Kategori: Akupunktur

  • Akupunktur ile tedavi edilen hastalıklar (who)

    Akupunktur ile tedavi edilen hastalıklar (who)

    Akupunktur tedavisi uygulanan hastalıklar (who)

    Dünya Sağlık Örgütü, ilk defa 1978 yılında Filipinlerde Akupunktur ile tedavi edilebilir hastalıkların bir listesini yayımladı. Daha sonra 1994 yılı İtalya Cervia’daki WHO Asamblesinde bu endikasyon listesi genişletilerek kabul edildi.

    Nörolojik Hastalıklar

    Migren,

    Baş Ağrıları,

    Gerilim ve boyun kireçlenmesine bağlı baş ağrıları,

    Trigeminal Nevralji,

    Fasial Paralizi (Yüz Felci)

    Unutkanlık,

    Vertigo (baş dönmesi)

    Disk Herniasyonu (Bel Fıtığı, Boyun Fıtığı),

    Siyatik Ağrısı,

    Multiple Skleroz (MS)

    Parkinson

    Felç (İlk 3–6 ay içinde)

    Kalp Damar Hastalıkları

    Esansiyel hipertansiyon

    Burger (Trombo-anjitisobliterans) hastalığı

    Raynaud sendromu

    Psikolojik Rahatsızlıklar

    Stres,

    Depresyon,

    Korku,

    Panik Atak,

    Uykusuzluk ( insomnia )

    Sigara Bağımlılığı,

    Kilo Problemleri (Obesite ,Zayıflama..)

    Alkol bağımlılığı ve detoksifikasyonu

    Tırnak yeme

    Morfin, kokain bağımlılığı

    Kemik, Eklem ve Kas hastalıkları

    Fibromiyalji ve tendinitis

    Sırt ve bel ağrıları

    Boyun ağrısı

    Tenisçi dirseği

    Omuzun periartriti

    Topuk Dikeni

    Dupuytren Kontraktürü

    Carpal Tunel Sendromu

    Post herpetik ağrılar ( İnterkostal

    Osteoartritis

    Servikal Artroz (Boyun Kireçlenmesi),

    Gonartroz (Diz Kireçlenmesi),

    Gut artriti

    Kanser ağrılarında

    Romatoidartriti

    Kulak Burun Hastalıkları

    Kronik Farenjit,

    Sinuzit,

    Allerjik Rinit,

    Meniere hastalığı

    Horlama,

    Gingivit (Diş Eti İltihabı),

    Dental ağrılar (Diş ağrıları)

    Temporo-mandibüler eklem (Çene eklemi) disfonksiyonu

    Solunum yolu rahatsızlıkları

    Astım bronşiale,

    Kronik Bronşit,

    Allerjik Bronşit,

    Kadın Hastalıkları ve Üriner sistem hastalıkları

    Gebelik bulantı ve kusmaları ( hiperemesis gravidarum)

    İnfertilite (Kısırlık (Organik bulgusu olmayan)),

    Adet Düzensizlikleri,

    Adet Sancıları (Primer dismenore ),

    Polikistikover sendromu (PCO)

    Doğum ağrısının azaltılması

    Enuresis Noctruna ( Gece İşemeleri )

    Erken Menapoz

    Tekrarlayıcı üriner enfeksiyonlar

    İdrar retansiyonu

    Renal kolik (Böbrek Taşı ağrılarında )

    Gastro İntestinal sistemi hastalıkları

    Kabızlık ( Konstipasyon)

    Akut ve Kronik Gastrit,

    Gastrik Hiperasite,

    Ülseratif kolit

    Spastik kolon

    Akut ve Kronik Kolit,

    Kolesistit (Safra kesesi iltihabı)

    Kolelitiasis (Safra kesesi taşı)

    Akut epigastralji

    Peptik ülser

    Metabolizma ve Endokrin Hastalıkları

    Tip 2 diabetesmellitus (Şeker hastalığı)

    Tyroid hastalıkları ve goiter

    Aşırı Terleme

    Cilt Hastalıkları,

    Akne vulgaris

    Sellulit,

    Alopesi (Saç Dökülmesi )

    Psoriasis (Sedef Hastalığı)

    Pruritus ( Kaşıntılar )

  • Akupunktur ve tarihcesi

    Akupunktur ve tarihcesi

    Akupunktur’un tarihçesi, 5.000 yıl öncesine kadar uzanır. Bu tıp bilimi gün geçtikçe tüm dünyada ve ülkemizde de saygın yerini alarak ilerlemektedir. Günümüzden tam 4700 yıl önce (M.Ö. 2597- 2697) Çin’in Sarı krallık döneminde yazılan “Huang Di Nei Jing (Klasik Dâhiliye) kitabı günümüzdeki tıp alanında yazılmış en eski kitap olarak bilinir. Bu kitap Akupunktur ve Moksa (ısı ile yapılan bir tedavi ) ile ilgili Çin Tıbbının babası olarak bilinen Shen Nung’dan bile daha önce yazılmış olduğu söylenir.

    Han Hanedanlığı döneminde (M.Ö.206-M.S.220) kaleme alınmış olan Shuo Wen Jie Za adlı kitaba göre Akupunktur tedavisinde BİAN adı verilen taştan yapılmış iğneler kullanılmıştır. Zamanla bian taşlarının yerini balık kılçığı, kemik veya bambudan yapılan iğneler almaya başlamıştır. Günümüzde ise kıl kadar ince çelik,altın ve gümüş iğneler kullanılmaktadır.

    Avrupa’da ise akupunktur ile ilgili kitapların yazılması 1600’ lü yıllara kadar uzanır. Akupunktur ilk olarak Dabry (1853) ve Morant (1927) tarafından Batı’ya tanıtıldı.

    Yine eski Mısır tarihi Hiyelografik yazılarında (günümüzden 2500 sene önce ) Mısırlıların akupunktur iğnesi ile kulağın belirli bölgesini dağlayarak siyatik tedavisi yaptıkları görülmüştür.

    1911 yılındaki Çin’deki krallık dönemi bittikten sonra akupunktur daha fazla yayılmaya başlamıştır. Akupunktur 1944 den sonra Çin devlet Başkanı Mao Zedong’ un bu konuya önem vermesi ile de yayılması hız kazanmıştır. Akupunktur 1945 yılında Çin’de ilk defa enternasyonal bir hastane de uygulanmaya başlanmıştır.1948 yılından itibaren de resmi olarak eğitim verilmeye başlamıştır.

    Akupunktur 1970 yılından itibaren de WHO (Dünya Sağlık Örgütü) tarafından onaylanmış ve desteklenmiştir.

    İlk defa 1972 yılında Amerikan başkanı Richard Nixon Çin’i ziyaret etmiştir. Gezi sırasında Amerikalı gazetecilerden biri apandisit olmuş olup apandisit ameliyatını akupunktur anestezisi altında hiçbir genel anestezi yapılmadan ağrısız bir şekilde yapılmıştır. Bu gören Amerikalı bilim adamları bu tarihten itibaren akupunkturla çok yakından ilgilenmeye ve eğitim almaya başlamışlardır.

    1998 yılında ise Amerika’nın NIH (National Institute of Health=Ulusal Sağlık Örgütü) tarafından da akupunkturun birçok hastalığın tedavisinde kullanılabileceği ve çok etkin olduğunu açıklamıştır.

    Avrupa ülkelerine baktığımızda akupunkturla ilk ilgilenen ülke 2. Dünya Savaşı sıralarında (1945) Fransa olmuştur.

    1957 de Fransa’da Dr. Nogier kulağın ters homunculus şeklinde olduğunu ve kulakta bütün vücut noktalarının bulunduğunu ileri sürerek auriküloterapi’yi geliştirmiştir. Aynı dönemde İngiltere’de Sir Henry Head teorileri ile akupunkturu açıklamaya çalışmıştır. Ayrıca Felix Mann yazdığı akupunktur kitapları ile akupunkturun yaygınlaşmasına ciddi katkılarda bulunmuştur.

    TÜRKİYE’DE AKUPUNKTUR

    Son 40 yıldır dünyadaki bir çok tıp fakültesinde akupunktur uygulanmaktadır. Akupunktur Ülkemizde akupunktur tedavisinin, diğer tedavi metotlarında olduğu gibi, bilimsel yöntemlerle yapılmasının esas ve usullerini düzenlemek amacıyla 29.5.1991 tarih ve 20885 sayılı Akupunktur tedavi yönetmeliği yayınlanmıştır. Böylece İlk defa 29 Mayıs 1991’de Sağlık Bakanlığı tarafından resmi olarak alternatif değil, bilimsel bir tedavi metodu olarak kabul edildi.

    Bugün Ülkemizde devlet hastaneleri başta olmak üzere bir çok Tıp Fakültesi hastanelerinde de akupunktur uygulanmaktadır. Sağlık Bakanlığı 13 Mart 2002 tarih 24694 Sayı ile ‘Akupunktur Tedavi Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik’ yayınlayarak Akupunktur yönetmenliğinde düzenlemeler yapmıştır.

    1991 yılında yayınlanan Akupunktur yönetmeliğinden sonra ilk defa 1994 yılında Trakya Üniversitesi Edirne tıp fakültesinde Akupunktur dernekleri tarafından Akupunktur sertifika eğitimi verilmiştir. Bu eğitimler Akupunktur dernekleri tarafından kurs, sempozyum ve kongreler şeklinde verilmeye devam etmiştir. İlk defa sağlık bakanlığının izni ile 2002 yılında Gazi üniversitesi Tıp fakültesince verilmeye başlanan Akupunktur eğitimleri çeşitli üniversitelercede halen verilmeye devam etmektedir.

  • Akupunktur ile tedavi yöntemleri

    Akupunktur ile tedavi yöntemleri

    TEDAVİ YÖNTEMLERİ

    Öncelikle hasta akupunkturist doktor tarafından muayene edildikten sonra (gerekli laboratuar ve radyolojik tahlillerden sonra ) tanı konur. Hasta muayene masasına hastalığın yeri ve hastanın durumuna göre yüz üstü veya sırtüstü uzandırılır. İsterse oturtulur. Akupunkturda çok çeşitli iğneler vardır. Bunlardan en çok kullanılanı çelik iğnelerdir. Bu iğneler hemen hemen kıl inceliğinde çok sivridirler. Akupunkturist tarafından çok özel bir yöntemle hiç acı duymadan cilt altı veya kas içine batırılarak uygulanır. Bu noktalar bazen 20–30 saniye uyarılıp çıkarılabilir. Tedavi süresi 15 ila 45 dakika arasındadır.

    İğnelerin uzunluğu 0,5–8 cm arasındadır. Kalınlıkları (Çapı) ise 0,18 ila 0,5 mm arasında değişir. İğneler genellikle disposable (tek kullanımlık) kullanılır veya otoklav (sterilizasyonla) ile steril edilerek kullanılır.

    Akupunkturda seansların sayısı hastalığın tanısına, süresi ve hastanın yaşına göre farklılık gösterir. Bu 3 ila 30 seans hatta daha uzadığı durumlarda olabilir. Genellikle 7–12 seans bir kür olarak kabul edilir. Her kür arasında 5 ila 10 gün ara verilir. Hastalığın seyrine göre kürlerin uzunluğu ayarlanır.
    Bazı durumlarda kulaklara 5 ila 15 gün kalıcı iğne (raptiye biçiminde iğne) uygulanabilir.

    İntra-dermal iğne adını verdiğimiz cilt altı iğneler uygulanıp burada 1 hafta bırakılabilir. Ayrıca akupunktur noktalarına Lazer tedavisi de uygulanabilir. (Özellikle çocuk, çok yaşlı hastalarda ve iğne fobisi olanlarda) Akupunktur noktalarına elektro-akupunkturda (noktalara alternatif akım, düşük voltaj ve amperli) uygulanabilir. Hastalığın durumuna göre frekansı 2 ila 2000 Hz (saniyede verilen elektrik stimülasyonu ) arasında değişir. Elektro-akupunktur ilk defa 1958 de Çin’de bademcik ameliyatı sırasında ağrı azaltıcı olarak uygulandı. Ayrıca azda olsa akupunktur noktalarına sono (ses) dalgaları da uygulanmaktadır. Amaç; hangi yöntem olursa olsun, akupunktur noktasını uyarmaktır. Aslında bu noktaları masaj yaparak uyarıyoruz.

  • Hipnoterapi

    Hipnoterapi

    Hipnoz kelimesi eski Yunancada “hypnos=uyku” anlamına gelir. Ancak hipnoz bir uyku hali olmayıp, tam aksine uyanıklık halidir. Hipnoz en basit tanımıyla zihnin trans haline geçme olayıdır. Trans ise uyku ile uyanıklık arasında bir durum olup, telkin almayı kolaylaştıran bir ruh halidir. Olumlu telkin tedavi edici bir terapi metodu olup trans halinde uygulandığında bilinçaltında olumlu değişikliklere ve iyileşmelere yol açmaktadır. Bu seanslar yeteri kadar tekrarlandığında bilinçaltında kalıcı değişiklikler ve iyileşmeler meydana gelmektedir. Kısacası bilincin açık olduğu, kesinlikle uyku hali olmadan; istekle elde edilen bir konsantrasyondur. Tedavinin etkili bir şekilde uygulanabilmesi için Hipnotiktransa ihtiyaç vardır. Ancak hipnotik tedaviyi asıl oluşturan olumlu telkinler ve bu esnada uygulanan psikoterapi yöntemleridir.

    Genelde günlük yaşamda görülen davranışlara özgü bilinçlilik açısından bakıldığında; hipnoz bir uyku durumu olmamakla birlikte, normal bir bilinçlilik durumu da değildir. Hipnoz, bütünüyle kendine özgü özellikleriyle bilinçliliğin farklı bir durumudur.

    Pek çok insan uyku ve hipnozu benzer durumlar olarak bağdaştırır. Dış görünüşe göre bu geçerli olabilir fakat zihinsel hareketler, hipnozun uykudan daha çok, uyanıklıkla ilgili olduğunu göstermektedir. Beyin dalgası deneyleri de bunu kanıtlamaktadır. Kişinin uykudaki dikkati dağınık durumdayken, hipnoz altında dikkatin yoğunlaşması ve dikkatin yoğunlaşmasının da uyanıklık durumunun (bilinçli uyanıklık) bir özelliği olması dolayısıyla, hipnoz ve uykunun bir bakıma zıt oldukları bile söylenebilir.

    Hipnoz, uygarlık tarihi kadar eskilere uzanır ve tarih boyunca çeşitli adlar altında uygulanmıştır. Bununla birlikte, Hipnoterapinin bağımsız bir dal olarak ortaya çıkması 1958 yılında Amerikan Tıp Birliği tarafından resmi olarak kabul edilmesiyle başlamıştır. O tarihten bu yana büyük atılımlar olmuştur.

  • Hipnozun tarihçesi

    Hipnozun tarihçesi

    Franz Anton MESMER (1734 – 1815)

    Viyana Tıp Fakültesinde okurken, manyetizma ile ilgili görüşlerden haberdar olan Mesmer, 1765’de “Yıldızların ve Gezegenlerin İnsan Vücudu Üzerin­deki Fizyolojik Etkileri” adlı doktora tezini, astronomi ile tıbbı birleştiren bazı iddialara dayandırmıştır. Bu tezde insanların, yıldızların etkisi altında yaşadığını, kâinatı dolduran manyetik bir akımın insanlara nüfuz ederek onların hastalanmasına ve sağlıklı kalmalarına sebep olduğunu ileri sürüyordu. Eğer bu man­yetik akım insan vücuduna eşit miktarda dağılmışsa insan sağlıklı, dengesiz dağılmış ise kişi hasta oluyordu.

    Mesmer bu görüşlerin etkisi altında olduğu gibi dönemin tıp otoriterlerinden Hofman’ın (1660-1741), Filozof Laibniz’in Monadlar görüşünü tıbba sokmaya çalışan vitalist teorisinden de etkilenmiştir.

    Bu arada Cizvit papazı Hell, zaten mıknatısların iyileştirici etkisine inandığı ve tedavi edilecek kişi organlar biçiminde mıknatıslar üreterek kişi tedavi etmeyi denediğinden Mesmer’ in doktora tezi ile pek ilgilendi. Ve ona birkaç mıknatıs gönderdi. İlk defa kalbinden şikâyetleri olan bir kişi üzerinde mıknatısla tedavi gerçekleştirerek parlak bir sonuç alan Mesmer; madem ki, mıknatıstaki akım vücuda geçip orada kalıyor, o halde bu akımı vücuda sindirip, eller ile akıtarak kullanmak ve şifa vermek mümkündür diye düşünmeye başladı. İkinci hasta­sı Viyana’nın en ünlü hekimlerinin tedavi edemediği, Baron Hareczky idi ve yemek borusu darlığından rahatsızdı. Onu da başarıyla tedavi ettikten sonra Mesmer’ in şöhreti birdenbire arttı ve 1778’den itibaren hastalarını yeni tekniğiyle tedavi etmeye başladı. Böylece, bu tarih itibariyle Animal (canlı) Manyetizm doğmuştu!

    Parlak başarıları nedeniyle Mesmer’i çekemeyen meslektaşları çoktu ve bu kıskançlıklar nedeniyle sonunda Viya­na’yı terk etti. Bu terk edişte bardağı taşıran son damla, İmparatoriçe tarafından himaye edilen, kör olmasına rağmen oldukça yetenekli bir piyanist olan Theresa Paradi’ nin tedavisiydi. O zamanın Avrupa’sının en ünlü hekimleri, Therasa’nın rahatsızlığına göz sinirleri felci teşhisi koymuş ve bir çare bulamamışlardı. Histerik bir körlüğü olan bu kızı Mesmer tedavisine aldı ve kızcağız yavaş yavaş görmeye başladı. Bu olay Teresa’nın babasının günümüze kadar gelen yazılı hatıra kayıtlarından ayrıntılı olarak tespit edilmiştir. Başarıyı duyan saray doktoru Van Stoerk ve ünlü göz mütehassısı Wenzel kıskançlıklarının etkisiyle kızın annesini, eğer Theresa iyileşirse impa­ratoriçenin vermekte olduğu ödeneği keseceğini söyleyerek korkuttular. Nihayet, kızını Mes­mer’in tedavisinden alıkoymak isteyen anne ile reddeden kızı arasında geçen dramatik bir sahnede kızın suratında patlayan bir tokat sonucu, kızcağız tekrar görmez oldu ve kendisini muayene eden hekimler de Mesmer’ in başarısızlığını ilan edince Mesmer de Viyana’yı terk etti.

    Paris’e gelen Mesmer, Vendome meydanındaki bir otelde büyük, bir daire Kiralayıp, fakülte hekimlerinden Deslon ile beraber orayı muayenehane haline getirdi ve hızla yayılan şöhretinin akın akın koşturduğu hastalarını tedaviye başladı. Fransa’nın belli başlı şehirlerinde «Societe del’harmarie» adı verilen manye­tizma dernekleri kuruldu. Nihayet sene 1874 Kral XVI. Louis, bu konunun bilimsel olarak araştırılması için bir komisyon kurulmasını emretti ve derhal bir değil, iki komisyon kuruldu.

    Birinci komisyon Mesmer ile görüşemediğinden başka manyetizörleri inceledi. İlimler Akademisi Üyeleri ve Tıp Fakültesinden bazı profesörlerin oluşturduğu bu komisyonun raporu olumsuz oldu. İkinci komisyon Tıp Akademisi tarafından oluşturuldu fakat sonuç yine aynıydı. Komisyon raporlarından sonra her şey ve herkes birden Mesmer’in aleyhine dönüverdi. Hele manyetizma ile tedavi edilmiş bir hastanın, açık teşekkürü gazetelerde yayınlandığı sırada ölüvermesi, alay ve hakaretleri son noktaya çıkardı. Hezimetin bütün acılarını yaşayan Mesmer, ufukta toplanan büyük Fransız İhtilali’nin de bulutlarını hissederken Fransa’yı terk etti, İsviçre’ye yerleşti ve ömrünü fakir hasta­lara bakmaya adayarak 15 Mart 1815 de Mersebourg’ da hayata gözlerini yumdu.

    Markiz De Puysegur

    A. Mes­mer’in öğrencilerinden olan Markiz de Puysegur hocasının yolunda çalış­malarına devam ederken, bir gün tesadüfen bir çobanda uyurgezerlik hali yarattığını­ fark etti. Elleriyle hastanın ağrıyan yerlerine dokunarak çobanın manyetik düzenini normale getirmeye çalışıyordu. Bu sırada sürekli hastanın gözlerinin içine bakıyordu. İki üç dakika sonra kişi kendisini Puysegur’un kollarına bırakmıştı. Bu manyetizmadan tamamen farklı bir durumdu. Hareketsiz duran hastanın bir süre sonra yürüdüğünü, konuştuğunu ve sorulan sorulara cevap verdiğini gördü. Kişi tüm gürültüye, bağırmaya, çağırmaya rağ­men uyanmıyordu. Sanki bir uyku içindeydi. Puysegur hastanın gerçekten uyumadığını, söylenenleri anlayıp cevap verebildiğini fark ettiğinden, hastasıyla mutluluk verici şeyler üzerine konuşarak bu konuda olumlu telkinler vermeye başlamıştı. Bir süre sonra uyanan kişi tamamen iyileşmiş bir halde ve sevinç içindeydi. Konuşmaları ise hiç hatırlamıyordu.

    1784 Mayıs ve Haziran aylarını böyle tecrübelerle, 10 kişiyi yapay uyurgezer haline koymakla geçiren Puysegur, bu hali normal uyurgezerliğe benzettiği için, yapay uyurgezerlik hali olarak isimlendirmişti. Bu fenomenin keşfi ile Manyetizm tarihinde yeni bir çığır açılmış oluyordu.

    Puysegur’ un bu keşfinden sonra 1787’de Petetine, 1813’de Deleuze yapay uyurgezerlikle ilgili kitaplar yayınladılar. Yapay uyurgezerlik yeniden dikkatleri üzerine çekince 1825 yılında Fransız Tıp Akademisi konuyu tekrar görüşme gereği hissetti. Daha önceden Mesmer aleyhine verilmiş olan kararın iptaline karar vererek; manyetik etkileri kabul ettiğini açıkladı.

    Dr. John Elliotson manyetizma ile 1837’de ilgilenmeye başladı. Fakat bu davranışı resmi makamlarca kabul görmedi. Durum böyle olunca John Elliotson, üniversitesinden istifa etti. Manyetizma çalışmalarına devam eden J. Elliotson 1843’te Zoist isimli bir dergi çıkardı.

    Hindistan’da, Kalküta’da Dr. James Essdaile, Zoist dergisini okuyarak konuyla ilgilenmeye başladı ve 1845’de başladığı manyetik anestezi ile ameliyatlarına 1851’e kadar devam etti. Bu zaman aralığı içinde binlerce ameliyatı başarı ile bitirdi. Ancak 1851’de memleketi İskoçya’ya döndüğünde yaptıklarına kimseyi inandıramadan öldü.

    Bu arada kimyasal anestezi tekniklerinin gelişmesiyle birlikte (1844; azot oksit, 1846; eter) manyetizmin ameliyat amaçlı kullanımı giderek azaldı.

    DR. JAMES BRAID

    Dr. James Braid, usta manyetizörlerin bir sahne gösterisini çok yakından takip ederken, manyetize edilen kişinin gözlerinin sabit olması dikkatini çekti. Kendi kendine bu yapay uyurgezerlik halinin insanın göz sinirlerini yormakla mümkün olabileceğini düşündü. Ve bunu denemeye kadar verdi. Yakınları üzerinde yaptığı çalışmalarda insanların bakışlarını parlak bir objeye yönlendirdi ve onların gözlerini yormaya çalıştı. Bir müddet sonra aynı uyku halinin oluştuğunu gördü. Bu duruma Grekçe uyku anlamına gelen Hypnos (1841) adını verdi. Dr. J. Braid sayesinde yapay uyurgezerlik halinin çok basit bir şekilde elde edilebileceği gösterilmiş oldu. Daha sonra Braid, hipnozun uyku olmadığının farkına vardı, ama isim öylece kaldı.

    1842 yılında Dr. J. Braid’ in Britanya Tıp Topluluğuna teklif ettiği hipnoz gösterisi reddedildi. 1843 yılında Dr. Braid Nevrohypnology isimli eserini yayınladı. Fakat Britanya Tıp Topluluğu bu eseri önemsemedi ve alaya aldı. Yine de hipnoz ismi Braid’in çalışmalarının, kendisinden öncekilerin çalışmalarından ayrılmasını sağladı. Braid’in kabul edilmiş ve muhafazakâr bir tıp uzmanı olması ve bilimsel yaklaşıma önem vermesi, bir süre sonra İngiltere’de hipnozun ilk defa saygı duyulan bir konuma yaklaşmasını sağladı.

    Manyetik akım olmadan hipnotik durumun oluşturulabileceğini ilk defa savunan kişi Braid’dır. O, hipnozitörün kişiyi yalnızca telkin yoluyla etkilediğine inanıyordu. Bu nedenle hipnozun, hipnozu gerçekleştiren kişinin gizli, sihirli güçlerine değil; kişinin telkine yatkınlığına bağlı olduğu sonucuna varmıştır. Bu nedenle Braidizm olarak bilinen hipnotik uygulamasında, kendisi uygun telkinleri verirken, hastalarından bir noktaya odaklanmalarını istiyordu.

    Jean Martin CHARCOT

    Fransız nörolog Jean – Martin Charcot olaya daha değişik bir açıdan bakıyordu. Hipnotize edilen kişileri mutlaka açık veya gizli histerik kişiliğe sahip insanlar olarak kabul ediyordu. Ona göre hipnotize olabilmek anormal bir sinir yapısının ürünüydü. Normal kişilerin hipnotize edilemeyeceğini belirtiyordu. Bu görüşü ile Charcot modern hipnoz görüşünün bir parçası haline gelmese de, bu derece saygın bir tıp otoritesinin hipnozu araştırmaya değer bulması, hipnozun saygın ve kabul edilebilir hale gelmesinde önemli katkıları olmuştur.

    LIEBEAULT ve BERNHEIM (NANCY EKOLÜ)

    Braidism’ in etkisi, yıllar sonra Braid’in kitabını okuyan bir Fransız köy hekiminin çabalarıyla Fransa’da kendini hissettirdi. Liebeault adlı bu hekim, Braid’in sabit bakış tekniğine sözle telkini de ustaca katarak yirmi yıl boyunca hipnotizmayı başarı ile kullandı. Bu teknikle gerçekleştirdiği tedaviden para da almıyordu. Konuyla ilgili kitabını yayınladığı zaman ancak bir nüsha satıldı. Arkadaşları bile onunla ve çalışmalarıyla alay ediyordu. Bu alaya alış, Profesör LIEBEAULT Bernheim’in, onun bir şarlatan olduğunu belirtmek için bir makale yazmasına kadar vardı.Hatta bir gün Bernheim, siyatik ağrılarından şikayetçi bir hastasının kendi­sinin haberi olmadan Liebeault tarafından tedavi edildiğini duyunca, kızdı ve gidip ona haddini bildirmeye karar verdi. Ama Bernheim her şeyden önce bir bilim adamıydı ve Liebeault ile bir konuşma ve hipnotizma tekniklerini yakından görünce, düşüncelerini değiştirdi. Böylece meşhur bir profesör, basit bir köy hekimi­nin tedavi metodunu kabul ederek onunla çalışmaya başladı. Ve bu teknikle 10.000 kişi tedavi ettiler.

    Liebeault ve Bernheim, hipnozun sadece telkin sonucu ortaya çıkan bir hal olduğunu ilan ederek Charcot ve ekolüne karşı cephe aldılar. 1886’da Bernheim, Telkin Tedavileri adlı kitabını yayınladı. Fransa’nın en ünlü hekimlerinden biri olarak hipnoterapiye yönelmesi oldukça büyük bir olumlu etki yarattı. Bernheim ve Liebeault, Nancy Hipnotizma Okulunu kurdular. Öncelikle onların çabalarından dolayı hipnoz bütün Avrupa Kıtası’nda hekimler ve psikologlar tarafından büyük ölçüde kabul edildi. BERNEHEIM

    Emile COUE

    Troyes’li genç eczacı 1885 yılında Liebeault ile ilk kez kar­şılaştı. 28 yaşındayken yaptığı bu görüşme hayatının akışını değiştirecekti. Liebeault yal­nızca bir taşra doktoruydu. Gösterişçi ve hırslı değildi. Telkin fenomenini ilk kez açıkça gözler önüne se­ren ve neredeyse mucizelere imza atan da oydu. Son olarak Nancy’ye yerleşmişti. Burada, sonradan onun fikirlerini dün­yaya tanıtmış olan öğrencisi Bernheim’i bulmuştu. Emile Coue, Liebeault’un deneylerinden bazılarına katıldıktan sonra hipnotik telkinler üzerine çalışmalara ve uygulamalara koyulmuştu. Kısa süre geçmeden bunun içerdiği potansiyelleri kavramıştı. Bir süre tek tek hastalar üzerinde Liebeault’un hipnotik tekniğini uygulamış, daha sonra toplu telkin tedavisine yönelmişti. Coue kendisine tedavi için başvuranları şezlonglara yatırıp, koltuklara oturtmuş, onları derin bir hip­notik uykuya daldırmaktan yavaş yavaş vazgeçerek, hasta­larında hafif bir gevşeme durumunu sağlamakla yetinmiş, etki­li bir dille hastaların tümüne birden seslenerek, onları telkin yoluyla şifaya kavuşturmaya çalışmıştı. Ama Coue hasta­larına telkinlerde bulunmakla kalmamış, çalışmalarının ağırlık noktasını, onları kendi kendine telkin tekniğini uygulayacak şekilde eğitmek üzerinde toplamıştı. İşte Coue tekniğinin büyük önemi de buradan gelmiş ve bu noktada küçümsenmeyecek ileri bir adım oluşturmuştu.

    Coue1922’de “Bilinçli Kendi Kendine Telkin Yoluyla Kendine Hakimiyet”, 1923’te “Telkin Ve Kendi Kendine Telkin Nasıl Uygulanır?”, yine 1923’te “Tekniğim: Amerikan İzlenimleri “ adlı eserleri kaleme almıştır.

    Sigmund FREUD

    Sigmund Freud, görkemli meslek yaşamına hipno­zu öğrenerek başladı. Fransa’ya gelmeden önce bile, Avustur­yalı nöropatolog Breuer’in ortaya attığı olgunun doğruluğuna inanmıştı. Breuer, hipnoz aracılığıyla, Bertha Pappenheim adında his­teri hastası bir genç kızı tedavi ediyordu. Böylece, diyalog yo­luyla geriye dönüş düzenlemesini bulacaktı.

    Genç, oldukça güzel, çok zeki olan bu kız, çok yönlü huzursuzluklar, besinlerden tiksinme, organların kasılması, kendinden geçme gibi belirtiler gösteren ağır bir sinirsel histeriye tutulmuştu… Hipnotizmayla girdiği trans içinde genç kız konuşmaya başladı; Breuer onu kendisi­ne güvenmesi için yüreklendiriyordu.

    Doktor şaşkınlık içinde, Bertha’nın her sinirsel nevroz be­lirtisinin bir heyecanla ortaya çıkmış olduğunu ve hasta, duygu­sal uyarının nedeni olayı yeniden yaşarken kaybolduğunu sap­tadı. Breuer bu tekniğe; Yunanca, ‘ruhun arındırılması, ya da ferahlatılması’ anlamına gelen ‘katarsis’ adını verdi.

    Uyanma durumunda genç kız, öteki hastalarda da olduğu gibi, hastalık belirtilerinin nasıl doğduğunu, aralarındaki bağ­lantıyı ve yaşamındaki herhangi bir etkiyi söyleyemiyordu. Hipnoz durumunda ise, genç kız araştırılan bağlantıları hemen buldu. Freud, bu bulguya derhal inandı. Hipnoz bilinç düzeyini in­diriyordu. Böylece, bilinçaltında saklı duygular yüzeye çıkıyor­du. Kişi geri dönüşle, derinliklere biriktirilmiş anıları yeniden yaşıyor, belirtiyi süpürerek kendini bağımsız kılıyordu.

    Freud’un psikanalizi yaratmaya yönelmeden önce, hipnotiz­maya gösterdiği merakı saptamak ilgi çekicidir. O çağda, yine de uyanma durumunda genç kızın kayıtsızca içini dökebildiğine Freud inanıyordu. Psikanalitik yaklaşım Freud’un şunları yazmasıyla belirginleşiyor: Tedavinin amacı, yanlış yollara girmiş duygusal yükü, bir başka deyişle oraya saplanıp kalmış genç kızı, içinde ilerleyebileceği olağan yollara­ aktarmaktır.

    Freud, Yaşamım ve Psikanaliz adlı kitabında hipnoz altın­daki işlemlerini anlatırken coşku içindedir: “Paris’te, hipnotizmanın hastalar üzerinde belirtileri ortaya çıkarmak ve sonra da bunları silmek için sakıncasız kullanıldı­ğını görebilmiştim… telkin benim başlıca çalışma aracım ol­du… üstelik hipnoz aracılığıyla çalışma göz kamaştırıcıydı… insan ilk kez kendine özgü güçsüzlüğünü aşmış olmanın duy­gusunu özümsüyordu; mucize yaratan olma adına övgü doluy­du.” Bu anlatım, bizzat Freud’un kendisini çözümlemek isteyen biri için verdiği örnektir.

    Freud, yine de çok geçmeden hipnoza sırt çevirdi. Bunun ayrıntılı gerekçelerini onun kendinden din­leyelim: “Bir gün çalışma yaparken, uzun zamandan beri kuşkuya düştüğüm şey kendini bana doğrudan doğruya gösterdi. O gün en yumuşak başlı hastalarımdan bir genç kızı, geçmiş neden­lerden kaynaklanmış acılı buhranlarını bitiren hipnoz duru­mundan çıkarıyordum. Hastam uyanınca, kollarını boynuma doladı. Bu olayı kişisel dayanılmazlığıma bağlamayacak kadar soğukkanlıydım. Şimdi, hipnozun gerisinde etkili olan gizemli öğeyi düşünüyordum. Onu gidermek ya da en azından yalıtmak yerine, hipnozdan vazgeçmeliydim.”

    Freud, böylece yer değiştirici olguyu buldu. Dostu Breuer de ona, Bertha Pappenheim ile buna benzer bir macera geçirdi­ğini itiraf etti. Güzel hastası iyileşince, yalnızca aşkını ilan et­mekle kalmıyor, ona istemeden sorumlusu olduğunu öne sürdü­ğü hayali bir gebeliğin tüm belirtilerini sergiliyordu.

    Ruhsal yer değişim korkusu, Freud’u hipnoza sırt çevirme­ye yönelten etkenlerden biridir; hipnozun inatçı gizemliliği ikinci neden olabilir. Freud hastanın kişiliğine gerçek bir yağma uygulayan sihirsel bir eylem saydığı hipnozlu telkine düşman kesiliyordu artık. Üstelik belki de asıl neden Freud’un bu tekniğe egemen olamayışıydı. Eğer Freud iyi bir hipnotizmacı olsaydı; psikanaliz bugün belki ‘hipno-analiz’ olarak daha erken bir dönemde var olacaktı.

    1891’de İngiliz Tıp Cemiyeti hipnozun doğası ve değerini araştıracak bir komite görevlendirdi. Araştırmanın sonunda hazırlanan raporda hipnoz fenomenin gerçek olduğu ve tedavi sürecinde hipnozun kullanımının da tatmin edici bulunduğu belirtildi. Hipnozun eğlence amacıyla kullanılmasının doğru bulunmadığı da belirtildi. Fakat soruşturmanın olumlu sonuç­larına rağmen; hem Britanya’da hem de Britanya dışında hip­noza olan ilgi azalmaya devam etti. Özellikle de Freud’un bu yaklaşımı bırakması hipnozu büyük ölçüde geriletti. Pek az is­tisna hariç, hipnozun kullanımı, yeniden şarlatanların, eğlence dünyasının ellerine düştü; bu da onunla ilgilenme konusunda uzmanları ürküttü.

    Birinci Dünya Savaşında savaş nevrozlarının hızlı bir şekilde iyileştirilmesi ihtiyacı ortaya çıkıncaya kadar hipnoza olan il­gide bir canlanma olmadı. Hipnoterapi bu alanda değerini ka­nıtladı ve tekrar dikkatleri üstüne çekti. İlk çalışmaların çoğu doktorlar tarafından yürütülmüş olsa da, 20. yüzyılda psikoloji biliminin gelişmesi, hipnozu bilimsel inceleme altına alma süre­cinde psikologların rolünü arttırdı.

    Bu konudaki ilk modern ki­tap 1933’te Clark L. Hull (1884–1952) tarafından yazıldı: “Hipnoz ve Telkine Yatkınlık: Tecrübi Bir Yaklaşım” Hull’ın klasik kitabının yayınlanmasını takiben literatür hızla genişlemeye başladı ve bugüne kadar da böyle devam etti. 1953’te İngiliz Tıp Cemiyeti, görevlendirdiği bir komitenin ra­porunda, hem fiziksel hem de psikolojik bozukluklarda hipno­zun kullanımını resmen onayladı. Amerikan Tıp Cemiyeti de bu onayı üç yıl sonra verdi.

  • Hipnoz ve uygulama alanları

    Hipnoz ve uygulama alanları

    Hipnozun Uygulama Alanları:

    • Depresyon,

    • Panik atak,

    • Uyku bozukluğu,

    • Migren ve gerilim tipi baş ağrıları,

    • Trigeminal Nevralji,

    • Psikolojik nedenlere bağlı ağrılar,

    • Kekemelik gibi Konuşma bozuklukları,

    • Trikotilomani

    • Vajinismus,

    • Konversiyon bozukluğu,

    • Stres, travma sonrası stres bozukluğu… vb durumlarda

    • Ergenlik sorunları

    • Çocuklarda gece altını ıslatma,

    • Tırnak yeme,

    • Parmak emme vb.

    • Dikkat – konsantrasyon geliştirme

    • Bilinç altını yeniden yapılandırma

    • Özgüven – öz saygı sorunu,

    • Takıntılar, Tikler

    • Sigara bağımlılığı. vb.

    • Yeme bozuklukları, obezite,

    • Doğuma hazırlık,

    • Ağrısız Doğum,

    •Ağrısız Diş Çekme ve Diş Eti Rezeksiyonlarında.

    • Cerrahide Ameliyatlarda Anestezi Olarak,

    • Kanser Ağrıları Gibi Ağrılı Durumlarda,

    • Ülser, Ülseratif Kolit, İrritabl Kolon Gibi Sindirim Sistemi Rahatsızlıkları,

    • Siğil Tedavisinde

    • Her türlü korkularda Fobilerde (yükseklikten, karanlıktan, uçağa binmekten, kalabalıktan, başarısızlıktan, yangından,denizden, hayvanlardan vb.korkma) sosyal fobilerde,

    • Sınav kaygısı ve diğer her türlü kaygılar,

    • Sokağa çıkamama (agorafobi),

    • Sporcu performansını artırma,

    • Öğrenme güçlüğü,

    • Okul başarısızlığı,

    • Yanlış Alışkanlıkların Değiştirilmesi,

    • Kronik Fiziksel Ağrılı Hastalıklar

    • Yakının Ölümü, Boşanma, Deprem, Yangın Gibi Travmalar

    • Psikosomatik Hastalıklarda;

    •Ruhsal Kökenli Allerji,

    •Psöriazis vb Cilt Hastalıkları

    • Astım,

    • Esansiyel Hipertansiyon,

  • Besin alerjisi-besin intoleransı-besin duyarlılığı

    Canlıların yaşamlarını sürdürebilmeleri için gerekli maddeleri oral yolla alma işlemi yani beslenme tüm canlıların zorunlu temel ihtiyaçlarının başında gelir. Besinleri kimyasal yapılarına göre; organik ve inorganik olarak gruplandırabileceğimiz gibi elde edildikleri kaynaklara göre; bitkisel, hayvansal ve mineraller diye ya da vücuttaki işlevlerine göre enerji verici, yapıcı-onarıcı ve düzenleyici olarak gruplandırabiliriz. Gruplandırma şekli nasıl olursa olsun sağlıklı bir beslenme programında temel grupları belli oranlarda tüketmeliyiz: Karbonhidratlar (%55-60), Protein (%10-20), Yağ (%20-25) ve geri kalanı vitamin, mineral olarak dengeli ve dönüşümlü olarak tüketmeliyiz.

    Sindirim sistemi bir seri özelleşmiş bölgelerden meydana gelen kanal sistemi olarak düşünülebilir. Bu sistemin ağızdan başlayan mekanik ve sonrasında devam eden kimyasal sindiriminin hemen her aşamasında önemli görevleri olan sıvılar yani sindirim sistemi sıvıları önemli bir yer tutar. Bunlar: Tükürük, mide salgıları, safra, pankreas sıvıları ve ince bağırsak salgılarıdır. Bu sıvıların toplamı günde 3-4 litreyi bulmaktadır.

    Ağızda besinlerin mekanik parçalanması ile başlayan sindirim işlemi, besinlerin 25-30 cm. yemek borusunu geçmesi sonrası mideye geldiğinde mekanik ve enzimatik sindirim devam eder. Mideden sonra ince bağırsaklara geçen kimus, burada karaciğer, safra kesesi, pankreas enzimleri ve bağırsağın kendi salgıları ile parçalama ve emilim işlemi maksimuma ulaşır. Daha fazla sindirilemeyen besinler ince bağırsağın peristaltik hareketleriyle ilerlerken, su ve içindeki erimiş maddeler kolon mukozası tarafından geri emilir. Son olarak katılaşmış ve suyu emilmiş atık feçes olarak bedenden uzaklaştırılır. Ancak bağırsaklar sanıldığının aksine sadece atılım organı değildir. İç yüzeyini döşeyen özelleşmiş ve 400 metrekareye varan mukoza yapısı, emilimi sağlayan villusları, içerdiği 200 milyon sinir hücresi, 1014-15 hücre sayısı, çok zengin vejetatif sinir sistemi, damar ve lenfatik sistem ağı, fonksiyonel salgıları ve özel florası ile bedenin çok önemli bir parçasıdır. Bağırsaklar salgıladıkları hormonlarla endokrin sistemin, mukoza immun salgılarıyla immun sistemin bir organı olarak değerlendirilebilir. O zaman beslenme, artık ürünlerin atılımı, metabolizma, endokrin sistem ve immun sistem fonksiyonları düşünüldüğünde şunu söyleyebiliriz: Sağlıklı bir beden ancak sağlıklı bağırsaklarla mümkündür.

    Bir benzetme yaparsak, bir bütün olarak insan bedenini bir ev ile karşılaştıracak olursak; mide bağırsak sistemini bir evin mutfak ve banyosuna benzetebiliriz. Yaşam kalitesi yüksek bir ev için bu iki fonksiyonel ünite ne kadar önemli ise, bedenin bütününün sağlığı için de bağırsaklar en az o kadar önemlidir.

    Beslenme, dışarıdan alınan besinlerle gerçekleşen yaşamsal ihtiyaçtır. Sağlıklı beslenme kavramının içinde sağlıklı, dengeli ve dönüşümlü beslenme vardır. Sağlıklı beslenme için önemli olan kriterler:

    Besinin kalitesi: Tükettiğimiz besinlerin üretim koşulları, organik olup olmaması, hazır gıda olup olmaması, katkılı hazır gıda olması…

    Beslenme kalitesi: Gün için öğünlerin düzeni, besin gruplarının günlük tüketim oranı, ana grupların haftalık beslenmemizdeki dönüşümü…

    Mide bağırsak sisteminin kalitesi: Ancak sağlıklı bir bağırsak sisteminde gerçekleşebilecek olan yeterli parçalanmanın, emilimin, sindirimin ve atılımın gerçekleşebilmesi. Her hangi bir besin hassasiyeti, besin alerjisi ya da besin duyarlılığının olmaması halidir.

    BESİN ALERJİSİ-BESİN İNTOLERANSI-BESİN DUYARLILIĞI

    Aslında besin intoleransı, besin alerjisi ve besin duyarlılığının hepsi besin yan etkisidir. Uzun yıllar bilimsel topluluklar besinlerin yan etkilerinin sınıflandırılması konusunda fikir birliği sağlayamamışlardır. En çok bilinen sınıflama Avrupa Klinik İmmunoloji ve Allerji Akademisinin belirlemiş olduğudur. Fizyopatolojik mekanizmaya göre yapılan bu sınıflamanın anlaşılması da çok kolaydır.

    1- Non-Toksik

    a. Allerji

    i. Tip 1 Aşırı duyarlılık

    ii. Diğer IgE kaynaklı duyarlılıklar

    b. İntolerans

    i. Farmakolojik (yanlış alerjiler)

    1. Sık biyojenik amin alımına bağlı

    2. Histamni salgılayan besin alımına bağlı

    ii. Enzimatik (favizim)

    2- Toksik

    Bu konuda yani besin hassasiyeti diyebileceğimiz bu tablonun sınıflandırması nasıl olursa olsun günlük hayatın içindeki kullanımında bir karışıklık mevcuttur. Bu kavram karışıklığını aydınlatmak için bu 3 grup yan etkinin tanımlarını inleyelim.

    1-BESİN ALLERJİSİ

    Besin allerjisi immünoljik bir reaksiyondur. Bu reaksiyonlar immun sistemin istenmeyen aşırı duyarlılıklarıdır. Reaksiyonların çoğu doku lezyonları ile ortaya çıkar. Biyolojik mekanizmaları farklı olan 4 tip aşırı duyarlılık vardır. Bunlar:

    i.Tip 1 Aşırı Duyarlılık Reaksiyonu

    Normalde zararsız olan belirgin bir çevresel antijenle tekrar karşılaşma sonucu gelişir. Birey, söz konusu alerjene karşı daha önce IgE sınıfından antikor üretmiştir. Kişinin alerjene maruz kalması, allerjenin karşılaştığı dokulara bağlı olarak sistemik veya lokal bir reaksiyon meydana getirir. Alerjenin dozuna ve maruz kalınma yoluna göre, göz konjonktivasında ödem, gözlerde kaşıntı ve sulanma, dolaşım yetmezliği ve şok meydana gelebilir. Bazı alerjik hastalıklara örnek olarak alerjik astım alerjik konjonktivit allerjik rinit anaflaksi anjiödem ve ürtiker gösterilebilir.

    

ii.Tip II Aşırı Duyarlılık Reaksiyonu


    Antikor aracılığıyla aşırı duyarlılık reaksiyonunda, vücudun kendi hücreleri üzerinde yer alan antijenlere karşı gelişen bağışıklık yanıt sonrası antikorlar gelişmiştir. Hücreler üzerinde yer alan bu antikorlar endojen veya eksojen olabilir. Bu antijenlere karşı gelişmiş IgG ve IgM sınıfı antikorların söz konusu antijenlerle birleşmesi sonrası, klasik yol üzerinden kompleman sistemi aktivasyonu gerçekleşir. Kompleman aktivasyonu patojen taşıyan hücrelerin yok edilmesi amacını taşır. Bu reaksiyonun oluşması ve etkinliği, saatler veya günler boyunca sürebilir. Bazı örnekleri otoimmün hemolitik anemi Goodpasture sendromu pemfigus pernisiyöz anemi immün trombositopeni ve kan transfüzyonu reaksiyonları olarak sıralanabilir.

    

iii. Tip III Aşırı Duyarlılık Reaksiyonu 


    İmmün kompleks hastalığı veya immün kompleks aşırı duyarlılığı olarak da adlandırılır. IgG veya IgM antikorlarının antijenler ile birleşmesi sonucu meydana gelen immün komplekslerin oluşması ve bu immün komplekslerin sistemik dolaşımda yani kanda bulunmaları ile açığa çıkar. Bu immün kompleksler değişik dokularda birikerek etkilerini gösterirler (cilt, böbrekler ve eklemler gibi) Biriktikleri dokuda Tip II aşırı duyarlılık reaksiyonu meydana gelir. Bu reaksiyonun gelişmesi ve etkinliği saatler veya günler boyunca sürebilir. Bazı örnekleri immün kompleks glomerülonefriti, romatoid artrit, sistemik lupus eritamatozis sıralanabilir.

    

iv. Tip IV Aşırı Duyarlılık Reaksiyonu 


    Hücre aracılığıyla aşırı duyarlılık olarak da adlandırılır, etken bileşenler bağışıklık sistemi hücreleridir. Değişik alt grupları vardır;

    • Gecikmiş tip aşırı duyarlılık


    • Bazı kronik alerjik hastalıklar veya parazit infeksiyonlarında gelişen duyarlılık


    • Sitolitik T lenfositlere bağlı gelişen hücresel bağışıklık yanıtı


    • Doğal öldürücü hücreler tarafından meydana gelen hücresel bağışıklık.

    2-BESİN İNTOLERANSI

    Vücudun gıda veya katkı maddelerine karşı gösterdiği, sindirim veya metabolizma ile ilgili olan fakat immun sistemin olaya iştirak etmediği reaksiyonlardır. Besin intoleransı bir enzim eksikliğidir. Eksiklikler parsiyel ya da total olabilir. Enzim eksiklikleri de konjenital olabileceği gibi laktoz ve fruktoz intoleransının çok büyük bir kısmında olduğu gibi edinsel de olabilir. Laktoz ve fruktoz intoleransı, besin intoleransının en sık karşılaşılan örnekleridir. Besin intoleransının tanısı eksik olan enzimin tayini ile konulur.

    3-BESİN HASSASİYETİ

    Bağırsak disbiyozisi varlığında mukozal bariyerin hasarı sonucu gelişen, besinlere karşı artmış antikor üretimi ile seyreden reaksiyon zinciridir. Hassasiyetin geliştiği besin grubu frekans karşılaştırma yöntemleri ile bulunabileceği gibi serolojik olarak bu besinlere karşı gelişmiş olan IgG tayini ile de konur. İmmun sistem ancak bağırsak mukozasının seçici geçirgen özelliğinin bozulduğu ve kana geçmemesi gereken besin artıklarının geçmesi ile antikor oluşturmaya başlar. O güne kadar sindiriminde bir sorun yaşanmayan besin grubu artık kendisine karşı antikor gelişmiş olduğu için tekrarlayan temaslarda reaksiiyon vermeye başlar.

    EN SIK HANGİ BESİNLERE KARŞI HASSASİYET GÖRÜLÜR

    Süt ve süt ürünleri, yumurta, kabuklu deniz ürünleri, rafine karbonhidratlar, gluten, fıstık, fındık ve çeşitleri… en sık besin hassasiyetinin tespit edildiği besin gruplarının başında gelmektedir. Sebebi sık tüketmek, dengeli ve dönüşümlü beslenmeye uymamak, ailesel yatkınlık vb olabileceği gibi esas önemli olan tüm besin hassasiyetlerinin altında bozuk bağırsak florası yani disbiyozis olması ve bu duruma sekonder gelişen bağırsak mukozal bariyerinin hasarıdır.

    Bağırsak florası, bağırsakların mukozal yüzeyinde yaşayan ve bedenin bütünü için çok sayıda faydalı görevi olan mikroorganizmalar topluluğudur. Florayo oluşturan grupların sayıları ve birbirlerine oranını da önemlidir. Bağırsak florasının pekçok görevi içerisinde en önemlileri immun sistem ve sindirim sistemi için yaptıklarıdır. Bağırsak florası,

    • Antibiyotik kullanımı


    • Ağrı kesiciler ve diğer kimyasal ilaçların kullanımı


    • Enflamatuar bağırsak hastalıkları


    • Batın başta olmak üzere operasyonlar


    • Katkılı gıdalar


    • Dengesiz beslenme


    • Tek yönlü beslenme


    • Asidik beslenme


    • Dehidratasyon


    • Asitli içecekler ve alkol


    • Ağır metaller başta olmak üzere pekçok sebeple bozulduğu duruma disbiyozis diyoruz. İşte besin hassasiyeti de disbiyozis zemininde gelişen ve yaşam kalitesini anlamlı ölçüde düşüren bir klinik durumdur.

    BESİN HASSASİYETİNDE KLİNİK

    Besin hassasiyeti varlığında kişi sindirim sistemine ait bir yakınması olmayacağı gibi, hassas olduğu besin gruplarını çok iyi ayırt da edebilir. Beraberinde bağırsak flora bozukluğunun olduğu da göz önünde bulundurularak besin hassasiyetinde en sık karşılaşılan klinik yakınmalar;

    • Meteorizm


    • Hazımsızlık


    • Kabızlık


    • Dışkılama düzen bozukluğu


    • Kilo artışı


    • Ödem


    • Halitozis


    • Kan şeker disregülasyonu

    BESİN HASSASİYETİNDE TEDAVİ YAKLAŞIMIMIZ NE OLMALIDIR?

    1. Nöralterapi:

    2. Bağırsak Florasının Düzenlenmesi:

    3. Sindirim Enzimi Desteği:

    4. Latent Asidozun Tedavisi:

    5. Kolon Hidroterapi:

    6. Pulsatif manyetik alan tedavisi:

    7. Candida albicans hiperkolonizasyonuna yaklaşım:

    8. Detoksifikasyon:

    9. Rektal Ozon Tedavisi:

    Sonuç olarak, sağlıklı bir beden ancak sağlıklı bağırsaklarla mümkündür. Ve hiçbir zaman hastalık yoktur hasta vardır. Tüm bu genel yaklaşımlar hekimin ön görü ve tecrübesine göre hastaların herbirine dikkatli kontrol ve izlemlerle uygulanmalıdır. Beslenme bir alışkanlıktır. Besin hassasiyeti ve disbiyozis tedavisinin kalıcı olabilmesi için kişilerin sağlıklı ve dengeli beslenmeyi, günlük yeterli miktar su içmeyi ve düzenli beden aktivitesini yaşam şekilleri haline getirmeleri gerekmektedir. Kimyasal ilaç kullanımını ise gerçekten gerekli durumlarda ve probiyotik desteği ile yapmaları önemle anlatılmalıdır. Hastalarımızı bilinçlendirmek konusunda bu noktada biz hekimlere çok görev düşmektedir. Bu da hekimlik sanatının kendisidir.

  • Bağırsak mantarı

    Candida cinsine ait 200 tür olmasına karşın, mantar enfeksiyonlarının yüzde 75’inden sorumlu olan Candida albicans eşeyli çoğalan, diploit, maya tipinde bir mantar türüdür. Ağızdan başlayan sindirim sisteminde yaşayan çok sayıdaki mikroorganizmadan biridir. Sağlıklı yetişkinlerin yüzde 40’ının ağız florasında, sağlıklı kadınların yüzde 20-25’inin vajen florasında Candida albicans’ın varlığı bilinmektedir. Flora üyesi olmakla beraber, oral ve vajinal fırsatçı enfeksiyonların da temel etkenidir.

    Sağlıklı bir organizmada bulunan tüm canlı organizmaların yarattığı dengeli ortama flora denildiğini biliyoruz. İnsan sağlığı için en önemli flora barsak florasıdır. Ortomoleküler biyolog Jeffrey Bland bağırsaklarda dört yüzden fazla bakterinin yaşadığını belirtmektedir. Bu bakterilerin toplam ağırlığı 1-1,5 kg ile yaklaşık karaciğer ağırlığına eşittir. Dengeli bir barsak florasında bifidus ve acidophilus bakterileri yan yana ve hassas bir denge içinde bulunur. Barsak florasının önemli bir diğer mikroorganizması ise güçlü bir patojen bakteri olan Echericia coli’dir. E.coli patojenitesi nedeni ile sayıca en az bulunması istenen ama flora dengesi için de olmazsa olmaz bakterisidir.

    Vücudun bağışıklık sistemi ve patojen olmayan barsak flora bakterileri, normal şartlarda Candida’yı kontrol altında tutarlar ve sindirim sistemindeki varlığı ile candida da diğer patojen bakterilerin çoğalmasını engeller. Barsak florasının bu güçlü ve hassas dengesi herhangi bir nedenle bozulursa fırsatçı maya mantarı olan Candida albicans sayıca artmaya başlar ve candidiyozis denilen tablo ortaya çıkar.

    Barsak florası normal doğum yolu ile bebeğin anne vajen florasını alması ile oluşmaya başlar. Araştırmacılar yeni doğan bir bebeğin bakterilerinin yüzde 80-90’ının bifidus bakterileri olduğunu ve bebeklikten yetişkinliğe doğru yaşam yolculuğu sırasında dost bakterilerin sayısının azaldığını göstermişlerdir. İşte doğumla başlayan ve zamanla olgunlaşan floranın dengesi tüm yaşamsal faktörlerden etkilenir. Beslenme, su, ilaçlar, stres, ameliyatlar, bağışıklık sistemi.

    Candidiyozis tablosunda, normalde tek hücreli olan Candida albicans kontrolden çıkarak çok hücreli, ipliksi ve istilacı şekle dönüşür. Candida albicans’ın ipliksi biçimi hem psödohif hem de gerçek hiflerden oluşabilir. İpliksi şekle dönüşmesinin yanısıra, konak dokulara bağlanmayı sağlayan adhesinleri, dokuları hem imha etmeyi hem de onlara daha iyi yapışmayı sağlayan proteazları ve vücudun bağışıklık sisteminin tepkisini azaltan çok sayıda faktörü de üretir. Candida’nın bağırsak duvarına tutunmasıyla oluşan immunolojik hasar bağırsak mukozasının permeabilitesini bozar. Bu durumda çok önemli bağırsak bariyerin bozulması yiyecek duyarlılığı ve allerjilerinin oluşmasına yol açar.

    Candidiyozis Nedenleri?

    1- Bozulan bağırsak florası (Disbiyozis)

    2- İlaç özellikle antibiyotik kullanımı; Antibiyotik kullanımı ile bağırsak florasında patojen olan bakterilerle birlikte patojen olmayan flora bakterileri de öldüğü için flora dengesinin bozulması ve candida sayısının artmasına sebep olur. Steroidler, ağrı kesiciler, hormonlar, sitotoksik ilaçlar ve kemoterapötikler de barsak florasının bozulmasının ve candidiyozisin en sık nedenlerinin başında gelir

    3- Bağışıklık sisteminin zayıflaması; Nörolojik hastalıklar, immunoljik hastalıklar, sağlıksız ve dengesiz beslenmek özellikle de rafine karbonhidrat ağırlıklı beslenmek

    4- Sindirim salgılarının primer veya sekonder azlığı, özellikle pankreas disfonksiyonu ile gelişen enzim üretimindeki dengesizliklikler

    5- Karaciğer fonksiyon bozukluğu

    6- Aşırı stres ve gerginlik

    7- Sağlıksız beslenme; Özellikle hazır besinler, katkı maddeleri, dengesiz beslenme, tek yönlü beslenme, karbonhidrat ağırlıklı beslenme

    8- Yeterince su içmemek

    9- Ağız ve diş sağlığının bozuk olması, ağız sağlığı için gerekli olan hijyen önlemlerinin alınmaması

    10- Kalitesiz uyku, uyku bozukluğu

    11- Hormonal disfonksiyon

    12- Yoğun elektrosmoga maruz kalmak

    13- Bozucu alanlar

    Candidiyozis Semptompları

    Bağırsak candidiyozisi, genellikle uzun zaman içerisinde oluşan, başlangıçta kişinin dikkatini çekebilecek bulguları olmadığından olsa da kişinin “normal” gözüyle bakabildiği bir tablo olduğundan tanısı zaman almaktadır. Bağırsaklar vücudun ikinci beyni olduğu için, bağışıklık ve hormon sisteminin önemli bir parçası olduğu için candidiyozis semptomları tüm sistemleri ilgilendirmektedir.

    Candidiyozis varlığında birlikte olması beklenen bulgular ise şöyledir; Disbiyozis, enzim eksikliği, asidoz, besin duyarlılığı…

    İşte bu denge ve döngü göz önünde bulundurularak candidiyozisi olan hastalarda aramamız gereken semptomlar;

    Depresyon, anksiyete, muhakeme zorluğu, depresyon, sinirlilik hali, konsantrasyon güçlüğü,

    Konstipasyon (kabızlık), diyare, meteorizm (karın bölgesinde gaz), mide ekşimesi, buna bağlı boğaz yanması, hazımsızlık, bağırsak krampları sebebi ile karın ağrısı, anüste kaşıntı, iritabl bağırsak sendromu benzeri şikayetlerin olması,

    Karaciğer enzimlerinde artış, pankreas enzimlerinde azalma, şişmanlama, kilo verememe

    Şeker açlığı

    Halitozis (Ağız kokusu), diş ve dişeti hastalıkları, oral aftlar

    Kronik yorgunluk, uyku bozuklukları, bitkinlik, enerji eksikliği, tükenmişlik hissi, keyifsizlik,

    Kronik ağrılar, fibromiiyalji, migren, kas kasılmaları, eklemlerde şişkinlik ve ağrı,

    Akne ve cilt döküntüleri, cilt hastalıklarının alevlenmesi, egzema, sedef, alerjik reaksiyonlar,

    İdrar yolları şikayetleri (özellikle kadınlarda), dismenore, vajinal enfeksiyon ve mantar enfeksiyonlarının yaygın hale gelmesi, hormonal dengesizlik,

    Erkeklerde prostatit, iktidarsızlık,

    Çocuklarda hiperaktivite, öğrenme ve davranış bozuklukları, iştahsızlık, tekrarlayan kulak enfeksiyonları

    Candidiyozis’in Tanısı

    Tamamlayıcı tıp bakış açısında her hastanın değerlendirmesinde olduğu gibi candidiyozis tanısı için de anamnez çok önemlidir. Ancak doğru tanı için SF (gaita analizi) veya daha fonksiyonel olan Voll e göre elektroakupunktur yöntemi olan Proquant ve Vegatest ayrıca kineziyolojik manuel adale testi ile konur. Natürel Sağlık kliniğinde bu metotların tamamı uygulanmaktadır. Klinik gözlemlerimize göre bu testlerin her biri doğru yapıldığında sonuçlar birbiriyle tamamen paralellik göstermektedir.

    Candidiyozis’in Tedavisi

    Maya mantarını tedavi ederken çok yönlü bir yaklaşım gerekmektedir. Candida albicans’ı sadece bir ilaçla öldürmek pek mümkün değildir. Kimyasal antimikotiklerin tek başlarına kullanımları sonrası tekrarların sık görülmesi bugün tamamlayıcı tıp yaklaşımıyla yapılan bütüncül tedavi protokollerini oluşturmuştur. Bu bakış açısıyla mayanın ölmesine neden olacak vücut koşullarının ve sağlıklı bakterilerin yenilenmesi için regüle bir ortamın sağlanması hedeflenmektedir.

    Candidiyozis tedavisini aşağıdaki şekilde sınıflandırabiliriz:

    Bitkisel ve kimyasal ilaç kombinasyonu (kimyasal destek ancak ciddi risk grubunda olan hastalarda uygulanır. Tedavi uzun bir süreci kapsar)

    Sağlıklı ve dengeli beslenme (Özellikle rafine karbonhidrat ve her türlü tatlıdan uzak durmak tedavinin olmazsa olmazlarındandır. Candidanın tek besin kaynağının glikoz olduğu düşünüldüğünde bunun önemi anlaşılırdır,)

    Nöralterapi

    Su ve fiziksel aktivite

    Ciddi candidiyozis vakalarında kolon hidroterapi ile kalın barğırsakların temizlenmesi, villus yapıları içine yerleşmiş olan candidaların uzaklaştırılması da çok önemlidir.

    Kolonoskopi sonucu yaygın enflamasyon bulguları olan ve hastanın öyküsü alındığında İBS düşündüren durumlarda nöralterapi ve rektal ozon kombinasyonu terapinin seyrini olumlu yönde değiştirmektedir.

    Bozulmuş olan barsak florasının düzenlenmesi için probiotik ve mikrobiyolojik destek çok önemlidir.

    Çok dirençli olan vakalarda hastanın kendi gaitasından otovaksin yöntemi ile elde edilen E.coli preparatları da kullanılmalıdır.

    Nöralterapi ile…

    Tamamlayıcı Tıp yaklaşımında enformasyon bozulmadan regülasyon bozulmaz, regülasyon disfonksiyonu olmadan da fonksiyon kaybı ya da diğer bir deyişle hastalık yerleşmez. Yukarıda sayılan rahatsızlığın oluşmasında kolaylaştırıcı nedenlerin candidioyizin yerleşebilmesi için VSS’de sorun olması gerekir. Yani kısacası VSS ve temel madde bozulmadan candidiyozisin yerleşebilmesi mümkün değildir. Bu bağlamda candidiyozis tedavisinde başarılı olmak için nöralterapi olmazsa olmazlardandır. Nöralterapi uygulaması yapılmayan hastalarda candida direnç göstermekte ve tedavi daha uzun sürmektedir.

    Nöralterapi, ağrı ve yorgunluk şikayetlerini, nörovegetatif disfonksiyon belirtilerini belirgin bir biçimde ortadan kaldırır. Uyku bozuklukları, aşırı terlemeler, mide barsak problemleri gibi pek çok şikayeti düzeltir ve kötüleşme periyotlarını azaltır.

    Segmental terapi; Kippler cilt kaydırma sonucu sorunlu olan tüm segmentlere uygulanmalıdır.

    Hormonal disfonksiyonun giderilmesi tedavinin önemli basamağını oluşturur.

    Trigger noktalar muayene edilmeli ve aktif olanlar tedavi edilmelidir.

    Tonsil muayenesi ardından lenf drenajı açılmalı ve N. Supraorbitalis uyarılmalıdır.

    Batın için segment ve Hopfer tacı, epigastrik alan enjeksiyonu.

    Ggl. Coeliacus enjeksiyonu candidiyozis tedavisinin olmazsa olmaz yaklaşımıdır.

    Sakral kanal enjeksiyonu

    IV prokain infüzyonu

    Bozucu alan tedavisi

  • Deri hastalıklarında nöralterapi yaklaşımı

    Deri vücudumuzdaki en büyük organlardan biridir ve bedenin bütünü ile ilgili çok önemli görevleri vardır; vücudu her türlü dış etkenden korumanın yanı sıra vücudun su dengesini ve ısısını düzenlemek, kalsiyum dengesini sağlamak, D vitamini sentezlemek, zararlı maddeleri vücuttan uzaklaştırmak ve solunum yapmak klasik okul tıbbı bilgimizdir. Ama her şeyden önce deri sağlığın aynasıdır (14).

    Deri ve deri altı dokusu çok sayıda reseptörler içermesi ile fonksiyonel bir bütünlük oluşturarak farklı stimuluslara aracılık eder. Organlar ve diğer yapılar için bir projeksiyon düzlemi oluşturur. Refleks anlamında viseral organ hastalıkları belli alanlara yansıma yaptığı gibi, yansımanın olduğu alanların uyarılmasıyla da yine refleks yollarla deri üzerinden ilişkide olan organa ulaşmak mümkündür(4, 15, 19, 31).

    Spinal kord yoluyla iç organlardan gelen ve bu organların bağlı olduğu segment içerisindeki alanlara yansıtılan nossiseptif uyaranların projeksiyonu, head zone olarak bilinmektedir. Head-zone kavramı günümüzde diagnostik açıdan önem kazanmıştır (31).

    Klinik deneyimlerde head zonelara karşılık gelen segmantal deri alanlarında, terapötik impulslar cuti-visseral refleks ve beyine giden uzun refleks yollarının tetiklenmesiyle uyarılabilir. Bu yol genel tıpta refleks terapinin temel mantığını oluşturmaktadır. Bugün derinin önemli bir refleks organ olduğunu biliyoruz. Bu özellik sinir sisteminin özellikli yapısı ve afferent impulsların çokluğundan kaynaklanmaktadır(15, 34).

    Deri yaşayan bir organdır ve her bir santimetre karesinde yaklaşık olarak 4 metreye varan sinir ağı, 150-226 adet ağrı noktası ve 2500-3385 sinir lifi, 28-29 adet dokunma duyu hücresi mevcuttur (14).

    Deri yapısı bakımından soluk alan bir duyu organdır. Bu canlı organın yüzeyini hafif asitli bir tabaka korur. Derinin görevi beden ısısını dengelemek, toksinleri uzaklaştırmak ve bedeni bakterilerden korumaktır. Deri yıkanınca yüzeyini koruyan doğal yağ tabakasının asiditesi yok olur. Hem bu doğal yağı ve asiditeyi hem de cildin doğal nemliliğini sağlamak için regüle bir organizma gereklidir (1,4,10,17,20).

    Deri, her biri farklı bir doku yapısına sahip üç ayrı katmandan oluşur. Yüzeyden derine doğru bu tabakalar şunlardır:

    1- Epidermis: Derinin en dıştaki tabakasıdır. Keratinositlerden oluşur. Kalınlığı vücudun bölümüne, yaşa ve cinsiyete bağlı olarak değişir. Dört farklı tabakaya ayrılabilir:

    Stratum basale: En alttaki tabakadır, tek sıra hücrelerden oluşur. Bu üst deri hücrelerinin oluştuğu ilk tabakadır.

    Stratum spinosum veya stratum granulosum: Bu alttaki tabakada oluşan hücrelerin evrimleşmesi ve üst üste birikmesiyle oluşmuştur.

    Stratum corneum: En üstte ve neredeyse tümü ölmüş hücrelerden oluşur (14).

    Epidermisin dermisten farkı bu tabakada damarların bulunmamasıdır. Beslenme altta bulunan dermisten difüzyon yoluyla olur. En alt tabakada oluşan keratinositin bütün tabakaları kat ederek cansız bir keratin tabakası haline gelmesine kadar geçen süreye derinin çevrimi (turnover) denir ve 21-24 günlük süredir. Epidermiste deriye rengini veren melanositler, derinin korunmasında rol oynayan Meckel hücreleri, Langerhans hücreleri ve lenfositler de bulunur.

    2- Dermis: Dermis cildin gerçek gücünü ve direncini oluşturur. Kan damarları, sinir uçları, yağ bezleri, ter bezleri bu kısımda bulunur. Asıl deriyi oluşturan deriye elastikliğini veren lifli ve damarlarla sinirleri içeren bir dokudur (14, 20,22). Bunun da aslında iki tabakası vardır:

    Stratum papillare : İnce yüzey tabakasıdır, ince elastik lifler içerir, üstteki tabakanın deriye sağlam bir şekilde tutunmasını sağlar. Çeşitli savunma hücreleri de içerir (histositler, fibroblastlar, mast hücreleri ve bağışıklık hücreleri). Ayrıca hissetmemizi sağlayan serbest sinir uçları ile dokunma ve basınç algılayıcıları gibi yapılar da bu tabakada bulunmaktadır (14, 18).

    Stratum reticular : Asıl olarak kalın kollajen lif demetleri ve elastik liflerden ibaret bir ağ yapısı oluşturmaktadır. Çeşitli tipte ter ve yağ bezleriyle, kas hücreleri, kıl ve tüylerle ilgili yapılar da bu tabaka içinde yer alır. Ayrıca tüm bu yapıları birleştiren ve desteğini sağlayan bağ doku hücreleri de bu tabaka da yer alır (14,31,32,34).

    Deri altı dokusuna bitişik bölümü küçük ve orta boy damarların oluşturduğu bir ağ yapısına sahiptir. Ana işlevi vücut sıcaklığı ile kan basıncını düzenlemektir (14,19).

    3- Hipodermis: Yumuşak yapısı ile cildi kaslar ve kemiklerden ayırarak, yastık vazifesi gören hipodermis cildin alt tabakasıdır. Sıklıkla subcutis denilen tabakadır. Yapı olarak yağ ve bağ dokusundan oluşur. Enerji deposu ve mekanik tampon görevi de yapar. Temel işlevi taşımak ve bağlamaktır. Bu tabaka bir altta yer alan fasyaya kadar uzanır. Deri altı doku içinde de kan damarları, sinirler ve lenf damarlarının geçtiği yağ dokusu lobülleri bulunur (14, 18, 14,22,26,31,34,35).

    Embriyolojik olarak deri ve nöral sistem ektoderm kökenlidir. Deri otonom sistemin segment yapısındaki son düzlem olarak ifade edilir. Derideki lezyonlar aynı segment içerisindeki organik bozuklukları göstermektedir. Birçok deri hastalıklarının simetrik olması merkezden kontrol edilen nöral süreçlerin varlığını kanıtlamaktadır (15, 17, 31,32,33,34,35).

    Vejetatif sinir sistemine ait liflerin uzunluğu yaklaşık 500.000 km’dir. Bedenin tamamı birbiriyle iletişim içindedir ve bir bütündür. Bütün nörovejetatif sistem fonksiyonları; humoral, sellüler, nöronal ve hormonal düzenleyici mekanizmaların aralarındaki ayarlamalar sonucu sistemdeki reaksiyonlara katılımı ile ilişkilidir. Herhangi bir bölgede meydana gelen olumsuz bir uyarı vejetatif sinir sistemi aracılığıyla tüm sistemi etkilemektedir. Deride ortaya çıkan bir dengesizlik, bu bölgede birikecek olan toksinler aracılığıyla da olumsuz bir etki yaratacaktır. Yani hastalık sadece bir organı değil tüm vücudu etkileyecektir (7,11,15,16,17,31).

    BAŞLICA DERİ HASTALIKLARI

    Regülasyonu çeşitli sebeplerle bozulan ve bağ dokusu yüklenen organizma farklı taşma semptomları ile karşımıza çıkar. Deri hastalıklarının çoğunun ortak noktası bozulmuş bağırsak florasıdır. Yeterince emilim ve toksin atılımı gerçekleştiremeyen beden biriken toksin yükünden kurtulmak için deriyi kullanır ve çok sayıda okul tıbbına göre sebebi bilinmeyen deri hastalıkları olarak ortaya çıkar (14, 15,16,17,31).

    PSÖRİAZİS

    Psöriasis, popülasyonun %4’ünde gözlenen, epidermisin anormal proliferasyon ve differensiyasyonu ile karakterize enflamatuar papüloskuamöz bir hastalıktır. Etiyolojisi kesin olarak bilinmemesine rağmen bazı faktörler üzerinde durulmaktadır. Bunların arasından genetik faktörler yanı sıra presipitan faktörler; başlıca travma, emosyonel stres, endokrin faktörler ve enfeksiyonlar (özellikle hemolitik streptokokal enfeksiyonlar) gelmektedir. İnsülin stres testi ve adrenal korteks hormonlarındaki artış, nörohormonal sistemin psöriaziste önemli rol oynadığını göstermektedir (14, 31).

    ÜRTİKER ve ANJİOÖDEM

    En sık görülen allerjik rahatsızlıklardan birisidir, deride kabarıklık, kaşıntı, şişme ile kendini gösterir. Bu şişme derialtı dokularda olduğu zaman buna anjiödem denir. Yüz, dudak, dil, boğaz, göz veya kulaklarda oluşabilir. Larinkste şişme olursa hava yollarında ani tıkanma meydana getirerek tehlikeli olabilir. Deri yüzeyinde çok çabuk birkaç dakika içinde meydana gelebilirler. Kaşıntı ile başlar, deride kızarma ve şişkinlik oluşturur. Şekilleri çok değişkendir. Bazen yuvarlak ufak noktacıklar halinde bazen de çevresi düzensiz ortaları uçuk renk alarak bir haritayı andırabilirler. Ürtikerin belirgin özelliği çabuk ortaya çıkıp kaybolabilmeleridir. Kaybolduktan sonra aynı yerde veya vücudun herhangi başka bir noktasında tekrar edebilirler. Birçok nedenlerle ürtiker/anjioödem görülebilir. Bunların içinde en tehlikeli olanı ilaç ve besin allerjileridir. İdiyopatik ürtiker en sık gördüğümüz ürtiker tipidir(14, 31).

    HERPES ZOSTER

    Spinal ya da serebral gangliyonun herpetik enfeksiyonudur. Bu durumda gangliyonun inerve ettiği dermatomal segmentte şiddetli bir ağrıya yol açar. Böylece vücudun bir yarısının etrafında segmenter hiperaljezi ve hiperestezi ortaya çıkar. Bu segment en düşük direncin olduğu yerdir. Takip ve tedavi edilen hastaların çoğunda herpes zoster nevraljisinin ortaya çıkmasının altında asıl nedenin bağışıklık sistemin zayıflığının yattığı bilinmektedir. Herpes zoster servikal, torakal ve hatta lomber bölgede segmental bir alanda lokalizedir. Tedavinin asıl amacı tutulan segmentlere göredir. Esas amaç ağrıyı azaltmak, dolaşımı ve metabolik prosesleri artırmaktır (14, 31,32).

    DERMATİT

    Atopik dermatit, deri kuruluğu ve kaşıntı ile ortaya çıkan intermittan enflamatuar bir deri hastalığıdır. Deride likenifikasyon ve ekzema oluşur. Lezyonların zaman zaman alevlenmesi ve bunun sıklaşması sonunda, deride sözü edilen değişiklikler meydana gelir. Bunların yanı sıra dönem dönem sekonder enfeksiyonlar ve eritrodermi de gözlemek mümkündür. Hastalığın ortaya çıkaran pek çok faktör öne sürülmüştür, bunlar başlıca çevresel, ailevi atopi öyküsü, enfeksiyon, irritan maddeler, ısı değişiklikleri, emosyonel faktörler, allerjenler, genetik ve diğer faktörler (14, 31) .

    EGZEMA

    Egzama derinin kurumasına, kızarmasına ve pul pul dökülmesine neden olan bir cilt hastalığıdır. Deri ateşlenip çok fazla kaşınabilir ve kaşıma derinin zedelenip enfeksiyon kapmasına neden olabilir. Egzama bulaşıcı değildir. Egzama derinin iltihaplanması için kullanılan bir terim olan dermatit olarak da bilinir. Atopik egzama en çok bilinen egzama türüdür ve saman nezlesi ve astım ile ilişkilendirilir. Atopik egzamaya yakalanma eğilimi kalıtsal olarak miras alınmasına rağmen çevresel etkenlerden de oldukça fazla etkilenir. Tüm dermatitlerde özellikle infantil dermatitte bozulmuş bağırsak florası en önemli nedendir (14, 31,32,33,34,35).

    MANTAR ENFEKSİYONU

    Mukozal membrandaki mantar hastalıkları daima zayıflamış immun sistemin göstergesidir. İmmunosupressifler (sülfoamidler, antibiyotikler ve kortizon vs) intestinal florayı bozarak bağırsaktaki mantar enfeksiyonlarına sebep olur. Böylece bağırsağın kendisi bozucu alan haline gelir ve immunosupresyona neden olur. Prokain enjeksiyonu ile düzenlenen dolaşım bu olumsuz etkileri ortadan kaldırır (14, 31,32,33,34,35).

    PİRÜRİT

    Kaşıntı anlamına gelen pirüritin nörojenik kökenli mi psikojenik kökenli mi olduğunu ayırt etmek gerekir. Psikojenik kökenli kaşıntılarda hormon ekseni tedaviye dahil edilmelidir. Susuzluğun da önemli bir kaşıntı nedeni olabileceği göz ardı edilmemelidir (14, 15, 21, 31,32,33,34,35).

    SKLERODERMA

    Bağ dokusundaki atrofi ve skleroz sonucunda vazokonstriksiyon, ter bezlerinin fonksiyon bozukluğu ve kalsiyum metabolizma bozukluğu ile karakterize bir hastalıktır. Bu hastalıkta sempatektomi ve paratiroidektominin başarılı olması nedeniyle nöralterapötik yaklaşım ile başarılı sonuçlar elde edilmektedir (14, 15,16,17,21, 31,32,33,34,35).

    TELEJİEKTAZİ

    Derideki terminal kılcal damarların genişleyerek görünür hale gelmesidir. Çok ince iğne ile prokain uygulayarak tedavi edilebilir (14, 21,31,32,33,34,35).

    BAĞIRSAK KAYNAKLI ALERJİK HASTALIKLAR

    En sık rastlanan deri hastalıklarıdır. Alerjik deri hastalıkları arasında serum hastalığı, quincke ödemi, kurdeşen, egzama ve kontakt dermatit sayılabilir. Alerjik deri hastalıklarının sebebini bulmak oldukça güçtür. Bu amaçla hasta ve çevresi çok iyi araştırılır. Çeşitli deri testleri yapılır. Ancak bu hastalara yapılacak bir SFS, kineziyolojik incelme, Vegatest, Proquant veya Elektrovoll yardımı ile bağırsak flora analizi sorunun kaynağının kavranmasında önemli bir rol oynayacaktır. Gerekirse hasta bulunduğu çevreden bir müddet uzaklaştırılmalıdır. Alerjiye sebep olan etken bulunmaya çalışılır. Bu etkenler; çiçek tozları, çeşitli besin maddeleri, ev tozları, bazı ilaçlar, bağırsak parazitleri vs olabilir. Alerjik hastalıklarda kalıtımın, vücut yapısının ve ruhsal durumun yani psikolojik sebeplerin de rolü büyüktür (14, 15,16,17, 20,31,32,33,34,35,39)

    DERİ HASTALIKLARINA NTH

    Organizmanın kendi kendine iyileşme yeteneği için regülasyon mekanizmasının iyi çalışması gerekir ve nralterapi temel regülasyonunu sağlayan en etkin yöntemlerin başında gelir. Cilt hastalıklarında nöralterapi yaklaşımı (15,16,17,31,39):

    Adler Langers noktalarının muayenesi ile başlanır.

    Kipler cilt kaydırma testi ile sorunlu seviyeler tespit edilir.

    Sorunlu olan bölgenin etrafına quadellar yapılır.

    İlgili segmentin enjeksiyonları yapılır.

    İlgili gangliyonlar tedaviye dahil edilir. Sorunlu segmente üst etki gösteren sempatik trunkus blokajı büyük fayda sağlar.

    Sorunlu olan tarafa İV prokain uygulaması yapılır.

    Bağırsakların semptomatik tedavisi yapılır.

    Para-nazal sinüslerin tedavisi yapılır.

    Abdominal tedavi yapılır.

    Bozucu alanların tedavisi.

  • Vitamin d metabolizması

    21. yüzyılda, ilerleyen tüm sağlık teknolojisi ve beslenme sanayisine rağmen D vitamini yetersizliği sessiz bir salgın şeklinde yayılmaktadır. Yakın zamana kadar sanılanın aksine D vitamini yetersizliği sadece kemik hastalığına değil, kanser, otoimmün hastalıklar, enfeksiyon hastalıkları, romatizmal hastalıklar, nörolojik hastalıklar, kalp hastalıkları gibi çok sayıda sistemik hastalığa yol açabilmektedir.

    D vitamininin bilinen 5 formu vardır: D1 (lumisterollü ergokalsiferol), D2 (ergosteroolü ergokalsiferol), D3 (kolekalsiferol), D4 (22 dihidrokalsiferol) ve D5 (sitokalsiferol). Bunların arasından D2 ve D3 vitaminleri 1930’lu yıllarda bulunmuştur. (1)

    VİTAMİN D METABOLİZMASI

    Vitamin D’nin biyolojik inaktif prekürsörleri olan kolekalsiferol ve ergokalsiferol, karaciğer ve böbrekte aktif formlarına dönüşürler. Gerek besinler ile alınan ya da UVB etkisi ile epidermiste sentezlenen her iki form D vitamini, dolaşıma geçtikten sonra, vitamin D bağlayıcı proteinler aracılığı ile karaciğere taşınır. Vitamin D hepatositlerde, 25 hidroksivitamin D (kalsidiol) formuna hidroksillenir. Bol güneşlenme veya besin kaynaklı vitamin D alındığında serum 25 hidroksivitamin D (kalsidiol)seviyesi yükselir. 25 hidroksivitamin D (kalsidiol), dolaşımda bulunan vitamin D’yi en iyi şekilde yansıtır. Böbrekte, 25 hidroksivitamin D 1 alfa hidroksilaz enzimi ile ikinci büyük hidroksilasyon reaksiyonu gerçekleşir ve 25 hidroksivitamin D’yi, 1,25 dihidroksivitamin D (kalsitriol)’e dönüştürür. Böbrekte 1,25 dihidroksivitamin D (kalsitirol)’nin üretimi, serum fosfor, kalsiyum, parathormon (PTH), fibroblast büyüme faktörü 23 (FGF-23) ve kalsitriolün kendisini de içeren çok sayıda faktör tarafından regüle edilir. 1 alfa hidroksilaz aktivitesinin esas kaynağının böbrek olmasına rağmen, deri, paratiroid bez, meme dokusu, kolon, prostat, immun sistem ve kemik hücrelerinde de ekstrarenal olarak 1,25 dihidroksivitamin D üretilmektedir. Vücutta vitamin D2nin fizyolojik etkilerinin çoğu, 1,25 dihidroksivitamin D’nin aktivitesi ile ilgilidir. (2,3,4)

    VİTAMİN D’NİN FORMLARI

    D2 Vitamini (Kalsiferol, Ergokalsiferol): Bir provitamin olan bitkisel kaynaklı ergosterol besinler içinde alınır ve ciltte toplanır. UVB’nin etkisi ile derinin stratum basale, stratum spinosum tabakasında ergokalsiferol’e dönüşür. Bu madde karaciğerde ve böbreklerde hidroksilasyon reaksiyonuna girer.

    D3 Vitamini (Kolekalsiferol): Kısmen hayvansal besinlerle alınır ve vücutta sentez edilir. Gerçek vitamin değil bir hormon analoğu prekürsörüdür. Kolekalsiferol iki basamaklı bir biyoaktivasyon sonrası, D vitamininin en etkin formu olan 1,25-dihidroksikolekalsiferol’a kalsitriol’e dönüştürülür.

    Vitamin D aktivitesinin hepsi olmasa da çoğu, VDR (vitamin D reseptörü) olarak bilinen bir nükleer transkripsiyon faktörü aracılığı ile gerçekleşir. 1, 25 dihidroksivitamin D hücre çekirdeğinin içine girerek VDR ile birleşir ve retinoik asit X reseptörü (RXR) adında bir başka nükleer reseptör bu birleşmeyi güçlendirir. 1, 25 dihidroksivitamin D’nin varlığında, VDR/RXR kompleksi, DNA’nın D vitaminine cevap veren elementler (VDRE) adı verilen küçük dizilerine bağlanır ve çok sayıda spesifik genin transkripsiyonunu modüle edecek moleküler etkileşim reaksiyonlarını başlatır. Genomların üzerinde binlerce VDRE’ler tanımlanmıştır ve 1,25 dihidroksivitamin D tarafından aktive edilen VDR’lerin 100 ila 1250 adet geni direk ya da indirek yolla regüle ettikleri düşünülmektedir. (5,6)

    Önceleri D vitamini sadece kemik ve kas yapısını güçlendiren bir vitamin olarak bilinirdi ancak son yıllarda yapılan araştırmaların sonucuna göre VDR’ların beyin, kalp, mide, pankreas, lenfositler, prostat, meme, kolon, deri ve gonadlar, bağırsak ve çok sayıda organda bulunduğu gösterilmektedir. Gerek VDR gen hasarlı ya da gen hasarsız D vitamini eksikliği hücre farklılaşması, oksidasyon bozuklukları, T hücre farklılaşmasına neden olarak tüberküloz, enfeksiyon hastalıkları, astım, diyabet, kanser, romatizmal hastalıklar, otoimmün hastalıklar, miyokart enfarktüsü, alerjik hastalıklar ve otizm olmak üzere birçok hastalık için risk faktörü oluşturmaktadır. (7)

    Östrojen ve testosteron hormonlarının VDR’leri ve renal-1 hidroksilaz aktivitesini östrojen arttırırken testosteron azaltması (yada etkilememesi) birçok kronik hastalığın erkeklerde daha fazla kadınlarda daha az görülme sebebini oluşturmaktadır. (8)

    ULTRAVİOLE IŞINLAR VE VİTAMİN D SENTEZİ

    İnsan vücudunda bulunan D vitamininin yaklaşık % 90′ı güneşten gelen ultraviole (morötesi) ışınlardan UVB’nin etkisi ile oluşur. UVA ise tam tersine D vitamini sentezini azaltır. Mor ötesi (UV) ışınlar dalga boylarına göre UVA, UVB ve UVC (280 – 100 nm) olmak üzere 3 ana tipe ayrılır. (9)

    Kısa Dalga Boylu Işınlar (UVB) (315 – 280 nm): Bulutlu havada, cam arkasında kolayca dağılan, engeli yeterince aşamayan ışınlardır. Pencere ardında güneşlenirseniz esmerleşirsiniz ama yeterli UVB alamadığınız için yeterli D vitamini sentezi yapamazsınız. UVB’nin hedefe ulaşabilmesi için açık havada atmosfere dikaçıyla gelmesi ve başka bir fiziksel etkenle karşılaşmaması gerekir. En iyi D vitamini sentezi öğle saatlerinde olur. UVB ışınları cilde temas ettiğinde derinin stratum basale, stratum spinosum tabakasında bulunan 7-dehidrokolesterolden ilk olarak kolekalsiferol (D3) oluşur. UVB ışınları fazla pigmentasyon yapmaz ve antikanserojen etkisi vardır. (10)

    Uzun Dalga Boylu Işınlar (UVA) (400 – 315 nm): Engellere takılmayan ve dağılmayan, hedefe kolaylıkla ulaşan ışınlardır. Ciltteki melanin hücrelerini uyararak bronzlaşmayı beraberinde cildin yaşlanmasını artırır. Bronzlaşma UVB ışınlarının deriye temasına engel oluşturarak, D vitamini sentezini azaltır. Aynı zamanda UVA (UVB’nin tersine) deride sentezlenen kolekalsiferolü parçalar ve D vitamini sentezini bozar. Yani güneş ışınlarının yatık geldiği saatlerde güneşlenildiğinde çoğunlukla UVA ışınları etkisiyle bronzlaşılır ama D vitamini seviyeleri düşük kalır. UVA ışınları deride serbest radikalleri artırır, DNA hasarı yaparak deri kanserine neden olur. Bu radikaller yaşlanmayı ve deri buruşmasını da hızlandırırlar. (10)

    KALSİTRİOLÜN ETKİLERİ

    Kalsiyum Dengesi: Serum kalsiyum seviyelerinin belli ve dar bir aralıkta tutulması kemik gelişimi ve yoğunluğu için olduğu kadar sinir sisteminin normal fonksiyonu için de hayatidir. Vitamin D, kalsiyumun vücut tarafından kullanımı için esansiyeldir. (1) 1

    Paratiroid bezler serum kalsiyum seviyesine duyarlıdır ve kalsiyum seviyesi azaldığında parathormon (PTH) salgılar. PTH’nun yükselmesi, böbrekte 1 alfa hidroksilaz enzimini aktive ederek, 1,25 dihidroksivitamin D üretimini arttırır. Artan 1,25 dihidroksivitamin D, VDR aktivasyonu ve bağırsaklardan kalsiyum emiliminin artışı; böbreklerden kalsiyumun reabsorbsiyonunun artışı ve kemikten kalsiyum salınmasını sağlayacak gen ekspresyonunu sağlar. Amaç kan kalsiyum seviyesini dengede tutmaktır. (2,3,19)

    Fosfor Dengesi: Kalsiyum ve fosforun regülasyonu birbiri ile çok ilişkilidir. PTH ve 1,25 dihidroksivitamin D, serum fosforunu kontrol eder. 1,25 dihidroksivitamin D, ince bağırsaklardan sodyum – fosfat kotransportu ile fosfor absorbsiyonunu arttırır. PTH arttığı zaman, beöbreklerden fosforum reabsorbsiyonun azaltarak üriner ekskreksyonunu arttırır. Yine de 1,25 dihidroksivitamin D’nin renal fosfor transportunu direk olarak nasıl etkilediği tam olarak bilinmemektedir; osteoblastlardan sentezlenen, fosfatürik bir hormon olan fibroblast büyüme faktörü (FGF-23), 25 dihidroksivitamin D-1 alfa hidroksilaz inhibisyonu ile 1,25 dihidroksivitamin D sentezini azaltır. (20)

    Hücre Diferansiyasyonu: Hücre farklılaşması: Hücreler hızla bölünerek sayılarını artırırlar (proliferasyon). Hücrelerin özel görevler almasına ise farklılaşma (diferansiasyon) denir. Hücreler farklılaştıkça proliferasyon hızı yavaşlar. Böylece denge sağlanır. Proliferasyon yararlı bir işlemdir ama kontrol edilmezse kanser gibi hastalıklara sebep olur. 1,25- dihidroksivitamin D proliferasyonu kontrol ederken farklılaşmayı uyarır ve kanser oluşumunu önler (1, 9)

    İmmünite:1,25 dihidroksivitamin D güçlü bir bağışıklık modülatörüdür(3). D vitamini reseptörü başta T hücreleri ve antijen sunan hücreler (dendritik hücreler, makrofajlar) olmak üzere bağışıklık hücrelerinin birçoğunda bulunur. Bazı durumlarda makrofajlarda kalsidiolden kalsitriol oluşturabilirler. Kalsitriol doğal bağışıklığı güçlendirirken otoimmün hastalıkların gelişimini de engeller. (11)

    İnsulin Salgılanması: VDR insülin salgılayan pankreas hücrelerinde (beta hücreleri) de bulunur ve yapılan invitro çalışmalarda artan insülin talebine karşı salgılanan insülin sekresyonunda 1,25 dihidroksivitamin D’nin rol oynadığını göstermektedir. D vitamini eksikliği insülin salgısını azaltarak tip 2 diyabet gelişimine sebep olabilir. (12)

    Kalp Hastalığı ve Hipertansiyon: D vitamininin aktif formu olan 1,25 dihidroksivitamin D, tansiyonu yükselten renin aktivitesini azaltır. Damarların düz kas hücrelerinde bulunan 1,25 dihidroksivitamin D, kas hücre büyümesini, enflamasyon ve trombozu azaltır. Hipertansiyon D vitamini yetersizliğinin kalp üzerindeki olumsuz etkilerini şiddetlendirir. Bunun tersi de doğrudur; D vitamini yetersizliğinin kendisi de hipertansiyona yol açar. (13,14)

    VİTAMİN D EKSİKLİĞİ İÇİN RİSK FAKTÖRLER (15)

    Çevresel ve kültürel faktörler D vitamini değişikliğinde farklı rol oynarlar:

    1- İklimsel Faktörler: Güneşi az gören kuzey ülkeleri

    2- Giyinme şekilleri: Kara çarşaf giyen orta Asya kadınları

    3- Güneşten korunma metotları

    4- Aşırı korunaklı yenidoğanlar

    Vitamin D’nin sentez, absorbsiyon ve metabolizmasını etkileyen çok sayıda biyolojik faktör vardır:

    1- Cildin pigmentasyonu

    2- Genetik çeşitlilik

    3- Yaşlılık

    4- Kronik Böbrek Hastalığı

    5- Yağ Malabsorbsiyon Sendromları

    6- İnflamatuar Bağırsak Hastalıkları

    7- Obezite

    8- Magnezyum eksikliği

    D VİTAMİNİ DÜZEYLERİ

    Vücudun D vitamini düzeyini en iyi gösteren parametre karaciğerde depolanan 25-hidroksi kolekalsife­rol (kalsidiol)’dür. Normal değerler 30-110 ng/mL kabul edilir. En aktif D vitamini olan 1,25-dihidroksikolekalsiferol (kalsitriol) ise D vitamini deposunu göstermez. T.C Sağlık Bakanlığı 1 yaşına kadar günde 400 İÜ D vitamini verilmesini önermektedir. Ancak Amerika’a yapılan pek çok çalışmanın sonucuna göre önerilen doz günlük 4000-10000 İÜ arasındadır. Erişkinler günlük 5000İÜ (40 damla kadar D vitamini) alabilecekleri gibi 300,0000İÜ’lik 1 ampul depo D vitamini içerek de ihtiyaçlarını giderebilirler. Depo D vitamininin güvenli olduğu gösterilmiştir. (16)

    D vitamini eksikliğinin önlenmesi için: 1 yaş altı bebeklere günde 400IU/gün; 1-70 yaş arası 600 IU/gün; 70 yaş üzeri 800 IU/gün vitamin D verilmelidir. Ek hastalıklarda bu doz yükseltilmelidir.

    D vitamini eksikliğinin tedavisi için: Çocuklarda 2000IU/gün veya haftada bir kez 50.000IU (6 hafta); Erişkinlerde 6000IU/gün vaya haftada 1 kez 50.000IU (8 hafta); Sistemik hastalıklar varlığında 6000-10.000IU/gün ve duruma göre fazlası önerilmektedir.

    D VİTAMİNİ EKSİKLİĞİ İLE İLİŞKİLİ HASTALIKLAR (15)

    Osteoporoz, kanser (kolorektal kanser, meme kanseri ve diğer kanserler), otoimmun hastalıklar ( MS, tip 1 DM, romatoid artrit, SLE), kardiyovasküler sistem hastalıkları (Hipertansiyon, endotelyal disfonksiyon), tip 2 DM, nörodejenertaif hastalıklar (Parkinson, alzheimer), akut solunum sistemi hastalıkları, atopik dermatit, irritabl bağırsak sendromu…

    TAMAMLAYICI TIP AÇISINDAN D VİTAMİNİ EKSİKLİĞİ

    Bol kaynağı olan, hem besinlerle alınan hem endojen olarak sentezlenen, sentezlenmesi için güneş ışının yeterli olduğu (belli koşullar olsa da), yüksek dozlarının bile güvenli olduğu bir vitaminin eksikliğinin bu kadar geniş yelpazede hastalıkla ilişkisinin olması, göz ardı edilen başka sistem ya da sistemler düşündürmeli.

    Günümüzde kronik hastalıkların hemen hepsinin altında farklı sebeplerle gelişebilen ortak disfonksiyon disbiyozistir. Kronik hastalıklarda disbiyozisi en sık izleyen ikinci durum ise latent asidozdur. Hem disbiyozis hem de latent asidoz farklı sebepler ile D vitamini eksikliği yaratır. Disbiyozis varlığında bağırsak florasına ev sahipliği yapan bağırsak mukozasının bozulan geçirgenliği, D vitamininin yeterince emilmesini temin edemez. D vitaminin henüz bağırsaklardan emilememesi eksikliğin en önemli sebeplerinin başında gelir. Disbiyozis ya da ilave başka sebepler kaynaklı olarak gelişen latent asidoz, tampon sistemlerin kompansasyonu sırasında oluşan mineral dengesizliği ile D vitaminin hidroksilasyon basamaklarında disfonksiyona sebep olur. Aynı zamanda latent asidoz varlığında asit metabolitleri bağlamak, asit yükünü kompanse etmek için beden tüm kaynaklarını kullanarak kalsiyum temin eder ve kalsiyum eksikliği oluşur. Oysa D vitamininin özellikle ince bağırsaklardan emilmesi kalsiyuma bağlıdır (Parathormonun asli görevi de budur). Latent asidozda meydana gelen kalsiyum eksikliği bu şekilde D vitamini eksikliğine sebep olur. (17,18, 21, 22)

    Çok uzun yıllardır D vitamini metabolizması ile ilgili çok merkezli ve çok büyük hasta grupları üzerinde çok fazla çalışma araştırma yapılmış ve hala yapılmakta. Bu çalışmaların ortak bir diğer noktası da hiçbir vakada bağırsak emilim yüzeyine, bağırsak florasına ve latent asidoza bakılmamış olması. Tüm kronik hastalıklara yaklaşımımızda olduğu gibi amaç bedenin kendisini regüle edebilecek olduğu alt yapıyı yeniden sağlamaktır. Bunu için latent asidozun düzeltilmesi, bağ dokusunun temizlenmesi ve bağırsak florasının dengelenmesi gerekir. Bu sürecin sonunda hala eksiklik varsa, yapılacak olan replasman tedavisi etkin bir tedavi sağlayacaktır.