre glioblastome multiforme denilir. 1. ve 2. evre tümörlere düşük gradeli, diğerlerine ise yüksek gradeli tümörler denilir.

    – Epandimomlar : Genellikle beynin ventrikül denilen boşluklarının duvarını döşeyen hücrelerden gelişirler. Omurilikte de görülebilirler. Her yaşta oluşabilseler de genellikle çocukluk ve genç erişkin çağında görülürler. Primer beyin tümörlerinin %2-9’unu oluştururlar. Beyin omurilik sıvısı içerisinde yayılım gösterebilirler. Küçük yaşta klinik bulgu veren ependimomların daha kötü gidiş gösterdiği kabul edilmektedir.

    – Oligodendrogliomlar: Sinir hücrelerinin uzantılarının korunmasından sorumlu myelin denilen yağ katmanını üreten hücrelerden kaynaklanır. Yavaş büyürler ve etraf dokulara yayılmazlar. Orta yaşlarda daha sık görülen ender tümörlerdir. Primer beyin tümörlerinin %4-5’ini oluştururlar. Bu tümörlerin önemli bir özelliği morfolojik ve radyolojik olarak değişik derecelerde kalsifikasyon göstermesidir.

    – Medullablastomlar : Son çalışmalarda bu tümörlerin doğumdan sonra vücutta kalmaması gereken primitif (gelişen) sinir hücrelerinden kaynaklandığı gösterilmiştir. Bu nedenle medullablastomlar Primitif Nöro Ektodermal (PNET) olarak da adlandırılırlar. Çoğunlukla beyincikte gelişirler. Genellikle çocukluk çağı tümörleridir ve erkeklerde daha fazla görülürler. Primer beyin tümörlerinin %4-10’unu oluştururlar. 20 yaş altında görülen beyin tümörlerinin ise %15-20’sini oluştururlar.

    – Menengiomlar : Meninks denilen beyin zarlarından gelişir. Yavaş büyüyen ve genellikle etraf dokulara yayılmayan tümörler olduğu için beyin dokusu bu tümörlerin varlığına uyum sağlayabilir ve büyük boyutlara ulaşana kadar fark edilmeden kalabilirler. Genellikle 30-50 yaşlarında kadınlarda görülürler. %95 den fazlası iyi huyludur. Beyin tümörlerinin %15’ini oluştururlar.

    – Kraniofarengiomlar : Hipofiz bezinin yerleştiği bölgede gelişirler. Genellikle iyi huyludurlar ancak bazen etraf dokulara fazla zarar verdiklerinden kötü huylu olarak adlandırılırlar. Çocuk ve gençlerde daha sıktırlar.

    – Pineal bölge tümörleri : Pineal bezinin yerleşim yerinde görülürler. Beynin ortasında, derinde yerleşimli küçük bir organdır. Yavaş ve hızlı büyüyen iki tipi vardır. Çocukluk yaşta görülen beyin tümörlerinin %3-8’ini, erişkin yaşta ise %1’inden daha azını oluştururlar. Bu bölge tümörlerinin yaklaşık %80’i malign karakterdedir.

    – Beyin sapı tümörleri: Çocuklarda daha çok görülen yaygın tümörlerdir. Çocuklarda görülme oranı %10-20’yi bulmaktadır. Görülme yaşı ortalama 3-9’dur. Beyin sapı tümörleri arasında gliomlar özellikli bir grubu oluştururlar ve 4 gruba ayrılırlar. Diffüz, servikomedüller, fokal, dorsal ekzofitik tümörler olmak üzere. Diffüz tümörlerin hepsi maligndir.

    – Köşe Tümörleri : Beyincik ve beyin sapının birleşim noktasına köşe denilmektedir. Her ne kadar bu bölgede çeşitli tümör tipleri görülebilse de köşe tümörü denilince akla gelen ilk tümör tipi sekizinci kafa siniri, işitme ve dengeden sorumlu vestibular sinirin kılıf tümörü, schwannomlardır. İyi huylu, yavaş büyüyen tümörlerdir. İşitme ve denge sinirine bası yaparak duyma ve denge problemlerine neden olurlar. Eğer tümör daha fazla büyürse yüzün duyusunu alan sinire bası yaparak yüzde uyuşmaya neden olabilir. Daha da büyüyen tümörler yüz felcine ve hatta beyin sapına bası yaparak hayati tehlikeye neden olabilirler. Genellikle tek taraflı olarak görülen bu tümörler nörofibromatosiz tip 2 denilen kalıtsal bir hastalıkla beraber iki taraflı olarak görülebilirler. Tek taraflı olan tipi beyin tümörlerinin %8’ini oluşturmaktadırlar. Her yıl 100.000 kişiden birinde bu tümör görülmektedir. Erken tanı ciddi sorunlar çıkartmadan tedavi edilebilmesi için anahtar rol oynar. Hastaların %70 inde ilk şikayet işitme kaybıdır. Baş dönmesi, baş ağrısı, çınlama da görülen şikayetlerdir. Daha büyük tümörü olan hastalarda yüz felci, çift görme, yutma güçlüğü, yüzde ağrı ya da uyuşma görülebilecek diğer şikayetlerdir.İşitme kaybının derecesini saptamak için özel testler yapılmaktadır. Tanıdan şüphelenildiği durumlarda MR çekilerek tanı netleştirilir.

    – Metastatik Tümörler : Metastaz bir kanserin yayılmasıdır. Vücudun başka bir organındaki bir kanser yayılarak beyne ulaşırsa buna ikincil beyin tümörü denir. Beyine yayılmış kanser orijinal kanserin aynısıdır ve aynı şekilde isimlendirilir. Örneğin akciğer kanseri beyne yayılırsa buna metastatik akciğer kanseri denilir. Çünkü beyindeki metastatik tümörün hücreleri akciğer hücrelerine benzer, beyin hücrelerine değil. İkincil beyin tümörlerinde tedavi kanserin başlama yerine, yayılımının derecesine, hastanın yaşına o anki sağlık durumuna ve ilk hastalığı için uygulanan tedaviye verdiği yanıta göre değişir.

    Beyin Tümörlerinin Tedavisi

    Tedavi seçimini etkileyen birçok faktör vardır. Bunlar tipi, yerleşim yeri, büyüklüğü ve hastanın durumudur. Çocuklar ve erişkinlerdeki seçenekler birbirinden farklıdır. Her hasta için ona özgü bir tedavi planı seçilir.
    Beyin tümörleri cerrahi, radyasyon ve ilaçla tedavi edilebilirler. Hastanın ihtiyaçlarına göre birçok yöntem bir arada kullanılabilir. Hastanın tedavisi genellikle bir ekip tarafından yürütülür. Bu ekipte beyin cerrahı, tıbbi onkolog ve radyasyon onkoloğu bulunur. Bunların yanı sıra fizik tedavi uzmanı ve konuşma terapisti de ekibe katılabilir.
    Birçok beyin tümöründe cerrahi ilk tedavi seçeneğidir. Mümkünse cerrah tümörün tamamını çıkartır. Ancak eğer etraf sağlam dokuya zarar vermeden tümörün tamamı çıkartılamıyorsa doktor tümörün mümkün olan kısmını çıkartır. Kısmi çıkarma kafa içi basıncını azaltacağı için hastanın şikâyetlerinin azalmasına ve radyasyon veya ilaçla hedeflenecek tümör dokusunun azalmasına yardımcı olur.
    Bazı vakalarda tümör çıkartılamaz. Böyle durumlarda cerrah sadece biyopsi yapar ve tümörün küçük bir kısmını çıkartır. Çıkan kısım patolojiye yollanır ve mikroskop altında incelenerek kesin tipi öğrenilir. Bu tedavinin şekillendirilmesinde önemli bir bilgi kaynağıdır. Biyopsi açık cerrahi ile yapılabildiği gibi genel durumu buna izin vermeyen hastalarda özel sistemler kullanılarak bir iğneyle de yapılabilir. Doktor hastanın başına özel bir çerçeve (Frame) takarak MR ve/veya BT görüntüleri alır. Bu şekilde tümör dokusunun kafa içindeki kesin yerleşim yeri koordinatları ile belirlenir. Bu bilgilerle kafa tasına küçük bir delik açılarak biyopsi iğnesi doğrudan tümöre hedeflenir ve biyopsi alınır. Bu tekniğe stereotaksi denilir.
    Radyasyon tedavisi (radyoterapi) çeşitli şekillerde uygulanabilir. Radyasyonun tüm kafaya büyük bir makine aracılığı ile verildiği yöntemde hastalar haftanın 5 gününde birkaç hafta süreyle ışınlanır. Tedavinin süresi tümörün tipine ve boyutuna göre belirlenir. Tedavinin bu şekilde parça parça yapılmasındaki amaç normal dokuların göreceği zararı azaltmaktır. Radyasyon özel maddelerin cerrahi ile doğrudan tümör içine konulması yolu ile de uygulanabilir. Konulan maddenin radyoaktif özelliklerine göre ya kısa süreli uygulama yapılır ya da madde kalıcı olarak beyinde bırakılır.
    Stereotaktik radyocerrahi tedavideki diğer bir seçenektir. Tedavi tek seansta yapılır. Bir çok açıdan yüksek doz radyasyon sadece tümör dokusuna yönlendirilir. Bu şekilde normal beyin dokusuna zarar verilmez. Bu yönteme GAMMA KNIFE RADYOCERRAHİSİ denilir. Daha kısa sürede daha etkili, daha doğru bir tedavi yöntemi sağlar. Bu yöntemde tümör boyutlarının üç santimetreden küçük olması gerekmektedir.
    Kemoterapi kanser hücrelerini öldürmek için ilaç kullanılmasıdır. Tek bir ilaçla veya birçok ilacın çeşitli dozlarda birleşimi ile uygulanabilir. Tedavi ağızdan veya damardan olabileceği gibi doğrudan omurga içindeki beyin omurilik sıvısına verilerek de yapılabilir.
    Bu tedavi şekillerinden birisi ile tedavisi yapılan hastalar, süresi doktorlar tarafından belirlenen ve ilk başlarda daha sık; sonra araları açılan kontrollere gelirler. Kontroller sırasında BT veya MR görüntüleri ile tümördeki değişimler takip edilir, hastaların tam bir muayenesi yapılır. Gerek görülürse ilaç tedavileri düzenlenir.
    Kaynaklar

    1- Gazi Ünv. Tıp Fak. Gamma Knıfe Ünitesi Web Sayfası
    2- Türk Nöroşirürji Derneği Yayınları Temel Nöroşirürji Kitabı

  • Fibromiyalji (tükenmişlik sendromu)

    Fibromiyalji (tükenmişlik sendromu)

    Yaşam kalitesini ciddi derecede bozan fibromiyalji; tükenmişlik sendromu, kronik ağrı sendromu veya kronik yorgunluk sendromu olarak tanımlanabildiği gibi aynı zamanda başta yaygın ve inatçı kas ağrıları olmak üzere, sabahları vücutta tutukluk, yorgunluk gibi yakınmalarla seyreden yumuşak bir doku romatizması olarak da tanımlanıyor. Fibromiyalji ayrı bir hastalık oluşumu olmayıp yaygın kas ağrıları, baş ağrısı, yorgunluk, bitkinlik, halsizlik, uyku düzensizlikleri ve bazen de spastik kolit dediğimiz tuvalete çıkma problemlerinin eşlik ettiği belirti ve bulguların bir kombinasyonudur.

    Kronik bir hastalık olup ‘’çok yorgunum, sanki enerjim bitmiş’’ gibi yakınmaları olan hastalar, tanısı konulamayan ağrı şikâyetleri yüzünden yıllarca çeşitli branşların doktorlarına başvuruyor. Doğru teşhis konulamadığı için hastaların yakınmaları azalmış veya geçmiş gibi görünse de bir süre sonra tekrar başlıyor. Yapılan çalışmalar, ülkemizde 1,3 milyon fibromiyalji hastası olduğunu gösteriyor ama bu hastalığa yakalananların sayısı fibromiyalji çok sayıda belirti nedeniyle başka hastalıklar tarafından maskelendiği için belirtilen rakamdan daha fazla.
    Günlük hayatı, kişilerde iş kalitesini düşürüp, dikkat ve algılamayı azalttığı için kötü etkiliyor. Yaşam keyfinizi etkilediği için motivasyonu ve verimliliği düşürür. Ekonomiyi, iş hayatını ve gündelik yaşamı olumsuz etkileyen fibromiyalji için ‘çağın hastalığı’ diyebiliriz. Fibromiyalji tedavi edilmez ise; yaşam kalitesinde düşüş ve işgücü kaybına neden olur. Hatta hasta ağrıları ve diğer yakınmaları nedeniyle çevresi tarafından ‘hastalık hastası’ olarak tanımlanabilir
    Fibromiyaljinin nedeni tam olarak bilinmiyor. Daha çok hassas yapılı ve her şeyden çabuk etkilenen kişilik yapısındakilerde görülüyor. Mükemmeliyetçiler, işkolikler ve uygun olmayan çevresel faktörlerin olduğu ortamlarda çalışanlarda sıktır. Fibromiyalji en çok kadınlarda ve genç erişkin grupta görülür. Özellikle menopoz döneminde artış kaydediyor. Kadınlarda değişen hormonal sistemlerin (adet dönemleri, menopoz) ortaya çıkardığı stres ve kaygı, baş edilmesi güç durumlara neden oluyor. Bu durum, hastalığın tekrarlamasında ve yerleşmesinde uygun zemin hazırlıyor. Kadınlarda menopoz ve stresin hastalık üzerindeki etkinliğini vurgulayan kortizol hormon çalışmaları da bunu desteklemektedir. Kadınların adet dönemleri, menopoz ve hormonal dengelerdeki değişiklikler gibi fizyolojik etkenlere ek olarak; spor alışkanlığının olmayışı, evde vücutlarına fazla yüklenmeleri, aşırı temizlik yapmaları ya da sık sık ev eşyalarının yerlerini değiştirmeleri gibi etkenler fibromiyaljiye zemin hazırlıyor. Ayrıca soğuk ve sıcak farkına maruz kalmak gibi çevresel etkenler de fibromiyaljinin nedenleri arasında sayılabiliyor.
    Hastalık belirtilerinden en tipik olanı sabahları ortaya çıkan boyun, sırt ve bel gibi tek bir bölgede veya tüm vücutta yaygın olarak hissedilebilen ağrıdır. Fibromiyalji ağrısı hastalar tarafından ‘zonklayıcı, derinden gelen ya da keskin’ gibi çeşitli şekillerde tarif ediliyor. Ağrıya, kaslarda yoğun yanmalar, seğirmeler ve katılık hissi de eşlik edebiliyor. Ağrının bir yerden başlayıp bütün vücuduna yanıcı, sızlayıcı olarak yayıldığını ifade eder. Uyku bozukluğu; çok uyuma, bazen uykusuzluk sonuçta derin olmayan ve dinlendirmeyen uykuyla birlikte kişinin duygu durumu bozulur. Yanıcı ağrılara bazen dengesizlik hissi, karın ağrısı ve tuvalete çıkma alışkanlıklarında değişiklik gibi şikâyetler de eşlik edebilir.
    Tanı için üç ay şikâyetlerin ve belirtilerin devam etmesi gerekir. En az 12 noktada (ensede baş-boyun geçiş noktası, önde iman tahtasının yanı, omuz başları, dirsek dış yüzü, kürek kemiğinin iç yüzleri, bel kalça geçiş noktası, kalçada dış yan dış, diz iç kısımları vb.) ağrıya hassas olunması temel şarttır. Hastanın şikâyetlerinin ve hikâyesinin yanı sıra yapılacak tetkiklerle tanı konulur. Sık sık bel ve boyun ağrıları, kronik yorgunluk sendromu, depresyon, hipotiroidi ve uyku bozuklukları gibi başka hastalıklarla karıştırıldığı için yapılacak tetkikler büyük önem taşır.
    Komplike bir hastalık olduğu için tedavisinde birçok branştan destek alınabilir. Fizik tedavi ve rehabilitasyon uzman hekiminin başkanlığında; psikolog ve fizyoterapistten yardım alınır. Gerekli olduğunda diğer branş hekimlerinden konsültasyon desteği alınır ve tedavi multidisipliner şekilde yönlendirilir.
    Fibromiyaljik olmamak için hava koşullarına uygun giyinmeliyiz, havasız ortamlardan kaçınmalıyız, hava akımları arasında kalmamalıyız, stresten kaçınıp stresle mücadele yollarını öğrenmeliyiz, kendimizle barışık yaşayabilmemiz için gerekirse psikolog desteği almalıyız, sağlıklı beslenip iş ve dinlenme saatlerini uygun ayarlamalıyız, ergonomik koltuk, uygun yükseklikte masa, göz hizasında bilgisayar monitörü, dirseğin ve kolun düşmesini engelleyen klavye gibi iş hayatımızda önemli yer tutan nesneleri uygun ayarlamalıyız, kendimize uygun, gerçekten severek yapacağımız hobiler edinmeliyiz, kendimize uygun sporu yapmalıyız.
    Özetle kişiye özel yaşam şeklimizi planlayarak ruh ve beden bütünlüğümüzü sağlamalıyız.

  • Bel sağlığınız için öneriler

    Bel sağlığınız için öneriler

    Her 100 kişiden 80’i hayatının bir döneminde bel ağrısından yakınır ve bel ağrısı olan hastaların % 70-85’i 6 hafta içinde kendiliğinden iyileşir. Kas spazmı, bel kayması, kireçlenme, romatizma, kemik erimesi, omurgalarda kırık ve bel fıtığı gibi çeşitli nedenlerden dolayı bel ağrısı oluşabilir. Bel ağrılarının sadece % 2’si bel fıtığı olup gerçekten bel fıtığı olanlarının da ancak % 15’i cerrahi tedavi gerektirir.

    Belinizi en iyi sizin koruyabileceğinizi bilerek doğru davranışlarla kendinizi ağrıdan uzak tutabilirsiniz. Bunun için günlük hayatta yapılması ve yapılmaması gereken hareketler;

    Cisimleri bir yerden başka bir yere taşırken belinizin eğik değil de dik bir pozisyonda olmasına dikkat ediniz.
    Sandalye veya koltukta otururken dik bir pozisyonda olmaya gayret ediniz ve bunu alışkanlık haline getiriniz. Sandalye veya koltuğa oturmak için kendinizi oturağınızın üstüne sanki düşüyormuş gibi aniden bırakmayınız. Yavaş yavaş, kontrollü olarak oturma pozisyonuna geçiniz.
    İşyerinde devamlı oturarak çalışıyorsanız, bunun beliniz için sakıncalı olduğunu biliniz. Bu nedenle ara sıra kalkıp dolaşınız. Çünkü oturur pozisyonda iken belinize binen yük, ayakta iken olduğundan belirgin şekilde daha fazladır. Hatta yapılan araştırmalarda günlük mesaisinin büyük bir kısmını oturarak geçirenlerde bel fıtığına yakalanma riskinin ayaktakilere oranla daha fazla olduğu tespit edilmiştir.
    Bacaklarınız düz pozisyondayken, ayakta dimdik uzun süre hareketsiz kalmayınız.
    Herhangi bir ağırlığı taşımanız gerekirse yükü vücudunuza simetrik olarak paylaştırdıktan sonra taşıyınız.
    Hafif dahi olsa yerden bir cismi alırken dizlerinizi kırarak ve çömelerek alınız.
    Bir eşyayı alırken ona doğru uzanmayıp yanına iyice yaklaşınız ve öyle alınız. Bir cismi yerden alırken de önce onu bedeninize doğru yaklaştırıp sonra yükseltiniz.
    Ağır bir cismi bir yerden bir yere çekerek veya iterek tek başınıza götürmeyiniz.
    Merdivenlerden inerken bastığınız basamaklara çok dikkat edip bazen son basamağa geldiğinizi sandığınızda bir basamak daha vardır ve siz farkında olmadan tüm vücudunuzla aşağıya doğru düşersiniz. Çok tehlikeli olan bu hareketten kaçınınız.
    Elinizi, yüzünü yıkarken lavaboya doğru eğilmeyiniz, evinizdeki lavaboların biraz daha yüksekçe olmasını sağlayınız.
    Çocuklarınız okula giderken çantalarında az yük taşıtmaya çalışınız. Bunun için sadece o günkü dersleri ilgilendiren kitap ve ders gereçlerini yanlarına almaları konusunda onları eğitiniz.
    Elektrikli süpürgeyle veya paspasla yerleri temizlerken öne doğru eğilmeyiniz ve belinizi dik bir pozisyonda tutmaya gayret ediniz.
    Sağlıklı iken düzenli olarak spor yapınız. Yüzmeye önem veriniz, yürümeyi ihmal etmeyiniz.
    Daha önce bel rahatsızlığı geçirmişseniz, güreş, boks, judo, futbol gibi mücadele sporlarından ve halter gibi uğraşlardan uzak durunuz. Bunların yerine yürüme ve yüzme gibi sporları tercih ediniz.
    Bir defa bel rahatsızlığı geçirmiş ve iyileşmişseniz, uzman doktorun size vereceği egzersizleri aksatmadan yapınız.
    Egzersiz hareketlerinin sayısını gün geçtikçe yavaş yavaş artırınız. Başlangıçta aşırılığa kaçmayınız.
    Spor ve ya egzersiz yaparken ani ve zorlayıcı hareketlerden kaçınınız.
    Sırtüstü yatağınızda veya bir halının üzerinde uzanırken bacaklarınızı dizlerinizi kırarak yukarıya doğru toplayınız. Bu pozisyonda beliniz daha çok rahatlar ve ağrılarınız daha çabuk geçer.
    Egzersiz sonrasında şiddetli ve 15 dakikadan fazla süren bir rahatsızlık ortaya çıkarsa uzman doktora danışınız. Bir saati geçen rahatsızlık söz konusu ise o hareketi yapmayınız.
    Her gün beyaz peynir veya bir tabak yoğurt yemeyi ihmal etmeyiniz.
    Vücut ağırlığınızı sürekli kontrol altında tutunuz ve alınan her fazla kilonun vücudunuz, beliniz için ilave bir yük olduğunu, bunun da belinizin biyomekaniğini olumsuz yönde etkilediğini unutmayınız.
    Eğer kilonuz fazla ise ve bunu bir türlü veremiyorsanız, bir uzman doktor ve diyetisyene başvurunuz.
    Üzüntü ve streslerin bel sağlınızı da olumsuz yönde etkilediğini bilerek ruh sağlığınıza özen gösteriniz. Ailevi, sosyal veya iş hayatınızla ilgili problemlerinizi çözmek için gerekirse ilgili doktor ve şahıslardan yardım isteyerek köklü bir çözüme gidiniz.
    Uzman hekime danışmadan bel korsesi kullanmayınız. Çelik balenli korselerin uzun vadede bel ve karın adalelerini zayıf bırakacağını unutmayınız.
    Uzun topuklu veya topuksuz ayakkabı giymeyiniz. Ayakkabınızın topukları normal olsun.
    Yan veya sırtüstü pozisyonda yatarak uyuyunuz. Yatağınız sert olsun. Vücudu değişik şekillere sokan, stabil olmayan yumuşak yataklar sağlıklı değildir. Altında sunta veya tahta olan yataklar ile kaliteli ortopedik yatakları tercih ediniz.
    Yataktan kalkarken önce tam yan dönünüz, daha sonra ellerinizle yandan destek alarak oturur pozisyona geçiniz ve öyle kalkınız.
    Ayakkabınızı bağlamanız veya benzer bir hareket yapmanız gerekiyorsa, çömelerek ve ya yüksekçe bir cismin üstüne basarak yapınız.
    Otomobil kullanırken koltuğunuz sert olsun, arkaya dayandığınızda koltuk belinizi desteklesin ve adeta kavrasın. Uzun yola çıkarken de belinizi ince bir yastıkla destekleyiniz.
    Doktorunuz mutlak yatak istirahati vermişse, 2 veya 3 hafta kesinlikle istirahat ediniz. Bu süre içinde ağrınız artıyor, durumunuz kötüye gidiyorsa doktorunuza bildiriniz.
    Beliniz ağrıyor ve özellik le de ağrı bacağınıza vurmaya başlamış ise vakit geçirmeden uzman doktora başvurunuz. Doktor olmayan kişilerle kaybedeceğiniz vaktin bazen ciddi zararlara yol açabileceğini unutmayınız.

  • Boyun sağlığı için öneriler

    Boyun sağlığı için öneriler

    Bazı meslek grupları boyun ağrılarına daha fazla yatkınlık gösterirler. Özellikle masa başında yoğun bilgisayar kullanan kişiler, öğretmenler, şoförler, bedensel olarak yoğun iş yapanlar gibi. Yaşla artan dejeneratif süreçte halk arasında kireçlenme denilen duruma katkıda bulunarak hastada boyun ağrılarının daha da artmasına neden olabilir. Boynunda sorunu olanlar ve özellikle de masa başında çalışan kişiler uyulması gereken basit kurallarla yaşamasını bilirlerse sağlıklı bir boyuna sahip olabilirler.

    Çalışma şartlarınızı ve ortamınızı düzenleyerek boyun sağlığınıza katkı sağlayabilirsiniz. Örneğin, ekranların göz seviyesinde veya o seviyenin hafif altında olmasına dikkat edin. Boynunuz sürekli öne doğru eğik ve aynı pozisyonda olmamalı. Çalışma esnasında ortalama olarak iki saate bir boyun kaslarını esnetme ve germe egzersizleri yapın. Ağır cisimleri asla yukarı doğru kaldırmayın, itmeyin ve çekmeyin. Yatak dışında uyumamaya özen gösterin. Çok alçak veya çok yüksek yastıklar kullanmayın.
    Boyun eğriliğini destekleyecek ortopedik yastıkları tercih edin. Arabada ve koltukta uygun boyun destekleri kullanın. Sigara disklerin yapısını ve kalitesini bozduğu için sigara içmeyin. Günlük ve düzenli yapılan boyun egzersizleri boyun eğriliğini düzeltir, boyun hareketliliğini artırır. Boyun egzersizleri boyun kaslarınızı güçlendirir ve kaslardaki gerginliği azaltır. Düzenli spor yapın ve özellikle yüzme vb. sporları tercih edin.
    Boyun sağlığınıza gerekli özeni gösterin; Sağlıklı boyun; güçlü, dengeli ve ağrısız boyundur. Unutmayalım ki sağlıklı boyuna belli kurallara uyarak sahip olabiliriz;
    Başınızla asla yük taşımayın ve baş seviyesinin yukarısına doğru yük kaldırmayın.
    Ağır cisimleri asla kaldırmayın, çekmeyin ve itmeyin. Taşıyacağınız yükleri eşit olarak her iki elinize ve kolunuza bölün.
    Boynunuzu sürekli öne eğik veya aynı pozisyonda sabit tutmamaya özen gösterin.
    Özellikle bilgisayar ve tezgâh başında sıklıkla pozisyon değiştirin.
    Çalışma şartlarınızı ve koşullarınızı kendiniz iyi düzenleyin. Telefonla konuşurken telefonu boyun ile omuz arasına sıkıştırarak konuşmayın ve uzun süreli konuşmalardan kaçının.
    Otururken sırtınızı düz tutun ve yaslanın.
    Gerekirse boyun kıvrımınıza uyan boyun yastığı ile boynunuzu takviye edin.
    Yatak dışında boyununuz düşercesine başka bir yerde uyuya kalmayın.
    Aşırı yüksek yastık kullanmayıp boyun yastığı tercih edin.
    Ağrı devam ederse mutlaka doktorunuza görünün.

  • Boyun ağrısının nedenleri

    Boyun ağrısının nedenleri

    Boyun ve kol ağrısının birçok nedeni olduğu için ağrının asıl nedenini bulmak hastanın ve o hastayla ilgilenen hekimin mutluluğu için çok önemli. Ağrının asıl nedenini bulamayıp yanlış tanı konulursa hekim çözüm üretemez ve hasta da ağrısıyla acı içinde kıvranır. Boyun omurlarının, disklerin kola giden sinirlere ve omuriliğe basısı ağrının kaynağı olabilir.

    Nedenleri;
    1-Kötü duruş ve boyunu kötü kullanma; Günlük hayatımızda boyun sağlığına uygun olmayan bütün yanlış hareketler ve duruş şekli omur, disk, eklem ve bağ dokusunda yıpranmaya sebep olarak boyunda doğal eğimin kaybolmasına neden olur ve buda önemli bir ağrı nedenidir.
    2-Boyun incinmesi; Boyunun araç içi trafik kazalarında olduğu gibi normal hareketinden daha fazla bir zorlaması sonucunda disk, kemik, bağlar ve eklemlerde incinmeler olabilir ve geç dönemde bu tip olgularda aşırı hareketliliğe bağlı ağrı görülebilir.
    3- Gerilim, stres, sigara; Boyun ağrısını artıran ve kronikleştiren en önemli nedenler olup ekonomik, sosyal ve psikolojik sorunlarımız boyun ağrısını arttırmaktadır. Boyunda sürekli gerginlik ve ağrılı noktalardan şikayet edilmektedir. Düzenli çalışmak, sosyal uğraşılar ve hayata bağlılık, gerektiğinde psikolojik destek almak bu nedenle olan boyun ağrısına karşı çözüm yöntemleridir.
    4-Boyun Tutulması, Kas spazmı; Genellikle boyunu destekleyen kasların aşırı gerilmesi ile oluşur. Kas spazmına ağır bir şeyi kafasının üstünde kaldırmak, aşırı spor, iş aktivitesi, yanlış masa başı çalışması neden olabilir. Yanlış pozisyonda uyuya kalma, yüksek yastık ve kötü seyahat şartları da boyun tutulması yapabilir. Çoğu zaman basit tedaviler ile spazm ve tutulma çözülmekteyken miyofasial ağrı, fibromiyalji ve miyozit gibi rahatsızlıklarda uzun süreli kas ağrısı nedeni olup kas içerisinde ağrıyı tetikleyen noktalara, elle de hissedilebilen lokal şişliklere neden olmakta ve uzun sürekli farklı disiplinlerin tedavisini gerektirmektedir.
    5-Boyun Fıtığı; Her iki boyun omuru arasında yastık görevi yapan jölemsi kıkırdak olan disk dokusunun omurilik ve kola giden sinirlere doğru taşması ve bası yapmasıdır. Basının büyüklüğü ve etkinliğine göre boyun ve kol ağrısı, kol kaslarında kuvvet kaybı, ellerde his kusuru, uyuşma ve beceriksizlik görülebilir. Eğer omur iliğe doğru bası olur ise yürüme zorluğu, bacaklarda kuvvetsizlik ve idrar şikayetleri de görülebilmektedir. Konservatif tedaviye rağmen şikayetler geçmiyor, ciddi omurilik ve sinir basısı var ise; o zaman tedavi cerrahidir.
    6-Diskte dejenerasyon, Kireçlenme; Yaşın ilerlemesi, omurganın kötü kullanılması sonucu kemik yapıda, bağlarda ve disklerde yıpranma olur ve jöle kıvamındaki disk bozularak kuvvet emme özelliği ve esnekliğini kaybederek çöker. Kemiğin kalsiyum içeriği azalır ve vücut doğal tepki olarak bu yıpranmış dokuları kireçlendirir. Oluşan yeni kemikçikler, taşlaşmış bağlar ve daralmış disk mesafeleri sinirlere bası yaparak boyun, kol ve genel vücut ağrısına sebep olabilir ve bunun sonucu olarak da omurilik basısı yaparak el ve ayaklarda uyuşma, kuvvetsizlik görülebilmektedir.
    7-Omurga kanalında daralma (Servikal Dar Kanal); Özellikle ileri yaşlarda ellerde uyuşma, kuvvetsizlik ve beceriksizlik, yürümede zorlukla birlikte el, ayaklarda his kusuru görülebilmekte ve omuriliğin ve/veya sinirlerinin geçtiği kanalların daralması ve omurilik beslenmesinin bozulması ile seyreder. Hastalığın erken dönemde tespit edilmesi ve erken tedavisi ile omurilikte oluşabilecek kalıcı hasarlar önlenebilinmektedir.
    8-Osteoporoz, kemik erimesi; Osteoporoz temel olarak kadın hastalığı olup kemiklerde yumuşamaya yol açarak kolay kırılmaya ve dolayısıyla da ağrıya neden olur. Beslenmede kalsiyum ve D vitamini eksikliği, hareketsiz yaşam, erken menopoz, aşırı alkol tüketimi, kortikosteroidler osteoporoz riskini arttırdığı için tedavide de bunlara dikkat ederek tedavi protokolü belirlenmelidir
    9-Omurga kırıkları, omur kayması; Omurlar normalde oldukça sağlam olup bazen kaza ve başka sebeplerden zarar görüp çatlayabilir veya bütünüyle kırılabilir. Travma şiddetiyle boyun omurları kayarak omuriliğe zarar verebilir. Ciddi omurilik ve sinir kesileri görülebilir. Kaza sonrası boyunun mutlak boyunluk ile tespit edilmesi hayat kurtarıcı olup erken dönem medikal tedavi ve gerekirse cerrahi tedavi gelecek adına en az nörolojik defisit ile hastanın kurtulmasını sağlayabilir.
    10-Kol ve el sinirlerinin tuzaklanması (sıkışması); Boyunda omurilikten çıkan sinirler ele doğru giderken geçtiği yerlerde bağ dokusu tarafından tuzaklanarak sıkışır. Buradaki sıkışma sonucu el ve kollarda kuvvetsizlik, uyuşma ve ağrı oluşur. Özellikle elin ilk 3 parmağında geceleri görülen uyuşma “karpal tünel sendromu” için tipiktir. Bu tip ağrı ve uyuşma olan hastalarda mutlak EMG testi ile ayrıcı tanıya gidilmelidir. Konservatif tedavi ile sonuç alınamayan hastalarda cerrahi olarak basının kaldırılması gereklidir. Hamilelik döneminde Karpal Tünel Sendromu’na spesifik geceleri uykudan uyandıran bilekten ele gelen ağrı, uyuşma artabilir ve EMG’de bu tanıyı destekleyebilir. Hamileliğin sonunda konservatif tedaviye yanıt beklerken oluşan ödemin de geçmesini beklemeliyiz, bunları yapmadan ilk tercih cerrahi olmamalı.
    11-Romatizmal Hastalıklar; Omurgadaki normal kemik ve kıkırdak dokuları hasara uğrar ve Romatoid artrit, Ankilozan spondilit gibi romatizmal hastalıklar boyun hareketlerinde kalıcı kısıtlılık yapabilir. Sabahları görülen yarım saatten fazla süren eklem sertliği ve hareket zorluğu romatizmal hastalıklar için tipiktir. Özellikle sabahları görülen bu ağrı ile birlikte başını yastığa koyduğu zaman ağrıda artma, zorlanma veya baş yastığa konulamayıp dik kalıyorsa romatizmal hastalıklar yönünden incelenmesi gerekir.
    12-Diğer sebepler; Boyun tümörleri , omurilik tümörleri ve omurilik içinde sıvı yarıklar oluşturan “Syringomyeli”, kemik enfeksiyonları (tüberküloz, bruselloz vb.) da boyun ve kol ağrısı nedeni olabilir. Omuz ekleminden kaynaklanan (Bursitis, Kapsülitis, Tendinit) ağrılar boyun ve kol ağrılarını taklit edebilir veya hareket kısıtlılığı sonucu boyun kaslarında ağrı yapabilir. Özefagus, trakea, tiroidit ve akciğer hastalıkları da nadiren boyun ağrısı nedenidir.
    Boyun ağrısının nedenlerini iyi bilip uygun tetkikler yapılırsa ve ayırıcı tanıda hata yapılmazsa hastanın tedavisinin başarısız olma ihtimali kalmaz.

  • Nöropatik ağrı nedir?

    Nöropatik ağrı nedir?

    Nöropatik ağrılar doku ağrılarından farklı olarak, sinir sisteminin herhangi bir yerindeki hasardan ya da hastalıktan kaynaklanan ağrılardır. Dolayısıyla yanlış alarm çalıyor, bir yerinizi jilet kesmiyor ama kesiyormuş gibi bir acı duyuyorsunuz. Ya da yanıyor gibi olduğunu söylerler mesela şeker hastaları ayaklarının altının yandığını söylerler. Nöropatik ağrı, insanları hayattan kopartmasına rağmen doğru tedavi edildiği taktirde kurtulmanın da mümkün olduğu bir ağrıdır.

    Normal bir ağrıda yani doku ağrılarında ise sağlam bir sinir sistemi bize ağrı duygusunu duyurur çünkü alarmın çalması için alarmla sistem arasında kablonun sağlam olması gerekir. Örneğin, jiletle eliniz kesilirse, sinirler jiletle kesilme hissini beynimize duyurur.
    Allodini ise, pamuk gibi yumuşak bir cisimle bile kişinin vücuduna dokunulduğunda jilet kesiyor hissine kapılarak yanlış bir alarm gibi tepki vermedir.
    Fantom ağrı (hayalet ağrı) ise kesilen bir organın yerinde olduğu sanılarak ağrı duyulmasıdır.
    Nöropatik ağrının sıklığını bilmeme nedenimiz diyabet gibi bazı hastalıklardaki nöropatik ağrılara bakacak olursak yüzde 1-2 gibi bir sıklık görülüyor ama bu belki de yüzde 10’lara kadar çıkabiliyor çünkü birçok şey nöropatik ağrıya dönebilmektedir. Mesela sinir sıkışması, bel fıtığı ağrıları ilerlediğinde ve sinir hasarı yaptığında kronikleştiğinde bunlar da nöropatik ağrı yapmaktadır. Empati yapmak zor ama hem yanar hem donar olduğunu hissedenler de var çünkü ikisi de yanlış alarm, bu tür ağrılar nöropatik ağrılar ve bunlar kronik ağrılardır. Bu ağrılar, insanları hayattan koparan ağrılardır.
    Bedenimizin her yeri sinirlerle kaplı olduğu için vücudumuzun her yerinde nöropatik ağrı olabilir. Mesela şeker hastalarında en fazla ayaklar ve ellerde ağrılar görülür. Hastanın ayağı yanıyor, uyuşuyor, karıncalanıyor ve hastalık ilerledikçe ağrının ellere de yayıldığını söylüyor. Doku ağrılarından farklı olarak nöropatik ağrılar gece ortaya çıkar ve artar. Üstüne üstlük sadece ağrı değil uykusuzluk ve buna bağlı olarak gelişen başka sorunlarda ortaya çıkabiliyor. Hem Tip-1 hem de Tip-2 diyabette rastlanmakla birlikte yine de nöropati tip-2’lerde biraz daha fazla. Nedeni ise, şeker hastalığında şekerin süresi ve glisemi düzey dediğimiz şekerin yüksekliği nöropati gelişmesi için bir risk faktörü. 10-15 yıldır diyabetli olan birisi, 2-3 yıldır diyabeti olan birisine göre daha yüksek bir riske sahiptir. Tip-1 diyabette ise insülin kullanılıyorsa şeker düzeyi iyi kontrol ediliyor demektir ve şekeri kontrol ediyorsanız nöropati gelişimi daha düşüktür.

    Karıncalanma da bir nöropatik ağrıdır mesela bacak bacak üstüne attığınızda bir süre sonra karıncalanma hissedersiniz ve bacağınızı indirirsiniz ama nöropatik ağrı hastaları bunu devamlı yaşar. Kaşınma da nöropatik ağrı semptomu olabiliyor, çıldırtıcı bir kaşıntı olabilir. Bu bir doku sorunundan kaynaklanmayıp sinirin yanlış alarmından kaynaklanıyorsa bunu susturamıyorsunuz. Ağrıyı önlemek için, hastalığın adını doğru koyup doğru tedavi uygulamak gerekiyor.

    Nöropati hastalığını çok iyi tanıyan kişi hastalardır. Karıncalanma nöropatik ağrı için iyi bir şikâyettir. İğnelenme, karıncalanma, uyuşukluk ama rahatsız edici bir uyuşukluktur, yanma olabilir. Donma, kişi doğrudan acı hissediyor olabilir jilet kesiği ya da çivi batması gibi hissedebilir. Elektrik çarpması gibi bir acı hissedebilir bunlar doku hasarında olmaz. Sizi gerçekten elektrik çarpmıyorsa bu bir sinir ağrısıdır bunun dışında kaşınma gibi de seyrek belirtiler olabilir. Çok önemli bir belirti vardır biz buna allodini diyoruz, kişinin dokunulduğunda acı hissetmesidir. Normalde bir insana pamukla dokunduğunuzda acı hissetmez ama nöropatik ağrıda sinirlerde hatlar o kadar karışıyor ki; sinir aldığı şeyi yanlış yere iletiyor. Beyin pamuğu jilet sanıyor, beyinde jiletle kesiliyormuş gibi bir acı hissediyor. Bu nöropatik ağrıda çok tipiktir.
    Tedavide de sorunun adının doğru konulması çok önemli. Hastaya ilk sorumuz şudur, “ağrı kesici iyi geliyor mu?” Hasta, “çok iyi geliyor” dediğinde orada bir terslik var demektir. Ağrı kesici nöropatik ağrıya iyi gelmez ama beraberinde bir doku sorunu varsa ağrılara o da katkıda bulunuyorsa biraz iyi gelebilir. Sadece nöropatik ağrıyı geçiren ilaçlar var ve başka hiçbir ağrıya etkisi olmayan ilaçlardır. Doğru ve düzgün kullanıldığında bu ilaçlar son derece başarılıdır.
    Ancak bu ağrılara yol açan nöropatiyi de tedavi edelim dediğimizde etyoloji için birtakım tetkikler yapıyoruz ama bütün bu tetkikler normal bile çıksa, hastanın ifade ettiği ağrılar nöropatik ağrı tipi ise ve yerleri de sinir dağılımına uyuyorsa, sadece bu kadarı tanı koymak için ve tedaviye başlamak için yeterlidir.

  • Karpal tünel sendromu (el bileği seviyesinde sinir sıkışması)

    Karpal tünel sendromu (el bileği seviyesinde sinir sıkışması)

    Periferik sinirler vücutta, kol ile bacaklarda kaslar arasında seyretmektedir. Bu anatomik seyir boyunca da bazı vücut bölgelerinde daralan tünellerden geçer. Bu tüneller fibroosseöz (kas-kemik arası) olup çeşitli nedenlerle meydana gelen bu bölgedeki sinir sıkışmalarına tuzak nöropati denilmektedir. Tuzak nöropatiler en sık karşılaşılan hastalıklar grubundan olup yaş, cins, ırk ve sosyoekonomik düzey farkı tespit edilememiştir. Bu sayının 2/3’ü aktif olarak çalışan insanlar ve yıllık iş gücü kaybı anlamında önemli bir hastalık grubunu oluştururlar.

    Tuzak nöropatilerin yaklaşık %90’ını ise el bileği seviyesinde oluşan ve sinir sıkışması ile seyreden karpal tünel sendromu oluşturmaktadır. Kadın/erkek oranı 2/1 şeklindedir. Görülme sıklığı 25-30 yaş ve 40-60 yaş grubunda artmakta olup yaş dağılımının genç grupta mesleğe bağlı olduğu düşünülürken, yaşlı grupta hormonal nedenler ön planda tutulmaktadır.
    Karpal Tünel Sendromu, el bileği seviyesinde Karpal ligament denen bağın altından geçen median sinirin sıkışması ile ortaya çıkan klinik tablodur. Kadınlarda hormonal nedenlerden dolayı daha yüksek oranda bulunmaktadır. Her iki elde de aynı anda görülebilir ve 40-60 yaş grubunda daha sıklıkla rastlanır. Hastalar elde özellikle geceleri artan karıncalanma, ağrı, uyuşma, yanma ve elektriklenme şikâyetleri ile gelirler. Masaj ve el sallamakla ağrı azalır. Geç dönemde ortaya çıkan bulgular el kaslarında erime ve güç kaybıdır.
    Tanıda klinik muayene ile EMG denilen sinir ileti hızı çalışmaları gereklidir. Konservatif tedavi basamaklarından fayda görmeyen hastalar cerrahi olarak tedavi edilir ve cerrahi tedavi genelde lokal anestezi ile uygulanır. Bilek hizasında siniri sıkıştıran karpal ligament denen bağ dokusu endoskopik yâda mikrocerrahi olarak kesilerek açılır ve sinir sıkıştığı tünelden kurtarılır.
    Karpal tünel sendromlu olgularda ameliyat sonrası başarı erken dönemde çok yüksektir. Hasta ilk günden itibaren elindeki yakınmaların azaldığını hisseder. Güç kaybı ve kas erimelerinde zaman içerisinde düzelme olması beklenir. Ancak çok ağır derecede ve uzun süre basıya maruz kalan sinir dokusunda ağrı geçse de diğer şikâyetlerde düzelme olmayabilir. Hasta ameliyat sonrası yaklaşık bir aylık dönemde elini normal olarak kullanmaya başlayabilir.

  • Tek taraflı göz kapağı düşmesi (pitozis)

    Tek taraflı göz kapağı düşmesi (pitozis)

    Sağ­lık­lı göz ka­pa­ğı gö­zün renk­li kıs­mı­nı 1- 1,5 mm ka­dar ör­tü­yor. Eğer bu ora­n da­ha faz­la ol­ursa göz ka­pa­ğı dü­şük­lü­ğü ola­rak ka­bul edi­li­r. Dü­şük­lük tek ta­raf­lı ol­du­ğun­da iki ka­pak yük­sek­li­ği ara­sın­da 2 mm’­nin üze­rin­de fark­lı­lık ol­ma­sı has­ta­lı­ğın teş­hi­si­ni ko­lay­laş­tı­rı­yor. Göz kapağı hastalıklarının en sık rastlanılan şekli “pitozis” olarak adlandırılan üst kapağının düşüklüğüdür.

    Pitozis doğuştan olabileceği gibi, sonradan da ortaya çıkabilir. Doğuştan olan pitozis genellikle göz kapağını kaldıran kasın düzgün gelişememesinden kaynaklanırken ileri yaşlarda ortaya çıkan pitozis ise genellikle yaşlılık nedeni ile göz kapağını kaldıran kasın incelerek kapaktan ayrılması nedeni ile oluşur. Bunların yanında bu kası kontrol eden sinirlerin hasar görmesi veya bazı kas hastalıkları veya yaralanma nedenleri ile de pitozis ortaya çıkabilir. Ayrıca diğer göz ameliyatları sırasında gözün açılması için takılan spekulumlar veya yapılan enjeksiyonlar ile bazı müdahalelerden sonra da pitozis gelişebilir. Üst göz kapağı çevresine yapılan Botox® enjeksiyonlarından sonra da geçici pitozis görülebilir. Ayrıca ya­ra­lan­ma­lar, uzun su­re­li kon­takt lens kul­la­nı­mı, en­fek­si­yon­lar, aler­jik has­ta­lık­lar, tü­mör­ler, ba­zı kas ve si­nir has­ta­lık­la­rı ka­pak dü­şük­lü­ğü­ne ne­den ola­bi­li­yor.
    Pitozis olduğunda has­ta­lar kaş­la­rı­nı kal­dı­ra­rak ya da çe­ne­le­ri­ni öne baş­la­rı­nı ge­ri­ye doğ­ru ite­rek gör­me­ye ça­lı­şı­yor. So­run ba­zen gö­zün ta­ma­men ka­pan­ma­sı­na bi­le ne­den ola­bi­li­yor. Bu du­rum­da has­ta­lar göz ka­pak­la­rı­nı el­le­ri ile kal­dı­ra­rak gör­me­ye ça­lı­şı­yo­r.
    Çocuklarda kapak düşüklüğü görmeyi etkiliyorsa göz tembelliği oluşmasına engel olmak için erken dönemde ameliyatın yapılması gerekiyor. Görmeyi etkilemeyen kapak düşüklüğünde de en geç okul öncesi dönemde ameliyat şart ve bu konu üzerinde uzman göz doktorunun görüşü alınmalıdır. Kapak düşüklüğü çocukların büyümesi ile düzelmiyor. Okul öncesinde tedavinin yapılmamış olması çocuğun kişisel gelişimini olumsuz etkiliyor.
    Düşüklüğe çift görme de eklenirse dikkat etmek gerekiyor. Göz ka­pak­la­rı­nın nor­mal­den da­ha açık ol­ma­sı, ti­ro­id be­zi has­ta­lı­ğı­nın, ka­pa­n­ma­sı ise yüz fel­ci­nin be­lir­ti­si­di­r. Göz ka­pa­ğın­da dü­şük­lük ile bir­lik­te çift gör­me de di­ya­bet, ba­zı iler­le­yi­ci kas has­ta­lık­la­rı ve­ya mi­yas­te­ni has­ta­lı­ğı­nın gös­ter­ge­si ola­bi­li­r. Göz ka­pa­ğı dü­şük­lü­ğü ne­de­niy­le has­ta­ne­ye gi­den­le­rin de­tay­lı ola­rak in­ce­len­me­le­ri ge­re­ki­r. Mu­aye­ne­de es­ki re­sim­le­ri is­te­ne­rek göz ve çev­re­sin­de­ki de­ği­şik­lik­le­rin ne za­man­dan be­ri­dir ol­du­ğu­na dik­kat edi­lmelidir. Ge­rek­li nö­ro­lo­jik ve kan tet­kik­le­ri ya­pı­lı­p il­gi­li bö­lüm­ler­le danışılarak has­ta­nın te­da­vi­si en iyi şe­kil­de plan­la­nmalıdır.
    Se­bep­siz dü­şük­lük be­yin tü­mö­rü işa­ret­çi­si olup son­ra­dan olu­şan ka­pak dü­şük­lü­ğü ba­zı si­nir ve kas has­ta­lık­la­rın­dan kay­nak­la­na­bi­li­r. En önem­li­le­ri be­yin tü­mö­rü ve da­mar has­ta­lık­la­rı Beyin damarında anevrizma (baloncuk) ile kas güç­süz­lü­ğü ya­pan miyas­te­ni, müs­kü­ler dis­tro­fi ve­ya of­tal­mop­le­ji­lerdir. Ya­ra­lan­ma, aler­ji ve en­fek­si­yon gi­bi her­han­gi bir bi­li­nen se­bep ol­ma­dan göz ka­pa­ğın­da düş­me ol­muş­sa mut­la­ka be­yin ve or­bi­ta MR, EMG gibi tetkikler ya­pı­lıp, se­be­bi bu­lun­ma­sı ge­re­ki­r.
    Pitozis doğuştan var ise veya hayatın ilk 10 yılı içerisinde ortaya çıkmışsa kalıcı görme kaybına yol açabilir. Hayatın ilk yıllarında görme kalitesini bozan tüm hastalıklar göz tembelliğine yol açarlar ve bu nedenle doğuştan veya erken yaşlarda ortaya çıkan kapak düşüklüklerinin görmeyi bozup bozmadığının anlaşılması için göz doktoruna başvurulması gerekmektedir. İleri yaşlarda ortaya çıkan kapak düşüklükleri ise göz bebeğini örtüyor ise görme kaybı, örtmüyor ise estetik kusur yaratırlar. Bu olgularda ise kalıcı görme kaybı beklenmez.
    Göz bebeğini örtecek kadar ileri olan doğumsal kapak düşüklükleri görme gelişimini engelleyerek göz tembelliğine yol açacağından bu hastalarda tedavinin zamanlaması önem taşır ve kapak düşüklüğünün acil olarak düzeltilmesi gereklidir. Görmeyi etkilemeden sadece kozmetik sorun oluşturan hafif dereceli kapak düşüklükleri ise çocuğun toplum içinde kendini daha rahat hissetmesi ve psikolojik gelişiminin olumsuz etkilenmemesi için çocuk okula başlamadan hemen önce yani 5-6 yaş civarı düzeltilmelidir. Pitozisin tedavisi cerrahi olarak yapılır. Hafif doğumsal kapak düşüklüğü ve yaşlanmaya bağlı oluşan kapak düşüklüklerinde ameliyatta göz kapağını kaldıran kas kısaltılarak güçlendirilir. Sinir felcine bağlı olan veya kas işlevinin çok az olduğu ağır doğumsal pitoziste de göz kapağı deri altından silikon bandlarla hastanın alın kasına asılarak hastanın kaşlarını kaldırarak gözlerini açabilmesi sağlanır. Tek taraflı göz kapağı düşüklüğü olanları beyin ve sinir cerrahisi, nöroloji ve göz hastalıkları uzmanları birlikte değerlendirirlerse çok daha faydalı sonuçlar elde edilir.