Kategori: Anatomi

  • Systema endokrinata – endokrin sistemi

    İÇ SALGI SİSTEMİ

    İnsan vücudunda normal büyüme-gelişme, üreme, iç ve dış ortamdaki streslere karşı adaptasyon ile iç ortamdaki sabitliğin (Homeostasis) korunması iki haberleşme sistemi sayesinde gerçekleşir. Bu haberleşme sistemlerinden biri telli olup sinir sistemi tarafından oluşturulur. Diğeri ise telsiz olup vücudun değişik yerlerinde bulunan, hormon adı verilen kimyasal maddelerle etkilerini gösteren iç salgı bezleri (Gandulae endocrinae) ile sağlanır. İç salgı bezleri anatomik bir bütünlük oluşturmamalarına karşın, fonksiyonel bir bütünlük sağladıkları için ENDOKRİN SİSTEMİ başlığı altında incelenir.

    İç salgı bezleri şu ortak özelliklere sahiptir.

    Dış salgı bezlerinin aksine boşaltım kanallarına sahip değillerdir. Bu nedenle kanalsız bezler (Glandulae sine ductibus) olarak ta adlandırılır.

    İç salgı bezleri, salgılarını (Hormon) direkt olarak kana verirler. Bu nedenle diğer organlara oranla çok fazla kanlanırlar. Kana geçen hormonlar sadece özel hedef hücrelerde etki gösterirler.

    İç salgı bezleri değişik embriyonal katmanlardan orijin alırlar.

    İç salgı bezleri, normalden fazla hormon salgıladıklarında hiperfonksiyon, yetersiz salgılandıklarında hipofonksiyon belirtileri, hastalıkları’ na neden olurlar.

    Endokrin sistem içinde aşağıdaki iç salgılı bezler incelenir.

    Glandula pituitaria – Hipofiz bezi

    Glandula pinealis – Epifiz bezi (Pineal bez)

    Glandula.thyroidea – Tiroid bezi

    Glandulae.parathyroideae – Paratiroid bezleri

    Glandulae .suprarenales – Böbreküstü bezleri

    Endokrin Pankreas

    Endokrin Testis (Erkekte)

    Endokrin Ovarium (Kadında)

    Timus

    Diğer endokrin salgısı olan organlar (Plasenta, Glanduler mukoza, Böbrekler, Kalp).

    HİPOFİZ BEZİ (Glandula pituitaria)

    Hipotalamus’ a bir sapla bağlanan hipofiz bezi, hipotalamus’ la ortak bir ünite olarak hareket ederek diğer endokrin bezlerin birçoğunun aktivitelerini düzenler. Yaklaşık 1x1x0.5 cm boyutlarında 0,6-1 gr ağırlığında, kırmızı-gri renk¬li oval bir şekildedir. Hipofiz bezi, sifenoid kemiğin cismindeki fossa hypophysialis içine yerleşmiş olup üstten diaphragma sellae ile örtülmüştür.

    Embriyolojik gelişimindeki kaynak farklılıkları dikkate alınarak hipofiz bezi, iki bölüme ayrılır. Rathke kesesinden gelişen ön bölümüne adenohipofiz (Lobus anterior), arabeyinin tabanından çıkan nörohipofiz tomurcuğundan oluşan arka bölümüne de nörohipofiz (Lobus posterior) denir. Nörohipofiz ile hipotalamus arasındaki bağlantı sinir demetleri, adenohipofiz ile hipotalamus arasındaki bağlantı ise bir damar ağı (Hipotalamohipofizial portal sistem) ile sağlanır.

    1.Adenohipofiz (Lobus anterior) :Hipofiz bezinin en büyük bölümü olup, tüm bezin % 75’ini oluşturur. Pars distalis’indeki kromofob ve kromofil hiicreler, diğer endokrin bezlerin çalışmalarını sağlayan tropik hormonları (TSH.ACTH.FSH.LH.PRL.hGH) salgılarlar. Tropik hormonların salınmaları ise hipotalamus’ta üretilerek adanohipofize ulaştırılan RH (Releasing hormone) ve IH (Inhibiting hormone)’ lar ile kontrol edilir.

    2.Nörohipofiz (Lobus posterior) :Tüm bezin % 25’ini oluşturan nöro¬hipofiz, hipotalamusun bir devamı şeklindedir. Nörohipofiz, miyelinsiz sinir lifleri ile modifiye glial hücreler olarak kabul edilen pituitositlerden yapılıdır. Gerçek bir endokrin bez olmayan nörohipofiz, hipotalamus’taki bazı çekirdeklerden salınarak kendisine ulaşan hormonları (ADH ve oksitosin) kana geçirir.

    Antidiüretik hormon (ADH), hedef organ olan böbreklerdeki distal ve kollektör tubuluslarda suyun geri emilimini (Reabsorpsiyon) artırır. Oksitosin, gebeliğin son döneminde doğum travayı esnasında uterus düz kaslarının kasılmasını, doğumdan sonra da bebeğin annesinin memesini emmesi ile başlayan uyarılar sonucu salınarak meme bezi alveollerinin etrafındaki miyoepitelial hücrelerin kasılmasını sağlar.

    2.EPİFİZ BEZİ (Pineal bez, Glandula pinealis)

    Epifiz bezi, beyin yarımkürelerinin arasında, Diencephalonun tavanında yerleşmiş, konik-çam kozalağı şeklinde küçük bir organdır. 7x5x4 mm boyutlarında.100-180 mg ağırlığındadır.

    Epifiz bezi, karmaşık bir polinöronal yol izleyerek retina üzerine düşen çevresel ışığa ait bilgileri alıp buna cevap vermektedir. Tartışmalı olmakla beraber, ışıkla ilgili sinyalleri endokrin sinyallere dönüştüren nöroendokrin transduser olarak kabul edilir.

    Epifiz bezindeki pinealositler tarafından salgılanan melatonin ve seratonin adenohipofiz, nörohipofiz, endokrin pankreas, adrenal korteks, adrenal medulla, paratiroid ve gonadlar üzennde genellikle inhibitor etki yapar.
    Karanlık pineal bezde aktivite artırıcı rol oynarken, aydınlık azaltıcı rol oynamaktadır.

    Epifiz bezindeki aktivite artışı, etkilediği iç salgı bezlerinde aktivite azalmasına neden olur.

    Epifiz bezinin ayrıca uyku periyodu, vücut ısısının ayarlanması, metabolizma, immun sistem, tümör büyümesi (inhibisyon), lokomotor aktivite, beyin transmitter metabolizması vb. daha birçok fonksiyonda rol oynadığı ileri sürülmektedir.

    3.TİROİD BEZİ (Glandula thyroidea)

    Tiroid bezi, bovunda gırtlak ve soluk borusunun önünde yer almış, kahverengi- kırmızı renkte, çok iyi kanlanan, bilobuler bir iç salgı bezidir. 25-40 gr ağırlığı ile iç salgı bezlerinin en büyüğüdür.

    Cerrahi ve gerçek kapsül (Capsula fibrosa) olmak üzere iki kapsüle sahiptir. Gerçek kapsülün gönderdiği bölmeler, bezi birçok lobulus’a ayırır. Lobuluslar içinde, tiroid bezinin temel yapısal ve fonksiyonel elemanları olan follikulus’lar yer alır.

    Folliküllerde esas hücreler (Folliküler hücreler) ve parafolliküler hücreler (C hücreleri) olmak üzere iki tip hücre ayırt edilir. Folliküler hücreler, Triiodotironin-T 3 ve Tetraiodotironin -T 4 (Tiroksin) oluşumunda rol oynarlar. Parafolliküler hücreler ise kan kalsiyum düzeyini düşüren Kalsitonin (Thyrocalcitonin) hormonunu salgılarlar.

    Tiroksin hormonu, büyüme, oksijen kullanımının artırılması, protein, karbonhidrat ve yağ metabolizması ile gonadların sağlıklı çalışması için gereklidir.

    4.PARATİROİD BEZLERİ (Glandulae parathyroideae)

    Paratiroid bezleri, herbir tiroid lobunun arka kenarı üzerinde yerleşmiş, mercimek şeklinde, toplam 4 adet iç salgı bezidir. Konumlarına göre üst ve alt Paratiroid bezleri olarak adlandırılırlar.

    Paratiroid bezleri, gevşek bir kapsülle sınırlanmış olup, parankimi sinuzoidal kapillerler arasında yer alan epitel hücre kordonlarından yapılıdır. Hücre kordonlarında, esas ve oksifil hücreler bulunur.

    Esas hücreler kan Kalsiyum düzeyini artıran Parathormonu salgılarlar. Parathormon yaşam için mutlak gerekli olan bir hormondur. Parathorrnonun etkili olabilmesi için uygun miktarda D vitamini alınması ile böbreklerde üretilen Dihidroksivitamin D 3’e ihtiyaç vardır.

    5.BÖBREKÜSTÜ BEZLERİ (Glandulae suprarenales)

    Glandulae suprarenales’ler, her bir böbreğin üst ucuna oturmuş, fascia renalis’le sarılı iki bezdir. Her bir böbreküstü bezi yaklaşık 4 cm uzunluğunda ve 3 cm kalınlığındadır.

    Böbreküstü bezleri, anatomik ve fizyolojik yönden dışta korteks (Cortex), içte Medulla olmak üzere iki kısımdan yapılıdır. Korteks, Glukokortikoidler (Kortizol ve kortikosteron), Minerelokortikoidler (Aldosteron) ile seks hormonları (özellikle androjenler) salgılar. Medulla ise vücudumuzun en büyük paraganglionu niteliğinde olup sempatik uyarı ile Adrenalin ve Noradrenalin salgılar.

    Böbreküstü bezi, yaşam için zorunlu olan bir bezdir. Özellikle ekstrasellüler sıvının su ve elektrolit dengesini ayarlayan Aldesteron hormonu ayrı bir öneme sahiptir.

    6.ENDOKRİN PANKREAS

    Pankreas, hem dış, hem de iç salgı yapan bir bezdir. Pankreasın iç salgı yapan Langerhans adacıkları, ENDOKRİN PANKREAS olarak adlandırılır. Pankreas kitlesinin % 1 ‘ni işgal eden Langerhans adacıkları tüm beze yayılmış küçük kümecikler şeklindedir.

    Yetişkin bir kişinin pankreasında 200.000 – 2.000.000 adet Langerhans adacığı bulunur. Langerhans adacıklarını oluşturan hücrelerin A (veya α), B (veya β). Delta δ ve F olmak üzere dört tipi tanımlanmıştır.

    Alfa hücreleri Glukagon, Beta hücreleri Insulin , Delta hücreleri Somatostatin. F hücreleri Pankreatik polipepdit salgılarlar. İnsulin ve glukagon, antagonist çalışan iki hormon olup, insulin kan glukoz düzeyini düşürmek, glukagon ise yükseltmek için çalışır. Delta hücrelerinden salınan somatostatin (GHIF – Growth Hormon Inhibiting Faktör) Glukagon ve insulinin salınımlarını azaltır. F hücrelerinin salgıladığı Pankreatik polipepditiri yemekten sonra üretildiği tespit edilmesine karşın endokrin fonksiyonları bilinmemektedir.

    7.GONADLAR (Testis ve ovarium )

    Gonadlar, erkek ve dişide cinsiyeti tayin eden temel organlar olup cinsiyet hücreleri (Spermatozoon ve ovum) yanında cinse özgü hormonları (Ostrojen, Progesteron, Testesteron) da üretirler. Gonadların cinse özgü hormonları üreten üniteleri endokrin testis ve endokrin ovarium olarak adlandırılır.

    ENDOKRİN TESTİS : Testis, spermatozoonlan üretme yanında, parankiminde bulunan interstisyel (Leydig hücreleri) ve Sertoli hücreleri yolu ile hormon da salgılar.

    Leydig hücreleri ICSH (LH) etkisi ile androjen hormonları (Testesteron, Dihidrotestesteron, Androstenedion) salgılarlar. Androjenler, erkek üreme organlarının ve sekonder seks karakterlerinin gelişiminde büyük öneme sahiptir.

    Sertoli hücreleri ise salgıladıkları inhibin adlı hormon ile FSH üretimini inhibe ederler. Ayrıca bir miktar östrojen salgılarlar. Bunun erkekteki rolü bilinmemektedir.

    ENDOKRİN OVARİUM : Ovarium, ovumu üretme yanında kadın cinse ait Östrojen ve Progesteron hormonlarını salgılar.

    Östrojen, Oogenez periyodunda Graaf follikülünün Teka interna (Endocrinocytus thecalis) hücreleri tarafından salgılanır. Östrojenin salınımı Hipotalamus ve Hipofiz ön lob hormonları tarafından kontrol edilir.

    Progesteron, çatlamış Graaf follikülünün yerinde oluşan Corpus luteum (Sarı cisim) hücreleri tarafından salgılanır. Eğer döllenme olmuşşa, gebeliğin 4. ayına kadar corpus luteum Progesteron üretmeye devam eder. Bundan sonra bu görev Plasenta tarafından yürütülür. Döllenme olmamışsa menstruasyona (adet kanaması) iki gün kala (26.gün) Corpus luteum’dan Progesteron salgılanması durur.

    8 PLASENTA

    Plasenta, Uterusta (rahim) bulunan fotus’un beslenmesini sağlayan bir yapı olup, aynı zamanda Östrojen, Progesteron, Chorionik gonadotropin, Plasenta laktojeni ve Relaksin hormonlarını salgılar.

    Gebeliğin 5. haftasından itibaren salgılanmaya başlanan Plasenta laktojeni, büyüme hormonu (hGH) gibi etki ederek Glukoz ve Protein metabolizmasında rol oynar.

    Prolaktin gibi, memelerin büyümesini uyarır, süt yapımını sağlar. Relaksin hormonu ise Pelvis kemikleri arasındaki bağların gevşemesini sağlayarak doğum esnasında bebeğin geçiş yolunun daha esnek olmasına neden olur.

    9.TİMUS (Thymus)

    Timus, göğüs boşluğunun ön tarafında, Sternum’un hemen arkasında yer alan, bilobuler, merkezi bir immun sistem organıdır. Bununla beraber Timosin hormonları ve THH – FTS yapması nedeniyle endokrin sistem içinde de ele alınır.

    Timus’un boyutları yaş ile değişiklikler gösterir. Yeni doğanda, vücut boyutuna oranla relatif olarak en büyük boyutta (Ortalama 12 gr.) dır.

    Timus, Puberteye kadar büyüyerek 30-40 grama ulaşır. Puberteden sonra kademeli olarak küçülen (İnvolutio) Timus,70 yaşındaki bir kişide 60 grama düşer.

    Timustan Timosin alfa, Timosin B 1,2 …5, Timopoietin, I-II, Timik humoral hormon (THH), Timostimulin ve Faktör timik serum (FTS) salgılanır. Bu hormonlar, T lenfositleri yanında bazı B lenfositlerinin gelişmesinde rol oynarlar. Ayrıca Timus hormonları, hipofiz bezinden salgılanan üreme hormonlarının salınmasını da etkiler.

    10.Gastrointestinal mukoza

    Gasrointestinal (GİS) mukoza, hem ekzokrin hem de endokrin salgı yapan üniteler taşır. GİS mukozasındaki endokrin hücreler, diffuz nöro-endokrin (DNES) veya Gastro enteropankreatik endokrin sistem (GEPS) olarak adlandırılan bir sistem içinde ele alınır. Bu sistem içindeki hücrelere, APUD hücreleri veya Endocrinocytus gastrointestinalis (EGI) denir.

    Endocrinocytus gastrointestinalis’ler, Gastrin (G), Kolesistokinin (CCK), Sekretin, Gastrik inhibitor pepdid (GİP), Motilin.substans P,Villikinin, Vazoaktif intestinal polipepdit, Somatostatin vb. 20’den fazla hormon üretirler. Bu özelliği ile GEPS vücudumuzun en büyük endokrin bezi olarak kabul edilir. Hem lokal uyarılarla (Besinlerin lumenal uyarıları) uyarılan hem de sinirsel kontrole sahip olan bu hücreler, kişinin beslenme şekli, psişik ve fizyolojik dünyası ile yakın ilişki halinde olarak hormonal yanıtlar ortaya çıkarırlar.

    11.BÖBREKLER

    Böbrekler, vücudumuzun temel atılım organları olma yanında, ürettikleri Eritropoietin.1 ,25 Dihidroksi Vit.D 3, Prekallikrein, Prostoglandin ve Renin gibi hormonlar nedeniyle endokrin sistem içinde de ele alınır.

    Eritropoietin, hemoglobin sentezini ve kemik iliğinden eritrositlerin salınımını uyararak eritrosit üretimini artırır. Renin, kanda normal olarak bulunan Angiotensinojen’i Angiotensin I’e çevirir. Angiotensin I, akciğerlerde Converting enzim yolu ile Angiotensin II’ye döner. Angiotensin II. adrenal korteksten Aldesteron salınımını arftınr. Aldesteron, sodyum ve dolayısı ile suyun reabsorbsiyonunu artırarak plazma hacmini artırır.(Kan basıncı arttığında Renin -» Angiotensin mekanizması durur.)

    12.KALP

    Dolaşım sisteminin merkezi organı ve pompası olarak fonksiyon gören kalpte son yıllarda endokrin organlar grubuna da girmiştir. Atrial endokard’tan Atriopeptin (Eskiden Atrial natriuretik faktör-hormon ANF.ANH olarak adlandırılmıştı) salgılanır.

    Sürekli olarak, az miktarda salgılanan Atriopeptin tüm vücuda dağılır. Salınması, kan basıncındaki artışlara bağlı olarak, atrial duvarın gerilmesi sonucu gerçekleşir. Atriopeptin’in hedef hücreleri kan damarları, böbrekler, böbreküstü bezi ve hipotalamus’ta yer alır. Etkileri, kan basıncı kontrolü yanında, sodyum, potasyum ve su atılımının düzenlenmesine yöneliktir.

    Sağlıklı günler dileği ile…

    Uzman Dr.Ali AYYILDIZ – Veteriner Hekim – İnsan Anatomisi Uzmanı Dr.(Ph.D.)

  • Organa sensuum – duyu organları

    Duyu organları (Organa sensuum) canlının vücudunda çevreden gelen uyartıları olan uyarı alıcı reseptörler çevreye yönelik ekstero reseptör olabileceği gibi, vücudumuzun iç aleminden gelen uyartıları alan intero reseptörler de olabilirler.

    Dış alemden alınan uyartılar temas ve dokunma yoluyla alınabilir. Bu çeşit uyartıları alan oluşumlar kontakt reseptör olup mekanik veya kimyasal uyartıları değerlendirirler. Görme ve işitme duyuları ise uzaktaki, direkt temas olmayan oluşumların uyartılarını aldıkları için tele reseptör grubunu oluştururlar.

    Her bir spesifik reseptör, ne şekilde bir uyartı etki yaparsa yapsın, kendi spesifik değerlendirmesini yapar ve o şekilde algılar. Örneğin, göze yapılan bir mekanik etki canlı tarafından ışık duyusu şeklinde algılanabileceği gibi, dilimize yapılan bir elektrik uyarısıda çeşitli nüanslarda tat uyarısı olarak değerlendirilebilir. Bu reseptörler şartlara uyarak alınan duyum, duysal sinirlerle uyartıları M.S.S.’ nin ilgili alanlarına (Cortex cerebri’ nin genel duyu, işitme, görme merkezleri. hipotalamus, beyin sapındaki solunum ve dolaşım merkezleri) iletilir.

    Reseptörler, lokalizasyonlarına göre dört gruba ayrılırlar. Deride bulunan ve dış ortamdan gelen direkt uyanları alan reseptörlere eksteroreseptör, vücut içinde bulunan, kan basıncı, oksijen ve karbondioksit konsantrasyonu vb. algılayan reseptörlere interoreseptör, uzaktan gelen ses, görüntü ve koku duyularını alabilen reseptörlere telereseptör, eklemler, kaslar ve kulağın vestibuler bölümünde bulunan derin duyu reseptörlerine proprioreseptör denir.

    Algıladıkları uyarı tiplerine göre de reseptörler, termoreseptör, kemoreseptör, fotoreseptör, mekanoreseptör ve baroreseptör olarak adlandırılırlar.

    Duyular, genel duyular ve özel duyular olarak iki grupta ele alınırlar. Dokunma, Basınç, Titreşim, Sıcak-Soğuk, Stereognosis ve Propriosepsiyon gibi duyular Genel Duyu, Görme, İşitme, Denge, Koku ve Tat gibi duyular ise, Özel Duyular olarak adlandırılır. Propriosepsiyon dışındaki Genel Duyu reseptörleri deride de bulunurlar. Bu nedenle Özel Duyulara girmeden önce derinin yapısı (integumentum communae) fonksiyonları ve eklentilerini inceleyeceğiz.

    Deri ve Eklentileri

    Deri ile eklentileri olan Kıllar, Tırnaklar, Deri bezleri ve Deride bulunan Genel Duyu reseptörleri, integumentum commune veya İntegumenter Sistem başlığı altında ele alınır. Deri ve eklentilerini ayrı ayrı inceleyeceğiz.

    1. Cutis (Deri)

    Deri, insan vücudunun en büyük organı olup, yaklaşık alanı 1.5-2 m2.ortalama kalınlığı 1-2 mm (göz kapaklarının derisi 0.5 mm. sırtın üst bölüm derisi 5 mm kalınlığında) dir. Vücudu, Mekanik, Osmotik, Kimyasal, Işık ve Termal zararlı etkenlere karşı koruyan deri, vücut ısısının düzenlenmesinde (Termoregulasyon) de rol oynar. Ultraviyole ışığının etkisi ile D vitamininin oluşumu, deri sayesinde gerçekleşir. Deri, sahip olduğu ter ve yağ bezleri ile bir boşaltım organı olarak görev yaptığı gibi, taşıdığı çeşitli reseptörlerle de en geniş genel duyu organı konumundadır. Derinin normalde var olan gerginliğine Turgor denir.

    Deri ve hastalıklarının ele alındığı Tıp dalına Dermatoloji denir.

    Deri, birbirinden oldukça farklı iki katmandan yapılıdır.
    Ektodermden gelişen, çok katlı keratinleşmiş epitelden yapılı yüzeysel katmana Epidermis denir. Mezodermal orijinli olan ve Epidermisin altında yer almış tabakaya da Dermis (Corium) denir.

    A.Epidermis : Derinin üst tabakası olup, çok katlı keratinleşmiş epitelden yapılıdır. Üzeri, gerek deri bezlerinin ürettiği ve gerekse keratinleşmiş hücrelerin oluşturduğu özel bir katmanla sarılmıştır. Bu katman derinin kimyasal ve mekanik zararlara karşı korunmasına katkı sağladığı gibi, mikroplar için de bir bariyer oluşturduğundan damarları içermez ancak, Dermis’teki damarlardan Difüzyon ile buraya ulaşan kanla beslenir. Vücutta Epidermisin en kalın olduğu yerler avuç içi ve ayak tabanıdır.

    Epidermis 5 katmanlı bir yapıya sahiptir. Bunlardan en derinde yer alanı Stratum basale’ dir (Germinativum). Stratum basale, melanosit hücrelerini içerdiğinden dolayı derinin rengini veren bir katmandır. Stratum basale, gerektiğinde Epidermisin diğer katmanlarını da oluşturabilecek yetenektedir. Stratum basale’nin uyarılması en yüzeysel katmanın incelmesi ile sağlanır.

    B. Dermis : Dermis, birbirine örülmüş kollajen ve elastik bağ dokusu liflerinden (Stratum reticulare ve Stratum papillare’ den) oluşmuş kalın bir katmandır. Damar ve sinirlerden zengin olan Dermis birçok duyusal sinir sonlanmaları (reseptörlere girerler veya reseptör olarak fonksiyon görürler), Deri bezleri ve Kıl kökleri içerir.

    C. Hipodermis (Subkutis) : Derinin altında yer alan, gevşek, fibröz bağ dokusundan yapılmış yağ hücrelerinden zengin bir katmandır. Dermis’ten daha kalın olan bu katmanda derialtı duyusal sinirler yüzeysel venalar ve lenf damarları yer alır. Hipodermis’ in gevşek yapısı nedeniyle üzerindeki deri serbestçe hareket ettirilebilir.

    Kadınlarda hipodermis’ te, erkeklere göre daha çok yağ doku bulunur. Özellikle Meme, Kalça ve Karın bölgesinde biriken Subkutan yağ dokusu, kadın vücudundaki karakteristik konturların oluşmasını sağlar. Bu tabakadaki yağ dokusu miktarı, beslenme durumu ve hormonal etkiler yanında bireysel ve ırksal farklılıklara göre de değişir.

    2. Derinin Özel Eklentileri

    Bu başlık altında deri bezleri, kıllar, Tırnaklar ve deri reseptörleri incelenir.

    Deri bezleri : Deride yağ ve ter bezleri (Glandulae sebaceae et sudoriferae) olmak üzere iki tip bez bulunur.

    Glandulae sebaceae (Yağ bezleri) : Dermis’ te bulunan basit dallı bezler olup salgılarını ya kıl folliküllerine veya direkt olarak deri yüzeyine akıtırlar. Yağ bezleri, ayak tabanı ve avuç içi dışında tüm vücut derisinde bulunurlar. Yağ bezlerinin özel kokulu salgısı Sebum olarak adlandırılır. Sebum, deri yüzeyini yağlayarak bakteri ve mantarlara karşı bir bariyer oluşturur. Yağ bezlerinin kronik iltihabına Akne denir.

    Yağ bezlerinin salgılama fonksiyonu sıcaklık cinsiyet hormonları gibi faktörlerden etkilenir. Androjenler yağ bezlerinin çalşmasını uyarırlar.

    Glandulae sudoriferae (Ter bezleri) : Salgı gövdesi Dermis’ in en derin bölümünde veya hipodermis’ te yer alan ter bezlerinin ekrin ve apokrin olmak üzere iki tipi vardır.

    Ekrin ter bezleri, küçük bezler olup dudak kenarları, Tırnak yatakları, Vulvanın küçük dudakları, Clitoris ve Glans penis dışında tüm vücut derisinde bulunurlar.

    Vücut ısısı yükseldiğinde ekrin bezler uyarılırlar ve bol asidik bir salgı yaparlar bu durum vücut ısısının düşmesine neden olur.

    Apokrin ter bezleri, Koltuk altı, Areola mammae, Vulvanın büyük dudakları, Anal ve Genital bölge derisinde bol bulunurlar. Apokrin ter bezleri streslere yanıt olarak salgı yaparlar. Karakteristik kokuları vardır (Feromen).

    Pili (Kıllar) : Memelilerin karakteristik oluşumlarından olup İnsan vücudunda, avuç içi, ayak tabanı, dudaklar, glans penis, meme başı ve vulva küçük dudakları hariç tüm vücutta bulunurlar. Koruma, duyu ve vücut ısısının regülasyonuna katkı gibi fonksiyonları vardır.

    Bir kılın deri içine girmiş bölümüne Kıl kökü, deri dışında kalan bölümüne Scapus pili (Kıl gövdesi) denir. Kıl kökünün en alt bölümü ve etrafı yapıları Bulbus pili olarak adlandırılır. Kılların büyümesi Bulbus pili yolu ile gerçekleşir. Kıl kökünü saran bağ dokusu kılıfı Folliculus pili’ nin ortası hizasına bir düz kas olan M. arrector pili’ ye tutunur. Sempatik sinirlerle innerve edilen bu kas, emosyon, soğuk vb. nedenlerle kasılarak kılı dikleştirir, deriyi özel şekle (kas derisi görünümü) sokar. Kıla rengini veren melanositlerdeki Melanin pigmentidir.

    Kılların insan vücudundaki dağılışları ile çeşitli bölgelerdeki özellikleri yaşa, cinse ve ırka göre değişiklikler gösterir. Vücudun son sabit kıllanmaya geçmesi Puberte ile başlar ve 40-50 yaşlarına kadar devam eder.

    Seksüel hormonlardan etkilenmelerine göre insan kılları üç gruba ayrılırlar.

    1. Her iki cinste iç salgı bezlerinin kontrolünde olan, Puberte de meydana gelen kıllar (Hirci (koltukaltı kılları), Pubes (edep bölgesi kılları – pubis kılları), Genital bölge kılları ile Baş kılları-Capilli (Saçlar).

    2. Erkeklerde androgenlerin etkisi altında olan kıllar (Barba (sakal), Tragi (dışkulak yolu kılları), Vibrissae (burun kılları), Omuz, Sırt, Göğüs, Karın, Kol ve Önkolun ekstensor yüzlerinin kılları).

    3. Seksüel hormonlarla ilgisi olmayan ve her iki cinste aynı şekilde görülen kıllar, Supercilium (kaşlar), Cilia (kirpikler) ekstremite kıllarının bir bölümü.

    Tırnaklar (Ungues) : Tırnaklar, el ve ayak parmaklarının son falanks’ larının uçlarının dorsal bölümlerinde bulunan, saçlara benzer şekilde epidermis’ in bir modifikasyonu olan boynuzumsu (keratinöz), elastik oluşumlardır.

    Işığı geçirme özelliğindeki (translucent) tırnaklar, alttaki vaskuler dokunun rengi nedeniyle pembe renkte görülürler.

    Bir plak şeklindeki tırnağın kalınlığı 0,5 – 0,7 mm kadardır. Büyümeleri hormonlar, beslenme koşulları ve hastalıklarla etkilenen tırnaklar normal koşullarda haftada 0,5 – 1 mm büyürler.

    Tırnağın kök ve gövde olmak üzere iki temel bölümü vardır.

    Tırnak kökü (Radix unguis) Sinus unguis içinde yer alır. Tırnak gövdesi (Corpus unguis) ve Tırnak kökü, Tırnak yatağı olarak adlandırılan alanda Epidermis’ in Stratum germinativum’ u üzerine oturur.

    Tırnak Corpus’ unun proksimal bölümünde, yarımay şeklinde beyaz bir alan (Lanula) bulunur. Tırnak kökü ve Lanula’ nın altındaki, tırnağın büyümesini sağlayan kalın hücre tabakasına Matrix unguis denir.

    Deride Bulunan Genel Duyu Reseptörleri

    Deride, derinin bir duyu organı olmasını sağlayan Dokunma, Ağrı, Isı, Basınç ve Titreşim duyularını alan reseptörler vardır. Bu reseptörler, kapsüllü ve kapsülsüz olmak üzere iki morfolojik tiptedirler.

    Bu reseptörlerden bazıları bir duyu için spesifik oldukları halde, bazı duyular birkaç reseptör tarafından da alınabilir. Örneğin Ağrı duyusu sadece serbest sinir sonlanmaları tarafından alınır.

    Dokunma duyusu ise kıl follikülü reseptörleri, Merkel diskleri, Meissner korpüskülü ve Ruffini korpüskülü tarafından alınır.

    Kapsülsüz ve kapsüllü reseptörleri ayrı ayrı inceleyeceğiz.

    Kapsülsüz Reseptörler : Serbest sinir sonlanmaları, Merkel diskleri ve Kıl follikülü reseptörleri kapsülsüz reseptörlerdir.

    Serbest sinir sonlanmaları : Ağrı, Dokunma, Basınç ve muhtemelen Isı duyusunu alırlar.

    Merkel diskleri (Meniscus tactus) : Saçsız deride ve kıl folliküllerinde bulunan basıç reseptörleridir.

    Kıl follikülü reseptörleri : Tüm kıl follikülleri etrafında bir sinir ağı şeklinde yer alan dokunma reseptörleridirler.
    Kapsüllü Reseptörler : Meissner korpüskülü, Vater-Pacini cisimciği, Krause cisimciği, Ruffini korpüskülü, derinin kapsüllü reseptörleridir.

    Meissner korpüskülü (Corpusculum tactus) : Kılsız derinin (Avuç içi, Ayak tabanı, Dudaklar, Dış denital organlar) dermal papillalarında bulunan Dokunma ve İki nokta Taktil Diskriminasyonu duyusunu alan reseptörlerdir.

    Vater-Pacini cisimciği (Corpusculum lamellosum) : Dermis, Hipodermis, Tendolar, Eklem kapsülü, Periton ve Dış genital organlarda bulunan Titreşim ve hızlı mekanik değişimleri (Basınç – Gerilme) alan reseptörlerdir.

    Krause cisimciği (Corpusculum bulboidea) : Mukozalar ve derinin dermiş tabakasında yer alan Siferik şekilli soğuk (20 °C’nin altındaki ısıya duyarlı) ve basınç – dokunma duyusunu alan reseptörlerdir. Ruffini korpüsküllerinden daha çok sayıdadır.

    Ruffini korpüskülü : Krause cisimciği kategorisinde değerlendirilen bir reseptör olup, sıcak (25° C’nin üzerindeki ısıya duvarlı) ve dokunma basınç ve gerilme duyusunu alır.

    Genel duyuları alan deri reseptörleri :

    Stereognosis : Stereognosis (Stereos=kitle, üc boyutlu oluşum, Gnosis=bilme tanıma) Dokunma duyusu yolu ile elimize aldığımız veya dokunduğumuz bir oluşumun bilinen şekil ve bazı niteliklerini tanıma yeteneğidir. Bu yetenek daha önce görülüp dokunulan ve beyinin duyu alanlarında hafızalanan bilgiler çerçevesinde gerçekleşir.

    Stereognosis gözler kapalı iken iyi bilinen demir para, anahtar, tarak ve kalem gibi objelerin elle dokunulması ve tanınmasının istenmesi şeklinde muayene edilir.

    2. Organum olfactorium (Koku Organı)

    Burun boşluğu mukozasındaki reseptör hücreleri içeren Regio olfactoria, Koku Organı olarak fonksiyon görür. Buradaki olfaktor sinir hücreleri, atmosfer havasına karışmış koku partiküllerini algılayan kemoreseptör özelliğindedir.

    Koku organı, filogenetik olarak suda yaşayan hayvanlardan çok, karada yaşayan hayvanlarda gelişmiştir. İnsanlarda bu duyu, diğer omurgalılara göre daha az gelişmiştir. Örneğin köpekler insanlara göre 10 milyon kez daha kuvvetli koku duyarlar.

    Koku Mukozasının Yapısı : Burun boşluğu üç farklı örtü ile kaplanmıştır. Koku mukozası (Tunica mucosa olfactoria) burun üst konkasının yukarısında kalan özel bir mukozadır. Koku mukozasının en önemli özelliği olfaktor reseptör hücrelerini içermesidir. Bu hücrelerin dendirit niteliğindeki cilia’ ları mukozanın yüzeyine dönüktür. Mukozadaki destek hücreleri ve Bowman bezleri yaptıkları salgılarla mukoza yüzeyini ıslatırlar. Solunan havadaki koku partikülleri mukoza salgısı içinde eridikten sonra olfaktor reseptör hücreleri tarafından algılanır. İnsan koku mukozasında 25 milyon (köpeklerde 220 milyon) olfaktor reseptör hücresi vardır.

    Olfaktor reseptör hücreleri algıladıkları kokuyu sinir impulsları haline çevirerek akson niteliğindeki merkezi uzantıları (Nn. olfactorii) ile M.S.S.’ ne (Bulbus olfactorius – Tractus olfactorius – Koku beyni) iletirler.

    3.Organum gustus (Tat Organı)

    İnsanlarda, konuşma ve beslenme için vazgeçilmez bir organ olan Dil, mukozasının içerdiği özel yapılardaki (tat tomurcuğu) tat reseptörleri (nörosensorial gustatorik hücreler) sayesinde tat organı olarak ta fonksiyon görür. Tat tomurcukları (Calliculus gustatorius) dildeki Papilla vallata ve Papilla fungiformis’ lerde yerleşmişlerdir. Dilde yaklaşık 10.000 adet tat tomurcuğu bulunur.

    Tat tomurcukları fıçı şeklinde yapılar olup, dil yüzeyine veya papilla vallata’ ların etrafındaki aralığa bakan taraflarında birer tat delikleri (Porus gustatorius) bulunur.

    Tadı algılanacak suda erimiş partiküller bu delik aracılığı ile tat tomurcuğunun içine girer. Tat tomurcukları, olfaktor mukozaya benzer şekilde tat reseptörleri niteliğindeki nöroepitelial tat hücrelerini içerir. Bu hücrelerin algıladığı tat duyumları N. lingualis (Chorda tympani bağlantısı ile duyu N. facialis’e aktarılır) ve N. glossopharyngeus yolu ile M.S.S.’ ne taşınır.

    Tat duyusu ile ilgili diğer bir kavram da lezzettir. Lezzet; tat, koku, besinin ısısı, çiğneme anında çıkardığı ses ve görünümünün yarattığı ortak bir duyumdur.

    Dilin farklı bölgeleri değişik tatları alır. Tatlı ve tuzlu dil ucunda, ekşi dil kenarlarında, acı ise dil köküne yakın bölümde algılanır.

    4.Organum visus (Görme Organı)

    Görme organı, sağ-sol göz çukurcuklarına (Orbita) yerleşmiş iki adet göz olup, görsel bir dünya ile bütünleşmemizi sağlar. Kameralı göz yapısındaki insan gözü, tüm vücuttaki reseptörlerin % 70’ini içeren özel bir görme tabakasına sahiptir.

    Bu katmandaki (Retina) nöronlar görme reseptörleri’ nin algıladığı görüntüler, sinir impulsları halinde, vücuttaki tüm afferent lifleri 1/3’ü kadar sayıdaki oluşturduğu N. opticus yolu ile M.S.S.’ ne iletilir. Gözümüze dış dünyadan birçok vizüal uyarılar gelmesine karşın, elektromanyetik spekturumun 1/70’ine duyarlı olduğumuzdan ancak bir kısmını görebiliriz. Buna karşın böcekler daha kısa dalgalı UV (Ultraviyole) ve daha uzun dalgalı İR (İnfrared) ışık spekturumunu da görebilirler.

    Göz anatomisi, Göz küresi (Bulbus oculi) ve gözün yardımcı organları (Organa oculi accessoria) olmak üzere iki ana başlık altında incelenir.

    Göz küresi (Bulbus oculi)

    Göz küresi, Orbita içinde yer alan, yaklaşık 2.5 cm çapında 10 gr ağırlığında, yuvarlak bir biyokameradır. İç boşluğu üç odacığa ayrılmış olan göz küresi üç katmanlı bir duvar yapısına sahiptir.

    Göz Küresinin Duvar Yapısı : Dıştan içe doğru fibröz, vasküler ve sensorial olmak üzere üç katmandan yapılıdır.

    1.Tunica fibrosa (Fibröz katman) : Bazı Anatomistler tarafından destek katmanı olarak da adlandırılmış olan dış katman, kalın, fibröz bağ dokusundan yapılıdır. Göz küresinin şeklinin korunmasını sağlayan fibröz katman ekstra okuler kaslar için de yapışma yeri ödevi görür.

    Fibröz katmanın 5/6 arka bölümü opak beyaz olup Sclera, bunun 1/6 ön bölümü ise şeffaf-saydam olup Cornea olarak adlandırılır. Göze ışık Cornea yolu ile girer. Cornea’ nın kan ve lenf damarları yoktur (sinirlenmesi zengindir). Sclera arkada N. opticus’ a ait liflerin göz küresini terk ettiği bölümde delikli (Lamina cribrosa) şekildedir.

    2.Vasküler katman (Tunica vasculosa) : Kan damarlarından ve pigmentten zengin bir katmandır. Yoğun pigment içeriği nedeniyle koyu kahverenginde olup, kendine ulaşan ışınları yansıtmayıp absorbe eder. Vaskuler katmanın, arkadan öne doğru Choroidea, Corpus ciliare ve Iris olmak üzere üç bölümü vardır.

    Corpus ciliare, vasküler katmanın öndeki, kalınca bölümü olup, yapısında otonom sinirlerin innerve ettiği, farklı yöneltili liflere sahip düz kas (M. ciliaris) vardır. Aynı zamanda göz merceği de (Lens) asıcı bağlarla Corpus ciliare’ ye tutunur.

    Iris ise göz merceğinin önünde kasılıp gevşeyen bir diyafragma gibi yer almış bir bölüm olup, yapısında M. sphincter et M. dilator pupillae olarak adlandırılan düz kaslar vardır. Iris’in ortasındaki açıklığa Pupilla (Göz bebeği) denir. Normal pupilla oda ışığında 4 mm çapındadır. Daralmasına Miyozis, genişlemesine Midriyazis denir.

    3. Tunica sensoria (Tunica nervosa optica-retina) : Göz küresinin en iç katmanı olup Retina veya sinirsel katman olarak ta adlandırılır. Sensorial katman çok nazik bir yapıda olup 130 milyon kadar fotoreseptör ile çok sayıda nöron içerir.

    Sensorial katmanın arkadaki en iyi gören alanına Sarı leke (Macula lutea) denir.

    N. opticus’un Retina’ yı terkettiği bölüm (Discus nervi optica) ışığa duyarsız olup kör nokta olarak adlandırılır. Retina oftalmoskop yöntemi ile Pupilla açıklığından incelenebilir.

    Lens : Pupilla’ nın arkasında yer alan Lens (Göz merceği) oldukça elastik, yaklaşık 1 cm çapında bikonveks bir mercektir. Damar ve sinirden yoksundur. Beslenmesi humour aqueosus ile sağlanır.

    Lens, asıcı bağlarla (Fibrae zonulares, Lig. suspensorium lentis) Corpus ciliare’ye bağlanır. Corpus ciliare’nin yapısındaki düz kas liflerinin kasılıp gevşemeleri sonucu Lensin kalınlığı-kırıcılığı değişir. Yakındaki cisimleri net görebilmesi için Lensin kırıcılığının artmasına Akomodasyon (uyum) denir.

    Camera bulbi (Göz boşlukları)

    Gözün iç boşluğu, üç kameraya ayrılmıştır. Bunlardan iki tanesi (Camera anterior ve Camera posterior) önde olup, Corpus ciliare’ deki (Proc. ciliaris) pigmentsiz epitel tarafından salgılanan humour aqueous ile doludur. Humour aqueous, ön kameradaki Cornea ile Iris arasında yer alan Schlemm kanalları yolu ile genel dolaşıma geçer.

    Göz içindeki üçüncü boşluk en büyük kamera olup Camera vitrea olarak adlandırılır. Göz içinin % 80’ini kapsayan Camera vitrea lensin arkasında olup, jelatinöz bir madde olan Corpus vitreum ile doludur. Corpus vitreum % 90’ ı su olan jel kıvamında saydam bir oluşumdur.

    Gözün yardımcı organları (Organa oculi accessoria)

    Kaşlar, Göz kapakları, Kirpikler, Konjunktiva, Gözyaşı aparatı ile Orbita içindeki ekstra oculer göz kasları, gözün yardımcı organları olarak adlandırılırlar.
    1. Kaş (Supercilium) : Frontal kemikteki her bir Arcus superciralis’in üzerindeki deride yer alan kısa, yatık seyirli kıllara topluca Supercilium (kaş) denir. Açıklığı aşağıya bakan bir kavis şeklinde duran kaş gözü yoğun güneş ışınlarından, alın tarafından gelen ter salgısı ve yabancı maddelerden korur.

    2. Göz kapakları (Palpebrae) : Her bir göz için alt ve üst iki tane olan göz kapakları, birer deri kıvrımı olup, açık olduklarında göz küresi etrafında önde badem şeklinde bir açıklık ortaya çıkarırlar. Kapatıldıklarında, alt ve üst göz kapakları arasında Horizontal bir yarık (Rima palpebrarum) meydana gelir. Göz kapakları, Orbita’nın iç ve dış yanında birer açı ile birleşirler. Bu birleşme yerlerine Canthus (Göz kapaklarının birleşme noktaları) veya Commissura palpebrarum denir. Göz kapaklarının ön yüzü deri ile örtülü olduğu halde göz küresine temas eden arka yüzleri müköz bir örtü olan Konjunctiva (conjunktiva) ile kaplanmıştır.

    Göz kapaklarının iç dokusu, M.orbicularis oculi tarsus olarak adlandırılan fibröz bağ dokusu bunlar içindeki Meibom bezleri (Glandulae tarsales) ile Moll ve Zeiss bezlerinden yapılıdır. Modifiye yağ bezleri olan Meibom bezleri, Sebum olarak adlandırılan salgıları ile göz kapaklarının birbirine yapışmasını engellediği gibi Konjunktival yüzden gözyaşının buharlaşmasını da engeller.

    Göz kapakları, göz yuvarlağının tozlar ve diğer zararlı dış objelere karşı korur. Ayrıca periyodik açılıp – kapanma hareketleri ile Glanduler salgıların göz küresi üzerinde dağılmasına dolayısı ile Konjunktival yüzlerin sürekli ıslak kalmasına neden olur. Uyku esnasında kapanan göz kapakları Konjunktival yüzdeki salgıların buharlaşmasını önler.
    Göz kapaklarının serbest kenarlarında Cilium – Kirpikler bulunur. Üst göz kapağındaki kirpikler daha uzundur.

    Conjunctiva (Konjunktiva) : Göz kapaklarının arka göz küresinin ön yüzünü örten Konjunktiva, ince, şeffaf mukoz bir örtüdür. Conjunctiva, Glandulae conjunctivales’ leri içerir. Conjunctiva’ nın göz kapaklarındaki bölümüne Palpebral konjunktiva, Göz küresini saran bölümüne Bulber konjunktiva denir. Göz kapakları kapatıldığından alt ve üst iki çıkmaz şeklindeki Konjunctival aralık, Konjunktival kese (Saccus conjunctivalis) haline gelir. Conjunctiva’ nın Lamina propria katmanında küçük yardımcı Gözyaşı bezleri bulunur. Bunlar sempatik innervasyona sahiptir.

    Apparatus lacrimalis (Gözyaşı sistemi) : Gözyaşının üretildiği, iletildiği ve dağıtıldığı sistem Gözyaşı sistemi olarak adlandırılır. Bu sistem, Gözyaşı bezi, Gözyaşı kanalcıkları, Gözyaşı kesesi ve Nazolakrimal kanaldan oluşur.

    Gözyaşı bezi (Glandula lacrimalis) : Gözyaşı bezi Orbita’nın superolateral bölümünde yerleşmiş, badem içi büyüklüğünde bir bezdir. Gözyaşı olarak adlandırılan salgısı 5-12 adet boşaltma kanalcığı ile üst Konjunktival keseciğe akıtılır. Gözyaşı buradan, hareket halindeki gözkapakları sayesinde tüm Saccus conjunctivalis’e dağıtılır. Bir kısmı buharlaşır diğer bir kısmı ise iç Cantus yakınında bulunan gözyaşı pınarına (Lacus lacrimalis), oradan da atılım kanallarına (Gözyaşı kanalcıkları, gözyaşı kesesi, nazolacrimal kanal) geçer. Gl. lacrimalis parasempatik uyarı ile çalışır.

    Atılım kanatları : Göz kapaklarının iç kantus’a yakın kenarında, Punctum lacrimale olarak adlandırılan küçük delikler bulunur. Bu delikler, atılım kanallarının başlangıcıdır. Buradan başlayan ve Göz kapakları içinde ilerleyerek Gözyaşı kesesine ulaşan kanalcıklara Canaliculus lacrimalis superior/inferior (üst ve alt gözyaşı kanalcıkları) denir. Gözyaşı kesesi (Saccus lacrimalis), burun boşluğunun alt meatusuna ulaşan nazolakrimal kanal ile uzanır.

    Gözyaşı, göz küresinin konjunktival yüzünü sürekli olarak nemlendirir ve temizler. Gözyaşı, taşıdığı antibakteriyel ve lizozimal enzimlerle, Saccus conjunctivalis’ e ulaşan bakterileri öldürür. Gözyaşı, içeriğindeki besinleri ve suyu Cornea’ ya ulaştırır.

    Ekstraokuler kaslar (Mm. externi bulbi) : Göz küresinin tüm yönlere hareketini sağlayan, çizgili kas yapısındaki 6 kas bu başlık altında incelenir. Ekstraoküler kasların 4’ü düz, 2’si oblik şekillidir.

    Düz seyirli kaslar :

    M. rectus superior, Elevasyon, adduksiyon, intorsiyon yaptırır.
    M. rectus inferior, Depresyon, adduksiyon, ekstorsiyon yaptırır.
    M. rectus medialis, Adduksiyon yaptırır.
    M. rectus lateralis, Abduksiyon yaptırır.

    Bu kaslar arkada (Orbita tepesinde) halka şeklindeki Anulus tendineus communis’ ten (Zinn halkası) başlarlar, öne doğru düz bir seyirle giderek Sclera’ ya tutunurlar.

    Oblik seyirli kaslar :

    M. obliquus superior, Depresyon, abduksiyon ve intorsiyon yaptırır.
    M. obliquus inferior, Elevasyon, abduksiyon ve ekstorsiyon yaptırır.

    Bu altı kas dışında, üst göz kapağını yukarıya kaldıran bir kas daha vardır. M. levator palpebrae superioris olarak adlandırılan bu kasın somatik ve otonom sinirlerle innerve edilen iki bölümü (Pars superficialis, Pars profunda) vardır. Pars profunda (Müller kası), düz kas özelliğinde olup sempatik innervasyona sahiptir.

    5. Organon statoacusticus (İşitme ve Denge Organı)

    Auris (Kulak)

    İşitme denge organı kısaca Kulak olarak adlandırılır. Dış, orta ve iç olmak üzere üç bölümden oluşan kulak, merkez sinir sistemindeki bağlantıları sayesinde Ses ve Yer Çekimi değişimlerini algılamada özelleşmiş, analitik kapasiteye sahip bir organımızdır. Kulakla ilgili hastalıklar, Kulak-Burun-Boğaz (K.B.B.) Anabilim Dalı (Otorinolaringoloji) Uzmanı Hekimler tarafından tedavi edilir.

    Dış, orta ve iç kulağı ayrı ayrı inceleyeceğiz.

    1. Dış kulak (Auris externa)

    Dış kulak, sadece karada yaşayan memelilere özgü bir yapı olup, sesin toplanması, arttırılması ve orta kulağa iletilmesinde rol oynar. Dış kulak kapsamında Kulak kepçesi (Auricula), dış kulak yolu (Meatus acusticus externus) ve Kulak zarı (Membrana tympani) incelenir.

    Kulak kepçesi (Auricula) : Embriyolojik olarak 6 adet mezenşimal şişkinlikten oluşmuş, def örme huni biçimli, tipik bir yapıdır. Bazı memeliler de uzun ve hareketli olan kulak kepçesi, insanlarda küçük ve immobil (hareketsiz) bir hale gelmiştir. Kulak şekli ile girinti ve çıkıntılarının belirginliği kişiden kişiye bazı farklılıklar gösterir.

    Kulak kepçesinin alt bölümündeki kıkırdak çatıdan yoksun parçaya Kulak memesi (Lobulus auriculae) denir.

    Meatus acusticus externus (Dışkulak yolu) : Dış kulak yolu, Kulak kepçesinin topladığı ses dalgalarını Kulak zarına ileten L şeklinde bir borudur. Yetişkinde 2-3 cm uzunluktaki bu borunun kıkırdak ve kemik olmak üzere iki bölümü (Pars cartilaginea, Pars ossea) vardır. Kıkırdak ve kemik bölümler arasında 40° lik bir açının bulunması nedeniyle yolun yöneltisi düz değildir. Dış kulak yolunu örten deri, kulak kepçesini saran derinin devamı olup, deri altı dokusunda kulak kiri salgılayan bezler bulunur. Bu bezlere Glandula ceriminose denir. Yolun kıkırdak bölümü derisinde Tragi olarak adlandırılan Kulak kılları vardır.

    Kulak zarı (Membrana tympani) : Kulak zarı dış kulak yolunun sonunda, dış kulak-orta kulak sınırında yer almış, ince, yarı saydam bir zardır. Canlı bir insanda inci gibi gri-parlak (sedef rengi) görünümdedir. Kulak zarının gergin ve gevşek olmak üzere iki bölümü (Pars tensa, Pars flaccida) vardır. Gergin bölüm, zarın büyük bir kısmını işgal eder.

    Kulak zarının ortasındaki çöküntülülere Umbo membrana tympani denir. Umbo membrana tympani, çekiç kemiğinin kulak zarına tutunan sapının (Manubrium) ucuna rastlar. Kulak zarı aydınlatılarak incelendiğinde Umbo membrana tympani’ den başlayıp öne-aşağıya doğru uzanan trianguler şekilde ışıklı bir alan görülür. Bu alana Politzer üçgeni (Işık refleks üçgeni) denir.

    Gevşek bölüm kulak zarının üst kısmında dar bir alan işgal eder.

    2. Auris media (Orta kulak)

    Orta kulak, Temporal kemik içinde yer alan nazofarinks ile bağlantılı havalı boşluklar, işitme kemikçikleri ve bunlara bağlanan kas ve bağlardan ibaret bir bütündür. Bu boşluklar içinde en büyük olan ve işitme kemikçiklerini içinde taşıyan boşluk Timpanik kavite (Cavum tympani) olduğundan birçok Anatomist tarafından Orta kulak ile özdeş olarak kullanılır. Timpanik kavite ve bununla bağlantılı diğer boşlukların havalanması, nazofarinks’ e açılan Tuba auditiva ossea (Östaki borusu) ile sağlanır.

    Timpanik kavite ve Mastoid havalı boşlukları :

    Timpanik kavite, Os temporale’nin pars petrosa’sı içinde yer alan irregüler şekilli birkaç ml hacimli bir boşluktur. Kulak zarı düzeyine göre epitimpani mezotirmpai ve hipotimpani olarak üç bölüme ayrılır. İşitme kemikçikleri zinciri esas timpanik boşluk olan mezotimpani bulunur.

    Timpanik kavitenin 6 duvarı vardır:

    1.Üst duvar: Tegmen tympani tarafından oluşturulur. İnce olan bu duvar, orta kulak iltihaplarının kafa boşluğuna yayılmasına imkan verebilir.

    2.Alt duvar: Bulbus V. jugularis interna ile Timpanik boşluğu ayıran ince bir duvardır.

    3.Ön duvar : A. carotis interna ile komşuluk yapan bu duvarın üst bölümünde iki kanala (Semicanalis M. tensorius tympani ve Tuba auditiva) ait delikler bulunur.
    4.Arka duvar : Proc. mastoideus tarafında yer alan bu duvardaki Aditus et Antrum mastoid boşluklarla Timpanik cavite arasındaki bağlantıyı sağlar. Duvarın ortasında, önemli bir buluş noktası niteliğinde Eminentia pyramidalis (içinde M. stapedius’u barındırır) yer alır.

    5.İç yan duvar : Orta kulak ile iç kulak arasında yer alan bir duvar olup, yuvarlak ve oval pencere (Fenestra cochleae -yuvarlak pencere, Fenestra vestibuli – oval pencere) içerir. Yuvarlak pencere Membrana tympani secundaria ile kapatılır. Oval pencereye Stapes’ in basis’i oturur. Duvarın ortasında, cohlea’nın ilk kıvrımı tarafından oluşturulan Promontorium bulunur. Üzerinde Plexus tympanicus yer alır.

    6.Dış yan duvar : Kulak zarı tarafından oluşturulur.
    Mastoid boşlukların en büyüğü Antrum mastoideum olup yeni doğanda dahi mevcuttur. Diğer Mastoid boşluklar (Cellulae mastoideae) 2-4 yaşlarında oluşur.

    İşitme kemikçikleri (ossicula auditus) : Timpanik boşluk içinde yer alan ve kulak zarından aldıkları ses titreşimlerini 15-20 kat artışla oval pencereye (Fenestra vestibuli) ileten, birbiri ile eklemleşmiş üç küçük kemikçik (Çekiç-Malleus, Örs-Incus, Üzengi-Stapes)’ tir.

    İşitme kemikçikleri ile igili kaslar: İşitme kemikçikleri ile ilgili iki kas vardır. M. tensor tympani (N. mandibularis innerve eder), M. stapedius (N. facialis innerve eder). M. tensor tympani uzun silindir şekilde bir kas olup kulak zarını gerer. M. stapedius kasıldığında, üzengi kemiğinin tabanını oval pencereden uzaklaştırır.

    M. tensor tympani ve M.stapedius kemikçik zinciri ile kulak zarının normal tonusunu korurlar, iç kulağa ulaşacak aşırı uyarıları önlerler. Ses ileti aparatında regülatör görevi görürler.

    3. Auris interna (İç kulak)

    İç kulak; Temporal kemiğin pars petrosa’ sı içine yerleşmiş, insan vücudunun en iyi; korunmuş organıdır. Dış ve orta kulak sadece işitme ile ilgili oldukları halde, iç kulak hem işitme hem de denge duyusunun algılandığı yapıları taşır. Kemik ve membranöz karmaşık kanallar sistemi ile, bu kanal sisteminde bulunan Perilenfa, Endolenfa ve Reseptör hücrelerinden oluşmuş olan iç kulak iki bölüme ayrılarak incelenir.

    Kemik labirent (Labyrinthus osseus) : Embriyolojik olarak, zar labirenti oluşturan kulak keseciğini (Vesicula otica) saran mezenşimal dokudan meydana gelen, kapsül niteliğinde bir yapıdır. Kemik labirentin iç yüzü ile zar labirent arasındaki aralık Perilenfa ile doldurulmuştur.

    Kemik labirentin Vestibulum, kemik yarım daire kanalları (Canalis semicircularis) ve Cochlea olmak üzere üç bölümü vardır. Vestibulum, kemik labirentin merkezi bölümü olup, önde Cochlea arkada kemik Canalis semicircularis ile devam eder. Vestibulum içinde zar labirentin denge ile ilgili yapılarından Utriculus ve Sacculus bulunur.

    Canalis semisircularis (kemik yarım daire kanalları), Ön, arka ve dışyan olmak üzere üç tanedir. Bu kanalların vestibulum’a bağlanan bir uçlarında birer şişkinlik (Ampulla) bulunur. Ön ve arka yarım daire kanallarının nonampuller bacakları, ortak bir bacak (Crus commune) ile Vestibulum’a bağlandığı halde dışyan kanalın nonampuller bacağı tek başına Vestibuluma bağlanır.
    Cochlea (salyangoz kabuk) : İç kulağın işitme ile ilgili yapılarını taşıyan kemik bölümüdür. İki buçuk defa bükülmüş bir salyangoz kabuğuna benzer. Cochlea’da merkezi kemik yapı olan Modiolus etrafında dolanan Spiral kanal (Canalis spiralis cochleae) bulunur. Bu kanal ince bir kemik lamı ile (Lamina spiralis) iki Skalaya (Scala tympani, Scala vestibuli) ayrılır.

    Zar labirent (Labyrinthus membranaceus) : Zar labirent, kemik labirent içinde yer almış, kabaca onun şekline uyan, içi endolenfa ile dolu, ince, birbirleri ile bağlantılı bir kanal ve keseler sistemidir.

    İşitme-denge duyusunun algılandığı esas yapıları taşıyan zar labirentin iki bölümü vardır.
    1.Vestibüler labirent : Denge ile ilgili zar labirent bölümleri (Utriculus, Sacculus, Ductus semicirculares) tir.

    2.Cochlea labirinti: Zar labirentin işitme ile ilgili bölümü olup, Cohlea içinde uzanan Ductus cochlearis’ten ibarettir. Ductus cochlearis Scala media olarak ta adlandırılır. Burada, mekanik ses uyarılarını, elektrik impulsları haline getiren Corti organı yer alır.

    Sağlıklı günler dileği ile…

    Uzman Dr.Ali AYYILDIZ -Veteriner Hekim – İnsan Anatomisi Uzmanı Dr. (Ph.D.)

  • Sindirim sistemi – systema digestorium

    İnsan organizmasının da canlılığını devam ettirmesi, gelişmesi, büyümesi ve canlılığını yitiren hücrelerinin yenilenmesi için enerji maddelerine ihtiyacı vardır. Dışardan aldığımız bu maddelere besin maddeleri denir. Proteinler, yağlar, karbonhidratlar, eser elementler çeşitli mineraller vitaminler ve sudan ibaret olan besin maddeleri Sindirim Sistemi (Systema Digestorium) yolu ile alınıp sindirilerek kana geçirilir.

    Besin maddelerinin ağız yolu ile alınmasına Alimentatio (Ingestio – yemek yeme) denir. Ingestio (yemek yeme) ile sindirim kanalına alınan besin maddeleri, mekanik ve kimyasal uygulamalara tabi tutularak emilebilecek bir hale getirilirler. Büyük moleküllü besin maddelerinin daha küçük moleküllere parçalandığı bu işleme Digestio (Sindirim) denir. Sindirim işlemi sonucu küçük moleküllere parçalanan (örneğin proteinler – aminoasitlere, karbonhidratlar – monosakkaritlere vb.) besin maddeleri, ince barsakların duvarındaki intestinal hücreler tarafından emilerek kan ve lenfa içine aktarılır. Su mineraller ve bazı vitaminler kalın barsaklar yolu ile kana geçer. Besin maddelerinin kan ve lenfa içine aktarılmasına Absorbtio (veya Resorptio) – Emilim denir. Sindirim kanalına girdiği halde sindirilmeyen veya emilemeyen maddelerin dışarı atılması gerekli bu maddelerin anüs yolu ile dışarıya atılması işlemine Defecatio (Dışkılama) denir.

    Sindirim sistemi 2 temel bölüme ayrılarak incelenir.

    1.SİNDİRİM KANALI – CANALIS ALIMENTARIUS : Ağız’ dan Anüs’ e kadar uzanan 8-10 m’ lik bir borudur. Ortak bir duvar yapısına sahip olan bu kanalın, ağız, yutak, yemek borusu, mide, ince barsaklar, kalın barsaklar ve anüs olarak adlandırılan alt bölümleri vardır.

    2.EKLENTİ ORGANLARI : Özel boşaltım kanalları ile sindirim kanalına bağla¬nan organlardır (Tükürük bezleri, Karaciğer ve Pankreas).

    SİNDİRİM KANALI ORGANLARI

    Sindirim kanalı kapsamında ele alınan organlar, içi boşluklu organlar (Organa cavitosa, Organa lumenalia) olup ortak bir duvar yapısına sahiptirler. Sindirim kanalı duvarı sıra ile (içten dışa doğru) şu katmanlardan ibarettir.

    1. Tunica mucosa (Mukoz membran)
    2. Tunica submucosa (Submukoz katmanı)
    3. Tunica muscularis (Kas katmanı)
    4.. Tunica serosa, Tunica adventitia (Seröz veya bağ doku katmanı)

    Mukoz membran : Organın iç boşluğu’ na (lümen) bakan bu katman; koruma, salgılama ve emilim fonksiyonlarını gerçekleştiren bir epitel katmanıdır. Mukoz membran, sindirim kanalının değişik bölümlerinde özel yapılar kazanır.

    Submukoz katmanı : Elastik lifler de içeren gevşek bağ dokusu katmanıdır. Burada kan damarları, sinirler, lenf damarları ile lenfoid doku elemanları yer alır. Submukoz katmandaki otonom sinirler, Plexus submucosus (Meissner Pleksusu) şeklinde organize olmuştur.

    Muskuler katmanı : Ağız, yutak, üst özofagus ve anüs’ te çizgili diğer içi boşluklu organların duvarında iki katlı düz kastan yapılı bir katmandır. Muskuler katmanın dış lifleri longitudinal, iç lifleri sirküler şekilde organize olmuştur. Longitudinal ve sirküler kas lifi katmanları arasında Plexus myentericus (Auerbach Pleksusu) bulunur. Plexus myentericus, komşu kas lifleri ile kan damarlarının innervasyonunu sağlar.

    Muskuler katmandaki kas liflerinin kasılmaları sonucu peristaltik bir hareket doğar. Peristaltik hareket, kanal içeriğinin karışması yanında, cranialden caudale doğru hareketin ilerlemesini de sağlar.

    Seroza katmanı : İçi boşluklu organların en dış katmanıdır. Sindirim kanalı organlarının karın ve pelvis boşluğunda kalan bölümlerinde visseral peritondan yapılı olan seroz katman, baş, boyun, göğüs ve perineal bölümlerde yer alan sindirim kanalı organlarında seroz özellikte olmadığından tunica adventitia olarak adlandırılır. Tunica adventitia gevşek fibroz bağ dokusu katmanından ibarettir.

    Sindirim kanalı organları, ağız boşluğu (Cavum oris), yutak (Pharynx), yemek borusu (Osephagus), mide (Gaster), ince barsaklar (Intestinum tenue) ve kalın barsaklar’ dan (Intestinum crassum) ibarettir.

    Bunları sıra ile inceleyecek olursak;

    1.AĞIZ BOŞLUĞU – CAVUM ORIS

    Ağız boşluğu (Cavum oris), sindirim kanalının başlangıç bölümü olup iki alt bölüme (Vestibulum oris ve cavum oris propria) ayrılarak incelenir.

    1.Vestibulum oris (cavum buccalis – yanak boşluğu) : Dıştan dudaklar (Labium superius et inferius) ile yanaklar (Buccae), içten diş ve dişetleri tarafından sınırlanmış açıklığı arkaya bakan at nalı şeklinde dar bir aralıktır. Bu aralık, alt ve üst dudaklar arasındaki horizontal bir yarık olan Rima oris ile dış ortama açılır. Dudaklar, ağız yarığını (Rima oris) çevreleyen kas ve zardan yapılmış yumuşak oluşumlardır. Kanlanması, lenfatik damarları ve duyusal sinirleri oldukça yoğundur. Dudakların serbest kenarları kişiden kişiye değişen kalınlık ve büyüklükte olup kırmızı – pembe renktedir. Bu renk, ince, ışık geçirebilen epidermis’ in altındaki kapiller ağlardan ortaya çıkar. Burada ter ve yağ bezleri ile kıl follikülleri bulunmaz.

    Vestibulum oris’ in (yanaklar), dış duvarlarının yan bölümlerini oluştururlar. Dışta deri ile kaplı olan yanakların derisi altında, M. Masseter’ in ön kenarı, M. buccinatorius ve Bichat’ ın yağ kitlesi (Corpus adiposum buccae) bulunur. Bu yağ kitlesi, çocuklarda ve şişmanlarda büyük, zayıf şahıslarda ve yaşlılarda küçüktür. Yanakların iç yüzü çok katlı yassı, keratinize olmayan bir epitelle örtülmüştür. Glandulae buccales’ leri içerir. Büyük bir tükürük bezi olan Glandula parotis’ in boşaltma kanalı M. buccinatorius’ u delerek yanak mukozasına açılır.

    2.Cavum oris propria (Asıl ağız boşluğu) : Asıl ağız boşluğu (veya sadece ağız boşluğu) Vestibulum oris’ in gerisinde yer alan sindirim kanalı bölümü olup önde ve yanlarda diş kemerleri, dişler ve bunlara ait dişetleri (Gingiva) aşağıda ağız tabanı, yukarıda damaklar arkada yutak geçidi (Isthmus faucium) ile sınırlanmıştır. Ağız boşluğunda dil ile diş ve dişetleri bulunur.

    1. DİL – LINGUA – GLOSSA

    Dil (lingua) : Ağız tabanında yer alan istirahat halinde esas ağız boşluğunu tümüyle dolduran, mukoza ile kaplı çizgili kaslardan yapılmış, çok hareketli – mobil bir organdır. Dil, yutma, konuşma, çiğneme, ağız temizleme ve tat alma fonksiyonlarında görevlidir.

    Anatomik olarak Dil’ in cismi (Corpus linguae), kökü (Radix linguae) ve ucu (Apex linguae) olmak üzere üç bölümü vardır.

    Dilin Apex ve Corpus’ u serbest hareketli olduğu halde dil kökü Os hyoideum ve Mandibula’ ya tutunmuştur.

    Dilin damağa ve yutağa bakan üst yüzüne dil sırtı (Dorsum linguae) denir.

    Dil sırtı, sulcus terminalis olarak adlandırılan A şeklindeki bir olukla ön (Oral) ve arka (Laringeal) iki bölüme ayrılır.

    Ön bölüm mukozasında 3-4 tip Papilla bulunur. Bunlardan Papillae fungiformes, Papillae foliatae ve Papillae vallatae’ de tat tomurcukları yer alır. Papillae filiformes ( papillae conicae) de tat tomurcuğu bulunmaz.

    Arka (Faringeal) bölüm dil köküne ait olup Tonsilla lingualis olarak adlandırılan lenf nodülleri topluluğu içerir.

    Dil mukozasının altında, bağ dokusu içine gömülmüş şekilde İntrinsik dil kasları (asıl dil kasları) bulunur.
    Longitudinal, Transversal ve Vertikal yönde seyreden bu kaslar dilin şeklini değiştirirler.

    Bunlar dışında, dili komşu yapılara bağlayan ekstrinsik dil kasları vardır. M. genioglossus, M. hyoglossus, M. styloglossus ve M. palatoglossus olarak adlandırılan ekstrinsik dil kasları dilin konumunu değiştirirler.

    Sadece insanlarda iyi gelişmiş olan M. genioglossus. Dili öne ve aşağıya çeken dilin geriye kaçmasını önlediği için dilin güvenlik kası olarak ta adlandırılır. M. palatoglossus hariç tüm dil kasları N. hypoglossus cranial XII. çift kafa siniri tarafından innerve edilir.

    2. DİŞLER – DENTES

    Ağıza alınan besin maddelerinin mekanik olarak parçalanmasını sağlayan dişler (Dentes, Odontos) Maxilla ve Mandibula’ nın Proc. Alveolaris’ lerindeki diş çukurlukları’ na (Alveoli dentales) yerleşmiş, sert, keskin oluşumlardır. Bir dişin Corona, Collum ve Radix olmak üzere üç anatomik bölümü vardır. Corona (taç), diş çukuru dışında kalan ve mine tabakası ile kaplı diş bölümüdür. Radix (kök), dişin, diş çukuru içine giren Cementum kaplı kısmıdır. Radix ve Corona arasındaki dar diş bölümü Collum (boyun) olarak adlandırılır. Dişin içindeki boşluğa Cavum dentis (Pulparis) denir. Burada içinde damar, sinir ve gevşek bağ dokusu yer alan Pulpa dentis bulunur. Alt ve üst çenede diş çukurlukları’ na (Alveoli dentales) dizilmiş olan dişler, üst ve alt diş kemerlerini (Arcus dentalis superior et inferior) oluştururlar. Bu kemerlerde orta hattan başlayarak dış yana sıralanan 4 tip (Çocuk dişleri 3 tip) diş yer alır.

    1.Kesici dişler (Dentes incisivi)
    2.Köpek dişi (Dentes canini)
    3.Küçük azı dişleri (Dentes premolares)
    4.Büyük azı dişleri (Dentes molares)

    Yaşamın değişik dönemlerinde bulunmalarına göre iki tip diş grubu tanımlanmıştır : Süt dişleri ve kalıcı dişler.

    Süt dişleri (Dentes decidui) : Süt dişleri, ilki 6-8 aylarda sonuncusu 2 yaşına doğru çıkan 6.-12. yaşına kadar dökülerek kalıcı dişlerle yer değiştiren dişlerdir. Her bir diş kemerinde 10′ ar adet olmak üzere toplam 20 adet süt dişi vardır.

    Kalıcı dişler (Dentes permanentes) : 6 yaşından itibaren süt dişlerinin yerini almaya başlayan kalıcı dişler, tüm yaşam boyunca fonksiyon görürler. Prensip olarak 18 yaşındaki bir kişinin bir diş kemerinde 16 adet kalıcı diş yer alır. Fakat 5.molar diş’ in (Dens serotinus – akıl dişi) çıkışı 30 yaşına kadar uzayabildiğinden bu sayı değişebilir.

    Kalıcı dişlerin çıkış zamanları:

    Dens molares I 6 yaş
    Dens incisivus mediales 7 yaş
    Dens incivisus laterales 8 yaş
    Dens premolares I 9 yaş
    Dens premolaries II 10 yaş
    Dens caninus 11 yaş
    Dens molares II 12 yaş
    Dens molares III 17-30 yaş

    DİŞETLERİ – GINGIVAE

    Alt ve üst çenenin alveoler çıkıntıları, diş eti (Gingiva) olarak adlandırılan özel bir mukoza ile sarılmıştır. Gingiva, ağız mukoz membranının bir parçası olup, vaskuler bir doku ile onu örten hafif keratinize olmayan çok katlı yassı epitelden yapılmıştır. Gingiva, dişlerin Corona’ larının alt bölümü ile Collum bölümlerine de tutunur. Dişetleri, ağız mukozasından daha kalın olup bez içermezler.

    3.DAMAK – PALATINUM

    Ağız tavanını oluşturan damağın (Palatum) sert ve yumuşak damak olmak üzere iki bölümü vardır.

    1.SERT DAMAK – PALATUM DURUM

    Sert damak, ağız tavanının 2/3 ön kısmını yapan bölüm olup, Maxilla’ nın Proc.palatinus’ u ile Os palatinium’ un Lamina horisontalis’ i, tarafından oluşturulur. Sert damağın ağız boşluğuna bakan yüzeyi periost ve ağız mukozası ile kaplıdır. Sert damak mukozasında Glandulae palatinae’ ler bulunur.

    2.YUMUŞAK DAMAK – PALATUM MOLLE – VELUM PALATINUM

    Yumuşak damak, sert damağın arka kenarından arkaya ve aşağıya doğru uzanan yumuşak ve hareketli bir perde şeklindedir. Bu nedenle yumuşak damak için Velum palatinum terimi de kullanılır.

    Yumuşak damağın serbest arka alt kenarının ortasından aşağıya doğru uzanan dil şeklindeki çıkıntıya Uvula (küçük dil) denir. Uvula, yutma sırasında içeriğin burun boşluğuna kaçmasını engeller. Uvula’ nın iki yanından sağ – sol ikişer adet mukoza kıvrımı kemeri (Arcus) uzanır. Bunlardan ön kemere Arcus palatoglossus, arka kemere Arcus palatopharyngeus denir. Bu plikalar içinde aynı isimdeki kaslar yer alır. Her iki taraftaki ön ve arka kemerler arasında Tonsilla palatina’ nın yer aldığı Trianguler şekilli birer çıkmaz bulunur. Dil kökü ve sağ – sol kemerler arasındaki geçit Isthmus faucium (yutak geçidi) olarak adlandırılır. Ağız boşluğundaki besinler Isthmus faucium (Oropharynx) aracılığı ile yutağa geçer.

    2.YUTAK – PHARYNX

    Bir taraftan ağız boşluğu ve yemek borusu, diğer taraftan burun boşluğu ve gırtlak ile bağlantı kuran yutak, sindirim ve solunum sistemlerinin ortak bir bölümüdür. Kafa tabanından 6. boyun omuru düzeyine kadar uzanır. Kabaca huni şeklinde olan yutağın kafatası tabanına tutunan bölümü geniş olduğu halde aşağıya doğru daralarak C – 6′ nın alt kenarı hizasında yemek borusu (Osephagus) ile devam eder. Fibromuskuler bir duvar yapısına sahip olan yutağın iç boşluğuna Cavum pharyngis denir. Pharynx’ in ön duvarında bulunan delikler boşluğun burun, ağız ve gırtlak boşlukları ile olan bağlantısını sağlarlar. Burun boşlukları ile bağlantı sağlayan delikler Choanae, (Nasopharynx), ağız boşluğu ile bağlantı sağlayan delik Isthmus faucium (Oropharynx) gırtlak boşluğu ile bağlantı sağlayan alt delik ise Aditus laryngis olarak adlandırılır.

    Yutak, ön komşuluk ve bağlantıları dikkate alınarak Pars nasalis (Nasopharynx), Pars oralis (Oropharynx) ve Pars laryngea (Laryngopharynx) olmak üzere üç bölüme ayrılır.

    Nasopharynx, yutağın burun boşluğu arkasında kalan bölümü olup kafa tabanından yumuşak damak hizasına kadar uzanır. Nasopharynx sadece respirasyon fonksiyonu sağlar. Nasopharynx arka duvarındaki mukozada Tonsilla pharyngea (Adenoidea) bulunur. Orta kulak boşlukları ile Nasopharynx arasındaki bağlantıyı sağlayan Tuba auditiva’ ların Faringeal delikleri de Nasopharynx’ in dış yan duvarlarının üst bölümünde yer alır. Bu deliklerin arkasındaki şişkinliğin mukozasında Lenfoid doku kitlesi olan Tosilla tubaria (Gerlach bademciği) vardır.

    Oropharynx, yutağın orta bölümü olup hem solunum hem de sindirim fonksiyonu vardır. Ağız boşluğunun arkasında, yumuşak damak ile C – 3 Corpus’ unun üst kenarı düzeyinde yer alır. Oropharynx, Isthmus faucium aracılığı ile ağız boşluğuna bağlanır. Yutkunma sırasında Nasopharynx ve Oropharynx, Palatum molle ve Uvula aracılığı ile birbirlerinden ayrılır.

    Laryngopharynx, gırtlağın arka-üst bölümünde C – 3 – C – 6 düzeyinde yer alır. Aşağıda Osephagus ile devam eden Laryngopharyx ön duvarındaki Aditus laryngis aracılığı ile gırtlak boşluğuna bağlanır. Aditus’un iki yanındaki çıkmazlara Recessus piriformis denir.

    Yutak mukozası (Tunica mucosa) yukarıda yalancı çok katlı cilia’ lı, aşağıda mukoz tip çok katlı yassı epitel özelliğindedir. Mukoza dışında (Tunica fibrosa – orta katman) yutak duvarı fibröz bağ dokusundan yapılıdır. Yutak duvarının dış katmanı (Tunica muscularis) tümü çizgili kas özelliğindeki 3 konstriktör kastan oluşur. Bunlardan başka yutağa komşu oluşumlara bağlayan kaslar (M. stylopharyngeus, M. salpingopharyngeus ve M. palatopharyngeus) da mevcuttur. M. stylopharyngeus hariç yutak kasları N. vagus tarafından innerve edilirler.

    3. YEMEK BORUSU – OSEPHAGUS

    Yemek borusu, yutak ile mide arasındaki bağlantıyı sağlayan 25 – 30 cm uzunluğunda 2 cm çapında dar bir muskuler bir borudur. C – 6 düzeyinde yutaktan başlayan yemek borusu boyundan göğüs boşluğuna girer. Göğüs boşluğunda, orta hatta omurganın önünde soluk borusu ve kalbin arkasında seyreder. Diafragma’ daki Hiatus Osephagus’ tan (T – 10 düzeyi) karın boşluğuna giren yemek borusu burada mideye (Gaster) bağlanır.

    Yemek borusu geçtiği topografik bölgelere göre üç bölüme ayrılarak incelenir.

    1.Pars cervicalis (boyun bölümü)
    2.Pars thoracica (göğüs bölümü)
    3.Pars abdominalis (karın bölümü).

    Osephagus’ un duvar yapısı, içi boşluklu organların duvar yapısına benzer.

    Osephagus üç anatomik darlığa sahiptir 1.Consturictio pharyngooesophagealis
    2.Consturictio broncoaortici
    3.Consturictio diaphragmacica.
    Bunlardan en dar olanı başlangıçtaki Consturicyio pharyngooesophagealis darlığıdır.

    OSEPHAGUS KLİNİK BİLGİ

    1. Osephagus ve Trachea yakın komşuluklarında olduğu kadar embriyolojik gelişmelerinde de birbirleriyle ilişkilidir. Gelişim sırasında Trachea – Osephagal fistüller, Atretik Osephagus gibi anomaliler oluşabilir. Bunların cerrahi olarak düzeltilmesi gereklidir.

    2. Arcus aorta’ nın gelişimi sırasında sağ A. Subclavia, Osephagus’ un arkasından geçebilir (Retroosephageal sağ subclavial arter). Bu durum Disfaji nedeni olabileceği gibi hiçbir semptomda vermeyebilir.

    3. Osephagus’ un dar noktaları, Osephagus lümeninden bir Osephagoscopi veya Gastroscopi geçirdiğimiz zaman önem kazanırlar. Bu araçlar darlıklardan geçerken zorlanır ve Osephagus duvarını zedeleyebilirler.

    4. Kazara veya intihar amacıyla asitli yakıcı maddeler içildiğinde, Osephagus duvarında en büyük zedelenme bu dar noktalarda oluşur.

    5.Osephagus’ a yabancı cisim kaçmalarında cisim çoğunlukla dar noktalarda takılıp kalır.

    6. Bu nedenle darlıkların topografisi çok önemlidir.

    7. Osephagus’ un alt kısmındaki Porta -caval anastomoz oluşturan venalar Portal hipertansiyon durumunda, mukoza altında varislerin yırtılması hiç fark edilmeksizin tehlikeli kanamalara neden olabilir.

    8. Osephagus kanserlerinin insidansı bölgelere göre büyük değişikliler gösterir. Bunda beslenme alışkanlıklarının bu kanserlerin oluşmasında ne kadar etkili olduğu sonucu çıkar.

    45 yaşını geçmiş, özellikle erkek bireylerde yutma zorluğu (Disfaji) yakınması oluşması daima Osephagus kanseri şüphesini akla getirmelidir. Kanserlerde Barium yemeği organın bir yerinde kalıcı dolma defekti gösterir. Osephagoscopie ile tümör görülebilir ve biopsi alınabilir.

    Osephagus’ un Abdominal parçasının kanserleri sol gastirik lenf düğümlerine ve hepatik lenf düğümlerine metastaz yaparlar.

    9.Mide yanması (Pyrosis) çok genel bir Osephageal ağrı tipidir. Bu ağrı Sternum’ un alt yarısının arkasında bir sıcaklık veya yanma duyusu şeklindedir. Hastaların çoğunluğu bunu Yüreğim yanıyor şeklinde ifade ederler.

    Bu ağrı çoğunlukla yutma güçlüğünü (Disfaji) de yanında getirir. Eğer yiyecek dar Osephagus segmentini geçemiyorsa şikayetler çok daha fazladır.

    4. MİDE – GASTER – VENTRICULUS

    Mide, Diafragma’ nın altında karın boşluğunun üst bölümünde yer almış, sindirim kanalının en geniş bölümüdür. Üç temel fonksiyonu vardır. Yemek borusu yolu ile gelen besin maddelerini sindirilmek üzere geçici bir süre depolar. Yeni doğanda 30 ml (limon büyüklüğünde) hacime sahip olduğu halde yetişkin bir insanda normal şartlardaki hacmi 1-1,5 litredir. Gerektiğinde 2-3 litre besin depolayabilir. Alınan besinleri mide salgısı ile karıştırarak yarı sıvı, yarı lapa şeklindeki Kimus haline getirir.

    Yeterli sindirim ve emilim sağlanabilmesi için Kimus’ un ince barsaklara geçişini kontrol eder.

    Midede sindirim ve Kimus oluşumu, mide salgısı (mide özsuyu, Saccus gastricus) ile sağlanır. 24 saatte 2-3 litre mide özsuyu salgılanır. Bu salgı içinde Pepsin, HCl, Intrinsik faktör, Mukus ve Su bulunur.

    MİDENİN ŞEKLİ VE BÖLÜMLERİ

    Mide, kabaca J harfi şeklinde olup iki eğriliği, iki duvarı, iki deliği, dört bölümü vardır.
    Midenin Ön duvarı Paries anterior, arka duvarı Paries posterior olarak adlandırılır. Bu iki duvar uzun eksen boyunca sağda ve solda birer eğrilikte (Curvatura) birleşmişlerdir. Sağ taraftaki konkav eğriliğe Midenin küçük eğriliği (Curvatura ventriculi minor) sol taraftaki konveks eğriliğe Midenin büyük eğriliği (Curvatura ventriculi major) denir.

    Midenin yukarıda yemek borusu ile birleşen deliğine Ostium cardiale, oniki parmak barsağına açılan alt deliğine de Ostium pyloricum denir. Her iki delik etrafında içerik akışını kontrol eden Sifinkterler vardır. Pilorik delik etrafındaki sifinkter Kardiak delik etrafındaki sifinkterden daha güçlü olup ancak belirli bir pH’ daki sıvı veya Kimus’ un geçişine izin verir.

    Mide, anatomik ve fonksiyonel olarak bir bütün olmasına karşın tanımsal amaçlar için 4 bölüme ayrılarak incelenir.
    1.Cardia bölümü (Pars cardialis) : Midenin kardiak deliğe yakın olan 2-3 cm genişliğinde, ters çevrilmiş huni şeklindeki bölümüdür.

    2.Fundus bölümü (Fundus gastricus) : Midenin, kardiak delik düzeyinin üzerinde kalan kubbe şeklindeki bölümüdür.

    3.Mide gövdesi (Corpus gastricus) : Midenin orta bölümü olup aşağıda Antrum pyloricum ile uzanır,
    4. Pilorik bölüm (Pars pylorica) : Midenin distal bölümü olup Antrum pyloricum ve Canalis pyloricus olarak adlandırılan iki alt bolümü vardır.

    Pilor (pylorus) : Midenin Duodenum’ a yakın bölümüdür. Buradaki Ostium pyloricum etrafında önemli bir sifinkter (Sphincter pylorici) bulunur. Bu sifinkter mide içeriğinin oniki parmak barsağına geçişini kontrol eder. Normalde kapalı (kontrakte) olan bu delik, sifinkterin gevşemesi ile zaman zaman açılır ve midedeki besin maddelerinin Duodenum’ a geçişine izin verir.

    Cerrahi açıdan mide son yıllarda iki gastrik sistem veya ünite ayrılarak ele alınmaktadır. Birincisi Proksimal gastrik ünite olup, Distal Osephagus proksimal mide bölümü ve Hiatus Osephageus’ tan, İkincisi Distal gastrik, Pars pylorica – Pyloris ve Duodenum’ un birinci bölümünden oluşur.

    MİDENİN DUVAR YAPISI

    Midenin duvar yapısı, sindirim kanalı organlarının genel duvar yapısında olmakla beraber bazı farklı özelliklere de sahiptir.

    1.Mide mukozası : Mukoza, sığ oluklarla birbirlerinden ayrılmış kabartılar (Areae gastricae) içerir. Bu kabartılarda küçük çukurcuklar (Foveola gastrica) görülür. Boş mide mukozasında kalın kıvrımlar (Plicae gastricae, Plicae rugae) bulunur. Midenin basit columnar epitel özelliğindeki mukozasında (özellikle fundus ve corpus’ ta olmak üzere) kıvrımlı tubuler tip bezler (Glandulae gastricae) vardır. Bu bezlerin boşaltma kanalları Foveolae gastricae’ lere açılır. Gastrik bezler içinde HCl ve digestif enzimlerin bulunduğu mide salgısının büyük bir bölümünü oluştururlar. Gastrik bezler ayrıca mukozayı koruyan mukus ile B 12 vitamininin emilimi için gerekli olan intrinsik faktör de salgılarlar.

    Mide bezlerinde dört tip hücre bulunur. Bunlardan temel hücreler Pepsinojen, Parietal hücreler; HCl ve İntrinsik faktör, boyun hücreleri; mukus, endokrin hücreler, serotonin, entero – glukagon ve histamin salgılarlar.

    2.Submukoza katmanı, Kan damarları, sinir ağı (Meissner pleksusu) lenf damarları ve lenfoid doku elemanları içeren gevşek bağ dokusundan ibarettir.

    3.Seröz katman, En dış katman olup, Peritonun visseral yaprağından oluşmuştur. Midenin ön ve arka duvarını örten Periton. Midenin küçük eğriliğinden (Curvatura ventriculi minör) Omentum majus olarak uzanır.

    MİDE – GASTER KLİNİK BİLGİ

    1.Pilor spazmı (Pylorospazm) 2-12 haftalık bebeklerde olabilir. Olgu pilorik kanalı çevreleyen sifinkterin gevşemesinde yetersizlik göstermesi ile karaterizedir. Sonuçta mide içeriği Duedonum’ a geçemez ve mide aşırı dolgun kalır. Hasta tipik bir şekilde kusar. Çoğunlukla düz kas gevşetici ilaçlar verilir.

    2.Kojenital hipertrofik pilorik stenoz dışında midenin malformasyonları ender bir şekilde kalınlaşmasıdır. Doğan her 150 erkek çocuğundan birinde ve 750 kız çocuğundan birinde görülür. Hipertrofik pilor serttir ve pilorik kanalda daralma vardır.

    Konjenital hipertrofik pilor stenozu’ nun nedeni bilinmemektedir. Ancak tek yumurta ikizlerinin her ikisinde de ve yüksek insidenste görülmesi genetik faktörlerin rolü olduğunu düşündürmektedir.

    Büyümüş olan pilor zeytin büyüklüğünde, sert bir kitle halinde palpe edilebilir. Kitle inspiriyonla aşağıya iner.

    3.Mide kanserleri : Bazı belirli ülkelerde yüksek insidans gösterir. Japonya ve İskandinav ülkelerinde Mide kanseri vakaları çok görülür.

    Hastalık erkeklerde kadınlara oranla daha fazla oranda görülmektedir.

    Bükülebilir (Flexible) Fiber Endoskop’ ların gelişmesi ile Gastroskopi mide lezyonlarını gözle görerek tanı olanağı vermiştir.

    4.Konjenital olarak geniş oluşmuş bir Hiatus Osephagei’ den midenin üst kısmı Thorax’ a fıtıklaşabilir. Bazen de mide Diapragma’ daki Postero – lateral bir defektten (Trigonum lumbocostale) tümüyle Thoraks’ a fıtıklaşabilir. Bu tip konjenital Diafragmatik herni her 2000 doğumda bir görülür.

    5.Kazanılmış Hiatal herni’ ler daha sık görülür. Orta yaşlardan sonra Hiatus’ u saran Diafragma liflerinin zayıflaması ile Hiatus genişleyebilir, bu olgu fıtıklaşmayı kolaylaştırır.

    6.Midenin bütün arterleri anastomoz yaptığı için çok zengin bir kollateral dolaşıma sahiptir. Ameliyat sırasında mideyi besleyen bir veya birkaç arter rahatlıkla bağlanabilir.

    Parsiyel Gastrektomi (Antrum pyloricum’ un ameliyatla çıkarılması) sırasında Omentum major Sağ Gastroepiploik arterin altından kesilir. Bu arterin bütün Omental dalları bağlandığı halde Omentum yine de nekroza uğramaz. Çünkü Sol Gastroepiploik arterin Omental dalları sağlamdır.

    7.Mide rezeksiyonu yapılırken rezeksiyon bölgesindeki bütün lenf düğümleri de çıkartılır. Bunlardan Pilorik lenf düğümleri özellikle öneme sahiptir. Çünkü Pilor bölgesinde mide kanserleri en fazla sıklıkta görülür. Bu bölgeye yakın olan Sağ Gastroepiploik lenf düğümleri de sık sık metastaza uğrarlar. Çok ilerlemiş kanser olgularında Lenfojenik yayılma ile Coeliac lenf düğümleri de metastaza uğrayabilirler.

    8.Parietal hücrelerin asit salgıları N. vagus tarafından kontrol edilir. O nedenle Peptik ülserlerde bazen vagal trunkus’ ları kesmek gerekebilir (Vagotomi).

    9.Mide mukozasının mukus salgısı, salgılanan asit ile mide hücreleri arasında bir engel oluşturur. Bazen bu engel hücreleri korumakta yetersiz kalır ve mide suyu hücreleri yakarak erozyonlar yapılabilir (mide ülseri).

    10.Ülserli mide alanının ameliyatla çıkarılması ile birlikte çoğunlukla Vagotomi de yapılır.

    Selektif Vagotomi, Nervus vagus’ un yalnızca Gastrik dallarının kesilmesidir.

    11. Mideden ağrı duyusu sempatiklerle taşınır. Vagotomiden sonra tekrarlayan Peptik ülserlerde yine mide ağrısı vardır. Ağrı ancak bilateral sempatektomi ile kesilebilir.

    Mide ağrısı bütün Epigastrik bölgeye akseder. Açlık, susuzluk ve tokluk duyuları Nervus vagus ile taşınır.

    MİDENİN FONKSİYONLARI

    Midenin başlıca üç fonksiyonu vardır.

    1. Depo fonksiyonu: Yutulan besinleri depo etmek
    2. Besin maddelerinin mide sekresyonu ile karışmasını sağlamak
    3. Besin maddelerini sindirilmeleri ve absorbe edilebilmeleri için uygun olan bir hızda bağırsağa iletmek.

    MİDENİN DEPO FONKSİYONU

    İnsan midesinin ilk ve en önemli görevi, yutulan besinleri depo etmektir. İnsan midesinin temel fonksiyonu besin depolamaktır. Bir insan midesinin normal kapasitesi 1 – 1.5 litredir. Mide duvarını oluşturan düz kasların plastisite özelliğinden dolayı midenin yavaş yavaş dolmasına karşın, mide içi basınç belirli bir sınıra kadar değişmez tutulur.

    Baryum sulfat ağız yoluyla verildikten sonra insan midesi röntgenle gözlenebilir. Mide besinle doldukça düz kasların boyları uzar. Peristaltik kasılmalar dışında mide içi basıncı değişmez tutulur ve boş midenin basıncı kadardır. Mide dolmakta iken mide içi basıncın düşük tutulmasında Nervus vagus yoluyla kaslarının gevşetilmesi mümkündür. Midenin gevşemesi gibi kasılmaları da Nervus vagus ve Splanchnic sinirleri içindeki afterent sinirlerin uyarılması ile meydana getirilebilir. Parasematik bir sinir olan Nervus vagus, genel olarak Gastro – intestinal kanalın kaslarını aktiviteye sevkeder. Splanchnic sinirin mideye giden kolları sempatik sinirlerdir ve genel olarak Gastro – intestinal kasları inhibe ederler. Sempatik sinirler bu etkilerini Norepinefrin salgılayarak yaparlar ve sempatik etkiyi bloke eden maddeler, Splanchnic sinirin mideyi gevşetme etkisini ortadan kaldırırlar. Nervus vagus ucundan Asetilkolin salınırsa, mide kaslarını kasılmaya sevk eder. Nervus vagus’ un mideyi gevşetme etkisi de vardır ve bu etkisinde ne gibi bir transmitter madde salgıladığı henüz bilinmemektedir.

    MİDENİN BESİNLERİ KARIŞTIRMA VE BARSAKLARA İLETME FONKSİYONU

    Besin maddeleri midede depo edildikleri süre içinde sindirime uğramaya devam ederler. Midede sindirimin meydana gelebilmesi için, mide içindeki besin maddelerinin mide sekresyonu ile karışması gerekir. Mide duvarı boyunca birçok bez hücresi yer almıştır. Bu hücreler sindirimde rol oynayan bazı enzimler ve Hidroklorik asit (HCl) salgılarlar. Bu enzimler ve HCl besin maddeleri ile karışarak midede sindirimini devam ettirirler.

    Mide sıvısı ile besin maddelerinin karışmasını sağlayan, mide duvarının peristaltik hareketleridir. Daha önce de söylediğimiz gibi, mide duvarı dört katman halinde dizilmiş olan düz kaslardan oluşmuştur.

    Düz kasların kendiliklerinden kasılıp gevşeyebilme özellikleri, midenin peristaltik kasılmalarını yaratır. Bu kasılmalar midenin Cardia bölgesinde başlar ve Corpus boyunca yayılarak Antrum’ a ve Pyloris’ e ulaşır. Birçok araştırıcılar midenin peristaltik kasılmalarının yaklaşık 20 saniyede bir olduğu konusunda birleşmektedirler.

    Mide sıvısı ile karışmış ve sindirime uğramış besin maddesi kütlesine Kimus (Chymus) adı verilir. Kimus’ un mideden sonra gideceği yer, ince barsağın ilk kısmı olan Duodenum’ dur (12 parmak bağırsağı). Besin maddelerinin ince barsakta en verimli biçimde sindirilip absorbe edilebilmeleri için, bunların mideden bağırsağa uygun bir hızda iletilmeleri gerekir. İşte midenin fonksiyonlarından birisi de besin maddelerini (Kimusu) ince barsağa bu uygun hızda iletmektedir. Midenin gösterdiği peristaltik kasılmalar Antrum bölgesinde daha kuvvetlidir. Bu kuvvetli kasılmalar Kimusun piloris’ ten Duodenum’ a geçmesini sağlar. Bu geçiş sırasında Pilorik sfinkter inhibe edilerek Kimus’ un barsağa geçişini kolaylaştırır. Her kasılmada bir miktar Kimus, açılmış olan Pilorik sfinkterden geçerek Duodenum’ a ulaşır. Dolayısıyla, Kimus’ un mideden barsağa geçiş hızını ayarlayan, Antrumda meydana gelen peristaltik dalgalar olmaktadır.

    Mide kendiliğinden peristalik bir ritme sahiptir. Bu ritm Nervus vagus uyarılarak değiştirilebilir. İnsanlarda iyileşmeyen ülserlerin tedavisi için midenin her iki vagus sinirinin kesilmesi (Vagotomie) gerekebilir. Vagotomiden sonra mide hareketleri yavaşlar.

    Yağların ve Proteinlerin sindirim ürünleri de mide boşalma hızını etkiler Duodenum’ da emülsiyon halinde yağların, amino asitlerinin ve polipeptidlerin bulunması mide boşalmasına ve mide aktivitesini yavaşlatır. Ayrıca Duodenum’ un gerilmesi, Pilorik antrum’ un hereketlerini yavaşlatır. Duodenum’ un mide aktivitilerinin değiştirmesinin, hem sinirsel hem de humoral yoldan olabileceğine ilişkin kanıtlar vardır. Bazı durumlarda Vagus refleksleri saptanmıştır. Mide içeriğinin Duodenum’ a girmesi ile Duodenum’ dan impulsların merkezlere ulaşması yoluyla ve Vagus yoluyla Antrum hareketlerinin durdurulması şeklinde refleks yoluyla olduğu bildirilmiştir. Bu reflekse Entrogastrik refleks denir. Korku ve heyecan mide boşalma hızını yavaşlatır.

    Midenin bu asıl fonksiyonları yanında diğer bazı fonksiyonları da vardır. Örneğin, mideye giren sıvıları sulandırarak veya yoğunlaştırarak, bunların barsağa geçmeden önce vücut sıvıları ile aynı yoğunluğa gelmelerini sağlar. Ayrıca, kan yapımında önemli bir rol oynayan B 12 vitaminin absorbsiyonu için gerekli olan İntrinisik faktör mide mukozasında sentezlenir.

    MİDE SALGISI – GASTRIC SECRETION

    Mide mukozası basit tubuler bezlerden yapılmıştır. Tubuler bezler insanda Pilorus bölgesinde yalnız mucus salgılayan hücrelerden (Goblet hücreleri) yapılmıştır. Midenin geri kalan bölgelerinde tubuler bezlerde mucus salgılayan Goblet hücreleri, HCl salgılayan parietal hücreler ve enzimleri salgılayan peptik hücreler bulunur. Tubuler mide bezleri¬nin alt kısmına taban bölgesi, ortalarına doğru daha incelmiş kısmına boyun, bölgesi, boyun ile mukozal yüzeye açılan kısım arasındaki en ince bölgeye de isthmus denir. Parietal hücreler en çok boyun bölgesinde, Peptik hücreler en çok taban bölgesinde, Goblet hücreleri ise en çok mukozal yüzeye yakın olan bezin ağız bölgesinde bulunurlar. Mide mukozası hücreleri daima yenilenmektedirler. Bezin boyun bölgesinde bulunan Goblet hücreleri çoğalarak yüzeye doğru itilirler ve 2 – 3 gün içinde boyun bölgesinden yüzeye ulaşırlar. Yüzeydeki yaşlanmış mukoza hücreleri mide lumenine dökülürler. Boyun bölgesin-de çoğalarak bezin taban bölgesine doğru giden hücreler, parietal ve peptik hücreleri meydana getirirler.

    Mide bezlerinden salgılanan sıvıya, Mide sıvısı denir. Goblet hücrelerinin salgıladığı mukus (mucin), tüm mide yüzeyini kaplayan bir katman oluşturur. Bu katman koruyucu bir katmandır ve mide yüzeyini HCl asidinin zedeleyici etkisinden korur. Mide bir günde 3 litre kadar salgı yapar.

    MİDE SALGILARI VE FONKSİYONLARI

    MUKUS SALINMASI

    Mide yüzeyinin koruyucusu olan mukus yüksek moleküler ağırlıkta bir mukoproteindir ve düşük moleküler ağırlıkta alt ünitelerin polimerize olması ile meydana gelir. Proteolitik enzimler ve redükte edici kimyasal maddeler, mukoproteini alt ünitelerine ayırabilirler. Mide mukozasının tahrişi ve fazla asit salınması, mukus salgılanmasını artırır. Sinirsel etkilerle de bu salgıların arttığı, ya da azaldığı söylenir.

    İNTRİNSİK FAKTÖR SALINMASI

    İntrinsik faktör bir glikoproteindir, parietal hücreler tarafından yapılır ve B 12 vitamini mukoza kesitleri ile inkübasyon yapıldığında, işaretli vitamin parietal hücrelerde gözlenir. Eğer inkübasyon ortamına intrinsik faktöre karşı hazırlanmış antibody eklenirse, B 12, vitamininin hücreler tarafından alınmadığı görülür. Bunun pratik önemi vardır, zira B12 vitamini eksikliğinden ileri gelen Aanemia perniciosa’ da (öldürücü anemi) kanda intrinsik faktöre karşı antibody bulunmuştur.

    Bazı kan grubu antijenlerinin alyuvar yüzeyinden başka bazı dokularda da, örneğin epitelial hücrelerde, bulunduğu saptanmıştır. Ayrıca, A, B ve H kan grubu maddeleri erimiş halde tükürük ve mide mukus salgısı içinde bulunabilmektedirler.

    İnsanların 3/4 ünde mukus içinde erimiş halde A, B, ve H antijenleri bulunur.

    HİDROKLORİK ASİT (HCI) SALGILANMASI

    Mide mukozası parietal hücrelerinde bol miktarda flavaprotein enzimleri ve sitokrom oksidaz bulunmuştur. Konsantre bir halde asit meydana getirilmesi için bol enerjiye ihtiyaç vardır ve enerji üretimi için bu enzimler gerekir.

    Gerek hücre içi metabolizma sonucu açığa çıkan, gerekse kandan difüzyon yolu ile hücre içine giren CO2, Karbonik anhidraz enzimi aracılığı ile su ile birleşerek Karbonik asit (H2C03) meydana getirir. Hücre içi suyun dissosiye olması ile sınırsız Hidrojen iyonu (H+) ve OH- meydana gelir (H2O—- OH- + H+). H+ iyonu aktif transport ile (mekanizması henüz bilinmi¬yor) hücre içinde yer alan ince bir kanala (canaliculi) geçer. OH- ile H2C03 birleşerek H2O ve HCO-3 meydana gelir (H2C03 + OH- → H2O + HCO-3). HCO-3 iyonu kana girerken bu iyonun yerine kandan CI- hücre içine alınarak aktif transportla (bunun da mekanizması henüz bilinmemektedir) canaliculi’ ye verilir. Bu şekilde sentezlenen HCI’ nin midede bir çok fonksiyonu vardır. Bunların en önemlisi İnaktif Pepsinojenin aktif Pepsin’ e çevrilmesidir. Ayrıca, Pepsin enziminin optimum pH’ ını sağlayan HCl’ dir. HCl’ nin bunlardan başka bazı mineralleri (örneğin Kalsiyum, Demir) redükte ederek barsaklardan emilimlerini kolaylaştırmak, sütün Kazeinoje¬n’ ini Kazein halinde çökertmek, besinlerle giren bakterilerin yaşamalarını ve üremelerini engellemek gibi fonksiyonları da vardır.

    Histamin mide asit sekresyonunu ileri derecede artırır. En kuvvetli asit saldıran Gastrin II’ dir; bundan sonra Histamin gelir.

    ENZİM SALGILANMASI

    Sindirimde önemli olan mide enzimi Pepsin’ dir. Mide sıvısında bulunan diğer enzimler Gastrik lipaz, Amilaz ve Rennin’ dir. Gastrik lipaz ve Amilaz’ ın mide sindiriminde pek önemi yoktur. Rennin enzimi daha çok bebeklerin midesinde bulunur ve sütün Kazein’ ini Parakazein haline çevirerek sütü pıhtılaşmış hale getirir. Bu şekilde Kazein’ in sindirilmesi kolaylaştırılır. Erişkin insanda süt, Pepsin tarafından pıhtılaştırılır.

    Pepsin, çeşitli enzimlerden oluşmuş bir kompleks enzimdir. Elektroforetik olarak en az 7 enzim ayrılmıştır ve her birinin kendine özgü özellikleri vardır. Pepsin peptik hücreler tarafından Pepsinojen halinde salınır ve daha önce şekillenmiş Pepsin ve HCl tarafından aktif enzim Pepsin haline çevrilir. Pepsin için optimum pH 1.5 – 3.5 arasındadır. Pepsin, proteinleri kısa polipeptid zincirlerine parçalar. Proteinlerin herhangi bir amino asitleri bağını parçalar ise de, özellikle Tirozin ve Fenilalanin bağlarını koparır.

    MİDE SEKRESYONUNUN KONTROLU

    Mide sekresyonu açlıkta da devam eder. Fakat salgı oldukça azdır ve içinde az miktarda Pepsinojen ve HCI bulunur (Bazal sekresyon). Önemli mide sekresyonu sindirim sırasında olur ve bu sekresyonu Sinirsel ve Humoral (hormonal) olmak üzere iki yolla kontrol edilir.

    MİDE SEKRESYONUNUN SİNİRSEL KONTROLU

    Mide sekresyonunun sinirsel kontrolü refleks yoluyla olur. Deney hayvanlarında Nervus vagus kesilir ve Perifer ucu uyarılırsa, HCI, Pepsin ve Mukus salgılanır. Nervus Vagus bu etkisini Asetilkolin salgılayarak yapar ve Antikolinerjik maddeler Vagus etkisini azaltır.
    Sinirsel kontrol ile sekresyon meydana gelişi hızlı olur fakat kısa süre devam eder.

    Mide mukozasının HCI asit etkisinden korunmasından Surfektan (yüzey aktif) maddelerinin rolü olduğuna dair deneysel kanıtlar vardır. Akciğerlerin alveol yüzey gerilimini azaltan maddeleri (Surfektan maddeler) Fosfolipdler’ dir.
    Surfektan maddeler alveol yüzeyinde Hidrofobik bir yüzey oluşturduğuna göre, bu maddelerin mide yüzeyinde de Hidrofobik – su ile ıslanmayan bir yüzey oluşturarak HCl asit etkisinden koruduğu düşünülmektedir.

    MİDE SEKRESYONUNUN HUMORAL KONTROLU

    Humoral kontrolün bir mide evresi (Gastrik evre) bir de Barsak evresi (Intestinal evre) vardır. Mide evresinde özellikle proteinlerin parçalanma ürünleri Pilorik antrum mukozasını uyararak, buradan Gastrin ve Gastrozimin adı verilen hormonların salınmasına yol açarlar. Bu hormonlar önce mideyi terk eden kan dolaşımına daha sonra da genel dolaşıma katılarak Arteriyel kan ile tekrar mideye gelirler. Gastrin midede asitçe zengin, Gastrozimin ise enzimlerce zengin sekresyon yaptırırlar.

    Gastritin sentetik analogu olan ve 5 amino asidinden yapılmış Pentagastrin kliniklerde kullanılır. Barsak evresinde protein parçalanma ürünleri, Duodeneum mukozasından Intestinalgastrin salınmasını başlatır. Bu hormon yine kan dolaşımına katılarak mideye gelir ve sekresyonu başlatır. Duodenum’ a giren Kimus içindeki maddelerden özellikle Yağlar ve Duodenum’ a asit içeriğin girmesi burada Sekretin ve Kolesistokinin adı verilen hormonların salınmasına yol açarlar. Kan dolaşımına katılıp mideye gelen bu hormonlar midenin salgı yapmasını inhibe eder – engeller.

    MİDENİN KORUYUCU GÖREVİ

    İnsanlar midesiz de yaşayabilirler. Midelerinin bir kısmı veya tamamı alınmış insanların çoğu oldukça sağlıklı yaşamaktadırlar. Fakat bu insanların bazılarında sindirim ve beslenme bozuklukları ortaya çıkar. Midenin kuvvetli asidi ve Pepsin mikroorganizmaların çoğalmasını engeller. Gastrektomi’ den sonra barsaklarda anormal bakteri florası gelişebilir. İntrinsik faktörün bulunmaması nedeniyle, B 12 vitamini yeteri kadar emilemez ve Anemi görülebilir.

    KUSMA – VOMICATION – VOMITUS

    Kusma, zararlı maddelerin vücuda girmesini önleyen bir refleks olayıdır. Kusma çeşitli yollardan meydana gelebilir. Mide, barsak ve safra kesesinin gerilmesi, mide mukozasının tahrişi, deniz ve otomobil tutması gibi labirentleri aynı yönde tekrar tekrar uyaran nedenler, tiksinti yaratan şeylerin görülmesi gibi olaylar kusma meydana getirirler.

    Birçok kimyasal maddeler (Örneğin, Bakır sülfat, Civa klorür, Tartar emetik ve Apomorfin) kusma meydana getirirler. Bu maddelere Emetik maddeler denir. Beyinde Retikuler formasyonun lateralinde kusma merkezi (emetik merkez) vardır. Bu bölgenin elektrikle uyarılması kusma yaratır. Atropin Emetik merkezi inhibe eder. Kusmada önce bulantı görülür. Kusma, öğürme ile başlar, bu sırada Diafragma’ nın ve kasların şiddetli kasılmaları ile mide periodik olarak sıkıştırılmaktadır. Tükürük salgısı artar, rengin solması, terleme görülebilir. Kusma işi, solunum ve karın kaslarının bir dizi kompleks hareketleri ile yapılır. Pilorik antrum bölgesi kasılarak içeriğini, gevşemiş olan Corpus ve Fundus bölgesine iter. Derin nefes alınırken Epiglottis nefes borusunu kapatır, Palatum molle yukarı kalkarak Yutak (Pharynx) burun boşluğuna giden yolunu tıkar. Bu sırada karın kasları kuvvetli ve ani kasılmaları ile mide içeriğini gevşemiş olan Cardia’ dan Osephagus’ a sokar ve ağız yolu ile dışarı çıkarır.

    KUSMAYA NEDEN OLAN ETKENLER

    1. Ruhsal Etkenler (Korku, üzüntü, sıkıntı vb.)

    2. Hoşa Gitmeyen, Tiksindirici Etkenler
    A. Göz yoluyla alınan duyular,
    B. İçkulaktaki Utriculus’ un sallanma hareketleri ile uyarılması (Deniz ve Araba tutması gibi).

    3. Lokal İrritasyonlar
    Zehirlerle, bazı ilaçlarla uyarılma, yutak, yemek borusu, mide, barsak, safra kesesi, utrerus hastalıklarında otonom sinir uçlarının uyarılması, herhangi bir organ da acı, ağrı reseptörlerinin uyarılması.

    4. Kanda Mevcut Etkenler
    Kusturucu (emetik) ilaçlar (Örneğin, Apomorfin) kusma merkezini uyarılmaya karşı duyarlı kılarlar.

    5. Metabolik Etkenler
    Gebelik ve aşırı yorgunluk halleri

    KUSMA REFLEKSİ

    1. Bulantı (nausea) başlar, tükürük salgısı artar

    2. Vagus siniri etkisiyle, Yemek borusu, Cardiac Sifinkter, Mide gevşerler. Pilorik antrum şiddetle kasılır

    3. Epiglottis kapalı olarak İnspirasyon hareketleri yapılır.
    4. Diyafragma aşağı iner, karın kasları spazmo¬dik olarak kasılırlar. Böylece mide üzerine basınç yapılması ve Epiglottis kapalı, olarak yapılan İnspirasyonla Osephagus içi basıncı düşmesi sonucu, mide içeriği ağıza doğru ha¬reket eder.

    5. İNCE BARSAKLAR – INTESTINUM TENUE

    İnce barsaklar : Sindirim kanalının en uzun bölümü olup, mideden Ileoceacal kapakçığa kadar uzanır. 5-7 m. uzunluktaki ince barsaklar, Abdominopelvik boşlukta kalın barsaklarla sarılmış olarak bulunurlar. Besin maddelerinin kimyasal sindirimi ince barsaklarda tamamlandığı gibi büyük bir bölümün de de emilim burada gerçekleştirilir.

    İnce barsaklar, Duodenum, Jejunum ve Ileum olmak üzere üç bölüme ayrılır.

    1.ONİKİ PARMAK BARSAĞI – DUODENUM

    Duodenum, mideden hemen sonraki ince barsakların ilk bölümü olup at nalı şeklinde (veya C şeklinde veya ay çöreği şeklinde) pankreas başının etrafında yer alır. Duodenum, ince barsakların en kısa (25 cm uzunlukta) en fikse ve en geniş bölümüdür. Duodenum’ un birinci bölümü Intraperitoneal olup mide ile birlikte hareket edebilir. Diğer bölümleri ise Retroperitoneal olduğundan hareketsizdir.
    Duodenum’ un 4 bölümü ayırt edilir.

    Pars superior: İlk 5 cm’lik bölümü olup. 2.5-3 cm’lik başlangıç bölümü Ampulla (veya Bulbus) olarak adlandırılır. Pars superior duodeni, asit ve Pepsinden zengin mide içeriği-kimus ile ilk karşılaşan Duodenum bölümü olması nedeniyle Peptik ülser riski taşır.

    Pars descendens : Duodenum’un 2. bölümüdür. Pankreas kanalları ile Ductus choledochus buradaki Papilla wateri major ile Duodenum’ a açılır.

    Pars horisontalis (inferior) : Horizontal konumda ve 6-8 cm’lik bir bölümdür.

    Pars ascendens: Duodenum’un en kısa bölümü olup Flexura duodenojejunalis’ ten sonra Jejunum ile uzarır. Bu Fleksura Treitz bağı ile karın arka duvarına bağlanır.

    DUODENUM KLİNİK BİLGİ

    1. Peptik ülserin bir tipi olan duoadenal ülser’de, duodenum duvarında kratere benzer erozyonlar vardır. Bunlar çeşitli derinliktedirler ve organın duvarını delebilirler.
    Duodenal ülserler daha çok Bulbus duodeni’de oluşurlar. Ülser duvarı delebilir. Bu durumda Duodenum içeriği Periton boşluğuna geçeceğinden Peritonit’ e yol açar. Delinmiş Duodenum’dan maddeler çoğunlukla sağ Parakolik oluktan Fossa iliaca’ ya gider.

    2. Duodenum’un 1. parçası Karaciğer ve Safra kesesi ile yakın komşuluktadır. Duodenal ülser olgusunda organ bu oluşumlara yapışabilir veya onlarında ülserleşmesine yol açabilir.

    Duodenum’un safra kesesine yapışık olduğu bireylerde Kolesistit (safra kesesi iltihabı) sık görülür. Ayrıca aynı komşuluk nedeniyle oluşan Adhesion’dan (yapışma) safra taşları Safra kesesinden Duodenum’a geçebilirler.

    3. Duodenum, Caput pancreatis ile de çok yakın komşudur. Duodenum ülseri pankreatit’ e yol açabilir.

    4. Duodenum’ un 1. parçasının arka yüzünden A. gastroduodenalis geçer. Bu arterde erozyona neden olan bir Duodenum ülseri, arterden periton boşluğuna fazla miktarda kanamaya yol açabilir.

    5. Fötal yaşamın erken dönemlerinde Duodenum’ unda mezenterium’ u vardır. Ancak önündeki Colon transversum’un baskısıyla Duodenum karın duvarına dokunur ve arka yüzündeki Periton kaybolur. Bu durumuyla Retroperitoneal organlar olan Duodenum ve Pancreas ameliyat sırasında karın arka duvarından Diseksiyonla kolayca ayrılabilir. Ancak arkalarında bulunan Böbrek damarları ile Ureter’in dikkarle korunması gereklidir.

    6. Duodenal recessus’ların Intraperitoneal herni’ lerin oluşabiliceği nedeniyle cerrahi önemleri vardır. Bu Recesus’ların içine giren barsak parçası Peristaltik hareketlerle boğulabilir.

    Paraduodenal herni bu tip fıtıkların en fazla görülenidir. Paraduodenal recessus’ u örten periton pilikası kesilerek bu tip fıtıklar serbestleştirilir. Bu pilikanın içinde V. mesenterica inferior ve A. colica sinistra’ nın bulunduğuna çok dikkat edilmelidir.

    2. BOŞ BARSAK VE KIVRIMLI BARSAK – JEJENUM ET ILEUM

    Jejeunum ve ileum, ince barsakların en uzun (canlıda – 5-6 m), en kıvrımlı ve en hareketli bölümüdür. Flexura duodenojejunalis’ten caecum’a kadar uzanan Jejunum ve Ileum, mesenterium olarak adlandırılan bir periton oluşumu ile karın arka duvarına asılmıştır. Birbirinden güçlükle ayrılabilen bu ince barsak bölümleri beraberce Jejunoileum (veya Intestinum mesenteriale) olarak adlandırılır. Jeunoileum’un 2/5 üst bölümü Jejunum (boş barsak), 3/5 alt bölümü de Ileum’a aittir. Kanlanması daha iyi olan Jejunum, canlıda daha pembe-kırmızı görülür. Jejunoileum A. mesenterica superior’dan çıkan dallarla kanlandırılır.

    Ileum’un caecum’a bağlanan son bölümüne terminal Ileum (Ileum terminale-Pars terminalis) denir. Jejunum mukozasında dağınık olan lenfatik doku (Folliculi lymphatici solitarii) Ileum’da antimesenterik kenar boyunca oval veya sirküler plaklar (Peyer plakları – Folliculi lymphatici agregati) şeklinde organize olmuştur.

    JEJENUM KLİNİK BİLGİ

    1. Fötal yaşamda orta bağırsağın anormal rotasyonları nedeniyle Konjentinal malformasyonlar oluşması ender değildir.

    2. Fötal hayatta bazen barsak kangalları göbek kordonundan karın içine girmekte yetersizlik gösterebilir. Bir veya birkaç barsak kangalının karın duvarının dışında kaldığı duruma Omphalocele denir. Omphalocele’de fıtık kesesinin çevresi Amnion ile sarılır.

    3. Bazen de barsaklar karın içine normal olarak döndüğü halde, Umbiliculus bölgesinde karın duvarı zayıf kalır. Bu durumda barsaklar, çilekten daha büyük bir fıtık yaparak Konjenital umbilikal herni oluştururlar. Bu tip fıtık kesesi deri ile kaplıdır ve bebek ağladığı zaman çok belirli olur.

    4. Yine 10. fötal haftada ince barsakların anormal rotasyonu ve tespit yetersizliği nedeniyle bütün ince barsaklar çok dar, tek bir sapla karın arka duvarına bağlanır. Olgu A. mesenterica superior ile birlikte bütün ince barsakların tersine bükülmesiyle sonuçlanır. Bu olguya Volvulus (yuvarlama) adı verilir. Volvulus’ta barsaklar iskemiktirler, hatta nekroza bile uğrayabilirler.

    5. Bir seri Vasae rectae’ nin tıkanması ilgili barsak kısmının iskemisi ile sunuçlanır.

    Büyük bir barsak arterinde emboli veya venada trombus, barsağın ilgili bölümünü Paralitik ileus’a uğratır. Eğer olgu yeteri kadar erken teşhis edilirse (Superior mesenterik arteriogram ile), tıkanmış kısım cerrahi yolla temizlenip hasta kurtarılabilir.

    BARSAKLARIN FİZYOLOJİK ANATOMİSİ

    Barsağın herhangi bir yerinden enine bir kesit yapıldığında, başlıca dört katman görülür. Bunlar dıştan içe doğru, Seroza, Kas tabakası, Submukoza ve Mukozadır. Seroza, kan ve lenf damarları ile fibroz doku ve barsakları mesenterium’a bağlayan mesothelium’dan meydana gelmiştir. Kas tabakası dışta uzunlamasına, içte dairesel olarak yerleşmiş düz kaslardan oluşmuştur. Bunların arasında kan ve lenf damarları ile Auerbach veya Myenteric sinir Pleksusu (ağı) yer alır. En iç katman olan mukozada ise, içinde salgı bezlerinin de yer aldığı yüzey epiteli, kapiller kan damarları ve lenfatiklerin bulunduğu gevşek bir fibröz doku, ince düz kas katmanları ve lenfatik doku bulunur. Mukozaların fonksiyonu sekresyon ve absorbsiyondur. Mukoza yüzeyinde besinlerin emilmesini sağlayan Villi intestinalis denilen çıkın¬tılar bulunur. Submukoza mukozaya destek oluşturur. Kas katmanı ise barsak hareketlerinden sorumludur.

    İNCE BARSAKLAR

    Besin maddelerinin ağızda başlayıp midede devam eden sindirimleri, ince bağırsakta son aşamayı geçirir. Gerek ince barsak mukozasından salınan, gerekse pankreastan salınıp duodenuma dökülen sindirim enzimleri ve karaciğer-den salınıp yine duodenuma dökülen safra tuzları, besin maddelerinin en ileri derecede parçalanmalarını sağlarlar. Böylece, monomerlerine indirgenmiş olan besin maddelerinin büyük bir bölümü ince bağırsak hücreleri tarafından emilirler.

    İnce barsaklarda iki tip sekresyon yapılır. Bu sekresyonu mukoza katmanı içinde bulunan salgı bezleri yaparlar. Duodenumun mideye yakın olan kısmında bulunan Brunner bezleri bol miktarda mukus salgılarlar. Bu salgı duode¬num duvarını asidik mide sıvısının zararlı etkisinden korur. Mukus aynı zamanda tüm barsak mukozası boyunca yerleşmiş bulunan Goblet hücrelerinden de salınır. İkinci tip salgı ise içinde sindirim enzimlerinin bulunduğu ve bütün ince barsak yüzeyi boyunca yerleşmiş bulunan Lieberkühn bezleri tarafından yapı¬lan salgıdır. İnce barsak salgısı içinde bulunan sindirim enzimleri ise, Enterokinaz, tripsinojeni tripsine çevirir.

    Peptidazlar, polipeptidleri amino asitlerine parçalar. Sükraz, Maltaz, İzomaltaz ve Laktaz, disakkaritleri monosakkaritlere yıkarlar. İntestinal lipaz, nötral yağları gliserol ve yağ asitlerine yıkar. İntestinal amilaz, nişastayı maltoza çevirir. Nükleazlar, nükleik asitleri parçalarlar. Bu enzimlerden en önemlisi enterokinazdır. Diğerleri az miktardadırlar ve önemsizdirler. Enterokinaz yokluğu, doğuştan olan ve ender rastlanan metabolik bir hastalıktır. Bu hastalıkta protein sindirimi iyice bozulmuş¬tur.

    BARSAKLARIN BEZLERİ VE SALGILARI

    1. Brunner Bezleri: Duodenumda Bulunurlar. Mukus salarlar.
    2. Lıberkohn Bezlerı: Bütün ince barsakların yüzeyinde bulunurlar, enzimleri salgılarlar.

    1. Enterokınaz: Tripsinojeni, Tripsine çevirir.
    2. Peptidazlar: Polipeptidleri, Amin asitlerine parçalarlar.
    3. Sükraz, Maltaz, Izomaltaz, Laktaz da Disakkaritleri monosakkaritlere yıkarlar.
    4. Intestınal Lıpaz, Nötral yağları gliserol ve yağ asit¬lerine yıkar.
    5. Intestınal Amılaz, Nişastayı maltoza çevirir.
    6. Nukleazlar, Nükleik asitleri yıkarlar,

    İnce Barsakların Salgı Salgılamaları,
    1. Lokal olarak içeriğin barsak yüzeyine basınç yapması ile
    Auerbach pleksusu uya¬rılır ve salgıyı başlatır.
    2. Parasematik uyarı. Etkisi azdır.

    İNCE BARSAK SEKRESYONUNUN KONTROLU

    SİNİRSEL KONTROLU

    İnce barsak sekresyonunun kontrolünde en önemli faktör, besin maddele¬rinin barsak yüzeyine yaptıkları basınç sonucu oluşan lokal uyarımdır. Kimus barsak yüzeyine basınç yapınca, burada yer alan intrinsik sinir ağı (Auerbach pleksusu) uyarılır ve sekresyon başlar. Sekresyonun başlatılmasını sağlayan bir diğer etki barsağa gelen parasematik uyarılardır. Fakat bu uyarım sonucunda meydana gelen sekresyon intrinsik uyarımın yol açtığından azdır.

    HORMONAL KONTROLU

    Bazı Bilim insanlarına göre, Kimus içindeki asit duodenum mukozasını uyararak buradan Enterokrinin adı verilen bir hormon salınmasına yol açar. Kana geçerek tekrar ince barsağa gelen bu hormon ince barsak mukozasından enzimce zengin sekresyonu başlatır. Ancak bu kontrol mekanizma¬sının ne derece önemli olduğu halen tartışma konusudur.

    6. KALIN BARSAKLAR – INTESTINUM CRASSUM

    Kalın barsaklar; sindirim kanalının ileum’dan sonra caecum’ dan (kör barsak) anus’ e kadar uzanan yaklaşık 1,5 – 2 m uzunluktaki bölümüdür. Kalın barsaklar, Abdominopelvik boşlukta yerleşir.

    Kalın barsakların asıl işlevleri, emilemeyen besin maddeleri ve feçesi belli bir süre bekletmek, iletmek, sodyum ve suyun geri emilimini sağlamaktır. Prensip olarak kalın barsakların ilk bölümleri emilim, son bölümleri de ileti ve depolama görevlerini üstlenmiştir.

    Kalın barsak lumeninde çok sayıda Gram (-) anaerop bakteriler bulunur. Bu bakteriler insan vücudunda üretilemeyen K Vitamini, B 1 Vitamini, B 2 Vitamini ve B 12 Vitaminini oluştururlar. Kalın barsaklar yaşam için mutlak gerekli organlar değillerdir.

    Kalın barsaklar, caecum, kolon (colon) ve rektum olmak üzere 3 bölüme ayrılarak incelenir. Kalın barsaklar, ince barsaklardan daha büyük çaplıdır.

    Kalın barsakların longitudinal kas lifleri üç adet şerit şeklinde (taenia coli) uzarır. Kalın barsakların dış yüzünde Appendices epiploicae denen yağ yığıntıları bulunur. Kalın barsaklardaki keseleşmelere Haustra coli adı verilir.

    A.KÖR BARSAK – CAECUM

    Kalın barsakların ilk ve en geniş bölümü olan caecum, kör bir kese şeklinde olup sağ fossa iliaca’da yer alır. Ostium ileale ile terminal ileum’a bağlanan caecum, yukarıda Ascedens (yükselen) kolon ile uzarır. Ostium ileale’de Valva ileocaecalis (Bauhin kapağı) olarak adlandırılan iki mukoza plikası bulunur. Valva ileocaecalis tek yönlü (ileum’ dan caecum ) geçişe olanak verir.

    Ostium ileale’nin yaklaşık 2 cm aşağısında olarak caecum’un posteromedial yüzünden Appendix vermiformis (veya sadece Appendiks) çıkar. Uzunluk ve pozisyon yönünden büyük varyasyonlar gösteren Appendiks solucan şeklinde bir Lenfoid doku oluşumudur. Uzunluğu 5-15 cm arasında değişir.

    CAECUM KLİNİK BİLGİ

    1. Bazen caecum’un Periton’ u karın arka duvarına yapışmakta yetersizlik gösterir. Bu durumda caecum’un tamamı intraperitoneal’dır ve caecum serbestçe hareket eder (Mobil caecum).

    2. Konjenital olarak Valvae iliocaecalis bölgesinde ileum, caecum’un içine aşırı şekilde invagine olabilir. İçeri giren ileum bölümü kendisi ile birlikte caecum duvarını da içeri sürükler. İleum’un içeri giren bölümüne intussusceptum, caecum’un içeri sürüklenen duvarına intussuscipiens adı verilir. İnvagine barsak parçası baskı altında kalır. Venöz ve arteriyel beslenmesi zayıflayacağından ödem konjestiyon ve nekroz gelişebilir. Bu hastalık belirtilerini insan hayatının 1. yılında gösterir.

    B. KALIN BARSAKLAR – KOLONLAR

    Kalın barsakların caecum’dan rektum’a kadar olan bölümü kolon olarak adlandırılır. Durumlarına göre yükselen (ascendens), enine (transvers), inen (descendens) ve sigmoid kolon olarak 4 alt bölümü vardır.

    Yükselen kolon – Colon ascendens : Caecum’un devamı şeklinde, sağ paravertebral olukta karaciğere kadar uzanan (15 cm uzunluğunda) kolon bölümüdür. Çıkan kolon, sağ colik fleksura (veya hepatik fleksura) ile enine kolon’a bağlanır. Retroperitoneal konumdadır.

    Enine kolon – Colon transversum : Karın boşluğunu sağdan sola doğru çaprazlayan, yaklaşık 50 cm lik. intraperitoneal kolon bölümüdür. Enine kolon, mesocolon transversum ile karın arka duvarına tutunmuştur. Enine kolon solda sol kolik fleksura (veya splenik fleksura) ile inen kolona bağlanır.

    İnen kolon – Colon descendens : Sol paravertebral olukta yer alan inen kolon, sol colik fleksura’dan pelvis giridine kadar uzarır. Yaklaşık 25 cm uzunlukta olup retroperitoneal konumdadır.

    Sigmoid kolon – Colon sigmoideum – Pelvik kolon: İnen kolonun devamı şeklinde, S harfine benzeyen sigmoid kolon, pelvis minor’da rectum ile uzanır. Sigmoid kolon, intraperitoneal konumda olup, mesocolon sigmoideum ile pelvis duvarına asılmıştır.

    C. DÜZ BARSAK – REKTUM

    Rektum, kalın barsakların son 12-13 cm ‘lik bölümüdür. Pelvis Diyafragmasını delerek canalis analis ile uzarır. Rektum’un alt bölümü oldukça geniş olup Ampulla recti olarak adlandırılır. Ampulla recti 500-700 ml hacme sahiptir.

    Rektum’un üst bölümünde dışkı bulunduğu halde alt bölümü boştur. Rektum’un 2/3 üst bölümü Peritonla sarılmasına karşın 1/3 alt bölümü ekstraperitonealdir. Diğer kalın barsak bölümlerinin aksine rektum’da Mezenterium, Haustra ve Taenia yoktur.

    Rektum mukozasında transversal sabit plikalar (plicae transversales recti) bulunur. Bu plikaların iki tanesi sol tarafta (Houston plakları), bir tanesi de iki sol plikanın ortası düzeyinde sağdadır.(Kohrausch plakası). Rektoskopik incelemelerde ve lavman uygulamasında bu plikaların önemle dikkate alınması gereklidir.

    Canalis analis, 2.5 – 4 cm uzunlukta bir kanal olup anus’le sonlanır. Mukozasında 5-10 adet longitudinal plika (columnae anales – Morgagni) bulunur. Canalis analis ve anus, sadece defekasyon esnasında açılır. Burada iç ve dış olmak üzere iki anal sifinkter bulunur. İç anal sifinkter involunter (istem dışı), dış anal sifinkter ise istemli (volunter) olarak çalışır.

    Rektum ve canalis analis’in arterleri üç ayrı kaynaktan (A. mesenterica inferior’dan, A. rectalis superior, A. iliaca interna’dan, A. rectalis media, A. pudentalis interna’dan, A. rectalis inferior) gelir. Vena kanının direnajı da benzer şekildedir.

    İnce barsağın son bölümü olan ileum ile kalın barsağın birleştiği yerde ileocecal kapak denilen bir yapı vardır. Bu kapağın fonksiyonu kalın barsak içindeki maddelerin ileuma geri dönüşünü engellemektir.

    Kalın barsağın bir yukarı doğru çıkan (ascendens), bir enine (transvers) ve bir de aşağı doğru inen (descendens) kısmı vardır. Kimus, kalın barsağa girdiği zaman içindeki maddelerden vücuda yararlı olanları absorbe edilmiş bulunur. Geriye artık maddelerle su ve bir miktar elektrolit kalmıştır. Kalın barsağın fonksiyonu, kimusdaki su ve elektrolitlerin geri emilimi ve artık maddelerin atılıncaya kadar depo edilmesidir. Ayrıca, kalın barsakta bulunan bazı simbiyotik bakteriler B vitamini ve K vitamini gibi bazı vitaminleri sentezler. İnsanda K vitamininin başlıca kaynağının barsak bakterileri olduğu söylenmektedir.

    7. BARSAK HAREKETLERİ

    İNCE BARSAK HAREKETLERİ

    İnce barsağın başlıca iki tip hareketi vardır. Bunlardan birincisi olan, Ritmik segmentasyon ve Pendüler hareketlerin fonksiyonu, Kimus ile ince barsak sekresyonunun karıştırılması ve kimusun barsak yüzeyi ile temasını sağlayarak absorpsiyonu kolaylaştırmaktır. Sinirsel bir kontrol altında olmayan bu tip hareket, sadece düz kasların aktiviteleri sonucu meydana gelir (miyojenik). İkinci tip hareket peristalsis’dir ve kimusun ince barsak boyunca ilerlemesini sağlar. Nörojenik olan bu tip hareket, intrinsic sinir ağında meydana gelen lokal refleks ile başlatılır.
    İleocecal kapakçık sindirim işlemleri süresince kendiliğinden açılıp kapanarak, ileum içindeki maddelerin kalın barsağa geçmelerine izin verir.

    KALIN BARSAK HAREKETLERİ

    Kalın barsakta da karıştırıcı ve peristaltik hareketler görülür. Karıştırıcı hareketler ince barsaktakilerine oranla çok yavaştır. Bu tip hareketler artık maddelerin kalın barsak yüzeyi ile temasa gelmelerini ve böylece su ve elektrolit absorpsiyonunun yapılabilmesini sağlar. Kalın barsakta görülen peristaltik hare¬ketler ince barsağınkilere benzemez. Kütle peristalsisi adı verilen bu tip hareketler sonucu dışkı maddeleri anuse doğru hareket ettirilir. Kütle peristalsis hareketi günde bir kaç kere meydana gelir. Bu hareketi başlatan faktör, Duadenuma besin maddelerinin girmesi sonucu Duodenumda meydana gelip kalın barsağa kadar yayılan bir reflekstir. Bu reflekse Duodenocolic Refleks adı verilir.

    İNCE BARSAKLARDA EMİLİM

    Ağız ve Osephagus’ ta besin maddeleri absorbe olmazlar. Bazı ilaçlar (Tirinitrin, Morfin ve Steroid hormonları) ağız mukozasından absorbe edilirler. Mide yoluyla absorpsiyon çok az ve önemsizdir. Sindirilmiş besin maddelerinden çabuk absorbe olanlar jejenumda hemen tamamen emilirler. Yavaş absorbe olan maddeler ise ileum’da emilirler.

    Safra tuzları ve B 12 vitamini ileumun son kısmında absorbe edilirler. Nişasta ince barsaklarda Pankrea’sın alfa amilazı tarafından sindirilirse de nişasta türevlerinin daha ileri sindirimini sağlayan Oligosakkaridaz ileum mukoza hücrelerinin mikrovilisi’ nde bulunur.

    Normal bir insanda karışık bir besin alınmasından sonra karbonhidratların hepsi, yağların % 95 ve proteinlerin % 90 kadarı, ince barsakları geçerken emilirler.

    Kolonlarda su, inorganik tuzlar, belki kısa zincirli yağ asitleri ve eğer kolonlara kadar gelmiş ise, glukoz emilimi olur.
    Barsakların 1 /3’ü çıkarılabilir ve şahıs sağlıklı yaşayabilir. Yüzde 50’den fazlası çıkarılırsa, Absorpsiyon bozulur. İleum’un kaybı, jejunum kaybından daha ciddi durum yaratır, zira safra tuzları yalnız ileum’dan emilirler. İnce barsakların önemli bölümünün çıkartılmasında yağ emilimi, yağda eriyen vitaminlerin ve kalsiyum em

  • Systema urınarıa – idrar sistemi – sidik sistemi

    SYSTEMA URINARIA – İDRAR SİSTEMİ – SİDİK SİSTEMİ

    İdrar sisteminin asıl görevi, kanda erimiş halde bulunan mineraller (Na, K vb.nin) ile suyun atılımı veya biriktirilmesinin selektif kontrolünü sağlayarak vücut iç ortamının dengesini (Homeostasis) korumaktır. Su ve mineral dengesine ek olarak, bir kısmı toksik olan (Örneğin Üre vb.) metabolik artıklar da böbrekler yolu ile idrara geçirilerek vücut dışına atılır. Böbrekler, Homeostatik ödevini Filtrasyon (süzme), Resorpsiyon (geri emme) ve Ekskresyon (salgılama, dışarı atma) fonksiyonları ile gerçekleştirir. İdrar sistemi, idrar üreten bir çift böbrek ile üreterler, sidik kesesi ve üretra’dan oluşan iletici yollardan ibarettir. Bunları ayrı ayrı inceleyeceğiz.

    1. BÖBREKLER – RENES

    Böbrekler, Filtrasyon Resorpsiyon ve Eksekresyon fonksiyonları ile günde kendilerine gelen 1700 litre kandan 2 – 2,5 litre idrar oluşturduklarından idrar üreten organ anlamında ORGANA UROPOETICA olarak adlandırılır. Sağlı-sollu bir çift organ olan böbrekler, Periton’un arkasında (Retroperitoneal konumda), omurganın iki yanında karın arka duvarına yaslanmış şekilde bulunurlar. Topografik olarak, Sağ böbrek T-12 – L-3, Sol böbrek T-11 – L-2 düzeyinde yer alır.

    Böbrekler fasulye benzeri şekildedirler. Her böbreğin ön ve arka iki yüzü konveks bir dış kenarı ile konkav bir iç kenarı vardır. İç kenarda (Margo medialis) böbreğe girip-çıkan oluşumlar için dikine bir yarık (Hilus renale) bulunur. Hilus renale’den böbreğin içine doğru Sinus renalis olarak adlandırılan bir boşluk uzanır. Hilus renale’deki yapılar, önden arkaya doğru V. renalis, A. renalis, Ureter şeklinde sıralanırlar.

    Yetişkin bir insanda bir böbreğin ortalama ağırlığı 130-150 gr. boyutları ise 12 x 6 x 3 cm dir.

    Her bir böbrek üç katmanlı bir destek ve örtü dokusu ile sarılmıştır.

    1.Capsula fibrosa (Renal kapsül) olarak adlandırılan iç örtü böbreği dıştan sarar, sağlam, genişleme yeteneği az fibröz doku katmanıdır.

    2. Capsula adiposa (Perirenal yağ kapsülü), orta katman olup Capsula fibrosa’yı dıştan sarar. Capsula adiposa böbreği darbelere karşı korur.

    3. Tunica fibrosa (Fascia renalis), en dış örtü olup, karın duvarındaki Ekstraperitoneal yağ dokusunun Fascia subserosa yoğunlaşması ile oluştuğu kabul edilir. Perirenal fasiya, böbreğin normal pozisyonda durmasına yardım eder. Fascia prerenalis ve Fascia retrorenalis olarak iki yaprağı vardır.

    Böbreğin arkasında, Perirenal fasiyanın dışında olarak, Pararenal yağ kapsülü (Corpus adiposum pararenale) yer alır. Fascia renalis, önden Parietal periton ile sarılmıştır.

    BÖBREKLERİN YAPISI

    Böbreğe frontal bir ensizyon yapıldığında, içten dışa doğru üç farklı bölge ayırt edilir.

    1.Pelvis renalis
    2.Medulla renalis
    3.Cortex renalis

    Pelvis renalis, tepesi Hilus renale’den çıkmış Ureter’le uzanan, gövdesi Sinus renalis içine oturmuş kas ve zardan yapılı, huni şekilli bir bölümdür.

    Pelvis renalis, Proksimalde büyük ve küçük kaliksler (Calix renalis majoris et minoris) şeklinde böbrek dokusu içine uzarır.

    Küçük ve büyük kaliksler, Pelvis renalis ve Ureter arbor excretorius olarak adlandırılan boşaltım ağacını oluştururlar.

    Böbrek kitlesinin yaklaşık 2/3’ünü kapsayan Medulla renalis, 8-18 (ortalama 12 adet) adet Piramidal yapı içerir. Tabanları Cortex renalis’e, tepeleri küçük kalikslere oturan Piramidal oluşumlara Pyramis renalis (Malpighi piramidleri) denir.

    Malpighi piramidleri, Nefronun distal borucukları ile toplayıcı borularını içerir. Taze anatomi kadavralarının diseksiyonunda bu oluşumlara Processus ferreini adı verilir.

    Bu Piramidal borucuklar, içlerindeki filtre materyaldeki suyun geri emilimini (Reabsorpsiyon) sağlayarak idrarı konsantre ederler. Toplayıcı borular daha büyük olan Ductus papillaris’lere (Bellini kanalı) Ductus papillaris’ler de Piramidlerin tepesindeki Foramen papillaris’ler aracılığı ile küçük kalikslere açılırlar.
    Böbrek kitlesinin 1/3’ünü kapsayan dış katman (Cortex renalis) çok sayıda düz ve kıvrımlı borucuklar, kan damarları ve gözle de görülebilen siferik yapılardan (Corpusculum renale) oluşur.

    Korteksin böbrek kapsülüne yakın olan dış bölümüne Zona externa (Regio corticalis), Malpighi piramidlerine yakın olan iç bölümüne de Zona interna (Regio juxtamedullaris) denir.

    Malpighi piramidleri arasında da daha koyu renkte kortikal bir doku bulunur. Piramidleri birbirinden ayıran bu kolonlar Columnae renales olarak adlandırılır. Bir Pyramis renalis ve etrafını saran kortikal yapıya topluca Lobus renalis denir.

    BÖBREKLERİN KANLANMASI

    Böbrekler vücudumuzdaki aynı boyuttaki herhangi bir organdan çok daha fazla kan alır. Bunun nedeni böbreklerin kanı zararlı artık maddelerden temizleyen temel organ olmalarıdır.

    Kalp atımının % 20-25’ini kullanan böbrekler, her dakikada 1,2 litre, günde yaklaşık 1700 litre kan alır. Kanımız günde 340 kez böbreklerden geçerek zararlı artık maddelerden arındırılır. Bu işlem sırasında 1700 litre kanın onda biri kadar (yaklaşık 170 litre) Glomeruler fıltrat, Glomeruler filtrat’ın % l’i kadar da 1.7 litre idrar oluşur.

    Böbreğin arteriyel kanlanması, Aorta abdominalis’in en büyük çift dalı olan A. renalis ile sağlanır. Her bir Renal arter, A. mesenterica superior’un hemen aşağısında olarak L-1 – L-2 vertebra düzeyinde Aorta abdominalis’ten çıkar. Sağ Renal arter daha uzundur. Hilus renale’ye ulaşan Renal arter, ön ve arka bölüme, bu bölümlerde toplam 5 segmental dala ayrılır. Segmental dallar arasında beslenmeyi sağlayabilecek düzeyde anastomozlar olmadığından, bağlanmalarında segmental nekroz ortaya çıkar.

    Böbrek segmentlerine % 30-35 oranında Abarrant (Normal dışı) segmental arterler gelir.

    Böbreğin venöz kanı Cavum renalis aracılığı ile V. cava inferior’a direne olur.

    Böbreklerin innervasyonu Plexus renalis ile sağlanır. Erkeklerde, bu Pleksusa ait liflerle, Testis’ten gelen sinirler arasında bağlantılar vardır.

    Akciğer ve karaciğere benzer şekilde böbrekte segmental yapıya sahiptir. Böbrek segmentleri 5 tanedir. Bunlar,

    1.Segmentum superius
    2.Segmentum inferius
    3.Segmentum anterius superius
    4.Segmentum anterius inferius
    5.Segmentum posterius’ dur.

    2. URETER

    Ureter’ler, idrarı Ppelvis renalis’ten Vesica ürinaria’ ya (sidik kesesi) taşıyan 25-30 cm uzunluğunda iki ince muskuler borudur.
    M. psoas major’ların üzerine yaslanarak L-2 – L-5 vertebraların Transvers çıkıntıları boyunca vertikal şekilde uzanan Ureterler, Iliac damarları (Vasa iliacae) çaprazlayıp Pelvis boşluğuna girerler. Burada önce Pelvis duvarında yollarına devam eden Ureterler, daha sonra orta hatta yönelirler ve idrar kesesine girerler. Her birinin idrar kesesindeki deliğine Ostium ureteris denir. Ureterler sidik kesesine girmeden önce, erkeklerde Duc. deferens’i, kadınlarda ise A. uterina’yı çaprazlar. Bu çaprazlar (Özellikle A. uterina’nın çaprazı) Cerrahi öneme sahiptir. Gidişleri boyunca, Ureterlerin Abdominal, Pelvis ve Duvar içi olmak üzere üç bölümü ayırt edilir.

    1.Abdominal bölüm (Pars abdominalis) : Uretero-pelvik birleşekten (Ureter’in başlangıcı) İliak damarları çaprazladığı yere (veya Linea terminalis’e) kadar olan bölümdür.

    2.Pelvik bölüm (Pars pelvica) : Ureter’in, İliak damarları çaprazladığı yerden sidik kesesine girdiği noktaya kadar olan bölümdür.

    3.Duvar içi bölümü (Pars intramuralis) : Ureter’in, sidik kesesi duvarında yer alan 1.5-2 cm’lik en kısa bölümüdür.

    Ureter’ler 3 doğal darlığa sahiptir. Üst darlık, Uretero-pelvik birleşekte, Orta darlık, iliak damarları çaprazladığı yerde, Alt darlık ise Pars intramuralis’ tedir. Alt darlık Ureter’in en dar yeri kabul edilir, Taşlar en çok burada takılır.

    URETERİN YAPISI

    Ureter’in duvar yapısı, içi boşluklu organların prensip olarak duvar yapısı şeklindedir.

    İç katman olan Tunica mucosa çok katlı değişken epitel – Urethelium’den yapılıdır ve bez içermez.

    Orta katman – Tunica muscularis, içte Longitudinal, dışta Sirküler olmak üzere iki katmanlı bir düz kas katmanıdır.

    Alt 1/3 bölümünde ise ek bir dış Longitudinal katman vardır.

    Tunica muscularis’teki periodik peristaltik kasılmalar idrarın mesaneye iletilmesine yardım eder.

    Dış katman olan Tunica adventitia gevşek bağ dokusundan yapılıdır.

    3. SİDİK KESESİ – VESICA URINARIA – MESANE

    Sidik kesesi (Vesica urinaria – Sistis), Ureterler yolu ile gelen idrarın belli bir süre bekletildiği, gerektiğinde Urethra’ya iletildiği, 300-500 ml hacimli, içi boşluklu muskuler bir organdır.

    Vesica urinaria, Symphysis pubis’in arkasında Pelvis boşluğunun tabanında böbrek ve ureterler gibi Retroperitoneal konumda yer alır.

    Erkeklerde Rektum’un önünde Prostat’ın üzerinde, Kadınlarda ise Uterus ve Vagina’nın önünde bulunur. Symphysis pubis ile Mesane arasında Spatium prevesicale (Retzius aralığı) bulunur.

    Sidik kesesinin 4 bölümü vardır.

    1.Apex vesicae : Sidik kesesinin sivri üst bölümü olup doluluk oranına göre Symphysis pubis veya karın ön duvarı ile komşuluk yapar. Apex’ten göbeğe kadar uzayan bağa Lig. umbilicale medianum denir. Bu ligament Urachus’un kalıntısıdır.

    2.Fundus vesicae : Sidik kesesinin arka aşağıda kalan bölümü olup sağ-sol ureter buraya açılır. İç yüzünde Trigonum vesicae bulunur. Bu üçgenin üst köşelerine ureterlere (Ostium ureteris’ler) açılır alt köşesinden Ostium urethrae internum başlar.

    3.Corpus vesicae : Apex ve Fundus arasında kalan sidik kesesinin en büyük bölümüdür.

    4.Cervix vesicae : Sidik kesesinin en alt dar bölümü Cervix (Mesane boynu) olup Uretra ile uzanır. Uretra’nın başlangıç deliğine Ostium urethrae internum denir.

    SİDİK KESESİNİN DUVAR YAPISI

    Sidik kesesinin duvar yapısı da Uriner yolların duvar yapısı gibi üç katmanlıdır. İçte Tunica mucosa, ortada Tunica muscularis, dışta Tunica serosa (Tunica adventitia) bulunur.

    Tunica mucosa: Kalınca bir değişken epitel katmanı olup, Trigonum vesicae hariç diğer bölümlerde plikalar içerir.

    Tunica muscularis: Üç katmanlı bir düz kas katmanıdır. Topluca M. detrussor vesicae olarak adlandırılır. Tunica muscularis içte ve dışta Longitudinal ortada sirküler seyirli kas liflerinden yapılmıştır. M. detrusor vesicae kasıldığında sidik kesesinin hacmi azalır ve içindeki idrar Uretraya gönderilir. Sirküler lifler, sidik kesesi boynunda iç Urethra sifinkteri’ni (M. sphincter vesicae veya M. sphincter urethrae internum) oluşturur. Parasempatik uyarı, M. detrusor vesicae’yı kasarken bu sifinkteri gevşetir buna Mictio, Urinatio, İşeme denir.

    Tunica serosa : Sadece üst ve yan yüzler Periton’dan derive olan seroz bir katman ile, diğer bölümler ise gevşek bağ dokusundan oluşan Tunica adventitia ile sarılıdır.

    4. URETRA

    Uretra (Urethra), sidik kesesinde toplanmış olan idrarı dışarı atmaya yarayan, mukoza ile kaplı, kassal bir borudur. Kadında sadece idrarın geçtiği bu yol, erkekte aynı zamanda gerektiğinde Ejekulat’ın atılması için de kullanılır.

    Urethra’nın iki deliği vardır. Sidik kesesinin içine açılan deliğine Ostium urethrae internum, dışarıya açılan deliğine Ostium urethrae externum denir.

    Kadın ve erkek Uretrası arasında şekil, büyüklük ve fonksiyonel yönden farklılıklar vardır.

    1.Urethra feminina – Kadın uretrası : Sidik kesesi boynundan başlayıp, Syphysis pubis’in arka-aşağısından geçerek Vulva’da sonlanan 3-4 cm uzunluğunda bir borudur. Kadın uretra’sının, Pelvik, Membranöz ve Perineal bölümleri vardır.

    2.Urethra masculina – Erkek uretrası : Sidik kesesi boynundaki Ostium urethrae internum ile Glans penis’in tepesindeki Ostium urethrae externum arasında uzanan 20 cm uzunluğunda bir borudur. Erkek uretrası, hem Uriner hem de Genital sistemin unsurudur. Erkek urethrası yolu boyunca Prostatik, Membranöz ve Spongioz olmak üzere üç bölümü vardır.

    Pars prostatica: Uretranın Prostat bezi içinden geçen 3-4 cm’lik ilk bölümüdür. Duc. Ejeculatorius’lar ve Prostat’ın boşaltma kanalları buraya açılır. Uretra’nın en geniş yeri Pars prostatica’dır. Bu bölümün arka duvarında uzunlamasına seyreden bir mukoza plikası (Crista urethralis) ile bunun ortasında bir kabartı (Colliculus seminalis) bulunur.

    Pars membranacea: Urethra’nın, Diaphragma urogenitale’yi geçen en kısa ve en dar bölümüdür. Burada Sphincter urethrae (istemli çalışır) yer alır.

    Pars spongiosa (Ön uretra): Uretranın, Corpus spongiosum penis içinde yer alan 15-16 cm’lik en uzun bölümüdür. Penil uretra olarak ta adlandırılır.

    Gl. bulbourethralis’in boşaltma kanalı penil uretra’nın başlangıç bölümüne açılır. Pars spongiosa’nın ilk bölümündeki genişlemeye Fossa bulbaris, Glans penis içindeki genişlemeye Fossa navicularis denir.

    URETRA KLİNİK BİLGİ

    1.Urethra’nın yüzeysel Perineum aralığında yırtılması durumunda (Ekstravazasyon) idrarın gidiş yönleri aynı zaman da Perineum fasiyasının yapışma yerlerini gösterir. İdrar yukarıya karın ön duvarına gider. Ayrıca Skrotum ve Penis etrafındaki areolar doku içinde yayılır. Uyluğa veya Anal üçgene geçmez. Çünkü Scrapa fasiyası, Fascia latae ile devam etmeden önce İnguinal ligamente yapışır. Fasiya M. transversus perinei superficialis’i ise ön yüzeyinden arka yüzeyine kıvrılarak torba gibi sardığı için idrar anal bölgeye geçmez.
    2.Fossa ischiorectialis, İskiorektal apselere neden olabilen enfeksiyonların yerleşme yeridir. Bu apseler rahatsız edici ve ağrılıdır.

    İskiorektal fossa’yı dolduran yağ dokusunun Rektum’a yakın kısımları enfeksiyona açıktır. Enfeksiyon,

    1. Anal sinuslerin enfeksiyonundan (Kripti),
    2. Pelvi-rektal apselerden,
    3. Anal mukoza yırtılmalarından yayılabilir. Anus ve Tuber ischiadicum arasında bir dolgunluk ve gerginlik duyusu ile birlikte ağrı vardır. Bu apseler Spontan olarak,

    1. Anal kanala,
    2. Rektum’a,
    3.Anüs yakınlarında Perineum derisine ve, bu kısımların birkaçına veya hepsine birden Fistül yapabilirler. Bir tarafın İskio-rektal apsesi Anus’ün arkasından karşı fossa’ya geçebilir.

    Sağlıklı günler dileği ile…

    Uzman Dr.Ali AYYILDIZ – Veteriner Hekim – İnsan Anatomisi Uzmanı Dr. (Ph.D.)

  • Genel sinir sistemi – systema nervosum generale

    Sinir sistemi, insanın gerek bizzat kendisinde, gerekse çevresinde meydana gelen olaylarla ilişkisini sağlayan bir sistemdir. Diğer bir tanımlama ile duyusal ve duyumsal uyarıları alan, insan organizmasının iç ve dış ortam değişikliklerine uymasını sağlayacak tepkimelere cevap veren bir sistemdir.

    Tüm canlılar, yaşamları boyunca, kendi vücutlarında ve çevrelerinde ortaya çıkan olaylara karşı belirli bir reaksiyonla karşılık verirler. Yani bu olaylar canlı organizmada belirli bir değişikliğe neden olurlar, onu uyarırlar. Canlılar da bu uyartıları kendi çıkarları doğrultusunda yanıtlarlar. Canlıların bu tembih edilebilme, uyarılma yeteneğine İrritabilite adı verilir. İrritabilite, tüm canlıların çoğalma, metabolizma, hareket edebilme gibi asıl fonksiyonlarından birini oluşturur. Tek hücreli canlılarda bile İrritabilite Protoplasma’nın asıl duyularından birisidir. Örneğin tek hücreli bir canlı olan Amip, Pseudopodium’ları ile diğer küçük bir hücreye dokununca, hemen bunu sararak Protoplasma’sı içine almaya çalışır. Bu olay Protoplazma’nın uyarılma yeteneğini göstermektedir. İnsanlarda ve diğer memelilerde İrritabilite olayı en belirgin olarak sinir hücrelerinde olmakta ve bu sinir hücrelerinden çıkan sinir lifleri ile ilgili yere iletilmektedir.

    Sinir hücreleri ve kolları irkilme etkilerini saniyede 30 metre gibi bir hızla Protoplazma’dan çok daha hızlı iletmektedirler. Örneği insanın kol sinirinde 700 cm. dir.

    Hücreler ancak uzantıları ile birbirlerine dokunurlar. Uyarılar uzantılar yardımı ile hücreden hücreye iletilmekte ve böylelikle vücudun her tarafı bu uyarılardan haberdar edilmektedir. Bunlarda merkezileşmiş bir sinir sistemi yoktur. Bu tür sinir sistemine Diffuz Sinir Sistemi denir. Sinir hücreleri merkez görevini üstlenir. Sinir hücrelerinin uzantılarının bir kısmı, uyartıları merkez görevi yapan hücreye (Afferent yolar), diğer bir kısmı ise hücreden aldıkları emirleri ilgili organlara (Efferent yollar) iletirler. Bu tür canlılar çevredeki uyarıların çok azını alırlar. Verdiği cevap ise ancak beslenmesi ve korunması ile ilgili basit hareketleri içerir.

    Memelilerin sınıfı yükseldikçe gereksinimleri de artar. Artan gereksinimleri karşılayabilmek için de sinir sistemleri daha fazla gelişmiştir. Önce sinir hücreleri yer yer bir araya toplanarak sinir düğümlerini (Gangliyonları) oluştururlar. Daha ileri sınıf memelilerde belirli bir yerde toplanarak Medulla spinalis’i meydana getirirler. Medulla spinalis’te değişik görevler üstlenen sinir hücreleri arasında görev bölümü yapılır ve belirli görevleri yapan hücreler belirli bir bölgede yer alırlar. Bunlardan bir kısmı sensibl hücrelerdir ve uzantıları ile çevreden aldıkları uyarıları merkeze iletirler. Bu yola getiren anlamında Afferent yol adını veriyoruz. Merkezde sensibl hücreler aldıkları uyarıyı, ilgili organlara gerekli emir vermesi için, kısa uzantıları ile motor hücrelere aktarırlar. Bu şekilde uyartıların bir hücreden diğerine aktarılmasına Sinaps denir ve bu komplike bir seri olaylarla olur. Sinaps en basit tanımlama ile, iki sinir hücresinin uzantıları arasındaki bitişme, bölgesi olarak tanımlanabilir. Motor hücreler aldıkları uyarıyı değerlendirir, gerekirse değiştirir ve gerekli hareketin yapılması için uzun uzantıları ile ilgili organlara emirleri iletirler. Merkezden organlara giden bu yollara da Efferent yollar denir.

    En basit şekliyle açıklamaya çalıştığımız Afferent ve Efferent yol ile bunları birbirine bağlayan sinir hücrelerine Reflex kemeri denilen bir kemer oluştururlar. Reflex kemeri, uyarıları alan organlarla uyarılara cevap veren organları birbirine bağlar. Bu arada Medulla spinalis’te bulunan sinir hücreleri Reflex merkezi görevini üstlenirler. Duyu ve hareket uyarılarını Merkezi sinir sisteminden organlara ve organlardan merkezi sinir sistemine ileten beyazımsı kordonlar olarak tanımlanan sinirler, hem Afferent hem de Efferent yolları kapsarlar. Ancak daha ileri sınıf memelilerde Afferent yolların sinir hücreleri, merkezi sinir sisteminin dışında Spinal Ganlion adı verilen sinir düğümlerini oluştururlar.

    NEURON VE NEUROGLIA

    Sinir sisteminin asıl bölümünü sinir hücreleri ve bu hücrelerin uzantıları oluşturur. Uzantıları ile birlikte bir sinir hücresine Neuron (Neurocyt) adı verilir. Sinir hücresi, yani Neuron’un iki tür uzantısı vardır. Bunlardan bir bölümü çok sayıdadır, kısadırlar ve Dendrit adını alırlar. Bunlar sinir hücrelerini birbirine bağlarlar (Sinaps). Sinir hücresinin diğer tür uzantısı tektir, uzundur ve Neurit yada Axon olarak tanımlanır. Bunların birçoğu bir araya gelerek kadavralarda gördüğümüz ve sinir olarak tanımladığımız oluşumları meydana getirirler ve organlarla merkezi sinir sistemi arasındaki ilişkiyi sağlarlar. Gerek şekil ve büyüklük, gerekse uzantılarının sayısı bakımından çok çeşitli sinir hücresi vardır. Yalnız şu kadarını burada belirtelim ki gerek insan ve gerekse diğer memelilerde en çok görülen sinir hücresi türü Multipolar (çok uzantılı) sinir hücreleridir.Tüm sinir hücreleri uzantıları ile birbirleriyle birleşirler ve vücutta hiçbir yerde kesintiye uğramayan, hücre ve uzantılarından ibaret bir ağ oluştururlar.
    Sinir hücreleri, Merkezi sinir sisteminde ve Periferik sinirler üzerindeki sinir düğümlerinde (Ganglion) bulunurlar. Bunlar Beyin ve Omurilikte değişik bölgeleri kapsarlar. Beyin ya da Omuriliğe bir kesit yaptığımızda değişik renkli iki katman görürüz. Bunlardan Gri renkli olarak görülen katmana Substantia grisea adı verilir. Substantia grisea’yı Pigment granüllerini kapsayan Neurocyt’ler oluşturur. Substantia grisea Beyinde Beynin Kabuk (Cortex) kısmı ile beyin içindeki Nucleus adını verdiğimiz çekirdek bölgelerinde görülür. Yani Beyindeki sinir hücreleri bu söylediğimiz bölgelerde kümelenir. Medulla spinalis’te Substantia grisea organın merkezinde yer alır.

    İkinci katman beyaz renklidir ve Substantia alba adını alır. Bu, Cerebrum’da içte, Medulla spinalis’te ise dışta bulunur ve Miyelinli sinir uzantıları tarafından oluşturulur.

    Sinir hücrelerinin uzun uzantıları, yani Axon’ları (Neurit) Periferik sinirleri oluştururlar.

    Axon’ların etrafı miyelin denilen bir madde ile sarılmıştır. Tüm sinirlerde az yada çok miyelin katmanı vardır ve bu sinirlerin beyaz renkli görünmesine neden olur.

    Miyelin katmanının başlıca görevi, Axon’ları izole etmek ve ilettiği uyarıların komşu Axon’lara geçmesini engellemektir.

    Otonom sinir lifleri az miyelinlidir ve bunun için bu sistemde uyarılar daha geniş bir bölgeye yayılırlar.

    Embriyonal hayatta tüm sinirler miyelinsizdir ve belirli bir süreç içinde, değişik sinirler değişik zamanlarda miyelin katmanına sahip olurlar.

    Miyelinsiz liflerin de az çok fonksiyonlarını yapabilmelerine karşın, asıl anlamlı fonksiyonlar miyelin katmanı tam olarak şekillendikten sonra olabilmektedir. Örnek olarak Buzağı ve Tay gibi hayvan yavrularını gösterebiliriz. Bunlar doğduktan sonra hemen hareket edebilirler, çünkü bunlarda miyelin katmanı İntrauterin hayatta şekillenir. İnsanda ise miyelin katmanı doğumdan sonra şekillenmeye başlar ve bu insan yavrusu da çok daha sonra hareket yeteneğini kazanır.

    Periferik sinir lifleri organlarda değişik biçimlerde sonlanırlar. Genel prensip, tüm sinir sonuçlarında miyelin katmanının kaybolması ve temas yüzeyinin artmasıdır.

    Tüm zarlarından kurtulan Axon, Neuofibrilleri ile hücrelere sokulur ve hücrelerin sitoplazması ile ilişki sağlar.

    Afferent sinir lifleri zarlarını kaybettikten sonra ilgili organlarda bir ağ oluştururlar. Bu ağdan çıkan ince iplikçikler epitel dokusunda hücreler arasına sokulur ve hücrelerin sitoplazması ile ilişki sağlarlar.

    Değişik biçimlerde oluşan bu ağlardan çıkan sinir uçları Ağrı, Sıcaklık gibi duyuları alırlar (Receptor).

    Motor lifleri ise kas lifleri arasına sokulur ve bir ağ oluştururlar. Bu ağdan çıkan ince iplikler de kas liflerine sokulurlar. Bunların Periferik uçlarında da Effector denilen oluşumlar vardır.

    Otonom sisteme ait sinir lifleri ise hücreler üzerinde Terminal Retikulum denilen ince bir ağ oluştururlar. Neurofibrilleri de hücrelerin sitoplazması ile birleşirler.

    Her sinir, birbirine paralel olarak seyreden çok sayıda Axon’dan oluşmuştur. Her bir sinir ipliğini Endoneurium adı verilen bağ dokusal bir kılıf sarar.

    Bunların birçoğu da bir demet oluşturur ve Perineurium adı verilen zarla, nihayet bu demetlerin de birleşmesi ile oluşan sinir Epineurium denilen bir kılıfla sarılır.

    Bağ dokusal bu üç kılıf birbiri ile ilişkilidir ve sinirin beslenmesi ile ilgili damarları da sinirin en iç bölümüne kadar ulaştırırlar.

    NEUROGLIA

    Merkezi sinir sisteminin önemli bölümünü Neuroglia denilen bir hücre türü oluşturur. Neuroglia, diğer dokularda bağ dokunun yaptığı görevi yapar.

    Sinir hücrelerinin ve uzantılarını sararak onları izole eder ve ara doku görevini yüklenir. Bu da sinir dokusu gibi Ektoderm’den orijin alır.

    Sinir hücrelerinin beslenmesinde ve metabolizmasında çok önemli rol oynar. Aynı zamanda, bağ dokusunun diğer organlarda yaptığı şekilde, yıpranmış sinir hücrelerinin yerini Neuroglia hücreleri çoğalarak kapatır ve Neuroglia cicatrix’lerini oluşturur.

    Sinir ganglion’larında, Merkezi sinir sisteminden farklı olarak, ara doku Neuroglia yerine bağ dokudandır. Neuroglia, sinir hücreleri gibi Ektodermal orijinli olmasına karşın, sinir hücreleri gibi uyarı ve uyarılmalarla bir ilişkisi yoktur.

    SİNİR SİSTEMİ HÜCRELERİNDE DEGENERATION VE REGENERATION

    İnsan ve memeli hayvanların gelişkin nöronları tekrar bölünmezler ve yeni bir nöron meydana getirmezler. Eğer akson kesilirse nöron çeşitli Dejeneratif değişmelere uğrar. Örneğin, Medulla spinalis’teki bir Nöronun Aksonu kesilirse Nöron Kromatolizis’e uğrar ve Kromidal materyali kaybolur. Akson’un periferik kısmı dejenere olur. Miyelin kılıfı şişer ve parçalanır. Profilere Nörolemma hücreleri bu parçaları fagosite ederler. Nörolemma hücreleri bir kordon halinde kalırlar. Eğer aksonun nöyral ucu bir nöyrolemma kılıfına bağlanırsa kılıf içinde akson ilerlemeye başlar. İnsanda bir günde 1-2 mm. İlerleyebilir. Böylece Akson’un daha önce uyardığı organa ulaşabilir. Miyelin kılıfı oluşur. Fonksiyonun düzelmesi genellikle kısmidir, fakat tam değildir. Rejenerasyon ile birlikte bir miktar bağ dokusu da oluşur ve Akson özel sinir sonlanmalarına ulaşamaz.

    Bazen de tam bir fonksiyon geri dönüşü görülebilir. Bu durumla ilgili faktörler açıklanmamıştır.

    Bu anlattığımız Rejenerasyon yalnızca akson’ları Periferik sinirlere katılan nöronlar için geçerlidir. Akson’u M.S.S. içinde kalan nöronun aksonu zaten kesilmeye kolay kolay uğramaz. Kesilse bile Rejenerasyon olmaz.

    Bir sinir lifi, herhangi bir nedenle hücresinden ayrıldığı zaman, lifin Periferik parçası tüm fonksiyonel yeteneklerini kaybeder ve bir müddet sonra yok olur. Hücreden ayrılan sinir lifi bölümünde Axon ve Miyelin katmanı küçük küçük parçalara ayrılır ve kalıntılar Neuroglia hücreleri tarafından uzaklaştırılır.

    Akson’un hücreden ayrılması, ayrılma noktasının hücresine yakınlığı oranında hücrede de Degeneration’lara neden olur. Yani Akson hücrenin yakınından koparsa, hücrenin yok olmasına kadar varan değişiklikler olur.

    Yıpranan ya da yok olan hücrenin yenilenmesi işine Regeneration diyoruz. İnsanda doğumdan sonra sinir hücreleri çoğalma yeteneğini kaybederler. Yıpranan ve yok olan sinir hücrelerinin yerine yenisi konulamaz. Bunların yerini Neuroglia hücrelerinin yaptığı Cicatrix’ler doldurulurlar. İnsanın sinir hücrelerinde durumun böyle olmasına karşın aşağı sınıf hayvanlarda sinir dokusunda her zaman için Regeneration yeteneği vardır, hücreler çoğalabilir ve yıpranan kısımların yenilerini yapabilirler.

    İnsanda yalnız Akson’larda bir yenileme görülebilir. Bu Regeneration, Akson’ların bağlı kalan parçasının büyümesi ile olur. Bu olay kısaca şöyle olur. Akson ve Miyelin kılıfının kaybolması ile Akson’un en dışını saran Schwann kılıfı kalınlaşır, hücreleri büyür ve uzantıları ile birbirleriyle birleşerek sinir liflerinin yerini dolduran şeritler oluştururlar. Büngner şeritleri denilen bu oluşumlar hücre tarafındaki Akson’a kılavuzluk ederler ve Regeneration’da en önemli etkendirler. Şayet kesilen Akson’un Periferik parçası vücuttan tamamen ayrılmış ise bu tür bir Regeneration olamaz. Bu durumda Akson’un hücreye bağlı kalan kısmı birazcık büyür ve uçları Tümör benzeri kalınlaşır.

    SİNİR SİSTEMİNİN BÖLÜMLERİ

    Sinir sistemi, Anatomik ve Fonksiyonel olarak tümü ile bir bütündür ve ögelerinden herhangi birisinin görevini yapamaması tüm sistem üzerinde etkisini gösterir. Tümü ile koordineli çalışmak zorundadır. Ancak sinir sistemini bölümlere ayırarak incelemek, karmaşıklığı belirli ölçüde azaltmak ve öğrenim kolaylığı sağlamak bakımından yararlıdır.

    Sinir sistemi öncelikle Merkezi ve Periferik sinir sistemi olmak üzere ikiye ayrılır. Systema nervosum centrale denilen Merkezi sinir sistemi, organizmanın gerek kendisinde, gerekse çevresinde meydana gelen değişikliklere karşı koordine bir şekilde cevap vermesini sağlar ve bu bakımdan faaliyetleri ayarlar.

    Merkezi sinir sistemi, Afferent sinirler yolu ile Periferden impulslar alır ve Efferent sinirlerle Perifere impulslar gönderir. Bu şekilde birbirinden uzak olan bölgelerin, belirli şartlar altında, fonksiyonel ilişkilerini ve kısımlar arasında sıkı bir işbirliği sağlar. Bu sistem Beyin (Encephalon) ve Medulla spinalis’i (Omurilik) kapsar. Bunlar Cavum cranii ve Canalis vertebralis içinde bulunurlar.

    Systema nervosum periphericum denilen çevresel (Periferik) sinir sistemi ile, Merkezi sinir sistemi dışında bulunan tüm sinirler ile sinir düğümlerini (Ganglion’ları) ve sinir ağlarını (Plexus’ları) içerir.

    Periferik sinirler, Merkezi sinir sistemi ile organlar arasındaki ilişkiyi sağlarlar. Bu ilişki Afferent ve Efferent en az iki Neuron tarafından oluşturulur.

    Afferent neuron ile organlardan merkeze getirilen uyarılar merkezdeki hücrelere nakledilir. Bu hücrelerde uyarılar değerlendirilir ve organizma için en uygun olacak bir hareketin yapılabilmesi için harekete geçmesi gereken organlara Efferent yol ile iletilir.

    Sinir sistemi yukarıda belirttiğimiz morfolojik bölümlenme dışında fonksiyonel olarak da iki bölüme ayrılır. Bunlar Serebrospinal ve Otonom sistem olarak tanımlanırlar.

    Serebrospinal ya da Animal sinir sistemi, canlının yaşadığı ortamdan (çevreden) algıladığı uyarıları Kortikal merkezlere ileten, bu uyarımları değerlendirerek canlının isteğine uygun bir şekilde ilgili organlara gerekli impulsu veren bir sistemdir. Bu sistem, isteğe bağlı olan fonksiyonları yönettiği için, İstemli sinir sistemi adını da alır. Canlının çevre ile olan ilişkilerini düzenlediği içinde Oikotrop Sinir Sistemi olarak terimlenir (Oiko: ev, vatan, çevre).

    Serebrospinal sistem tarafından yönetilen birçok hareketler bazen kortikal merkezlere ulaşmadan daha aşağı merkezler tarafından idare edilirler. Bu daha ziyade çok yapılan hareketlerde görülür ve yüksek merkezlerin işinin hafifletilmesi içindir. Fakat gerektiğinde bu gibi hareketlere kortikal merkezler her zaman için müdahale edebilir ve kontrolü altına alabilirler. Bu gibi hareketlere otomatikleşmiş hareketler denir.

    Otonom sinir sistemi, canlının isteğine bağlı kalmaksızın bağımsız olarak çalışan bir sistemdir. Canlının kendi vücudunda olan ve doğrudan dışa aksetmeyen fonksiyonları yönetir. Bu fonksiyonlar, canlının maddi varlığı ve üreme ile ilgili olaylardır ve bunun için Yaşatkan sinir sistemi adını da alır. Vücudun kendisinde olup biten olaylarla ilgili olduğu için bu sisteme İdiotrop Sinir Sistemi de denilmiştir. (İdio :kendine özgü, özel). Bu sistemle yönetilen organların faaliyetlerine canlının karşı koyması olanaksızdır. Örneğin, kalbin çalışması, mide ve barsakların çalışması, metabolizma, iç ve dış salgı bezleri ile genital organların çalışması, sıcaklığın regülasyonu gibi bir çok önemli olaylar canlının isteği dışında bağımsız olarak çalışırlar.

    Özet olarak canlının büyümesi, beslenmesi ve çoğalması ile ilgili bu hareketlerle bitkisel yaşam arasında bir paralel görülmüş ve bu sisteme aynı zamanda Vegetativ (Bitkisel) Sinir Sistemi de denilmiştir.

    Otonom sinir sistemi genellikle vücutta olup biten olaylarla ilgilidir. Ancak dış etkilere karşı da tamamen ilgisiz değildir ve bazı olaylarda Serebrospinal sinir sistemi ile birlikte çalışmak zorundadır.

    Örneğin isteğe bağlı olarak çalışan iskelet kaslarının normalin üstünde çalışması durumunda bu kasların daha fazla besine ve oksijene gereksinimi vardır. Bunlar karşılanmadığı takdirde Serebrospinal sinir sistemi tarafından gelen tüm impulslara rağmen kaslar fazla enerji üretemediğinden çabuk yorulurlar. Böyle durumlarda Otonom sinir sistemi derhal devreye girer.

    Kasların fazla çalışabilmesi için kalbe fazla kan gelmesi, bunun içinde damarların genişlemesi, Glukozun kanda çoğalması için karaciğerde karbonhidrat metabolizmasının artması gereklidir.

    Bu söylenen son olaylar ancak otonom sinir sisteminin etkisi ile gerçekleşir. Bu basit örnekte de görüldüğü gibi otonom ve serebrospinal sistemler arasında sıkı bir işbirliği vardır ve bu iki sistem arasındaki ilişki normal sınırlar içinde seyrettiği sürece canlı kendisini iç ve dış uyarılara karşı en iyi şekilde ayarlayabilir. İki sistem arasındaki bu fonksiyonel ilişki embriyolojik ve anatomik bakımından da gözlenir. Her ikisi de aynı taslaktan orijin alırlar, ikisinin de çıkış merkezleri merkezi sinir sisteminde bulunur.

    Otonom sinir sistemi de Sempatik ve Parasempatik sinir sistemi olmak üzere iki bölüme ayrılır. Ayrıntılı bilgi Otonom sinir sistemi bölümünde verilecektir.

    GANGLIYONLAR

    Sinir sisteminin bölümlerini açıklarken, Periferik sinir sisteminin Ganglion’ları da kapsadığını belirtmiştik. Ganglion’lar Periferik sinirler üzerinde görülen ve sinir hücreleri kümesinden oluşan sinir düğümleridir.

    Mikroskobik olabildiği gibi 2 – 4 cm büyüklüğüne kadar ulaşabilen sinir düğümleri de vardır. Bağ dokudan bir kapsül ile sarılmışlardır. Daha öncede belirttiğimiz gibi merkezi sinir sisteminde ara dokuyu Neuroglia hücreleri oluşturur.

    Ganglionlar sinir sisteminde bir ara merkez görevini yüklenirler. Bir kısmından bazı sinirler orijin alırlar Örneğin, sensibl ve sensorik sinirler, bir kısmında ise sinirler Neuron değiştirirler, Sinaps yaparlar. Örneğin, otonom sinirler gibi.

    Ganglion’lar üzerinde bulundukları sinirin karakterine göre Spinal, Sempatik ve Parasempatik ganglion’lar gibi gruplara ayrılırlar. Spinal ganglion’lar tüm spinal sinirlerin dorsal kökleri üzerinde bulunurlar ve sensibl sinir liflerinin hücrelerini kapsarlar. Ayrıca bazı Beyin sinirleri, Örneğin, V., VII., IX., ve X. çift beyin sinirleri üzerinde bulunan ganglion’lar da spinal ganglion karşılığı olarak kabul edilirler.

    Sempathik ganglion’lar, Truncus sympathicus üzerinde segmentel olarak sıralanan Ganglion’lar (Vertebral ganglion’lar) ile Sempatik sinirin inverve ettiği organlar yakınında bulunan ganglion’lar (Prevertebral ganglion’lar) içerir.

    Parasempatik ganglion’lar bazı beyin sinirleri üzerinde bulunurlar. Bunlar N. oculomotorius uzamında bulunan Ggl. ciliare, N. facialis uzamında bulunan Ggl. pterigopalatinum ile Ggl. submandibulare ve N. glossopharyngeus uzamında bulunan Ggl. oticum’ dur. Bu Ganglion’lar Parasempatik Efferent yolların Neuron değiştirdikleri Ganglion’lardır ve yalnız Parasempatik liflerle ilgilidirler.

    Ganglion’lar ayrıca komşu oldukları organların ismine örneğin, Ggl. coeliacum, Ggl. cervicale craniale, Ggl. mesenterium craniale gibi ve şekline örnek, Ggl. stellatum göre de isimler alırlar.

    Bir de Paraganglion dediğimiz oluşumlar vardır. Bunlar sempatik ve parasempatik paraganglion’lar olarak iki grup oluştururlar.

    SİNİR SİSTEMİNİN GELİŞMESİ

    Embriyonal hayatın ilk devrelerinde embriyonun sırt tarafında Ektoderma yaprağının kalınlaşmasından şerit şeklinde bir plak meydana gelir. Lamina neuralis adı verilen bu plak önde genişleyerek Lamina cerebralis’i oluşturur. Lamina cerebralis’ten beyin ve daha dar olan arka kısmından ise Medulla spinalis gelişir. Bir müddet sonra Lamina neuralis’in kenarları kalınlaşır ve Torus neuralis’i yapar. Torus neuralis’in ortasında meydana gelen oluğa Sulcus neuralis denir. Sulcus neuralis’in kenarları, yani Torus neuralis yükselmesine devam eder, gittikçe birbirine yaklaşır ve nihayet birbiri ile kaynaşarak Canalis neuralis denilen bir kanal meydana getirir.

    Canalis neuralis iki ucu delik bir boru şeklindedir. Bu deliklerden öndeki Neuroporus cranialis, arkadaki ise Neuroporus caudalis adını alır. Önce Neuropolus cranialis daha sonra Neuroporus caudalis kapanır ve böylece Canalis neuralis her tarafı kapalı bir boru şeklini alır. Ön uçta meydana gelen beyin kabarcığından daha sonra Encephalon meydana gelecektir.

    Boru şeklindeki taslağın kranial ucundaki beyin kabarcığının duvarlarından cerebrum, boşluğundan ise Beyin ventriculus’ları, geride düz boru şeklindeki taslağın duvarlarından Medulla spinalis, boşluğundan ise Canalis centralis gelişir. Beyin taslağı diğer tüm taslaklara oranla daha hızlı büyür. Bu nedenle embriyonun baş kısmı da daha çabuk büyür.

    Archencephalon adını da alan beyin kabarcığı, Transversal iki boğumlanma ile üç bölüme ayrılır.

    1.Prosencephalon – arkadadır. (Ön beyin)
    2.Rhombencephalon – öndedir (Yamuk beyin)
    3.Mesencephalon – ikisi arasında kalmış durumdadır. (Orta beyin ) denir.

    Bu 3 bölümden Prosencephalon ve Rhombencephalon, Transversal birer olukla tekrar boğumlanırlar. Böylece birbiri arasında bulunan ve birbirine bağlanan 5 bölüm meydana gelir. Prosencephalon’un boğumlanması ile Telencephalon (Uç beyin) ve Diencephalon (Ara beyin), Rhombencephalon’un boğumlanması ile de Metencephalon ve Myelencephalon gelişir.

    Rhombencephalon ile Mesencephalon arasındaki geçit bölgesine Isthmus rhombencephali denir.

    Telencephalon, memeli hayvanlar ve kuşlarda diğer kısımlara oranla oldukça fazla büyür ve Diencephalon ile Mesencephalon’u dorsal ve yan taraflardan tamamen kapatır. Aynı şekilde Metencephalon da hızlı bir gelişme göstererek Myelencephalon’u dorsalden kapatır.

    Beyin taslağının söylenen 5 bölümünden oluşan beyin kısımları ve kapsadıkları beyin oluşumları kısaca şöyle şematize edilebilir.

    A.Prosencephalon (Ön beyin)

    1.Telencephalon (Uç beyin, son beyin): Hemispherium’lar, Corpus callosum’un lateral kısmı, Corpus striatum, Columna fornicis, Basal ganglion’lar Rhinencephalon, Venriculi laterales.

    2. Diencephalon (Ara beyin): Thalamus, Corpus pineale, Tegmen ventriculi tertii, Hypophysis, Corpus mamillare, Tuber cinereum, Infudibulum, Chisma opticum, Tractus opticus.

    B.Mesencephalon (Orta beyin)

    1. Mesencephalon: Crus cerebri, Tectum mesencephali, Tegmentum mesencephali, Substantia nigra, III. ve IV. Beyin sinirlerinin çekirdekleri, Aquaeductus mesencephali.

    C. Rhombencephalon (yamuk beyin)
    Isthmus rhombencephali : Velum medullare rostale, Crura cerebelli rostralia.

    1. Metencephalon (ard beyin): Pons, Cerebellum, V. Beyin siniri.

    2. Myelencephalon (ilik beyin): Medulla oblongata, Brachia cerebelli caudalia, Tegmen fossa rhomboidea, Ventriculus quartus, VI., VII., VIII., IX., X., XI. ve XII. Beyin sinirleri.

    Pratikte büyük beyin olarak ifade edilen oluşumu Prosencephalon ile Mesencephalon, küçük beyini ise Cerebellum temsil eder.

    MERKEZİ – SANTRAL SİNİR SİSTEMİNİN ZARLARI – MENINGES

    Embriyonal hayatın ilk devrelerinde Encephalon ve Medulla spinalis’in taslakları Meninx primitiva denilen mezenşimal tek bir zar ile sarılmışlardır. Meninx primitiva bir müddet sonra iç ve dış olmak üzere iki katmana ayrılır. Ectomeninx adını alan dış katman daha kalın ve daha sağlam olup tekrar iki katmana ayrılır. Bunlardan dıştaki katman Cavum cranii ve Canalis vertebralis’i sınırlandıran kemiklerin Periost’unu oluşturur. Ectomenix’in iç katmanından ise Dura mater (Pachimeninx) gelişir. Periost’u oluşturan katman ile Dura mater arasında kalan aralığa Cavum extradurale (Spatium epidurale), bu aralıkta bulunan vena’lara da Venae extradurales denir. Beyin taslağını saran Dura mater (iç katman) ile Periost’u oluşturan dış katman daha sonra birleşirler ve Dura mater encephali denilen tek bir zarı oluştururlar. Bu iki yaprağın yapışması sonucunda arada bulunan Cavum extradurale de kaybolur. Cavum extradurale’de bulun ana Venae extradurales ise belirli bölgelerde toplanarak Sinus durae matris’i meydana getirirler. Canalis vertebralis içerisinde Medulla spinalis taslağını saran Dura mater Periost ile birleşmez ve bu bölgede iki zar arasındaki Cavum extradurale devamlı açık kalır. Aralıkta bulunan venalar ise Plexus vertebralis internus’u oluştururlar.

    Meninx primitiva’nın iç yaprağı olan Endomeninx, daha incedir. Bu katmandan Merkezi sinir organlarının ince zarı, Leptomeninx meydana gelir. Leptomeninx de dışta Dura mater’e komşu olan Arachnoidea ile içte sentral sinir organlarına yapışık olan Pia mater’e ayrılır.

    Dura mater ile Arachnoiea arasında bulunan dar aralığa Cavum subdurale denir. Son yapılan araştırmalara göre bu aralık Postmortal olarak şekillenir. Ölümden önce bu iki zar birbiri ile birleşmiştir.

    Pia mater ile Arachnoidea arasındaki boşluğa Cavum subarachnoidale (Leptomeningicum) denir. Pia mater ile Arachnoidea’yı birbirine bağlayan ve damarlar da kapsayan ince bağdoku uzantıları Cavum subarachnoideale’yi çok sayıda küçük bölmelere ayırırlar. Birbirleri ile ilişkili olan küçük bölmeler içerisinde Liquor cerebrospinalis denilen sıvı bulunur.

    Çeşitli etkilere karşı son derece duyarlı olan Merkezi sinir organlarının bu şekilde her tarafın bir sıvı katmanı ile sarılmış olması, dıştan gelebilecek mekanik etkilere karşı korunmasında ve etkilerin azaltılmasında çok önemlidir. Aynı zamanda sıcaklığın korunması ve merkezi sinir organlarında iç basınç arttığı takdirde, basıncın doku üzerindeki etkisini azaltma bakımından Liquor cerebrospinalis çok önemli rol oynar. Cavum subarachnoidale ile Cavum subdurale arasında herhangi bir iletişim – communication yoktur. Ancak Cavum subarachnoidale, dolayısıyle Liqour cerebrospinalis, Apertura lateralis ventriculi quarti (Foramina Luscka) ile Apertura mediana ventriculi quarti (Foramen Magendii) denilen delikler aralığı ile 4. Beyin ventriculus’u ile ilişkide bulunur. Böylece Beyin ve Medulla spinalis her taraftan bir sıvı katmanı ile sarılmış durumdadır.

    Canalis vertebralis bölgesinde Dura mater, kanalın iç yüzünü örten Periost’tan Spatium epidurale denilen bir boşlukla ayrılmıştır.

    Şimdi bu zarları ayrı gözden geçirelim.

    1.PIA MATER

    Son derece ince, damardan zengin, beyin ve Medulla spinalis’in tüm yüzeyini örten bağdokudan bir zardır. Arachnoidea ile birlikte merkezi sinir organlarının yumuşak örtüsünü, Leptomeninx’i şekillendirir. Pia mater’i altındaki sinir dokusundan ayıran ve Glia hücrelerinin uzantılarından oluşmuş olan ince bir katman vardır. Bu katmana Membrana limitans gliae superficialis denir.

    Pia mater’de bulunan damarlar merkezi sinir organlarının içine sokulurken hem Pia mater’i, hem de Membrana limitans gliae superficialis’i birlikte sürüklerler. Böylece damarların çevresinde Cavum subarachnoidale (Leptomeningicum) ile ilişkide olan ve Wirchow-Robin aralığı denilen çok dar aralıklar oluşur. Bu şekilde damarların etrafını saran Pia mater ve Membraba limitans bazı maddelerin kandan Liquor cerebrospinalis’e, dolayısıyla sinir dokusuna geçmesine engel olur ve bir süzgeç görevini yaparlar.
    Pia mater taşıdığı çok sayıda kan damarları sayesinde merkez organlarının beslenmesinde önemli rol oynar. Beyin ve Medulla spinalis’in tüm Sulci ve Fissura’ları içine girer.

    Pia mater, örttüğü merkezi sinir organın bölümüne göre iki kısımı vardır.

    1.Pia mater encephali
    2.Pia mater spinalis

    II. ARACHNOIDEA

    Damardan fakir, ince, bağdokusal bir zardır. Pia mater ile birlikte Leptomeninx’i şekillendirmiştir. Beyin ve Omurilik üzerinde bulunan girinti ve yarıkların içerisine girmeksizin bunların üzerinden atlayarak geçer. Dura mater ile arasında kalan boşluğa Cavum subdurale, Pia mater ile Arachnoidea arasındaki boşluğa da Cavum subarachnoidale (Leptomeningicum) denir. Bu zarda Omurilik ile beyni sardığına göre Arachnoidea spinalis ve Aracnoidea encephali olmak üzere iki kısımda incelenir.

    1.ARACHNOIDEA SPINALIS

    Pia mater ile birlikte Medulla spinalis’i saran ince duvarlı, boru şeklinde bir oluşumdur. Median hat üzerinde, özellikle dorsal tarafta Pia mater ile Arachnoidea arasında seyreden iplik şeklinde oluşumlar (Trabeculae) görülür. Bunlar yer yer sıklaşarak sünger benzeri boşluklar oluştururlar. Cavum subarachnoidale içerisinde Liquor cerebrospinalis bulunur. Cavum subarachnoidale, Medulla oblangata’nın Medulla spinalis’e geçit bölgesi, yani Spatium atlantooccipitalis bölgesiyle Conus medullaris ve Filum terminale internum, yani Spatium lumbosacralis bölgesinde geniştir. Bu bölgelerde Occipital ve Lumbal punction yapılır ve klinik tanı için Liquor cerebrospinalis alınır.

    2. ARACHNOIDEA ENCEPHALI

    Bu zar beyindeki Gyri’ler üzerinde Pia mater ile kontakt halindedir. Buna karşın bazı yerlerde, özellikle Cerebellum ve Medulla oblongata, Cerebrum ve Cerebellum arasında oldukça geniş aralıklar bırakır.

    Cisterna subarachnoidalis denilen bu aralıklar bulundukları yerlere göre Cisterna vermis cerebelli, Cisterna corporis callosi , Cisterna medulla oblongata, Cisterna pontis, Cisterna intercruralis, Cisterna basilaris ve Cisterna chiasmatis adlarını alırlar. Bunlardan en büyüğü Cisterna cerebellomedullaris’tir ve Atlantooccipital punction ile Liquor cerebrosponalis’in alındığı yerdir.

    Cavum subarachnoidale (Leptomeningicum) içerisinde Liquor cerebrospinalis denilen bir sıvı tam saydam ve içinde hemen hemen şekilli element bulunmayan bir sıvıdır.

    Liquor cerebrospinalis’in büyük bir bölümü Ventriculus lateralis’lerdeki Plexus choroideus’lar tarafından salgılanır. Buradan Foramen interventriculare yolu ile Ventriculus tertius’a, buradan da Aquaductus mesencephali yolu ile Ventriculus quartus’a ulaşır.

    Ventriculus quartus’tan da Medulla spinalis’in Canalis centralis’ine ve Plexus choroideus ventriculi quarti üzerindeki Apertura lateralis ventriculi quarti ve Apertura mediana ventriculi quarti adındaki delikler aracılığı ile Cavum subarachnoidale’ye geçer.

    Açıklanan şekilde salgılanan ve Cavum subarachnoidale’de dolaşan sıvı, Arachnoidea’dan Vena sinus’larına giren Villi arachnoidales ile kana geri alınır.

    Normal durumda salgılanan ve resorbe olan miktar eşit olduğundan sıvının miktarı ve basıncı sabittir.

    Liquor cerebrospinalis her şeyden önce merkezi sinir sistemi için mekanik bir koruyucudur. Aynı zamanda beyinde arteriyel ve venöz damar sistemleri arasındaki hidrostatik basıncı dengeler ve metabolizmada görev alır. Pratik uygulamada Lumbal punction ile alınan serebrospinal sıvının fiziksel özellikleri ve bileşimi saptanarak klinik teşhis bakımından önemli tanılar konulabilir. Yine aynı yolla az bir miktar Liquor serebrospinalis çekildikten sonra yerine narkotik bir eriyik enjekte edilerek Lumbal anestezi sağlanır. Beyin basıncı arttığı hallerde basıncı azaltmak amacı ile yine buraya punction yapılır.

    III. DURA MATER – PACHYMENINX

    Dura mater (Pachymeninx), diğer iki zarla birlikte merkezi sinir sistemini en dıştan sarar. oldukça sağlam, sert, kalın ve damardan fakir fibroz bir zardır.

    Arachnoidea ile arasında Cavum subdurale adı verilen bir boşluk bulunur. Bu zar da diğer iki zar gibi beyin ve omuriliği sardığına göre, Dura mater encephali ve Dura mater spinalis olmak üzere iki kısımda incelenir.

    1.DURA MATER ENCEPHALI

    Beyin taslağını saran ve iki katmandan ibaret olan Ectomeninx daha sonra kaynaşır ve tek bir zar halinde Dura mater encephali’yi oluşturur. Dura mater encephali, hem kafatası kemiklerinin beslenmesini sağlayan Periost, hem de beyni koruyan ve sarsılmadan yerinde durmasını sağlayan destek görevini yüklenir.

    Aracnoidea’dan Cavum subdurale denilen mikroskobik bir boşlukla ayrılır ve ona yalnız kan damarlarıyla bağlanır.

    Dura mater encephali, kafatası kemiklerinin iç yüzüne bağ dokusal elastik lifler ve damarlarla bağlanmıştır.

    Yukarıda da belirtildiği gibi böylelikle kafatası kemiklerinin aynı zamanda Periost’unu oluşturur. Bu bağlantı, Tentorium cerebelli osseum, Crista petrosa, Crista galli, Crista sagittalis interna gibi çıkıntılı kısımlarda çok sıkıdır.

    Dorsal ve yanlarda kafatası kemiklerine daha gevşek bir şekilde bağlanır ve yerinden kolaylıkla ayrılabilir. Beyinden çıkan sinirler kısa bir mesafede Dura kılıfı ile sarılmış olarak giderler ve bu şekilde de Beyin, kafatası çevresine tespit edilmiş olur. Beynin asıl tespit işini yüklenen ve Dura mater encephali’nin yapmış olduğu üç önemli oluşum vardır. Bunlar,

    1.Falx cerebri,
    2.Tentorium cerebelli mebranaceum,
    3.Diaphragma sellae turcicae’dır.

    FALX CEREBRI

    Orak şeklinde bir Dura dublikatörüdür ve iki beyin hemisferi arasındaki Fissura longitudinalis cerebri içine girer. Konveks olan dorsal kenarı Crista galli ve Crista sagittalis interna’ya yapışarak Tentorium osseum’la kadar gider ve burada Tentroium cerebelli membranaceum’a birleşir. Serbest olan ventral kenarı konkavdır ve Corpus callosum’a yakınlığı türler arsında ayrımlar gösterir.

    Falx cerebri’nin iki yaprağı arasında sinus sagittalis yer alır. Falx cerebri, hemisferleri yerinde tespit eden bir oluşumdur.

    TENTORIUM CEREBELLI MEMBRANACEUM

    Dura mater encephali’nin büyük beyin ile küçük beyin arasındaki Fissura transversa cerebri’nin içine gönderdiği bir Dura dublikatörüdür.

    Falx cerebri’ye, transversal olarak bulunan at nalı şeklinde bir oluşumdur.

    Tentorium osseum, Protuberantia occipitalis interna’ya bağlanır ve Crista petrosa boyunca kafatası tabanına kadar uzanır. Kuvvetli konkav olan ventral kenarı Tectum mesencephali yakınlarına kadar gelir. Bu oluşumun iki yaprağı arasında Sinus transversus bulunur.

    DIAPHRAGMA SELLAE TURCICAE

    Dura mater encephali’nin Dorsum sella ya da Fossa hypophysialis’in kenarlarından Hipofiz bezinin üzerine atlamasıyla şekillenen ve bu bezi beyinden ayıran bir oluşumdur. Bu bölgede Dura mater encephali, iki yapraklı durumunu korumaktadır. Öyle ki Hipofiz bezi Dura’nın iki yaprağı tarafından oluşturulan bir kese içinde yer alır. Bölmenin ortasında Foramen diaphragmaticus denilen bir delik vardır. Bu delikten Hipofizin sapı geçer ve Hipofizi beyine bağlar.

    1.DURA MATER SPINALIS

    Dura mater encephali’nin aksine iki yapraklıdır.

    1. Dura mater periostalis (Lamina externa)
    2. Dura mater meningalis (Lamina interna)

    Dura mater periostalis (Lamina externa), Canalis vertebralis’in iç yüzüne yapışmıştır ve omurların Periost’unu oluşturur. Bu iki yaprağı birbirinden ayıran boşluğa Cavum interdurale (Spatium interdurale, Cavum epidurale) denir. Bu boşluğu yağ ve gevşek bağ dokusundan ibaret bir kitle doldurmuştur. Bu kitle, Columna vertebralis’in hareketleri sırasında, Medulla spinalis’i koruyucu bir yastık görevi yapar.

    MERKEZİ SİNİR SİSTEMİ – SYSTEMA NERVOSUM CENTRALE – M.S.S.

    M.S.S. Beyin ve Medulla spinalis’ten oluşmuştur. Beyin 14 milyar Nöron içerir ve erişkin insanda yaklaşık 1300 gramdır. Beyin,

    1.Cerebrum,
    2.Diencephalon,
    3.Caudex,
    4.Cerebellum’dan oluşmuştur.

    CEREBRUM

    Kafatasının büyük bir bölümünü işgal eder. Corpus callosum denen bir beyaz cevher köprüsü ile birbirine bağlı iki Hemisfer’den oluşur. Cerebrum’un yüzeyini 2-4 mm kalınlığında ve çoğu yerde 6 katmandan oluşmuş Gri cevher katmanı yapar. Buna Cortex cerebri adı verilir. Cortex cerebri ceviz içi gibi bir takım kıvrımlar ve yarıklar içerir. Kıvrımların her birine Gyrus adı verilir. Yarıklara Sulcus veya Fissura denir. Hemisfer’leri birbirinden ayıran Sagittal konumdaki yarığa Fissura longitudinalis denir.

    Her Hemisfer, Fissura ve Sulcus’lar tarafından 4 loba ayrılır. Sulcus centralis, Frontal lobu Parietal lobdan ayırır. Sulcus centralis’in önünde Gyrus precentralis bulunur. Burası primer motor alandır. Sulcus centralis’in arkasındaki Gyrus postcentralis, primer duyu alanıdır. Koku duyusu ile ilgili alanlar, konuşmanın motor alanı (Brocca), emosyonel, sosyal davranış ve entellektüel zeka merkezleri Frontal lobda yer alır. Temporal lobda işitme merkezi (Heschl) ve konuşmanın duyu alanı (Wernicke), Oksipital lobda görme alanı bulunur. Kortekste bazı alanlar bilgilerin yorumlandığı ve entegre edildiği Assosiasyon alanlarıdır.

    Beyin korteksinin her kısmına impulslar gelmekte ve buralardan impulslar çıkarak başka yerlere gitmektedir. Buna göre, korteksin her bölgesi, Afferent yolların sonu ve Effrent yolların başlangıcıdır. İmpulslar hem gri cevherde hem de beyaz cevherde seyreden Assosiasyon lifleri boyunca yayılarak korteksin çeşitli bölgeleri ve merkezleri arasında bağlantıları sağlarlar. Serebral korteks, duygu, irade, hafıza, zeka, muhakeme yaratıcılık gibi fonksiyonlardan sorumludur. Ayrıca iskelet kaslarının motor aktivitelerini düzenler.

    BAZAL GANGLIYONLAR

    Bazal gangliyonlara, Nucleus caudatus, Putamen ve Globus pallidus dahildirler. İlk ikisi beraberce (Nucleus caudatus ve Putamen), Corpus striatum’u meydana getirirler. Bazı otoriteler Corpus subthalamicum, Nucleus ruber ve Substantia nigra’yı da bazal gangliyonlara dahil ederler.

    Cortex cerebri’si iyi gelişmemiş hayvanlarda, Örneğin Reptiliae (Sürüngenler) ve Kuşlarda, bazal gangliyonlar beyinin öteki bölgelerine oranla büyüktürler.

    Nucleus caudatus, Cortex cerebri’nin 2 S, 4 S ve 8 S alanlarında sinirler alır. Bu bölgeler inhibe edici bölgelerdir. İnhibe edici impulslar, Globus pallidus yoluyla, Formatio reticularis’e gelirler ve burasını inhibe ederler. Putamen ise Cortex cerebri’nin 4 ve 6 numaralı alanlarından sinirler alır. Bu alanlar eksite edici (uyarıcı) alanlardır. Putamen, yine Globus pallidus yoluyla, Formatio reticularis’e sinirler göndererek burasını eksite eder.

    Globus pallidus, Nucleus caudatus ve Putamen’den aldığı impulsları Formatio reticularis’ten başka Thalamus, Hypothalamus, Nucieus ruber ve Beyin köküne gönderir.

    Nucleus caudatus ve Putamen en çok Cortex cerebri’den Afferent sinirler alırlar ve Globus pallidus ve Substantia nigra’ya Efferent sinirler gönderirler. Nucleus ruber ise bütün bazal gangliyonlardan Afferent sinirler alır, fakat bunlara Efferent sinirler göndermez. Nucleus ruber’den Efferent sinirler Thalamus, Formatio reticularis, Inferior olive ve Omuriliğe giderler.

    Buna göre Nucleus caudatus ve Putamen bazal gangliyonların alıcı istasyonları, Globus pallidus ve Nucleus ruber ise verici istasyonları gibi iş görmektedirler.

    DIENCEPHALON

    Cerebrum’un hemen altında yerleşmiş ve 3 kısımdan oluşmuştur. Bunlar,

    1.Epithalamus,
    2.Thalamus,
    3.Hypothalamus tur.

    Epithalamus, III ventrikülün tavanında yer alır. Koku ile ilgili serebral korteks alanlarıyla bağlantı kurar.

    Thalamus, Diencephalon’un en büyük parçasıdır. İki oval gri cevher kitlesi içerir. Bu kitleler birbirine Massa intermedia ile bağlanmışlardır ve III. ventrikülün lateral duvarını oluştururlar. Koku duyusu dışında bütün duyular kortikal merkezlere gitmeden önce Ana istasyon durumundaki Thalamus’a uğrarlar.

    Thalamus bu duyuları inceler, bir seçim yapar ve korteks arasında Radiatio thalamocorticalis denilen karşılıklı bağlantılar aracılığıyla korteks’e iletir. Thalamus duyular için bir süzgeç görevi gördüğü için dikkatin toplanmasını sağlar. Thalamus düzeyinde duyular ilkel bir şekilde algılanabilirler. Örneğin birey elindeki bir nesnenin farkında olabilir. Ancak nesnenin şekli, ağırlığı ve sıcaklığı hakkında bir yorum yapamaz.

    Hypothalamus, Thalamus’un altında III. ventrikülün döşemesini oluşturur. İç organlardan, koku mukozasından, serebral korteks’ten ve Limbik sistemden çok sayıda lifler alır. Hipofiz bezi ile bağlantıları vardır. Hypothalamus Otonom sinir sisteminin üst merkezi gibi görev yaptığı için, kalp atım hızı, sindirim refleksleri ve sidik kesesinin kontraksiyonu gibi birçok visseral işlevleri düzenler. Sinir sistemi ile Endokrin sistemi arasında bağlantı kurar. Hypothalamus’taki bazı hücre gruplarının yaptıkları hormonlar kan yoluyla Hipofiz bezinin ön bölümüne (Adenohipofiz) ulaşır ve oradaki hormonların yapım ve salgılanmasını uyarırlar.

    CAUDEX – BEYİN SAPI – BEYİN KÖKÜ

    Cerebrum’u Medulla spinalis’e bağlar.

    1.Mesencephalon,
    2.Pons,
    3.Medulla oblangata’dan oluşmuştur.

    Mesencephalon, Diencephalon ve Pons arasında uzanır. Ön kısımda yer alan Pedunculus cerebi’ler serebral korteks ve Medulla spinalis arasında uzanan lifler içerirler. Arka kısmında bulunan 4 kabartıdan (Tectum mesencephali) üsteki ikisi görme, alttaki ikisi işitme refleksleri ile ilgilidirler.

    Pons, Medulla spinalis ve diğer beyin kısımları arasında bir köprü gibidir. Bu bağlantıları enine ve uzunlamasına lifler aracılığıyla sağlar. Enine lifleri Cerebellum’u devreye sokar. Uzunlamasına seyredenler, Medulla spinalis ve Medulla oblongata ile daha üst merkezleri birbirine bağlayan motor ve duyu lifleridir.

    MEDULLA OBLONGATA

    Medulla spinalis’in yukarı doğru devamıdır. Foramen magnum ile Pons arasında uzanır. Medulla oblongata’nın beyaz cevherini Medulla spinalis’ten yükselen (Ascendens) veya Medulla spinalis’e inen (Descendens) Traktuslar oluşturur. Serebral korteks’ten başlayıp aşağıya inen Piramidal yollar burada çaprazlaşırlar. Medulla oblongata’da özellikle Vejetatif (Vegetative) fonksiyonların merkezlerinin bulunduğu yerdir. Vejetatif fonksiyon deyince hem bitkilerde hem de hayvanlarda mevcut olan yaşamsal fonksiyonlar kastedilir.

    Vejetatif fonksiyonlara
    1.Solunum,
    2.Sindirim,
    3.Dolaşım,
    4.Sekresyon,
    5. Üreme (Reprodüksiyon),
    6.Absorpisyon dahildirler.

    Solunumla ilgili olarak solunum merkezleri, sindirimle ilgili olarak çiğneme, yutma, tükürük bezlerinin salgı yapmaları ve kusma refleks merkezleri, dolaşımla ilgili olarak vazomotor ve kalp çalışmasını, kan basıncını ayarlayan merkezler hep beyin kökünde yer almışlardır. Ayakta durma ve vücudun vaziyet alması ile ilgili reflekslerin merkezleri de beyin kökündedir.

    10 çifti beyin kökünden çıkan ve 2 çifti Cerebrum’un uzantısı olarak kabul edilen 12 çift kafa siniri vardır. Bunlar, Roma rakamlarıyla 1’den 12’ye kadar numaralanırlar. Numaraları yukarıdan aşağıya çıkış düzeylerini gösterir.

    Buna göre kafa çifti sinirleri şöyle sıralanır.

    I. N. Olphactorius : Koku siniridir.
    II. N. Opticus : Görme ile ilgilidir.
    III. N.Oculomotorius : Göz kasları ve refleks ile ilgilidir.
    IV. N.Trochlearis : Göz kasları ile ilgilidir.
    V. N. Trigeminus : Yüz derisi ve çiğneme kaslarına dağılır.
    VI. N. Abducens : Göz kasları ile ilgilidir.
    VII. N. Facialis : Yüzün mimik kaslarını innerve eder.
    VIII.N. Vestibulocochlearis : İşitme ve denge ile ilgilidir.
    IX.N.Glossopharyngeus : Tat duyusunu alır.
    X.N.Vagus : Karın ve Thoraks içi organlarına dağılan motor ve duyu dalları vardır.
    XI.N.Accessorius : Trapezius ve Sternomastoideus kaslarını innerve eder.
    XII.N.Hypoglossus : Dil kaslarına dağılır.

    CEREBELLUM

    Cerebellum, kafatası boşluğunun arka kısmı içine oturmuş ve Cerebrum’dan Tentorium cerebelli ile ayrılmıştır. Ortada Vermis denilen, kıvrılmış bir kurda benzeyen kısım ile birleştirilmiş iki Hemisfer’den oluşmuştur. Dış yüzeyi enine seyreden birçok paralel çizgilerle küçük enine katlantılara ayrılmıştır. Folia cerebelli adı verilen bu katlantılar, Cerebellum yüzeyi boyunca kesilmeden devam ederler. Cortex cerebelli de bu yarıklardan içeri sokulduğu için, Median hatta yapılan bir sagittal kesitte beyaz cevher bir ağacın dallanması şeklinde görünür. Bu görünüşe Arbor vitae cerebelli (Beyiciğin Yaşam Ağacı) denir.

    Cerebellum’un fonksiyonu kasların çalışmadaki koordinasyonu sağlamaktadır. Cerebellum’un gelişme açısına göre kısımları, Archicerebellum, iç kulaktan gelen bilgilere göre kas tonusunda değişiklikler yaparak vücudun dengesini ve göz hareketlerini ayarlar. Nispeten yeni kısımları (Paleocerebellum) bütün vücuttaki kas ve tendonlardan Proprioseptif dokunma ve basınç duyularını alır. Cevaplarıyla kas tonusunu değiştirerek harekette sinerjik etkiyi düzenler. Hareketlerin istenilen düzen içinde yapılabilmesi için bu etki çok önemlidir. Yeni kısımlar Neocerebellum hareketlerin yumuşak istenilen düzen içinde, koordineli olarak çalışmasını sağlar. Cerebellum olmadan, kasların kasılmasında bir düzensizlik ortaya çıkar. Kısacası Cerebellum, doğrudan doğruya kasa emir vermemesine karşın, motor merkezlerin emirlerini değiştirerek veya yeniden düzenleyerek hareketlerin uyum içinde yapılmasını sağlar.

    MEDULLA SPINALIS

    Vertebral kanal içerisinde, Foramen magmun ile L-2. vertebra arasında Medulla oblangata’nın devamı olarak uzanır. Yaklaşık 45 cm uzunluğundadır.

    Conus medullalaris denilen koni şeklinde bir uç ile sonlanır. Bu koninin ucundan Filum terminale denilen bir fibröz iplik 1.Coxygeal segmentin arkasına yapışır.

    Medulla spinalis 31 segment içerir. Her segment bir çift spinal sinirin çıktığı bölgedir.

    Medulla spinalis düz bir silindir şeklinde değildir. C-3. – T-2. segmentler arasında Intumescentia cervicalis T-9. Conus medullaris arasında Intumescentia lumbosacralis denilen iki belirgin kalınlaşma gösterir.

    Medulla spinalis’te gri cevher içte, beyaz cevher dışta yerleşmiştir. Kesitlerde gri cevher H harfi şeklinde görülür. H’nin ön kollarına Cornu anterior – Ön boynuz, arka kollarına Cornu posterior – Arka boynuz denir.

    Gri cevher bütün Medulla spinalis boyunca, sütun şekilli bir kitle oluşturur. Bu nedenle Columna terimi de kullanılabilir.
    Ön boynuzda kasları innerve eden motor hücreler, arka boynuzda ise duyu hücreleri bulunur. Motor ve duyu hücrelerinden başlayan lifler bir Radix anterior-Ön kök ve Radix porterior-Arka kök yaparlar. Ön ve arka köklerin Foramen intervertebralis dışında birleşmesiyle spinal sinir oluşur. Bu nedenle bir spinal sinirde hem motor hem de duyu lifleri bir arada yer alır.

    Arka kök üzerinde her bir spinal sinir için bir spinal gangliyonda yaparlar (Bell-Magendie Kanunu). Cornu anterior ve Posterior enine bir gri cevher kitlesi ile birleştirilmişlerdir. Bu gri cevher kitlesinin önünde beyindeki ventrikülleri temsil eden Canalis centralis bulunur.

    Beyaz cevher, uzunlamasına seyreden sinir lifleri tarafından oluşturulmuştur.

    1.Funiculus anterior,
    2.Funiculus posterior,
    3.Funiculus leteralis olmak üzere üç kordon halinde düzenlenmiştir.

    Aşağıdan yukarıya doğru gittikçe yeni liflerin eklenmesiyle beyaz cevherin miktarı artar. Bu nedenle Medulla spnalis’in servikal segmentlerinde sakral segmentlere göre daha fazla beyaz cevher vardır.

    M.S.S. içinde aynı yerden başlayan, aynı seyri gösteren ve aynı merkezlerde sonlanan lif demetlerine Tractus veya Fasciculus denir. Medulla spinalis’in temel işlevlerinden biri Ascendens – Yükselen ve Descendens -inen Traktuslar aracılığıyla motor ve duygusal bilgileri beyine veya kaslara iletmektedir. İkinci önemli işlevi Reflekslerin düzenlenmesidir. Medulla spinalis’ten yükselen lifler duyu yollarıdır. Bu yollar Piramidal Medulla spinalis’e istemli hareketleri başlatan impulsları taşırlar. Ekstremite’lerin distal kısımlarındaki ince ve becerili hareketleri kontrol ederler.

    Bu yolların zedelenmesinde (Üst motor nöron felci) bu hareketler kaybolur. Alt motor nöron zedelenmesi kas ve sinir bağlantısı kesildiği için Refleks ve istemli bütün hareketler kaybolur. Kas tonusu kaybolur ve kas kısa zamanda Atrofi’ye uğrar.

    Medulla spinalis’e üst merkezlerden, Piramidal yollar dışında inen lifler Ekstrapiramidal yolları yaparlar. Bu yollar içerisinde Bazal gangliyonların da yer aldığı Ekstrapiramidal sistem ile ilgilidir. Ekstrapiramidal sistem, önce serebral korteksin yardımıyla öğrenilmiş daha sonra otomatik hale gelmiş (Stereotip) hareketlerin kontrolünü yapar. Korteks bu hareketlere ancak gerekli olduğu zaman karışıp yönlerini değiştirir. Örneğin bir atlet yapacağı hareketi birçok kez tekrarlayarak, bu hareketin otomatik hale gelmesini sağlayabilir. Ancak koşu sırasında ayak anlaşılmadık bir yüzeye bastığında korteks işe derhal müdahale ederek ayağın pozisyonunun düzeltilmesini sağlar.

    Medulla spinalis gövde ve ekstremite kaslarını kontrol eden refleks merkezi olarak da iş görür. Bu refleks merkezleri ile beyin merkezleri arasında bağlantı sağlayan yollar Medulla spinalis’ten geçer.

    MEDULLA SPINALIS KLİNİK BİLGİ

    1. Vertebral kolon kırık ve çıkıklarında veya disk fıtıklarında en büyük tehlike M. spinalis’in zedelenmesidir. Zedelenmenin durumuna göre, zedelenme düzeyinin altında kalan vücut kısımlarında kalıcı veya geçici felçler, duyu kayıpları veya ağrı duyusu semptomları görülebilir.

    2. M.S.S. ve sinir kökleri Beyin-omurilik sıvısı (B.O.S.-Liquor Cerebrospinalis) adı verilen bir sıvının içinde yüzer durumdadır. Bazı hastalıklarda analiz veya başka amaçlarla bu sıvı iğne ile alınır. Sıvının alınma işlemine Lumbal ponksiyon denir. M. spinalis’in alt ucu L-1. Vertabra’nın altında sonlandığı için Lumbal ponksiyon bu vertabra düzeyinin daha altından yapılır. Genellikle L-3. – L-4. veya L-4.- L-5. Vertabra’ların spinal çıkıntıları arasından, Ligamentum flavum delinerek girilir. Bu durumda iğne Cauda equina’yı oluşturan sinir kökleri arasına gireceği için M. spinalis’i zedeleme olanağı yoktur.

    Hastanın aniden şoka girerek düşme olasılığı da göz önüne alınarak bu işlem, hastayı düz bir zeminde yan yatırıp beli Fleksiyon durumunda iken yapılmalıdır.

    Omurga kırıklarında yaralının sedyeye alınması önemlidir. Servikal vertebra kırıklarında baş ve boyun kımıldamayacak biçimde tespit edilmelidir. Başa asla Fleksiyon yaptırılmamalıdır. Hasta sert ve düz zeminli bir sedyeye sırt üstü yatırılmalı ve servikal kurvaturun altında hafif bir destek (Kumaş, Gömlek, Ceket. vb. ) konulmalıdır.

    Torakal ve Lumbal bölge kırıklarında gövdeye ve bele asla fleksiyon yaptırılmamalı, hasta sert zeminli düz bir sedyeye, sırtüstü nötr pozisyonda yatırılmalıdır. Bel kurvaturu altına hafif bir destek materyal konulmalıdır.

    SPİNAL SİNİRLER – PERİFERİK SİNİR SİSTEMİ

    Medulla spinalis’ten çıkış düzeylerine göre adlandırılan 31 çift spinal sinir vardır. 1. çift Oksipiltal kemik ile Atlas arasından, diğerleri Foramen intervertebralis’ten çıkarlar. Buna göre 8 çift Servikal, 12 çift Torakal, 5 çift Lumbal, 5 çift Sakral ve 1 çift Koksigeal spinal sinir vardır. Daha önce de değinildiği gibi bir spinal sinir hem duyu hem de motor lifler içerir.

    Torakolumbal ve Sakral bölgeden çıkan sinirlerde otonom lifler de bulunur.

    Lumbal, Sakral ve Koksigeal sinirler Medulla spinalis’in alt ucundan her biri kendi çıkış deliklerine ulaşmak üzere aşağıya doğru inerler. Bu, sinirlerin At kuyruğu şeklinde görünmesine neden olur. Bu görünüşe Cauda equina denir. Bir spinal sinir bağ dokusundan yapılmış bir kılıf ile sarılmıştır. Buna Epineurium denir. Siniri oluşturan Fasiküller Perineurium, bir tek sinir lifi Endoneurium ile sarılmıştır. Spinal sinirler hedef organa varmadan önce bazı bölgelerde ağlar oluştururlar. Bu ağlara Pleksus adı verilir. Boyunda Plexus cervicalis’i yapan sinirler boynun deri ve kaslarına dağılırlar.

    Plexus brachialis’i yapan spinal sinirler üst ekstremiteye dağılırlar. Pleksus brachialis, Axilla (koltuk altı) bölgesinde uzanır. Bu Pleksus’tan çıkan N. radialis (Radial sinir) el bileği ve parmağa Ekstensiyon yaptıran kaslara dağılır. N. medianus (Median sinir) ile N. ulnaris (Ulnar sinir) el bileği ve parmaklara Fleksiyon yaptıran kaslara dağılır. N. axillaris (Aksillar sinir) omuzu hareket ettiren kaslara dağılır. N. musculocutaneous (Muskulokuteneus siniri) omuz eklemine Fleksiyon yaptıran M. coracobrachialis ile dirsek eklemine Fleksiyon yaptıran M. biceps brachii’ye dağılır. Bu sinirler aynı zamanda üst ekstremitenin derisinden duyu taşırlar.

    Torakal sinirler bir Pleksus oluşturmazlar. Her bir torakal spinal sinir kendi seviyesindeki interkostal aralıkta interkostal kaslar arasında seyreder. Bu sinirler toraks ve karın duvarı deri ve kaslarına dağılırlar.

    Plexus lumbalis’ten (Lumbal pleksus) çıkan N. femoralis (Femoral sinir) diz eklemine kadar uzayan M. quadriceps femoris’e dağılır. N. obturatorius (Obturator sinir) ise uyluğun Adduktor kaslarına dağılır.

    Plexus sacralis’in (Sakral pleksus) N. ischiadicus (Siyatik siniri) adı verilen kalın bir dalı ve daha küçük Gluteal sinir dalları vardır. Gluteal sinirler, Gluteal kaslara dağılırlar. Siyatik siniri, N. peroneus communis ve N. tibialis’in birleşmesinden oluşmuştur. N. peroneus communis, Fibula boynunun arka kısmında yüzeyselleşir. Burada kolayca palpe edilebilir. Bu sinir ayağın Dorsifleksiyon ve Eversiyonunu yöneten kas gruplarını innerve eder. Alt ekstremite ve Pelvis’in deri alanlarının duyusu Lumbal ve Sakral Pleksus sinirleri tarafından taşınır. N. tibialis uylukta Hamstring grubu kaslar ile bacakta M. popliteus, M. plantaris, M. gastrocnemius, M. soleus, M. tibialis posterior, M. fleksor digitorum longus, M. fleksor hallucis longus ve ayak tabanındaki bütün kısa kasları innerve eder. Bu nedenle N. Tibialis, ayağın ve parmakların Plantarfleksiyon ve inversiyon hareketlerini yönetir. Uyluktaki dağılımı ile yürüyüş sırasındaki kalça Ekstensiyonu ve dizin Fleksiyonunu yönetir.

    NERVUS ISCHIADICUS (PLEXUS ISCHIADICUS) KLİNİK BİLGİ

    1. Siyatik sinirin büyüklüğü nedeniyle zedelenmesi çok kolaydır. Disk fıtıkları, Kalçanın kırık ve çıkıkları, Doğum sırsında bebek bacaklarının Traksiyonu, Pelvis tümörleri, Delici yaralanmalar, Gluteal bölgeye hatalı ilaç enjeksiyonları ve çeşitli sinir iltihapları Siyatik siniri’ni tutabilir.

    Sinirin tam kesisinde N. tibialis ve N.peroneus’lardan innerve olan Hamstring kasları (But kasları) bütün bacak ve ayak kasları felce uğrarlar. Aşil refleksi ve Babinski refleksi kaybolur. Ama Siyatik siniri çoğunlukla kısmi felçlere uğrar.

    2. Siyatik deyimi, Siyatik sinir dağılım alanındaki yaygın ağrıyı tanımlamak için kullanılır. Ağrı Gluteal bölge özellikle iç kesiminde, uyluğun arka bölgesi, bacağın ve ayağın iç kesimini kapsar.

    Siyatik çoğunlukla, sinirin dorsal veya ventral köklerinden bir veya bir kaçının baskı altında kalması sonucu gelişir. Eğer tek bir kök baskı altında ise ağrı yalnızca o segmentin innervasyon alanına akseder. Örneğin, L-5 – S-1 arasındaki bir Disk fıtığı S-1. kökleri baskıya alır. Bu durumda ağrı uyluğun arka, bacağın arka-dış kesimlerine yayılır.

    3. M. biceps femoris’in uzun başı N. tibalis, kısa başı N. peroneus communis’ten innerve olduğu için başları ayrı ayrı zedelenebilir.

    4.Patrick F-ab-er-e işareti: Ağrılı ekstremitenin topuğu, ekstensiyondaki karşı dizin üstüne konur. Hasta diz bu pozisyonda yatağa doğru bastırılamaz. Kısaca bu dizin Fleksiyon + Abduksiyon + Dış Rotasyon + Ekstensiyon girişimlerinde şiddetli ağrı olur. Bu işaret bize kalça ekleminde bir hastalık olduğunu gösterir. Siyatik de F-ab-er-e hareketi ağrısız olarak yapılabilir.

    5.Laseque işareti: Sırt üstü yatan bir hasta, dizi Ekstensiyonda iken kalçasına Fleksiyon yaptırarak Ekstremiteyi yukarı kaldırırsa, bütün Siyatik sinir dağılımı bölgelerinde yaygın ağrıdan şikayet eder Bu ağrı Siyatik sinir hastalığının işaretidir.

    OTONOM – SEMPATİK SİNİR SİSTEMİ

    Otonom sinir sistemi vücudun istem dışı çalışan kaslarını innerve eden sinir sistemi bölümüdür. Bezlerin salgı yapmasını ve iç organların hareketlerini de kontrol eder.

    Otonom sinir sisteminde Sempatik sinir sistemi ve Parasempatik sinir sistemi olmak üzere iki bölüm vardır.

    Otonom sinir hücreleri Beyin kökü ve Medulla spinalis’te yerleşmiştirler. Akson’lar Medulla spinalis ve Beyin kökünü Periferik sinirler olarak terk ederler.

    Parasempatik ve Sempatik tüm Otonomik uyarım, Sinaps yapan iki nöronla gerçekleşir.

    Bunlar, Pregangliyonik nöron ve Gangliyonik nöron’dur. Pregangliyonik nöron M.S.S. içindedir. Akson’una Preganglionik lif denir. Gangliyon nöronu M.S.S. dışında bulunan bir Otonom gangliyon’un içindedir. Akson’una Postgangliyonik lif denir.

    Merkezi sinir sistemi ile Viseral organlar arasında yer alan Efferent periferik yol üzerindeki sinir hücresi kümelerine Otonom gangliyonlar denir. Buradaki hücreler Beyin ve Medulla spinalis’ten gelen Otonom liflerle sinaps yaparlar. Kendi aksonlarını ise visseral organlara gönderirler.

    Otonom ganglionlar vücutta 3 şekilde dağılmışlardır.

    1.Paravertebral ganglionlar, Columna vertebralis’in ön-yan kısımlarında, segmental olarak sıralanmışlardır. Bu gangliyonlar birbirlerine Longitudinal liflerle bağlanırlar ve Columna vertebralis’in iki yanında Truncus symphaticus’ları oluştururlar.

    2.Prevertebral ganglionlar, Aorta abdominalis ve büyük dalları etrafında yer almış gangliyonlardır.

    3.Terminal ganglionlar, Yalnızca Parasempatik gangliyonlardır. Bunlar innerve edilen organın içinde veya hemen bitişiğinde yer alırlar.

    Otonom sinir sistemi 3 ana bölümden çıkar

    1.Kraniyal bölüm buradan Okulomotor, Fasiyal, Glossofaringeus ve Vagus sinirleri içindeki Pregangliyonik visseral motor lifler çıkarlar. Bu lifler Terminal gangliyonlarda Sinaps yaptıktan sonra hedef organa giderler. Bu bölüm Parasempatiktir.

    2.Thoraco-lumbal bölüm T-1–L-2 arasındaki segmentlerden çıkarlar ve Trunkus sempatikatus’a girerler, ya Prevertebral veya Paravertebral gangliyonlarda Sinaps yaparlar. Sinaps’tan sonra hedef organa giderler. Bu bölüm Sempatiktir.

    3.Sakral bölüm S-2, S-3, S-4 düzeylerinden Medulla spinalis’ten çıkarlar. Pelvis organları ile ilgili Pre-vertebral gangliyonlarda Sinaps yapıp hedef organa giderler. Bu bölüm Parasempatiktir.

    Organların çoğu ikili otonomik innervesyona sahiptir. Bu ikili innervasyonun etkileri terstir. Ancak düzenli çalışırlar. Bu otonomik innervasyon organ ve bezleri normal etkinlikte tutan zayıf impulslar gönderirler.

    Stresli durumlarda sempatik impulslar daha güçlü olur ve organlarla bezler stres ortamına reaksiyon gösterirler. Stres ortamı düzeldiği ve organ fonksiyonları normale döndüğü zaman Parasempatik sistem etkin duruma geçer.

    Fazla efor harcandığında ya da endişe ve dehşete düşüldüğünde kalp atım hızı artar. Koroner damarlar iskelet kas damarlı ve bronchiol’ler genişler. Karaciğer Glukojen’den daha fazla glukoz üretir.

    Derideki küçük Arterioller, vasokonstriktör ve kan basıncı artar. Yüz sararır, fakat kaslar ve beyin daha fazla oksijen harcayarak bireyi hem fiziksel hem de zihinsel harekete hazırlar. Aynı zamanda göz pupillaları genişler, kıllar dikleşir ve ter bezleri daha fazla ter üretir. Bu arada barsak ve mide hareketleri ile sindirim özsuyu sekresyonu inhibe olur, ağız kurur. Bu sempatik sinir sisteminin etkisidir. Bir saldırı, savunma, dövüşme ve koşma gibi durumlarda açığa çıkar.

    Stres durumu bittikten sonra, Parasempatik sinir sistemi olayları normale döndürür. Sindirim organları daha fazla kan alır, bezler salgılarını artırır ve boşaltım organları tekrar fonksiyonlarını başlatır. Kalp atımı hızı ve kan basıncı düşer. Tekrar sakinlik durumuna dönülür.

    OTONOM – SEMPATİK SİNİR SİSTEMİ KLİNİK BİLGİ

    1. Sempatik zincirlerin Ekstraperitoneal yağ dokusu içinde yerleşmeleri nedeniyle bunlara cerrahi girişim Lateral ekstraperitoneal yaklaşımla olur. Psoas kasının iç kenarına ulaşmak için Periton öne-içe doğru kaldırılır. Sol zincir Aorta (bazen de Persistent sol vena cava) ile örtülüdür. Sağ zincir V. cava inferior ile örtülüdür. Bu oluşumlar içe doğru Retrakte edilir. Gangliyonlar yağ dokusu ve lenf düğümleri ile gizlenmişlerdir.

    2. Ganliyonlar çok varyasyonlar gösterdiği için ayırt edilmeleri en iyisi Ramus communicantes’lerinden yapılır. Pregangliyonik lifler içeren en alt Ramus bir gangliyonun ayırt edilmesi için anahtar olarak kullanılır. L-2. sinir Pregangliyonik lif içeren en alt sinirdir. Eğer sempatik zincir onu L-2 lere bağlayan Ramus’un altından kesilirse alt ekstremite sempatikleri felce uğrayacaktır.

    3. Torakoabdominal sinirlerin uçları rektus kılıfına girerken Linea semilunaris’i dik olarak çaprazlar. O bakımdan Linea semilunaris boyunca ensizyon yapılırsa bu sinirlerin uçları kesilir ve M. rektus’un o bölümleri felce uğrar.

    4. Torakoabdominal sinirlerin Proksimal kısımları 7.- 11. İnterkostal kaslar ve Pariyetal pleura’yı da innerve ederler. O yönden Pleura’yı uyaran bir patolojik olay karın duvarı kaslarının Reflaktorik kasılmasına (Defans) neden olabilir. Aynı olay Peritonit gibi bir karın içi patoloji nedeniyle de olabildiğine göre, ikisi birbirine karıştırılabilir.

    Sağlıklı günler dileği ile…

    Uzman Dr.Ali AYYILDIZ – Veteriner Hekim – İnsan Anatomisi Uzmanı Dr. (Ph.D.)

  • Sağlıklı yaşamın kuralları

    SAĞLIKLI YAŞAMIN KURALLARI

    Akraba olmayan, doğuştan özrü bulunmayan (kongenital) sağlıklı ana ve babanın bebekleri genel olarak sağlıklı olarak dünyaya gelmektedir. Fakat modern eğitimden, dengeli beslenmeden yoksun beslenen ve spor yapmayan bireyler, yaşlandıkça sağlıklı özelliklerini zamanla kaybetmektedirler. İşte bu yüzdendir ki çok değerli insanlarımızı genç yaşta kaybetmenin üzüntüsüne sık sık katlanmak zorunda kalmaktayız. Oysa gelişmiş ülkelerde yaş ortalaması artık 90 lı yaşlara tırmanmaktadır. Oysa ülkemizde maalesef her 3 dakikada bir insanımız kalp krizinden hayatını kaybetmektedir.

    Bizi Sağlıklı Yaşama götüren iki yol vardır:
    1- Dengeli beslenmek , sigara ve alkollü içecelerden uzak durmak ,
    2- Açık havada düzenli spor yapmak ,

    Bu yazımda sizlere her zaman ve her yerde kolaylıkla uygulayabileceğiniz bir spor olan yürüme‘ den ve sağlıklı beslenmenin temel kuralları ile Huzurlu ve Mutlu bir Yaşam için Pratik değeri olan konuları anlatmaya çalışacağım.

    Yürüme: Gelişmiş ülkelerde bu sporu halkın yarıdan fazlası yaptığı halde ülkemizde maalesef yürümeyi tercih eden çok az kişi vardır.

    Yürümek çok yararlı bir spor dalıdır. Çünkü yürürken tepeden tırnağa bütün vücudumuz antrenman yapmış olur. Sağlıklı yaşama sayılamayacak kadar çok katkısı bulunan bu sporun yalnız bedensel değil, ruhsal yararları da vardır. Spora ve özellikle yürümeye önem veren toplumlarda kalp, kardiyovasküler, akciğer, eklem, spor ve çocuk hastalıkları ile ilgili dernekler halkı aralıksız uyarmakta, yürümenin, dengeli beslenmenin, önemini sürekli vurgulamaktadırlar.

    Yürüyen bir insanın akciğerlerinden bacaklarına, sırtından beynine kadar tüm vücudu hareket etmektedir. Vücutta toplanan fazla statik elektrik enerjisi de yürüme ile topraklama yoluyla vücuttan uzaklaştırılmaktadır. Vücutta toplanan zararlı yağları eritmek için de en geçerli yöntem yürümek ve spor yapmaktır. Belin alt bölgelerinde ağrılarından yakınan kişiler de yürüme sporu yapmaları öğütlenmektedir.

    Sırt ağrılarından sürekli olarak sorunu bulunan 192 kişiden yürümeye başlayanların % 94 ünün ağrılarının azaldığı tespit edilmiş bilimsel bir gerçektir. Bu hastaların büyük bir çoğunluğun bel kaslarının kuvvetlendiği, daha rahat hareket edebildikleri ve vücutlarının daha esnek bir duruma geldikleri saptanmıştır .

    Haftada 4 kez günde 3 km yürüyen insanların sırt ağrıları ve snirsel gerginliklerinin büyük bir ölçüde azaldığı da saptanan bir gerçektir.

    Düzenli bir yürüyüş kalbin kaslarını kuvvetlendirmekte, çalışma yükünü azaltmakta ve dinlenme süresini uzatmaktadır. Bu bakımdan yürümek özellikle kalp ve damar hastalıklarından yakınanlar için çok yararlıdır. Çünkü yürüyenlerin tüm vücut hücreleri havanın oksijeninden daha çok yararlanır.

    Bu sporu yapanların kanlarındaki trombositler (kanın pıhtılaşmasında rol oynayan kan hücreleri) birbirine yapışarak kümeler oluşturamamakta ve böylece damarlar tıkanmamaktadır. Yürüme sporunu alışkanlık haline getiren kişilerde; Kalp krizlerinin azaldığı, Kanın akış hızı kolaylaştığı, Kanlarındaki Kolesterol ve Trigliserid düzeylerinin de (sağlıklı bir diyet ile birlikte) azaldığı bilimsel olarak saptanmış bir gerçektir. Yaşları 30-49 arasında olan kişiler üzerinde araştırmalar yapılmış , haftada beş kez günde 45- 60 dakika yürüyenlerde kalp hastalıklarının çok daha seyrek görüldüğü de saptanmıştır.
    Yürümek, Hipertansiyonu (yüksek tansiyon) aşağı çekerek onu kontrol altında bulundurur. Hafif yada orta derecede hipertansiyonu olanların kan basınçları , yürümeye başladıktan birkaç hafta sonra normale düşmektedir. Yürüme sporunu yapan hipertansiyonlu hastalarda % 20 – 25 oranında bir iyileşme olmakta, bu iyileştirme yönteminin tansiyonu düşüren, dinlendirici, antihipertansif ilaçlarla (ACE İnhibitörleri ve Kalsiyum Kanal Blokerleri ) daha yararlı olduğu saptanmıştır. Aslında alınan tüm sentetik ilaçların yan etkileri ve vücutta uyuşmazlıklara yol açtığını da göz önünde bulundurmak gerekir.

    Yürüme sporuna başlayanların kemikleri ve iskelet sistemi, omurgaları ve eklemleri kuvvetlenmeye başlar. Bu özellikle Menapoz sonrasındaki bayanlar ve Andropozdaki erkekler için de çok yararlıdır. Bu dönemde görülen Osteoporozun (kemiğin süngerimsi biçim alması) tedavisinde ilaçlarla birlikte yürüme sporu iyileştirmeyi hızlandırmaktadır.

    Yürüyenlerin beyninde ağrıları ve acıları yok eden ENDORFİN adını verdiğimiz (Morfinden 10 kat daha kuvvetli ağrı kesici özelliği olan ve beynimizin üretip salgıladığı bir molekül) molekül artmakta ve bu sayede insanların yaratıcı yeteneklerinde gelişme olmaktadır. Vücut antranmanları ve yürüyüş ayrıca endişe ve korkuları da gidermektedir

    Sağlıklı bir Yaşam için ,
    1- Gürültüden, gerilimli yerlerden uzak durun ,
    2- Bol bol yürüyüş yapın ,
    3- Mümkünse Deniz kenarında yürüyün, Yüzün Yüzme sporunun Sağlık üzerine çok büyük yararı olduğu saptanmış bir gerçektir.
    4- Sakin, Temiz, Su Kenarlarında Gezi ve Yürüyüş, Piknik yapın ,
    5- Alkol , Sigara ve Uyuşturucudan uzak yaşayın ,
    6- Yaşamı ve İnsanları sevin ,
    7- Olumsuz, Negatif , Karamsar insanları yaşamınızdan çıkartın ,
    8- Mutlaka her gün müzik dinleyin ,
    9- Sürekli Pozitif düşünün, Sakin olun, Acele etmeyin (Unutmayın ki EN KRİTİK AN EN SAKİN OLUNMASI GEREKEN ANDIR )
    10- Yapamam , Başaramam , Mümkün değil , Olmaz bu kelimeleri yaşamınızdan atın.
    11- Asla Umutsuzluğa kapılmayın, çaresizliğe düştüğünüzde bir hekimden mutlaka profesyonel yardım alın .
    12- TV’lerde konuşan ve hekim olmayan insanların söylediklerine inanmayın, kendi kendinize hastalık teşhisi koymayın ve kesinlikle hekim kontrolü dışında İlaç kullanmayın ,
    13- Bol ve Temiz, Kireci az su için ,
    14- Uykunuzu aksatmayın mümkünse günde en az 8 saat uyuyun,( Unutmayın ki en iyi dinlenme şekli uykudur.)
    15- Günlük yaşamınızda ve TV de sizi geren, sıkıntı veren olay ve kişilerden hemen uzaklaşın ,
    16- Her zaman sakin olun, sıkıldığınız zaman derin derin nefes alın rahatladığınızı göreceksiniz.
    17- Olumlu, Yaşam Sevinci veren , Dizleri seyredin – Kitapları okuyun , Karamsar , Kötü , Tehlikeli yerlerden hemen uzaklaşın,
    18- Yapıcı olun, Gülümseyin ve hayatınızı Mutlu, Huzurlu bir biçimde yaşayın. (Unutmayınız ki Mutluluk ve Huzuru Para ile satın alamazsınız. )

    Şimdide biraz da beslenme ile gerçeklerden bahsedeceğim. Bol bol sebze ve meyve yiyin, yumurta iyi bir besin kaynağıdır. Özellikle büyüme çağındaki çocuklar ve gençlerde çok iyi ve ucuz bir besindir. Fakat özellikle 40 lı yaşlardan sonra yumurtayı haftada 1 yada 2 ye düşürün. (Unutmayın ki yumurtanın sarısında yaklaşık 200 mg kolesterol vardır ). Tavuk yiyin, bol bol balık tüketin. Balığı mümkünse ızgara olarak yiyin. Kırmızı eti mümkün olduğunca az tüketin ve özellikle et yağının olduğu kısımları kesinlikle yemeyin. Tereyağını, margarini ve diğer katı yağlar ile (ki bunlar doymuş yağlardır ve kalp için çok çok tehlikelidir ) mümkünse kullanmayın. Kızartmalardan uzak durun. Haşlama ve ızgarayı tercih edin. Fritöz kullanımında kullandığınız bitkisel sıvı yağı mümkünse 3 defadan fazla kullanmayın. Zeytinyağı tüketin (zeytinyağının kandaki HDL : High Density Lipoprotein adını verdiğimiz iyi huylu kolesterolü yükseltip damarlarımızı koruduğu bilimsel olarak tesbit edilmiş bir gerçektir.) Antioksidan özelliği olan Turunçgillerden portakal, mandalina, greyfurt ve limonu bol tüketin. Yeşil bitkileri mutlaka sofranızda bulundurun. Hayvansal yağı kesinlikle kullanmayın mümkünse evinize bile sokmayın.

    Sağlıklı günler dileği ile….

    Uzman Dr.Ali AYYILDIZ
    Veteriner Hekimi – İnsan Anatomisi Uzmanı Dr.

  • Trişinoz : trichinose

    TRİŞİNOZ : TRİCHİNOSE

    Hayvanlarda ve insanlarda barsaklarda ve kaslarda Enflamasyon (iltihap,yangı ) yapan bulaşıcı, zoonoz bir hastalıktır. Hastalık en çok Domuz, Sıçan, Köpek, Kedi, Tilki, Ayı, Porsuk ve Kunduzlarda görülür.İnsanlara da geçer. Hastalık domuz eti yenen ülkelerde görülür. Yurdumuzda da kontrolsüz (kaçak) satılan Domuz etinin özellikle çiğ yenilmesi nedeniyle arasıra rastlanılmaktadır.

    ETKEN : Hastalığın etkeni Trichinella spiralis adı verilen parazit olup ergin tenya (şerit) şekli gözle zor görülen, erkeği 1,5 mm, dişisi 4 mm boyunda gayet küçük ince bir iplik şeklinde olup barsaklarda bulunurlar. Bunun larvası olan Trişin kaslarda bulunup 0,5-1 mm boyunda sivri başlı, helezon (spiral) biçimindedir. Bu Trişinlerin 2 ila 7 tanesi limon biçiminde bir kapsül içerisinde bulunur.

    Kasların içerisindeki Trişinler hayvan vücudunda 30 yıl kadar canlı kalır. Kesilmiş hayvan etlerinde 55 C da ölürler, tuzlanmış, dumanlanmış ve kokuşmuş etlerde 2-3 ay, – 4 C da 1 yıl , -15 C da 1 ay, -25 C da 15 gün canlı kalabilir. Hastalık deneysel amaçla hastalıklı etlerin laboratuvar hayvanlarına yedirilmesi ile oluşturulabilir.

    BULAŞMA : Hastalık Trişinli etleri, mutfak, mezbaha ve kasap dükkanlarının Trişinli artıklarını,Trişinli sıçan ,fare,tilki ve porsuk kadavralarını leşlerini,hayvan (ölülerini),Trişinli dışkılarla bulaşık yem ve suları Domuzların yemesi ve içmesi yoluyla sindirim sisteminden bulaşır.

    Ergin Trişinler barsaklarda döllenmeden sonra binlerce embriyo meydana getirir, bunlar barsak kenarından kan ve lenf yollarına girerek kasların içinde yerleşirler. Trişinli etlerle yenen larvalar da mideye gelip kapsülü eridikten sonra barsak kenarına giderek erginleşir ve döllenme yapıp binlerce embriyon verir ve bunlarda kan ve lenf yolu ile kaslara girip yerleşirler; 3 haftada 1 mm büyürler,2 ayda da limon gibi kapsülle çevrilirler, bu kapsüllerin bazıları kireçlenir. Kaslara giren larvalar gömlek değiştirerek 15 gün sonra hastalık yapacak duruma gelirler.

    BELİRTİLER : Barsaklardaki ergin Trişinler fazla sayıda olursa 1-2 hafta sonra sancı, diyare ile enterit baş gösterir ve birkaç hafta içinde ölümle sona erer. Kaslardaki Trişin larvaları fazla sayıda olursa ; Kaşıntı,yüzün şişmesi, sertlik, hareket zorluğu, ses kısıklığı, çiğneme ve yutkunma zorlukları, çenede sertlik ve trismus, vücutta ödemler görülür, hayvanlar 1-2 ayda tekrar iyileşirler.

    İNSANLARDA BELİRTİLER : Barsak Trişinozunda ; susama , terleme , diyare , enterit , pnömoni , menenjit ve anemi gibi ağır belirtilerle ölümler görülür. Kaslardaki şeklinde Romatizmal ağrılar, sertlikler, yüzde şişme, konuşma zorluğu, öksürük, ateş ile tedavi edilmezse 1-2 haftada ölümle son bulur.

    OTOPSİ : Kesilen ve ölen hayvanlarda barsak Trişinozunda enterit ve peritonit görülür.Barsaktan alınan materyalden mikroskopta x 40 büyütme ile ergin Trişinler görülür.Kas Trişinozunda , diafragma , kaburga arası , dil , boğaz , boyun , omuz , yanak , karın kaslarında, tendonlara yakın kısımlarda,lifler arasında sarımtrak beyazımsı renkte küçük kistler görülür;etler soluk , çevreleri iltihaplı olur.Kistler limon biçiminde olup içlerinde 2-7 adet larva bulunur.Kistler 6-9 ayda kireçlenirler.

    TEŞHİS : Canlı hayvanlarda dil altından ve kenarından veya dilden küçük bir parça kesilir iki cam arasında iyice ezilir. Mikroskopta x 40 büyütme ile bakılır.Serolojikve Allerjik testlerde kesin sonuca götürür.

    Mezbahalarda en çok Domuzlarda, diafragma ve dil altından veya dilden ufak parçalar kesilerek Trişinoskop’ta veya Mikroskopta x 40 büyütme ile bakılır ve tipik helezon (spiral) biçimindeki larvalar görülür.

    KORUNMA : Hastalıkla savaş için en köklü çareler Domuz etlerinde sistematik Trişin aranması,parazitli etlerin yok edilmesi, Mezbaha ve Domuz barınaklarında :sıçan ve farelerin sık sık öldürülmesi, Domuzlara pişirilmiş artıklar verilmesi , Mezbahalara köpek, kedi sokulmaması gibi yöntemler uygulanır.

    Trişinli etlerin yakılarak yok edilmesi, Trişin miktarı az olursa yarım saat pişirilerek yedirilmesi güvenilir çarelerdir.

    Günümüzde Mebendazole ve Praziquantel etken maddeli ilaçların Evcil Domuzlara belirli aralıklarla verilmesi Trişinlerin Tenya ve Larva şekillerini yok etmektedir.Fakat her ne suret ile olursa olsun Yaban Domuzlarının etlerinin özellikle de çiğ olarak tüketilmesi önlenmelidir. Bu yolla İnsanlarda Trişinoz Hastalığı ortaya çıkmaktadır. En iyisi İnsanların Domuz eti tüketmemesi ,tüketecek ise mutlaka Veteriner Hekimi kontrolünden geçmiş Trişinsiz Domuz etlerini tüketmeleri İnsan sağlığı bakımından çok önemlidir.

    SAĞITIM : Barsak şeklinde Mebendazole ve Praziquantel etken maddeli tenya ilaçları, Kas Trişinleri içinde Mebendazole ve Praziquantel etken maddeli ilaç lar etkili olmaktadır. İnsanlarda Hastalık öldürücü olduğundan Sağıtım Hastanede yatarak ve uzun süre ilaç kullanarak olmaktadır.

    Sağlıklı günler dileği ile…

    Uzman Dr.Ali AYYILDIZ
    Veteriner Hekimi – İnsan Anatomisi Uzmanı Dr.

  • Şişmanlık : obezite

    ŞİŞMANLIK : OBEZİTE

    Normal insan vücudunda yağ dokusunun ağırlığı toplam vücut ağırlığımızın % 16 – 17 si kadardır. Bu oranın % 30 u geçtiği her insan şişman (obez) sayılır.
    Yaygın bir inancın tersine, alışılmış şişmanlık (yada adi şişmanlık) bir iç salgı bezi fonksiyonu düzensizliğine değil, kalori bakımından çok zengin ve dengesiz bir beslenmeye bağlıdır. Nitekim bütün tüketim toplumlarında şişmanlığın çok sık görülmesinin nedeni budur.

    Şişmanlık gerçek bir hastalıktır. Şişmanlık, kalp ve damar hastalıkları, hipertansiyon, psikolojik bozukluklar ve bazı ruh hastalıklarına, akciğer hastalıklarına, metabolizma hastalıklarına (gut hastalığı, diyabet hastalığı vb) ve romatizma hastalıkları gibi bir çok ciddi hastalıklara neden olur. Bu tehlikeler her şişmanlığın mutlaka tedavi edilmesi gerekliliğini açıklar. Tek tedavisi az kalorili beslenme rejimi uygulamaktır.

    ŞİŞMANLIĞIN NEDENLERİ

    Şişmanlık, teorik olarak yağ hücresi fazlalığına bağlı olabilir. Gerçekten ilk çocuklukta aşırı yemek etkisiyle bazen çok şiddetli bir yağ hücresi sayısı artışı olursa bu artış çok geçmeden kalıcı bir duruma gelebilir. O halde yağ hücresi sayısı artışı yoluyla oluşan şişmanlıkların kökeni çok küçük yaşlara dayanmaktadır ve daha sonra yağ hücrelerinin sayısı azaltılmasa bile her birinin depoladığı yağ miktarı azaltılabilir.

    Süt çocuğunda kilo fazlalığı, çoğumuzun düşündüğü gibi bir sağlık belirtisi olmayıp tersine çocuğun geleceğini ciddi biçimde tehdit eder.

    Şişmanlığın temel özelliği, ölçüsüz olarak genişleyen ve yağ depolarıyla şişen yağ hücrelerinin belirgin olarak büyümesidir. Bu yüklemenin ilk ve temel nedeni harcanana oranla fazla miktarda besin maddesi alınmasıdır.

    Hareketsiz insanın vücut etkinliği azdır ve iştahı yüksek olup çok yemek yer. Bununla birlikte bazı kimselerin iştahlı olup zayıf kalabildikleri, bazılarının az yemek yedikleri halde şişman oldukları bir gerçektir. Bunu en güzel eski sporculara bakarak görebilirsiniz. Bir çok ünlü sporcu genç ve aktif olarak sporla uğraşırken daha doğrusu hareketli ve aktif olduğu dönemde zayıf bir vücuda sahiptir. Sporu bıraktıktan sonra ve ilerleyen yaşla birlikte artan iştah nedeniyle hızla kilo alırlar ve şişman insanlar olarak hayatlarına devam ederler.

    Bu durumda yağ hücrelerinin yağ yapımındaki anormal tutumunu açıklayabilmek için bir enzim düzensizliği ( metabolizma reaksiyonlarını kolaylaştıran ve hızlandıran bir enzim) bir sinir sitemi yada iç salgı bezleri düzensizliği sorumlu tutulabilir.

    KLİNİK BELİRTİLER

    Fazla yemeye (yemekler arasında atıştırılan küçük pastalar ve şekerlemeler) bağlı olan ve bedensel etkinliklerle karşılanamayan adi şişmanlığa 40 – 55 yaşlar arasındaki kişilerde çok sık rastlanır.

    Erkekte yağ fazlalığı daha çok boyun, ense ve göbek bölgesinde görülür. (Android tip şişmanlık)

    Kadında ise yağ fazlalığı en çok göğüste, omuzlarda, kalçalarda ve bacakların üst bölümündedir. (Jinoid tip şişmanlık)

    Gerçekte görünümler bu kadar kesin değildir. Aynı kişide hem erkek tipinde (Android) şişmanlık, hem de kadın tipinde (Jinoid) şişmanlık görülebilmektedir. Aynı biçimde bir kişide genellikle karşı cinste görülen bir yağ fazlalığı tipi de saptanabilir.

    Şişmanlığın etkilerini değerlendirebilmek için sistemli olarak ;

    Diyabet hastalığı aramak için Açlık kan şekeri ve HbA1C düzeyi ölçümü,

    Gut (damla) hastalığı aramak için kanda Ürik asit düzeyi ölçümü,

    Yükselmeleri damar sertliği oluşumunda rol oynayabilen kan lipid düzeyi, kan trigliserit düzeyi ve kan kolesterol düzeyleri ölçümleri,

    Şişmanlardaki solunum yetmezliği çoğunlukla eritrosit (alyuvar) artışıyla birlikte görüldüğünden kan formülü (hemogram),

    Analizlerinin yapılması gereklidir.

    Tedavi edilmezse şişmanlık, bir çok hastalığa yol açar. Şişmanların ortalama ömürleri genel topluma oranla daha kısadır. Amerika Birleşik Devletlerinde sigorta şirketleri hayat sigortası yaparken, şişman insanlar için ek bir prim daha alırlar. Beslenme rejimi yeterince erken düzenlenirse hastalıkların ortaya çıkması engellenebilir.
    Şişmanlık tedavisi mutlaka hekim kontrolünde yapılmalıdır. Birden bire kilo vermek sağlık açısından bir çok riskler ve tehlikelerle doludur. Kilo verirken hem Hekim kontrolü hem de yavaş yavaş irade ile beslenme alışkanlığının değiştirilmesi ile ideal kiloya erişilmelidir.

    Sonuç olarak şişmanlık yalnız fiziksel bir görünüm bozukluğu değil, tehlikeli sonuçları olan, kalp ve damar hastalıkları, hipertansiyon, diyabet hastalığı, gut hastalığı, metabolizma hastalıkları ve diğer bazı rahatsızlıklara yol açabilen gerçek bir hastalıktır.

    Kötü beslenme alışkanlıkları, fast food tipi beslenme, şekerden fazla besinlerle beslenme, çok miktarda çikolata, gofret, şekerleme düşkünlüğü, kolalı ve şekerli içeceklere fazla düşkünlük, fazla miktarda kırmızı et tüketimi, kalori bakımından zengin yemekler, hareketsizlik, spor yapmama, tüketim toplumlarında gözlenen kalpte koroner damarların tıkanmasına (koroner yetersizliğine), damar ve beyin hastalıklara neden olarak ölüm oranını yükseltir.

    Şişmanların ortalama hayat süresi, genel topluma oranla 10 yıl daha kısadır.

    Bu tek örnek bile, şişmanların zaman geçirmeden ve şişmanlıktan kaynaklanan hastalıkları ortaya çıkmadan önce, düşük kalorili rejimle beslenmeye geçmeli, diyette hayvansal besinleri kısıtlanması gerekli, bitkisel, sebze, meyve tarzı beslenmeye geçmeli, beyaz ekmeği terk etmeli, günlük az miktarda tam buğday ekmeği ile beslenmeli, düzenli olarak her gün spor yapmalı en azından bir saat yürüyüş yapmalıdır.

    İşin en önemli yanı kişinin kendi iradesi ile BEN ZAYIFLAYACAĞIM diye mutlak olarak kendine inanması gerekildir.

    Sonrada mutlaka Hekim kontrolünde bir Diyetsiyenden profosyonel yardım alınmalı ve mutlak azim, sebat ve kararlılık ile zayıflamaya başlanmalıdır.

    Unutmayın ki sadece İnanmak ve İstemek bile bir işin yarı yarıya başarılması demektir. Siz yeterki inanın ve isteyin, gersi zaten kendiliğinden gelecektir.

    Sağlıklı günler dileği ile….

    Uzman Dr.Ali AYYILDIZ
    Veteriner Hekimi – İnsan Anatomisi Uzmanı Dr.

  • Kuduz hastalığı

    KUDUZ HASTALIĞI

    Kuduz Hastalığı, memeli hayvanlar ve insanlarda görülen, akut seyirli, bilinç kaybı, huzursuzluk ve felçlerle karakterize, ölümle sonuçlanan viral bir hastalıktır. Hastalığın etkeni Paramyxoviridae familyasından Lyssa virusudur. Virus soğuğa karşı oldukça dayanıklıdır. 0 ile 8 derece arasında 2 ay canlı kalabilmektedir. Asite ve Alkalilere ise dayanıksızdır. Güneş ışığında ise birkaç dakikada canlılığını kaybetmektedir.
    Bu hastalıkta bulaşma mutlak suretle ısırılma veya virus taşıyan salya ve sıvıların açık ayara ile teması sonucu olmaktadır.

    Bulaşmadaki en önemli etkenler başıboş sahipsiz sokak köpekleri ve kedileri, yarasalar, kemiriciler, vahşi etoburlar (kurt, çakal, tilki vb.), kemiriciler, kokarcalar sıralanabilir.

    KUDUZ HASTALIĞINDA PATOGENEZ :

    Kuduz virusu ısırık yarasından vücuda girdikten sonra o bölgede 3-4 günlük bir bekleme devresi geçirir. Bu dönem içinde çoğalmaya ve sinir uçları ile birleşmeye çalışır. Sinir uçlarına yerleştikten sonra sinirler boyunca ilerleyerek Merkezi Snir Sistemine (beyine) ulaşır. Virus daha sonra yine sinirler aracılığı ile tükrük bezlerine gelir ve artık salyada da Kuduz virusu vardır. Isırılan hayvan ve insanda hastalık belirtilerinin ortaya çıkma süresi, salyadaki virus miktarına, ısırılma yerine, yaranın genişliğine, derinliğine ve ısırılan yerin beyne uzaklığına göre değişmektedir.

    HAYVANLARDA KUDUZ :

    Hayvanlarda Kuduz hastalığını başlıca 3 devre halinde görmekteyiz.
    1- Melankolik Devre : 1-2 gün sürer. Ruhsal davranış değişikliği vardır. İyi huylu hayvanlar huysuzlaşır, kötü huylular ise sakin, sokulgan hale gelir. Işıktan ve sesten irkilirler.Karanlık ve sakin yerde kalmak isterler. Havayı ısırma, yutma hareketi yaparlar, çok az su içebilirler ve artık salya vardır.
    2- Saldırganlık Devresi : 3-7 gün sürer. Gittikçe artan huzursuzluk ve sinirlilik vardır. Sese ve ışığa karşı tepki verir. Işığa bakamaz, gözlerde asimetri oluşur, her şeye saldırır. Yiyecek maddesi dışındaki şeyleri yemeye çalışır. Farinks (yutak ) ve Larynks (gırtlak) ta felçler oluşur. Sesi kalınlaşır. Kaslarda koordinasyon bozukluğu oluşur ve felç devresine girer.
    3- Paralitik Devre (Felç devresi) : 1-2 gün sürer Bitkinlik vardır. Alt çene kaslarında felç şekillenir. Hayvan artık ağzını kapatamaz ve Salyası ip gibi akar, daha sonra agoni haline (cançekişme devresi ) girer ve ölüm şekillenir.

    KUDUZUN İNSANLARDAKİ BELİRTİLERİ :

    Hastalık belirtileri Kuduz virusunun insan vücuduna girmesinden itibaren yaklaşık 3-8 hafta sonra ortaya çıkar. Hastalık insanlarda ilk önce halsizlik, ateş, iştahsızlık, baş ve boğaz ağrısı gibi hastalığa özel olmayan nbelirtilerle başlar. Isırık yeri ve etrafında ağrı ve kaşıntı görülebilir. Farinks(yutak) felçi nedeniyle Kuduz Hastalığının karakteristik belirtisi olan sudan korkma görülür..Daha sonra hasta komaya girer ve Ölüm meydana gelir

    KUDUZ NASIL BULAŞIR :

    Kuduz Hastalığı , kuduza yakalanmış bir hayvanın salyasının açık yaraya, kesik, sıyrık veya çatlak deriye, göze ağız ve buruna temas etmesiyle, Kuduz hayvanın tırmalaması sonucu meydana gelen yaralanmalarda (hayvanın tırnağı kendi salyasıyla bulaşık olabilir.) ,Kuduz hayvanın salyasıyla bulaşık malzemelerin (tasma , dizgin vb ) bütünlüğü bozulmuş deriye temasıyla bulaşmaktadır.

    KUDUZ HASTALIĞININ TEDAVİSİ VAR MIDIR :

    Kuduz hastalığının belirtileri ortaya çıktıktan sonra tedavisi imkansızdır. Hastalık mutlak Ölümle sonuçlanır.

    KUDUZDAN KORUNMAK İÇİN NE YAPILMALIDIR :

    Kuduz hastalığından korunmak için , Sahipli – sahipsiz bütün kedi ve köpekler Kuduza karşı yılda bir kez mutlaka aşılatılmalıdır. Evcil hayvanların başıboş ve vahşi hayvanlarla temas etmesine engel olunmalıdır. Başıboş, sahipsiz ve sokak hayvanlarına sevmek veya beslemek amacıyla yaklaşılmamalı ve dokunulmamalıdır. Çevrede başıboş, hasta, garip davranışlar sergileyen veya ölmüş bir hayvan görüldüğünde ilgili yerler hemen haberdar edilmelidr. (Tarım il ve İlçe Müdürlükleri ,Belediyeler , Muhtarlıklar gibi )

    Sağlıklı Günler dileği ile….

    Uzman Dr.Ali AYYILDIZ
    Veteriner Hekimi – İnsan Anatomisi Uzmanı Dr.

  • Küresel ısınma ve etkileri

    KÜRESEL ISINMA VE ETKİLERİ

    İngiltere hükümeti tarafından yaptırılan bir araştırmaya göre küresel ısınma göçmen kuşlarda dahil bir çok hayvan türünün tükenmesine yol açabilir denilmektedir. Raporda küresel ısınmanın şimdiden bazı kuşların ve diğer bazı hayvanların göç yollarında değişikliğe yol açtığı kaydedilmektedir. Uzmanlar şimdiye kadar kuşlar, balıklar ve deniz kaplumbağalarının göç yollarında küresel ısınma nedeniyle oluşan bir çok değişikliği saptamış durumdadırlar. Halkalı yağmur kuşu gibi bazı balıkçıl kuş türleri artık kış mevsimlerini İngilterenin batı sahili yerine doğu sahillerinde geçirmeye başlamışlardır. Eskiden yazları İngilterede geçirip kışları güneye göç eden bazı kuş türleri şimdi büyün yılı İngilterede geçirmeye başlamışlardır.

    Kutup ayıları ve fokların doğal çevreleri kuzey kutbundaki buzulların erimesiyle giderek yok olmaktadır.

    Deniz sıcaklığındaki küçük değişiklikler bile örneğin bir çok deniz canlısının besinlerini oluşturan plankton miktarında önemli değişiklikler yaratarak bir çok hayvanın kaderinde önemli rol oynamaktadır.

    Deniz seviyesindeki yükselme, deniz kaplumabağalarının yumurtalarını bıraktıkları kumsalları yok etmeye başlamıştır. Foklar ile balıkçıl kuşları da kumsal doğasının yok olmasından fevkalede etkilenmeye başlamışlardır.

    Bazı bölgelerde artan kuraklık su kuşlarının göç yolundaki konaklama yerlerinin yok olmasına yol açmıştır. Sahra çölünün genişlemesi, uzun bir göç yolu olan kırlangıç gibi göçmen kuş türlerinin yolda su içme işlemini (su ikmali yapmasını) güçleştirmektedir.
    Birkaç yıl öncesine kadar küresel ısınmadan ve iklim değişikliğinden bahseden bilim insanları ya kafası bilimkurguya yatkın küçük insanlar, gereksiz, kötümser yada ’’ aman bunlar et, tavuk da yemiyor ’’ denen marjinal yaratıklar olarak görülürdü.
    Özellikle ; geç gelen kış mevsimi ve kar yağışı, dengesi şaşırmış yağmurlar, erken tomurcuklanıp meyve ümidi vermeyen ağaçlar, kış uykusuna yatmayan ayılar, eriyen buz kütleleri, boğulan kutup ayıları ve foklar, haritadan yok olan ada haberlerini zaman içinde gazetelerde görürseniz artık şaşırmayın.

    Kaçkarlarda ve Hakkari’ de buzulların % 9 u eriyor. Konya ovasında kuraklık başlıyor. Tuz gölü kurumaya başlıyor. Bütün bunlar küresel ısınmanın bir sonucu. Derhal önlem alınmalıdır.

    Tropik hastalıklar geliyor, özellikle sıtma, batı nil ateşi, şarkçıbanı gibi tropikal hastalıkların artışından söz edilebilir. Bunlar tropik bölgelerde sivrisinek gibi vektörler dediğimiz küçük hayvanlarla bulaşan hastalıklardır. İklim değişikliğiyle tropikal bölge daha şimdiden ılıman bölgeye doğru 200 km kadar genişlemiş durumdadır ve malesef önlemler alınmazsa daha da genişlemeye devam edecektir.
    İkinci büyük etki kuraklık ve içme suyunun yetersiz hale geliş olacaktır. Bu da suyla bulaşan tifo, kolera, dizanteri gibi hastalıkların yaygınlaşması riskini doğuracaktır. İshalli hastalıkların artışı, bebek ve çocuk ölümlerini yükseltme tehlikesi taşımaktadır.
    Son yapılan araştırmalardan biri İngilterenin ürettiği CO2 gazının % 4 e yakın bir kısmından yiyecek ve içecek endüstrisini sorumlu tutmaktadır. Bu nedenle önümüzdeki yıllarda daha az CO2 üretimine neden olacak teknolojik gelişmeler beklenmektedir. Daha düşük seviyede CO2 gazı üretmek için yeni jenerasyon buzdolapları, pişirme araç gereçleri ve teknikleri gibi teknolojik gelişmelerin olması gerekmektedir.
    Diğer yandan değişen iklim koşulları tarım teknolojilerinde yeniliklere gebedir. İnsanlık açısından şüpheyle yaklaşılan genetik değişime uğramış (GDO – genetiği değiştirilmiş organizmalar) tarım ürünleri (tahıl, bitki tohumları vb.) kendi başına bir endüstri haline gelmiş durumdadır ve daha da çok yaygınlaşacaktır. GDO lu tohumları kullanan çiftçilere Biyotek çiftçi denilmektedir. Biyotek çiftçilerin sayısı dünyada şu anda 8.5 milyon dolayındadır fakat önümüzdeki birkaç yıl içerisinde bu sayının 20 milyona çıkacağı tahmin edilmektedir.

    Şarap endüstrisi paniklemiş durumdadır. Zira iyi kalite şarap üretimi için gereken tutarlı hava koşulları, ısı ve nem oranları küresel ısınma nedeniyle artık yok tur.
    Yüksek ısılarda şaraplık üzüm bitkisinin fotosentez sıkıntısı çektiği, şekerin parçalandığı ve dolayısıyla üzümü kaliteli şarap üzümü olmaktan çıkardığı bilinmektedir. Sibiryada bile yetişebilen genetiği ile oynanış (GDO) üzümlerden elde edilmiş şarapları yakında piyasada satılırken görürseniz sakın şaşırmayınız.

    Avrupada ve A.B.D. de ’’ Hayvancılık endüstrisinin metan gazı ve CO2 üretimine katkısı ve bunun azaltılması araştırmaları ’’ adı altında konferanslar düzenlenmektedir. İleriki zamanlarda kimbilir yediğimiz et nasıl bir değişecek ?
    Tropik bölgelerden başlayarak üretim mevsimi kısalmaları milyarlarca insanın bırakın yeme – içme adetlerini, hayatta kalma şartlarını etkileyecektir.
    Organik tarım yöntemleriyle üretilmiş yiyecek ham maddeleri yani sebze, meyve ve tahıllar çok revaçtadır.

    Bilim insanları küresel ısınmanın 2100 yılından itibaren dünyanın yarısına yakınında görülmemiş kuraklıklara yol açacağını öngörmektedir.

    Küresel ısınma özellikle gelişmekte olan ülkelerde tarım üretiminde ve içme suyunda ani düşüşe neden olacak buda yüz milyonlarca insan için bulaşıcı hastalık riskini beraberinde getirecektir.

    Yağmurların azalması birçok fakir ülkede hayvancılık için büyük öenem taşıyan otlakların kurumasına yol açacak, otlakların kuruması da hayvanların ölmesine ve hayvancılıkla geçimini sağlayan göçer insanların açlıkla karşı karşıya kalmasına neden olacaktır. Kimi yorumlara göre kuraklık afrikada kabileler arasında çatışmaların da önünü açacaktır. Özellikle Etiyopya, Somali ve Tanzanya da 11 milyon insan yeniden açlık riskiyle karşı karşıya kalacaktır.

    Bilim insanları kuraklık tahmini yaparken küresel ısınmanın yağmur rejimine etkisini ve sıcaklığın artışını 2 parametre olarak ele almaktadırlar. Bu sayede küresel ısınmanın farklı etkilerinin birbirlerine bütünleşik etkisi hesaba katılmış olmaktadır. Araştırmaya göre aşırı kuraklığa maruz kalacak alan 2100 yılında şimdiki % 3 oranından % 30 a çıkacaktır.

    Bilim insanları, buz çağından sonra vahşi atların ve mamutların soylarının tükenmesinin nedeninin insanların avlanması değil küresel ısınma olduğunu ileri sürmektedirler.
    Küresel ısınma kuşları aç bırakacaktır. Küresel ısınma doğadaki avcı – hayvan – yem dengesini bozacaktır. Bazı kuş türlerinin yemleri olan tırtılları bulamaması sonucunda soyları yok olma tehlikesiyle karşı karşıya durumdadır.

    Ayılarda küresel ısınmaya uydular.İspanyol bilim insanları, İspanyanın kuzey dağlık bölgelerinde yayılım gösteren boz ayıların kış uykusu düzenlerinin bozulduğunu açıkladılar. Bölgede yaşayan ve sürekli olarak izlenen ayılardan birkaç dişi ayı, yavrularıyla beraber uyanık ve aktif halde görülmüştür.
    Sağlıklı günler dileği ile…

    Uzman Dr.Ali AYYILDIZ
    Veteriner Hekimi – İnsan Anatomisi Uzmanı Dr.