Kategori: Anestezi ve Reanimasyon

  • Ağrı çekmek artık kanser hastalarının kaderi değil

    Kanser, yaşamı tehdit eden yönünün yanı sıra ciddi ağrı problemleri ile de yaşam kalitesini ortadan kaldırmaktadır. Kanser ağrılarının dindirilmesi için tedavi yoluna gidilmesi, hastanın yaşam kalitesini ve genel vücut direncini yükseltmekte, kanser tedavisine uyumunu artırmaktadır. Kanser, çağımızın en korkulan sağlık problemlerinin başında gelmektedir.

    Günümüzde giderek daha fazla kanser türü özellikle erken tanı ve cerrahi tedavi, ilaç tedavisi, ışın tedavisi ya da diğer yöntemlerle eskisi kadar korkulan bir durum olmaktan çıkmıştır. Ancak yine de hala tıbbın savaştığı başlıca sağlık sorunu olma özelliğini korumaktadır.

    Kanser Ağrılarını Giderici Yöntemler, Kanser Tedavisi Üzerinde Ne Gibi Etki Yapmaktadır?

    Kanser; hayatı tehdit eden yönünün yanında meydana getirdiği ciddi ağrı problemleriyle de yaşam kalitesini ortadan kaldıran bir durum.

    Ne yazık ki kanser hastalarında ağrı, çoğu kez yeteri kadar ciddiye alınmamakta ve hastalığın kendisinin tedavisiyle uğraşan hekimler tarafından etkili yaklaşımlarla ağrı dindirilmesi yoluna gidilmemektedir.

    Burada bir yanlış inanış kanserde ağrının kesilmesinin hastalığın seyri ile ilgili takipleri güçleştireceğidir. Oysa yapılan tüm çalışmalar kanserli hastanın ağrısını dindirmenin hastalığın seyrine ve hastanın yaşam süresi üzerine olumsuz bir etkisi olmadığını göstermektedir.

    Hatta ağrının ortadan kaldırılması sonucunda yaşam kalitesinin yükselmesinin; hastanın kanser tedavisine uyumunu artırarak ve genel vücut direncini yükselterek çok olumlu katkıları olduğunu göstermektedir.

    Kanser Ağrıları Nasıl Ortaya Çıkar?

    Kanserde ağrı çeşitli nedenlerle ortaya çıkar. Bazen tümörün kendisi bir organa, sinire veya kemiğe baskı yaparak ağrıyı meydana getirir.

    Bazen de bir damara baskı nedeniyle dolaşım bozukluğuna bağlı ağrı ortaya çıkabilir. Kanserde önemli bir ağrı nedeni de kemoterapi, radyoterapi ya da cerrahi tedavi olarak adlandırılan tedavi yöntemlerinden kaynaklanan ağrılardır.

    Kanser Ağrılarını Giderici Yöntemler

    İLAÇ TEDAVİSİ: İster kanserin kendisine bağlı olsun, ister tedavi yöntemlerinin yan etkileri olarak ortaya çıkan ağrılar olsun pek çok kanser ağrısı türü ilaç tedavileri ve ilaç dışı tedavi yöntemleriyle etkili bir şekilde dindirilebilir. Kanser hastalarının etkili ve yeterli ağrı tedavisine kavuşamamalarının en önemli nedeni bu konuda uzman olan ağrı hekimlerine ulaşamamalarıdır.

    Kanser ağrısı tedavisinde ilk seçenek ağrı kesici ilaçlardır. Bu ilaçlar belli bir düzen içinde ve Dünya Sağlık Örgütü’nün basamak tedavisi adı verilen sistemine uygun olarak kullanılmalıdır. Basamak sistemine göre, öncelikle daha zayıf etkili ağrı kesici ilaçlar kullanılmaya başlanır. Ağrının durumuna göre giderek daha kuvvetli ağrı kesici ilaçlar verilir. Burada önemli bir nokta ağrının hastalığın seyri ile ilişkisinin her zaman doğru orantılı olmadığıdır. Yani her zaman hastanın şiddetli ağrısının olması hastalığın ilerlediğinin bir bulgusu değildir.

    SİNİR BLOKLARI: İlaçların ağrının dindirilmesinde yetersiz kaldığı veya çeşitli nedenlerle bu ilaçları kullanamayan hastalarda ilaç dışı tedavi yöntemlerine başvurulur. Ağrı sinirlerinin bloke edilmesi bu yöntemlerden biridir. Tıpkı kanal tedavisiyle çürüyen bir dişin sinirinin ağrı iletmesinin önlenmesi gibi kanserli organın ağrı siniri çeşitli kimyasal maddeler uygulanarak duyarsızlaştırılabilir. Bu amaçla radyofrekans termokoagülasyon yöntemleri de kullanılabilir. Bu işlem, ağrı sinirine yüksek frekanslı radyo dalgaları uygulanarak ağrı iletiminin engellenmesidir.

    MORFİN POMPASI: Morfin pompası kanserli hastaların ağrılarını dindirmede en ileri yöntemdir. Bu yöntemde omurilikten ağrı ileten sinirlerinin yer aldığı boşluğa ince bir kateter yerleştirilir.

    Ardından da cilt altına ilacın uygulanacağı port ya da pompa yerleştirilerek kateterin ucu buna bağlanır. Bu yöntemle çok daha düşük doz morfin ya da morfin benzeri ilaç kullanarak hastanın ağrısını etkili bir şekilde dindirmek mümkündür. Üstelik kullanılan morfin dozunun minimuma inmesi nedeniyle hastalar morfine bağlı yan etkilerden uzaklaşırlar.

    Kanser ağrısı ile ilgili gerçekler:

    Kanser ağrısı dindirilebilir bir ağrıdır. Dünya Sağlık Örgütü’nün raporlarında tüm kanser ağrılarının %85-90’ının çeşitli ağrı tedavi yöntemleriyle kontrol altına alınabilir ağrılar olduğu belirtilmekte.

    Pek çok kişinin korktuğunun aksine kanserli hastalarda morfin ve morfin benzeri ağrı kesici ilaçlar bağımlılık yapmaz.

    Kanser ağrısında ilk seçenek ağrı kesiciler olsa da ağrı kesiciler yeterli gelmediğinde ağrıyla savaşmak için kullandığımız daha pek çok silahımız bulunmaktadır. Kanser ağrısını kesmek için HER ZAMAN DAHA FAZLASI MÜMKÜNDÜR.

    Kanser tedavisi bir ekip işidir. Kanserde cerrahi tedavi; ilgili operaör doktorların, ilaç tedavisi ve radyoterapi onkolog doktorların uzmanlık alanıdır. Ancak kanserli hastaların her türlü ağrı tedavileri ağrı tedavisi ile uğraşan uzman hekimlerce yürütülmelidir.

  • Ağrı kesicileri doğru kullanıyor musunuz?

    “Bir ağrı kesici alayım da başımın ağrısı geçsin”

    “Bu ilacın tadı kötü, ben iğne olayım”

    “Komşuda fazla ağrı kesici var mı acaba?”

    “Ağrımın şiddeti biraz daha artsın da hapı öyle alayım”

    Ağrı sorunu yaşayan kimselerden sıkça duymaya alıştığımız ve ilk bakışta sıradan gibi algılanan bu cümleler aslında büyük bir yanılgıya işaret ediyor. Ağrı kesicilerin bilinçsiz kullanımı ağrıyı dindirmediği gibi psikolojik anlamda etki etmekten öteye gidemiyor.

    Ağrı kesiciler en fazla tüketilen ilaç gruplarının başında geliyor

    Kimi zaman sıradan bir diş ağrısı için kimi zamansa uzun süredir devam eden kronik ağrılarımız için çok eski yıllardan beri pek çok ağrı kesici ilaç alıyoruz. Bu ilaçların kullanımı çoğu kez hekim kontrolü olmadan kulaktan dolma bilgilerle eczaneden ilaç almak ya da konu komşunun artmış ilaçlarını kullanmak şeklinde gerçekleşiyor. Ancak son yıllarda tıbbın hızlı gelişimi ile birlikte ağrı kesiciler konusunda birçok geleneksel bilgi geride bırakılmış durumda.

    Bugün edindiğimiz bilgi birikiminin ve deneyimlerin ışığında yeni görüşlere ve yeni bir anlayışa sahip durumdayız. Bu doğrultuda Dünya Sağlık Örgütü tarafından ağrı kesici ilaç kulanımı ile ilgili çeşitli ilkeler geliştirilmiştir.

    Bu ilkelerin amacı, tüm dünyada ağrı kesici ilaç kullanımını belirli standartlara bağlamak ve ağrı hastalarının etkili ve yeterli ağrı tedavisine kavuşmalarını sağlarken ilaçların yan etkilerine maruz kalmalarını önlemektir.

    Ağrı kesici ilaç kullanım ilkeleri:

    Ağrı kesici kullanımında öncelikli olarak tercih edilmesi gereken yol ağız yoludur

    Ağızdan ilaç kullanmak en ağrısız ve zahmetsiz yoldur. Bu nedenle mümkünse ağız yolundan kullanılan tablet ya da kapsüllerle ağrının kesilmesi yoluna gidilmelidir. Oysa özellikle bizim toplumumuzda ağız yolundan kullanılan ilaçlar küçümsenmekte ve halk arasında kısaca “iğne” olarak tabir edilen kas içi ya da damar içi ilaçların daha etkili olduğu inancı yer almaktadır.

    Bu nedenle yanlış bir inanış olarak “iğne yazan doktor iyi doktordur” kanaati yaygındır. Bugün ağızdan kullanılan pek çok ağrı kesici kas içi ya da damar içi kullanılan ilaçlardan çok daha etkilidir. Ağız yolu dışındaki ilaç uygulama yolları ise yutma zorluğu, kusma gibi ağızdan ilaç alımını engelleyen durumlar varsa kullanılır.

    Ağrı kesici ilaç seçimi bir basamak sistemi içinde olmalıdır

    Ağrı kesici ilaçlar etki güçlerine göre 3 gruba ayrılır. Hastanın bu basamakların hangisinden başlayacağına ağrının şiddetine göre karar verilir. Tedaviye başlandıktan sonra da hasta hekimi tarafından uygun aralıklarla yeniden değerlendirilmeli ve ilaçların etkileri, yan etkileri göz önüne alınarak ayarlamalar yapılmalıdır.

    İlacın dozu kişiye göre değişir

    Ağrı, Dünya Sağlık Örgütü tarafından “kişiye özgü hoş olmayan bir duyu” şeklinde tanımlanır. Ağrının bu kişiye özgü olması durumu tedavisinin de kişiye özgü olması zorunluluğunu doğurur. Bu nedenle her ağrı kesici için önerilen dozlar var olsa da bu dozlar kesin değildir. Ağrılı hasta hekimi tarafından düzenli aralıklarla değerlendirilerek etkin doz kişiye göre belirlenmelidir.

    Ağrı kesiciler ağrı geldikçe almak şeklinde kullanılmamalı, düzenli aralıklarla alınmalıdır.

    Ağrı kesici ilaçların ağrı ortaya çıktığında kullanılması sık yapılan hatalardan biridir. Oysa özellikle kronik ağrılarda bu düzen uygunsuzdur. Kronik ağrı hastaları o anda ağrının varlığına ya da yokluğuna aldırış etmeksizin düzenli aralıklarla ilaçlarını kullanmalıdır. Bu şekilde ilacın kan düzeyinin dalgalanma göstermesinin önüne geçilmiş olur ve tedavinin etkinliği artırılır. İlacın düzenli kullanılmasını ve kan düzeyinin sabit kalmasını önleyen bir diğer hata ise öğünlere göre ilaç kullanmaktır.

    Ağrı kesici ilaçlar sabah-öğlen-akşam gibi öğünlere bağımlı kalınarak kullanılmamalıdır.

    Çünkü öğün araları eşit değildir. Bunun yerine günlük ilaç dozuna göre belli saat aralıklarıyla ilaç kullanmak doğru olur. Ağrı kesiciler bu prensiplere uyularak kullanıldıklarında tüm kronik ağrıların yüzde85’inde etkili ve yeterli olabilmektedirler.

  • Büyük korku

    Dis hekimine gitmek çok büyük korkular nedeniyle sürekli ertelenmektedir. Diş hekimi korkumuz artik sona ermelidir. Güvenli anestezi yöntemleri ile artık dis hekiminiz ile rahatlıkla iş birliği yaparak bu sorunuza çözüm olusturabilmekteyiz. Korkuya ve ağrıya son veriyoruz…

  • Ağrılarınıza kulak verin

    Kronikleşmeden tedavisi yapılmalı

    Ağrı aslında organizmayı korumak için çok önemlidir. Zarar verici hareketlerden, maddelerden, kaçınmamızı sağlar. Ama ağrı tedavi edilmediği takdirde kişinin yaşamını alt üst eden en önemli şey haline gelir. Bu nedenle ağrı başladığı andan itibaren nedeni araştırılmalı ve kronikleşme sürecine geçmeden tedavisi yapılmalıdır.

    Fibromiyaljinin tedavisinde geç kalınmamalı

    Tedavide en çok geç kalınan ağrılı durum fibromiyalji hastalığından yakınan hastalarda yaşanır. Fibromiyalji nedeni tespit edilemeyen, yaygın vücut ağrıları ile kendini gösteren, kaslarda, ensede, sırtta, bel, kol, bacak ve kalça ekleminde belirgin ağrı ile seyreden bir hastalıktır. Bu hastalarda uyku bozuklukları, vücutta ağrılı hassas noktalar, eklemlerde sabah sertliği, ellerde ve kollarda uyuşma, şişlik hissi gibi şikayetler vardır. Kabızlık, gaz şişkinliğine de sık rastlanır. Sancılı ve düzensiz adet, tiroid hastalıkları, glikoz toleransı bozukluğu gibi hormonal bozukluklar da şikayetler arasındadır. Fibromiyalji hastalarında yapılan kan ve görüntüleme tetkiklerinde ağrıyı açıklayacak patolojiye rastlanmaz. Bu nedenle çoğu hastanın bu bulguları psikolojik olarak algılanır ve bu yönde tedavi edilmeye çalışılır. Aslında ruh ile beden arasında yaşanan çatışma, çoğu ağrılı geçen bu sürece neden olur.

    Ağrı tedavisi kişiye özel olmalı

    Ağrılı hastalara yaklaşırken her bedenin ve yaşamın farklı olduğu ve dolayısıyla da ağrının kişiye özel olduğu mutlaka akılda tutulmalıdır. Başka birine iyi gelen ağrı kesici ilaç ya da tedavi her kişide aynı sonucu vermez.

  • Ozon tedavisi ile hastalıklardan kurtulun

    Ozon, atmosferin bir kaynağı ve oksijenin yüksek enerjili halidir. Gökyüzünün mavi renginin kaynağı olan ozonun dünyadaki yaşam için ne denli önemli olduğu son yıllarda yapılan bilimsel araştırmalarla kanıtlanmıştır. Dünya için bu kadar önemli olan ozon, tıp dünyasında da günden güne çok daha önemli bir yer edinmektedir. Ozon tedavisi ile kanserden diyabete, tansiyondan böbrek rahatsızlıklarına kadar pek çok hastalığın tedavisinde başarılı sonuçlara ulaşılmaktadır.

    Ozon Tedavisi İle Kendinizi Çok Daha Genç Hissedebilirsiniz

    Anti-aging: Yaşlanma ve yaşlanmanın etkilerinin geri alınması, bedensel ve ruhsal anlamda daha sağlıklı, zinde olmak ozonun getirdiği yararlar arasındadır.

    Detoksifikasyon: Çeşitli nedenlere vücuda giren kimyasal ve biyolojik atıkların zararsız hale getirilmesi ozon tedavisi ile sağlanabilmektedir.

    Zayıflama Tedavisi: Ozon tedavisi insan vücudunda yarattığı etkiler aracılığı ile kilo sorunlarını giderebilmektedir. Ayrıca özellikle ozonun içeriği olan yüksek enerjili oksijen sayesinde deri hücrelerinin canlanması ve gençleşmesi sağlanmakta, sellülit sorunları da giderilmektedir.

    Bağışıklığın güçlenmesi, direncin artması: Ozonun sağladığı en önemli yararlardan biri de sağlıklı olan kişilerin bu halinin devamının sağlanmasıdır. Artan vücut direnci, güçlenen bağışıklık sistemi sayesinde çeşitli enfeksiyon hastalıklarına yakalanma olasılığı azalırken, hastalıkların da kısa sürede atlatılması mümkün olmaktadır.

    Kronik Yorgunluğun Giderilmesi: Çağımızda birçok kişinin ortak derdi olan sürekli olarak kendini yorgun, bezgin hissetme durumu ozon yardımıyla giderilmektedir. Ozonun verdiği etki ile yorgunluğa neden olan kimyasal reaksiyonlar önlenmektedir. Yüksek enerjili oksijen, insanların kendilerini zinde ve sağlıklı olarak hissetmelerini sağlamaktadır. Bu geçici bir hissediş değil, tedavi sonrasında da devam eden bir durumdur.

    Ağrıların Giderilmesi: Herhangi bir hastalık olmaksızın sağlıklı insanlar da çeşitli nedenlerle ağrı hissedebilmektedir. Bunun nedeni yorgunluk, stres ya da başka bir etken olabilir. Ozonun etkisiyle bu ağrılar oluşmamakta ve oluşanlar da giderilmektedir. Ayrıca kanser ağrısı, yaralanma, yanık, kesik gibi travmalar sonucu oluşan veya psikolojik kaynaklı ağrılar da ozonla tedavi edilebilmektedir.

    Ozon Tedavisinin Kullanıldığı Hastalıklar

    Ozon insanların sağlığını koruyan ve kaybedilen sağlığı geri kazandıran bir etken, klasik tıp yöntemlerinin dışında veya karşısında olan bir tedavi değildir. Tüm tedavi yöntemlerinin yanında veya soruna göre tek başına da uygulanabilmektedir.

    Damar hastalıkları ve dolaşım sorunları, Enfeksiyon Hastalıkları, yara tedavisi, hepatit AIDS gibi viral Hastalıklar, Multiple Skleroz çölyak gibi Otoimmun Hastalıklar, yaşlılığa bağlı unutkanlık, hafıza kaybı, gibi rahatsızlıklar, akciğer ve karaiğer hastalıkları, böbrek Hastalıkları, şeker Hastalığı, cilt hastalıkları, kanser hastalıkları, ortopedik rahatsılıklar, diş ve diş eti hastalıkları, bağırsak hastalıkları, kadın hastalıkları ve cinsel sorunların tedavisinde ozondan faydalanılmaktadır.

    Tedavi Yöntemleri

    Tedavide kullanılan ozon gazı medikal ozon jeneratörlerinde saf oksijenden üretilir. Üretilen ozon tedavide daima oksijen ile karışım halinde kullanılır. Ozon tedavisi yöntemlerinin hepsi hastaya ozonu güvenilir ve zararsız bir şekilde vermeye yöneliktir. Tedaviyi uygulayan doktor, bilgileri ve deneyimleri ile hastası için uygun ve gerekli olan yöntemi seçmektedir. Ozon tedavisi hiçbir ilacın sahip olmadığı kadar geniş bir uygulama alanına sahiptir. Bu nedenle ozon tedavisi oldukça pratik ve yararlı bir tedavi yöntemi olarak başarı ile uygulanmaktadır.

  • Kök hücreler ile hangi hastalıklar tedavi edilebilir?

    Menisküs tedavisi

    Diz kireçlenmesi tedavisi

    Kalça kireçlenmesi tedavisi

    Çapraz bağ tedavisi

    Eklem kireçlenmesi

    Tendon tedavisi

    Şeker hastalığı

    Romatizma hastalıkları

    Saç dökülmesini önleme ve yeni saç oluşumu

    Cilt gençleştirme

    Kök Hücre Nedir?

    Kök hücre; işlev olarak henüz vücudumuzda dönüşüme uğramamış vücudumuzdaki tüm organları ve dokuları oluşturan ana hücrelerdir. Döllenmiş bir yumurta ile başladığımız hayat yolculuğumuzda en nihai şeklimize gelene kadarki tüm süreci kök hücrelerimiz yapar.

    Dönüşüme uğramamış bu ana hücreler sınırsız sayıda bölünebilir, kendilerini yenileyebilir, organ ya da dokulara dönüşebilme ve çoğalabilme özelliğine sahiptir. Vücutta nerede bir yaralanma, zedelenme, onarım ihtiyacı duyulursa oraya giderek gereken hücre tipine dönüşür ve hasar onarımına başlar. Kolumuz kırıldığında gider kırığı tamir eder, beyin hasarı yaşarsak hasarın olduğu bölgeye gelerek beyin hücresine dönüşecektir. Vücudumuzda en yoğun bulunduğu dönem anne karnındaki dönemimizdir organlarımızın ve dokularımızın gelişmesinde başrolü kök hücreler üstlenir. Bebeklik, çocukluk, gençlik, yaşlılık dönemlerine gidildikçe kök hücrelere ihtiyacın azalmasıyla birlikte kök hücrelerde vücudumuzda azalır. Kaza geçiren, hastalanan yaşlı kişilerin iyileşme süreçleri gençlere göre daha yavaştır.

    Kök hücreler genetik kodlarımızı taşıdıkları için PRP ile birlikte en doğal tedavi yöntemidir. Bu özellikli hücrelerle yapılan tedavilere kök hücre tedavileri denir.

    Kök Hücrelerin Özellikleri?

    Kendi kendilerine hareket edip uygun bir yere yerleşebilirler.

    Gerektiğinde bölünerek çoğalabilir daha fazla kök hücre oluşturabilirler.

    Başka hücre tiplerine dönüşüp oradaki devamlılığı sağlarlar.

    Kök hücreler kendilerini yenileyebilirler.

    Vücuttaki yaralanma zedelenme gibi bir sorun yaşadığımızda oraya giderek onarıma başlayabilirler.

    Kök Hücre Nasıl Elde Edilir?

    Erişkin insan vücudunda çeşitli doku ve organlardan kök hücre elde edilebilmektedir. Kök hücre elde etmek için ilk seçenek kemik iliğinden alınmasıdır; işlem yaklaşık 30 dk sürer ve bu işlem hastane şartlarında hastadan 60-70 cc kemik iliği alınır. İkinci seçenek ise liposuction yöntemiyle hastanın vücudunun yağlı bir bölgesinden bir miktar yağ alınarak özel işlemlerden geçer yağ ve hücreler ayrıştırılarak kullanıma hazır hale getirilir. Kök hücreler iki farklı şekilde kullanılır; Otolog, yani kişinin kendi hücresinin yine kendisine kullanılmasıdır. Bu hücreler uzun yıllar saklanabilir. allojenik, kök hücreler ise başkasından alınan hücrelerdir uzun süre saklanamaz ve hastaya hemen verilir. En çok yapılan kök hücre tedavileri son dönemlerde bu şekildedir. Kök hücre elde edilebilme olanağı ayrıca deri, kas, beyin den mümkündür ama kemik iliği ve yağ hücrelerine göre daha zahmetli, riskli ve pahalı olduğu için çok fazla tercih edilmemektedir.

    Kök hücreler tedavide nasıl etki gösterir?

    Yaralanmış ya da hasar görmüş bölgeye enjekte edildikten sonra doğal görevi olan hasar onarma ve iyileştirme için bölünerek hangi tip hücre’ye ihtiyaç varsa (Kemik, kıkırdak, saç, doku vs) dönüşür ve vücudu onarım için uyarır. Vücut bu hücrelerin öncülüğünde kendini onarır. Diz bölgesine enjekte edilirse sadece kıkırdak değil tüm dizi onaracaktır. Tedavideki en önemli rolü iyileşme sürecini tetiklemektir.

    Kök Hücreler ile hangi hastalıklar tedavi edilebilir?

    Menisküs tedavisi

    Diz kireçlenmesi tedavisi

    Kalça kireçlenmesi tedavisi

    Çapraz bağ tedavisi

    Eklem kireçlenmesi

    Tendon tedavisi

    Şeker hastalığı

    Romatizma hastalıkları

    Saç dökülmesini önleme ve yeni saç oluşumu

    Cilt gençleştirme

    Kök Hücre tedavileri kimlere yapılır?

    Doku hasarı, eklem rahatsızlıkları, tendon hasarı, çapraz bağ yaralanmaları, saç dökülmesi gibi sorunlar yaşayan tüm kadın ve erkek bireylere uygulanabilir.

    Cerrahi yöntemler kadar başarılı olmasının yanı sıra son derece doğal bir tedavidir ve yan etkisi bulunmaz.

    Kök Hücre Tedavisinin Faydaları Nelerdir?

    Öncelikle kök hücre tedavilerinde bir nevi kendi yedek parçalarımızla iyileşme imkanı buluyoruz. Kendi kök hücrelerimiz hasarlı sorunlu organlarımızın tamirini yapıyorlar bu en doğal yöntemdir.

    Ağır cerrahi operasyonlara maruz kalmadan gündelik hayatımızdan, iş, aile ve sosyal hayatımızdan kopmadan hızlı bir iyileşme süreci geçirmemize olanak verir.

    Kök Hücre Hakkında Sık Sorulan Sorular

    Bir insanın kök hücresi herhangi bir başka insana nakledilebilir mi?
    C- Uygun donörlerden alınan kök hücreler uyumlu olduğu kişilere nakledilebilir. Bunlar genelde kardeşler arasında ve anneden çocuğa nakil şeklinde olmaktadır. Kardeşler arası uyum %25’tir.

    2. Kök hücreler alındıktan sonra ne kadar sürede kullanılmalıdır?
    C- Otolog yani kişinin kendi hücreleri yıllarca saklanabilir; ama allojenik, yani başka birinden elde edilen kök hücreler hastaya hemen verilmelidir.

    3. Kök hücre alınması uzun bir işlem midir?
    C- Hastadan kök hücre alınması kemik iliğinden 30 dk, yağ’dan alınması yaklaşık 1 saat sürmektedir.
    4. Kök hücre ile PRP farkı nedir?
    C- PRP işlemi hazırlanması ve uygulanması kolay bir işlemdir ama PRP de alınan ve ayrıştırılan kan miktarı kök hücreye göre yaklaşık 10 kat daha azdır ve ortak yönleri PRP içerisinde de yaklaşık %1 kadar kök hücre bulunur.

  • Atipik yerleşimli herpes zoster enfeksiyonu tedavisinde girişimsel blokla ilgili olgu

    Olgu: 65 yaşında bayan hasta sağ kol ve sağ skapula üstünde önceden tariflenen kronik ağrının son iki üç gün ağrının şiddetinin artması ve karıncalanma olması üzerine kliniğimize başvurdu.

    Hastanın VAS 9-10’du ve bunda döküntü ve kızarıklık yoktu. Servikal MR’da C3- 4, C4-5, C5-6 minimal protrüzyon vardı. Sinir kökleri serbestti. Bu hastamızda sağ supraskapular blok ve sağ paraservikal blok yapıldı. Bunun sonunda VAS 3 – 4’dü. Hastamıza gabapentin 300 mg. 3×1 ve uyku sorunundan dolayı trisiklik anti deprisan başlandığı ve 15 gün sonra kontrole geldiğine bloklar yapıldıktan 2 gün sonra döküntülerin oluştuğu ve 3 – 4 gün sonra ağrılarının tekrar arttığını ve VAS’ının 7- 8’di. Bu hastamızda C 6 – 7’ye uyan herpes zoster enfeksiyonu oluştuğu öğrenildi.

    Hastamıza sağ supraskapular blok ve paraservikal blok yapıldı ve 15 gün sonra kontrolde döküntülerinin iyileştiği görüldü ve VAS 3–4’dü.

    Hastamıza tekrar aynı bloklar yapıldı ve 15 gün sonra kontrolde VAS 0 dı ve döküntüler kaybolmuştu.

    Sonuç: Akut herpes zoster atipik yerleşim olduğunda ve lezyonlar çok belirgin olmadığında yanlış tedavi uygulanabileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Olgumuzda akut döneminde uyguladığımız supraskapular blok ve paraservikal bloğun hem ayrıcı tanı ve akut ağrı tedavisi ve gelişecek post herpetik nevraljinin önlediğini düşünmekteyiz.

  • Diyabetes melitus olan hastada bel fıtığı tedavisinde girişimsel blokların yeri

    Olgu: 55 yaşında erkek hasta. Hastamızın 10 yıldır bel, sol kalça ve sol bacak ağrıları var. Çekilen MR’da L4-5, L5-S1 solda disk hernisi var. VAS 9-10’dur. Hastamız 15 yıldır da DM hastasıydı. Bu ağrı şikayetleri nedeniyle birçok kliniğe başvurmuş ancak sonuç alamamıştı. Bunun üzerine bizim kliniğimize başvurdu. Biz hastamıza önce pregabalin 75mgx2 başladık ve rutin biyokimyalarını istedik.

    15 gün sonra kontrolde VAS 7-8’di. AKŞ 150, HbA1c 8,58 idi. Hastamıza girişimsel blok yapmaya karar verdik. İlk önce hastamıza kaudal epidural blok yaptık.

    Tedavisinde pregabalin 75mgX2’ye devam etmesini söyledik ve 15 gün sonraki kontrolde VAS 5-6’ydı. Bunun üzerine hastamıza kaudal epidural blok yanına lumbal paravertebral blok ekledik ve peregabalin 150mgX2’ye çıkardık. 15 gün sonra kontrolde VAS 3-4’dü.

    Bunun üzerine hastamıza tekrar aynı blokları yaptık ve tedavisini aynen planladık. Rutin biyokimyasını istedik ve 15 gün sonra kontrole çağırdık. Kontrole geldiğinde VAS 1- 2’idi. AKŞ 134 HbA1c 6,87’ye düşmüştü.

    Sonuç: Bel fıtığı hastalarının ağrı tedavisinde girişim blokların çok önemli rolü var. Hastamızda diyabetik olmasına ve diyabetik tedavi değiştirmeden devam etmesine rağmen AKŞ ve HbA1c’nin de gerilediğini görüyoruz.

  • Diyabetik ayak nöropatik ağrı ve yarasının tedavisinde girişimsel blokların yeri

    Olgu: 60 yaşında erkek hasta. Hastamızın ayaklarında yanma, karıncalanma, kramp girme şikayetleri ile bize başvurdu. VAS8-9’du. Bu hastamızın sağ ayak baş parmağının ampütasyona bağlı iyileşmeyen diyabetik yarasıda vardı. Bunun için hastamıza pregabalin 150mg/gün başlandı. Bu hastamızın şikayetleri azalmıştı. VAS6-7’ye geriledi. Bu ilacın etkisinin azalması ile tekrar şikayetleri artıyor ve VAS8-9’a tekrar yükseliyor. Burada pregabalin dozu 300mg/gün ‘e çıkarıldı ve girişimsel bloklar planlandı. İlk önce hastamıza kaudal epidural blok yapıldı. 15 gün sonra kontrolde VAS6-7’idi. Bu arada hastamızın sağ ayak baş parmak ampütasyonunda iyileşmeyen yaranın iyileşmeye başladığı görüldü. Bunun üzerine hastamıza tekrar kaudal epidural blok yerine ek olarak sağ popliteal blok da uygulandı. 15 gün sonra kontrolde VAS’ın 3-4’ e gerilediği ve yara iyileşmesinin arttığı görüldü. Tekrar hastamıza kaudal epidural blok + sağ popliteal blok uygulandı. 15 gün sonra kontrole geldiğinde VAS0-1’di. Bu arada ayak yaralanmasının iyileşmesinin devam ettiği görüldü. Bunun üzerine hastamıza medikal tedavi ayarlanarak birer ay arayla kontrole çağrıldı.

    Bu kontrollere geldiğinde şikayetlerinin olmadığı ve VAS’ın 0-1 olduğu görüldü. Bu kontrollerde sağ ayak yarasının iyileşmeye devam ettiği görüldü.

    Sonuç: Burada diyabetik nöropatik ağrıda medikal tedavi yanında girişimsel blokların yerinin olduğu görüldü. Yine bu girişimsel blokların iyileşmeyen diyabetik ayak yaralarının iyileşmesinin hızlandırıldığı görüldü. Bu nedenle girişimsel blokların iyileşmeyen diyabetik ayak yarasında ve diyabetik nörapatik ağrıda kullanılabileceği görüşündeyiz.

  • Epilepsi hastasında baş ağrısı tedavisinde girişimsel blokların yeri

    Olgu: 56 yaşında erkek hasta. 5 yıldır baş ağrısı var ve son 3 yıldır da bu baş ağrısına epilepsi nöbetleri eklenmiş. Bunun için hastamız çeşitli kliniklere başvurmuş. Buralarda çekilen kontratsız kranial MR’da epilepsi nedenini açıklayacak görüntü bulunamamış daha sonra konstratlı kranial MR çekilmiş ve burada ensafalit bulgularına rastlanmış bunu da daha çok HSV virüs ensafaliti olarak düşünmüşler. Bu HSV ensafaliti medikal tedaviye cevap vermemiş baş ağrısı ve nöbetleri devam etmiş. Epilepsi nöbetlerinin tedavisi için karbamazepin başlanmış ama nöbetlerinde değişiklik olmamış baş ağrısı devam etmiş ve 6 ay aralarla çekilen kontrol konstrastlı kranial MR’da HSV ensafalitinin bulgularının devam ettiği görülmüş. Bunun üzerine hastamız baş ağrısı nedeniyle kliniğimize başvurmuş. VAS 8- 9’du. Hastamız geldiğinde baş ağrısının medikal tedavilere cevap vermediği ve şiddetli olduğu için direk girişimsel blok yapma kararı aldık. İlk olarak iki taraflı greater lesser occipital
    blok yapıldı. VAS hemen 6-7’ye geriledi. Hastamızın karbamazepin tedavisine aynen devam etmek üzere 21 gün sonra kontrole çağırıldı.

    Kontrolde VAS 5-6’ydı. Nöbetleri azalmış ama yine ara ara nöbetleri oluyormuş. Bunun üzerine hastamıza graeter lesser occipital blok yanına supraorbital infraorbital trochlear sinir bloğu eklendi ve karbamazepin tedavisine aynen devam ederek 21 gün sonra tekrar kontrole çağrıldı. Kontrolde VAS 3-4’dü ve nöbetleri oldukça azalmıştı. Bunun üzerine girişimsel blokların ikiside aynen tekrarlandı ve tedavisi devam ederek 21 gün sonra kontrole gelmesi söylendi. Kontrolde VAS 0-1’di. Nöbetleri hiç olmamıştı. Burada girişimsel blokların ikiside aynen tekrar edildi ve tedaviye devam ederek 21 gün sonra kontrastlı kranial MR istenerek kontrole gelmesi istendi. Kontrolde hastamızın VAS’ı 0’dı, nöbetleri hiç olmamıştı ve çekilen kontrastlı kranial MR’da hiçbir patolojiye rastlanmamıştı ve sonuç normal bulgular olarak gelmişti.

    Bunun üzerine hastamıza hiçbir işlem yapmadan 6 ay sonra kontrole gelmek üzere taburcu ettik.

    Sonuç: Dirençli baş ağrısı tedavisinde girilimsel blokların önemli bir yeri olduğu ve böyle karşılaşılan dirençli baş ağrılarının tedavisi için diğer birimlerin bu girişimsel blok için hastaları algoloji polikliniğine refere etmesi gerektiğini düşünmekteyiz. Yine bu girişimsel bloklarda da sempatik blok yapıldığı parasempatik aktivite olduğu ve buna bağlı vazodilatasyon olduğu ve hasarlı bölgede oksijen artımına sebep olduğundan dolayı beyin içindeki patolojinin düzeldiğini düşünmekteyiz.